![]() |
Muhammed okuma-yazma biliyor muydu?
Kuranın en büyük mucizelerinden birinin okuma-yazma bilmeyen muhammede vahyedilmiş olması olarak gösterilir. Muhammedin okuma-yazma bilmediğine dair ayet ve hadisler vardır. Hadisleri bir kenara atarsak, kurana baktığımızda aslında muhammedin okuma-yazma bilmediğine dair bir işaret yoktur.
Ümmi; Anasından doğduğu gibi kalan; yeni bir bilgi edinmemiş olan; okuma-yazma bilmeyen anlamlarına gelir. Kuranda ümmi kelimesi 6 ayette geçmektedir. Bunlar: Bakara 78. Ve minhum ummiyyune la ya'lemunel kitabe illa emaniyye ve in hum illa yezunnûn. Bunların bir de ümmî takımı vardır; Kitab’ı bilmezler. Onların bütün bildikleri bir sürü kuruntulardır. Onlar sadece zanda bulunurlar. Bu ayette tevratı okumamış yahudilerden bahseder. Okuma-yazma bilmemekle bir alakası yoktur. Tevrattan bilgisi olmayanlardan bahsediyor. Ali İmran 20. Fe in haccuke fe kul eslemtu vechiye lillahi ve menittebean, ve kul lillezine utul kitabe vel ummiyyine e eslemtum, fe in eslemu fe kadihtedev, ve in tevellev fe innema aleykel belağ, vallahu besırum bil ibâd. Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.” Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: “Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?” Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah, kullarını hakkıyla görendir. Bu ayette de bariz olarak ümmi derken, kendilerine kitap verilmemiş kişiler kastediliyor. Ali İmran 75. Ve min ehlil kitabi men inte'menhu bi kintariy yueddihi ileyk, ve minhum men in te'menhu bi dinaril la yueddihi ileyke illa ma dumte aleyhi kaima, zalike bi ennehum kalu leyse aleyna fil ummiyyine sebil, ve yekulune alellahil kezibe ve hum ya'lemûn. "Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen, onu sana (eksiksiz) iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez. Bu da onların, “Ümmîlere karşı (yaptıklarımızdan) bize vebal yoktur” demelerinden dolayıdır. Onlar, bile bile Allah’a karşı yalan söylerler. Burada da ümmiler diye hitap edilen yahudi ve hristiyanlar dışında kalanlardır. Cumua 2. Huvellezi be'ase fil'ummiyyîne resulem minhum yetlu 'aleyhim ayatihi ve yuzekkihim ve yu'allimuhumulkitabe velhikmeh, ve inkanu min kablu lefi dalalin mubîn. O, ümmîlere, içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Hâlbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler. Bu ayette yine kitap verilmeyenleri anlatıyor. Görüldüğü gibi ümmi kelimesi yahudi ve hristiyanlar dışında kalan ve kendilerine kitap verilmeyen ve kitaptan haberi olmayan manasında kullanılmıştır. Şimdi muhammedin okuma-yazma bilmediğine dair yorumların sebebi olan ayetlere bakalım: Araf 157. Ellezine yettebiuner rasulen nebiyyel ummiyyellezi yecidune mektuben indehum fit tevrati vel incil, ye'muruhum bil ma'rufi ve yenhahum anil munkeri ve yuhillu lehumut tayyibati ve yuharrimu aleyhimul habaise ve yedau anhum israhum vel ağlalelleti kanet aleyhim, fellezine amenu bihi ve azzeruhu ve nesaruhu vettebeu nurallezi unzile meahu ulaike humul muflihûn. Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Resûle, o ümmî peygambere uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır. Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Araf 158. Kul ya eyyuhen nasu inni rasulullahi ileykum cemianillezi lehu mulkus semavati vel ard, la ilahe illa huve yuhyi ve yumit, fe aminu billahi ve rasulihin nebiyyil ummiyyellezi yu'minu billahi ve kelimatihi vettebiuhu leallekum tehtedûn. De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiği peygamberiyim. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. O hâlde, Allah’a ve O’nun sözlerine inanan Resûlüne, o ümmî peygambere iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” Bu iki ayette de görülmektedir ki muhammedin okuma-yazma bilmediği değil, diğer ayetlerde olduğu gibi kendisinin ne yahudi ne de hristiyan olmadığı, tevrat ve incili okumadığı anlatılmaktadır. Ayrıca ümmi kelimesi mekkeliler için kullanılan bir ifadedir. Çünkü Mekkenin bir adı da Ümmü'l-Kura'ydı. bu ayetlerde ümmi derken mekkeli muhammed denmekte istenmiş olabilir. Ama okuma-yazma bilmediği anlamını çıkarmak gerçekten hadislerin etkisinde kalmaktan kaynaklanır. |
Bi arkadaşa sormuştum bana kalbine iniyor demişti.Çok saçma geliyor bana !
Çizgi film gibi |
Alternatif 1: Biliyordu - Muhammed efsanesi fıslar ama hiç olmazsa mürekkep yalamış birinin peşinde koşmuş olurlar
Alternatif 2: Bilmiyordu - Efsane sürer, 1400 sene bir cahilin peşinde koşmuş olurlar ama hiç olmazsa okur-yazar olarak kendilerini bir nebze iyi hissederler Karar: Bilmiyordu. A. |
Benim şahsi fikrim, Muhammedin okuma yazma bilmesi dışında, ticari tecrübeleri sırasında zamanın bilimiyle ilgili bilgileride edindiğidir. Mesala bence ay tutulmasının ne zaman olacağını biliyordu. Bence EQ su da çok yüksekti yoksa peşinden bunca insanı sadece bir fantezi ile peşinden sürükleyemezdi.
Düzeni değiştirmek istiyordu, ama bunu nasıl yapacaktı, bildiğim kadarıyla bunun için çok düşünmüş çok zamanı varmış. Bence bir insan yüzüklerin efendisi, yıldız savaşları, gibi eserleri çıkartabiliyorsa, bence Muhammed de tevratı vesaire inceleyip 'hadi okuyamıyor diyelim' dinlemiş olabilir bunu kafasında yıllarca kurup yeni bir eseri beyninde pek tabi oluşturmuş olabilir, ona ilham verende yıllarca gördüğü zulüm ve bunun sonucunda öc alma duygusuydu bence. Bence yıllarca kafasında herşeyi kurdu Allahın ağızından nasıl konusacağını insanları nasıl etkileyeceğini kendi kendine yıllarca planladı, bu öyle bir hal aldı ki bunu kendine de inandırmaya başladı, çoğu insan yanlızlıktan ve bu haksızlıkları kafasında sürekli kurduğundan dolayı kendisinin psikolojik bir sorun yaşamaya başladığını ve sanrılar görmeye başladığını düşünür ama bence kafası mükemmel bir şekilde yerindeydi ve çok zekiydi herşeyi bilerek yerinde ve planlı yaptı. Kafasındakini kesinlikle deneyecekti ne olurdu ki zaten ölümden korkmuyordu sonunda elde edeceği düzende kendiside rahat edecekti. Bu oyunu yaratacaktı -Şah- Allah olacaktı ama kendisi de -Vezir- olacaktı. Oyun tutmasaydı kaybedecek bir şeyi yoktu. Ve yine güzel bir zamanlamayla Oyuna başladı. Her gün tek başına dağa çıkıp cümle cümle yıllardır düşündüklerini birilerine yazdırdı. Zaten bakıldığında tevrat ve incile hep göndermeler cevap vermeler var kuranda, bence onlarıda dinlemişti yada okumuştu ve ciddi bir filozoftu bence. Sonra ona ters gelenleri traşladı kendinden bir şeyler kattı ve olayı bitirdi tam 1400 yıla damgasını vurdu. Gördüğüm şu birçok insanın gerçekten çok güçlü yönleri var. Edebiyata bakın, sanata bakın, bilime bakın, öyle inatçı ve özel dahi insanlar var ki yaptıkları şeyler inanılmaz mucizeler. Neden Muhammet böyle biri olmasın. Okuma, yazma bilmemesi dahi olmadığı anlamına gelmez bence. Adamlar görünmez pelerin yaptı ya şimdi bu adam peygamber mi, üstüne örttüğünüz cisimleri yok ediyor göstermiyor(japonyada). Şimdi bu adam bu işi herkesten gizli yapsaydı ve bir anda bu pelerini çıkartıp bana bunu Allah verdi ve dünyada düzen kur diye emir verdi deseydi ve bu adam herkesi etkileseydi kimse araştırmasaydı elindeki sihiri, ve en önemli nokta, adamda tutarlı düzgün davranışları olsaydı ve etik kuralları insanların aklına yatsaydı bir din yaratamazmıydı, bence o pelerinle şu zamanda bile dünyada bir yerlere gitse en az 100 000 kişilik bir din oluşturabilir. Bize yansıtılan o günlerde tam bir kaosun olduğu. Yani cezalandırılması gerekenler cezalandırılmıyor, köleler zulm görüyo, ağır zalimlik var kadınlar tecavüze uğruyor falan bebekleri kesiyorlar gömüyorlar, Muhammed de çok ezilmiş ve bunu tek başına değiştirmek istemiş. Şimdi siz böyle ezilen insanlara bir umut veriyosun kim yapışmaz ki umut verene. Ve kendine 50 kişilik çok inanan bir grup oluşturursan ve düzen oluşturmaya başlarsan zaten kalabalıklaşmaya başlarsın. Hemde bu o kadar hızlı olur ki aynı az elektron olan yere fazla elektronların akması gibi, yada difüzyon gibi, pencereyi açtığında sıcak havanın hızla dışarı çıkması kadar hızlı olur. Zaten herkesin beyninde olan fikri Muhammed risk aldı ve harekete geçirdi bir fünye gibi, yakıt olarakta Allahı kullandı. Ve Allahı o kadar yüceltti ve büyüttüki aklının yettiği yere kadar, hayalinin yettiği yere kadar. Herkesi yeterince korkutacak kadar büyüttü, ve Allah karşısında herkese eşit hak verdi, yani herkese yetecek kadar ödülü, cazayı ve umudu verdi. Ve bunu yaparken en az düşüne bilen insanı düşünerek yaptı. Bakın bir insan körü körüne buna inanır ve uzun süre bunları okursa gerçekten hayalleri küçülür, yaratıcı düşünemez, isyan edemezi, hakkını arayamaz, kendini mutlu zanneder, çünkü bütün kapılar kapatılmıştır, ödüller oradadır, yapılması gerekenler orada, yapılmaması gerekenlerde orada, bunları uygula tamamdır sonsuza kadar mutluluk vaadediliyor ne duruyosun, başka şeyler düşünmeye ne gerek var. İşte bu insanı kafeste o yuvarlak çemberde koşan hamstera çevirir. Her sabah kafanı o bezle yıllarca sıkarsın, kendi hapisaneni bayıla bayıla yaratırsın. Girersin kara çarşaflara 9 santimetre kareden dünyaya bakarsın. Yıllarca Muhammedin çorbaya düşmüş sineğini konuşursun. Sineğin bir kanadı çorbaya girmiş Muhammed de o çorbayı atmayın sineği çorbaya tamamen batırın. Sineğin bir kanadında bir hastalık varsa diğer kanadında da o hastalığın şifası vardır. Şeklinde ki hadislerini dinlersin yıllarca. Aslında mantıken ozamanlar çorba ne gezer Muhammed çoğu zaman tek hurma yiyip uyurmuş kendine eziyet etmek için değil tabi gerçekten durum çok vahimmiş yiyecek bir şey bulamıyorlarmış. Adamda sineği bile yiyin çorbayıda için demeye getirmiş. Ama o insan hayal gücü sanki Allah Muhammede sinek hakkında bir bilgi verdi ve gerçekten diğer kanatta şifa var zannediyorlar. Yakında sinek kanadı ticareti başlarsa şaşırmayın. Şimdi Muhammedin dini aslında kapitalizme alet oluyor. Amerika nın büyük şirketleri ikiz kuleleri yok ettirip kendine afkanistana ve ıraka saldıracak yasaları çıkarttırdı sanki islam amerikaya savaş açmış süsü verdiler. Şimdi ırakta inşaat firmaları petrol şirketleri vs. ceplerini dolduruyolar. Olan kimlere oluyor, namaz kılarım, oruç tutarım, hacca giderim, başıma gelen felaketleri Allahtan bilip susarım diyen zavallı temiz kalpli insanlara ve onların çocuklarına oluyor malesef. |
Muhammet Ümmi Değildir
İslam Peygamberi Muhammet’nin “ümmi” , yani okur-yazar olup olmadığı, gerek İlahiyatçılar arasında, gerekse bilimsel çevrelerde, öteden beri tartışılan bir konudur.
İlahiyat konusunda akademik kariyer yapmış kalbur üstü bütün zevat Muhammet'in okuma-yazma bilmediği yolunda hemfikir bulunmaktadırlar. Örnek ve kaynak olması bakımından üç ünlü ilahiyatçının bu konudaki "en sağlam delil" saydıkları Ankebut Suresi'nin 48.Ayeti ile ilgili "tefsir" lerini aktaracağım. 1- Fizilal-il Kur’an (Seyyid Kutub) Ankebut Suresi, Ayet 48: “Sen Kur'an'dan önce hiçbir kitap okumuş ya da eline kalem alarak yazmış biri değilsin. Öyle olsaydı batıl yanlısı inkârcılar kuşkulanırlardı.” Ayete yapılan Tefsir(açıklama): Sana bu Kitab'ı öteden beri başvurduğumuz bir yöntem, değişmez bir yasa uyarınca indirdik. Allah'ın peygamberlerine vahiy indirdiği yolu kullanarak gönderdik bu Kitab'ı. "Ey Muhammed, sana indirdiğimiz Kitab'ın niteliği işte budur." Bu kitap karşısında insanlar iki safa ayrılır. Birinci safı Ehl-i Kitap'tan ve Kureyş kabilesinden inananlar oluşturur. İkinci safı ise, Ehl-i Kitab'ın bu Kur'an'ın doğruluğuna ve ellerindeki kitapları doğruladığını şahitlik etmelerine rağmen inkâr edip inatçılıklarını sürdürenler oluşturur. "Bizim ayetlerimizi inkâr edenler, sadece inatçı kâfirlerdir." Çünkü bu ayetler o kadar açık ve tutarlıdırlar ki, onları görmesin ve kavramasın diye kendi eliyle ruhunu örten, üzerini perdeleyen inatçılardan başkası inkâr edemez. Nitekim küfrün sözlük anlamı bir şeyi örtmek, gizlemektir. Buna benzer ifadelerde küfrün bu anlamı göz önünde bulundurulmuştur. "Sen Kur'an'dan önce hiçbir kitap okumuş ya da eline kalem alarak yazmış biri değilsin. Öyle olsaydı batıl yanlısı inkârcılar kuşkulanırlardı." İşte Kur'an-ı Kerim çocukça kuruntulara varana kadar, onların tüm kuşkularını ele alarak birer birer çürütüyor. Çünkü Hz. Peygamber hayatının uzun bir dönemini aralarında geçirmişti. Ve bu süre içinde ne bir kitap okumuş, ne de yazmıştı. Sonra da okur-yazar olanları dehşete düşüren bu olağanüstü Kitab'ı onlara getirmişti. Eğer daha önce okur-yazar biri olsaydı bu konuda kuşkuları bulunacaktı. İşte onun aralarında geçen geçmiş hayatı. Bu konuda bir kuşkuları varsa söylesinler. Biz de diyoruz ki, Kur'an-ı Kerim, onların çocukça itirazları dahil her türlü kuşkularını ele alıp çürütüyor. Söz gelimi onun daha önce okur-yazar biri olduğunu varsayarsak bile yine de onların bu kitaptan kuşku duymaları doğru olmazdı. Çünkü bizzat bu Kur'an'ın kendisi, insan emeğinin ürünü olmadığının somut tanığıdır. Çünkü Kur'an gerçekten insan takatının, bilgisinin, ufuklarının çok çok üstündedir. Kur'an'ın içerdiği gerçek de tıpkı evrenin yaratılışının dayanağı olan gerçek gibi sınırsızdır(1) 2-Tefhimu’l Kur’an (Mevdudi) Ankebut 48.Ayet : “Bundan önce sen hiç bir kitap okuyan değildin ve onu sağ elinle de yazmıyordun. Böyle olsaydı, batılda olanlar kuşkuya kapılırlardı.” Ayetin Tefsiri: Bu ayetle tartışmanın temeli, Hz. Peygamber'in (s.a) okuma-yazmasının olmamasıdır. Onun doğumundan yaşlılığına dek tüm hayatını oralarda geçirdiği çağdaşları ve akrabaları, onun hiç kitap okumadığını, hatta eline kalem dahi almadığını çok iyi biliyorlardı. Bu gerçeği gözler önüne sürerek Allah der ki: Kitap'ta sunulan derin bilgiler, daha önceki peygamberlerin kıssaları, birçok değişik dinin inanç ve akideleri, eski ümmetlerin tarihleri, sosyal, ekonomik ve ahlâkî hayatla ilgili sorunlar -ki bunlar ümmi bir adam tarafından aktarılıyor- bu adamın bu derin bilgileri başka bir kaynaktan değil, ancak vahiyden elde ettiğinin apaçık delilleridir. Eğer o okur-yazar olsaydı ve insanlar onu kitap okurken, ciddi çalışmalar yaparken görmüş olsalardı, o zaman bâtıla tapanlar şüphelerine, onun bu bilgileri vahiyden değil okuma ve inceleme sonucu elde ettiği şeklinde bir dayanak bulabilirlerdi. Fakat onun tamamen ümmî (okuma-yazması olmayan kişi) olduğu gerçeği, böyle bir şüpheye meydan bırakmamıştır. Bu nedenle, apaçık inatçılık hariç onun peygamberliğinin herhangi bir şekilde inkâr edilebileceği makul bir zemin yoktur."(1) 3-Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri: Ankebut Suresi, 48.Ayet:”Sen bundan önce, ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, batıla uyanlar kuşku duyarlardı.” Ayetin Tefsiri: Halbuki sen bundan önce yani bu indirilmezden önce kitap okur değildin hala elinle yazmazsın da. O vakit, yani ümmi olmayıp da okuyup yazsa idin batıla uyanlar, yani batıl peşinde giden, yahut iptal etmeye sebep arayan o haksız kâfirler şüphe edebilirlerdi. Gerçi hakkı arayan insaflı hak arayıcı kimseler, yine şüphe etmezlerdi. Çünkü icaz için ümmilik şart değildir. Nitekim diğer peygamberler ümmi değillerdi, ancak öyle olsaydı, gerek müşrikler ve gerek ehl-i kitap'tan olan haksızlar için hiç olmazsa şüpheye bir sebep bulunmuş olurdu. Üç ünlü ilahiyatçının Muhammet'in okur-yazar olmadığı yolundaki bu tespitlerinin yanı sıra, Elmalılı Hamdi Yazır "Ümmilik" kavramını özel olarak incelemiş, bu konuyu detaylıca açıklamıştır.Şöyle ki: "Ümmî", ism-i mensubunda üç türlü nisbet ihtimal dahilindedir: 1- Ana anlamına olan "Ümm" nisbetidir ki, sanki "anasından doğduğu hal üzere kalmış", yaratılışındaki safiyet ve fıtrat hiç değişmeden olduğu gibi durumunu korumuş, sonradan yeni yeni değişikliklere uğramamış ve hiçbir şekilde bozulmamış anlamını ifade eder. 2- Ümmete mensub olmak, yani Arap Ümmeti'ne mensup olmak demek olur ki, "Biz hesap ve yazı bilmeyen bir ümmetiz." ifadesi uyarınca Araplar aslında hesap kitap bilmez bir kavim olmakla tanınıyor idiler. 3- Ümmül-kura'ya mensup, yani Mekke'li demektir. Ve bu üç nisbetin üçünde de "ümmî" okuyup yazmaya uğraşmamış mânâsına gelen bir vasıftır, bir özelliktir. Ümmîlik sıradan insanlar hakkında kullanıldığı zaman genelde ilim eksikliğini ifade eden bir noksanlık sıfatı iken, yani bir ümmînin okuyup yazanlardan daha bilgili olması Allah tarafından olağan durumun aksine olarak, çalışıp çaba göstermeden ilâhî bilgilerle donatılmış olması ve vehbî ilimlere sahip olması peygamber için fıtrat yüceliğine delalet eder. İlmî yüceliği ve kemâli, okuyup yazanları aciz bırakan bir peygamber hakkında "ümmî"lik, her türlü şüpheyi ortadan kaldıran ve onun doğrudan doğruya Allah'tan gönderildiğini her türlü şüpheden arınmış olarak ispat eden harikulade bir üstün özelliktir, yani başlı başına bir mucizedir. Bu bakımdan "o resul, o ümmî nebî" vasfıyla anılması, "o risaleti ve nübüvveti açık olan mucize sahibi peygamber" demekten daha açık seçik bir belagat örneğidir." (Hamdi Yazır, Tefsir)(2) İlahiyat ehli "ümmi" kavramını ve Ankebut-48.Ayet'ini aynı ortak noktada birleştirmiş olduğuna nazaran "Muhammet okur-yazar değildir." sonucuna ulaşılmış oluyor. Buraya kadar yalnızca bir durum tespiti yapmaya , İslam Alimleri’nin ortak kanaatlerinin ne olduğunu belirlemeye çalıştım. Şimdi de başka bir cepheden farklı görüşlere dokunmak, yer vermek istiyorum. Tahsin Mayatepek, 30.03.1935 tarihinden itibaren Meksiko Maslahatgüzarlığı görevini yürüten ve bu görevi esnasındaki gözlemlerini 14 rapor halinde Atatürk’e gönderen eski diller uzmanı, tarihçi bir diplomattır. Tahsin Mayatepek'in Atatürk'e yazıp yolladığı 49 sahifelik 7. Raporunun içeriği 1931 yılında C.J.Churchward’ın dört ciltlik eserinin konu başlıkları ile özetlenmiş halidir. (Bu konu “Mu’nun Çocukları” adlı makalede daha detaylı olarak anlatılmıştır.) Tahsin Mayatepek,Atatürk’e gönderdiği raporların bir örneğini de Türk Dil Kurumu'na gönderiyordu. Kurumun gelen evrak kayıtlarına 743 sıra numarası ile kaydedilmiş, o dönemin genel sekreteri İbrahim Necmi Dilmen' e gönderdiği mektubun konumuzla alakalı bölümünü Tahsin Mayatepek' in kaleme aldığı orjinal hali ile aşağıya alıyorum. “…MU kıtası batmadan binlerce sene evvel çıkarak MU’nun ilimlerini ve dinini dünyanın birçok yerlerine ve ezcümle Mısır ve Hindistana yaymış olan (Naa-Cal)namındaki MU ilim ve din misyonerlerinin Himalay ve Eski Mısır mabedlerine nakl ettikleri tablet ve saireyi Musanın Sina dağındaki OZİRİS mabedinde ve İsanın hem Mısır ve hemde Hindistanda senelerce tetkik ettikleri ve bunlara kıyasen Kur’anda bir ayet başını teşkil eden (TA-HA)sözünün MU diline ait olduğunu Churchward’ın bu söz hakkındaki izahatını gördükten sonra Dini İslamı vaz eden zatında diğerleri gibi Mu’nun dil ve dinini Mısırda ve aglebi ihtimal Hindistan Manastırlarında tahsil ettiği neticesinin tebarüz etmekte olduğu…” Bu paragraftan anlaşıldığına göre Tahsin Mayatepek’in kanaati İslam Peygamberi’nin asla bir “Ümmi” olmadığı, Mu Dini’ne ait öğretiyi Mısır’da Oziris Mabedi’nde, bir ihtimal Hindistan manastırlarında öğrendiği, sonra da İslam Dini’ni uydurduğu yolundadır. Bu kanaatin en önemli delili olarak da Kur’an’a girmiş Mu Dili’ne ait kelimeleri göstermektedir. Ta-ha Kur’an’da bir surenin adıdır, Arapça olmadığı gibi bilinen hiçbir dile de ait değildir. Ne anlama geldiği bugüne kadar hiçbir İslam bilgini tarafından açıklana- mamıştır. Dahası, Ta-ha gibi Kur’an’da çok büyük önem atfedilen ve adına Ya-sin denilen bir süre daha var. Ya-sin’in ne anlama geldiğini de bugüne kadar hiçbir ulema açıklayamamıştır. Çünkü o da “Ta-ha” gibi Arapça değildir. James Churcward TA-HA sözünün Mu Medeniyeti’nin dili olan (Naga-Maya) diline ait olduğunu ispatlıyor ve “su içeren yıldız” anlamına geldiğini açıklıyor(3). YA-SİN sözü ise NAGA-MAYA dili ile aynı orijinden gelen Maya diline ait bir sözcük ve “kederli dünya” ya da “elem dünyası” olarak çevirilebiliyor. Tahsin Bey’e göre Muhammet bir Naa-cal rahibidir. Çok yüksek bir ezoterik bilgiye sahiptir. Tevrat’tan da İncil’den de haberi ve bilgisi vardır. Kur’an’a, Tevrat ve İncil’den aktarılmış pek çok masal göz önüne alındığında böyle bir olasılık seziliyor. Şimdi daha ilginç bir ayrıntıyı aktaracağım. Kur’an’da birbirini takip eden yedi sure “Ha-Mim” diye başlar, yani ilk ayetleri Ha ve Mim harfleridir. Bunlar 40:Mü’min 41:Fussilet 42:Şur’a 43:Zuhruf 44: Duhan 45:Casiye 46:Ahkaf sureleridir. Bu surelerin niçin peşpeşe “Ha-Mim sedasıyla başladığı konusunu 1400 yıldır açık layabilen çıkmamıştır. Bazı İslamcılar bunun Allah ile Muhammet arasında bir şifre olduğunu,hikmetini kimsenin bilemeyeceğini söylüyorlar. Bazıları ise “Ha-Mim levh-i mahfuz şifresidir.” gibi ezoterik anlamlar veriyorlar. Bize göre de Harf-i mukatta’ a yani şifreleme olabilir. Muhammet Naga-Maya Ezoterik bilgilerine malik olduğunu ima etmiştir,bilinmez. Çünkü; HA-MİM Mayacadır ve “suya batmış mu kıtası” anlamına gelmektedir(3). Bu ayrıntılar bir araya gelince mozaik netleşmeye başlıyor. Bu noktada Tahsin Mayatepek’ e hak vermemek elde değildir. Aslında yalnızca bu ip uçları ile yola çıksak Muhammet’in “ümmi” olmadığı sonucuna varabiliriz. Ancak iddialar bu kadar değildir. Tahsin Bey’in yukarıda zikredilen kuşkuları gibi bazı kuşkulara, İslami kaynaklarda da yer verilmektedir. Makalenin bundan sonraki bölümünde onlara değineceğim. Sürecek… NOT: Forumdaşlarımdan bir ricam var. Makale tamamlanana kadar eleştiri ya da destek mahiyetinde ileti göndermeyinizJ |
Muhammet dönemini yaşamış,onun çağdaşı ve arkadaşı olan insanlar tarafından aktarılmış, sağlamlığın en yüksek basamağı olan “mutevatır hadis”ler arasında bir hadis var. Buhari’nin “e’s-Sahih” adlı yapıtı dahil en sağlam kabul edilen hadis kitaplarında yer alan bu hadis “Iman Yemen’lidir.” der. Hatta “hikmet (bilgi, bilgelik) ve fıkıh da Yemen’lidir.”(4)
Hadramilerin iki genç kölesi vardı. Yemen halkından olan bu iki köleden birinin adı Yessar, ötekinin adı Cebr’di. Bu iki kölenin sahipleri şunları anlatırlar: “Bizim iki genç kölemiz vardı. Kendi dilleriyle kitaplarını okurlardı. Peygamber de bunlara uğrar, durup bunları dinlerdi.İşte bunun için, puta tapanlar ‘Muhammed, bunlardan öğreniyor…’ dediler.” (5) Fahruddin Razi’nin de yer verdiği aktarmada, bunların yanında bir üçüncü köle daha var: Huvaytıb’ın kölesi Addas. (6) Yemenli Cebr,Yessar ve Addas. Sözü uzatmadan söylersek; “Muhammet Kuran’ı ortaya koyarken bir takım kişilerden, bir takım şeyler öğrendi ve bu bilgileri (tanrı sözüymüş gibi) muhtelif Ayetlerde kullandı.” diye düşünülüyor. Acaba bu düşüncelerde gerçeklik payı var mıdır? Varsa ne kadardır? Başka bir aktarma daha var. Taberi aktarıyor: “ Peygamber, Mekke’de köle olan birine öğretimde bulunuyordu. Yabancıydı. Puta tapardı. Adı da Bel’am’dı. Peygamberin yanına girişinde ve çıkışında puta taparlar görüyorlardı. ‘Muhammed’e her şeyi öğreten Bel’am’dır diye konuştular.” (5) Nahl Süresi’nin 103.Ayeti bu söylentiler üzerine nazil olmuş. Ayetin Diyanet çevirisini aşağıya aldım. “And olsun ki biz, onların: ‘Ona (Muhammed’e) bir insan öğretiyor kesinlikle.’ dediklerini biliyoruz. Savlarını dayandırdıkları kimsenin dili yabancıdır. Bu ise (Kur’an) apaçık bir Arapça’dır.” Yukarıdaki ayette, Muhammet’e öğretmenlik yaptığı ileri sürülen kişinin “Arap olmadığı, yabancı olduğu” belirtilmektedir. Ayette sözü edilen “kimse” ya Yunanlı Bel’am ya da Yaiş’tir. Çünkü Bel’am için söylenenler ,Yaiş için de söyleniyordu.“Yaiş,Muhammed’e öğretmenlik yapıyor” deniyordu. (5) Din’i İslam’ın vaazı üzerinden bunca yıl geçtikten sonra, mevcutlardan ayrı kanıtlar ele geçirmek imkansızlık derecesinde zor. Muhammet belki Tahsin Mayatepek’in ileri sürdüğü gibi Mısır ya da Hindistan’daki mabetlerde öğrendiği Mu Dini’ nden esinlenerek Kur’an’ı ve İslam’ı uydurmuştur. Yukarıda adları geçen kişiler kaynaklık etmiş olabilirler. Belki de her iki kaynak etkili olmuştur. Çok kesin olarak bilmiyorum. Yalnız kesin olan bir şey var. Yukarıdaki ayetin son bölümünde Kur’an’ın apaçık bir Arapça olduğu ifade ediliyor. Bu doğru değildir. Çünkü Kur’an’da Yunanca, İbranice, Süryanice, Koptça, Mayaca ve çok eski ve ölü bir dil olan Naga-Maya dilinde sözcükler var. Ötekiler bir yana Mayaca ve Naga-Maya dilinden sözcüklerin nasıl olup da Kur’an’a girdiği konusunun yorumunu okuyucuya bırakıyorum. Sağlıcakla kalınız.. Kaynakça: (1):www.darülkitap.com (2):www.kuranikerim.com (3):T.D.K Arşivi Güneş Dil Teorisi/Tahsin Mayatepek dosyaları 1 (4): (Bkz.Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’l-Meğazi/74; Tecrid, hadis no:1362; Müslim, e’s-Sahih, Kitabu’l-Iman/81-91, hadis no:51-52, Ebu’l-Feyz Muhammed, Lukatu’l-Lai’l-Mütenasire Fi Ahadisi’l-Mutevatıre, Beyrut,1985, s.42-43,hadis no:10) (5):(Bkz. Taberi, Cami’ul-Beyan, 14/119) (6):(Bkz. F.Razi, tefsir, 24/50) (7)Turan Dursun; Din Bu 4 BİTTİ… |
Sayın Şaman Türksoy,
Güzel bir çalışma olmuş, ellerinize sağlık. Saygılarımla... |
Hz. Muhammed'in ümmi olup - olmasının büyük bir önemi olmaması gerekir.
Peygamberlerin okur - yazar olması gibi bir ön şart mı var ? Kur'anın matbaada basılı bir kitap gibi pat diye ortaya düştüğü iddia edilmiyor ki zaten, okuma bilmek şart olsun. Peygamberlik hayatı boyunca ilham/vahiy olarak gelmiş. Şifahi olarak bildirilmiş. Yazıyla bildirilmemiş ki. Zaten ' Oku ' ayetini de anlayamamışımdır, neyi oku. Herhalde genel olarak oku deniyor, bir mucize olarak okur kılınıyor . Peki ama bu durumda kişinin okur hale getirilmesi /gelmesi neden mucize oluyor. İnsanların bir çabayla ulaşabileceği şeyden mucize olur mu sizce . Madem mucizeye konu oldu peygamberin bu konuya çok net açıklamalar getirmiş olması, daha önce okuma bilmediğini açıkça bildirmesi , belirsizlik içinde bırakmaması gerekmiyor muydu ? |
Kurandaki 2. Sure olan Bakara Suresinin ilk ayeti "Elif, Lâm, Mîm" dir.
Diyanet işlerinin mealinde, benzer şekilde başlayan tüm sureler için, Bakara 1'e atıf yapılır ve Bakara 1'in şöyle bir dipnotu vardır: "Kur'an-ı Kerim'de yirmi dokuz sûrenin başında yer alan bu gibi harflere Hurûf-i Mukattaa veya Mukatta'ât (Arap alfabesindeki adlarıyla, tek tek okunan harfler) denir. Anlamlarını kesin olarak bilmediğimiz bu harfler üzerinde tefsir bilginleri çeşitli görüşler belirtmişlerdir. Bunlar arasında, bu harflerin; başında bulunduğu sûrenin adı, ya da Allah Teâlâ ile Hz. Peygamber arasında birer şifre olduğu görüşleri ağırlık kazanmıştır." Yani ya Surenin adı veya şifre diyor bu bilginler(!). Eğer bunlar ilk ayeti oldukları Surenin adı oluyorlarsa, mesela Bakara Suresinin adı neden "Elif Lâm Mîm" Suresi değil? Eğer bunlar şifre ise, neyin şifresi? Cebrail, vahiy vgötürdüğü Muhammed'i tanımıyor mu? Muhammed, kendisine Vahiy getiren Cebrail'i tanımıyor mu? Bir "parola-işaret" gibi birşey mi? Öyle ise, neden diğer surelerin şifreleri yok? |
Uzun bir müddettir bu "dindar" hükümetin bozduğu işlerimi düzeltmek için çaba harcamaktan Allahla ve kuranla uğraşmaya vakit ayıramıyordum. Halada işlerim düzelmiş değil ama girmişken bir bakayım dedim..
Muhammedin okuma yazma bilmiyor diye söylenmesi, çoban olduğunun anlatılması, SADECE bie acındırma ve sevgi aşılama yöntemidir.. "vah zavallıcık fakir bir çobanmış, üstelik okuma yazma bile bilmiyormuş ama bak allahın işine tutmuş onu peygamber yapmış, darısı bizim başımıza işallah" O dönemi okumuş olanlar bilirler ki, muhammed bilinen tanınan ve düşüncelerine önem verilen bir ticaret erbabıdır.. Çoban değildir ama ciddi boyutlarda hayvan ticareti yapar, okuma yazma bilmez denir ama (hacerülesved taşıydı sanıyorum)önemli konularda ona danışılır ve dedikleri uygulanırdı.. temelinde Yalan dolan ve kandırmaca olan bir din insanları nasıl "ahlak" yolunda yönlendirebilir.. |
hangi antlaşma veya metindi hatırlamıyorum muhammed kendi eliyle bir metni imzalamıştır bulmam için epey uğraşmam lazım.
bu yüzden bazı kesimler okuma yazma bildiğine hükmederler |
Alıntı:
Kaldı ki Kur'anı yazmak için kerat cetvelini bile bilmeye gerek yok kanaatimce... |
Sevgili dostlar,
İçeriği insanlık onuru için hiçbir yarar ifade etmeyen sözler için bu kadar emek harcamanın bir yararı yok. Mitolojik öykülerden oluşan bu tür öykülere teolojik açıdan bakmak çok komik oluyor. 21. yüzyılda hala bu tür saçmalıklarla uğraşıyorsak vay halimize... |
kuran uydurulabilecek bir sey degildir...
|
Hangi dinin mensubu, kendi inandigi kitaba uydurulabilecek birseydir diyebilir ki? Kral kuran icin demez, paolo da , kurana uyduruk der de, incile diyemez.
|
Selam,
Ümmi kitap Ehl-i Olmadğına işarettir. Fakat okuma yazmayı öğenmiştir.Çünkü "ikra" emri ilk onadır. Ayrıca nice okur yazarlar gördük:)) kıvançla... |
Alıntı:
Kur'an'da yabancı sözcükler olduğu ortaya konuluyor. Dahası, çok eski ve ölü bir dil olan Naga-Maya dilinden geçtiği tartışmasız (aksini savunan şimdilik yok) sözcükler var. Anlaşılamayan odur ki Muhammet bu sözcükleri nereden biliyor, kimden, nasıl öğrenmiştir? Kur'an'ın nasıl nazil olduğu (indiği) ve nasıl derlendiği (yazılı hale getirildiği) dikkate alındığında, onun kul eseri olduğu iddiası kuvvetleniyor.Bu konuyu işlemeye devam edeceğim. Sağlıcakla kalınız... |
Alıntı:
Gerçek Furkan (doğruyu yanlıştan ayırt eden)adlı kitap, iki Arap şair tarafından çoktan yazıldı.Hem de Kur'an'daki tekrarları ve imla hatalarını da izale ederek.Ayrıca belirtmekte yarar var, Muhammet onu yirmi üç yılda yazmış, bizimkiler sadece yedi yılda yazdılar.Müthiş değil mi? |
aklıma Hz. Muhammed'in hayatından bir kesit geliyor. hani meşhurdur hep anlatılır. müşriklerle bir anlaşma imzalıyorlar. müşrikler 'bismillahirrahmanirrahim' ibaresini rahman rahim bilmeyiz-tanımayız diye kabul etmiyorlar. bir de Allah'ın resulu cümlesini de biz zaten seninle bu yüzden savaşıyoruz diye kabul etmiyorlar. daha sonra, Hz. Muhammed de Hz. Ali'ye bu ibareyi silip yerine müşriklerin istediklerini yazmasını söylüyor. (bismikallahümme gibi) ama Hz. Ali bunu yapamayacağını söylüyor. Hz Muhammed de bu ibareler nerde GÖSTER BEN SİLEYİM diyor. yani Hz. Muhammed değil İslam'dan önce taaa yıllar sonra bile okuma yazma bilmiyor. bundan sonra kalkıp açıklama yapanlarınki de martavaldan öteye gitmiyor bence. daha tutarlı iddialarla gelelim derim...
saygılar... |
Alıntı:
"Elif Lâm Mîm" üclüsünü ben de merak etmistim. Arastirmalarim sonucunda Antik Keldaniler ve Kabala'dan kalma yaratilis inanclarina hitab eden ibranice harfler oldugunu ögrendim. Antik Kabala'ya göre: Elif; her sey olma potansiyeline sahip hiclikten dogan ruhun simgesidir. mim; (mem) "Elifin solugu" "bilinc sularina" sheen üfler ve böylece mem ve diger yapilar yaratilir. Bu soluk seen halinde tekrar elife döner. Hatta söyle bir denklem vardir; Elif=mem x seen x sheen Ayrica Antik Kabala'ya göre Yod ve Qof harflerinin büyük önemi vardir. Yod: zamansizliktan vazgecen elif'tir. Elif ve yod arasinda bitmek bilmez bir savas vardir. Qof: Elif ve yod arasindaki savasin zaferidir. Kabalist ve Eski Ahit uzmani Carlo Suares'in bu konuda calismalari vardir. Merak eden arkadaslar arastirabilir. Görüldügü gibi; elif ve mim'in nereden geldigini anliyoruz fakat "lam" harfinin ne olduguyla ilgili hicbir bilgi göremedim. Belki de Ibranice'deki elif ve diger harflerin önemini duyan Muhammed "lam" harfini bilmeden karistirdi araya. |
Alıntı:
http://www.turandursun.com/forumlar/...uruf-u+mukatta |
Şaman Türksoy emeğiniz için teşekkürler. Çok ilginç bir teori ama ispatlaması imkansız gibi Kayıp Mu kıtasını Atatürk araştırtmış ama benim bildiğim bir sonuça ulaşılamamış atlantis efsanesi gibi o da şuan için bir efsane belki ileride birşeyler bulunursa olabilir. Hatta yanlış hatırlamıyorsam Hitler'inde benzer araştırmaları olmuş delirmeden önce :)
Ama burda bir aktarım ve metinlerin yayılmasından onlardan esinlenilmesi konusunda bence haklı olabilirsiniz o dönemde iletişim imkanları yok dilden dile efsaneler şeklinde bazen metinler halinde bazende toplumsal hafıza ile bazı bilgiler yayılmış aktarılmış ve bunlardan esinlenen zat'lar da çıkmış Kur'andaki yahudi hikayeleri gibi ya da gılgamış destanından esinlenilmesi gibi.... |
1400 yıl geçmiş ve halen içinden çıkamıyorsak, Şaman arkadaş gibi niceleri Kur'anı çürütmek için kendilerini yırtıyorsa, binbir kelime oyunu ve katakulle ile Kur'anı tırtıklıyorsak, bu kitaba uydurma diyenlerin akıllarına şaşarım. Hatta şaşmakla kalmam, akıl yoksunu olduklarına yemin ederim.
|
Kuranı Kerimin uydurma olduğunu iddia ediyorsanız e buyurun onun bir ayetine benzer bir şey uydurun'da görelim Allah meydan okuyor size...
1400 yıldan beri'de bir Allahın kulu Kuranı Kerime benzer bir cümle bile getiremedi... |
Eski ve Yeni Ahitler, Kuran’dan yüzyıllar önce kaleme alınmışlardır, ama tarihsel bir sıra takip ederler. Kuran’daki “benim oğlum bina okur, döner dolaşır bina okur” deyişine uygun anlatım Arap masal anlatma geleneğinin bir yansıması olabilir.
Kimi Müslümanlar Kuran’daki bilimsel ayet yorumlarına ve matematik açıklamalara (şifrelere) karşı çıkarlar. Kuran’ın bir hidayet, ahlak kitabı olduğunu söylerler. Öyle mi acaba? Kuran’da, savundukları tezi destekleyen, yani sağlam, tutarlı, kapsamlı, ayrıntılı, ilkeleri olan bir ahlak öğretisini vazeden ayet ve ayetler manzumesi gösterebilirler mi? Sadece ahlaki değil, hiçbir alanda ve hemen hemen hiçbir konuda net bir kural koymaz Kuran. Neden? Çünkü böyle bir dertleri olmamıştır söyleyenlerinin ve yazanlarının! İncil yazarları, yazdıkları okunsun, anlaşılsın, bilgi olsun düşüncesinde değillerdi, denir. Kuran incelendiğinde de, Kuran’ı meydana getirenlerin böyle bir hassasiyetin bulunmadığı anlaşılıyor. Çala kalem, karmakarışık..! Kuran’ı yazanlar da, İncil yazarları ve derleyicileri gibi sağlıklı “bilgiler” vermemişlerdir. Kuran’da bir toplumsal dönüşüm, devrim vs. hedefinin ve amacının olmadığı görülüyor. Ayetler, (sadece) mevcut “ekonomik-sosyal-kültürel-siyasi” sistem bünyesinde tek tanrı inancını yaymaya çalışıyor. Dünyada, toplumlarda, birinin/birilerinin kazancı ötekinin/ötekilerin zararı ile sonuçlanmaktadır. Sevinç, mutluluk hisleri de (genellikle) öyle. İlginçtir(!), Hami-Sami dinlerinde, “ilahi” kitapları başta olmak üzere, bu hususta pek ya da hiç mesel yok!.. Kuran, “hem… hem de”, kalıbına uyan bir kitap kanımca. Çünkü; hem (kendi ifadeleri ile) Arap anlasın diye Arapça indirilmiştir, hem her şey açık açık anlatılmıştır, hem açık olanlarının yanında müteşabih ayetleri vardır; hem de (yorumculara, geleneğe göre) Kuran’ı ancak alimler, hatta bir bakıma Allah’ın seçtiği insanlar anlayabilir, “sıradan” insanlar ancak bu alimlerin tefsirlerini okuyabilirler. Kuran’da her doğa olayının “Allah”a atfedilmesi bir bakıma metot olarak telakki edilebilir. Bu yaklaşım Tevrat ve İncil’de “sistematik” değildir; öyle ise Kuran’a hastır. Bu açıdan Kuran’ın özgün olduğu söylenebilir. Sanırım, şimdiye kadar sorulmayan ve tabii cevaplanmayan husus, Ortadoğu dinlerindeki bu yeni yaklaşımın nasıl ortaya çıktığıdır. Muhammed’in fikirsel yaratıcılığından kaynaklandığını sanmıyorum. Sözkonusu yaklaşımın (bunları içeren ayetlerin), az bir ihtimalle, Kuran’a, Muhammed’den sonra, Kuran komisyonu tarafından konulması halinde dahi, bir kültür, sözsel ve düşünsel birikim (mesela Sabilik) gerektirdiği ortadadır… Cehennem korkutmaların,cennet tasvirlerini, çoğu kıssa sayılmayacak kadar belirsiz/kopuk hikayeleri, Musa’ya atıfları, hemen tamamı Yahudi-Arap kaynaklı hukuk ilkelerini, peygamberin özel-aile hayatına dair ayetleri ve tabiattaki olayları “Allah”ın varlığına ilişkilendiren ayetleri vb. çıkarırsak, Kuran’ın kalanı/mesajı nedir, ne kadardır, bize ne söyler, insanlığa nasıl yol gösterir, bu çağa, mesela Hindulara, Japonlara ve geleceğe nasıl bir mesaj verir vs?.. Hiçbir mesaj vermez, veremez. Çünkü ne cihanşümul ne zamanlarüstüdür |
Alıntı:
Mustafa Kemal Dil ve Tarih kurumlarını oluştururken iki temel amaç güdüyordu;birincisi,din etkisi ile Arapça güdümüne girerek doğal gelişimi sekteye uğramış olan Türk Dili'ne gelişip serpileceği ortamı hazırlamak; ikincisi ise Osmanlı'nın saray merkezli "Osmanlı Tebaası" politikası ile ümmetleşmiş Anadolu Türklüğü nezdinde 'Ulus' bilinci yaratmaktı. Atatürk'ün bizzat kendisinin kaleme aldığı Türk Tarih Tezi'ni ile Güneş Dil Teorisi'nin ortaya atılışı da bu gayelere hizmet içindi. Bir 'eski diller uzmanı' olan Tahsin Mayatepek'in büyük bir şans eseri Meksiko'da keşfettiği, C.James Churcward'ın elli yıllık araştırmasının sonucu olarak ortaya koyduğu ve ilk cildini 1931 yılında Amerika'da yayımladığı Mu Kıtası ile alakalı dört ciltlik seri , Atatürk'ün her iki amacına da hizmet ettiği için onu çok heyecanlandırmıştır. Atatürk altmış kadar bilim adamı ile kurduğu bir komisyona (zaman zaman başkanlığını da yaparak) bu eserleri inceletmiş, bizzat kendisi de incelemiş ve el yazısı ile notlar düşmüştür. Aslında;amansız hastalığı devam ederken giriştiği bu çabalar Ulu Önder'i çok yıpratmış, sonunda yatağa düşürmüştür. Gerek bu konu,gerekse Güneş Dil Teorisi konusu,onun vefatı ile gündemden kaldırılmış, araştırmalar,çalışmalar sona erdirilmiştir. Bu çalışma sürdürülmediği için bilimsel sonuçlar ortaya konulamamıştır. Ama ben en azından Churchward'ın dört ciltlik bu eseri sayesinde semavi denilen üç dinin peygamberlerinin,birer şarlatan ve sahtekar olarak yerlerde sürünüyor olduklarını görerek yararlandım. Barbar, göçebe , medeniyetsiz olduğu ileri sürülen Türk Halkları'nın gösterilmeye çalışıldığı gibi olmadıklarını kavradım. Ortalık Asya, Mezepotamya, Aşağı ve Yukarı Mısır Medeniyetleri ile Güney Amerika Uygarlıklarını (Aztek-Maya-İnka) yaratan halkın,Türklerle olan menşe ilişkisini öğrendim. Ötekiler gibi uydurma değil , orijinal bir halk yaratması olan ilkel (!) Şamanizm'in kendisinden sonraki dinleri ne şekilde etkilediğini hayretle gördüm. Musa'nın on emrinin, sekiz köşeli 'Davut Yıldızı'nın nerelerden,nasıl aşırıldığına tanıklık ettim. Mu'nun Çocukları'ndan başlayarak Churchward'ın bütün eserlerinin okunmasını öneririm. Sağlıcakla kalınız... |
Alıntı:
Kavramaya, anlamaya, nedenini sorgulamaya çalışıyoruz.Kesin hüküm çıkarmıyor, tartışmaya açıyoruz. İman ile kabul değil ,us ile tartı yapıyoruz.Hiç kimseye de 'akıl yoksulu vb' hakaretler etmiyoruz. Siz gökten inmiş bir melek ile Muhammet'in diz dize oturup (karşılıklı) mukabele yaptıkları masalını anlatırken 'imanlı' biz ise bunu sorgularken 'akıl yoksunu' oluyoruz, öyle mi? |
Alıntı:
Diz dize oturmaymış. Bunu ancak senin gibiler söyler. |
Hz muhammed Ümmidir.....nedenmi????? Okuma yazmasini bilmez ona soleneni 26 yil boyunca bikmadan usanmadan insanlara nakletti......eger hz muhammed Ümmİ olmasa bunun icin 26 sene beklemezdi ki kim bekler.........2 ay icinde yazar cizer kendi dinini yaymaya calisirdi????o inandigi degerler icin 26 sene bikmadan usanmadan bekledi ve gorevini yapti.....bu kadar acik ve basit hz. Muhammde icin ummi degilse nerden ticaret yapiyordu biliyordu celskisine cevapta....o zamanin ticaret hayati bizimki gibi karman corman degildi bir elin 10 parmagi ticaret vardi bu kadar bait ezbere dayanan bir sistemdi....
Hz. Muhammed Ümmİdİr....... |
[QUOTE=Diz dize oturmaymış. Bunu ancak senin gibiler söyler.[/QUOTE]
"Yalancının mumu yatsıya kadar yanar" biz bunu bilir,yalan-dolan yoluna sapmayız.Evet;gerçektir.Bunu söyleyen biz değiliz,anlı-şanlı İslam alimleri söylüyor bu yalanları.Biz yalnızca kamuya sunuyoruz,dile getiriyoruz.Delil ister misiniz? |
Alıntı:
|
Goster bakalim ne dililiymis bu merak ettim bende anli sanli hangi alimler bunlar???
|
Alıntı:
İşte o müessesenin resmi internet sitesinde,dini bilgiler verilir.Tıpkı bir din bilgisi ansiklopedisi gibi. İşte bu ansiklopediye girer ve vahiy maddesine girerseniz aşağıdaki metni okuma imkanı bulursunuz.Ama ben (siz hazır bilgiye alışkın olduğunuz için) siz zahmet etmeyin diye alıp aşağıya astım.Okuyun bakalım ne anlatılıyor? VAHİY:Sözlükte "gizli konuşmak, emretmek, ilham etmek, îma ve işâret etmek, seslenmek, fısıldamak, mektup yazmak ve göndermek" anlamlarına gelen vahiy, ıstılahta, Allah'ın peygamberlerine iletmek istediği mesajlarını, doğrudan doğruya veya Cebrail vasıtasıyla bildirmesine denir. Kur'ân ve diğer kutsal kitaplar, vahiy ürünüdür. Vahiy, ilâhî ve gayr-i ilâhî olmak üzere iki kısma ayrılır. İlâhi vahiy, Allah'ın vahyi demek olup 5 çeşittir: 1- Cebrail'e (Necm, 53/10) ve diğer meleklere vahyi (Enfâl, 8/12). 2- Cansız varlıklardan yeryüzüne (Zilzâl, 99/4-5) ve gökyüzüne (Fussilet, 41/12) vahyi. Bu vahiy, "emretmek" anlamındadır. 3- Canlılardan bal arısına vahyi (Nahl, 16/68-69). Bu vahiy, ilham, içgüdü anlamındadır. 4- İnsanlardan Hz. Musa (a.s.)'ın annesine (Kasas, 28/7) ve Hz. İsâ (a.s.)'ın havarilerine (Mâide, 5/111) vahyi. Bu vahiy, fıtrî ilham, îma, emir anlamındadır. 5- Peygamberlere vahiy (Nisâ, 4/162; A'râf, 7/117, 160). Bu vahiy, ıstılâhî anlamdaki gerçek vahiydir. Vahiy denince ilk akla gelen bu vahiydir. Bu vahiy, sözlü, sözsüz ve Cebrail vasıtasıyla olur. Sözlü vahiy, Allah'ın perde arkasından peygamberine hitap etmesidir. Sözsüz vahiy; rüyada veya uyanık iken vahyin peygamberin kalbine ilkası şeklinde olur. Cebrail vasıtasıyla vahiy; a) Peygamber uyanık veya uykuda iken vahyi peygamberin kalbine ilkası ile, b) Cebrail'in melek veya insan suretinde vahiy getirmesi ile, c) Cebrail görünmeden vahyin çıngırak sesi şeklinde gelmesi ile olur. Vahyin geliş şekillerinden bir kısmı, Şûrâ sûresinin 51. âyetinde bildirilmiştir. Vahiy, Allah ile peygamber arasında bir sırdır. Mahiyetini insanların tam anlaması imkânsızdır. Vahiy geldiği anda peygamber titrer, rengi değişir, alnı terler ve nefesi sıkışırdı. Hz. Muhammed (a.s.) gelen vahyi aynen hafızasına alır (Kıyame, 75/16-19), sonra vahiy katiplerine yazdırırdı. Her sene Ramazan ayında inen âyetleri ve sûreleri Cebrail'e okuyup arz ederdi. |
Alıntı:
|
Ne kadar üzgün olduğumu bilemezsiniz.
Avliye meselesinde olduğu gibi elle tutulur,gözle görülür bir iddia -ki aksi ispat olunamazsa din elden gider- birileri Kur'an'ın Muhammet'in uydurması olduğunu ciddi savlarla ileri sürüyor ve Müslümanlardan 'tık' yok... Eğer yarın saat 09.00'a kadar yanıt alamazsam bileceğim ki, sitedeki tüm Müslümanlar sus-pus olmuştur. Sükut ikrardan geldiğine nazaran, bu din uydurmadır ve onun vaızı şarlatan ve dahi bir sahtekardır... |
Kuran’da konuşan kimdir?
Kuran’da hitap eden kimdir, de olabilirdi soru… İnternette ve kitaplarda sorulan bu suale S. Ateş “İslam’da Güncel Tartışmalar” kitabında cevap vermiş. Cevabı, bildiğim kadarıyla, ki herhangi bir atıf yapmadığına göre, özgündür, yeni bir açılım sergiler. Okuyalım: … Belli ki bu sözleri, doğrudan Allah söylemiyor, bir manevi elçi bir melek söylüyor. … Tenzil, ilahi anlamları, insan düzeyine indirmek demektir. Allah düzeyindeki konuşmanın mahiyeti bilinmez. Allah’ın konuşması, sese, harfe ve kelimelere muhtaç değildir. O, soyut manadır. Bunu bir insanın olağan haliyle anlaması mümkün değildir. Bundan dolayı Allah ile insan arasında doğrudan ve aracısız iletişim mümkün değildir. Bu iletişimi vahiy meleği sağlar. Melek, Allah’tan aldığı soyut manaları, o düzeyden indirerek, Peygamber’in konuştuğu dilin söz kalıplarına döküp ona verir. İşte buna vahiy denir. İlahi manaları insan sözü kalıplarına döken melek olduğu için Kuran ayetlerinden Allah genellikle üçüncü şahıs olarak anılır.S. Ateş, bu görüşünün ardından “padişah-ferman; sekreter-vali” örneklerini veriyor! Kuran’da “gariplik”, onu açıklamada “tuhaflık” olunca nitelikli bir örnek verilmesi sürpriz olurdu! Kuran’da “o”lu ve “Allah”lı (ve “biz”li) hitapların yanı sıra “1. şahıs”ın konuştuğu ayetler de vardır (Aynı ayette hem 1. hem 3. şahıs da konuşabilir: Kuran mükemmeldir, dil mucizesidir!). S. Ateş bu durum için ne diyor, okumayı sürdürelim: … Bu son ayetlerde vahiy bizzat Allah düzeyinden verilmekte, melek aradan çıkmaktadır. Sonra söz tekrar melek elçiye verilmekte ve melek elçi, ilk yaratış sahnesindeki Tanrı-İblis konuşmasını anlatmaktadır. Bu sorunu mutasavvıfların diliyle söyleyecek olursak cem’ ve fark makamları olarak tanımlayabiliriz. Cem’, kulun veya elçinin kendi varlığından geçip Allah’ın varlığında erimesi, kaybolması, yalnız Allah’ın var olmasıdır. Fark ise elçinin veya kulun kendi bireyliğine dönmesi, Allah’ı ayrı, kendisini ayrı varlılar olarak görmesi ve o makamda konuşmasıdır. İkinci durumda elçi, kendi bireyliğinde konuştuğu için Allah’tan üçüncü şahıs olarak söz eder. Birinci durumda elçi Hak’ta eridiği için kendisinden konuşan bizzat Allah olur. Hitap Allah’tan yapılır. Kuran çoğunlukla fark makamından, bazen de cem’ makamından verilmekte, bazen de aynı ayette fark ve cem’ makamları yan yana bulunmaktadırÇünkü ilahi yasa, yaratılış yasası böyledir. Sürekli cem’ makamı olsa, varlıklar görülmez, dünya işleri yürümez. Sürekli fark makamı olsa Allah unutulur… Hatta bizzat kendisinin [melek] yaptığı işlerden söz etmektedir(1)… Bu halin [cem’ makamı] mahiyetini ve lezzetini ancak yaşayan peygamberler ve derece bakımından onlara yaklaşan veliler idrak edebilirler. Meleklerin de, tamamen insan “icadı” olan tasavvuf makamları ile “şereflendiklerini” öğreniyoruz!.. Keza “Allah” “bir hikmeti gereği”, bazı şeylerin “mahiyetini ve lezzetini” sadece sayılı kullarına veriyor! (2) S. Ateş, bir soruna çözüm bulmak istiyor; fakat bulduğu “çözüm” bir başka problem yaratıyor: “Melek elçinin sözleri” benim “algılama düzeyimin” çok altında! Muhammed’in konuştuğu ayetler de vardır. Bazı veya çoğu çevirilerde, orijinalinde yer almamasına rağmen, parantez içinde veya değil, cümlenin başına “de ki” (ق ل) sözcüğü konulmaktadır… Benim tahminim, Muhammed’in konuştuğu ayetlerin bazılarının başında “de ki”nin bulunmaması Kuran’ı derleyen, kaleme alan insanların unutkanlığından kaynaklandığıdır. (1)“Biz, ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey, O’na aittir. Rabbin asla unutkan değildir.” (Meryem, 64) (2)S. Ateş’in “mahiyet ve lezzet”i tasavvuf makamlarıyla irtibatlandırması bir yorumdur. Fakat, “Yahve”nin ve “Allah”ın bazı şeyleri, mesela meleklerini, bizatihi “kendini” peygamberlerine gösterdiği Tevrat ve Kuran’la sabittir. Dindarlar şu soruyu sormalıdırlar: Peygamberimizin görümlerinin dinimize, dindarlara ne faydası vardır, olmuştur? Ayetlerde ve hadislerde görümlere ilişkin anlatılanlar insanlara,dindarlara hangi bilgiyi, ahlaki değeri vermektedir?(mete tunç) |
Alıntı:
Sayın siparişçi, O kitaba uydurma diyen yok. Muhammed tarafından yazdırılmış ve günümüze kadar gelmiştir. Anlatılmak istenen, çağımız koşullarına yanıt verecek bilgelikten yoksun oluşudur. Tevrat'tan, kısmen de İncil'den tırtıklanarak anlatılan öyküler sizi etkileyebilir. Ama özgür düşünceyi ilke edinen insanlar, o tür öykülerle vakit geçirmektense, daha edebi ve insanlık için daha yararlı yapıtları tercih ederler. Yüreklice ve altlarını çizerek okuduğunuzda, inanıyorum ki siz de Kur'an'da insanın geleceğine yönelik yararlı bir şey bulamayacaksınız. İnsanların bir dine neden inanma gereksinimi duyduklarını bilimsel bir gerçekle açıklayan psikanalitik yapıtlar okumanızı önerir, sağlıklı bir yaşam dilerim. Saygılarımla... |
Alıntı:
İyi güzel alıntılanmış da bu "Yabancı" sözcüklere neden bir atıfda bulunulmamış? Hiç olmazsa birer tane örnek kelime verebilseydiziniz,bu iddianız dedikodudan öte gidebilirdi... Bilimsel bir Tartışma konusu olabilmesi için,Naga-Maya dilinden alıntılandığı iddia olunan kelimeleri belirtmeli ve kanıtlamalısınız. Ayrıca Muhammedin "ummi" diye nitelendirilmesi, Onun Okuma-Yazma bilmediği anlamına gelmez. Bazı İlahiyatcılar Kurandan deliller getirmeye çalışıyorlar ama bu anlamsız. Kimseye alıntı yapmadığını ispatlamak için Elçiye iftira atmalarına gerek yok. Ummi aynı zaman da "Halktan" birisi demektir.Asıl anlatılmak istenen de bu. Elit bir tabakadan birisi değilde özellikle Halktan bir kimse Elçi olarak seçilmiştir. Bütün mesele budur. "İqra" Oku olarak çeviriliyor...bazılarıda nasıl okkusun diyor... Sanki Gökten yazılı Metin indi? Evreni ve İnsanı okumayı bilmeyenler Kuranıda okuyamazlar. Sevgi ile...iqra |
Alıntı:
Alıntı:
Ciddi savlar bunlarsa bide ciddiyetsiz olanlar nasıl olr acaba. Müslümanların size az cevep yazması yada yazmaması savlarınızın aşırı uçuk ve hayaller üzere kurulu olmasındandır. Tamamlanamamış tezleri ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyorsunuz. Bu da ayrı bir zevk heralde sizin için. Makas kelimesi Eskimoğcada da var. Şimdi makas deyince onlardan mı almış oldum makas kelimesini. Diyelim aldım, bunun benim okuma yazma bilmemle ne ilgisivar belki duyma özelliğimi kullanarak aldım bu kelimeyi. Muhammed A.S.V. onla konuşmuş bunla görüşmüş. Tamam var mı elinide onlardan ne duyduğuna dair bir kanıt. yok! Burada ne giriyor devreye "şöyle olmuş olmalı", "bu kesin böyle öğrendi" veya "bunlar böyle dedi ki oradan biliyor". Hani neresinde bunun kesinlik. Sende söylüyorsun sav. Ama boş sav. Sorabilirsin sen nerden biliyorsun böyle olmadığını. Birincisi; kanıt iddia makamına aittir. Gerçek bir kanıt koyun ortaya bende inanayım. İkincisi; bakrım nisa suresine "...(Şeytan dedi ki) Mutlaka onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını kesecekler ve yine mutlaka onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler..." (Nisa Suresi 119.ayet) diyo sonra şuna bakarım; Almanya Fedaral Tarım Araştırma Merkezi'ne ait Hayvan Yetiştirme Enstitüsü'nün bir raporundan bir kısım. Doku toplanması kısa ve basittir. Bir hayvan yerleştirilip gemlendiğinde, klasik kulak parçası gibi bir doku saniyeler içinde hazır olur... Kulağa vurulan damgalar içinde bulunan çentikleyiciler kullanılarak kulaktan doku almak suretiyle, koyun keçi deve... için tek ve aynı presedür uygulanabilir... Ayrıca BBC'nin haberi; Güney Koreli bilim adamları üç yaşındaki bir tazının kulağından aldıkları bir hücre ile köpek klonladılar. Sonra iş basit artık, kendime döner sorarım "bunu Hz. Muhammed'e (s.a.v) kim nasıl söylemiş" diye. |
Alıntı:
Bence sadece "pipine" bakman yeterliydi... Şeytanın dediklerini harfiyyen ATALARınız yüzyıllardır yapıyorlar. Sünnet adı altında Allahın yarattığının beğenmeyip kesiyor ve atıyorlar. Bunu da DİN adı altında yapıyorlar... ne kadar az düşünüyorsunuz... |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 15:47 . |