![]() |
Parlak Fikirler
ENFAL
13. Bu böyledir. Çünkü onlar Allah''a ve resulüne kafa tuttular. Kim Allah''a ve resulüne kafa tutarsa kuşkusuz ki, Allah''ın azabı şiddetli olur. 14. İşte gördünüz! Hadi tadın onu! Küfre sapanlar için ateş azabı da var. 15. Ey iman edenler! İnkâr edenlerle savaşmak üzere karşılaştığınızda, sakın onlara arkalarınızı dönmeyin! 16. Her kim böyle bir günde, savaşmak için başka bir yer tutmak yahut başka bir birliğe katılmaya gitmek dışında onlara arkasını dönerse, Allah''tan bir gazaba çarpılmış olur. Varacağı yer cehennemdir onun. Ne kötü varış yeridir o! 17. Siz öldürmediniz onları, Allah öldürdü onları. Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı. İnananları kendisinden güzel bir imtihanla denemek için yaptı bunu. Allah; işitendir, bilendir. 1)- Öfke kusan bu ayetler inanan insanları nasıl aydınlığa kavuşturduğu bilinmez.Yaptıklarından sonra azap veren bunda öğünen ve insanları savaşa sürükleyen bir varlık evreni yarattığını iddia eden bir yaratıcı ile çelişir.Çünkü koskoca bir denge sırf yaşam için yaratılmış (ki bu yaşamın içinde imtihan var yada yok) ve yaratıcıda hiç bir zaman kendini insanlara göstermemiştir.Bunun yüzlerce sebebi olabilir.Ancak uzun bir süredir sürekli madde kavramında uzak kalan insanlarla iletişim kurmayan bir yaratıcı sabrın,öfkenin ve diğer insani duyguların çok ötesindedir. 2)-Küfre sapanlar iki defa cezaya uğratılıyor.Birinci si insanlar tarafından (ki onuda Allah emrediyor ve kendine pay çıkarıyor) diğeride cehennem. 3)-İnkar edenlerle savaşmak..Kelimeden bir şey çıkarmak zor.Çünkü tarih bilgimizin kesin olduklarına dair elimizdeki yetersiz kanıtlar bu savaşların nasıl ve neden yapıldığını pek açıklayamıyor.Ancak Allahın insanlara arkanızı dönmeyin diye verdiği emir gösteriyorki burası bir harb alanı.Ve bu harb alanında bir savaş veriliyor.Peki bu savaşın nefsi müdafaa olması beklenebilirmi ? İnkâr edenlerle savaşmak üzere karşılaştığınızda, sakın onlara arkalarınızı dönmeyin! Hiçde öyle görünmüyor.Çünkü insanlar savaşmak zorunda kaldıklarında mutlaka savaşmak zorundadırlar.Arkalarını dönme ihtimali olamaz çünkü saldırı hemen peşindedir.Eğer böyle bir ihtimal varsa yani seçenek varsa bu savaşın "inkar edenler" ile yapılan siyasi yada dini bir savaş olduğunu gösterir.Yani saldıran ve saldırıya uğrayan olmayan bir harb savaşı. İşte Allah böyle bir savaşta insanların arkalarını dönme/savaştan kaçma eğilimlerine karşı hüküm veriyor.Allah arkasını dönenleri tehdit ediyor ve cehenneme atacağını iddia ediyor. Çözüm ne kadar da basit ! ve ne kadar da el altında..Cehennemi koz olarak kullanan Allah her konuda olduğu gibi müslümanlarıda bazı konularda tehdit ediyor.Sağı solu belli olmayan bir yaratıcı.. Savaşın tümü kötü, tümüde çirkindir..Ancak kendi canımızı korumak adına kaçınılmaz bir illetdir.. 4)-İnsanların hayrına dokunan her şeyde kendine pay çıkaran , ancak iş zulmediciliğe gelince insanların üstüne atan Allah buradada kazanılan savaşlarda kendine pay çıkarıyor.Ve koskoca bir yaratıcı kendi yarattığı bir varlığı aynı özellikde yarattığı başka varlığa karşı savaştırmakla kalmıyor.Savaştaki galibiyeti kendisine çıkarıyor.. Ol deyince olan herşeyde nedense Allah savaşta insanların ellerini vasıta olarak kullanıyor. |
Doğal felaketler hakkında
Doğal afetler hakkında
Güney Asya’da meydana gelen deprem üzerine, deprem hakkında yazılar yazılmaya başlandı. Ben de bu konuyla ilgili bildiğim kadarıyla bir şeyler yazmak istiyorum. Ancak sadece depremi değil tüm doğal afet kapsayacak şekilde. İslamiyet’e göre evrendeki her olay, sebep sonuç ilişkisi içinde gerçekleşir. Yani her olayın bir sebebi vardır. Dolayısıyla depremin ve diğer doğal afetlerin de bir sebebi vardır. Fakat bunun sebebini sadece Allah bilir. Bizler ancak şunu söyleyebiliriz. “Allah günahlarından dolayı istediği kişilere istediği bir şekilde bir ceza verme hakkına sahiptir.” Ancak kesin olarak “ceza vermiştir” yada “ceza verecektir” diyemeyiz. Dolayısıyla bu doğal afetler de insanlara bu şekilde bir ceza olabilir. Kesin olarak böyledir diyemeyeceğimiz gibi “Bu afet şu kişilerin şu günahları işlediklerinden dolayı olmuştur” da diyemeyiz. Çünkü kimin ne kadar günahının yada sevabının olduğunu ancak Allah bilir. Sonuç olarak bir Müslüman, herhangi bir doğa olayı karşısında “Şu kişiler şu günahları işlediler de bu yüzden bu afet başlarına geldi.” Deyip suçu başkalarına atmamalıdır. “Sebebini ancak Allah bilir, ben kendi günahlarıma bakayım, beklide benim günahlarımın da etkisi var” Demelidir. Yani herkes kendine bakmalıdır. Saygılar Ebu Süfyan. |
zengiyu ogretisi ve hiristiyanlik
Orijinal cikis yeri iran olmakla beraber daha sonralari mezopotamyadan avrupa iclerine, sudandan sibiryaya kadar yayilmis bir ogretidir, temelinde herseyin icinde kendi ozunun bulunacagi felsefesine dayanir, ozu aramanin kabugu kirmaktan gectigini kabugu kirmak icin ise ondan seklen bagimsiz vede daha kuvvetli bir darbeye ihtiyac oldugunu bu darbenin ise ozude icine alan akbuk butunun disinda oldugunu savunan ilginc bir dusuncedir.
Dahada enteresan sonuclari olan zengiyu felsefesine gore, ozu hangi isleme tabi tutarsaniz tutun gene onun kabugunu andiran seyin benzerinin elde edilecegini, bu ugrasin ise sonucta kabuk icindeki ozu verecegini en azindan ona yaklasilacagini soyler. Ama asla tam manasi ile oze olusmak mumkun olmasada ozun tum parlakligi ile durdugu zirvenin yuksek eteklerine cikmanin mumkun olacagini soyler, oz bulundugu zirveden latinda uzanan ovaya nur sacmakla beraber zaman zaman dain zirvesine cikamasada eteklerine tutunan bu bulutlar bu nurun ovaya yayilmasini engeller, iste zengiyu felesfesindeki temel amac bulutlari dagitmak nuru ovaya yaymaktir. Hiristiyanligin ise bu konuyla uzaktan yakindan bir ilgisi yoktur, konunun gectigi kaynakta yanlis bir irtibatlandirma yapilmis, ve bu yanlsi irtibatlandirma, hiristiyan alimlerince ovaya nurun yayilmasini onleyen bulutlara benzetilmisdir. SIZINTI |
yanlislik
su son bir kac gundur gundemde onemli bir olay var arkadaslar
sizinde mutlaka ilginizi cekmisdir, bu konudaki fikirlerinizi almak istedim. kirkit ************************************************** ********** ‘Eyvah, eyvah! Yanlış adam vurduk’ Tekin ATAY- Enis YILDIRIM/TRABZON, (DHA) İsmet Meral ve Burak Reis, Trabzon''da Prof. Dr. Sadettin Güner ve 3 yaşındaki oğlu Selçukhan''ın "yanlışlıkla" öldürdüklerini itiraf etti. Trabzon''da geçen hafta gerçekleştirdikleri saldırılarda önce Karadeniz Teaknik Üniversitesi (KTÜ) öğretim üyesi Prof. Dr. Sadettin Güner ve 3 yaşındaki oğlu Selçukhan''ı otomobilinde, bir gün sonra da Engin Bayramoğlu''nu çapraz ateşe tutup öldürdükleri iddiasıyla sıkı takip sonucu yakalanan İsmet Meral ve yeğeni Burak Reis, suçlarını itiraf etti. Trabzon''da geçen hafta gerçekleştirdikleri saldırılarda önce KTÜ öğretim üyesi Prof. Dr. Sadettin Güner ve 3 yaşındaki oğlu Selçukhan''ı otomobilinde, bir gün sonra da Engin Bayramoğlu''nu çapraz ateşe tutup öldürdükleri iddiasıyla sıkı takip sonucu yakalanan İsmet Meral ve yeğeni Burak Reis, suçlarını itiraf etti. İsmet Meral''in dinlenen telefon kayılarında, ilk saldırıdan sonra olay yerine gönderdiği bir arkadaşının ‘profesörü öldürnmüşsünüz’sözleri üzerine, “eyvha, eyvah! Yanlış adamı vurduk” dediği saptandı. Kentin Boztepe Mahallesi''nde 7 ve 8 Ocak''ta işlenen, 3 kişinin öldüğü ve 2 kişinin de yaralandığı silahlı saldırıların faili olarak aranan İsmet Meral ile yeğeni Burak Reis, Ankara''dan gönderilen özel bir ekibin de görev aldığı operasyonlar sırasında dün akşam yakalandı. Meral ve Reis, Trabzon Emniyet Müdürlüğü’nde sorgulandı. Suçlarını itiraf ettiği belirtilen İsmet Meral, 7 Ocak gecesi Prof. Dr. Sadettin Güner''in otomobilinin taranmasından sonra, bir arkadaşına olay yerine gidip bakmasını söylediğini anlattı. İsmet Meral, “arkadaşım olay yerine gidip, kısa süre sonra telefon etti. Ölen kişinin Engin Bayramoğlu değil, bir profesör olduğunu söyleyince, yanlışlığı farkettim” dedi. TELEFONDA "PİŞMAN OLDUĞUNU" SÖYLEDİ Bu arada dinlenen telefon kayıtlarında da İsmet Meral''in, hedef alınan Engin Bayramoğlu yerine Prof. Dr. Sadettin Güner ve ailesinin bulunduğu otomobilin hedef alınmasına "üzüldüğü" ortaya çıktı. Telefon kaydına göre İsmet Meral, olay yerine gönderdiği arkadaşının "taranan araç profesöre ait. Ölen bir profesör" demesi üzerine “eyvah eyvah! Yanlış adamı vurduk” dediği saptandı. Trabzon Emniyet Müdürlüğü’nde sorgusu süren İsmet Meral ve Burak Reis’e can güvenliği nedeniyle olay yerinde tatbikat yaptırılmadı. ZANLILAR ADLİYEDE Trabzon Emniyet Müdürlüğü''nden yoğun güvenlik önlemleri altında çıkarılan İsmet Meral ve Burak Reis ile zanlılara “yardım ve yataklık” yaptığı gerekçesiyle gözaltına alınan S.G, emniyet güçlerince kordon oluşturularak yaya olarak adliye binasına götürüldü. Adliye binasının mahkum kapısından içeri alınan zanlılar, Adli Tıp''a getirilerek sağlık kontrolünden geçirildi. OLAY NASIL MEYDANA GELDİ Trabzon''un Boztepe Mahallesi’nde 7 Ocak Cuma gecesi aile ziyaretinden dönen KTÜ Rektör Danışmanı ve Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Sadettin Güner’in kullandığı otomobil, kurşun yağmuruna tutuldu. Prof. Dr. Güner ile ön koltukta annesinin kucağında oturan 3 yaşındaki oğlu Selçukhan yaşamını yitirdi. Profesörün eşi ve diğer 2 çocuğu ise yara almadan kurtuldu. Prof. Dr. Güner''in otomobilini yanlışlıkla taradıklarını farkeden katil zanlıları, bir gün sonra yine aynı semtte asıl hedef seçtikleri Engin Bayramoğlu''na saldırı düzenledi. 8 Ocak gecesi, ayın mahallede bu kez Engin Bayramoğlu''nun kullandığı otomobil, çapraz ateşe tutuldu. Engin Bayramoğlu yaşamını yitirirken, otomobilde bulunan Azeri sevgilisi Gülşen Kalaycı ile 3 yaşındaki kızı Sevgi Kalaycı yaralandı. Katil zanlılarının, asıl hedef seçtikleri Engin Bayramoğlu''nun Volkswagen Passat marka siyah renkteki otomobiline, Audi marka yine siyah renk otomobili benzediği için Prof. Dr. Güner''in otomobilini kurşunladıkları saptandı. Kaynak:Hurriyet Gazetesi ************************************************** *********** |
gurur ani
bizlerinde artik neyseki dunyada gururlanacak seylerimiz var, bunlar kah bilimde kah sanatta kah spor alaninda ortaya cikmakta, elbette bu tip basarilar bizleri hep gurulandirmakta, en son bir turk kizimiz almanyada enguzel secildi, gercekten hepimizin gurulanacagi bir olay, herkese hayirli olsun.
kirkit ************************************************** *********** Almanya''nın Aachen kentinde düzenlenen "Miss Deutschland 2005" güzellik yarışmasında, Türk asıllı Aslı Bayram, Almanya güzeli seçildi. Almanya''da toplam 2800 kişinin katıldığı yarışmada finale kalan 22 kişi arasında birinci seçilen Aslı Bayram, 50 bin euro değerinde çeşitli ödüller ve Çin Halk Cumhuriyeti''nde tatil kazandı. ************************************************** *********** Eger sizlerde bu tip milli basarilarla tuyleri diken diken olanlardansaniz, lutfen birseyler ekleyin. |
mevlana
Mevlana ile ilgili turlu olaylar anlatilir, herkes bir parca biseyler bilir bu konuda, ama gecen bir baska forumda denk geldigim yazi ise en ilginc olani, simdi onu asiyorum buraya, siz de onu kesiniz lutfen.
kirkit ************************************************** *********** Mevlana''nın babası ölür. Mevlana o zamanlar gezidedir. Babasının ölüm haberini alınca Konya''ya döner. Bilgili, kültürlü , yüksek bir zat olarak tanınan Mevlana babasının tabutunu görmeye gider. Tabuta yaklaştığında garip bişey olur ve tabut yatay vaziyetten dikey vaziyete gecer. Gören herkez şaşkına dönmüştür. Babası Mevlana''ya duydugu saygı nedeniyle ayaga kalktı denilmiştir. Bu olay yıllar boyunca bu şekilde anlatıldı sanırım duymuşsunuzdur. Fakat gecen yıl tarihciler eski kitaplardaki bazı acıklamaları buldu. Olayın aslı şu şekilde. Tabutu koyacak yer sıkıntısından dolayı dikey vaziyette bırakılmış. ************************************************** *********** bu konuda bir bilginiz varmi, acaba..... |
KURAN EVRENSELDİR
Halifetto, ABD de besiye alindigi ciflikten vaazlarina devam ediyor.Son vaazlarindan birinde Nitekim pasaya dualarini esirgememis.
-Netekim pasa 12 eylul 80 darbesi ile din egitimini zorunlu hale getirdigi icin cennekliktir.Buyurmus. Hoppalaaa diyebilirsiniz tabi bu hayir dualari icin. ABDnin dunyanin gobegine dolamak istedigi yesil kusak projesinin alt yapisini kurmak icin gorevlendirdigi Netekim pasa ve evanesi,ayaklarini emir komuta zincirine bagladigi anli sanli anayasa profesorlerine aba altindan babayasayi gosterterek hazirlattigi fasist cuntayasanin ilk DİNgilsel yasasi bilindigi gibi din egitiminin zorunlu hale getirilmesi idi.Darbeyi ilk yaptiklari gun Washingtona dogru domalip tekmil verdikten sonra elhamdurillah Ataturkcu oldugunu da nakarat babindan ekledikten sonra kollari sivamis ve onsekiz yasin altindaki hukumlunun yasini buyuterek –asmayalim da besleyelim mi-diye muselman cemaate sorma nezaketini gosterdikten sonra,cemaatin de -vaciptir,vaciptir yanitini alarak fasizminin zaferini- kurban asarak-ilan etmisti. O gunlerde darbenin birinci gerekcesinin ;Seriat isteruk! naralari altinda yesil bayraklar sallayan DİNgillerin Konya bulvarlarindaki remi gecitleri oldugunu soylemelerinin ustunden daha bir kac ay gecmis olmasi museman belleginin kapasitesinin pek de onemli olmamasini kanitlar nitelikteydi. Ve yine ayni niteliktedir. Halifettonun bu hayir dualarinin ardindan,o gunku liderleri DİNgil-i azam Necm ne ettin’in Zincirbozana tikip partisinin de darmadagin edilmesinin ne onemi kalmistir.DİNgiller bunu animsamak icin yakin-cag tarih kitaplarini karistirmak zorunlulugundadir artik.Onlara dusen Halifettonun bu hayir duasinin ardindan –Amiiinnnnn! Cekmektir artik. Hep dusunur dururdum bu Kuranin nesi evrenseldir diye? Simdi anlamaktayim artik.Gercekten Kuranin Evrensel oldugu ve hatta netekimsel oldugu su goturmez bir gercekliktir. Yillarca kardes kani dokulmesini kilini kipirdatmadan izleyip ABD den gelen emirle hazirola gecen ve simdilerde kamerara bakarak pimi cekilmemis kahkaha bombasi gibi siritan bu halk dusmani kendine layik bir Halifetto bulmus ne mutlu ona. Siz iki tane zibidinin AB ye basvurup din derslerinin zorunlu olamiyacagi,bu durumun insan haklarina insan aklina bir tecavuz oldugu yolundaki savlarina bakmayin. Size dusen simdilerde Namazdan sonra yonunuzu cıbildak kari resimleri cizen Netekim pasanin yuzme havuzlu villasinin icindeki studyosuna cevirip iki rekat da onun icin kilmanizdir.Nasil olsa domalmaya alisiksiniz. Kuran Evrenseldir evrensel,netekim….. |
KADIN VE GANIMET
Ganimet kelimesinin manasını hepimiz biliriz.. Sözlük anlamına baktığımız zaman, Savaşta düşmandan alınan mal şeklinde olduğu görülür.. Cariye ise kadın köle demektir. Peki, insandan ganimet olurmu..? Kadın da bir insansa, kadından ganimet olur mu ?
Ahzab 50, İslam''ın, kadınlar hakkında belli bir kafa yapısı ve anlayışını yansıtması açısından çok önemlidir.. Bu nedenle bu ayet tek başına incelenmelidir.. Bu ayet, “Allah’ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri..” ifadesiyle başlar.. Bu tanıma göre, Kuran''daki Allah, gece baskınlarında elde edilen kızları bile bir mal olarak görmekte ve ganimet olarak nitelemektedir.. Buna benzer bir ifade biraz daha farklı olmakla birlikte Tevrat''da vardır. Tesniye 21/ 10-14 Esirler içinde güzel bir kadın görür, onu arzu edip evlenmek istersen, onu evine getirip saçlarını ve tırnaklarını kestirecek, senin evinde oturacaktır. Savaşta ölmüş babasına, anasına tam bir ay ağlayacaktır ve ondan sonra ona yaklaşacaksın, kocası olacaksın, şayet hoşlanmazsan o zaman canı nasıl isterse salıvereceksin. Tevrat''da görüldüğü gibi düşmanların karılarını almak İslam öncesinde de vardır. Burada savaşta kocası ölen kadının ortada kalmaması için, böyle bir uygulamaya gidildiği düşünülebilir. Ancak, dikkatli okunacak olursa ayet, savaşta kocaları ölen kadınlara sahip çık, dememektedir, erkek savaşta kocası ölen kadından hoşlanmazsa o kadını bırakabilir. Kuran''da ise, ganimet olarak elde edilen kadınların, o kadını esir edenler tarafından istenildiği gibi kullanılmaları Allah tarafından onaylanmaktadır. Allah yücedir, Allah kullarını esirger, korur... Allah merhametlidir.. Kuran bu ifadelerle doludur.. Ancak, o masum kızlar Allah’ın kulları değilmidir ki Allah bu hiç suçu olmayan masum kızları mal gibi ona buna verir ve helal eder..? Devam .. http://www.geocities.com/islampencer...in_ganimet.htm SAYGILAR |
yeni atalarımız
insanların DNA''larının % 95 oranında da olsa şempanzelerinkine benzemesi ne anlama geliyor? Bu soruyu cevaplamak için, insan ile başka canlılar arasında yapılan diğer bazı karşılaştırmalara da bakmak gerekiyor.
Bu karşılaştırmalardan biri, insan ile nematod filumuna bağlı solucanlar arasında yapılmış ve % 75 benzerlik gibi ilginç bir sonuç ortaya çıkmıştır. (4) Öte yandan bazı proteinler üzerinde yapılan analizler de, insanı çok daha farklı canlılara yakın gibi göstermektedir. Cambridge Üniversitesi''ndeki araştırmacıların yaptığı bir çalışmada, kara canlılarının bazı proteinleri karşılaştırılmaktadır. Hayret verici bir şekilde, yaklaşık bütün örneklerde insan ve tavuk, birbirlerine en yakın akraba olarak eşleşmişlerdir. Bir sonraki en yakın akraba ise timsahtır. (5) |
ESKIDEN DIYANET GÖREVLISIYDI BUGÜN
Eskiden Diyanette görev almisti adi Arif Tekin bugün neler diyor :?: ondan okuyun !!
Kuran''ın Kökeni - Giriş / Arif Tekin İslam inancına göre Kuran, hayat nizamını belirleyen bir kitaptır, o halde çok zor ve bulmaca şeklinde değil, gayet açık ve net ifadelerle topluma sunulması gerekir. Nitekim Kuran diliyle müteşabih diye tabir edilen bazı ayetler hariç ( örneğin, Ali İmran Suresi’nin 7. ayetinde değinildiği gibi ) onun her şeyi apaçık bir Arapçayla ifade edilmiştir. Bunu zaten Kuran’ın kendisi de defalarca dile getirmiştir. Örneğin, Şuara Suresi’nin 195, 198 ve 199. ayetlerinde özetle, ‘Uyarıcılardan olasın diye Cebrail Kuran’ı apaçık Arap diliyle senin kalbine indirdi. Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de o bunu okusaydı, o zaman ona iman etmezlerdi’ deniyor. Yine Fussilet Suresi’nin 44. ayetinde özet olarak, ‘ Eğer biz Kuran’ı yabancı bir dille sana gönderseydik, onlar, ‘Ayetleri tafsilatlı bir şekilde açıklanmalı değilmiydi, muhatapları Arap olduğu halde Arapça olmayan bir kitap mı geldi ? ‘ diyeceklerdi’ denilip Kuran’ın çok fasih/anlaşılır bir Arapçayla indiği belirtiliyor. Hatta Kuran’ın isimlerinden biri ‘el-Mübin’dir. Yani olayları üstü kapalı değil, apaçık, net anlatan kitap demektir. Dolayısıyla, ‘Kuran’ın içerdiği anlam çok derindir, herkes bilmiyor’ demek, pek itibar görmeyen abartılı bir söylemdir, genelde Kuran’ın anlamını bilmeyenler/şartlanmışlar bunu öne sürerler. Bir zamanlar ben de bu tür savunmaların etkisinde kalıyordum. Çünkü herşeyden önce Arapça bilgim eksikti, onunla Kuran’ı çözecek durumda değildim. Arapça bilgimi geliştirince, bu sefer de az önce açıklamaya çalıştığım olumsuzluklara, ( cennet-cehennem, çevrem, radikallerin tehditleri, bağlı olduğum dini kurum vb. ) ek olarak. Kuran’ın anlamını kavramaya yönelen bir insana karşı engel teşkil eden çok abartılı bir koşullar listesiyle karşı karşıya kaldım. Bu, Kuran’a karşı eleştirel yaklaşım gösteren hocaların elini kolunu bağlayan bir liste. Mesela, meşhur olan hocalarımız bize şunları anlatıyorlardı : ‘Her insan Kuran’ın manasını açıklayamaz, ona müdahale edemez, aksi taktirde günaha girer. Bir insanın, Müfessir, ( Kuran’ı açıklayan hoca ) olabilmesi için, birçok şeyler bilmesi gerekir. Bunlar şifahi olarak bize söylendiği gibi, tefsir usulü kaynaklarında da vardı. Mesela, İmam Suyuti, El-İtkan adlı tefsir usulü yapıtında, bu konuda 80 maddelik bir koşullar listesini öne sürüyor. Keza, İmam Zerkeşi, El-Burhan fi Ulumi’l Kuran adlı dört ciltlik tefsir usulü eserinde bu listeyi 46 madde şeklinde açıklıyor. Ayrıca, asrımızın meşhur yazarlarından Vehbe-z Züheyli otuziki ciltlik et-Tefsir’ül Münir fi’l Akideti ve Şeriati ve’l Menhec adlı tefsirinde bu sayıyı 30 maddeye indirgemiştir. Tabi ki ‘Usulü’t Tefsir ilminde uzman olanlar, bu maddeler hakkında farklı belirlemelerde bulunmuşlardır. devami icin.. http://www.geocities.com/islampencer...arif_tekin.htm SAYGILAR |
Kur''an''ın Ütopyası;Cennet
Kuranın Temelleri Işığında İslamın Ütopyası ; Cennet
Ütopya kavramını ilk defa, lise son öğrencisiyken duymuştum. Felsefe öğretmenimiz, Platon''un Devlet''i, F. Bacon''un Yeni Atlantis''i, T. More''un Ütopya''sı, T. Campanella''nın Güneş Ülkesi''ni anlatırken, çok heyecanlanmıştı. Gözlerinde, bugün bile anımsadığım bir ışıltı vardı. Aslında durgun, ciddi, heyecansız ve çok akılcı görünen birisiydi. Kimileri onun komünist ve dinsiz birisi olduğunu söylerdi. Dindar hocaların, hem felsefe öğretmenimize, hem de felsefeye karşı bizi uyarmaları, onun akılcı kişiliğinin ardındaki etkileyiciliği gözlemlemelerinden kaynaklanmış olmalı. Dindarlar onun bir alkolik olduğunu söylerler, ahlaksızlığından dem vururlardı. Ama ben onun, ne alkollü derse geldiğini, ne de bize en ufak bir saygısızlık yaptığını gördüm. Onun ütopyaları anlatışını ve heyecanını hâlâ anımsadığıma ve neredeyse tüm önemli felsefe klasiklerini okuduğuma göre, onun hakkında yapılan olumsuz propagandalar beni etkilememiş olmalı. Peygamberlerin ütopyaları Felsefe öğretmenimizin, "ütopyaları" anlattığı derslerden sonra, "din dersi" (bugünkü adı din kültürü ve ahlak bilgisi) öğretmenimize, "ütopyalarla dinlerdeki cennetin" bir ilişkisinin olup olmadığını sormuştum. Bu soruya öğretmenimiz çok kızmıştı. Filozofların dinsizliğinden dem vurmuştu. Daha o zamanlar günlüğüme, "Tanrı, cennet ve ölümsüzlük mutluluk veren kurgular" diye yazmıştım. Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi''nde okurken, felsefe tarihi derslerinde ütopyalar yeniden gündeme geldi. Felsefe tarihi profesörü öğretmenimiz dindar olduğu için, ütopyalara hayal deyip geçmiş; üzerinde neredeyse hiç durmamıştı. Ona dinlerin cenneti de öyle değil mi diye sormayı çok istemiştim; ama not korkusundan soramamıştım. İslam felsefesi öğretmenimiz dogmatizmin kör zincirlerini kırmış bir bilim insanı olduğu için, Farabi''nin el-Medîne el-Fâzıla ve es-Siyâse el-Medenî adlı eserlerinde kurguladığı ütopyayı öğrendikten sonra, onunla bu konuda konuşmak için odasına gitmiştim. Beni dinleyip, anlamaya çalıştıktan sonra, "dinle hayal gücü arasındaki ilişki" üzerine beni çok etkileyen şeyler söylemişti. Aynı öğretmenimin, ileriki yıllarda beni Bilim ve Ütopya dergisi ile tanıştırması benim için çok anlamlıdır. Bilim ve Ütopya dergisi ile birlikte, ütopyalar konusundaki anlayışım engin bir dönüşüme uğradı. Artık bilimin, siyasetin ütopyasız olamayacağını; gelişmelerin önemli tutamaklarından birisinin de ütopyalar olduğunu biliyorum. Dinler de ütopyasız olmuyor. Peygamberler de, öğretilerini ortaya koyarken ütopyalara dayanıyorlar. Hatta ütopya üretiyorlar. Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki, lisedeki din dersi öğretmenimiz cennetle ütopya arasında kurulan bağlantıya çok kızmış olsa da, cennet benim zihnimde hâlâ ütopya ile ilişkili bir kavram. Ama, filozofların ütopyalarından oldukça farklı bir ütopya. Görebildiğim kadarıyla farklar şunlar: a) Filozofların ütopyaları bu dünyaya ilişkin. Oysa dinlerin cenneti, öte dünyaya ait. b) Filozoflar ütopyalarının bireyselliğini, kendi ürünü olduklarını açıkça belirtirler. Dinlerin kurucusu peygamberler ise, kendi deneyimlerini yadsıyıp, ütopyalarını (cennetlerini) Tanrı''ya bağlarlar. c) Filozofların ütopyaları, toplumsal, siyasal, hukuksal, bilimsel, teknik, vb. alanlarda güçlü etkiler yaratıp, uygarlığın gelişimine yol açabilirler. Ama dinlerin, yani peygamberlerin ütopyaları, salt, teselli aracıdırlar. Acılara, yaşamın kırılganlıklarına karşı dayanma gücü verseler de, bu dünyayı imara, toplumsal yaşamı geliştirmeye ciddi bir katkı sağlamazlar. Çünkü, onlar mutluluğu "öte dünya"ya ertelerler. Cennet ütopyasının, cehennemle birlikte insanların ahlaki yaşamlarına katkı sağladığı söylense de, dindarlar arasında yapılan basit bir gözlem, bunun pek de doğru olmadığını gösterebilecek niteliktedir. Dinlerin (peygamberlerin) ütopyaları, filozoflarınkinden daha çok kabul görmüştür. Bu nedensiz değildir. Kanımca bunun en önemli nedeni, az önce sözünü ettiğim, yaşamın kırılganlığı ve acılar karşısında, dinlerin (peygamberlerin) ütopyalarının, insana teselli sunması, edilginliğin rahatlığını duyumsatması, ölümsüzlüğü, sonsuz mutluluğu vaat etmesi ve ütopyanın kendisinin Tanrı''ya bağlanmasıdır. Bir yanda mutluluğu bu dünyada arayan, bunu sağlamak için insanı mücadeleye çağıran, insani bir ütopya; diğer yanda, mutluluğu hem de sonsuz mutluluğu öte dünyaya erteleyen ve Tanrısal olduğu söylenen bir ütopya. Kuran''ın da dediği gibi, bu dünya ahiret karşısında nedir ki: Sadece bir oyun ve eğlence. Buna rağmen, Kuran diğer kutsal kitaplar gibi bu dünyaya ilişkin yargılar ortaya koymayı da ihmal etmez. Cennet ütopyası Arap toplumunun bakışını aşabilmiş mi? Acaba, dinlerde ortaya konan cennet ütopyası, Tanrısal olduğu söylense de, o ütopyayı ortaya koyan peygamber ve seslendiği toplumun hayal dünyasını aşabilmiş midir? Gelin bu sorunun yanıtını Kuran''da arayalım. Sorumuzun yanıtını bulabilmek için, önce, cennetin Kuran''a göre ne olduğunu, oranın kimlere vaat edildiğini, orada nelerin olduğunu araştırmamız gerekmektedir. Cennet sözcüğü Arapça''dır ve ağaçlarla örtülü, gizli bahçe demektir. Kuran sadece cennet sözcüğünü kullanmaz; na''îm (zevkler-nimetler), adn (bahçe), me''vâ (konak, durak), firdevs gibi sözcükler de kullanır. Son sözcük büyük bir ihtimalle, Yunanca paredeisos sözcüğü ile bağlantılıdır. Arapça''ya da, sözcüğün asıl kaynağı olan Farsça''dan geçmiş olmalıdır. İslam bilginleri, na''îm, and, me''vâ ve firdevsi, cennetin dereceleri olarak kabul etmişlerdir. Kuran kimi ifadeleri ile böyle bir derecelendirmeden söz etse de, yer yer dilsel biçemin (üslûb) uyaklılığını koruma kaygısının, söz konusu kavramların kullanımında etkili olduğu görülür. Nitekim cennet sözcüğü hem Mekkî, hem Medenî bildirilerde kullanılmasına rağmen, diğerleri daha çok Mekkî bildirilerde geçmektedir; Mekkî bildiriler ise şiirseldir. Cennete ait betimlemeler Mekkî bildirilerde yoğunlaşır; Medenî bildirilerde ise pek cennet betimine yer verilmez. Bunun nedeni; Mekke döneminde, İslam''a çağrının yoğun olarak yapılmasında ve inananlara yapılan işkenceler karşısında onları teselli etme çabasında aranmalıdır. Cennet, Araplar''ı İslam''a inandırmada ve inananları tesellide güçlü bir motif olarak kullanılır. Oysa Medine döneminde, inananlar toplumu kurulmuş, işkenceler bitmiştir; artık cennet betimi teşvikine ve tesellisine baş vurmaya pek gerek yoktur. Sadece, arada bir herhangi bir dinsel eyleme güdüleme gereği ortaya çıkınca, cennet anılır. Ayrıca, Adem ve Havva öyküsü, yani yasak meyve, cennetten kovulma, şeytanın Adem ve Havva''yı kandırması olayı da, Mekkî bildirilerde sık sık yinelenir. Medeni bildirilerde ise sadece birkaç kez değinilir. Burada, bir noktanın altını çizmek gerekir. Kuran cennet motifini Mekke''de sık sık kullansa bile, inanmayan Araplar''ı daha çok, kıyamet ve cehennemle korkutma yöntemini tercih eder. Sanırım bu, Mekkeli müşriklerin Hz. Muhammed''e yaptıkları işkenceler ve itirazlarla ilgili bir olgudur. İşkence ve itiraza cehennem tehditiyle karşı konmuştur. Cennet şu anda var mı? Birkaç ayette cennetin kapılarından ve bu kapılarda inananları karşılayan melek bekçilerden söz edilir. Kuran cennetin nerede olduğunu açıkça söylemese de, 7. semada olduğunu ima ile, bazılarına göre de Cebrail''le görüşmesini ima eden pasajlarda, cennetin gökte olduğu anlayışı yer alır. İslam düşünürleri, cennetin şu an var olup olmadığı konusunda ayrılığa düşmüş olsalar da, Kuran, onun şu an mevcut olduğuna işaret eder. Hatta cennetin, yer ve gök var olduğu sürece var olacağını, yer ve gök yok olunca yok olacağını ima eden bir ifadeye yer verir. Şehitlerin ölü olmadıklarını belirten ayet, onların Allah katında olduğunu ifade eder. Bu İslam bilginleri ve hadislere göre cennette oldukları anlamına gelir. Ancak Kuran''ın genel kanısına göre, ölen insanlar çürüyüp toprak olurlar; bu ve benzeri ifadeler Kuran''ın ruhsal ölümsüzlüğe yer vermediği anlamına alınabilir. Kıyamet sonrası sûra üflenince insanlar mezarlardan, bitkilerin topraktan çıkması gibi çıkarlar ve terazi kurulur; Tanrı mahşer yerine, sekiz meleğin taşıdığı taht üzerinde getirilir. Meleklerce tutulan eylem tutanakları açılır; şahitler dinlenir, yazılanlara bakılır. Terazide eylemler tartılır. Bu yargılama sonunda, yargılamada aklananlar cennete gidebilir. Bir ayete göre, hiç kimse cehenneme gitmeden cennete gidemeyecektir. Kuran''a göre cennete kimler gidebilir? Kuran cennete gideceklerin niteliklerini pek çok ayette sıralar. Ama, cennete gideceklerle ilgili bir gelişim evresi gözlenir. Kurani bildiriler yaklaşık 23 yılda ortaya konduğu için, bu oldukça doğaldır. Çünkü her bir dinsel, ahlaksal, hukuksal yükümlülük getirildiğinde, uyanlar cennetle teşvik edilmiş; uymayanlar cehennemle korkutulmuştur. İnananlar, Tanrıya inanan iyi eylem sahipleri (inançsız, iyi eylemde bulunsa da cennete gidemez), Tanrıya ortak koşmayanlar, günahlarından tevbe edenler, Tanrı yolunda savaşanlar, namaz kılanlar, zekat verenler, Allah''a güzel bir borç verenler (sadaka verenler) vb. cennete gider. Bazı ayetler, cennete girmenin tek şartı olan Tanrıya ortak koşmamayı ileri sürerler. Mekke dönemi ile Medine döneminin ilk yıllarına ait kimi ayetler, Yahudi, Hıristiyan ve Sabiiler''in de cennete girebileceğini ima eder. Bunun için İslami öğretileri uygulamalarını şart koşmaz. Daha ileri giderek, Yahudiler''i Tevrat''a, Hıristiyanlar''ı İncil''e uymaya çağırır. Gelenekçi İslam bilginleri bu ayetlerin yürürlükten kaldırıldığına (nesh) inanırlar. Kuran''ın bazı ifadeleri cennete girmeyi, insanların kazanımlarına bağlarken, bazıları ise, bunu Tanrının lütfuna, hidayetine, iradesine ve emrine bağlar. Genel kanı, Tanrının dilediğinin cennete gireceği yolundadır. Hatta kimi ayetlerde, kimin cennete kimin de cehenneme gideceklerinin Tanrı katında bir kitapta yazılı olduğu belirtilir. Zaten, Kuran''a göre, Tanrının saptırdığını kimse doğru yola iletemez. Doğru yola ilettiğini de, kimse saptıramaz. Dünya bir sınav olarak sunulsa bile, bu sınavın sonucu Tanrının nesnesini zorunlu kılan bilgisi sayesinde önceden belirlidir. Bunu sadece insanlar bilmez. Oysa Tanrı bilir. ''Acaba Kuran''ın inananlara vaat ettiği cennette neler var?'' Kuran''ın cennet betimlemelerinde kullandığı en başat deyiş, altlarından ırmaklar akan bahçe deyişidir. Bu anlatım çöl koşullarına oldukça uyumludur. Orası, bir sonsuzluk ve ölümsüzlük yeridir. Orada günah, yasak, kin, nefret, üzüntü, yorgunluk, bıkkınlık, kötü söz, boş lakırdı, yoktur. Orada, gönlün ve gözün istediği her şey vardır. Bunlar inananların ödülüdürler. Kuran''da sunulan bu ödüller dört grupta toplanabilir. A) Cinsel ödüller: Kuran en çok, cinsel arzuların tatminine ilişkin ifadelere yer verir. Bu bağlamda, huriler, eşler ve oğlanlar (gilmân-vildân) sık sık gündeme gelir. Huriler ve eşlerin farklı oldukları ifade edilir. İslam bilginlerine göre, eşlerden kasıt, bu dünyadaki eşlerdir. Huriler, yaşıt, yeniden yaratılmış, bakire, iri gözlü, beyaz tenli, inci, mercan ve örtülü yumurta gibi, iyi huylu, çadırlara kapanmış, yeşil yastıklara ve güzel döşeklere uzanmış, ince ipekten elbiseler giymiş, takılarla süslenmiş, göğüsleri yeni tomurcuklanmış, daha önce ne bir insan ne de bir cin dokunmuş, gözleri sadece erkeklerine bakan, sadık eşlerdir. Erkeklerin dünyadaki eşleri de, tıpkı kendileri gibi yaşıt olarak yeniden diriltilmişlerdir. Yataklar, serilmiş yaygılar, atlas kaplı yastıklar daima hazırdır. Pınar başlarında, gölgelerde hep erkeklerle huriler ve eşleri beraberdir. Oğlanlar (gılmân) ise bilezikli, küpeli, yaşıt, genç, ölümsüz, saçılmış inciler gibi, cennettekilerin etrafında dolaşıp onlara hizmet eder. Oğlanlarla (gılmân) ilgili, farklı yorumlar yapılmıştır. Kimilerine göre, Arap aristokratlarının eşcinsel eğilimine vurgu yapmaktadır. Kuran oğlanları (gılmân), kadınlarla ilişkili olarak görmez. Erkeklerin eşlerinin dışında hurileri vardır. Ama kadınların eşlerinin dışında sapih oldukları cariyelere karşılık gibidirler. Oğlanlar (gılmân) da, erkek kölelere karşılık gelebilir. Belki kimi genç, yakışıklı köleler, eşcinsel eğilimli aristokratlarca kullanılıyor olabilir. Durum eğer böyleyse, Kuran''daki oğlan (gılmân) deyişi, bunun bir yansıması olarak düşünülebilir. Kuran''da eşcinselliğin yasaklılığı, böyle bir yorum için engel olarak sunulamaz. Çünkü, dünyada içki yasağına rağmen cennetteki en temel ödüllerden birisi içkidir. B) Yiyecek ve içecekler İnsanın canının istediği meyveler, dalları sarkık ağaçlar, üzüm, kiraz, nar, muz, hurma, et, kuş eti, bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içince lezzet veren şarap ırmakları, süzme baldan ırmaklar, içimi günah olmayan, testilerde, kadehlerde sunulan, baş ağrısı yapmayan, aklı uyuşturmayan, mühürlü halis, içildiğinde misk kokusu bırakan şaraplar, tesnimden, selsebil diye adlandırılan kaynaklardan akan içkiler, gümüş kaplar, billur kaseler, zencefil karışımı kadehlerden içilirler. Orada hesapsız bir rizık ve büyük mutluluk vardır. C) Kullanılan eşyalar İçinde hurilerin yattığı çadırlar, köşkler, oğlanların (gılmân) hizmet ederken kullandığı testiler, gümüş kaplar, güzel nesneler, giyilen ipekler, atlaslar, kalın atlastan yataklar, sedirler, inciler, parlak atlas elbiseler, döşekler, ibrikler, konulmuş kadehler, billur kaseler, gümüş kaseler, serilmiş yataklar, yeşil yastıklar, üstlerine oturulan tahtlar, vb. cennet betiminde kullanılan başlıca nesnelerdir. D) Tanrıyı görme Kuran cenneti bir zevk ve eğlence yeri olarak sunar. Orada, sevinçli meşguliyetlerden söz eder. Anlatım tamamen maddidir. Bu maddi anlatıma, Tanrıyı görmeyi de ekler. Cennettekilerin en büyük nimetlerinden birisi de Tanrıya bakmaktır. Hadislerin deyişiyle ayın 14''ü gibi Tanrı görülecektir. Kimi İslam düşünürleri, bu görmenin manevi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Kimileri de Tanrının görülmesi olayını, reddetmişlerdir. Kuran''ın inananlara sunduğu cennet ütopyası görüldüğü gibi, oldukça maddi ifadelerle betimlenmiş; 7. yüzyıl Arap aristokratlarının ve Hz. Muhammed''in hayal dünyasını aşamamıştır. Ayrıca, Arap toplumunun ataerkil yapısını aştığını da söylemek zordur. Araplar''ın çok eşliliği, kadın tutkusu, bekârete yaptıkları vurgu, beyaz tenli kadınlara ve ergenliğe henüz girmiş, göğüsleri yeni kabarmış kızlara düşkünlükleri, kadını tek eşe mahkûm eden anlayışları, içki alemleri, süslü oğlanların hizmetlerinden duydukları zevk ve tembellikleri, cennet betimlemelerinin ana konusu olmuştur. Yörelerinde çok az bulunan, muz, nar, kiraz gibi meyveler ile, çölde hasret kalınan soğuk su ve içinden ırmaklar akan bahçe özlemleri, Arap coğrafyası ve iklimin cennet betimindeki iz düşümleridir. Cennette sahip olunacağı söylenen nesneler, özellikle taht, atlas elbiseler, atlas yataklar, gümüş ve altın kaseler, ibrikler, ipek giysiler vb. özlemlerini duydukları İran ve Doğu sarayları ile ilişkili olmalıdır. Tanrının görülmesi olgusu da, Hz. Muhammed''e yapılan, "bize Tanrıyı göstermedikçe sana inanmayacağız" gibi deyişlere bir yanıt olarak düşünülebilir. Bu dünyada Tanrıyı görmek olursuz olunca, ahirete ertelenmiş, sadece inananlara özgü kılınmıştır. Bu veriler, Kuran''da sunulan cennet betiminin hem insansal, hem tarihsel hem de yerel olduğunu göstermektedir. Böylesi bir betimin bugünün insanına hitap ettiğini söylemek ve postmodern Kuran yorumcularının yaptığı gibi evrensel yani her dönemde geçerli olduğunu iddia etmek için insanın aklını bir kenara itmesi, ve de zihninin dogmatizmin zincirleriyle kuşatılmış olması gerekmez mi? Hasan Aydın / Bilim ve Ütopya 06.02 |
Peygamberin Tanrı sını Uyarması!!!!!!
GAZVELER BÖLÜMÜ|Gazveler - Bedir|müslimbuharitirmiziebu davud|İbnu Abbas|Bana Ömer İbnu''l-Hattab (ra) anlattı. Dedi ki: "Bedir günü olunca, Aleyhissalatu vesselam müşriklere bir baktı. Onlar bin kişiydiler. Halbuki ashabı üçyüzondokuz kişi. Hemen kıbleye yönelip, ellerini kaldırdı. Rabbine sesli olarak şöyle dua etmeye başladı: "Ey Allahım! Bana vaadettiğin (zaferi) yerine getir, Allahım! Bana zafer ver! Ey Allahım, eğer ehl-i İslam''ın bu bölüğünü helak edersen artık yeryüzünde sana ibadet edilmeyecek!" Ellerini uzatmış olarak yakarmalarına öyle devam eti ki, rıdası omuzundan düştü. Bunu gören Ebu Bekr (ra) yanına gelerek rıdasını aldı omuzuna attı, sonra arkasından yaklaşıp: "Ey Allah''ın Resulü! Rabbine olan yakarışın yeter. Allah Teala Hazretleri sana vaadini mutlaka yerine getirecek!" dedi. O sırada aziz ve celil olan Allah şu vahyi inzal buyurdu: "Hani siz Rabbinizden imdad taleb ediyordunuz da, O da: "Muhakkak ki ben size meleklerden birbiri ardınca bin(lercesi ile) imdad ediciyim" diyerek duanızı kabul buyurmuştu" (Enfal 9). Gerçekten Hak Teala Hazretleri o gün meleklerle yardım etti." |Müslim, Cihad 58, (1763); Buhari, Megazi 4; Tirmizi, Tefsir, Enfal (3081); Ebu Davud, Cihad 131, (2690)|423
Muhammed''in her şeyi bilen Allah''a: Ey Allahım, eğer ehl-i İslam''ın bu bölüğünü helak edersen artık yeryüzünde sana ibadet edilmeyecek!"..... diyerek.... onu uyarması benim çok garibime gitti...... Siz ne dersiniz??? |
Din ve Demokrasi
Gerçekte "din"le "demokrasi" bağdaşabilir mi?
Bilindiği gibi, "demokrasi"nin bir sözlük anlamı vardır: "halk egemenliği", "halkın kendi kendini yönetmesi". Ama nasıl bir halk egemenliği? Çağdaş dünyada yüklendiği özel bir anlamı da vardır. Bu anlam içinde de, "insan", "insanın aklı ile, inancı ile tam özgür olması", insan olmasından doğan her türlü hakka sahip bulunması temeldir. Bugün, insanlığın vardığı bir aşama vardır. Bu aşama ile bağdaşmayan şeyler, demokrasi ile bağdaşamaz. İnsanlığın ilerleyip bir aşamaya gelmesine karşılık, "din" için ne söylenebilir? En azından aynı aşamaya ulaşmıştır denemez. Aynı aşamaya ulaşması için dinin dogmaları izin vermez. Kalıpları vardır, kuralları vardır. Bunları, katı bir "değişmezlik" ve "kesinlik" biçimiyle içine alan Kitab"ı, "sünnet"I (hadisler) vardır. "Akıl yürütmeler"le "yorum" katma çabaları olmuyor değil. Ama bunlar, "iman"ıyla prangalıdır ve dogmalarının sınırını aşamaz. Aşamayınca da insanlığın gelişmesinin gerisinde kalır her zaman. Öyle olunca da demokrasi ile bağdaşması beklenemez. "Din", kökü daha çok binlerce yıllık Yahudilik şeriatına dayalı olan islam şeriatı ele alındığında, yaşamın her kesimine el attığı görülür. Bir "miras hukuku" ile, bir "ceza hukuku" ,ile..bir "ahlak sistemi" ile, bir "iman esasları" ile, ve "ibadet" kurumları ile karşılaşılır. Hukuku ilkel, anlayışı ilkel..Tevrattan çok önceki yüzyılların ürünü.."Hammurabi Yasaları"nı alıp bakıyoruz, birçok hükümlerini Tevrat''ın çeşitli bölümlerinde yer almış buluyoruz. Oradan da Kur''an''da. Örneğin bu yasaların, "kısas"la (göze göz, dişe diş..) ilgili 196., 197. Maddeleri, Tevrat''ın çeşitli bölümlerinde yer alıyor. (Bkz.Tevrat, Çıkış, 21:23; Levililer, 24:20; Tesniye, 19:21.) Tevrat''taki biçimi de hemen hemen aynen Kur''an''da var. (Bkz. Kur''an, Maide, ayet :45) Daha başka örnekler de verilebilir. (Karşılaştırmak için, bkz. Hayrullah Örs, "Musa ve Yahudilik", İst.1966, s.161-180.) Şeriat''ın "demokrasi" ile neden bağdaşmadığını ve hiçbir zaman da bağdaşmayacağını geniş boyutları ile görebilmek için, değerli ve gerçek anlamda aydın bir bilim adamı Prof. Dr.İlhan Arsel''in incelemelerine başvurulabilir. Arsel''in "Teokratik Devlet Anlayışı''ndan Demokratik Devlet Anlayışı''na" adlı 800 sayfayı aşkın kitabı, bu alanda benzeri olmayan bir kılavuz değerindedir. Kısacası: "Din"in "demokrasi"yle bağdaşmayacağı bir gerçek. Bu gerçeği görmek için, "din"in, özellikle "islam" gibi, "dünya hükümlerini" de kapsamı içine almış olanların ne olduğunu ve ne olamayacağını bilmek yeterli. "Din", hele Islam Şeriatı, "demokrasi"yle bağdaşmayacağı gibi, savunanları ne derse desinler, "demokrasi"nin tam bir karşıtıdır da. Yani, Islam Şeriatı''nın olduğu, hele egemen olduğu bir yerde, "demokrasi" yaşayamaz. Yaşamaması için, "cihad" bile yeterli. "Cihad"sız islam ve "cihad"la birlikte "demokrasi" düşünülebilir mi? "Vurun, öldürün!!" buyruklarıyla..? Günümüzde de medya sayesinde, hatta odamızın içinde TV ekranlarından izliyoruz: Afganistan''da kırbaçlanan insanlar, Iran''da toplu asılan insanlar, Cezayirde boğazlanan kadın ve çocuklar, Suudi Arabistan''da kafaları kesilenler, Türkiye''de öldürülen Kubilay''lar, Sivas''ta yakılan insanlar, "cihad" edebiyatı yapan islamcı siyasetçiler..Dünya haritasına bakıldığında, demokrasi fakiri olan ülkelerin başında islam ülkelerinin gelmesi.. İslam ve Demokrasi İslam 1 milyara yakin insan tarafindan cesitli mezhep ve mizacta benimseniyor.O yüzden Dünyanin önemli dinlerinden oldugu gibi kurucusu Hz.muhammed sadece bir din önderi olarak degil fakat devlet kurucusu oldugu icin din ve siyaset islamdan her zaman önemli olmustur.Bu yüzden islam ve demokrasi arasindaki iliskisi günümüz Türkiyesinde ve tüm Islam aleminde yakici bir sorundur.Ancak bu konuda Trürkiyede son derece ciliz calismalar var.Bu calismalar da cogu polemik olup ciddiyetten uzaktir.Islami savunanlari cogu Islam allahin en son ve tek dinidir en demokrattir ,en adildir ,en cevreyi koruyucudur ,en kadinlara esitlik saglayicidir en bariscidir,en dürüsttür ve saire diyerek kendini savunmakta bu islam aleminde tartisma kültürünü artirmadigi gibi islami toplumlarin geri kalmasina da sebeb oluyor.cagimizdan 1400 yil evvel dogan Islam caginin cocugu olarak Caginin görüslerini yansitiyor.Islam ne esitligi ,ne demokrasiyi ne de insan haklarini savunuyordu. Islamda insanlar esit kabul edilmedigi gibi esit firsat da kabul edilmez. Islamda kadin erkek esitligi yoktur.Kadinlar ikinci sinif insan olarak kabul edilir.Teoride bu böyle oldugu gibi Islam ülkelerinin pratiginde de böyledir.Demokrat bir toplumda Kadin erkek esitsizligi benimsenemez. Islam kadin erkek ayrimindan ötede islam hukukunda müslüman ve müslüman olmiyanlari da sadece ahirette degil bu dünyada da Esit kabul etmemektedir.Islam dünyayi hak dinin savunucusu ve üstün insan müslümanlar,tolere edilmesi gereken ehli kitap mensuplari(müslümanlik öncesi bölgede var olan ibrahimi dinler yahudilik hiristiyanlik ) putpersetler ve islamdan vazgecenler olarak dört kategoriye bölmekte. İslamdan vazgeçenlerin katli vaciptir simdiye kadar hicbir ciddi islam alimi bu tezden vazgecmemistir.Her gizli veya acik müslümanligi terkedenin öldürülmemis olmasi bu hukmi yok oldugunu göstermez.Türkiye acisindan Aleviler bu kategoriye girdigi icin isin vahemeti bellidir,.Nitekim hicbir ciddi sünni islam temsilcisi türkiyede ne gecmis ne de günümüzdeki Alevi katliamlarindan kendini tenzih edip özür dilememistir.farkli düsünenlerin öldürülmesini savunan bir görüs demokrat olamaz.Salman rüstü ,aziz nesinle ilgili görüsler malum. Putperestler ise kafir telakki edilip islama davet edilir kabul etmezlerse katilleri vacip karilari helal mallari da müslümanlara dagitilir.,Islam ülkelerinde islamin putperest diye tarif ettigi animist din taraftarlarinin yokolusu da bunu gösteriyor.Bügün sudanda kanli bir diktatörlük bu hukuku kullanarak güney sudanda hiristiyan ve animist afrikalilari katletmekte ehli kitaba gelince bunlarin durumu en iyi ihtimalla varliklarina müsaade etme ancak bunlar devlet yöneticisi olamaz.ve ayrica fazladan vergi vermesi gerekir.Politik duruma göre daha fazla baski veya daha az baskiya maruz kalirlar.Ehli kitabtan kadinlari müslümanlar es olarak alabilir Müslüman bir kadin ehli kitabtan biriyle evlenirse ve erkek müslümanliga gecmezse her ikisinin de katli vaciptir.Simdiye kadar islam alimleri bu imtiyazlari reddetmemistire tersine liberal diye pazarlanan misirin mübarek yönetimi farkli islam yorumu yapan bir profesörün islamdan ciktigini ve dolayisiyla karisinin bos oldugunu iddia ederek polis marifetiyle tutuklamak istemis adamcagiz Hollandaya kacip canini zor kurtarmis.. Islamiyet köleligi reddetmemistir bu gün bile kölelerin alinip satildigi islam ülkeleri var sudan sieere leone vesaire savunmaktadir.Denebilirki hiristiyanlikta da benzeri görüsler vardir kadin erkek esitsizligi kölelik hiristiyan olmiyanlari öldürme ve saire ve saire bunlar da dogrudur ancak bugün hiristiyanlik alemi bunlari geride birakmis.Islamiyet ise bunlari savunmakla kalmayip bu esitsizlikleri uyguluyor. Islam toplumu tarihini ve hukukunu elestiri süzgecinden gecirmekmecburiyetindedir.El hal hüvel islam veya Erbakanin askerlerden korktugu icincözüm islamdir yerine cözüm milli görüstür demesi islam toplumlarina cözümaramiyoruz demektir. Gelelim müslüman ülkelerin durumuna Türkiyeden basliyalim kürtlerle savassürüyor,alevi sünni sorunu cözülmemis enflasyon %100 devlet asker vesivillerden olusan bir katil cetesine dönüsmüs susurluk depremi budur.Cezayirde islam adina bebeleri yatirip koyun gibi bogazliyorlar ,iranda islam devrimi irani zayiflatmis 5 milyon kisi ülkesini terketmis halk daha az islamci olur umuduyla ehveni ser hatemiyi secmis.afganistanda islam devrimi savunucusu rabbani ,hikmetyar taliban ceteleriyle bogazlasiyor misir ,sudan irak pakistan ve saire ve saire bu durum görüp üzülmemek mümkün mü kabahati kendinde görmeyip kafirler ,müsrikler diye bagirmap ciddi olamaz. http://www.turandursun.com/din_ve_demokrasi.htm |
Arabın Eski Gelenekleri ve Kuran
ARABIN ESKİ GELENEKLERİNDEN BAZILARINI
KENDİ YAŞAM GEREKSİNİMLERİNE UYDURMAK ÜZERE KUR''AN ''A AYETLER KOYAR Muhammed''in "Cahiliye" diye adlandırıp kötü göstermeye çalıştığı İslam öncesi dönemde Arapların olumlu ve ahlaki nitelikte pek çok gelenekleri vardı. Muhammed bunları Tanrı''dan vahiy indi diyerek kendi özel çıkarları doğrultusunda değiştirmekten geri kalmamıştır. Sadece bir iki örnekle yetinelim. "Cahiliyye" döneminde Araplar oğulluklarının eşleriyle evlenemezlerdi, çünkü bu haram sayılırdı. Muhammed bu güzel ve ahlakiliğe pek yatkın geleneği, kendi oğulluğu Zeyd''in eşi güzel Zeyneb ile evlenebilmek için ortadan kaldırmıştır. Yine bunun gibi eskiden süt akrabalık tesisi, emzik çağındaki çocuklar hakkında geçerli sayılırdı; Muhammed bunu da kendi kişisel gereksinimleri adına değiştirmiştir. A) Eski Arap Geleneğinde Hiç Kimse, Oğulluğunun Eşiyle Evlenemezdi; Çünkü Oğulluğunun Eşi Ona Haram Sayılırdı. Böyle Olduğu Halde Muhammed, Kendi Oğulluğunun Eşi Zeyneb''le Evlenebilmek İçin Kur''an''a Ayetler Koyarak Bu Geleneği Değiştirir (K. 33, Ahzab Suresi, Ayet 36-53) İslam öncesi Arap geleneklerine göre "oğulluk", oğul edinen kişinin "öz oğlu" sayılır, onun adını taşır, hukuken ona mirasçı olurdu. Bu nedenle oğul edinen kişi için oğulluğun eşiyle evlenmek ha- ramdı. Ne var ki, Muhammed bu yasaya rağmen kendi oğulluğu Zeyd''in karısı Zeyneb''le evlenmiş ve bu evliliği Tanrı''dan geldiğini söylediği ayetlerle meşru kılmıştır. Konuyu daha önce birçok vesileyle ele almış olmakla beraber, burada, başka açıdan tekrar incelememiz gerekiyor. Şöyleki: Zeyd bin Harise, İslam öncesi dönemde köle olarak satılığa çıkarılan ve 400 dirhem karşılığında Hatice tarafından satın alınan bir kimsedir. Hatice, bu kölesini Muhammed''e hibe eder. Söylendiğine göre Zeyd, Müslümanlığı ilk kabul edenlerden olduğu için, Muhammed onu azatlayarak kendisine oğul edinir ve halkın önünde: "(Ey ahali!) Şahid olun, Zeyd benim oğlumdur; bana varis olacak ben de ona varis olacağım" şeklinde konuşur ve ona kendi adını verir. Böylece Zeyd, o zamana kadar kendi öz babasına izafeten Zeyd bin Harise (Harise''nin oğlu Zeyd) diye çağrılırken bu kez Zeyd İbn-i Muhammed (Muhammed''in oğlu Zeyd) adıyla çağrılır. Muhammed onu, azatlı cariyelerinden Ümmi Ey-menle ve daha sonra da halasının kızı olan Zeyneb b. Cahş ile evlendirir. Hatice''nin ölümünden ve Medine''ye hicretten bir hayli sonrasına gelinceye kadar (ki hicretin 5. yılına rastlar) Zeyd, hep Zeyd İbn-i Muhammed (yani "Muhammed''in oğlu") adını taşıyarak ve Zeyneb''in kocası olarak yaşayıp gider. Fakat günlerden bir gün, Muhammed, görüşmek maksadıyla Zeyd''in evine gittiğinde kapıyı Zeyneb açar; aceleye geldiği için üstüne pek bir şey örtemediğinden yarı çıplak vaziyettedir. Onu bu şekilde görmek Muhammed''in pek hoşuna gider.1 Kapıdan ay- 1 Kimi yorumculara göre Muhammed, eskiden beri, daha doğrusu Zeyneb''i çocukluğundan beri bilir olduğu için ona bu .şekilde aşık düşmemiştir, bkz. Elmalılı, age, c.V, s.3901. Bu tür iddiaların geçerli bir yönü yoktur, çünkü bir kere Muhammed, daha henüz Mekke''de bulunduğu dönemde halasının kızı olan Zeyneb''le evlenmek istemiş ve fakat isteği hoş karşılanmamıştı. Daha sonra Hatice ile evlenince muhtemelen Zeyneb''in çevresinde bulunmak düşüncesiyle onu Zeyd ile evlendirmişim Medine''ye hicretten sonra sık sık Zeyd''i ziyaret için evine giderdi. Ve işte bu gidişlerinden birinde yukarıda belirttiğimiz gibi Zeyneb''i yarı çıplak vaziyette görmekle gönlünde birtakım duygular uyanmış ve bu duygularını Zeyneb''in işiteceği bir şekilde dile getirmiştir. Nitekim İsn İshak, Taberi, Vakidi, vs. gibi kaynakalardan bunun böyle olduğunu anlamaktayız. rılırken "Kalbleri değiştiren Tanrı kutludur" şeklinde bir şeyler mırıldanır.2 Söylediklerini Zeyneb duymuştur; duyduklarını o akşam kocası Zeyd''e anlatır. Bunun üzerine Zeyd derhal Muhammed''in yanına giderek Zeyneb''i boşayacağını söyler; Muhammed kendisine neden dolayı Zeyneb''i boşamak istediğini, ondan şüpheye düşüp düşmediğini sorar ve "eşini boşama" der. Derken de bilir ki, Zeyd artık Zeyneb ile bir arada yaşamak istemeyecektir. Nitekim öyle olur ve Zeyd karısını boşar. Böylece Muhammed için Zeyneb''le evlenme fırsatı doğmuş olur. Ne var ki, bunu yapabilmek için birtakım engelleri ortadan kaldırmak gerekmektedir. Bu engellerin başında, oğullukların eşleriyle evlenmeyi haram kılan Arap geleneği vardır. Bu geleneği değiştirmedikçe Zeyneb''i haremine katması mümkün değildir. Diğer bir engel de halkın böyle bir olay nedeniyle kendisi hakkında kötü şeyler düşünmesi ve söylemesidir. Nitekim durumun anlaşılması üzerine etrafta: "Muhammed bir peygamber gibi hareket etmedi, şehvetinin itişine yenildi" şeklinde konuşmalar başlamıştır. Kuşkusuz ki, bütün bu engelleri gidermenin Muhammed için kolay bir yolu vardı ki, o da her şeyin Tanrı tarafından düzenlendiğini ve Tanrı''nın iradesi gereğince oluştuğunu söylemek ve bu doğrultuda Tanrı''dan vahiy indiğini bildirmekti. Her şeyden önce Zeyd''in yuvasını yıkanın kendisi olmadığı kanısını yaratmak ister. Bu maksatla Kur''an''a şu ayetleri koyar: "Ey Muhammed! Allah''ın nimet verdiği senin de nimetlendir-diğin kimseye (Zeyd''e) ''Eşini bırakma, Allah''tan sakın'' diyor, Allah''ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekmiyordun. Oysa Allah''tan çekinmen daha uygundu. Sonunda Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde onu seninle evlendirdik..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 37.) Görülüyor ki, Zeyd gelip Muhammed''e: "(Ey Muhammed) eşimi boşamak istiyorum" diyor. Bunun üzerine Muhammed ona: "(Zeyneb) hakkında bir şüpheye mi düştün?" diye soruyor ve buna karşı- 2 Vakidi''ye ulaşan senede dayalı rivayet için bkz. Taberi, age, 1966, c.II, .461-2; aynca bkz. İlhan Arsel, Şeriat ve Kadın. lık Zeyd: "Hiç bir hususta ondan şüphelenmedim, ondan hayırdan başka bir şey görmedim" diye yanıt veriyor. Bu yanıta karşılık olarak da Muhammed Zeyd''e "Eşini hoş tut" tavsiyesinde bulunuyor.3 Buna rağmen Zeyd Zeyneb''i boşuyor ve Muhammed Zeyneb''le evleniyor. Başka bir deyimle bütün bunlar Tanrı''nın kurduğu plan gereğince oluşmuş oluyor. Böyle olunca da ortada Muhammed''e yüklenebilecek bir suç kalmıyor! Öte yandan yukarıdaki ayetle, bir de Tanrı''nın: "Ey Muhammed! Allah''ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun, insanlardan çekiniyordun. Oysa Allah''tan çekinmen daha uygundu..." diye konuştuğu yazılı. Yani güya Tanrı, Muhammed''in Zeyneb''le evlenmesine önceden karar vermiş ve Muhammed''i bundan haberdar etmiştir. Fakat Muhammed insanlardan çekindiği için, bu haberi kendi içinde saklamıştır!4 Ve işte Kur''an''a yukarıdaki ayetleri koymak suretiyle Muhammed, Zeyd''in Zeyneb''le olan evliliğinin sona ermesinde kendisinin herhangi bir sorumluluğu olmadığı kanısını yaratmış olmaktaydı. Zeyneb''le evliliğinin Tann tarafından "helal" kılındığını, yani Zeyneb''i nikahına almakla hiçbir günah işlemediğini anlatmak üzere Kur''an''a ayrıca şunu ekler: "Allah''ın, kendisine helal kıldığı şeyde Peygamber''e herhangi bir vebal yoktur. Önce gelip geçenler arasında Allah''ın adeti böyle idi. Allah''ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir" (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 38 ). Fakat bir de bu olay dolayısıyla halk arasında dolaşan sözleri, örneğin: "Hiç oğulluğun karısı ile evlenilir mi?" şeklindeki söylentileri etkisiz kılmak gerekirdi. Bunu sağlamak maksadıyla kendisinin sade- 3 Bu konuda bkz. Taberi, age, 1966, c.II, s.463 vd. 4 Nitekim Taberi''nin Aliyy İbni Huseyn''den rivayetine göre Muhammed, Tanrı''nın kendisine Zeyneb''le evleneceği haberini verdiğini söylemiştir. Bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.V, s.3902. ce Tanrı emrine uymuş olduğunu ve Tanrı''dan başkasından korkmadığını ve Tanrı''dan gayrı hiç kimseye hesap vermekle sorumlu bulunmadığını, yine Tanrı''dan geldiğini söylediği şu ayetle bildirir: "O Peygamberler ki, Allah''ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah''tan korkarlar ve O''ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter" (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 39). Görülüyor ki, Muhammed bu ayetleri koymak suretiyle kendisini bu olayda temize çıkarmak, günahsızınış gibi tanıtmak istemiştir. Zira Kur''an''a koyduğu ayetlerden anlaşılacağı gibi, Zeyneb''e aşık düşmesine sebep olan güya Tanrı''dır. Öte yandan Zeyd''in yuvasını yıkmamak için ona "Eşini boşama, hoş tut" dediği halde, Tanrı işe karışmış ve Zeyd''in Zeyneb''i boşamasını ve Zeyneb''in Muhammed''le evlenmesini sağlamıştır. Halktan kişilerin: "Neden dolayı Tann böyle yapmıştır?" şeklindeki konuşmalarını karşılamak için Kur''an''a bir de şunu eklemiştir: "...Sonunda Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde (Zeyneb''i) seninle evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda müminlere bir sorumluluk olmadığı bilinsin. Allah buyruğu yerine gelecektir..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 37.) Yani Muhammed''in söylemesine göre Tanrı, oğullukların eşleriyle evlenmelerini haram sayan Arap geleneğinin kötü bir şey olduğunu düşünmüş ve bu geleneği ortadan kaldırmak istemiştir. Kaldırdığım belli etmek için Muhammed''i, kendi oğulluğu Zeyd''in eşiyle evlendirmiş, böylece bütün Müslümanlara bu şekilde davranmanın "helal" olduğunu bildirmiştir. Fakat Muhammed bununla da yetinmez; bir de ister ki, Tanrı bu eski Arap geleneğinin kötü bir şey olduğunu ortaya vursun. Bu maksatla şu ayeti koyar: "Allah... evladlıklarmızı... oğullarınız gibi tutmanızı meşru kılmamıştır. Bunlar^izin dillerinize doladığınız boş sözlerdir. Allah gerçeği söylemektedir; doğru yola O eriştirir. Evladlıkları babalarına nispet edin, bu Allah katında en doğru olandır. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşi ve dostlarınız olarak kabul edin..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 4.) Böylece artık .oğulluklar "gerçek oğul" durumunda tutulmayacaklar, örneğin kendilerini oğul edinenlerin adını taşıyamayacaklardır. Böyle olunca da hiç kimse: "Muhammed oğlunun karısı ile evlendi" diye ileri geri konuşamayacaktır. Bütün bu hususları açıklığa kavuşturmak "maksadıyla Muhammed, her ne kadar yıllar önce: "(Ey ahali!) Şahid olun, Zeyd benim oğlumdur, bana varis olacak ben de ona varis olacağım" demiş olmakla beraber, şimdi Zeyneb''le evlendikten sonra fikir değişirir ve Zeyd''in babası olmadığım belirtmek üzere Kur''an''a şu ayeti koyar: "Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değil(dir). Fakat o, Allah''ın Resul''ü ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir" (Ahzab Suresi, ayet 40). Bu hususu biraz daha açıklığa kavuşturmak için oğullukların kendi babalarına göre çağrılmaları gerektiğine dair ayrıca şu ayeti koyar: "Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nispet ederek çağırın. Allah yanında en doğrusu budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşleriniz ve görüp gözettiğiniz kimseler olarak kabul edin..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 5.) Görülüyor ki, Muhammed''in söylemesine göre Tanrı, oğullukların, kendi öz babalarına nispetle çağrılmalarım emretmektedir. Pek güzel ama bunu yapmak için neden Tanrı on beş yıl beklesin ve il- le de Muhammed''in Zeyneb''i yarı çıplak vaziyette görüp aşık olmasını istesin? Neden dolayı bu işi daha önce yapmasın? Başka bir deyimle neden Zeyd''in on beş yıla yakın bir süre boyunca kendi öz babasına nispetle değil de Muhammed''e nispetle (yani "Zeyd İbn-i Muhammed" olarak) çağrılmasına gerek görsün? Söylemeye gerek yoktur ki, bunları gerekli gören Tanrı değil fakat Muhammed''in kendisidir. Fakat her ne olursa olsun Muhammed, yukarıdaki ayetleri koyduktan sonra Zeyd''in adını değiştirir: Yıllar boyu Zeyd''i "Zeyd İbn-i Muhammed" (yani "Muhammed''in oğlu Zeyd") şeklinde çağırtırken, o andan itibaren "Zeyd İbn-i Harise" diye çağırtır, çünkü yukarıda dediğimiz gibi, Zeyd''in öz babası Harise adında biridir. *** Görüldüğü gibi Muhammed, Zeyd''in karısı Zeyneb''le evlenebilmek için, oğullukların eşleriyle evlenme yasağını içeren eski Arap geleneğini kökünden geçersiz kılmıştır. Oysa bu eski Arap geleneği "kötü" bir gelenek değil, aksine çok ahlaki nitelikte bir gelenekti. Bir insanın, kendisine "evlad" (oğul) edindiği ve adını verdiği bir kimsenin karısına aşık olmasının ve yuvasını yıkıp onun boşadığı kadınla evlenmesinin "uygun" bir davranış olacağını savunmak, kuşkusuz ki güçtür. Şu hale göre Tanrı''nın, akılcı ahlak anlayışına yatkın bir geleneği kaldırıp, buna ters düşen bir başka geleneği koymak isteyebileceğini düşünmek de güçtür. Pek doğaldır ki, akılcı düşünce insanları böyle bir güçlük karşısında kendilerini: "Bütün bu yukarıdaki ayetleri Muhammed, sırf kendi çıkarları uğruna Kur''an''a koymuş değil midir?" şeklindeki bir soru ile karşı karşıya bulacaklardır! *** Şimdi tekrar, biraz önce sormuş olduğumuz bir soruya dönelim: "Eğer oğullukların kanlarıyla evlenmek kötü bir şeyse, neden acaba Tanrı, kötü olduğunu bildiği bir geleneği kaldırmak için 15 yıl beklesin?" Gerçekten de Muhammed''in Zeyneb''le evlenmesi olayı hicretin 5. yılına rastlar. Şu durumda Tanrı, Araplara "peygamber" gönderdiği tarihten on beş yıl sonrasına gelinceye kadar, oğul edinenlerin kendi oğulluklarının eşleriyle evlenmelerini haram sayan Arap geleneğini değiştirmeyi düşünmemiş olmaktadır. On beş yıl boyunca "oğul edinen" ile "oğul edinilen" arasında "baba-oğul" ilişkisinin sürmesini uygun bulmuşken, Muhammed''in Zeyneb''e aşık olduğunu gördüğü zaman mı bu ilişkileri değiştirmeyi düşünmüştür? Hiç "Yüce" olduğu kabul edilen bir Tanrı böyle bir şey yapar mı? Görülüyor ki, olaya hangi açıdan bakarsak bakalım varacağımız sonuç şudur ki, yukarıda söz konusu olan ayetler, sırf Muhammed''in günlük yaşamının gereksinimleri ve onun kendi sözleri olarak Kur''an''a alınmıştır. B) "Süt" Akrabalığı İlişkileri Konusundaki Eski Arap Gelenekleri, "Takiyye" Yoluyla Muhammed''in Yaşam Gereksinimleri Doğrultusunda Ayarlanıyor (K. 4, Nisa Suresi, Ayet 23) İslam öncesi Arap gelenekleri arasında süt akrabalarıyla ilgili olanları vardı ki, "sebep cihetiyle nikahı haram" sayılırlardı. Bunlardan bazılarını Muhammed, İslamı kural şekline sokup sürdürmüş, bazılarını da "takiye yolu" ile değişik bir uygulamaya dönüştürmüştür. Çünkü böyle yapmayı kişisel çıkarları bakımından yararlı görmüştür. Örneğin İslam öncesi dönemlerde Araplar sütanala-rı''m, sütnineleri''ni (ki süt emziren kadınların yukarı doğru yükselen analarıdır) ve süthemşireleri''ni (ki süt ananın emzirdiği kız kardeşlerdir) "sebep cihe tiyle nikahı haram olanlar" sınıfından sayarlardı.5 Ve işte Muhammed, bu gelenek doğrultusuda olmak üzere Kur''an''a (Nisa Suresi''ne) şu ayeti koymuştur: 5 "Süt analar: Esna-yı radada süt emziren kadınlar ve hu süt anaların -yukarı doğru yükselen- analarıdır ki, hil''umum süt ninelerdir...", bkz. Sahih-i..., c.XI, s.275-277. "... Sizi emziren analarınız, sütbacılannız... size haram kılındı..." (K. 4, Nisa Suresi, ayet 23.) Yine bunun gibi, aralarında "süt ilişkisi" bulunan kişileri, İslami kural olarak yerleştirmiş bulunduğu yasaklar ve haramlar sistemine bağlamıştır. Örneğin kadınları, yabancı erkeklerle bir arada bulunmaktan yasaklarken, "süt akraba" sayılan erkekleri bu yasak dışında tutmuştur. Örneğin bir gün Ayşe''nin odasına geldiğinde orada bir erkeğin oturmakta olduğunu görür; hoşlanmadığını açığa vuracak şekilde davranınca Ayşe kendisine: "Bu benim sütkardeşimdir" der. Buna karşı Muhammed: "Sütkardeşinizin kim olduğuna iyi dikkat ediniz, rada''a ancak mecaadandır" diye yanıt verir. Arapçada "rada" (ya da "reda") sözcüğü "süt em-me" ve "mecaa" sözcüğü "açlık" anlamına geldiği için yukarıdaki sözleriyle anlatmak istediği şey şudur: "Kendisiyle hürmet sabit olan rada, yalnız açlığını sütle telafi edebilen emzik çağındaki nevzad (çocuk) hakkında muteberdir. "6 Diğer bir deyimle "neşv''ü nemasını" ve "bedeni teşekkülünü" (yani "fiziki gelişmesini, büyümesini") sütle temin eden çocuk ile "süt veren kadın" arasında "sütanalık" ve "sütevlatlık" ilişkisi kurulmuş olur. Yani "rada" (yani "süt emme") müddeti içinde bulunan bir kadının sütünü emen ve böylece açlığını gideren çocuk "süt çocuğu" durumundadır velev ki, bir kere emmek söz konusu olmuş olsun. Yine aynı şekilde "süt emme" süresi içinde bulunan bir kadından çocuk olarak süt emmiş olanlar arasında sütkardeşliği teessüs etmiş olur ve dolayısıyla bu gibi kişiler arasında nikah haram sayılır. Muhammed''in getirdiği hükmü tekrar okuyalım: 6 Ayşe''nin rivayet ettiği bu hadis için bkz. Sahih-i..., c.XI, s.273, Hadis No: 1799. "Vaktiyle sizi emzirmis olan sütanalarınız (in nikahı) da (kendi analarınız gibi) haram kılınmıştır. "7 Ne var ki, Muhammed "süt akrabalığı" konusunda koyduğu bu kuralları da, Zeyneb''le evlenmesinden sonra, yiıie kendi günlük çıkarlarına uydurmaktan geri kalmamıştır. Ebu Huzeyfe''nin oğulluğu olan Salim''le ilgili bir olay bunu kanıtlayan örneklerden biridir ve şöyledir: Ashab''dan Ebu Huzeyfe''nin Sübeyte ve Sehle adında iki karısı vardır. Bu karılarından Sübeyte, bir gün Salim (İbn-i Ma''kıl) adında Fars''tan gelme birini köle edinir ve az sonra bunu kocasına hediye eder. Ebu Huzeyfe de, köle olarak kendisine hediye edilen Salim''i azat edip "oğul" edinir ve kendi adına nispetle onu Salim İbn-i Huzeyfe (Huzeyfe''nin oğlu Salim) diye çağırır. Böylece Salim, aynı zamanda Huzeyfe''nin karılarının "oğulluğu" durumuna girmiş olur. Bu nedenle, birtakım medeni ve sosyal haklara sahip sayılır; örneğin Huzeyfe''nin mirasçısı durumuna girer. Aynı zamanda evin öz oğlu sayıldığı için Huzeyfe''nin evine ve kadınlarının yanına serbestçe girip çıkmaya başlar. Huzeyfe, kendisine oğulluk edindiği Salim''i o derece sever ki, daha sonra onu Velid İbn-i Utbe İbn-i Ra-bia adındaki kendi kardeşinin kızı Hind''i ile evlendirir.8 Fakat ne var ki, günün birinde Muhammed biraz yukarıda belirttiğimiz gibi, Zeyneb olayı vesilesiyle oğullukların gerçek anlamda "oğul" sayılmayacaklarına dair Kur''an''a ayet (Ahzab Suresi, ayet 4 ) koyunca iş değişir; şu bakımdan ki, "oğul" edinmiş olanlar, oğulluklarını "öz oğul" olarak kabul etmeme durumunda kalırlar. Başka bir deyimle Salim üzerinde ne Ebu Huzeyfe''nin babalığı ve ne de Sübeyte ile Sehle''nin "analığı" kalır. Bu nedenle Huzeyfe ve karıları ile Salim arasındaki ilişkiler çıkmaza girer. Çünkü bir kere Huzeyfe ve iki karısı uzun yıllar boyunca öz evlat gibi kabul ettikleri ve sevdikleri Salim''e son derece düşkün ve bağlıdırlar. Onu kendi 7Sahih-i..., c.XI. s.273; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, açe, c.ü. s. 1323. 8 Sahih-i..., c.Xl, s.259. öz evlatları olarak görmek ve hukuki ve sosyal haklardan yararlandırmak (örneğin mirasçı kılmak) arzusundadırlar. Öte yandan Salim, evin çocuğu gibidir ve Ebu Huzeyfe''nin kadınlarının yanına serbestçe girip çıkmaktadır. Oysa ki, "evladlık" (oğulluk) sıfatını yitirince bütün bu haklardan yoksun kalacaktır. Ne mirasçı olabilecektir, ne Ebu Huzeyfe''nin evine adımını atabilecektir ve ne de Şubeyle ile Sehle''nin yanlarına girip çıkabilecektir. Bu nedenle Ebu Huzeyfe ve kanlan son derece üzgündürler. Buna bir çözüm bulmak umudu ile Sehle, bir gün Muhammed''in yanına çıkar ve üzüntüsünü belirtir; şöyle der: "(Bu koyduğun ayetle) Salim evladlıktan çıkıyor. Halbuki o, erlik çağında olduğu halde biz kadınların yanma girip çıkıyor(du). Öyle sanıyorum ki, Ebu Huzeyfe de bundan müteessirdir. "9 Bunu söyledikten sonra şunu ekler ki, kocası Huzeyfe de durumdan şikayetçi ve üzüntü içerisindedir. Muhammed Sehle''nin sözlerini dinlerken, Huzeyfe''yi bu yüzden huzursuz kıldığı için telaşlanır. Çünkü Huzeyfe kendisine çok yararlı bir kimsedir. Onu hoşnut kılıcı bir çözüm bulmakta yarar olacağını hesaplar ve Seh-le''ye, şu yanıtı verir: "Salim''i emzir, sen de ona sütana olup haram olursun; zevcin Ebu Huzeyfe''de de bir endişe kalmaz."10 Ne var ki, Salim yıllarca önce emzik çağından çıkmış, yaşını başını almış bir kimsedir; öyle emzirilecek gibi değildir. Bu nedenle Sehle sorar: "Ya Resulallah, koca adamı ben nasıl emziririm?" Bu soruya Muhammed şu yanıtı yapıştırır: "Salimin koca bir adam olduğunu ben de biliyorum." 9 Sahih-i..., c.Xl, s.258-261, Hadis No: 1791. 10 Sahih-i..., c.XI, s.261-2. Anlatmak istediği şey "Ne yaparsan yap, onu emzirmiş gibi görün" gibi bir yoldur. Oysa daha önce koymuş olduğu hükme göre, ancak "süt emme" (rada) müddeti içinde bulunan bir kadının sütünü emen ve böylece açlığını gideren çocuklar "süt çocuğu" durumundadırlar velev ki, bir kere süt emmiş olsunlar. Oysa Salim''in "süt emme" zamanı çoktan geçmiştir. Başka bir deyimle Muhammed, çözüm yolu olarak "takiyye"yi seçmiş ve Sehle''yi bu yoldan iş görmeye sürüklemiştir.'''' Ve işte Muhammed''in tavsiyesine uyularak Sehle''nin sütü bir çanağa sağılır, sonra Salim bu sütü içer. Böylece sütü emerken Sehle ile temas etmemiş olur.12 Sehle''nin sütünü emmekle "sütakraba" durumuna girmiş olur. Görülüyor ki, Muhammed sırf Ebu Huzeyfe''yi darıltmamak, yani kendi kişisel çıkarlarını tehlikeye sokmamak için sütanalık konusunda koyduğu kuralı "takiyye" usulleriyle esnekleştirmiştir. Zira, biraz yukarıda işaret ettiğimiz gibi sütanalığının koşullarını belirtirken ancak emzik çağındaki çocuğun emzirilmesi koşulunu öngördüğü halde, Salim olayında, yaşını başını almış bir adamın çanak içine sağılan sütü içmesini, "oğulluk" durumunun devamı için yeterli saymıştır. 11 "Takıye" uygulmasmı sağlamak maksadıyla Muhammed''in Kur''an''a, koyduğu ayetler konusunda bkz. Kur''an''ın Eleştirisi l, s. 195 vd. 12 Sahih-i..., c.XI, s.262. Prof.İlhan Arsel-Kuran Eleştirisi |
Kuran Herkes Anlasın Diye Apaçık İnmiş!!!!
Kur''ân''daki çesitli anlamli âyet''lerin yorumunun ancak Tanri tarafindan bilindigini öngören âyet''lerin yarattigi çeliskiler (K. Al-i Imrân Sûresi, âyet: 7).
Sik sik belirttigimiz gibi Islâmci''lar, Kur''an''da çeliski oldugunu öne sürenleri bilgisizlikle, fitnecilikle, kötü niyetle ve dinsizlikle suçlarlar, ve Kur''ân''daki çelismeleri göz ardi etmeye çalisirlar. Ve yukarda belirttigimiz hususlardan gayri bir de âyet''ler arasinda çesitli anlamlara gelenler oldugunu, ve bunlarin herkes tarafindan anlasilamayacagini, hattâ bazilarinin Tanri tarafindan özellikle anlasilmasin için gönderildigini ve bunlarin yorumunu sadece Tanri''nin bildigini söylerler. Dayanak''lari yine Kur''ân''dir; çünkü Kur''ân''da su var :"(Kur''ân''da) Kitab''in temeli olan kesin anlamli âyetler vardir; digerleri de çesitli anlamlidirlar. Kalblerinde egrilik olan kimseler, fitne çikarmak, kendilerine göre yorumlamak için onlarin çesitli anlamli olanlarina uyarlar. Oysa onlarin yorumunu ancak Allah bilir" (K. 3 Imrân 7). Dikkat edilecek olursa, Kur''an''da çeliski yokmus ve olamazmis, sadece çesitli anlamlara gelen hükümler bulundugu kanisini yaratmak için kullanilan bu âyet, bizzat kendi içerisinde çeliskilidir; hem Kur''ân''daki “anlasilmazliklari” gidermek için yol gösteriyormus gibidir, ve hem de “anlasilmazliklar” yaratmaktadir. Su bakimdan ki Kur''ân''i “apaçik” ve “anlasilsin” diye gönderdigini söyliyen Tanri, Kur''ân''daki âyet''ler içerisinde herkes tarafindan anlasilir (“kesin”) olanlar yaninda “çesitli” anlamlara gelenler oldugunu, ve çesitli anlamlara gelen âyet''lerin yorumunun kendisinden baska hiç kimse tarafindan bilinemeyecegini söylemek sûretiyle yeni çeliskilere vesile yaratmis olmaktadir! Simdi geliniz bu çeliskilerin ve anlasilmazliklarin nedenlerini arastiralim: Daha önce de degindigimiz gibi Muhammed, ilk baslarda Kur''ân''in, daha önce kendilerine kitap verilmemis bir ümmet olan Arap''lara gönderildigini, ve Araplar tarafindan kolaylikla okunup anlasilabilmesi için, Arapça olarak, ve “apaçik” nitelikte indirildigin, okunmasinin dahi Arab kavimlerinin çesitli lehçe''leriyle (yedi lehçe''de) ayarlandigini söylemistir. Bu maksatla koydugu âyet''ler arasinda:"Apaçik Kitab''a and olsun ki akledesiniz diye Kur''an''i Arabça okunan bir kitab kilmisizdir" (K. 43 Zuhruf 2-3), ya da: "Ey Muhammed! Apaçik arab diliyle uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmistir" (K. 26 Suara 195) seklinde olanlari vardir. Ayrica Zümer Sûresi''ne sunu eklemistir:"O egriligi olmayan Arabca bir Kur''ân''dir..." (K. 39 Zümer 29) Öte yandan Kur''ân âyet''lerinin kesin ve apaçik kilindigini belirtmek üzere Hûd sûresi''ne: "Bu Kitab... Allah tarafindan... âyetleri kesin kilinmis, sonra da uzun uzadiya açiklanmis bir kitabdir..." (K. 11 Hûd, 1-3) seklinde âyet''ler de koymustur. Bununla beraber, çesitli zamanlarda ve çesitli olaylar vesilesiyle Kur''ân''a koydugu âyet''ler arasinda çeliskiler belirdikçe, ve bunlari fark ettikçe, bir kisim âyet''lerin “kesin”, ve bir kisim âyet''lerin “mütesabih” (süpheli) nitelikte bulundugunu söylemistir. Ancak ne var ki, biraz yukarda degindigimiz gibi, “mütesabih” âyet''ler içerisinde hiç kimselerin anlayamayacagi nitelikte olanlari çoktur. Ve iste bu âyet''lerin varligini geçerli kilabilmek için Kur''ân''a, biraz önce belirttigimiz âyet''i koymustur: "(Kur''ân''da) Kitab''in temeli olan kesin anlamli âyetler vardir; digerleri de çesitli anlamlidirlar. Kalblerinde egrilik olan kimseler, fitne çikarmak, kendilerine göre yorumlamak için onlarin çesitli anlamli olanlarina uyarlar. Oysa onlarin yorumunu ancak Allah bilir" (K. 3 Imrân 7). Görülüyor ki Tanri, Muhammed''in söylemesine göre, hiç kimselerin anlayamayacagi, hattâ yorumlansa bile anlamayacagi âyet''ler indirmistir; ve bu âyet''lerin yorumunu sadece kendisi bilmektedir! Pek güzel ama Tanri, bir yandan Kur''ân''in anlasilmasini isterken, diger yandan neden sadece kendisinin anlayabilecegi nitelikte âyet''ler koysun? Sadece kendisi anlayabilecek idiyse, âyet koymanin anlami nedir? Ve iste böyle bir soru sorulmasin diye Muhammed, âyetlerin, mü''minler tarafindan gözü kapali sekilde benimsenmesini ve su sekilde duâ edilmesini emretmistir: "Ona inandik, hepsi Rabbimizin katindandir (deyin)"" (K. 3 Imrân Sûresi, âyet: 7). Bunu yapanlarin “akil''li” kimseler olduklarini bildirmis ve Kur''ân''a sunu eklemistir: "Bunu ancak akil sahipleri düsünebilirler" (K. 3 Imrân 7). Bununla anlatmak istemistir ki, Kur''ân''in “anlasilamayan” ya da “çeliskili” görünen hükümlerini gözü kapali sekilde benimsemek, ve bunlara inanmak, “akil sahibi” kimselerden beklenen bir seydir. Oysa unutmayalim ki “akil”, “anlasilamayan” seylerin karsisina “soru” yolu ile çikan bir öge''dir; fakat ne var ki kur''ân''daki Tanri, soru sorulmasini da yasaklamistir. İlhan Arsel Kuran Eleştirisi |
Muhammed in Günlük Siyasetleri
X) Muhammed''in Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara (Kitabli''lara) karsi izledigi siyâset''deki degisikliklerden dogma çeliskiler:
Çeliskili hükümlerin Kur''ân''da yer almasinin nedenlerinden biri de, Muhammed''in "Ehl-i Kitab"a (yâni Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara) karsi izledigi günlük siyâsetindeki degisikliklerdir. Bakiniz nasil: Biraz önce degindigimiz gibi Muhammed, ilk baslarda her ümmete, kendi içinden peygamberler, kendi dil''lerinden Kitap''lar gönderildigini söylemis, Allah''a ve ahiret gününe inanan Yahudi''lerin, Hiristiyan''larin ve Sâbi''lerin mükafatlandirilacaklarini, onlar için artik korku ve üzüntü bulunmadigini belirtmis, ve bu maksatla Kur''ana su tür âyet''ler yerlestirmistir: "...Yahûdi olanlar, Hiristiyanlar ve Sâbiler''den Allah''a ve ahiret gününe inanip yararli is yapanlarin ecirleri Râblerinin katindadir. Onlar için artik korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir..." (K. 2 Bakara 62; ayrica bkz. 5 Mâide 69). Dikkat edilecegi gibi âyet''de “Allah''a” ve “ahiret gününe” inanan Yahudi''lerin ve Hiristiyan''larin, tipki Müslüman''lar gibi, Tanri tarafindan mukâfatlandililacaklari bildirilmekte. Yine bunun gibi onlarin, kendilerine verilen Kitap''larla (yâni Yahudi''lerin “Tevrat” ile, Hiristiyan''larin “Incil” ile is görmelerinin emredildigini eklemistir. Nitekim kendisine soru soran, ve belli sorunlara çözüm bulmasini isteyen Yahudi''lere, Tevrat hükümlerine uymalarina söyler ve Tanri''dan geldigini bildirdigi su vahyi okurdu: “(Ey Muhammed!) Allah''in hükmünün bulundugu Tevrat yanlarinda iken, ne yüzle seni hakem tayin ediyorlar da sonra bundan yüz ceviriyorlar? Dogrusu biz yol gösterici ve nurlandirici olarak Tevrat''i indirdik...Yahudi olanlar onunla hükmederlerdi... (K. Mâide sûresi, âyet: 43-45). Bunu derken Tevrat''in, tipki Kur''ân gibi, dogru yolu gösteren bir kitap oldugunu ve bu iki kitap''tan daha “hidâyetkâr”, daha dogru yol gösteren bir Kitap bulunmadigini1 anlatmak maksadiyle su âyet''i Koyar: “Ey Muhammed!) De ki: Eger dogru sözlü iseniz, Allah katindan bu ikisinden (Tevrat ve Kur''ân''dan) daha dogru bir Kitap getirin de ben ona uyayim-''...” (K. 28 Kasas sûresi, âyet, 49) Ayni seyi Hiristiyan''lara da yapar, ve Incil''e uymalarini salik verirdi. Bu maksatla Kur''ân''a koydugu âyet''lerden biri söyle: “...Tevrat''i dogrulayan Incil''i, sakinanlara ögüt ve yol gösterici olarak indirdik. Incil sâhipleri, Allah''in onda indirdikleriyle hükmetsinler... (Incil ile hükmetmeyenler) iste onlar fâsik olanlardir...” (K. Mâide sûresi, âyet 46-47). Öte yandan her iki ümmet''e, yâni Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara sik sik sunu tekrarlardi ki Tanri onlardan, kendilerin verilen kitap''lara (Tevrat''a, Incil''e) uymalarini beklemektedir. Bu konuda Kur''ân''a koydugu âyet''lerden biri söyle: “...Ey Kitap ehl-i, Tevrat''i ve Incil''i ve Rabbinizden size indirlenleri geregince uygulamadikça bir temeliniz olamaz...” (K.Mâide, 68). Fakat yavas yavas güçlendikten sonra, kendisini Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara “peygamber” olarak kabul ettirmege ve onlari Islâm yapmaga ve çalisir, ve bu isi basarmak için çesitli usullere basvurur. Bu usuller arasinda, Kible''yi onlarin kiblesi olan Kudüs yönüne çevirmek, ya da Yahudi''lerin yasam tarzini izlemek, örnegin saçlarini Yahudiler gibi taramak vs... gibi ödün (taviz) verici davranislardan tutunuzda, onlari kâfirlikle suçlayip korkutma siyasetine varincaya kadar her sey vardir. Daha önce onlara, Tanri''nin kendilerine verdigi Kitap''lara (Tevrat''a, Incil''e) uymalarini söylerken simdi bambaska bir agiz takinir, ve Tevrat''in ve Incil''in onlar tarafindan “tahrif” edildigini, degistirildigini ve bu nedenle Kur''ân''a uymalari gerektigini söyler. Örnegin Tanri''nin daha önce Yahudi''lere verdigi kitab''in onlar tarafindan degistirildigini anlatmak için Kur''ân''a sunu koyar: “Din konusunda onlara açik delillere verdik. Ancak onlar kendilerine ilim geldikten sonra aralarindaki cekememezlik yuzünden ayriliga düstüler...” (K. Câsiye sûresi, âyet 17). Yahudilerin Kur''ân''a uymalari için söyle der: “Dogrusu bu Kur''ân, Israilogullarina, hakkinda ihtilaf ettikleri seylerin pek çogunu anlatnaktadir” (K. Neml sûresi, âyet 76). Böylece daha önce koymus oldugu âyet''lerle çeliski yaratmis olur2. Öte yandan Yahudi''leri ve Hiristiyan''lari kazanamayacagini, muslüman yapamayacagini anlayinca, basarisiz kalmis görünmemek için, sorumlulugu Tanri''ya yüklemek istemistir. Ve bu sefer, onlarin müslüman olmamalari nedenini Tanri''nin onlari fitneye düsürmüs olmasinda aramistir. Tanri tarafindan "fitneye" düsürüldükleri için Yahudi''lerin kendisini peygamber olarak kabul etmediklerini belirtmek üzere Kur''ân''a âyet''ler koymustur. Bunlardan biri söyle: "Ey Peygamber!.... Yahûdilerden... sana gelmeyen(ler)... inkâra kosanlar seni üzmesin... Allah''in fitneye düsmesini diledigi kimse için Allah''a karsi senin elinden bir sey gelmez. Iste onlar Allah''in kalblerini aritmak istemedigi kimselerdir. Dünyâda rezillik onlaradir..." (K. 5 Mâide 41) Görülüyor ki yukardaki âyet''leri koyarken üç yönlü bir çelismeye yer vermis olmaktadir. Su bakimdan ki, bir kere daha önce Yahûdileri kazanmak için onlari "Rablerinin katinda" imis gibi gösterirken, simdi kazanamayacagini anlayinca, birden bire "fitneye düsmüs" kimseler" olarak tanimlayivermistir. Fakat bunu yaparken, onlarin müslümanligi kabul etmeyislerinin, Tanri''dan gelme oldugunu söylemis, ve onlari: “Allah''in kalblerini aritmak istemedigi kimselerdir. Dünyâda rezillik onlaradir...” seklinde göstermistir. Yâni Yahudileri fitneye düsürenin Tanri oldugunu bildirmis ve üstelik de Tanri''yi, fitneye düsürdügü kisileri cezalandirir duruma sokmustur. Böylece Tanri''yi, hem Yahudi''lerin kalplerini aritmayan, ve hem de onlari “rezillik”le suçlayan bir durumda kilmistir. Yine bunun gibi, önceleri Yahudi''leri ve Hiristiyan''lari, Tanri''nin kendilerine verdigi kitaplari (Tevrat''i ve Incil''i) tahrif etmekle sorumlu tutup korkutmak sûretiyle Islâm''a sokmaga çalisirken ve örnegin Kur''ân''a, biraz yukarda belirttigimiz hükümler yaninda, bir de ayrica: "Kur''ân''i islerine geldigi gibi bölerek benimseyenlere de, Yahûdi ve Hiristiyanlara da Kitab indirmistik.... hepsini yaptiklarindan sorumlu tutacagiz" (K. 15 Hicr 93) seklinde âyet''ler koyarken, onlari Islâm yapamayacagini anlayinca, bu söyledikleriyle çeliskiye düsercesine, Tanri''nin onlari dogru yola sokmadigini, Islâm yapmadigini söyleyip Kur''ân''in su tür âyet''lerine sarilmistir: “Yolun dogrusu Allah''indir. Yolun egrisi de vardir. Allah dileseydi hepinizi dogru yola iletirdi” (K. Nahl 9); "Allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini Islâmiyet''e açar, kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar" (K. 6 En''âm 125). Daha baska bir deyimle, hem bir yandan Kitap''li''lari (yâni Yahudi''leri ve Hiristiyan''lari), Tanri''nin verdigi kitap''lari tahrif etmekle ve Islâm''a girmemekle suçlarken, diger yandan onlarin bu davranislarinin, kalb''lerinin Tanri tarafindan “dar ve sikintili” kilinmasindan oldugunu söylemistir. Yâni onlari Islâm yapamamanin sorumlulugunu sirtindan atmak istemistir. Böylece taraftarlarinin kendisine: “Neden Yahudi''leri ve Hiristiyan''lari Islâm yapamadin?” seklinde sorabilecekleri sorulara: “Onlari Islâm yapamayan ben degilim; çünkü Tanri onlari dogru yola sokmadi, kalblerini Islâmiyete açmadi” seklinde karsilik verebilecek kolayligi yaratmistir. Ancak ne var ki bunu yaparken, yukarda görüldügu gibi, çeliskili âyet''lerin Kur''ân''a girmesine vesile olmustur. Fakat bununla da kalmamis, bir de bu yukardaki çelismeleri biraz daha pekistiricesine, Islâm''dan baska gerçek bir din olmadigina (K. 48 Fetih 28); baska bir dine yönelenlerin sapik sayilacaklarina (K.3 Imran 19, 20, 85) ya da müslümanlar disinda hiçkimselere"mükâfat" olmadigina ve bu gibi kimselerin "asagilik kisiler" olduguna (K. 95 al-Tîn 5,6), ya da Yahudilerle ve Nasranîlerle dost olanlarin "kâfir" sayilacaklarina (K. 5 Maide 51; ayirca bk. 3 Imran 118; ve 4 Nisa 139 vs) ve nihayet Kitab ehline karsi "cizye verene ve asagilatilana kadar" savas açilmasi gerektigine (K. 9 Tevbe 29) dâir hükümler koymak sûretiyle çeliski üzerine çeliski yaratmistir. Çünkü hosgörüsüzlügü içeren bu âyet''ler, hosgörü havasi yaratir nitelikteki âyet''lerle çelisme halindedir * Muhammed''in, Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara karsi uyguladigi siyâset''teki degisiklik nedeniyle Kur''ân''da yer alan çeliskiler konusunda verilebilecek ilginç örneklerden bir digeri Ibrahim (“peygamber”) ile ilgili; daha dogrusu müslümanlikla ilk olarak emrolunan kisi''nin Ibrahim mi, yoksa Muhammed mi oldugu konusunu içeren âyet''lerle ilgilidir, ki kisaca belirtilmege deger: Kur''an''in bazi âyet''lerinde, “ilk müslüman” olarak Muhammed''in adi geçer. Örnegin En''âm Sûresi''nde söyle yazili: "(Ey Muhammed!) ... ''Dogrusu ben ilk müslüman olmakla emrolundum'' de..." (K 6 En''âm 14). Ayni sûre''de bir baska âyet söyle:"(Ey Muhammed)! De ki... müslümanlarin ilki olarak böylece emrolundum" (K. 6 En''âm 163) Her ne kadar Beyzavî gibi yorumcular bu âyet''lerle Muhammed''in, kendi ümmeti olan Arap''lar içinde ilk müslüman olarak atanmis oldugunun anlatildigini söylerlerse, biraz ilerde görecegimiz gibi böyle degildir. Esasen En''âm Sûresi''nin yukardaki âyet''lerinin: “Ben Islâmi ilk getirmekle emrolundum”, seklinde okunmasi daha uygundur. Nitekim Elmalili Hamdi''ye göre En''âm sûresi''nin 14.cü âyet''i söyle olmak gerekiyor: “Ben... cidden ehl-i islâm''in birincisi olmakla emrolundum...”. Ayni sûre''nin 163cü âyet''i de söyle: “... Seriki yoktur O''nun. Ben bununla emrolundum ve ben müslimînin evveliyim”. Bununla anlatmak istedigi sey su oluyor: “Ben Allah''a teslim olanlarin birincisiyim/en önündeyim” 3. Fakat buna karsilik yine Kur''an''da (ve ayrica hadîs‘lerde) “ilk müslümanlikla emrolunan” kisi''nin Ibrahim oldugu ve Muhammed''in de onun izince gidenlerden bulundugu yazilidir. Örnegin Imrân Sûresi''nde söyle yazili: "Ibrahim ne yahudi idi, ne nasrânî (hiristiyan) ve lâkin müslim bir hanif... idi ve müsriklerden olmamisti. Dogrusu insanlarin Ibrahim''e en yakini, her halde onun izince gidenler su peygamber (Muhammned) ve iman edenlerdir...” (K. Imrân sûresi, âyet 67-68). Hac sûresi''nde de Ibrahim''in, insanlar arasinda hacci ilân eden, ve insanlari hacca çagiran “peygamber” oldugu bildirilmistir (K. 22, Hac, 26-29) Yine bu dogrultuda olmak üzere, Kur''ân''in Nahl Sûresi''nde, Tanri''nin Ibrahim''i seçip dogru yola “hidayet buyurdugu”, ona san ve seref verdigi ve ahirette de onu sâlih''lerden kildigi ve bütün bunlardan sonra Muhammed''e vahy eyleyip Ibrahim''in dinine uymasini emrettigi su sekilde belirtilmekte: “Ibrahim gerçekten Hakk''a yönelen, Allah''a itaat eden bir önder idi. Allah''a ortak kosanlardan degildi... Çünkü Allah onu seçmis ve dogru yola iletmisti. Ona dünyada güzellik verdik. Muhakkak ki o, ahirette de sâlihlerdendir. Sonra da sana (Ey Muhammed!): -''Dogru yola yönelerek Ibrahim''in dinine uy! O müsriklerden degildi''- diye vahyettik” (K. Nahl, 120-123). Benzerî bir açiklamayi En''âm Sûresi''nin su âyet''inde görmekteyiz: "(Ey Muhammed) De ki-''Süphesiz Rabbim beni ... gerçek dine... yönelen... Ibrahîm''in dinine iletmistir''- " (K. 6 En''âm, 161). Yâni burada da Tanri, Ibrahim''in, Muhammed''ten önce müslüman olarak gönderildigini açikliyor, ve Muhammed''e Ibrahim''in dinine yönelmesini bildiriyor; böylece Ibrahîm''in, Muhammed''ten daha önce, yâni ilk müslümanlikla emrolunmus “peygamber” bulundugunu anlatmaktadir. Eger Muhammed “Müslümanlarin ilki” ya da “birincisi” olmus olsaydi, Ibrahim''in dinine yönelmesi gerekir miydi? Ne ilginçtir ki bu ayni Tanri, Ibrahim''in ilk müslüman oldugunu yukardaki sekilde açikladiktan üç âyet sonra, biraz önce söyledigi ile çeliskiye düsercesine konusmakta ve ilk müslüman olarak Ibrahîm''in degil fakat fakat Muhammed''in gönderildigini söylemektedir: "(Ey Muhammed!) ... -''müslümanlarin ilki olarak böylece emrolundum-'' (de)..." (K. 6 En''âm 163). Her ne kadar bu âyet''in: “De ki: ... ‘ben müslimin evveliyim!''...” seklinde okundugu ve bununla “Ben Allah''a teslim olanlarin birincisiyim/en önündeyim-''...” seklinde anlam tasidigi belirtilirse de4, degisen bir sey yoktur. Çünkü bu âyet''lerle anlatilmak istenen sey Muhammed''in müslümanlarin ilki ve izlenmesi gerekeni oldugudur, ki Ibrahim''in “ilk müslüman peygamber” oldugu hususu ile ilgili biraz yukardaki âyet''lerle çatisir. Öte yandan yine Kur''ân''da, Ibrahîm''den sonra gelen peygamberlerin hepsinin (örnegin Ishak, Ismail, Ya''kub, Davud, Süleyman, Musa, Harun vs... ve Isa) müslüman olduklarini bildiren âyet''ler vardir; örnegin Ibrahîm (K. Bakara Sûresi, âyet: 129-130) Ismail (K. Meryem sûresi, âyet: 54), Harun (K. 19 Meryem 52); Idris (K. Meryem sûresi, âyet: 56) vs... hep, Muhammed''ten önce müslümanlikla emrolunmus "peygamberler” olarak görünmektedirler. Ve ne ilginçtir ki bu tür âyet''ler, Muhammed''i "ilk müslüman" peygamber olarak gösteren âyet''lerle çogu kez yan yana, ya da iç içedir. Hemen belirtelim ki bütün bu çeliskiler, Muhammed''in Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara karsi izledigi siyâsetin diger bir sonucudur. Su bakimdan ki, ilk baslarda kendisini "Arapça Kur''ân" ile Arap''lara gönderilmis olarak tanimlarken, Medîne''ye hicret ettikten sonra kendisini Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara ve diger ümmetlere de peygamberi olarak kabul ettirmek istemis, bu nedenle Ibrahim''in müslümanlikla emrolundugunu, ve onun ahfadindan olanlarin (Israilogullari''nin) daha önce muslüman olduklarini bildirmis ve kendisinin de Ibrahim''in dînini izlemekle görevli kilindigini söyliyerek yukardaki çelismelere sebeb olmustur. Tekrar hatirlatalim ki Muhammed, kendisini “peygamber” olarak ilân ettigi ilk baslarda, Tanri''nin her ümmet''e, o ümmet''in kendi içinden peygamberler gönderdigini, kendi dillerinden kitablar verdigini ve Arap''lara da kendi içlerinden kendisini, Arapça Kur''ân ile gönderildigini söylerdi. Böylece Müslümanlikla emrolunmüs olan ilk “peygamber” olarak görünürdü. Mekke döneminin baslarinda bu fikre öylesine saplanmisti ki, farkli din ve inançta olanlara karsi : "Bizim dinimiz bize, sizin dininiz size" (K. Kafirûn 6) diye konusurdu. Yahudi''lere ya da Hiristiyan''lara daha önce Islâm''in gönderilmis oldugunu söylemek, ya da Ibrahim''i, Musa''yi, Isa''yi (ve “peygamber” diye bilinen digerlerini) müslüman olarak göstermek aklindan geçmezdi. Fakat Medîne''ye hicret ettikten sonra güçlenipte, Arap''lardan gayri bir de Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara “peygamber” olma fikrine kapilinca, Islâm dini''nin daha önce onlara indirildigini, Ibrahim''in “ne yahudi, ne de hiristiyan olmayip “dosdogru bir müslüman oldugunu” (K. Al-i Imrân 67), Ibrahim''den sonra Isa''ya kadar gelmis geçmis bütün “peygamber”lerin hep Islâm dîninden olduklarini, kendisinin de Ibrahim''in dînini izlemekle görevli kilinip peygamberlerin dizi''sinin sonuncu halkasi oldugunu söylemis, onlari, Tevrat ve Indcil''i “tahrif” etmekle ve gönderilen “peygamber”leri inkâr etmekle suçlamis ve “Ey ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramizda müsterek olan bir söze geliniz...” (K. Al-i Imrân 64) diyerek Islâm''a çagirmistir. Öte yandan ilk baslarda Kur''ân''i Arap dilinde, Arap''larin geleneklerine uygun olmak üzere gönderilmis bir Kitab olarak göstermis örnegin su âyet''leri koymustur: "Bu indirdigimiz... Mekkelileri ve etrafindakileri uyaran... Kitab''dir..." (K. 6 En''am 92); "...Bu Kitab Arab diliyle indirilmis(tir)" (K. 46 Ahkâf 12) "Biz onu, anlayasiniz diye, arapça okunmak üzere gönderdik" (K. 12 Yusuf 2); "Bu Kitab... bilen bir millet için müjdeci olmak üzere arapça okunarak, âyetleri uzun uzun açiklanmistir." (K. 41 Fussilet 2-5); "Bu Kitab... Allah''tan baskasina kulluk etmeyesiniz... diye âyetleri kesin kilinmis, sonra da uzun uzadiya açiklanmis bir Kitab''dir" (K.11 Hûd 1-3) Böylece Kur''an''i, sadece Araplar için, özellikle Mekkeli''leri uyarmak üzere indirilmis gibi gösterirken, Yahudi''lere daha önce Tevrat''in, Hiristiyan''lara da Incil''in verildigini ve bu nedenle onlarin kendi kitap''larina göre is görmeleri gerektigini bildirmis ve biraz yukarda degindigimiz gibi Kur''ân''a su tür âyet''ler koymustur: "Yahudiler Tevrat''a göre amel etsinler" (K. 5 Mâide 43); “Tevrat''la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap tasiyan merkebin durumu gibidir. Allah''in âyet''lerini yalanlamis olan kavmin durumu ne kötüdür...” (K. 62 Cum''a sûresi, âyet 5). "... Incil sahipleri Allah''in onda indirdikleri ile hükmetsinler. (Onunla. hükmetmeyenler), iste onlar fâsik olanlardir." (K. 5 Mâide 46-47). Bu arada sunu da belirtmekten geri kalmamistir ki, eger Tanri istemis olsaydi: ".... sizi bir tek ümmed yapardi" (K. 5 Mâide 48) Ancak ne var ki daha sonralari, yani güçlenipte Yahudi''leri ve Hiristiyanlari Islâma zorlama siyasetine basvurunca, Kur''ân''a koymus oldugu yukardaki âyet''lerle çeliski yaratacak nitelikte hükümlere yönelmistir. Örnegin önceleri onlara, kendi kitaplarina (yâni Tevrat''a, ya da Incil''e) göre is görmelerini söylerken, simdi bu kitaplarin asillarinin Kur''ân tarafindan onaylandigini ve fakat onlar tarafindan tahrif edilmis oldugunu ve bu nedenle Yahudi''lerin ve Hiristiyan''larin Kur''ân''a uymalari geregini bildirmistir. Bu vesileyle koydugu âyet''lerden bir kismi söyle: “... Dogrusu (Kur''ân''daki) bu hükümler, ilk sahifelerde, Ibrahim ve Musa''nin sahifelerinde de vardir” (K. 87, A''lâ sûresi,m hayet 18-19). “Ey Israilogullari!... Elinizde bulunan Tevrat''i te''yid ederek indirdigimiz Kur''ân''a inanin... âyet''lerimizi degistirmeyin...” ()K. Bakara, 41; Ayrica bkz. Nisâ 47) "Rabbinin katindan bir belgesi olanlar... önlerinde de Musa''nin Kitab''i önder ve rahmet olarak bulunanlardir ki, iste onlar Kur''ân''a inanirlar. Hangi topluluk (Kur''ân''i) inkâr ederse yeri atestir..." (K. 11 Hûd 17). "Ayet''lerimize inanip, yanlarindaki Incil''de ve Tevrat''ta yazili bulduklari o elçiye, o ümmî Muhammed''e uyanlar (var ya)... O peygambere''e inanip ona saygi gösteren, ona yardim eden ve onunla birlikte gönderilen nûr''a (Kur''ân''a) uyanlar var ya, iste kurtulusa erenler onlardir" (K. 7 A''râf 156-157); Daha baska bir deyimle Tevrat''in ve Incil''in, esas itibariyle Kur''ân demek oldugunu, fakat onlar tarafindan tahrif olundugunu, bu nedenle Kur''ân''i kutsal kitap olarak kabul etmeleri gerektigini bildirmistir. Bunu yaparken, daha önce onlara kendi kitaplarina göre hareket etmelerine dair söyledikleriyle çeliski yaratmistir. İlhan Arsel 1 Bu konuda bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt V, sh. 3743). 2 Bu konuda benim “Islâm''a Göre Diger Dinler” ve “Kur''ân''daki Kitaplilar” adli yayinlarima bakiniz. 3 Elmalili Hamdi Yazir''in çevirisine bakiniz. 4 Elmalili Hamdi Yazi''nin bu âyet''lerle ilgili açiklamasina bakiniz (Cilt III, sh. 1890 ve d.; sh. 2114 ve d.) |
Mekke den Medine ye Muhammed
I) Mekke döneminin nispeten yumusak ve hösgörülü nitelikte görünen âyet''lerinin, Medîne döneminin sert, kati, savasci âyet''leriyle çeliskili bulunmasinin nedenleri:
Kirk yasinda iken kendisini “Peygamber” olarak ilân eden Muhammed, ömrünün geri kalan 23 ya da 25 yilinin asagi yukari yarisini Mekke''de, ve diger yarisini da Medine''de geçirmistir. Mekke''de bulundugu süre boyunca Kur''ân''a koydugu âyet''ler “Mekkî”, ve Medîne''ye Hicret''ten sonra koyduklari da “Medenî” deyimiyle tanimlanir. Hemen belirtelim ki Mekkî âyet''ler ile Medenî âyet''ler, yumusaklik ve sertlik, ya da hösgörülü''lük ve hosgörüsüz''lük, ya da barisçi''lik ve saldirgan''lik gibi hususlar bakimindan birbirlerinden çok farkli ve genellikle çeliskili nitelikte seylerdir. Genellikle bu farkliliklar ve bu çeliskiler, Muhammed''in Mekke döneminde henüz güçsüz iken, Medîne''ye geçtikten sonra ise giderek güçlenmis olmasindan dogmustur. Daha baska bir deyimle, henüz kendisini güçlü bulmadigi dönemlerde “hosgörülü” imis gibi davranirken, güçlendigi an saldirgan ve savasçi kesilmis olmasindandir. Mekke döneminde iken pek az taraftar toplayabildigi, yâni henüz güçsüz durumda bulundugu için. Kur''ân''a, hösgörülü, yumusak, barisci, ögüt verici (teblig edici) gibi görünümlü âyetler koymustur, ki bunlardan bazilarini yukarda gördük. Bunlar arasinda: “(Ey Muhammed!) Sen ögüt ver, esasen sen sadece bir ögütücüsün” (K. Gasiye 21-22), ya da: “(Ey Muhammed!) Yine de yüz çevirirlerse, artik sana düsen anacak açik bir teblig''dir” (K. Nahl, 82), ya da: “(Ey Muhammed!) Ayet''lerimiz hakkinda ileri geri konusmaya dalanlari gördügünde, onlar baska bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur...” (K. En''âma 68), ya da: “Ben de sizin taptiklariniza asla tapacak degilim. Evet siz de benim taptigima tapiyor degilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadir” (K. Kâfirûn, 6) seklinde olanlari vardir. Fakat daha sonraki Medîne döneminde Kur''ân''a yerlestirdigi âyet''ler (yâni Medenî olan âyet''ler), sertlik ve siddet ifâdesi olarak bu yukardaki “Mekkî” âyet''lerle çeliski halindedir. Mekkî âyet''lerin “teblig et”, ya da “ögüt ver”, ya da “Din''de zorlama olmaz” seklindeki yumusakligi yerine, Medenî âyet''lere “siddet”, “katilik”, “savasçilik” ve “saldirganlik” gibi nitelikler egemendir. Ki bunlar arasinda: “Müsrikleri buldugunuz yerde öldürünüz” (K. Tevbe sûresi, âyet 5), ya da: “Kâfirlerle ve munâfiklarla savas (cihadda bulun. Ve onlara kati davran!...” (K. Tevbe 74), seklinde olanlari vardir. Çünkü Medîne''ye geçtikten az sonra, çete saldirilari sayesinde ele geçirdigi ganimetler ve ganimetlerden yararlanmak isteyen taraftaralrin sayisinin artmasi nedeniyle giderek güçlenmistir; artik sadece “teblig edici” ya da ‘ögüt verici” degil fakat “emredici”dir; diledigi seyleri kiliç yolu ile elde edebilicidir. Bu nedenle artik yumusak davranmak, hosgörü saçar olmak ihtiyacinda degildir; bu nedenle Kur''ân''a sert, yildirici, lâ''netleyici, ölüm saçici, savasçi nitelikte dehset saçan hükümler koymustur1. Güçsüz durumda iken Kur''ân''a: “Biz Resûl''leri, sadece müjdeciler ve uyaricilar olarak göndeririz...” (K. 18, Kehf 56), ya da: "Ey Muhammed, sen ögüt ver, esasen sen sadece bir ögütcüsün . Sen onlara zor kullanacak degilsin" (K.88 Gâsiye 22-24), ya da: "Dinde zorlama olmaz" (K. 2 Bakara 256) seklinde hosgörülü imis kanisini yaratici âyet''ler koyarken2, güçlendigi an sert ve dehset saçar nitelikte âyet''ler yerlestirmistir ki, bunlarin arasinda “Allah yolunda Kital”i öngören (K. Nisâ 84), ya da müsrik''leri Müslüman yapincaya kadar savasi emreden (örnegin: "...(kâfirlerin) boyunlarini vurun, parmaklarini dograyin" (K. 8 Enfal 12), ya da "Onlari buldugunuz yerde öldürün... Fitne kalmayip yalniz Allah''in dini ortada kalana kadar onlarla savasin" (K. 2 Bakara 191-193); seklinde olan, ya da Yahudi''lere Hiristiyan''lara karsi savas açilmasini ve Islâm''i kabul etmelerine, ya da “cizye” (kafa parasi) vermelerine kadar savasin sürdürülmesini öngören hükümler vardir ki bunlar arasinda: "(Kitab ehli''ne yani Yahudilere ve Hiristiyanlara ve Islam''i din edinmeyenlere karsi) ... boyunlarini büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savasin" (K. 9 Tevbe 29)), ya da:"Ey Peygamber! Kafirlerle ve munafiklarla savas. Ve onlara kati sert davran! Varacaklari yer Cehennemdir..." (K. Tevbe 73, Tahrim 9) seklinde olanlari var. Öte yandan yine henüz yeteri kadar güçlü bulunmadigi zamanlar, özellikle Mekke döneminde, husumet celbetmemek maksadiyle, tedbirli davranmayi tercih etmis, örnegin Tanri''yi inkar edenlere ya da puta tapanlara satasilmamasini, onlarin taptiklari seylere sövülmemesini istemistir. Çünkü aksi takdirde onlarin da kendisine ve taraftarlarina saldiracaklarini ve sövmeye baslayacaklarini bilirdi. Bundan dolayidir ki Kur''ân''a: "Allah''tan baska yalvardiklarina sövmeyin ki onlar da ... Allah''a sövmesinler." (K. 6 En''am 108) der, ya da:"...onlar savasmadikça, siz de onlarla savasmayin..." (K.2 Bakara 191) seklinde yumusak ve barisci nitelikte görünen âyet''ler koymustur. Fakat Medîne''ye geçipte güçlendikten sonra artik çekingen ve barisci siyâset izlemeye gerek kalmadigi için Kur''ân''a:“Ey Peygamber! kâfirlerle ve munâfiklarla savas (cihadda bulun!). Ve onlara kati davran (Sertlik göster)! Varacaklari yer cehennemdir...” (K. Tevbe 74; ayrica: Tahrîm 9) seklinde, ya da biraz önce degindigimiz gibi, yildirici ve dehset saçici hükümler koymustur3 İlhan Ersel 1 Her ne kadar Medîne dönemine âit âyet''lerin kimi çevirisinde “uyarici” deyimleri geçmekle beraber âyet''lerin Arapca aslinda kullanilan “inzâr” ve “nezir” sözcükleri, genellikle ”korkutma” anlamini tasir. Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur''ân Ansiklopedisi, (Cilt VII, sh. 185) 2 Ayrica bkz. Imrân 20; Mâide 92, 99; Ra''d 40; Nahl 35, 82; Nûr 54; Ankebût 18; Yâ-Sîn 17. Bu konuda Turan Dursun''un Kur''ân''daki Çeliskiler baslikli yazisi için bkz. Ikibin''e Dogru, 17 Aralik 1989, sh. 49 3 Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur''ân Ansiklopedisi (Cilt IV. sh 97 ve d.); |
ayın yarılması
Kuranda Kamer Suresinin l. ayetinde, anlatılan “ayın yarılması” olayı Allah’ın delil olarak sunmadığı, uydurulmuş hadislerle anlaşılmaya çalışılarak ateisler tarafından, eleştiri konusu yapılmaktadır.
Ateistlerin hadisleri eleştirmesi sadece kuranı kabul eden bir müslümanın sorumluluğu değildir. Ancak ayetlerin eleştirilmesini dikkate almalıdır. Bu yüzden eleştiri sadece kuran açısından değerlendirilmiştir. Bu ayette geçen “saat yaklaştı , ay yarıldı” ifadesi geçmiş zaman da olan bir olayı anlatmamaktadır. Allah kuranda zaman zaman bizim için gelecekte olacak bir olayı anlatırken o güne gider ve o gün yaşanıyormuş gibi anlatır. Bunu kıyametle ilgili bir çok ayette görebiliriz. 18/49 kitab ortaya konmuştur. Suçluların onda yazılı olanlardan korkmuş olduğunu görürsün vb. ayetler delildir. Zaten ayın yarılması ile ilgili ayetin kendisi dikkatli okunsa ayette geçen “saat yaklaştı” cümlesinden bu hadisenin kıyamet saatin yaklaştığı günde olacak bir olaydan bahsettiği görülebilir. Ve “yarılma” kelimesi “o saat” ile bağlantılı kuranda incelendiğinde sadece ayın yarılması için değil kıyametin oluşumu anındaki diğer olaylar içinde kullanıldığı görülecektir (55/37 69/16 77/8-11) Ayrıca yukarıda değinildiği gibi gelecekte olacak bir olayda zaman zaman geçmiş zaman kipleri kullanılması, yanlış değerlendirilmektedir. Bu konunun kuranın diğer ayetlerinde nasıl ele alındığı değerlendirilmelidir. Bir başka örnek vermek gerekirse 20/126-buyurur ki : işte böyle . çünkü sana ayetlerimiz gelDİ ve sen onları unuttun. Bugün de sen unuturluyorsun ayetinde bu konuşma gelecekte ahiret gününde geçecektir. Ancak ayetlerin o kişiye gelmesi ve onun unutması geçmiş zaman kipi ile anlatılır. Yani konunun geçtiği güne gidilir ve o gün yaşanıyormuş gibi anlatılır. Bu anlatımdan bu konuşmanın bu zamanda geçtiği düşünülemez Unutmamak gerekir ki Allah için zaman kavramı bizim içimizde bulunduğumuz zaman kavramından farklıdır. Kaldı ki geçmiş zaman kipi kullanıldığı düşünülse bile kuranın evrenselliği dikkate alındığında, bu olayın gerçekleşeceği zamandan hemen sonraki insanlar için ayın yarılması zaten geçmişte kalmış bir olay olacaktır. Bu olayın daha önce gerçekleştiğinin delili, Allah’ın delil diye kabul etmediği, sonradan uydurulmuş hadislerdir. Allah’ın ise hadisleri delil diye sunduğu kuranda geçmez. Ve bu olayın geçmişte olmadığının bir başka delili ise; kuranda elçi muhammedin hiç bir mucizesinin olmadığının bildirilmesidir. (6/35-37) madem kuranda elçi muhammed’in hiç bir mucize göstermediği belirtilmiştir öyleyse bu olayın onun zamanında olmuş olması kocaman bir yalandır. Böylece sadece kuranı kabul eden bir müslüman için ateistin eleştirisi bir yalanı dayanak almış olur. Elbette ki hadislerin yanlışlıkları inkar edenlere koz vermektedir. Ve bu tip hadisler islam dinini karalamak için malesef iyi malzeme oluşturmaktadır. Ancak islam sadece ama sadece kurandan sorulmalıdır. Ne hadisler ne de kendini müslüman diye isimlendiren kişilerin yanlış yorumları ile yaptıkları eylemler Allah’a,kurana, yamanamaz. Çünkü Allah kitab olarak sadece kuranı referans gösterir (6/114) Ateisler şunu dikkate almalıdırlar ki , kendi düşünce yapıları Allah’ın yok olduğu üzerine kurulu ise ve Allah eleştiriliyor ise öyleyse sadece Allah’ın sözleri ile Allah’ı eleştirmelidirler. Allah’a ve Allah’ın elçisine iftira edilerek uydurulmuş hadisler,tesvir vb sözlerle değil. saygılarımla |
HRİSTİYAN SİYONİZMİ... FETULLAH VE HARUN YAHYACILARA!!!!
BEYAZ SARAY''IN GİZLİ DİNİ EVANJELİZM
"FURKAN GÜMÜŞ''ÜN BEYAZ SARAY''IN GİZLİ DİNİ ADLI KİTABIN YAZARI İSMAİL VURALLA YAPTIĞI SÖYLEŞİ DEN ALINMIŞTIR. EVANJELİZM NEDİR? Evanjelizm, sözlük anlamı yönünden, Kutsal Kitap''a yönelmek, dönmek anlamını taşır. Evanjelizm terimi farklı protestan grupları tanımlamak için kullanılmaktadır. Kelimenin kaynağı Yunanca iyi haber veya genel olarak ‘asıl gerçek’ anlamına gelen evangelion’dan gelmektedir. Ayrıca Hz.İsa’nın gerçek öğretisi yerine de kullanılmaktadır. Reform hareketi esnasında Martin Luther kelimeyi kendi kurduğu Evanjelik Kilise hareketi için uyarlamıştır. Bugün hala Almanya’da Lutheryen Kiliseler için Evanjelik Kilise terimi kullanılmaktadır. İngilizce konuşulan dünyada, Kuzey Atlantik Anglo-Sakson dini geleneğini 18. ve 19. yüzyılda değiştiren ve farklılaştıran dini hareketler ve mezhepleri ifade etmek için kullanılmaktadır. Bugün için evanjelizm, Amerika''daki Hıristiyan toplumunun tutucu kanadını ifade etmektedir. *Kitabın alt başlığı da büyük bir iddia: Beyaz Saray’ın Gizli Dini. Günümüz Amerikan yönetiminin üzerindeki Siyonist anlayışı ve evanjeliklerin etkisi nedir? 1970’lerden bu yana Amerikan yönetimi içerisinde, siyasi açıdan ve yönetim açısından gittikçe büyüyen bir etkiye sahipler. Ne kadar etkili olduklarını bu süreçte başkanlık yapan insanların inançlarından sözlerinden örnekler vererek ortaya koyabiliriz. Dönemin Amerikan başkanı Jimmy Carter New Jersey’deki Elisabeth Sinagog’unda yaptığı konuşmada şöyle sesleniyordu: “Sizinle aynı Tanrı’ya saygı duyuyorum. Bizler (babtistler) sizinle aynı Kitab-ı Mukaddes’i inceliyoruz. İsrail’in ayakta kalması siyasete bağlı değildir. Bu ahlaki bir ödevdir.” Bir konuşmasından Reagan İsrail için şöyle diyordu: “Armagedon işaretlerini gördüğümüz tam şu sıralarda İsrail bel bağlayabileceğimiz tek sağlam demokrasidir.” Mesela şimdiki başkan Bush bir konuşmasında inandığı misyonu şöyle izah ediyor: "Adalet ile zulüm her zaman birbirleriyle savaş halindedir. Ve Allah bunlar arasında tarafsız değildir. Biz iyiyle kötü arasında bir savaştayız. Amerika, kötülüğü iyilikten ayırt edecek." Sağ kanat dini gruplar üzerinde uzman olan Somerville-Massachusetts Politik Araştırmalar Merkezi analisti Chip Berlet "Bush, militan Hıristiyan evanjeliklerin kıyametçi ve mesihçi düşüncesini fazlasıyla taşıyor. İyi ile Kötü arasındaki büyük mücadelenin varlığına ve bu mücadelenin büyük bir ‘son’ savaşla biteceğine dair dünya görüşüne inanıyor görünüyor. Böyle bir dünya görüşüne sahip insanlar Tanrı’nın buyruğunu taşıdıklarını düşündükleri için insanlığı tahmin edilemez ve korkunç risklerle karşı karşıya bırakabilirler." Ayrıca 1970’lerden bu yana İsrail’e yapılan ABD yardım miktarları incelenirse desteğin finanssal boyutunun ne denli arttığı da görülebilecektir. *Evanjelik meznebinin ne kadar bağlıları var? 11 Eylül 2001’de yaşanan ikiz kulelere uçak çarpması olayından sonar bu oranda artış gözlemlenmektedir. 2002 yılı Gallup araştırmasına göre kendisini evanjelik olarak tanımlayanların oranı %46’ya çıkmıştır. Amerika tarihinde ilk kez bu oran, Irak savaşı ve Başkan Bush’un ‘ilahi misyon’ söylemleri ile belki 2003 yılında %50’yi geçebilme ihtimaline sahiptir. *Evanjelikler için kendileri dışındaki “öteki” insanların durumu nedir, bakışları nasıldır? Örneğin Müslümanlara? Her dinde olduğu gibi inananlar ve inanmayanlar sınıflandırması elbette onlarda da var. Her inanmayan onlar için potansiyel düşman. Müslümanlara Armageddon savaşında kendi Deccallarının safında kendilerine karşı savaşacaklar düşüncesi ile pek sıcak yaklaştıklarını söyleyemeyiz. Ayrıca Siyonist literatürden oldukça etkilendikleri için kendilerini Tanrı’nın seçilmiş insanları görmek hissiyatı bu inanışa sahip insanlarda da mevcut. Zaten yüzyıllar önce ataları Amerika topraklarını fethederken ‘Kenan Halkı’ tanımlamasıyla bariz bir Kızılderili katliamı da yapmış bulunmaktalar. Maalesef evanjeliklerde de din eksenli bir şövenist anlayış mevcut. *Evanjeliklerin Yahudilere ve Siyonizme bağlılıkları nereden kaynaklanıyor? İnançlarından. Çünkü onların bakış açısı ‘kıyamet eksenli’ bir dünya görüşü. Her ilahi dinin inanç sistematiği içerisinde bir cennet kavramı mevcut ama mesela biz Müslümanlar kendimizi yaşamak ve yaşatmakla mükellef görürüz inancımız gereği. Ölüm arzusu bizim inanç sistematiğimiz içerisinde hoş durmaz. Kıyameti arzulayan bir inanmışlar kitlesinin (ki hayata bakışları bu perspektifle şekillenmekte) sağlıklı bir ruh hali içerisinde olduklarını söylemek doğru olmaz. Evanjeliklerin esasen siyonizme bir bağlılıkları yok. Sadece siyonizme ihtiyaçları var. Çünkü siyonizmin temelinde yatan hedefler onların istediği şekilde dünyayı kıyamete sürükleyecek. Bu nedenle siyonizmin destekçisi ve bağlısı görünüyorlar. Bakın Cumhuriyetçilerden Oklahoma senatörü James Inhofe İsrail-Filistin sorunu hakkında ne diyor: “Bu bir politik savaş değildir. Tanrı’nın sözünün doğru olup olmadığı üzerine bir mücadeledir." (David Corn, Washington editor of The Nation, AlterNet, April 19, 2002) İnançlarına göre kendilerine vaat edilmiş cennetlerine, dünya krallıklarına ulaşmak için kıyametin önündeki kilometre taşlarının döşenmesi gayreti yapmaya çalıştıkları. Ne kadar çabuk o kadar iyi anlayışlarına göre. Ortadoğu karışmadan, Armageddon savaşı olmadan istediklerine ulaşamayacaklar, çünkü inandıkları kehanetler böyle. Ve bu kehanetler de Yahudilerin vaat edilmiş topraklara kavuşması gerektiğini söylüyor, yani Nil’den Fırat’a uzanan Ortadoğu coğrafyasına… *Kitabınızda Bush’un seçim kazanmasının arkasında evanjelik yayıncılığın büyük etkisi olduğunu iddia ediyorsunuz. Evanjeliklerin medyadaki rolü ve etkisi gerçekten bu kadar güçlü mü? Meselenin bir diğer boyutu da fundamentalist inancın savaşa olan ihtiyacıdır. Savaşın ve gerginliğin olmadığı noktada cepheleşmenin ve radikalleşmenin önü büyük oranda tıkanacaktır. Havarisiz İsa konumuna düşmek istemeyen fundamentalist Hıristiyan liderler cemaatleri üzerindeki gerilimi muhafaza etmeye çalışmaktadırlar. Bush’un seçilmesi bir açıdan onlar için bulunmaz nimettir. Ve şimdi tekrar seçilmesi için ellerinden geleni yapacaklarından emin olabilirsiniz. Amerika, Avrupa’ya oranla daha dindar bir topluluktur. Amerika’da haftada bir kilise ayinlerine katılma oranı neredeyse %50’dir. Ayrıca her kilise kendi çevresinde cemaatini oluşturur. Bununla beraber Evanjelik cemaatler televizyonu çok etkin olarak kullanırlar. Kendi kanalları, televizyon programları, şovları mevcuttur. Amerikan toplumunda televizyon seyretme oranlarını göz önünde bulundurursak medya ve özellikle televizyon aracılığıyla yapılan propagandanın tesirini hayal edebiliriz. Ayrıca şunu da eklemeliyim ki, Irak savaşının Amerikan toplumunun üzerindeki bütün olumsuzluklarına rağmen (savaşta öldürülen askerler, Irak’taki işkence görüntüleri, Irak’a karşı açılan savaşın mesnetsiz olduğunun ortaya koyulan delillerin birer yalandan ibaret olduğunun ortaya çıkması, vs.) Amerikan kamuoyundaki Bush desteği yapılan araştırmalarda hiçbir zaman %45-50 civarlarının altına inmedi. Bence bu Evanjelik kamuoyunun da gücünü göstermekte. Bugün hala Bush’un seçimi kazanma ihtimalinden bahsedebiliyorsak arkasındaki en büyük neden budur. *Armageddon savaşı nedir? Evanjelikler, Kitab-ı Mukaddes''in bazı bölümlerini, İsrail''deki Megiddo Ovası''nda yapılacak olan son büyük savaşı önceden bildirdiği şeklinde yorumlamaktadırlar. Mezkur savaş Kitab-ı Mukaddes''te İbranice Armagedon diye geçmektedir. Armagedon ''Megiddo Tepesi'' anlamına gelmektedir. Yani bu savaş bugünkü İsrail''deki Megiddo Ovası''nda gerçekleşecektir. Armagedon ancak ve ancak Yahudilerin bir millet olarak Vadedilmiş Topraklar’da ( Ki bu topraklar Fırat ve Dicle havzasını da kapsamaktadır) yeniden bir araya gelmelerinden sonra gerçekleşecektir. ‘Milenyalist’ olarak adlandırılan bu mitsel doktrin diğer bazı kiliseler tarafından da kabul edilmektedir. Milenyalist doktrine göre Kitab-ı Mukaddes''te bu savaşın iki binli yıllarda olacağına dair işaretler bulunmaktadır. Diğer yandan, Mesih bu savaşta gökyüzünden inecek ve Deccal''ı Armagedon’da öldürecektir. Bundan sonra krallığını kuracak ve yıllar süren bir barış dönemi başlayacaktır. Fundamentalist Hıristiyanların İsrail''e olan yakın ilgileri Mesih''in ikinci kez dünyaya gelişine yol açacak olan bu savaşı bir an önce yerine getirmek için aracı olacaklarına dair inançlarından kaynaklanmaktadır *Evanjelik misyonerliğin en çarpıcı örneği zannediyorum, işgal altındaki Irak’ta yaşanıyor şu an.. Şu anda Irak’ta ciddi bir misyonerlik faaliyeti mevcut. Evanjelizmin doğmasından bu yana incelediğimizde son dönemki kadar yoğun misyonerlik faaliyetinin önceden olduğunu söylemek zor. Bunu biraz da inançlarından kaynaklandığını söyleyebilirim. Çünkü İncil’in hükmü uyarınca kıyameti kolaylaştırmak için her milletten/kavimden müritlerinin olmasına çalışıyorlar bir bakıma… Kendi inançlarını paylaşan bir Ortadoğu toplumu da gelecek tasvirleri açısından oldukça kolaylaştırıcı aynı zamanda. Misyonerlik faaliyetlerini sırf Irak’ta yürütmüyorlar ki! Bugün bilhassa Adapazarı depremi sonrası ülkemizde cirit atan misyonerler, bugün Güney Amerika’da, mesela Brezilya’da kurulan misyonlar ki koyu Katoliktir Güney Amerika’nın çoğunluğu, yavaş yavaş emellerine ulaşmaktadır. Bizim coğrafyamız için bu aslında yeni de değildir. Osmanlı’nın son döneminde Ermeni ayaklanmalarını kışkırtan Anadolu’daki Protestan misyonları da bu inancı taşımaktaydılar. *Hıristiyan Siyonist Örgütlerden bahseder misiniz? Bu örgütler, inancı eyleme dönüştürmüş organizmalardır. En temel özellikleri İsrail’e açıktan maddi, manevi destek olmalarıdır. İsrail’in kehanetlerindeki yerini sıcak tutmak için bu ülkeye turistik turlar düzenlerler, bazıları topladıkları gelirler ile İsrail’e göç eden Yahudilerin finansmanını sağlarlar, Siyonist kongre tertip etmişlerdir, Süleyman Mabedi’nin inşası için plan proje hazırlatan var içlerinde, başta Amerika içerisinde olmak üzere İsrail lehine lobi çalışması yapan mevcut.. Mesela içlerinden bir tanesini örnek vereyim: Kudüs Uluslararası Hristiyan Büyükelçiliği (ICEJ). Bu örgütün düzenleyicilerinden olduğu I.Hıristiyan Siyonist Kongresi’nde (ki ne tesadüf ilk siyonist kongreden yaklaşık yüzyıl sonra aynı yerde yapılmıştır.) Alman Jan van der Hoeven, muhtemel Filistin-İsrail barışını savunan Yahudileri hedef alarak şöyle söylemiştir: “İsraillilerin ne istediği umurumuzda değil! Bizi Tanrının dediği ilgilendirir! Tanrı o toprakları Yahudilere verdi!” (Grace Halsell, Prophecy and Politics, s.133) .................................................. ............................ .................................................. ............................ Fundamentalistler Savaşı: Amerika''da Din, Siyaset ve Terör Dr. Sedat LAÇİNER, USAK Başkanı Din, Amerikalılar''ın hayatında her zaman büyük bir rol oynadı. Tarih, Ronald Reagen gibi dindar, çok sayıda Amerikan başkanını da gördü. Fakat denebilir ki, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) daha kuruluşundan itibaren kilise ile siyaseti ayırmayı siyasi bir hedef olarak koymuş, dinler arasında siyasetin tarafsızlığını sağlamaya çalışmıştır. Milyonlarca insanın bu ülkeye göç etmesinin nedenlerinden biri de uzunca bir zaman din özgürlüğü olmuştur.[1] Fakat bu durum dinin siyasete etkisini hiçbir zaman azaltmamış, hatta din (Hristiyanlık ve Yahudilik) siyaseti etkileyen en önemli toplumsal kurumlardan biri olmuştur.[2] Ancak denebilir ki, Oğul Bush döneminde dinin siyaset ile ilişkisi tarihte hiç görülmediği bir noktaya ulaşmıştır. İlk defa olarak bir başkan, dinci hareketlerin lideri olarak görülmeye başlanmış, internet siteleri ve kiliseler müritlerini Bush için dua etmeye ve oruç tutmaya çağırmış, siyasi çıkarlar için kiliselerde örgütlenmeler başlamış, üstelik söz konusu başkan da kendisini bir tür ‘Mesih'' ilan edebilmiştir.[3] Kısacası George W. Bush''un başkanlığı döneminde seçim yarışıyla iç içe giren dini hareketler, bir tür çılgınlık halini almıştır. Eğer söz konusu olan ülke sıradan bir ülke olsa idi, din-siyaset ilişkisi ve Hristiyan fundamentalizmi bu kadar çok ilgimizi çekmezdi ve belki de bu yazının konusu dahi olmaz idi. Ancak söz konusu olan ABD gibi bir süper güç olunca ve Bush tarafından ilan edilen savaşın (ya da Haçlı Seferi''nin) hedefi bizim de içinde bulunduğumuz coğrafya olunca, konu hayati bir önem kazanmaktadır. Çünkü sanılanın aksine Bush''un düşman ilan ettiği Üsame Bin-Ladin ile kendisinin din anlayışı arasında büyük bir benzerlik bulunmaktadır ve ne yazık ki küresel terörün nedenleri bu anlayış incelenmeden tam olarak anlaşılamaz. Bush ve Din Eski bir alkol bağımlısı olan George W. Bush bu durumdan dinin yardımıyla kurtulmuştur. Neredeyse 20 yıl boyunca alkol kullanımında kontrolü sıkça kaçıran Oğul Bush, bir İncil Çalışma Grubu''na girmesiyle ve iki yıllık yoğun İncil okumaları sayesinde alkol sorununu geride bırakabilmiştir.[4] Din, onda sadece alkolü bırakmasına yardımcı olmamış, kendi deyimiyle, "kalbini de değiştirmiştir". Dine yoğunlaştığı bu dönemlerde fundamentalistler ve onlara yakın din adamlarıyla içli dışlı olan Bush daha sonraki görüşlerini önemli ölçüde bu yıllarda oluşturmuştur. Bush, alkolü din ile yenerken, Reagan döneminde hız kazanan din-dış politika ilişkisi içerisinde aşırı Yahudi ve Hristiyan dinci grupları da barındıran Amerikan muhafazakar sağının siyasette etkili olma çabaları da hız kazanmıştır. Özellikle 1995''den itibaren sadece birkaç düşünce kuruluşunda ‘yuvalanan'' din-merkezli siyaset savunucuları Washington''da etkilerini arttırmaya başlamışlardır. Bu yıl içinde Reagan Yönetimi''nin etkili isimlerinden Michael Harowitz, Amerika''nın önemli gazetelerinden The Wall Street Journal''da ‘Hilal İle Haç Arasında Yeni Hoşgörüsüzlük'' adlı bir makale yayınlamıştır. Harowitz bu yazısında tüm dünyada Hristiyanlar''ın ciddi sıkıntılar ile karşılaşmasına karşın, Amerikan dış politikasının bunlara kayıtsız kaldığını savunmuştur.[5] Benzeri yazılar takip eden günlerde artmıştır ve Harowitz''in yazısı dini dış politikayı savunanlarda şaşırtıcı bir hareketlenme sağlamıştır. Harowitz''in din-siyaset ilişkisindeki bir diğer önemi ise Chuck Colson (Prison Fellowship''s) ile muhafazakar Yahudiler arasında katalizör olmasıdır. 1996 yılında ise Evangelikler Ulusal Derneği (The National Association of Evangelicals) ile bir diğer dini örgüt olan Özgürlük Evi (Freedom House) Washington''da ‘Persecution of Christians'' adlı bir konferans düzenlemiştir. Bu toplantıda tüm dünyada Hristiyanların diktatörlerin ve diğer dinden kişilerin saldırısı altında olduğu, büyük acılar çektikleri, buna karşın ABD''nin yeterince aktif olmadığı işlendi. Tüm bu gelişmeler yaşanırken George W. Bush Texas Valisi idi ve dünya olayları ile çok yakından ilgilenmiyordu. O ana kadar yurtdışına sadece üç kez çıkmıştı. Meksika ile serbest ticaret konusundaki açıklamaları bir ayana bırakılacak olur ise dış politika konusunda ciddi bir açıklaması da olmamıştı. Michael Horowitz, Chuck Colson ve diğerleri ilk etapta Bush''un yakın çevresi ile temasa geçtiler ve dini-dış politika için lobi oluşturmaya başladılar. Yine aynı tarihlerde NAE Siyasi İşlerden Sorumlu Başkan Yardımcısı Richard Cizik de Bush''un konuşmalarını etkilemeye başladı. Böylece Bush''un etrafında evangelik, muhafazakar sağ bir ağ oluşmaya başladı. Bu ağın doğal bir parçası ise muhafazakar Yahudiler''di. Yahudi Bağlantısı En aşırı Yahudi düşmanlığı daha çok Hristiyan toplumlarında görülmüştür. Hatta denebilir ki Filistin sorununa kadar Müslümanlar ile Yahudiler arasında ciddi sorunlar yaşanmamış, Yahudiler Müslüman toplumların adeta koruması altında yaşamışlardır. Buna karşın Hitler Almanyası ve bu dönemde tüm Avrupa''daki Yahudi karşıtı politikalar Hristiyanlar''ın Yahudiler''e karşıtlığının ırkçılık boyutuna kolayca ulaşabildiğini gözler önüne sermiştir. Ancak tüm Hristiyan mezhepleri Yahudi karşıtı değildir ve aslında her iki din bir Hristiyanlar''ın önemli bir kesimince tek bir din olarak görülür veya Yahudilik inançları Hristiyanlar''ca desteklenir. Amerika''da Hristiyan-Yahudi yakınlaşmasını sağlayan en önemli görüşler ise Anglikan bir papaz olan John Nelson Darby''e (1800-1882) aittir. Darby Yahudilerin, Hristiyan olmadan da dünyada yer alabileceklerini, hatta Hz. İsa''nın dünyaya yeniden gelebilmesinin Yahudiler''in İsrail''de yeniden toplanmasına bağlı olduğunu iddia etmiştir. Hz. İsa''nın yeniden gelebilmesi için Armegeddon Savaşı''ndan önce Yahudiler İsrail''de olmalıdır. Bu fikirler özellikle Güney''de fundamentalistler arasında yayıldı. ‘Hristiyan Siyonizm''i olarak adlandırılan bu yaklaşım günümüzde özellikle evangelikler arasında oldukça yaygındır ve bir çok evangelik lider kendisini Hristiyan Siyonist olarak tanımlar ve İsrail''in Ortadoğu''da güvende olmasına büyük önem verir. Örneğin, sadece San Antonio''da (Texas) bulunan Cornerstone Kilisesi Yahudi yerleşimcilerin Arap toprakları üzerinde yerleşimi için 1 milyon dolar bağışta bulunmuştur. Çünkü onlara göre bu İncil''in öngördüğü bir sürecin parçasıdır. Yine Bush''a yakınlığı ile bilinen bir çok Evangelist gruba göre kıyamete götürecek süreçte büyük savaş petrol nedeniyle çıkacaktır ve Ortadoğu''da çatışmaların artması İncil''in haber verdiği bir süreçtir ve olması gerekendir. ‘Evangelist Bir Başkan'' Babasının seçim kampanyalarında radikal dinci Hristiyan mezhepleri ve grupları ile bağlantıları kuran Oğul Bush, kendi seçim kampanyalarında da bu gruplar ile olan bağlarını kuvvetlendirmiştir. Konuşma metinlerinde sıkça İncil''den ilahilerden ve diğer dini metinlerden cümleler alan George W. Bush, zaman zaman bir siyasetçiden çok, bir din adamı gibi konuşmuştur. Bush, seçimler öncesinde en favori felsefecisi sorulduğunda hiç çekinmeden "Hz. İsa" diyebilmiştir.[6] Her gün dua ve ibadet ettiğini kamuoyu ve basın önünde belli etmeye çalışan Bush bir canlı yayın konuşması öncesinde ise yardımcılarından kendisini 10 dakika yalnız bırakmalarını istemiş, bu tür hareketleriyle Tanrı ile baş başa kalmak istediğini, dua edeceğini ima etmiştir. Bush''un bu tür Hristiyan ve Evangelik yönlerinin altını çizen hareketleri çok fazladır. Bush başkanlığı döneminde söylemlerini eylemlere de dökmüştür. Örneğin bu dönemde milyarlarca dolarlık (20 milyar doları aştığı iddia ediliyor) federal kaynak dini kurumlara sosyal faaliyetlerde kullanılması için aktarılmıştır. Yine Konut ve Şehirleşme fonlarından 8 milyar dolarlık bir kaynak da kiliselere aktarılmıştır. Bu iki kaynağa ek olarak diğer federal fonlardan da çeşitli yollarla 60 milyar doları aşan bir kaynağın daha dini gruplara akıtıldığı belirtilmektedir ki bu dağılım tüm dini gruplara eşit olarak yapılmış değildir. Dini kurumlar arasında tüm dini gruplar sayılmakla birlikte aslan payı Hristiyan dini kurumlarına ve özellikle de evangelik gruplara gitmiştir.[7] Bu sayede özellikle ekonomik durumu düşük olanlara sosyal hizmetler kiliseler kanalıyla yapılmış, bu yolla din değiştirmeler ve daha dindar bir toplum oluşturma projesi uygulamaya sokulmuştur. Üstelik söz konusu yardımlar eğitim sisteminde de aynı amaç doğrultusunda uygulanmıştır: Okullara yardım çekleri dağıtımda dine daha fazla önem verenlere öncelik tanınmıştır. Nitekim Amerikan Eğitim Bakanı Rod Paige açıkça okulların Hristiyanlık değerlerini çocuklara öğretmesi gerektiğini söylemiştir. Paige''in ailelere tavsiyesi çocuklarını bu değerleri öğretmeyen okullara göndermemeleri şeklinde olmuş, bu sözlere kamuoyunda sert tepkiler gelince ise bakanlık yaptığı açıklamada bu sözleri yalanlamak yerine "söylenenler doğrudur" açıklamasını yapmıştır.[8] Ne yazık ki Bush yönetiminde dini yaklaşımları ‘fundamentalist'' denebilecek düzeye yaklaşanlar sadece George Bush ve Eğitim Bakanı değildir. Savunma Bakanı''ndan, istihbarattan sorumlu yardımcılarına kadar çok sayıda isim de Bush''un tanrı tarafından ABD''yi yönetmek için gönderildiğine inanmakta, kendilerini de kutsal bir savaşın neferleri olarak görmektedirler. İstihbarattan sorumlu General William Boykin''in Irak ve Afganistan''daki savaşları ‘Şeytan''a karşı yürütülen bir Hristiyan savaşı'' olarak nitelendirmesi örneklerden sadece bir tanesidir.[9] Bush yönetiminin 2004 başkanlık seçimleri öncesindeki en son girişimi ise kendisini destekleyeceğini düşündüğü kiliseleri kampanyasında birleştirmeye çalışmasıdır. Sadece Pennsylavania''da 1.600 kiliseye mesaj gönderen Beyaz Saray mesajında kiliseye gelenler ve çevresinde bulunanlar arasında Bush''un destekleyebilecek kişilerin belirlenmesini ve organize hale getirilmesini talep etmiştir.[10] Koordinatörlüklere gönderilen mesajlarda şu görevler sıralanmıştır: - Kilisenizin listesini Bush-Cheney''04 seçim merkezine gönderin, - Bölgenizde Bush için çalışabilecek bir başka muhafazakar kilisenin adını bildirin, - Seçmen yazım süreci için kilisenizden 5 kişi ayarlayın, - Yeni seçmen olacak kişiler ile konuşun.[11] Bush yönetiminin bu girişimleri dini liderler ve kiliselerden de karşılık bulmuştur. Örneğin Cumhuriyetçi Parti''ye yakınlığı ile tanınan ve evangelistlerin en önemli ruhani liderlerinden olan Rv. Jerry Falwell hiçbir seçimin 2004 seçimleri kadar Hristiyanlar''ı mobilize edemediğini belirtmiş ve Bush için desteklerini açıkça ilan etmiştir.[12] Kısaca Bush''un dini inançlarında samimi olduğu kadar dini siyasi amaçlarına alet ettiği de rahatlıkla söylenebilir. Ne var ki Bush-din ilişkisi iç siyasetle sınırlı kalmamıştır ve adeta 11 Eylül''den sonra tüm dünyanın kaderini etkiler bir hale gelmiştir. Bu çerçevede Bush''un dindarlığı ve kişiliğinin temel özellikleri anlaşılamadan 11 Eylül sonrası Amerikan politikaları ve küresel terör anlaşılamaz. Kesin İyi-Kesin Kötü Ayrımı Bush''un yaklaşımın ilk özelliği dünyayı iyilik (good) ve kötülükler (evil) dünyası olarak ayırmaktır. Fakat Hristiyan inancındaki good-evil zıtlığı Türkçe''deki kelimeler ile tam anlamıyla açıklanamaz. Burada ‘kötülük'' (evil) her türlü kötülüğü, karanlığı, şeytaniliği kapsar. ‘Good'' yani ‘iyilik'' ise Tanrısal''dır, Tanrı ve Hz. İsa ve onu izleyenleri ve her türlü iyiliği kapsar. Bu cepheden bakıldığında iyi ile kötü arasında bir uzlaşma, anlaşma söz konusu olamaz. İkisi siyah ile beyaz kadar farklıdır ve bir orta yol bulunamaz. Eninde sonunda iyinin kazanacağına inanılır ve kötü ile savaştan kaçınılamaz. Çünkü iyi ile olan Tanrı ile birliktedir ve onun yardımını aldığından korkması gerekmez. Burada önemli olan ‘kötü''nün, asla ‘iyi'' olamayacağı varsayımıdır. ‘Kötü'' kötü olduğu için kötüdür ve ‘iyi''ye de iyi olduğu için karşıdır. Nitekim Bush da Üsame Bin Ladin, Saddam Hüseyin veya teröristler söz konusu olduğunda sıkça ‘evil'' ve ‘evil-doer'' kelimelerini kullanmakta, bu kişileri ‘şeytani'' olmakla suçlamaktadır. ‘Manicheism'' olarak da adlandırılan bu yaklaşımı benimseyen Bush yönetimine göre teröristler ABD''den nefret etmektedir, çünkü onlar şeytani bir şekilde kötüdürler. Bu anlamda onlarla uzlaşma sağlanamaz, çünkü onların doğası kötüdür. Bu durumda onlarla mücadele için tek bir araç kalmaktadır, o da bunları yok etmek. "Tanrı ordularımızı kutsasın"[13] sözleriyle Irak işgalini başlatan Bush''un, Irak''ı neden işgal ettiklerini açıklarken en önemli gerekçe olarak "Irak bizden nefret ediyor" açıklamasını getirmesi de bu doğrultuda değerlendirilmelidir. Uluslararası teröre ‘kesin iyi'' kesin kötü'' yaklaşımından bakan bir Başkan''ın uzlaşma arayışında olmayacağı, konuyu bir kan davası olarak göreceği açıktır. Nitekim 11 Eylül sonrasında ABD de bir uzlaşıdan ziyade bir intikam peşinde olduğu izlenimini vermiştir. Fakat bilindiği üzere kan davaları öldürerek sona ermez ve her şiddet eylemi daha güçlü saldırıları davet eder. Mesih (İlahi Kurtarıcı) ve Cezalandırıcı Anlayışı Bush yönetimine hakim olan ikinci anlayış ise Tanrı''nın kötülük karşısında iyileri, kendisine inananları sonuna kadar desteklediğidir. Hatta Bush kendisinin ilahi bir görevle işbaşında olduğunu, ABD''nin de bu ilahi görevlerin bir parçası olduğunu düşünmektedir. Başkan olmadan önce çevresine başkan olmanın kaderinde olduğunu söyleyen Bush, "Tanrı''nın benim başkanlık için yarışmamı istediğini hissediyorum. Bunu açıklayamam, fakat ülkemin bana ihtiyacı olacağını seziyorum... Bunun benim ve ailem için kolay olmayacağını biliyorum, fakat Tanrı benim bunu yapmamı istiyor" demiştir.[14] Başkan olduktan sonra da çeşitli defalar kendisini ‘Oval Ofis''te Tanrı''nın Adamı'' olarak gördüğünü tekrarlamıştır. Sıkça Tanrı''nın kendisi ve Amerika ile olduğunu söyleyen Bush bir diğer konuşmasında ise şunları söylemektedir: "Tanrı''ya giden tüm yolları bildiğimizi söyleyemeyiz, fakat Tanrı''ya olan sevgimizden hareketle, tarih boyunca olduğu gibi o yollara güvenebiliriz. Şimdi Tanrı bizi korusun, bize rehberlik yapsın".[15] 11 Eylül saldırılarından sonra Bush''un konuşmalarındaki dinsel motifler daha da artmıştır. Kongre''ye hitap eden Bush, ABD''nin özgürlüklerin ve insanlığın koruyucusu olduğunu ve bu konuda tüm insanlığın Amerikalılar''a güvendiğini ilan etmiştir. Eylül 2002''de ‘ABD'' ve ‘Amerika düşmanlarını'' karşılaştıran Bush''un şu sözleri de dikkat çekicidir: "Ve nur karanlığın üzerine doğdu, ve karanlık asla onu yenemeyecek."[16] Abraham Lincoln uçak gemisinde askerlere hitabında kullandığı dil de Bush''un Tanrı-Amerika ikilisine olan tam inancını yansıtır: "Ve her nereye gider iseniz gidin, bir umut mesajı taşıyacaksınız, bir mesaj ki hem kadimdir ve hem de her daim yeni." Bush bir diğer konuşmasında ise "kutladığımız bu hürriyet, Amerika''nın değil Allah''ın insanlığa sunduğu bir hürriyettir" diyerek Amerika''nın politikalarına ilahi bir boyut katmaya çalışmıştır.[17] Aynı doğrultuda Irak''taki durumu özetlerken kullandığı dil de Irak''ın işgalini bir Tanrı buyruğu olarak gördüğünü gözler önüne sermektedir: "Ben kesin olarak inanıyorum ki özgürlük her şeye Kadir Olan Tanrı''nın insanlığa, bu dünyada yaşayan her bir kadına ve erkeğe bir armağanıdır. Saddam Hüseyin''in yakalanması Irak''taki düzeni değiştirmiştir. Adalet Her Şeye Kadir Olan tarafından Irak halkına dağıtılmıştır."[18] Tüm bu sözler ve davranışlar da göstermektedir ki Bush kendisinin ve ekibinin özel bir misyon ile başkan olduğunu düşünmekte ve sadece kendisini değil Amerika''yı da dünyayı kötülüklerden kurtaracak bir kurtarıcı olarak görmektedir. Bu konudaki düşünceleri öylesine keskindir ki The Progressive dergisi bu tavrı, ‘mesihçilik''ten de öte ‘militarist mesihçilik'' olarak adlandırmaktadır.[19] Kısasa Kısas Anlayışı Bush kötülerin cezalandırılmasından yanadır ve bu göze-göz, dişe-diş olmalıdır. Bu konuda daha çok Tevrat''tan hareket eden Bush valiliği döneminde Amerikan tarihinde en çok kişinin (152) idamına onay veren vali unvanını da almıştır.[20] Bu nedenle Bush''un uluslararası terörle mücadelesinde görüşmelerin, sosyal, ekonomik vb. araçların yeri olsa da asla güç kullanımının yerini alamaz. Diğer bir deyişle Bush yönetiminin çatışmalar ve savaşlar ile dolu olması bir tesadüf değildir. O aslında kendi düşüncesine göre suçluları cezalandırmakta, dünya barışını tesis etmeye çalışmaktadır. Nitekim bir seferinde sıradan bir başkan olmayacağını, büyük hedefleri başaracağını, en büyük hedefin ise dünya barışına ulaşmak olduğunu söylemiştir.[21] Bu açıdan bakıldığında Bush''un hedeflerinde ve samimiyetinde bir sorun yoktur. Sorun onun yöntemlerinde ve saplantısal düzeydeki inançlarındadır. Sonuç Bush''un başkanlık kampanyası için hazırlanan ‘Tanrı''nın Sözü'' adlı video kaset de Bush''un terörle mücadelesi ile inançları arasındaki bağı ortaya koyuyor. Kasette "Onun Allah''a olan bağlılığı ona 11 Eylül terörist saldırıları sonrasında ve Irak, Afganistan savaşlarında ihtiyacı olan tam gücü ve vizyonu sağladı... Abraham Lincoln''den bu yana hiçbir başkan bu kadar çok Tanrı''dan söz etmedi" deniyor. Özetleyecek olur isek, ABD''nin 11 Eylül sonrasındaki politikaları sadece reel politik ile çizilmemiştir. Hristiyan (ve Musevi) dünyasından gelen manipülasyonlar ve inanç-merkezli uygulamalar Amerikan politikalarını önemli ölçüde belirlemiştir. Sanılanın aksine Üsame Bin Ladin görüşlerinde yalnız değildir. Onun uzlaşmaz, katı, diğer görüşleri yok etmekten başka alternatif tanımayan yaklaşımı ne yazık ki bazı devlet adamlarınca da paylaşılmıştır. Sonuçta 11 Eylül sonrasında ‘medeniyetler savaşı'' olarak veya ‘terörle mücadele savaşı'' olarak lanse edilen çatışmalar bir tür fundamentalistler savaşı olmuştur. Özellikle 11 Eylül''den sonra George Bush ve ekibi dini bir dünya görüşünü siyasi bir ajanda ile uygulamaya koymuşlardır. Newsweek''den Howard Fineman tarafından ‘inanç merkezli (faith-based) dış politika'',The Weekly Standard tarafından ‘ahlak-merkezli (morality- based) dış politika'', Cranes tarafından ‘Bush Doktirini''[22] olarak adlandırılan söz konusu yaklaşım her ne kadar uluslar arası terörü önleme savıyla ortaya çıkmışsa da aslında terörü besleyen ve meşrulaştıran en önemli kaynaklardan biri olmuştur. Tıpkı ‘düşman'' saydığı rakipleri gibi sadece kendi kutsalına odaklanan ve başkasının inançlarını düşünmeksizin reddedn bu empatiden yoksun yaklaşım, terörle mücadelede güç kullanma dışında kalan yöntemleri de adeta reddetmiştir. Sonuçta iki karşıt cephe olarak sunulan Bush ve Üsame Bin-Ladin, denebilir ki benzeri görüşleri ile birbirlerini güçlendirmişlerdir. Tüm bu örnekler bize göstermektedir ki, Amerikan politikaları artık pre-emtive (önleyici) olmaktan çıkmış, daha ziyade teolojik bir hal almıştır.[23] Yayınlandığı Yer: Türk Harb-İş dergisi, Sayı: 210, Ekim 2004, ss. 23-27 -------------------------------------------------------------------------------- [1] Dinlerin eşit düzeyde özgürlüğü ve din-devlet ayırımı ilkesi özellikle Thomas Jefferson''ın görüşlerinde en güçlü sesini bulmuştur. [2] ABD''de dinin yeri ve geçmişi konusunda kısa, ama öz bilgi için bkz.: Okan Arslan ve Selçuk Arı, Amerika, Özgürlük Havarisi mi? Yoksa Günah Keçisi mi?, (Ankara: Platin, 2004), ss. 28-45. [3] Dana Millbank, ‘Religious Right Finds Its Center in Oval Office'', Washington Post, 24 December 2001, p. A2. [4] Juan Stam, ‘Bush''s Relgious Language'', The Nation, 22 December 2003. [5] Michael Howard, ‘New Intolerance Between Crescent and Cross'', The Wall Street Journal, 5 July 1995. [6] Jill Lawrence, ‘Bush''s Agenda Walks the Church-State Line'', The USA Today, 29 January 2003. [7] Robyn E. Blumner, ‘Religiosity as Social Policy'', St. Petersburg Times, 28 September 2003; Sydney H. Schanberg, ‘The Widening Crusade'', The Village Voice, 15-21 October 2003; Paul Haris, ‘Bush Says God Chose Him to Lead His Nation'', The Guardian, 1 November 2003. [8] Jonathan Turley, ‘Raze the Church/State Wall? Heaven Help Us!'', Los Angeles Times, 24 February 2003; Alan Cooperman, ‘Paige''s Remarks on Religion in Schools Decried'', Washington Post, 9 April 2003. [9] William M. Arkin, ‘The Pentagon Unleashes a Holly Warrior'', The Los Angeles Times, 16 October 2003. [10] Tim Wheeler, ‘Bush''s Religious Right Target Churches'', People''s Weekly, 3 July 2004. [11] ‘Baptists Angry at Bush Campaign Tactics'', USA Today, 4 July 2004. [12] Jon E. Dougherty, News Max, 1 September 2004. net yoluyla. [13] Tony Carnes, ‘The Bush Doctrine'', Christianity Today, May 2003. [14] Juan Stam, ‘Bush''s Religious Language'', The Nation, 22 December 2003; Jill Lawrence, ‘Bush''s Agenda Walks the Church-State Line'', The USA Today, 29 January 2003. [15] George Bush''ta aktaran, Jill Lawrence, ‘Bush''s Agenda Walks the Church-State Line'', The USA Today, 29 January 2003. [16] Juan Stam, ‘Bush''s Relgious Language'', The Nation, 22 December 2003. [17] Henry Muto, ‘Amerikan Sivil Dini Semavi mi, Yoksa Yerli mi?'', Zaman, 26 Haziran 2003. [18] David Domke, ‘Bush Weds religion, Politics to Form World View'', Seattle Post-Intelligencer, 22 August 2004. [19] ‘Bush''s Messiah Complex'', Başyazı, The Progressive, February 2003. [20] Graydon Carter, ‘The President? Go Figure'', Vanity Fair, December 2003; Henry A. Giroux, ‘George Bush''s Religious Crusade Against Democracy: Fundamentalism As Cultural Politics'', Dissident Voice, 4 August 2004. [21] ‘Bush''s Messiah Complex'', Başyazı, The Progressive, February 2003. [22] Tony Carnes, ‘The Bush Doctrine'', Christianity Today, May 2003. [23] Tim Wheeler, ‘Bush''s Religious Right Target Churches'', People''s Weekly, 3 July 2004; Robyn E. Blummner, ‘Christian Soldiers for the Bush Campaign'', St. Petersburg Times, 13 June 2004 .................................................. .................................................. .......... .................................................. .................................................. .......... PROF. DR. AYTUNÇ ALTINDAL: “MİSYONER FAALİYETLERİ ARTIŞTA” Araştırmacı Yazar Prof. Dr. Aytunç Altındal ile özelde Türkiye’de, genelde dünyada gerçekleşen misyonerlik faaliyetleri hakkında bir röportaj yaptık. Altındal, özellikle müslümanların dikkatli olması gerektiği hususları zikrederken hoşgörünün sınırlarının kesinlikle çizilmesi gerektiğini belirtiyor. Türkiye’de ve İslam coğrafyasında misyonerlik faaliyetleri nelerdir? Türkiye’de ve İslam coğrafyasında misyonerlik faaliyetleri dört ayrı dalda ve alanda sürdürülmektedir. Geçen yıl 18.300 olan misyoner sayısı, Irak’ın ve Afganistan’ın işgalinden sonra 23.177’ye çıkmıştır. Tüm İslam coğrafyasında ise yaklaşık 100 bin kadar misyoner aktif olarak görev yapmaktadır. Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri, tüm İslam coğrafyasında olduğu gibi 4 alanda yaygınlaşmış ve bu faaliyetlere yerel bazı İslami Cemaatler de ne yazık ki, alet edilmişlerdir. Bunları şöylece sıralayabiliriz: a) Dinlerarası dialog çalışmaları 1962-1965 yılları arasında başta Vatikan olmak üzere tüm hristiyan aleminde başlatılan bu girişim, özellikle 1993’de SSCB’nin tam olarak yıkılmasından sonra ivme kazanmıştır. Dinlerarası dialog konusunda 1960-1965 yılları arasında Türkiye, Suriye ve İran ile kısmen Irak’ta istihbarat ve demografik çalışmalar yürütmüş olan ‘Barış Gönüllüleri’ adlı misyonerler tarafından hazırlanmış olan raporlara dayandırılarak yürütülen bu faaliyetler, 1996’dan itibaren İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nin girişimiyle hız kazanmıştır. 1960’ta Türkiye’de 1019 barış gönüllüsü misyoner, özellikle G. Doğu Anadolu’da faaliyet gösteriyordu. b) Ekümenizm Çalışmaları Ekümene; hristiyan dininin ve uygarlığının egemen olduğu coğrafi alan demektir. Bu nedenle ilk ‘ekümenik’ toplantılar, hristiyan mezhepleri arasında yürütülmüştür. Dünya Kiliseler Birliği, Protestan Kiliseleriyle Ortodoks ve Anglikan Kiliselerini bir araya getirmiştir.. Diğer yanda ise Katolik ve Doğu Kiliseleri yer almışlar ve giderek belirli konularda uzlaşmalar sağlamışlardır. Diğer dinlerle ‘ekümenikal’ ilişkiler kurulmasına 1990’larda hız verilmiştir. Ekümenik hareketin iki hedefi vardır: Birincisi, Türkiye’de Fener Rum Patriği’ni ‘Ekümenik Patrik’ ilan ettirmek ve böylece Lozan Antlaşmasını delmek ve Anayasayı değiştirmektir. İkincisi ise, misyonerlik faaliyetlerini yasal kılıflar altında sürdürmektir. 2. Vatikan Konsili''nden sonra diyalog olayı başladığında Dünya Kiliseler Birliği; ki bu birlik, 1919-20 yıllarında Fener Patrikhanesi''nin yazdığı mektuplarla başladı. Anglikan, Protestan, Ortodoks kiliselerinden ve bunların çeşitli değişik alt açılım kiliselerinden oluşuyor. Vatikan girmemişti. Şimdi o da bunun içinde. Bu hareketin adı ekümenizm hareketidir. Yani bu kiliselerin biraraya gelerek, birbirlerini şu veya bu şekilde bütünleştirerek, farkı tutup aralarındaki benzerlikleri öne çıkararak yaptıkları hareketin adına ekümenizm hareketi deniliyor. “Farklılıklarınızı saklayın, benzerliklerinizi öne çıkartın”; bu, ekümenizm hareketidir. Ekümenizm hareketinde dediler ki, “Bizim birinci vazifemiz misyonerliktir. Bu misyonerliği yaparken de bizim yapmamız gereken şudur: ''İllaki Katolik ol, illaki Ortodoks ol, illaki Anglikan ol'' demeyelim. Ne diyelim? ''Hristiyan ol da hangi kiliseden olursan ol'' diyelim. Bunun adına Evangelizasyon denir. Yani önce “Evangel” dediğimiz İncil''le tanış, İncil''i öğren. ''İncil''i bir oku. Ne çıkar?'' ''Demek ki bu konuda bizim aramızda bir kavga yok. İster ben Rus Ortodoksu olayım, siz Katolik olun, öteki Protestan olsun, öteki Ermeni olsun'' önemli değil. Bizim birinci meselemiz şudur: Biz, müslümanları önce İncil''le tanıştırmalıyız. Adam İncil''i okusun. Sorusu varsa gelsin bana sorsun. Ben kimim? Ben papazım. Bana gel sor. Beğenirsen katıl.” Dolayısıyladır ki Türkiye''de ve bütün dünyada ekümenizm, yani kiliseler arasında birlik, yani Vatikan Katolik Kilisesi, Anglikan Kilisesi, Ortodoks Kilisesi aralarında dediler ki, “Biz farklılıklarımızı koruyacağız. Benzerliklerimizi öne çıkartacağız. Nedir benzerliklerimiz? Hepimiz İncil okuyoruz. Öyleyse insanlara ''Katolik ol, Ortodoks ol'' demektense ''hristiyan ol'' demek gerekiyor. ''Gel hristiyan ol da hangimize katılırsan katıl c) Tolerans=Hoşgörü toplantıları Latince ‘tolare’ sözcüğünden gelen tolerans kavramı, Türkçe’ye ‘hoşgörü’ olarak çevrilmiştir ama sözcüğün Latince karşılığı, ‘Tahammül etmek, acıya katlanmaktır. Türkçe’de ‘müsamaha’ denilmesi uygundur. Tolerans toplantılarının amacı; Kiliseler’in kendi resmi yayınlarına göre, ‘Henüz İsa Mesih’i tanıyamamış olan kişilere onu tanıtmaktır’. Yoksa sanıldığı gibi İslam dininin hristiyanlarca öğrenilmesini sağlamak değildir. Kiliseler, İslam dininin ne olduğunu 1400 yıldır bilirler, şimdi mi akıllarına geldi ne olduğunu öğrenmek? Focolare teşkilatı özel bir yerleşim alanı, bir şehir kurdu. Bu şehrin adı Marianapolis''tir. Bu şehir, tam Papa''nın yazlık sarayının bulunduğu Castelgandolfo denilen yerde bu sarayı da içine alan bir yerdir. 1992 yılında ilk defa 130 kadarının Türk vatandaşı olduğu kabul edilen çeşitli ülkelerden 4.400 müslümana yönelik burada bir mektup yayınlandı. Bu mektupta dendi ki; “Biz, sizlerin İslami inançlarınız çerçevesinde bize nasıl baktığınızı görmek istiyoruz.” Bunun için de müslümanlardan bazı şahısları seçerek “Bizlerle diyalog kurun” çağrısını yaptılar. 5 Haziran 1993 Cumartesi günü Roma''da, Vatikan''ın verdiği paralarla Focolare teşkilatı bir toplantı düzenledi. Düzenlediği toplantıda “Bizim kendi kavramımız diyalog, Koinoia ve gizli vaftiz olayını bu sinodda tartışacağız. Bu sinoddan müslümanlarla birliktelik sağlayacak bazı kararlar da çıkartmamız lazım.” dedi. Buraya davetli olanlar arasında üç kişi çok önemli idi. Bunlardan birincisi İtalya Cumhurbaşkanı Oscar Luicis Calfaro idi. Calfaro mason, büyük bir üstad ve aynı zamanda Malta şövalyesiydi. İkincisi Egont Kleptch diye bir adamdı. Avrupa Parlamentosu Başkanıydı. Üçüncüsü Henry Sokovsky diye bir şahıstı. Bu şahıs da BM aileden sorumlu bakan düzeyinde bir adamdı. Bu üçü bir başka şahsı özel olarak buraya davet ettirmişlerdi. Focolare''nin bu toplantıdaki onur üyesi Patrik Bartholomeos idi. Patrik Bartholomeos bu toplantıya katıldı. Ve müslümanlarla diyalog kurulması meselesi kendisine söylendi. Türkiye''de bu işlere girmek isteyen kim vardı? 1993 yılından itibaren kimler olduğunu siz biliyorsunuz. d) İbrahimî Dinler toplantıları Vatikan tarafından yayınlanan ‘Kateşizm’ belgesinde müslümanların Hz. İbrahim’in ‘inancına’ bağlı kişiler oldukları, bu nedenle de İsa Mesih’in kurtarıcılığına ‘kısmen’ mazhar olacakları yazılıdır. Nedense, Hz. Muhammed’in ve Kur’an-ı Kerim’in adı bu kitapta yer almamaktadır. İbrahimî Dinler yutturmacası, ülkemizde 1955’ten bugüne ‘dönme’ ve/veya ‘Sabataycı’ diye bilinen gruplar tarafından, Büyük Mason Locaları aracılığıyla yönlendirilmekte olan bir faaliyettir. Nihai hedefi İslam Dini’nin ‘tek ve son din’ olduğu gerçeğini müslümanlara unutturmak ve üç dinin de aynı olduğunu, dolayısıyla hristiyan olunabileceğini vurgulamaktır. Kaldı ki, onların ‘patriark’ müslümanların ise ‘peygamber’ kabul ettikleri İbrahim (Abram/Abraham) bir ve aynı kişi değildir. Müslümanların Allah’ın dostu kabul ettikleri Hz. İbrahim çok farklı bir kişiliktir. İbrahimi din ne demektir? Teolojide İbrahimi din diye bir olay var mıdır? Yoktur. İbrahimi dinler diye bir kavram olsaydı, bu dinlerin hiçbiri ortaya çıkmazdı. Bu iş bir tek Yahudilik ve onun gelişmesi ile kalırdı. Demek ki İbrahimi din diye bir olaya biz kendi içinde çelişkili bir kavram diyoruz. İbrahimi din dediğiniz zaman “üç din de eşittir” demek istiyorsunuz. Bir babanın üç oğlu bile eşit değildir. Nasıl oluyor da bu üç din eşit oluyor. Bir de siz buna Müslüman kesimin içinden, Müslümanlar adına konuştuğunu söyleyen, televizyonlara çıkıp ağlayarak, sızlayarak İslamiyeti anlattığını söyleyenleri ve çevresindeki insanları katarsanız, onlar da “bütün dinler eşittir” derlerse artık bu kaymaklı ekmek kadayıfı durumundadır. Kimler için? Hristiyanlar için... Yahudiler bile bu tuzağa düşmezler. Nitekim de düşmüyorlar. Yahudilerin düşmediği bu tuzağa Türkiye''de belli bir çevre angaje olmuş durumda. Niçin angaje olmuş? O beni ilgilendirmiyor. Menfaat meselesi midir, başka bir şey midir? Bilmek de istemiyorum. İlgilenmiyorum da. Zaten bu olayı biraz da patetik buluyorum. Bu olay patetik bir olay. “Biz, hepimiz kardeşiz”, “Biz hepimiz İbrahimi dinin elemanlarıyız”; bu bir patetik olaydır. 1943 senesinde Focolare, “yeni din anlayışı getirmeliyiz” diye yazılar hazırlıyordu. Focolare''nin “yeni din anlayışı” dediği işte budur. Misyoner sayısındaki artış neyin ifadesidir? Devlet ve halk, bunların yasadışı çalışmalarını nasıl durudurabilir? Misyoner sayısı giderek daha da artacak ve Türkiye’de belki de yüzlerce kilise açılacaktır. Bu, AB stratejisinin kaçınılmaz sonucudur. Devlet, misyonerlik faaliyetlerini önlemeye yönelik hiçbir ciddi girişimde bulunmamaktadır. Günümüzde devletler arası inanç savaşı yaşıyor muyuz? ABD ve Avrupa devletlerinin, özelde Ortadoğu, genelde İslam ülkelerini yeniden şekillendirme gayretleri misyonerlik planlarının bir gereği midir? Evet, gerçekte örtülü bir inanç savaşı var. Bunun görünen yüzünde ekonomik faaliyetler var. Ancak arka planda İsrail’in güvenliği ve Siyonist-Methodist dayanışması var. ABD’nin en yetkili kişilerinden John Aschcroft‘un deyişiyle söylersek; “İslam Dini’nde insan evladını kurban eder. Hristiyanlıkta ise Tanrı kendi evladını insanlar için kurban etmiştir. Fark buradadır. Her müslüman potansiyel bir ‘kitle imha silahıdır.’ Bu sözler, 21. yüzyıla şekil ve yön vermek isteyen ABD’nin en güçlü beş yöneticisinden birine aittir. Daha fazla söze gerek yok sanırım. Ekümenlik nedir? Ekümenik, evrensel demektir. İstanbul Fener Rum Patriği, ABD ve AB tarafından tüm dünya Ortodokslarının (yaklaşık 320 milyon) “lideri” yapılmak istenmektedir. Bu nedenle de İstanbul’daki Patrikhane’ye ‘Vatikan tipi’ bir devlet statüsü verilmeye çalışılmaktadır. Patrik, ekümenik sıfatını alırsa, bu kez de AB ve ABD, ‘tazminat ve toprak’ taleplerini gündeme getirecektir. İstanbul Rum Patrikhanesi’nin ekümenlik maksadı var mıdır? Varsa faaliyetleri nelerdir? Evet vardır ve yıllardır bu konuda başta Rahmi Koç olmak üzere Türkiye’deki ‘iştirakçi’ çevrenin tam desteğini almıştır. Halen AB’nin doğrudan koruması altındadır. Bilindiği gibi siyonizm, ilk resmi toplantısını 29 Ağustos 1897’de Basel’de gerçekleştirdi. O günden bugüne siyonizmin geldiği nokta nedir? O günden bu yana Siyonizm çok mesafe katetmiş ve/fakat kendi içinde de bölünmeler yaşamıştır. Günümüzde Siyonizm dört parçadır. Bunların arasında en etkili olan kesim ABD Yahudileri’nin çoğunluğu tarafından desteklenen “Jews for Christ” (Mesih için yahudiler) adıyla bilinen ‘ırkçı siyonist’ harekettir. .................................................. .................................................. .. .................................................. .................................................. .. Bu yazıları özellikle Hristiyanlara ve Yahudilere hoşgörü ile yaklaşılması gerektiğini söyleyen, dinler arası diyalogdan bahseden Fetullah Gülen ve Harun Yahya nın zırvalıklarına inanlar için yazdım(aslında farklı birkaç siteden kopyala yapıştır yaptım :D ).... Ama derleme bana ait........... Çünkü Bakın: SERIAT''IN, ISLAM''DAN GAYRI DIN VE INANÇ''LARA BAKIS AÇISI NASIL: "Tanri katinda din, kuskusuz, yalnizca Islâm''dir. Kendilerine ''Kitab'' verilmis olanlar (Yahudi''ler. Hiristiyan''lar,vs...), kendilerine ''bilgi'' geldikten sonra ayriliga düstüler. Aralarindaki azginlik içeren tutku yüzünden... (Kur''ân: 3, Imrân 19) "...Islâm''dan baska dinlere ragbet edenler tam bir sapiklik ve ziyân içindedirler... (Kur''ân: 3 Imrân, 85) "Ey Muhammed! Hakka yönelerek kendini Allah''in insanlara yaratilista verdigi dîne ver. Zirâ Allah''in yaratisinda degisme yoktur, iste dosdogru dîn budur (Islâm''dir), fakat insanlarin çogu bilmezler" (Kur''ân, 30, Rûm, 30) "Her dogan çocuk muhakkak Islâm fitrati üzerine dogar; sonra anasiyle babasi onu yehûdî yâhud nâsranî, yâhud mecûsî yaparlar... Allah''in yarattigi bu Islâm ve tevhid seciyyesini sirk ile tebdil etmek muvâfik degildir. Bu Islâm ve tevhid dîni, en dogru bir dindir..." (Muhammed) "Bütün dîn''lerden üstün kilmak üzere peygamberini Kur''ân ve Hâk dîn (Islâm dini) ile gönderen O''dur..." (Kur''ân: 48 Fetih, 28) "O (Allah), müsrikler hoslanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kilmak için Resûlünü hidayet ve Hak Din (Islâm) ile gönderendir" (Kur''ân: 9 Tevbe, 33) "Allah... onlar için begenip seçtigi dini (Islâm''i) onlarin iyiligine yerlestirip koruyacagini... onlara güven saglayacagini vâdetti..." (K. 24 Nûr 55) "...Ibrahim ne Yahudi idi, ne de Hiristiyan. Dosdogru Müslümandi..." (Kur''ân: 3 Al-i Imrân 67) "(Onlar)-Yahudi, yâhut Hiristiyan olun ki dogru yolu bulasiniz-'' dediler. (Ey Muhammed) de ki: -''Hayir, küfürden, sirk''ten uzak ve temiz olan Ibrâhîm''i dinindeyiz (Islâm dînindeyiz)''..." (Kur''ân: 2 Bakara 135) "...Ibrâhîm''e, Ismâil''e, Ishak''a, Ya''kub''a ve torunlarina... ve Musâ'' ve Isâ''ya verilene (Islâm dînine)... inandik... deyin... Yoksa Ibrâhîm, Ismâil, Ishâk, Ya''kûb ve torunlarinin yahudi veyâ hiristiyan olduklarini mi söylüyorsunuz? Peki, siz mi yoksa Allah mi daha iyi bilir? de..." (Kur''ân: 2, Bakara,136, 140) "Ey Müslümanlar, Yahudileri ve Hiristiyanlari dost olarak benimsemeyin; onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onlara dost olursa, o da onlardandir..." (Kur''ân: 5, Mâide 51) "Bunlar (Yahudiler), Allah''in lânetledigi kimselerdir. Allah''in rahmetinden uzaklastirdigi (lânetli) kimseye gerçek bir yardimci bulamazsin" (Kur''ân: 4, Nisâ 51-52). "Yahudiler: -Uzeyr Allah''in ogludur- dediler. Hiristiyanlar da: -Mesih (Isa) Allah''in ogludur- dediler. Bu onlarin agizlariyle geveledikleri sozlerdir... Allah onlari (Yahudileri ve Hiristiyanlari) kahretsin! Nsil da (hak''tan bâtila) döndürülüyorlar ..." (Kur''ân: 9, Tevbe 30) "...Onlarin (Yahudilerin alinlarina) zillet ve meskenet (alçaklik ve düskünlük) damgasi basildi. Allah''in gazabina da ugradilar. Çünkü Allah''in âyet''lerine küfrederler, peygamberleri haksiz olarak öldürürlerdi..." (K. Bakara 61) "Onlar (Yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah''in ahdine ve (mu''minlerin) himayesine siginmadikça kendilerine zillet (damgasi) vurulmustur; Allah''in hismina ugramislar ve miskinlige mahkum edilmislerdir. Çünkü onlar Allah''in âyet''lerini inkâr ediyorlar ve haksiz yere peygamberlerini öldürüyorlardi. Bu da onlarin isyan etmis ve haddi asmis bulunmalarindandir" (K. Imrân 112) "Allah yehûd ve nasârayi (yahudileri ve hiristiyanlari) rahmetinden uzak kilsin" (Muhammed) " Onlar (Yahudiler, Hiristiyanlar) Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, alinlarina vurulan zillet damgasindan kurtulacaklari yoktur. Meger ki, Allah''in dinine ve müslümanlarin yoluna girmis olsunlar... (Kur''ân, 3 Mâide 112) "...Iste Allah, inkârlari yüzünden onlara (Yahudilere) lânet etmistir..." (Kur''ân, 4 Nisâ 46) "...Sebte (Cumartesi''ye) hürmet etmeyen Yahudileri tel''in ettigimiz gibi..." (Kur''ân, 4 Nisâ 47) "Tevrat''la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap tasiyan merkebin durumu gibidir..." (Kur''ân: 62, el-Cum''a, 5) "Ehl-i Kitap (Yahudiler, Hiristiyanlar, vs...) ve müsriklerden olan inkârcilar, içinde ebedî olarak kalacaklari cehennem atesindedirler. Iste halkin en serlileri onlardir". (Kur''ân. 98 Beyyine 6) "Kitap verilenlerden (Yahudi''lerden, Hiristiyan''lardan, vs...) (Islâm''i) din edinmeyenlerle, boyunlarini büküp kendi elleriyle cizye (Kafa parasi) verene kadar savasin..." (Kur''ân, 9 Tevbe 29) " Kitapli''larin (Yahudi''lerin ve Hiristiyan''larin) cizye (kafa parasi) vermege zorlanmalari... müslümanliktan imtinâlarinin (kaçinmalarinin) cezâsidir..." (Sahih-i Buharî... Cilt VIII, sh. 451) "Ey maymun evlâdi (Yahudiler) Tanri sizi zelîl edip size azâbini indirmedi mi?" (Muhammed) "...Yalniz Allah''in dini (Islâmiyet) kalana kadar onlarla savasin..." (Kur''ân: 2 Bakara 193) "Tanri''nin peygamber''i Muhammed ve onunla birlikte olanlar (müslümanlar), kâfirlere karsi çok kati-sert (esiddâ), birbirlerine karsi ise acimali-merhametlidirler (ruhamma) ..." (K. Fetih, 29 "... bedevîlere de ki: -''Siz son derece satvetli, cengâver bir kavim ile (Romalilarla, Farslarla), (savasmaya) çagirilacaksiniz. Onlar Islâm oluncaya kadar vurusacaksiniz..." (Kur''ân, 48 Fetih 16) "Müsrikler istemeseler de dinini (Islâm''i) bütün dinlerden üstün kilmak için peygamberini hidayet ve hak (gerçek dinle) gönderen O''dur" (Kur''ân, 61 Saff 9) |
dinde demokrasi yoktur
İslamda demokrasi yoktur.Çünkü kuran müşriklerin öldürülmesi gerektiğini söyleyen.kadını ve erkeği küçük gören ayetlerle doludur.Bunların isimlerini verebilirim.
Atatürk kurduğu ülkede yetişen yeni nesilin dinlerin saçmalığından arınmış,ateist bir toplum olarak yetişmesini düşlüyordu(kanıt olarak Ata nın 1930 ların başlarında ilköğretimler için yazdırdığı tarih kitabına bakılabilir)Bizde dini önce siyasi sonra sosyal yaşantımızdan çıkarabilirsek gerçek demokrasiyi yakalayabiliriz.Ancak insanlar gerçeği görebilirlerse mutlu yarınlara ulaşabiliriz. |
EVRENİN YARATILIŞI GERÇEĞİ
İçinde bulunduğumuz uçsuz bucaksız evrenin nasıl var olduğu, nereye doğru gittiği, içindeki düzen ve dengeyi sağlayan kanunların nasıl işledikleri her devirde insanların merak konusu olmuştur. Bilim adamları, düşünürler asırlardır bu konuyla ilgili sayısız araştırmalar yapmışlar, pek çok teoriler üretmişlerdir.
20. yüzyılın başlarına dek hakim olan görüş, evrenin sonsuz boyutlara sahip olduğu, sonsuzdan beri var olduğu ve sonsuza kadar da var olacağı şeklindeydi. "Statik evren modeli" adı verilen bu anlayışa göre, evren için herhangi bir başlangıç veya son söz konusu değildi. Materyalist felsefenin de temelini oluşturan bu görüş, evreni sabit, durağan ve değişmez bir maddeler bütünü olarak kabul ederken bir Yaratıcı'nın varlığını da reddediyordu. Materyalizm, maddeyi mutlak varlık sayan, maddeden başka hiçbir şeyin varlığını kabul etmeyen bir düşünce sistemidir. Tarihi eski Yunan'a kadar uzanan, ama özellikle 19. yüzyılda yaygınlaşan bu düşünce sistemi, Karl Marx'ın diyalektik materyalizmiyle ünlenmişti. 19. yüzyıldaki durağan evren modeli, başta belirttiğimiz gibi, materyalist felsefeye zemin sağlamıştı. Materyalist felsefeci George Politzer, bu evren modeline dayanarak, "Felsefenin Başlangıç İlkeleri" adlı kitabında "evrenin yaratılmış birşey" olmadığını öne sürmüştü ve şöyle demişti: Evren yaratılmış birşey değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde, evrenin Tanrı tarafından belli bir anda yaratılmış olması ve evrenin yoktan var edilmiş olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için, herşeyden önce, evrenin var olmadığı bir anın varlığını, sonra da, hiçlikten (yokluktan) birşeyin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir. Buysa bilimin kabul edemeyeceği birşeydir.1 Politzer evrenin yoktan var edilmediğini iddia ederken 19. yüzyılın durağan evren modeline dayanıyor ve dolayısıyla bilimsel bir iddia ortaya attığını sanıyordu. Oysa 20. yüzyılda gelişen bilim ve teknoloji, materyalistlere zemin sağlayan durağan evren modeli gibi ilkel anlayışları kökünden yıkmıştır. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda, evrenin bir başlangıcı olduğu, yok iken bir anda büyük bir patlamayla yaratıldığı modern fizik tarafından pek çok deney, gözlem ve hesapla ispatlanmış durumdadır. Ayrıca evrenin, materyalistlerin iddia ettikleri gibi sabit ve durağan olmadığı, tam tersine sürekli bir hareket ve değişim içinde olduğu, genişlediği saptanmıştır. Bugün bu gerçekler bütün bilim dünyası tarafından kabul edilmektedir. Evrenin bir başlangıcı olması kainatın yoktan var edildiği, yani yaratıldığı anlamına gelir. Eğer (daha önce yok iken...) yaratılan bir varlık varsa bunun mutlaka bir Yaratıcısı'nın da olması gerektiğini kolayca anlarız. Yoktan var olma, insan aklının kavrayamayacağı bir şeydir. Dolayısıyla, yoktan var etmek, (sanat yapıtları veya teknolojik bulgular gibi...) bir şeyleri biraraya getirerek yeni birşey oluşturmaktan çok farklıdır. Çünkü yaratılan şeyin hiçbir örneği yok iken, hatta yaratmak için zaman ve mekan dahi yok iken bir anda, bir defada kusursuzca var olması, ancak Allah'ın yaratmasının bir delilidir. İşte evrenin yoktan var olması, onun yaratılmış olduğunun en büyük delilidir. Bu gerçek derin olarak düşünülürse çok şeyi değiştirir. İnsanların hayatın anlamını kavramalarına ve buna göre bakış açılarını ve amaçlarını belirlemelerine sebep olur. Bu yüzden, tarih boyunca birtakım insanlar -kesin olarak delillerini gördükleri halde- tam olarak kavrayamadıkları yaratılış gerçeğini görmezlikten gelmeye kalkışmışlardır. Diğer insanlar üzerinde de bir düşünce bulanıklığı yaratmak kastıyla birtakım alternatif varoluş teorileri icat etmişlerdir. Ancak bilimin ışığı altında ortaya çıkan deliller kısa zamanda bu iddialara kesin olarak son vermiştir. Şimdi evrenin nasıl var olduğu konusundaki bilimsel gelişim sürecini kısaca görelim. EVRENİN GENİŞLEMESİ 1929 yılında California Mount Wilson gözlem evinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden birini yaptı. Hubble, kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların, uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru yaklaşan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bu buluş bilim dünyasında büyük bir yankı yarattı. Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kayar. Hubble'ın gözlemleri sırasında ise yıldızların ışıklarında kızıla doğru bir kayma fark edilmişti. Yani yıldızlar bizden sürekli olarak uzaklaşmaktaydılar. Hubble, çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha keşfetti: Yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Herşeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç, evrenin her an "genişlemekte" olduğuydu. Konuyu daha iyi anlamak için, evreni şişirilen bir balonun yüzeyi gibi düşünmek mümkündür. Balonun yüzeyindeki noktaların balon şiştikçe birbirlerinden uzaklaşmaları gibi, evrendeki cisimler de evren genişledikçe birbirlerinden uzaklaşmaktadırlar. Burada değişik galaksilerin uzaklıkları ile kızıla kaçış miktarları görülmektedir. En yukarıdaki düşey ok tayfın üzerindeki belirli bir noktayı göstermektedir. Bu nokta diğer tayflarda yatay oklar kadar sağa yani kızıla kaçmaktadır. Görüldüğü hızın bir belirtisi olan bu kızıla kaçma galaksi dünyamızdan uzaklaştıkça artmaktadır. Aslında bu gerçek daha önceden de teorik olarak keşfedilmişti. Yüzyılın en büyük bilim adamı sayılan Albert Einstein, teorik fizik alanında yaptığı hesaplamalarla evrenin durağan olamayacağı sonucuna varmıştı. Fakat o devrin genel kabul gören durağan evren modeliyle ters düşmemek için bu buluşunu bir kenara bırakmıştı. Einstein bu davranışını daha sonra, "kariyerinin en büyük hatası" olarak adlandıracaktı. Daha sonra Hubble'ın gözlemleriyle evrenin genişlediği kesinlik kazandı. Peki evrenin genişliyor olmasının, evrenin varoluşu konusundaki önemi neydi? Evren genişlediğine göre, zaman içinde geriye doğru gidildiğinde evrenin tek bir noktadan başladığı ortaya çıkıyordu. Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu "tek nokta"nın, "sıfır hacme" ve "sonsuz yoğunluğa" sahip olması gerektiğini gösterdi. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Evrenin başlangıcı olan bu büyük patlamaya ingilizce karşılığı olan "Big Bang" ismi verildi ve bu teori de aynı isimle anılmaya başlandı. Bu arada belirtmek gerekir ki; aslında "sıfır hacim" bu konunun teorik bir ifade biçimidir. Bilim, insan aklının kavrama sınırlarını aşan "yokluk" kavramını ancak "sıfır hacimdeki nokta" ifadesi ile tarif edebilmektedir. Gerçekte ise "sıfır hacimdeki bir nokta" "yokluk" anlamına gelir. Evren de yokluktan var olmuştur. Diğer bir deyimle yaratılmıştır. Bilindiği gibi Big Bang teorisi, başlangıçta evrendeki tüm cisimlerin birarada olduklarını ve sonradan ayrıldıklarını göstermiştir. Big Bang teorisinin ortaya koyduğu bu gerçek de, zamanımızdan tam 14 asır önce insanların evren hakkındaki bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu bir dönemde yine Kuran'da şöyle bildiriliyordu: O küfre sapanlar görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi, 30) Bu ayetlerde de bildirildiği gibi herşey, hatta henüz yaratılmamış olan "gökler ve yer" bile, tek bir noktadayken büyük patlama ile yaratılmış ve birbirlerinden ayrılarak evrenin bugünkü şeklini meydana getirmişlerdir. Ayetin ifadelerini Big Bang teorisi ile karşılaştırdığımızda tam bir uyum içinde olduklarını görürüz. Oysa Big Bang'in bilimsel bir teori olarak ortaya atılması ancak 20. yüzyılda mümkün olmuştur. Evrenin genişlemesi, Büyük Patlama teorisinin yani evrenin yoktan var edildiğinin en önemli kanıtlarından biridir. Evren yaratıldığından beri süregelen bu gerçek, modern bilim tarafından ancak bu yüzyılda keşfedildiği halde Kuran bu gerçeği yine bundan 14 asır önce haber vermiştir: Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47) BIG BANG'E ALTERNATİF ARAYIŞLAR Açıkça görüldüğü gibi, Büyük Patlama teorisi evrenin "yoktan var edildiği"nin, yani Allah tarafından yaratıldığının ispatıydı. Bu nedenle materyalist felsefeyi benimseyen astronomlar, Big Bang'e karşı direnmeye ve sabit durum teorisini ayakta tutmaya çalıştılar. Bu çabanın nedeni, önde gelen materyalist fizikçilerden A.S.Eddington'ın "felsefi olarak doğanın birden bire başlamış olduğu düşüncesi bana itici gelmektedir" sözünden anlaşılıyordu.2 Big Bang teorisinden rahatsız olanların başında dünyaca ünlü astronom Sir Fred Hoyle geliyordu. Hoyle, yüzyılın ortalarında "sabit durum" (steady-state) adında, 19. yüzyıldaki durağan evren anlayışına benzer bir teori ortaya attı. Sabit durum teorisi, evrenin boyut ve zaman açısından sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Görünürdeki tek amacı materyalist felsefeyi desteklemek olan bu teori, evrenin başlangıcı olduğunu ortaya koyan "Big Bang" teorisiyle taban tabana zıttı. Sabit durum teorisini savunanlar uzunca bir süre Big Bang'e karşı direndiler. Ama bilim aleyhlerine işliyordu. 1948 yılında George Gamov, Big Bang'e bağlı olarak yeni bir iddia ortaya sürdü. Buna göre evrenin Büyük Patlama ile oluşması durumunda, evrende bu patlamadan arta kalan bir radyasyonun da olması gerekmekteydi. Üstelik bu radyasyon evrenin her yanında eşit olmalıydı. "Olması gereken" bu kanıt çok geçmeden bulundu. BİR BAŞKA DELİL: KOZMİK FON RADYASYONU 1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı bu dalgaları rastlantısal olarak keşfettiler. "Kozmik Fon Radyasyonu" adı verilen bu radyasyon, yerel kökenli değil, evrenin tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin her yerinden eşit ölçüde alınan ısı dalgasının, Big Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Penzias ve Wilson, bu bulgularından ötürü Nobel Ödülü kazandılar. 1989 yılına gelindiğinde ise, Amerikan Uzay Araştırmaları Dairesi NASA, Kozmik Fon Radyasyonu'nu araştırmak üzere uzaya COBE uydusunu gönderdi. Bu gelişmiş uyduya yerleştirilen hassas tarayıcıların, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini doğrulaması yalnızca sekiz dakika sürdü. COBE, evrenin başlangıcındaki büyük patlamanın kalıntılarını bulmuştu. Bütün zamanların en büyük astronomik keşfi olarak adlandırılan bu bulgu, Big Bang teorisinin açık bir ispatıydı. COBE uydusunun ardından uzaya gönderilen COBE 2 uydusunun bulguları da, yine Big Bang'e dayanılarak yapılan hesapları doğruladı. Big Bang'in diğer bir önemli delili ise, uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarı oldu. Günümüzde yapılan ölçümlerle anlaşıldı ki, evrendeki hidrojen-helyum gazlarının oranı, Big Bang'den arta kalan hidrojen-helyum oranının teorik hesaplamalarına uyuyordu. Eğer evrenin bir başlangıcı olmasaydı ve evren sonsuzdan beri var olsaydı, içindeki hidrojen tamamen yanarak helyuma dönüşmüş olurdu. Tüm bu açık deliller Big Bang teorisinin bilim dünyasında kesin bir kabul görmesine yolaçtı. Big Bang modeli bilimin, evrenin oluşumu ve başlangıcı hakkında ulaştığı son noktaydı. Fred Hoyle ile birlikte uzun yıllar sabit durum teorisini savunan Dennis Sciama, ardarda gelen ve Big Bang'i ispatlayan tüm bu deliller karşısında içine düştükleri durumu şöyle anlatır: Sabit durum teorisini savunanlarla onu test eden ve bence onu çürütmeyi uman gözlemciler arasında, bir dönem çok sert çekişme vardı. Bu dönem içinde ben de bir rol üstlenmiştim. Çünkü gerçekliğine inandığım için değil, gerçek olmasını istediğim için 'sabit durum' teorisini savunuyordum. Teorinin geçersizliğini savunan kanıtlar ortaya çıkmaya başladıkça Fred Hoyle bu kanıtları karşılamada lider rol üstlenmişti. Ben de yanında yer almış, bu düşmanca kanıtlara nasıl cevap verilebileceği konusunda fikir yürütüyordum. Ama kanıtlar biriktikçe artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisinin bir kenara bırakılması gerçeği ortaya çıkıyordu.3 California üniversitesinden Prof. George Abel de; "bugünkü mevcut deliller, evrenin milyarlarca yıl önce Big Bang ile başladığını gösteriyor. Big Bang teorisini kabul etmekten başka çaremiz yok" demektedir. Big Bang'in bu zaferi ile birlikte, materyalist felsefenin temeli olan "ezeli madde" kavramı da tarihe karışmış oldu. Peki o zaman Big Bang'den önce ne vardı ve "yok" olan evreni bu büyük patlama ile "var" hale getiren güç neydi? Elbette ki bu soru, Arthur Eddington'ın ifadesiyle materyalistler için felsefi olarak itici gerçek, Yaratıcı'nın varlığı yerine "evrenin yaratılmış olduğunu" göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Antony Flew, bu konuda şunları söyler: İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Sadece evrenin bir sonunun ve başlangıcının olmadığını kabul ettiğimiz sürece, evrenin şu anki varlığının mutlak bir açıklama olduğunu savunabiliriz. Ben hala bu açıklamaya inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf etmeliyim.4 Kendisini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan pek çok bilim adamı ise, evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını kabul etmiş durumdadır. Bu Yaratıcı, hem maddeyi hem de zamanı yaratmış olan, yani her ikisinden de bağımsız bir varlık olmalıdır. Ünlü Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross bu gerçeği şöyle açıklar: Eğer zaman ve madde, patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa, o zaman evreni meydana getiren nedenin, evrendeki zaman ve mekandan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu bize Yaratıcı'nın evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir. Aynı zamanda Yaratıcı'nın bazılarının savunduğu gibi evrenin kendisi olmadığını ve evreni kapladığını, sadece evrenin içindeki bir güç olmadığını kanıtlar.5 Madde ve zaman, tüm bu kavramlardan bağımsız olan sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı tarafından var edilmiştir. O Yaratıcı, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'tır. UZAYDA HASSAS DENGELER Gerçekte, Big Bang'in materyalistler açısından oluşturduğu sorun, ateist felsefeci Antony Flew'un yukarıda yer verilen itirafından çok daha büyüktür. Çünkü Big Bang, evrenin yalnızca yoktan var edildiğini değil, aynı zamanda çok planlı, düzenli ve kontrollü bir biçimde var edildiğini göstermektedir. Büyük Patlama, evrenin tüm maddesini ve enerjisini barındıran noktanın patlaması ve büyük bir hızla uzaya yayılmasıyla gerçekleşmiştir. Korkunç bir hızla her tarafa dağılan maddeden; galaksiler, yıldızlar, güneş, dünya ve tüm gök cisimlerini içine alan çok büyük bir denge çıkmıştır. Dahası, insanların "fizik kuralları" olarak adlandırdığı, evrenin her yerinde aynı olan ve değişmeyen kanunlar oluşmuştur. Tüm bunlar, Büyük Patlama'nın ardından büyük bir düzen ortaya çıktığını göstermektedir. Oysa patlamalar düzenlilik oluşturmazlar. Gözlemlediğimiz bütün patlamalar, var olan düzenliliği bozar, parçalar ve yok ederler. Örneğin, atom ve hidrojen bombalarının patlaması, grizu patlamaları, volkanik patlamalar, doğalgaz patlaması, güneşte meydana gelen patlamalar... Ne tür patlama incelenirse incelensin, etkilerinin hep yıkıcı oldukları görülür. Eğer bir patlamanın ardından karşımıza çok detaylı bir tasarım çıkarsa, örneğin yeraltındaki bir patlama, ortaya kusursuz sanat eserleri, dev saraylar, görkemli binalar çıkarırsa, o durumda bu patlamanın ardında "doğaüstü" bir müdahale olduğu, patlamayla birlikte dağılan tüm parçacıkların gerçekte çok kontrollü bir biçimde hareket ettirildikleri sonucuna varırız. Big Bang teorisine uzun yıllar karşı çıktıktan sonra hatasını kabul eden Sir Fred Hoyle'un sözleri, bu durumu güzel ifade eder: Big Bang teorisi evrenin tek ve büyük bir patlama ile başladığını kabul eder. Ama bildiğimiz gibi patlamalar maddeyi dağıtır ve düzensizleştirirler. Oysa Big Bang çok gizemli bir biçimde bunun tam aksi bir etki meydana getirmiştir: Maddeyi birbiriyle birleşecek ve galaksileri oluşturacak hale getirmiştir.6 Hoyle, Big Bang'in düzenlilik oluşturmasının çelişkili bir durum olduğunu söylerken, elbette Big Bang'i materyalist bir önyargıyla yorumlamakta, yani bunun "kontrolsüz bir patlama" olduğunu varsaymaktadır. Oysa, bir Yaratıcı'nın varlığını kabullenmemek için böyle bir açıklama yaparak, asıl çelişkili duruma düşen kendisi olmuştur. Zira, patlamayla birlikte ortaya çok büyük bir düzen çıkmışsa, o zaman "kontrolsüz patlama" fikrinin bir kenara atılması ve patlamanın olağanüstü bir biçimde kontrollü olduğunun kabul edilmesi gerekmektedir. Big Bang'in ardından evrende oluşan bu olağanüstü düzenliliğin bir başka yönü ise, "yaşamaya elverişli bir evren"in oluşmuş olmasıdır. Yaşama imkan tanıyacak bir gezegenin oluşabilmesi için oluşması gereken şartlar o kadar fazladır ki, bunun rastlantısal bir oluşum olduğunu düşünmek imkansızdır. Ünlü bir teorik fizik profesörü olan Paul Davies, sadece Big Bang sonrasındaki genişleme hızının ne kadar "hassas ayarlanmış" olduğunu hesaplamış ve inanılmaz bir sonuca ulaşmıştır. Davies'e göre, Big Bang'in ardından gerçekleşen genişleme hızı eğer milyar kere milyarda bir oranda bile farklı olsaydı, hayata imkan sağlayacak bir yıldız tipi oluşamaz ve evrende canlılık ortaya çıkamazdı. Davies şöyle demektedir: Hesaplamalar, evrenin genişleme hızının çok kritik bir noktada seyrettiğini göstermektedir. Eğer evren biraz daha yavaş genişlese çekim gücü nedeniyle içine çökecek, biraz daha hızlı genişlese kozmik materyal tamamen dağılıp gidecekti. Bu iki felaket arasındaki dengenin ne kadar "iyi hesaplanmış" olduğu sorusunun cevabı çok ilginçtir. Eğer patlama hızı gerçek hızından sadece milyar kere milyarda bir oranda farklılaşmış dahi olsaydı, bu gerekli dengeyi yok etmeye yetecekti.. Bu nedenle Big Bang herhangi bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş bir oluşumdur.7 Büyük Patlama ile ortaya çıkan fizik kuralları, aradan geçen 15 milyar yıllık zamanda hiç değişikliğe uğramamıştır. Üstelik bu kurallar öyle ince hesaplar üzerine kuruludurlar ki, bugünkü değerlerinden milimetrik sapmalar bile tüm evrendeki yapıyı ve düzeni ortadan kaldırabilecek hassasiyettedir. Ünlü fizikçi Prof. Stephen Hawking de, Zamanın Kısa Tarihi isimli kitabında evrendeki dengelerin aslında kavrayabildiğimizden çok daha ince hesaplar ve dengeler üzerine kurulduğunu belirtir. Hawking evrenin genişleme hızıyla ilgili şunları söyler: EEvrenin genişleme hızı o kadar kritik bir noktadadır ki, Big Bang'ten sonraki birinci saniyede bu oran eğer yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı evren şimdiki durumuna gelmeden içine çökerdi.8 Paul Davies de bu akıl almaz incelikteki denge ve hesaplardan varılması gereken kaçınılmaz sonucu şöyle açıklar: Çok küçük sayısal değişikliklere hassas olan evrenin şu andaki yapısının, çok dikkatli bir bilinç tarafından ortaya çıkarıldığına karşı çıkmak çok zordur... Doğanın en temel dengelerindeki hassas sayısal dengeler, kozmik bir tasarımın varlığını kabul etmek için oldukça güçlü bir delildir.9 Aynı gerçek karşısında Amerikalı Astronomi Profesörü George Greenstein da, The Symbiotic Universe adlı kitabında şöyle yazar: Kanıtları inceledikçe, ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliriz. (Evrenin oluşumunda) bir doğa üstü Akıl devreye girmiş olmalıdır.10 MADDENİN YARATILIŞI Büyük Patlama'nın ardından maddenin temel yapıtaşı olan atom meydana gelmiştir. Daha sonra bu atomlar biraraya gelerek içinde yıldızlarıyla, dünyası ve güneşiyle evreni oluşturmuşlardır. Ve sonra yine aynı atomlar dünya üzerindeki yaşamı oluşturmuşlardır. Çevrenizde gördüğünüz herşey; bedeniniz, oturduğunuz koltuk, elinizde tuttuğunuz kitap, pencereden görünen gökyüzü, toprak, beton, meyveler, bitkiler, bütün canlılar ve aklınıza gelebilecek tüm maddeler, Büyük Patlama'nın arkasından var olan atomların bir araya gelmesiyle hayat bulmuşlardır. Peki herşeyin temel taşı olan atom neden oluşmuştur ve nasıl bir yapı göstermektedir? Atomların yapısı incelendiğinde her birinin çok üstün bir tasarım ve düzen içinde oldukları görülür. Her atomun bir çekirdeği, çekirdek içinde belirli sayıda protonları ve nötronları vardır. Ayrıca çekirdek etrafında hiç değişmeyen yörüngelerde saniyede 1000 km. hızla dönen elektronlar vardır.11 Bir atomdaki elektron ve protonların sayısı her zaman birbirinin aynısıdır, çünkü artı yüklü protonla eksi yüklü elektron her zaman birbirini dengeler. Eğer birinin sayısı farklı olursa, atomun elektromanyetik dengesi bozulacağından atom diye bir şey de oluşamaz. Atomun çekirdeği, çekirdeğin içindeki proton ve nötronları ve etrafındaki elektronları sürekli bir dönüş halindedir. Bunlar hem kendi çevrelerinde hem de birbirlerinin etrafında hiç durmadan belirli hızlarla dönerler. Bu hızlar da hep birbirlerini orantılayacak ve atomun varlığını sürdürmesini sağlayacak şekildedir. Asla bir düzensizlik, değişiklik, farklılık oluşmaz. Yokluğun içinde meydana gelen büyük bir patlamanın ardından, bu kadar düzgün ve kararlı yapıda varlıkların ortaya çıkması insanı hayrete düşürecek bir olaydır. Çünkü Büyük Patlama'nın kontrolsüz, tesadüfi bir patlama olduğunu farz etsek, ardından doğal olarak yine kontrolsüz şeylerin oluşması, oluşan herşeyin yine büyük bir karmaşayla başka yerlere dağılması gerekirdi. Oysa varlığın başlangıcından itibaren her noktada tam bir düzen hakimdir. Örneğin, hepsi farklı yerlerde ve zamanlarda oluşmalarına rağmen sanki birbirlerinden haberdarmış ve sanki tek bir fabrikadan çıkmış gibi çok düzgün atomlar oluşmaktadır. Önce elektronlar kendilerine bir çekirdek bulmakta ve onun etrafında dönmeye başlamaktadırlar. Sonra atomlar bir araya gelerek maddeyi oluşturmakta ve tüm bunların ardından bir anlam ifade eden, amaca yönelik ve mantıklı şeyler çıkmaktadır. Karmaşık, işe yaramayan, anormal ve amaçsız şeyler ise ortaya çıkmamaktadır. En küçük birimden, en büyük parçaya kadar herşey yerli yerinde ve çok amaçlıdır... Bütün bunlar üstün kuvvet sahibi olan Yaratıcı'nın varlığının kesin ispatı, herşeyin O'nun dilediği şekilde ve dilediği zamanda oluştuğunun da açık bir göstergesidir. Nitekim Allah yaratmasını Kuran'da şöyle ifade etmektedir: O, gökleri ve yeri hak olarak yaratandır. O'nun "ol" dediği gün (herşey) oluverir, O'nun sözü haktır... (En'am Suresi, 73) BIG BANG'İN ARDINDAN Ama evrenin kesinlikle bir amacının olduğunu gösteren bir olay var ki, o da evrenin şans eseri orada durmadığıdır. Bazı insanlara göre 'evren sadece oradadır işte.' Öylesine olmaya devam ediyor. Biz de kendimizi birdenbire bu şeyin içinde buluvermişiz. Bu bakış açısının, evreni anlamamızda çok verimli ya da yardımcı olacağını sanmıyorum. Bence evren ve onun varlığının altında bugün henüz pek sezemediğimiz çok daha derin bir şeyler gizli.12 Evrenin kökeni ile ilgili çeşitli araştırmalar yapan fizikçi Roger Penrose'un yukarıdaki sözleri son derece önemlidir. Bu sözlerin ifade ettiği gibi, birçok insan evrenin tüm mükemmel dengesi ile öylesine var olduğu ve kendisinin de o evrenin içinde öylesine yaşadığı gibi yanlış bir fikre kapılabilmektedir. Oysa bugün bilim çevreleri tarafından evrenin varoluş şekli olarak kabul gören Büyük Patlama'nın ardından, son derece kusursuz ve hayret verici bir düzenin oluşması aslında hiç de doğal karşılanabilecek bir durum değildir. Atomun yapısındaki düzen kainatın tümünü etkisi altına alır. Atom ve parçacıkları belli bir düzen dahilinde hareket ettikleri için dağlar dağılmaz, karalar birbirinden ayrılmaz, gök parçalanmaz, kısacası madde birarada ve sabit durur. Kısacası evrendeki muhteşem sistemi incelediğimizde, evrenin var oluşu ve işleyişinin tesadüfi nedenlerle açıklanamayacak kadar karmaşık bir düzen ve hassas dengelere dayandığı gerçeğiyle karşılaşırız. Açıkça anlaşılacağı gibi bu hassas denge ve düzenin muazzam bir patlamanın sonrasında kendi kendine ve tesadüfen gerçekleşmesi kesinlikle imkansızdır. Big Bang gibi bir patlamanın ardından böyle bir düzenin meydana gelmesi, ancak doğaüstü bir yaratılış sonucunda gerçekleşebilir. Evrendeki bu eşsiz plan ve düzen, maddeyi yoktan var eden ve onun her anını kontrolü ve hakimiyeti altında bulunduran sonsuz bir bilgi, güç ve akıl sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını ispatlamaktadır. O Yaratıcı, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan herşeyin Rabbi olan Allah'tır. Tüm bu gerçekler bize, bir 19. yüzyıl dogması olan materyalist felsefenin iddialarının 20. yüzyıl bilimi tarafından nasıl geçersiz kılındığını da göstermektedir. Modern bilim, evrende hakim olan büyük plan, tasarım ve düzeni ortaya çıkararak, tüm varlıkları yaratan ve kontrolü altında bulunduran bir Yaratıcı'nın, yani Allah'ın varlığını ispatlamıştır. Asırlar boyunca pek çok insanı etkileyen, hatta bir dönem "bilimsellik" maskesine bile bürünen materyalizm ise, herşeyi maddeden ibaret sayarak, maddeyi yoktan var eden ve düzenleyen Allah'ın varlığını reddetmiş ve böylelikle büyük bir yanılgıya düşmüştür. Bundan böyle, akla ve bilime aykırı ilkel ve batıl bir inanç sistemi olarak tarihe geçecektir. |
MÜTEŞABİH AYETLER
BAZI AYETLERİN “MUHKEM” (KESİN) ANLAMLI, BAZILARININ DA “MÜTEŞABİH” (ŞÜPHELİ) OLDUĞU VE ÇELİŞMELİ GÖRÜNÜMÜN BUNDAN DOĞDUĞU İDDİALARINDAKİ GEÇERSİZLİKLER
Şeriatçılar, Kur’an ayetlerinin çeşitli anlamlara gelebilecek şekilde in*dirildiğini ve böyle olduğu içindir ki, hem “muğlak” (güç anlaşılır) hem de “çelişmeli”ymiş gibi göründüklerini ileri sürerler: “Kur’an’ın bazı ayetleri herkes tarafından anlaşılabilecek nitelikte şeylerdir; bunlara ‘muhkem ayetler’ adı verilir. Bazı ayetleri ise herkesin anlayamayacağı şekilde gönderilmiştir ki, bunlara da ‘müteşabih’, yani ‘şüpheli’ ayetler deniri Tanrı ‘kesin’ ayetler ya*nında ‘şüphe’ uyandıracak nitelikte ayetler yollamıştır; çünkü, gönderdiği ayetlerin tümünün herkes tarafından anlaşılmasını is*tememiştir. Bazı ayetleri herkesin anlayamayacağı şekilde in*dirmiş olmasının nedeni, bir yandan fikir özgürlüğünü geliştirmek ve diğer yandan cahil Arabın inanç bocalamasına kapılmasını önlemek içindir. Çünkü, eğer her şey anlaşılır şekilde açıklanmış olsaydı, cahil Araplara o anda akıllarının alamayacağı bir şey söylenmiş olur, bu da onları tereddüde düşürebilir, ürkütebilirdi.” Ve işte güya bundan dolayıdır ki, Kur’an’daki ayetler çelişkiliymiş gibi görünmektedir. Dikkat edileceği gibi, şeriatçıların iddialarına göre Tanrı, esas iti*bariyle fikir özgürlüğünü oluşturmak amacıyla ayetleri farklı anlam*larda indirmiştir. Güya bazı ayetleri anlaşılmaz nitelikte kılmakla, bunların yorumlanmasına ve böylece çeşitli durumlara ve ihtiyaçlara uydurulmasına ve aynı zamanda Arabın inanç bocalamasında kal*mamasına olanak yaratmak istemiştir! Bununla da İslamiyette dinin temellerinin güçlenmesini sağlamıştır!2 1 Sahih-i..., c.ll,s.62 vd. 2 Cerrahoğlu, age, s. 17 vd. Yukarıdaki iddialara sarılanlar, genellikle Kur’an’ın Al-i İmran Su-resi’ndeki şu ayeti örnek verirler: “...Öyle bir Tanrı ki, sana kitap indirdi. Onun bir kısmı apaçık ayetlerdir ve bunlar kitabın temelidir. Diğer kısmıysa çeşitli an*lamlara benzerlik gösterir ayetlerdir. Yüreklerinde eğrilik olan*lar fitne çıkarmak ve onları tevil etmek için anlamları açık ol*mayan ayetlere uyarlar. Halbuki, onların tevilini ancak Allah bilir. Bilgide şüpheleri olmayacak kadar kuvvetli olanlarsa der*ler ki ‘biz inandık ona, hepsi de Rabbimizdendir’. Bunu aklı tam olanlardan başkaları düşünemez” (Al-i İmran Suresi, ayet 7). Hemen belirtelim ki, ne bu ayet (ve benzerleri) ne de şeriatçının yukarıdaki açıklaması, Kur’an’daki çelişmelerin gerçek nedenlerini or*taya çıkaracak yeterlilikte değildir. Ayetlerden bazılarının “ınüteşabih” (şüpheli, kapalı) nitelikte olması, ne fikir özgürlüğünü sağlamak içindir ne de cahil Arabın “tereddüde” düşmesini ya da “ürkmesini” önlemek içindir. Eğer Muhammed’in Tanrısı fikir özgürlüğünü yaratmak isteseydi, ayetleri anlaşılmaz ya da çelişmeli şekilde gönderecek yerde, anlaşılır şekilde kılar ve kişilere, özgür akıl rehberliğiyle, bunları uygulamak ya da değiştirme yeterliliğini sağlardı. Kalkıp da, “Bazı ayetlerin tevilini ancak Allah bilir” deyip, anlamını sadece kendisine sakladığı ayetleri kişilere gözü kapalı şekilde kabul ettirmez ve onlardan, anlamını bil*medikleri bir şey için “Biz inandık ona, hepsi de Rabbimizdendir” de*melerini beklemezdi. Çünkü, bunu yapmakla, fikir özgürlüğünü te*melinden yıkmış olacağını bilirdi. “Müteşabih” (şüpheli) ve çelişmeli hükümler yoluyla fikir özgürlüğünü yaratmanın mümkün olamayacağını ELBETTEKİ düşünürdü. Zira, fikir özgürlüğü, herhangi bir hükmü, sırf Tanrı’dan gelmiştir diye kabul etmekle ya da yorumlamakla değil, fakat onu akılcı yoldan değiştirebilmekle, yerine yepyenisini getirebilmekle, cerh edebilmekle oluşabilir. Oysa ki, ‘Kur’an & göre aklın rehberliği diye bir şey söz konusu değildir; vahiylerin akıl süzgecinden geçirilerek yok edilmesi mümkün değildir. Aksine, Kur’an’da Tanrı ve peygamber emirlerinin mutlaklığı, değişmezliği, öngörülmüştür. Kişinin tüm yaşantılarını en ince noktasına kadar düzenleyen ve insan aklına bunları öğrenmekten başka bir olanak vermeyen bu emirleri insan iradesiyle ‘ değiştirmek, ilga etmek mümkün değildir; çünkü yasaklanmıştır: Bakara Suresi’ndeki “Ayetlerimi değiştirmeyin” (Bakara Suresi, ayet 4J) şeklin*deki hükümden tutunuz da, “Kitabı batıl kılacak hiçbir şey olmadığına” (Fussilet Suresi, ayet 41-42) ya da kitabı ciddiye almayıp reddedenlerin cehennemlik sayılacaklarına (Bakara Suresi, ayet 113-115) varıncaya kadar, Kıranda yer alan buyruklar, fikir özgürlüğünü kökünden ku*rutacak nitelikte şeylerdir. Arapları “tereddüde” düşürmemek ya da “ürkütmemek” için bazı ayetlerin “nıüteşabih” nitelikte gönderildiği iddiasına gelince... Böyle bir iddia, Tanrı’yı aciz durumdaymış gibi tanımlamaktan başka bir işe ya*ramaz. Çünkü, eğer Tanrı, kendi yarattığı kullarını tereddüde düşürmek*ten ya da ürkütmekten çekiniyor ise, bu takdirde, güçsüzlüğünü, aczini iti*raf etmiş oluyor demektir. Eğer onları ürkütebilecek emir vermekten çekiniyor da, bu emri bazılarının anlayamayacağı bir dilde veriyor ise, bu takdirde kullarından korkuyor demektir! Öte yandan kullarına dilediği gibi anlayış gücü sağladığını ya da onları doğru yola sokmak, gönüllerini açmak olanağına sahip olduğunu söyleyen bir Tanrı’nın (örneğin, Enam Suresi, ayet 125), bazı ayetleri “müteşabih” nitelikte göndermeye neden ihtiyaç duymuş olabileceği de ayrıca anlaşılması güç bir sorundur! Bütün bunlar bir yana, Muhammed’in ilk anlarda yerleştirdiği ayet*lerden anlaşılan odur ki, Tanrı, kendi emirlerinin herkes tarafından anla*şılmasını istemiş/ bu nedenle de, buyruklarını “apaçık” olmak üzere gönderdiğini bildirmiştir. Daha önce diğer ümmetlere -sırf anlasınlar di*ye-, kendi dillerinde kitap gönderdiği gibi, Araplara da Kur’an’ı, “apaçık” bir dille, Arapça olarak, yani Arapların kendi anlayacakları dilde hem de yedi farklı okunuşta göndermiştir. Yani anlaşılmasını istediği içindir ki, Kur’an’ı “apaçık”olmak üzere, “en açık” ve “en anlaşılacak” tarzda, hem de çeşitli Arap kavimlerinin kullandıkları yedi lehçede olmak üzere in*dirdiğini söylemiştir. Kur’an’ın “apaçık” olmak üzere gönderildiğine dair Kur’an’da sayısız denecek kadar çok ayet vardır. Bütün bunlar ortaday*ken, bazı ayetleri “muhkem” (kesin, anlaşılabilir) ve bazılarını “müteşabih” (şüpheli, anlaşılamaz) şekilde göndermesinin ELBETTEKİ anlamı olamaz ve aksini iddia etmek ELBETTEKİ yersizdir. İLHAN ARSEL-KURAN'IN ELEŞTİRİSİ |
GERÇEK MÜSLÜMANLAR KİM?
Suudileri (ister inanın ister inanmayın) çok seviyorum. Bana göre, gerçek islamı yaşayan, kuranı doğru olarak yorumlayan, surede ayette ne yazıyorsa onu anlayan ve uygulayan, devri saadeti ve şeriatı doya doya yaşayan onlar. Keşke forumumuza bir suud katılsada, gerçek islamı bize tanıtsa.. Ben kendi adıma çok mutlu olurdum. Bizim müslümanlarında Muhammed'in öz vatanından çok şey öğreneceğini sanıyorum. Artık bize yok o ayette aslında o yazmıyor, yok şu ayette aslında bu yazıyor gibi laf salatalarından kurtulurduk. saygılarımla...
|
Tağuti Vahşet..
http://f1racing.cool.ne.jp/aya/up/source/up2174.zip
Bu müslümanların suçları neydi diye hiç düşündünüz mü? |
GERÇEKLER ACIDIR,RÜYALAR TATLIDIR,AMA GERÇEĞİN ÖNÜNE GEÇEMEZ
[B]Şunu içtenlikle dile getireyimki , keşke dünya islamda belirtildiği kadar basit bir zeminde algılanabilse, şeytan ve yaratan gibi iki zıt kutupla dünya hayatını tamamen açıklayabilsek ,ama değil bu kadar basit değil işte gerçekler.
Muhammedin hevası yazılmış ,az ve hatalı bir cümle çünki muhammed bu konuda bencede eleştirilmemeli, tüm imparatorluklarda imparatorun haremi olmuşdur bunda bir kötülük yok, ne varki başlık bence müslümanların hevası olmalı idi... çünki imparator olan muhammed gibi halkıda aç güdülere sahipti ki 1 karı yerine 4 karı helal kılınmış olsa gerek bu dinde... Bu yüzden Turan Dursun gibi büyük düşünürlerin başlıklarına takılacağına biraz objektif bakmalı ve içeriğine bakmalı ,yazılanlara safsata demek yerine hayır o hadis Turan Dursunun yazdığı gibi değil deyip bunu ispatlayabilmeli ,sonuçta hadisler biz ateistler yada hristiyanlar tarafından yazılmamış yazan sizin, müslümanların din alimleri |
'İnsanı ilke' tartışması
Geçen hafta siteye yapılan bir saldırı dolayısıyla bazı yazılar silindi. Kafkas adlı kullanıcı silinince beraberinde o foruma yazılan yazılar da kayboldu. Forumu güncelleyemedim, ama yazıları buldum. Yararlı bir tartışma olduğunu düşündüğüm için buraya aktaracağım. Ancak en baştaki Kafkas'ın yazısı silinmiş.
Tartışmada Kafkas'ın yazısının ardından Aliminyumun cevabı ve benim Aliminyuma cevabım var. O yüzden önce Aliminyumun yazısını sonra benimkini ekliyorum. Önce Aliminyum'un yazısı Pozitivizmin kendisi bile bazen dogmatik davranabiliyor. "Bilim ve Din Çatışır" ya da "Bilim ve Din Çatışma Halindedir" şeklindeki önerme ya da iddia 19. yüzyılda ortaya atılmış ilkel pozitivist bir dogmadır. Ayrıca bu iddia Din ile Bilim Çatışma Halindedir derken Din'den kasıtları Hristiyanlıktır çünkü bu iddianın sahipleri Hristiyan kültürün şekillendirdiği ortamlarda ortaya çıkmış insanlardı. Yani dedikleri bir manada "Bilim ile Hristiyanlık Çatışma Halindedir" şeklinde de anlaşılabilir ve hatta öyle anlaşılmalıdır. Ancak bu da bazı yönlerden geçerli değildir. Son yarım yüzyılda elde edilen bilimsel bulgular Dinle Bilimin Çeliştiği iddiasını reddeder mahiyettedir. İlahi Dinlerin öğrettiği gibi evrenin yok iken var olduğu yani evrenin bir başlangıcı olduğu gerçeği Bing Bag ile ispatlandı, ardından 70'li yıllarda fizikçiler ve astronomlar " İnsani İlke " adını verdikleri bir önemli bir gerçeği keşfettiler. İnsani İlke nin anlamı şudur: Evrendeki, doğadaki bütün fiziksel parametreler tam da insan yaşamı için olması gerektiği kıvamdadır, adeta evrendeki bütün parametreler insan yaşamı için özel olarak tasarlanmıştır. Kısacası astronomi, fizik, biyoloji gibi dallardaki gelişmeler pozitivist veya ateist dogmaları yerle bir edecek mahşyettedir. Bu bilimsel gelişmeler Yaradılışı ve dolayısıyla bir Yaratıcının varlığını apaçık ortaya koymaktadır. Din ve bilim hakkındaki düşüncelerin tümünün çıkış noktası 19. yüzyıldaki Pozitivizmden kaynaklanır. İnsanın ölüm korkusuyla, Allah'a sarıldığı, dine sığındığı iddialarının kaynağı ise daha eskiye aittir. Milattan sonra 1. yüzyıla! Ayrıca Dindarlığı, bir dine inanmayı ve o dine mensup olmayı "Kolaya Kaçmak" olarak görme eğilimi de var siz ateistlerde. Yani biz dindarlar pek çok evrensel gerçeği güya kıt akıllarımızla idrake demiyoruz, bilimsel olarak açıklayamıyoruz ya tutuyoruz bu doğa olaylarının korkutuculuğunu, bilinmezliğini, esrarengizliğini bir Tanrı'ya havale ediveriyoruz ve işin içinden sıyrılıyoruz. Oh ne ala memleket. Oldu bitti değil mi? Değil işte. Dindar insanın kolaya kaçması söz konusu değildir. Çünkü evvela Din, ,insanın tutkularını dizginlemesini emreder. Tutkularının haddinden fazla esiri olmamasını öğütler. Zina bu yüzden yasaktır, evlilik içi cinsel ilişki bu yüzden helaldir. Asıl, dini emir ve yasakları gözardı ederek zihinsel,ruhsal ve bedensel tutkularının peşinde gidenler kolaycılığa kaçmaktadırlar, çünkü onlar zihinsel ve bedensel aktivitelerinin hiçbir şekilde kayıt altına alınmamasını tutkuyla arzulamaktadırlar. Diğer taraftan Din, insanın evrenin gözle görülen yüzeysel tablosunun ardındaki gerçeği aramasını istemektedir. Bu gerçeği göz ardı eden, sadece yüzeysellikle yetinenler "kolaya kaçan" kişilerdir. İslam'ın, bilimsel araştırmalara engel çıkaracak hiçbir hükmü yoktur. Ne Kuran ne Sünnet bilimsel çalışmaları yasaklamış değildir. Aksine, İslam, evreni kitab-ı kebir-i kainat (büyük kainat kitabı) olarak görmüş ve evrendeki mikro alemden makro aleme kadar her bulgunun her unsurun her organizmanın her olgunun "İman" gözüyle araştırılıp bilinmesini, o unsur ve olgulardan İmani Tefekküre yol alınmasını öğütlemiştir. Kopyala yapıştırlardan daha ciddi bir düzeyde Bilim ve Din felsefesi yapılacaksa buna varız. yeter ki objektiflik muhafaza edilsin. Sonra benim yazım Kafkas'ın yazdığı noktaların pozitivzm'le ilgisi yok. Yazısında bilimsel yöntemden bahsetmiş ve özellikle 'yanlışlanabilirlik' ilkesi bugün de bütün bilimsel yaklaşımların temel bir yöntemidir. Pozitizm, 19. yy.da bilimsel gelişmelerin büyük bir ivme ile gelişmesinden kaynaklanmış aşırı iyimser bir anlayıştır. Buna göre bilim, evrenin oluşumundan, günlük davranışlarımıza kadar her tür olguyu atomun davranışlarına indirgeyip açıklayabilecekti. Sadece biraz zamana ihtiyaç vardı. Ayrıca 19. yy.ın determinizmi de bu anlayışı yakından etkilemiştir. Bazı bilim adamları evreni adeta yasaları zamanla bulunacak olan bir makine gibi algılamışlardı. Bu tartışmalar elbette Hıristiyan Avrupa'da tartışıldı, çünkü İslam dünyası bu tartışmaların henüz çok gerisindeydi. Bilim ile dinin uzlaşmaz oluşu, çatıştığı gibi argümanları Avrupa'lılar niye İslamiyet üzerinden tartışsınlar ki zaten. Ama tartışma aslen Hıristiyanlık tartışması değil, dinin yapısından gelen bir tartışmadır ve aynı özellikler İslamiyet için de geçerlidir. Dolayısıyla bu tartışma Hristiyanlık-Bilim tartışması idi deyip işin içinden çıkılamaz. 'İnsani ilke' konusunu ben bilmiyorum. İnternetten taradım, Türkçe sayfalarda sadece İslami sitelerde son derece sık olarak kullanılmış. Ancak bunun nasıl birşey olduğuna dair hiçbirinde doğru dürüst, doyurucu bir açıklama ve bilgi yok. Adeta, işte işimize yarayan bir teori diye alınıp kullanılmış gibi duruyor. http://www.harunyahya.org/bilim/hy_m...erzinciri.html Yukardaki sitede (en iyi uluslararası bağlantılara sahip olduğunu tahmin ettiğim için bu argümanı ilk olarak Adnan Oktar gündeme getirmiş olabilir diye düşünüyorum) Aşağıdaki alıntılar 'insani ilke'yi (anthropic prenciple) ilgilendiriyor. 'Son dönemlerde yapılan hesaplamalar göstermiştir ki, evrenimizi kontrol altında tutan ana kanunlar ve temel fiziksel sabitler şimdiki değerlerinden çok az daha farklı olsalardı, bu evrende canlı yaşamı, dolayısıyla insan yaşamı diye bir şey mümkün olmazdı. Normalde bu fiziksel sabitlerin alabilecekleri sayısız farklı değerler olabilirdi. Ne var ki hepsinin birbirinden bağımsız olarak, evrenin insan yaşamı için şu anki ideal yapısına imkan verecek, özel değerlerde ayarlanmış olmalarını yukarıda belirttiğimiz gibi "mucize" deyiminden başka bir deyimle açıklamak mümkün değildir.' 'Son yıllarda bu konu üzerinde yoğunlaşan evren bilimciler ve teorik fizikçiler evrenin insan yaşamının ortaya çıkmasına yönelik akıllara durgunluk veren bu özel ayara "İnce Ayar" (Fine Tuning) adını verdiler. Ve evrendeki bu ince ayarın sayısız örneklerini tesbit ettiler, hesapladılar.' Sonra da bilim adamlarından alıntılar geliyor. Burdan anladığımız 'evrenbilimciler' hesaplama yapmışlar ve 'insani ilke'yi bulmuşlar. Bu anlatımda bilimsel bir ifade biçimi bile yok. Ortada bir teori falan yoktur, tartışmalar yoktur, yanlışalanbilirlik yoktur. Sadece tanrının varlığını kanıtlayabileceğimiz bir 'destek' vardır. Saldır üstüne, al kullan. http://www.evreninyaratilisi.com/html/olasilik.html http://www.populerbilgi.com/genel/Evren.php ve benzeri birçok sitede aynı şeyi görüyoruz. Anthropic principle ve üzerine yapılan tartışmalar falan yok, herşey olup bitmiş, bu teori artık bütün bilim adamları tarafından kabul edilmiş bir gerçek. Tabii durum böyle olunca daha teorinin ne olduğunu bile anlamadan bunları okuyan bir takım insanlar da üzerine atlayıp, binlerce spekülasyon geliştirme şansına sahip oluyorlar. Bir sürü İslami sitede teori 'mutlak' doğru gibi aktarılıp anlatılıyor, halbuki bilimde böyle birşey olmaz. Ama doğrulamalar yapılmışsa bu teoriyi 'şu anda' kabul etmemizin önünde bir engel yoktur. Ama teori nedir? Sonra doğrulanmış mı? Yanlışlanabilir mi? Kimin ihtiyacı var ki böyle şeyleri bilmeye. İngilizce sitelerde ise tersine teori üzerine bir sürü tartışma var. Ve benim kısa bir taramamda bile nerdeyse teoriyi kabul etmeyenlerin, yanlışlayanların, yada doğru olsa bile bunun Tanrı'nın varlığını değil tersini ispat edeceğini söyleyenlerin sayısı çok daha fazla. Bir iki örnek vereyim http://en.wikipedia.org/wiki/Anthropic_principle Burda teori'nin ne olduğu açıklanıyor. Kimlerin ileri sürdüğü, ve versiyonları anlatılıyor. Sonra teorinin aldığı eleştiriler sıralanıyor. Yani tabloyu doğru dürüst görüyorsunuz. Konu hakkında yazıda Stephan Hawking'in görüşü de alınmış. Şöyle 'According to Hawking, there is a 98% chance that a universe of a type as ours will come from a Big Bang. Further, using the basic wavefunction of the universe as basis, Hawking's equations indicate that such a universe can come into existence without relation to anything prior to it, meaning that it could come out of nothing. As of 2004, however, these publications and the theories in them are still subject to scientific debate, and in the past, Hawking himself has asked, "What is it that breathes fire into the equations and makes a universe for them to describe?...Why does the universe go to all the bother of existing?" (Hawking, 1988).' Hawking diyor ki, Big Bang'dan sonra ondan önce herhangi bir şey (varlık) olmaksızın evren varolabilir, yada bugünkü haline gelebilir. Yani bir 'ince ayar' olmaksızın evrenin bugünkü haline gelmesi şansı % 98, Hawking'e göre. Başka bir iki site daha vereyim. İsteyen uğraşıp çevirsin, biz de yararlanalım. Örnek olarak aşağıdaki sitelere bakabilirsiniz. http://quasar.as.utexas.edu/anthropic.html http://www.geocities.com/krishna_kun...tml#conclusion Bilimsel gelişmelerin, Tanrı'nın varlığını ispat ettiği iddiası ayakları havada bir iddiadır. Avrupa ve Amerika'da da Tanrı'ya inanan bir sürü bilim adamı var ama hiç değilse bilimin 'mutlak'ının olmadığını bilerek konuşuyorlar. Her söyleneni hazırlop alıp kolaya oturmuyorlar. Bilim Felsefesi, Metodu, Tartışmaları üzerine en çok çalışmış Türk bilim adamlarından biri Cemal Yıldırım'dır. Diyor ki, özellikle göksel dinler üç ana öğeyi içerir. (1) Yalnızlık ve yetersizlik duygusu içinde olan kişiye ruhsal erinç ve doyum olanağı sağlayan bir tapınma biçimi; (2) Belli ahlâk kurallarına dayalı toplumsal bir düzen; (3) Evreni ve evren içindeki insan yaşamını anlamlı kılan hazır, anlaşılır bir açıklama. Ve bunlardan sadece üçüncüsü bilimi ilgilendirir. Tapınma gereksinimi ve ahlaki düzen bilimin alanı dışındadır. Ve din bu 3. alanda bağnazdır ve bu alanda kalmakta ısrar ettiği sürece bilimle çatışacaktır. Sonuç olarak öyle de oldu ve oluyor. Ahlak kuralları alanı ise sadece dinlere ait bir alan değil. İnsanlar topluluk halinde yaşarlar ve topluma bir düzen getirme ihtiyacını her zaman duymuşlardır. Bu ihtiyacın ürünü olarak ahlak, din, hukuk vb. toplumsal ürünler ortaya çıkmıştır. Atalarımız bu ürünleri binlerce yıllık emeklerle ürettiler. Bunlar belki daha kolay düzenleme yapabilme olanağından dolayı Tanrı'lara maledildi. Ancak güçsüze yardım etme, başkasının hakkını yememe, iyi insan olma vb. yüzlerce değerden oluşan değerler sistemi insanlığın tarihi kadar eskidir ve bugün her toplumda şu yada bu biçimde vardır. Binlerce yılda gelişen hukuk sistemleri de bu temel toplumsal değerlerden yola çıkarak geliştirilmiştir. İster ateist olun, ister İslamcı, hırsızlık yapmak her toplumda suçtur. Dolayısıyla sadece dinin, Tek Tanrılı dinlerin, ya da İslamiyetin değerler sistemine sahip olduğunu ileri sürmek, günümüzün toplumsal değerler sistemini anlamamak, yüzlerce yıl gerilerde dolaşmaktır. |
Son mucize: Deccal bulundu!
İşte bir mucizevi keşif: Deccal'in kim olduğu keşfedildi.
http://www.izinsizgosteri.net/asalsa...arslan_31.html |
ne dersiniz
*** Allah’ın iradesi mi bizim irademize tabi yoksa bizim irademiz mi Allah’ın iradesine tabi?
*** Seçmek düşünmek midir, seçimlerimiz düşünce midir? “Evet” derseniz, soruyorum: Düşüncelerimizi Allah mı yaratır? “Evet” derseniz; o halde seçimlerimizi de Allah yaratmış demektir. *** Konu alemin kıdemi (ezeliyeti): Soruyorum Allah’ın yaratması var mı? “Evet” dersen, yine soruyorum: Bu yaratması ezeli mi, sonradan mı? Eğer “sonradan” dersen; halbuki her hadis (sonradan olan) mahluktur ( yaratılmıştır). O halde o yaratmanın da, yaratıldığını söylemek durumunda kalırsın. “Onu yaratan, yaratıcılıkta hadis (sonradan) dersen, onu ne yarattı? diye sorarım ve teselsül olur. O halde “Allah’ın yaratması ezeli” dersen bak ne oldu: O zaman yaratılan ilk şeyi düşün; o halde onun da ezeli olması lazım gelmiyor mu ne dersin? Mesela bak, Allah’ın kudreti var ve bu ezelidir; kitaplarda böyle anlatılır. Soruyorum: Allah kurdetiyle mi yaratır? “Evet” dersen bak ne oldu: Alem (Allah’tan başka herşey) sonradan oldu; yani Allah alemi sonradan yarattı dersen, o halde bu sonradanlık ne demektir? Allah bu sonralığın gelmesini mi bekledi? Nedir bu? Eğer “Allah bekledi; önce yaratmadı sonra yarattı” dersen. O halde Allah’ta bir değişmeyi kabul ettin demek olur. Çünkü “kudreti ezelidir; önce yaratmadı, sonra yarattı; dolayısıyle kudreti bu işin olmasına taaalluk (bağlı ,ilgili) etti” dersen; bak ne oldu: Kudreti önce yaratmıyor, sonra yaratıyor oluyor ve bu kudrette bir değişmeyi beraberinde getiriyor. Halbuki ezeli olan değişme kabul etmez. Bir de diğer açıdan bakarsak; yani aleme “ezeli” dersek; bu sefer de başka problem var, şöyle ki: Yaratmaktan bahsedildiğinde zaten yaratılan için öncesinde yokluktan bahsetmek ya da başka bir şeyden bahsetmek lazım gelir. Sonuçta bir değişimdir. Mesela insanın çamurdan yaratılışı gibi; bak insan yoktu; var oldu, yaratıldı çamurdan. Fakat ben şunu diyorum: Yaratılan ilk şeyden bahsediyorum: Bunun için konuşursak ve buna “ezeli” dersek; ama ezeli ise değişmez ve yaratılan şey için de ezeli demek göründüğü kadarıyla bir çelişkidir. Lafın özü şunu soruyorum: Yaratılma konusunda, “Allah vardı ve sonra alem oldu” dendiğinde: Allah yaratmak için bekledi mi, beklemedi mi? “Beklemedi” dersen, alem ezeli demiş olmuyor musun? Eğer “bekledi” dersen, “neyi bekledi?” diye sorulur. Zamanını bekledi dersen. O halde zamanın varlığını kabul ediyorsun demektir. Yani kafam karışık; bu konu zaten çok derin. *** Mesela ben yere yatmayı düşünüyorum; soru: Allah bu düşünceyi irade edip yarattığı için mi ben bu düşünceyi düşündüm yoksa irade etmeyip yaratmadığı halde mi ben bu düşünceyi düşündüm. Yani lafın özü düşüncelerimizi (cüzi irade) Allah mı yaratır, biz mi yaratırız yoksa bu düşünceler kendi kendine mi meydana gelir? Esas düğüm yeri burasıdır. Maturidiler ve insanın özgür iradesini savunanlar, cüzi iradeyi yani düşüncelerimizi Allah yaratmaz derler. Bunu kafanıza iyice sokun.... *** “Allah bildiği için yazdı” demeye getiriyorsun; mesela Adem’in yasak ağaçtan yiyeceğini Allah o yemeden önce biliyordu. Dolayısıyla “ilim maluma tabidir,” yani bilinene tabidir, tesir etmez diyorsunuz. Cevap : Ama Adem’in yasak ağaçtan yemesi, yani bahsi geçen Allah’ın bildiği fiil yine Allah’ın iradesiyle gerçekleşmedi mi? Eğer bu soruya “evet Allah’ın iradesiyle vuku buldu bu hadise” derseniz, bakın ne oldu? Allah onun yasak ağaçtan yemesini irade etmiş oldu ve Allah’ın irade ettiği bir fiilin meydana gelmesini Adem engelleyemez. O zaman anladık ki Adem bu fiili yapmaya mecbur oldu. *** "Allah istese insan kılığına girebilir." Biri forumda bunu dedi. Cevap: Bunu diyen kafir olur; "insan kılığına girebilir" demek “Allah cisim de olabilir” demek olur. Cisim ise parçalardan oluşmuştur ve her parçalardan oluşan kendisini oluşturana muhtaçtır. O bakımdan her cisim sonradan olur ve yaratılmıştır. Halbuki Allah yaratılmamıştır, dolayısıyla Allah cisim olamaz ve bunun olmayacağını Allah bilir. ikinci sorun şu: Hz. Adem yasak ağaçtan yemeseydi ne olacaktı? Cevap: Hz. Adem yasak ağaçtan yemek zorundaydı. Rızık Allah’tandır ve haram da rızıktır. O bakımdan Hz. Adem’e de esasen Allah zorla yasak ağaçtan yedirmiştir ve herşey Allahın iradesiyle olduğuna göre Hz. Adem’in bu fiili de yine Allah’ın iradesiyle vuku buldu ve Hz. Adem, Allah’ın irade ettiği fiili engellemeye kadir olamaz. Bu bakımdan Hz. Adem, Allah’ın zorlamasıyla yasak ağaçtan yedi. Bu sırada bana şöyle soruluyor: O halde şeytan ne? Yani o, ona vesvese vermedi mi? Cevap: Evet verdi, ama şeytan da Hz. Adem gibi fiillerini ve düşüncelerini yaratamaz. Şeytanın düşünceleri ve fiilleri de Allah’ın yaratmasıyla mevcut bulur; dolayısıyla şeytanın Hz. Adem’e vesvese vermesini Allah istedi ve şeytanın vesevesi vermesini yarattı. Tabii ki şeytan da Allah’ın, kendisinde yarattığı fiili yapmamama kadir olamaz. O bakımdan şeytan da bu yaptıklarını Allah’ın iradesiyle, yani zolamasıyla yaptı. Dersen ki bana: O halde bu dünya imtihan değil mi? Cevap: elbette değil. Allah sonradan olacak herşeyi daha o olmadan önce bilmiyor mu? Biliyor, bu nasıl imtihan o zaman. İmtihan değil. Fakat Kuran da imtihan ile ilgili ayetler var (mesela Mülk 2). İşte bu ayetlerin zahiri (görünüşü) alınamaz, te’vil edimesi gerekir. Yani başka manalar vermek gerekir. *** Bir bedevi, Amr b. Ubeyd'inde bulunduğu bir ders halkasının başında durdu ve dedi ki: “Ey adamlar benim devem çalındı. Allah’a devemi bana geri döndürmesi için dua ediniz.” Amr b. Ubeyd dedi ki: “Allah’ım sen bunun devesinin çalınmasını murad etmediğin halde çalındı. Bu deveyi ona geri çevir.” Bedevi arap dedi ki: “Senin dua etmene benim ihtiyacım yok!” Amr: “Niye?” deyince, şu cevabı verdi: “O dilemediği halde devem çalındığı gibi, geri döndürülmesini istediği halde geri döndürülmeyeceğinden korkarım” dedi. Yorum: Bana sorarsanız bu rivayet uydurmadır; ama devam edelim: Amr b. Ubeyd, Mutezile’dendir ve bu mezhebe göre Allah şerri irade etmez ve bu mezhep iradeyi; emretmek, razı olmak manasına alır. Yani Amr, özgür iradeyi savunur. *** 1- Rızık Allah’tan mı? İçki içmek rızık mı? İçki içmek Allah’tan mı? (Haramda rızıktır Maturidilere göre) 2- Herşey Allah’ın dilemesiyle mi olur? Zina yapanlar var, Allah’a sövenler var. Bunlarda mı Allah’ın dilemesiyle oldu? 3- Allah günahların işlenmesini diler mi? Günahlar işleniyor mu? O halde dünyada Allah’ın dilemesinin, iradesinin dışında bir şey mi oluyor? 4- Kadere hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanıyor musunuz? Zina yapmak şer midir? Zina yapmak Allah’tan mıdır? Hani, hayır ve şer Allah’tandı ya... 5- "Allah’ım bizi kötü yola düşürme, yolumuzu saptırma" diye dua ediyor musunuz? Demek ki bizi kötü yola düşüren ve yolumuzu saptıran kimmiş? 6- Allah şerri irade eder mi? İster mi, diler mi? “Hayır” dersen, Allah’ın dilemesi dışında mı oluyor bu şerler? 7- İnsan kadere mi bağlıdır, yoksa hür müdür? 8- Şimdi, senin bu yazıları okuman kader mi? 9- Allah dilemeseydi sen bu yazıları okuyabilecek miydin? 10- Önünde iki meyve var, elma ve çilek; seç birini. Senin bu seçimin Allah’ın iradesiyle mi oldu yoksa iradesi dışında mı oldu? 11- İnsan Allah’ın murad ettiği (istediği, dilediği) şeye muhalif bir şey yapabilir mi? 12- Bir insan çalıntı yiyeceklerle yaşarsa, bunlar ona Allah’ın verdiği rızık mıdır? 13- Allah mahlukatının (yaratıklarının) kendisine itaat etmeden önce, itaat edecek olmalarını ve O'na isyan etmeden önce isyan edecek olmalarını irade etmiş miydi? Bu soruya “hayır” derseniz, Allah’ın iradesinin ezeli olduğunu reddetttiniz demektir. Eğer "bildiği için diledi" derseniz, bunun da cevabı sitededir. 14- Siz bu yazıları okumadan önce Allah bu yazıyı okuyacağınızı biliyor muydu, bilmiyor muydu? “Biliyordu” derseniz, soruyorum: Bildiği gibi olmasını mı diledi yoksa bildiğinin aksine olmasını mı diledi? "Bildiği gibi olmasını diledi" derseniz, sizin bu yazıyı okumanızı Allah’ın irade etmiş olduğunu kabul ettiniz demektir ve siz Allah’ın irade ettiği bir fiili, hareketi engelleyebilir misiniz? "Hayır engelleyemem" derseniz, demek ki siz bu yazıları Allah’ın zorlamasıyla, mecburen, tıpış tıpış okudunuz. Ne dersiniz bu işe? Bu soruları ne kadar bilgili olursa olsun “insanın hür iradesi” olduğunu savunan kişilere sorarsanız, yüzü kıpkırmızı kesileceğini tahmin etmekteyim. Gece uyuyamaz tahminime göre; sorun görün. Defalarca söylediğim gibi peygamberin kader hadislerinde, insanın özgür iradesi olmadığı anlatılır. Bu hadisleri de onlara sorarsanız yine kıpkırmızı olurlar. Hadi sorun artık! Cüzi irade vardır, bizim tercihlerimiz vardır, ama bunlar sonuçta düşüncedir ve düşüncelerimiz de Allah’ın yaratmasıyla oluşur; dolayısıyla aslında biz de Allah hangi düşünceyi yaratırsa, biz o düşünceyi düşünebiliriz. *** forumda biri diyor ki: Kendini tanıt ve niçin bu yazıları yazma gereği duydun Cevap: Ben 1976 doğumluyum. Hiç kimseden dini eğitim almışlığım yoktur. Kuran’ı okumayı bile kendim kasetlerden öğrendim; fakat günde ortalama 7-8 saat kitap okurdum yine okuyorum, beş yıl önce kader hususunda piyasadaki dönen dolapları yavaş yavaş hissetmeye başladım. Olaylar şöyle cereyan etti: Senin de yazıp gördüğün gibi kader hususundaki hadislerde tamamen cebr (Allahın kullarını günahlara ve sevaplara zorlaması) görüşü vardır. Hal böyleyken ben piyasadaki elime geçen dini kitapları okuyorken, onlarda ekseriyetle kader hususunda kulların özgür iradelerinin olduğu anlatılırdı. Bu anlatılanlar çok çelişkilidir yani bir dediklerini bir alt satırda dahi yalanlayıcı ifadeler kullandıklarını görüyordum; bunların üç kağıt olduğunu hissediyordum lakin onların kendilerince getirdikleri bazı örneklerine, cevaplarına, karşı cevap veremiyordum. Sonra kendi kendime dedim ki: “Bunlar bu kadar alim, elbette vardır bir bildikleri” deyip dediklerini kabullendim. Fakat bu anlayış yani kulların özgür iradesi hususuyla, herşeye şamil olan Allahın iradesini bir türlü uyuşturamıyordum. Üç - dört sene böyle bunalımlı olarak geçti. Zira tatmin olmuyordum, kendimi kandırdığımı hissediyordum ki bu beni hepten bunaltıyordu. Böyle giderken dört - beş yıl önce Muhammed İhsan Oğuz’un “Kaza ve Kader” kitabı elime geçti. Bu kitabı okuyunca şok oldum; çünkü hak mezhep dediği Maturidi mezhebiyle, açıktan açığa kaderi inkar ettiğini bildiğimiz Mutezile mezhebinin aslında aynı yolda olduklarını ve sözde bir çekişmede bulunduklarını iftiraf ediyordu. Daha sonra bu laflarını düzeltmek istiyordu. Ben o kadar etkilendim ki acaba yanlış mı görüyorum diye bir günde okuyacağım bu kitabı, kelime kelime tetkik ederek bir haftada bitirdim (bu bahsettiğim kitaptan alıntılar ve çelişkileri sitede vardır) ve bu konuyu tüm detaylarına kadar incelemeye karar verdim; sonra kelam ve felsefe kitaplarına daldım ve bu işin inceliklerini araştırmaya başladım. Bu arada öğrendiklerimi çevremdeki insanlarla da konuşuyordum. Bir de baktım ki, insanların tamamına yakını da neyi savunduklarını tam manasıyla bilmiyorlar. Genelde kulaktan dolma fikirleri var; okuyanların ise bilgili olduklarını düşündükleri kişilerin kitaplarını okuyup, pek sorgulamadan hemen doğru kabul ettiklerini gördüm. Bu aralar Razi'nin “Tefsiri Kebir” diye meşhur olan tefsiri elime geçti. Bu tefsirde bir farklılık vardı. Çünkü Razi, Eş’ariydi ve cebirciydi yani “kulların özgür iradesi yok” diyordu. Ondan da pek çok bilgi edindim, sonra şunu farkettim ki Eş’ari mezhebine piyasadaki kitapların neredeyse tamamı Ehli Sünnet ve Hak mezhep diyorlardı yine Maturidi mezhebine de Ehli Sünnet ve Hak mezhep diyorlardı. Ben kelam kitaplarına bir baktım, yine afalladım. Çünkü, Hanefilerin genelde itikadda Maturidi mezhebinde olduğu söyleniyordu ya, ben de “madem Hanefiyim demek ki ben de Maturidiyim” diye kendimi Maturidi görüyordum. Lakin ilk okuduğum kelam kitabında, şunu gördüm ve yamuldum kaldım; çünkü orada cüzi iradeden bahsediyordu ve cüzi irade ise şu demekti: Ben şimdi oturuyorum ya, şimdi ayağa kalkmak istedim; işte bir hareketi yapmayı istemeye, yani verdiğim örnekteki “ayağa kalkmayı isteme” düşüncesine cüzi irade adı verilir. İşte bu Maturidi mezhebi cüzi iradeye mahluk (yaratılmış) değil diyormuş. Yani “Allah yaratmaz” diyormuş; bir baktım Eş’ari mezhebine “cüzi iradeyi Allah yaratır” diyor. Ben dedim ki: “Nasıl bu Maturidi mezhebinin dediğini savunurum, o halde ben bu mezhebi bırakıyorum ve Eş’ari mezhebine geçiyorum.” Fakat hala Eş’ari mezhebinin cebirci olduğunu bilmiyordum. Zamanla daha incelikleri gördüm; yani çok yalan dolan var bu işlerde onu söylüyorum. Sonra ruyetullahı (Allah’ın görülmesi) inkar ettim ve Eş’ari mezhebinden de çıktım. Lafın kısası kitapların ekserisi cebr görüşünü aşağılar ve Eş’ari mezhebine “hak mezhep” derler ama çoğu bilmez ki “hak” dedikleri bu Eş’ari mezhebi de “kulların özgür iradesi yoktur, Allah zorla günah ve sevap işletir” der. Üç kağıt, yalan, dolan o biçim. Bunları elimden geldiğince insanlara anlatmak istiyorum. Zira bir çok kişinin, Maturidi mezhebinin yaptığı laf oyunlarını cevaplayamadıklarını gördüm. Benim beşbinden fazla insanla yaptığım tartışmalar vardır; çok yüksek tecrübem vardır. İnsanlara öğrenmeleri için bu yazıları yazdım. Said Nursi diyorlar; gerçekçi olun! Bu işler çok incedir; tam manasıyla bu konuya kişinin kendini vermesi lazımdır, itikadi mezhepleri araştırması, onların ne dediklerini, nasıl savunma yaptıklarını çok iyi bilmek lazımdır. Said Nursi ise kelamcı değildir ve bu hususta çok yetersizdir. Bunu ispatladım ve yine ispatlarım; şu aralar onun külliyatını okuyorum, bitirince diğer çelişkilerini de göstermek istiyorum ta ki anlayın bu işin ne kadar ince, detay olduğunu. *** Gene tercihte kaldım gitsem mi, kalsam mı?! Ben kalmayı tercih ettim ve Allahın benim kalmam neticesinde irade ettiği şeyi yaptım ve yazdım. Ama tüm bu tercihler arasından yazmamayı ve işe gitmeyi tercih etse idim, Allah işim ile alakalı irade ettiği işi yapacak ve Allah benim için o sahneleri yaratacak idi. (Muadil adlı biri forumda böylece yazmış) Cevap: Fakat birşeyi gözardı etmişsin; “irade ettikten sonra fiilimi Allah yaratıyor” diyorsun da irade etme durumunu ve iradeni Allah yaratmıyor mu? “Ben istiyorum, Allah fiili yaratır” diyorsun da "istememi Allah yaratıyor” demiyorsun. Bunu görmek istemiyorsun, insanların çoğu da böyle; bu bahsettiğin iraden yine Allahın ezeli iradesiyle vücut bulmuyor mu? Milyonlarca düşünceden birini sen seçtiğini ifade ediyorsun; bak şimdi: Milyonlarca düşünce bir insan için aynı anda mevcut olamaz, hatta iki düşünce bile aynı kişi için aynı anda vücut bulamaz. Dolayısıyla sen önce bir düşünce, sonra diğer düşünceyi düşünürsün; mesela sen hem sağa gitmek düşüncesini, hem de sola gitmek düşüncesini aynı anda düşünebilir misin? Hayır düşünemezsin. Dolayısıyla senin aklına gelen tüm fikirler Allahın yaratmasıyle meydana gelir. *** Nasslarda geçen Allah’ın gazaplanması ve razı olması ifadelerinin de zahiri alınamaz. Şöyle te’vil edilmelidir: Gazaplanma ifadeleri cezalandırma, razı olma ifadeleri ise mükafatlandırma olarak kabul edilmelidir. *** : Allah şerri irade eder mi? *** Net soruyorum, cevap verin; evet mi, hayır mı? Düşüncelerimiz Allah yarattığı için mi varoluyor? *** Allahın kalpleri mühürlemesi ile ilgili ayetler var bunlar ile ilgili şu soruyu soruyorum: bir kısım insanlar diyor ki: “Onlar mühürlendi ama şundan çünkü onlar çok isyan etmişlerdi ve azmışlardı o bakımdan onlar hakettikleri için Allah da onların kalplerini mühürledi diyorlar ya da Allah onların iman etmeyeceğini bildiğ için mühürledi” diyorlar. Ben de diyorum ki : lakin sorum şu: Bu kişiler mühürlendikleri anda iman edebilirler mi? Eğer “edemezler” derseniz, işte bu anda da iman teklifi bu kişilere var mı? Şu ayetlere bakın Araf 158 ve Bakara 21 bu konudaki bazı ayetleri de vereceğim. Bu işe ne diyorsunuz? Hem mühürlüyor hem de aynı anda iman teklifi var, yani o kişiye yine imanı emrediyor? Bu iş yani iman etme olayı, bu mühürlenme anında nasıl olacak? Ve bu o kişiye kaldıramayacağı yükü yüklemek "teklifi mala yutak" olmuyor mu? Evet oluyor. Lakin bakın Bakara 286: "Allah hiçbir nefse kaldıramayacağı yükü yüklemez" buyruluyor. Ben bu işlerin kolay olmadığını hep söyledim ve ben bu ayeti inkar da etmiyorum, lakin tevil edilmesi gereken bir ayettir. Yani başka bir mana vermek gerekir. Kurandaki başka ayette köre, topala güçlük olmadığı bildirilmişti.( ayet numarasını hatırlayamıyorum) İşte bu manada bir kaldıramayacağı yükü yüklemez diyoruz. Hani “onlar savaşa gitmesede olur” manasında. Bu konuyu da o kadar ifade ettim, bunu da pek yorumlamadınız ne diyorsunuz. Bu başlıkta da özelikle bu konuyu konuşalım. Zira bu hususta özgürlükçüler savunma yapamıyorlar.............. *** Bak yusuf neden ben maturidiliği kabul etmedim? Şundan: Yüzyıllardır süren bir üçkağıt. Bu konuda çok felaket laf oyunları dönmekte ve insanların ekserisi de zaten özgür irade savunulmasına inanmaya meyillidir. Bütün bunlar birleşince Maturidilik yüzyıllardır kabul görmüştür ve aslında Eşarilik bence hiçbir dönemde halk tabakasının çoğunluğu tarafından kabul görmemiştir. (Delil mi istiyorsun? Git sor Şafilere kader konusundaki görüşlerini, sana tahminim özgür iradeyi savunurlar. Halbuki mezhebim dediği Eşarilik cebircidir, yani kulun özgür iradesi yoktur der.) Görünüşte sanki kabul edilmiş gibidir ama hakiki hakim görüş kim ne derse desin maturidiliktir kim ne derse desin. Önce şunu söyleyelim, bu Maturidilik kadere inadıklarını söylerler, her şey Allahın iradesiyle olur derler, tamam mı? Fakat cüzi iradeyi Allalh yaratmaz derler. İşin tuhafı şu ki bu mezhebin imamı ise bunu demedi, yani Ebu Mansur Maturidi “cüzi iradeyi Allah yaratmaz” demedi. Aksine “sonradan olan herşeyi Allah yaratır” dedi. Hatta “imanı da Allah yaratır ve bunu kabul etmeyenin lafı dinlenmez” dedi. Fakat Maturidi dediği bu lafların cebr yani kulun özgür iradesi olmaması manasına gediğini, yani o manaya geldiğini göremedi. O yine kulların özgür iradesi olduğunu söyledi. Yani kitabı çelişkilerle doludur. Zaten son attığım mesajlarda da onun "Kitabu-t Tevhid" adlı kitabında düştüğü çelişkilerini gösterdim. Sonradan bu mezhepte olduklarını söyleyenlerden bazıları düşündüler; çünkü bu mezhebe göre insanların fiillerini yani hareketlerini Allah yaratır görüşü kabul ediliyordu. Böyle bakıldığında cebr olur. O bakımdan dediler ki: Cüzi irade yani bir fiili yapmadan önce yapma isteği yani ben ayağa kalkmayı istiyorum ya ha işte bu benim ayağa kalkma düşüncemi Allah yaratmaz dediler. ( İbn Humam bunu dedi) Çünkü onlar eğer bu düşüncemi de Allah yaratırsa bu sefer özgür irademiz kalmaz dediler ve böyle gidiyor daha detayları sitededir. Fakat sitedeki bir çok görüşümü değiştirdim. Burada değiştirdiğim görüşleri yazdım. Mesela en son ne dedim: Allahın gücünü, kudretini inkar ediyorum dedim değil mi? Şimdi bakıldığında bu nasıl laf diyorlar değil mi? Halbuki bu işin derinlerinde acayip detaylar mevcuttur. Mesela kudret sıfatına ezeli denirse ve Allahın yaratması bu kudretiyle olur denirse bak ne oluyor: Mesela dünyanın yaratılışı, benim yaratılışımdan önce ya, bak ne oldu: Önce dünyayı yarattı, sonra beni yarattı, neyle yarattı? “Kudret sıfatıyla yarattı” denirse ve bu kudret sıfatı ezeli denirse bakın probleme: Önce beni, sonra dünyayı yarattı dendiğinde, bu açıdan bakıldığında kudret sıfatında değişim oluyor. Yani önce farklı, sonra farklı şey yaratılıyor. Yani kudretin taalluku (ilintisi, bağlılığı) farklı şeylere oldu demektir. Ama ezeli olan şey de değişme olmaz ki. Bu kabul edilemez ve bu görüş Allahın zatında değişmeyi kabul etmek demektir. Halbuki Allah da değişme olmaz. Bunu da anlatamadım ama ne kadar zor olduğunu işin içinde çok iş olduğunu herhalde biraz anlatabildim. *** Evet haklısın hata yaptım, kafadan söylediğim için karıştırmışım ayet numarasını: "Allah hiç bir nefse kaldıramayacağı yükü yüklemez" ayeti bakara 286 olacaktı. Yanılmışım sayende düzeltmiş oldum.......... Cevap: İnsanların ekserisi, çoğunluğu cehenneme gidecek delil: Araf 179. ayet ve daha delil çok ayet var. Ben cennete gideceğimi bilemem, nasıl bir inançla öleceğim bilemem. Evet cennet ve cehenneme inanıyorum. Bana çok kişi müslüman mısın? diye soruyorlar, bakın şu örneği vereyimde hakkımda bilgi sahibi olun: Ben 98 yılında beden öğretmenliği bölümünden 19 mayıs üniversitesinden mezun oldum ve tayinim çıktı Yozgata, fakat tayin çıkma aşamasında ben kızlara bakmanın haram oluşuyla ilgili araştırmalarımı o dönemde tamamlamıştım yani inceliklerini ve ulaştığım sonuç şuydu: Yabancı kızların saçına bakmak haramdır. Hal böyle olunca günah diyerek göreve gitmedim. Ben üniversite 2. sınıfta bu islami ilimlere yönelmeye başladım. (96 yılında) Bana karşı çok şüpheci davranıyorsunuz; ben bir şey diyorsam zaten ona karşı yapılan savunmaları yıllarca okudum demektir. Kaç kere dedim ki bana güvenin. Ancak ben sık sık fikirlerini değiştirebilen biriyimdir, yeniliklere açığımdır ve bunu size anlatmakta isterim. Hanif dostlar diye sonra Teknik forum bir de Özgür düşünce forum, bunlar yazılarımın çoğunu silmediler. İşte bir kısım forumlar kovmadı, bazıları kovdu. Sonra başka isimlerle yine yazdım yine kovdular, böyle gidiyor; beni devamlı kovan kayzer diye bir forum var. Bir acayip iş, bana cevap veremeyeceklerini bildiklerinden kovuyorlar. Aslında benim bu söylediklerimin arka planı var, yani ben misal, Allahın iradesini inkar ettim ama dört yıldır kafamdaki bir problemdi bu ve yüzlerce kitapta bu zayıflıkları göre göre ben de birikiyor ve “bom” patlıyorum. Bu aralar birbiri ardınca çok patlamalar oldu ben de ve ben taassup sahibi değilimdir; hayatım boyunca savunduğum bir görüşün yanlışlığını anladığım anda o görüşü saniyede terkederim. Yani bu millet benim ne kadar araştırma yaptığımı abartma olacak ama "hayal bile edemezler" esasında bu son yazdığım yalan ama ne kadar araştırdığımı anlamanız için böyle dedim. Samsunda kovulmadığım yer zaten kalmadı. Hocalar beni tanıyorlar, hatta şöyle bir anımı anlatayım: Bir defasında bir cami hocasına yaklaştım kendisini tanımıyordum ve kendisine bir kağıt uzattım, kağıta birkaç soru yazmıştım; o kişi kağıda bakmadan elimi kendisinden uzaklaştırdı. “Ne oldu, beni tanıyor musunuz?” dedim. Evet anlamında başını salladı ve birşey söylemeden kalktı gitti. Böyle yani, ben de burada nette yazıyorum ne yapayım. *** Bakın şimdi size süper delil: Allah görür diyorsunuz ya, soruyorum: Allah bizi görür mü? evet derseniz soruyorum: Bizi yukardan mı yoksa aşağıdan mı görür yoksa sağdan mı, soldan mı görür? Gördünüz mü işler nereye varıyor? Öyle bodoslama gitmek olmaz, düşüneceksiniz: "Ben bir şey diyorum ama bunun gerisi nedir? Yani bu laf nereye gider?" bunu ekseri düşünemiyorsunuz. Bak bu işler kolay değil. Düşünelim,( düşünmekten korkmayın) evet görme olayından bahsediyorsak; görülenin bir yönde ve yerde olması gerektiği gibi görenin de bir yönde ve yerde olması gerekir. O halde bu laf sonuçta görenin cisim olmasına ve şekli şemali olmasına varır. Eğer derseniz ki: "Yok Allah her yerden bizi görüyor" bak şimdi bir insan düşün, bu insanı her yerden görmek ne demek? Bakın üstten görünümünü düşünün ha, şimde alttan görünüşünü düşünün sonra sağdan ve soldan, böyle düşündünüz mü? Şimdi bu farklı açılarda görüntüleri birleştirin, birleştirdiniz mi? Ne! birleşmiyor mu? Tabii ki birleşmez. Evet birleşmez yani bu farklı açılardan görünüşlerin görüntüleri birleşmez. Birleştirmeye kalksan da zaten bir mana ifade etmez. Demek ki Allah görmez. O halde Kurandaki görme ile ilgili ayetleri ne yapacağız mı diyorsunuz? Cevap: Bu ayetlerin manasını, görülebilecekleri ve duyulabilecekleri bilmek manasına alırız. Yani mutlak bilme anlamında. Bu sadece benim görüşüm değil unutmayın. Bir örnek vereyim de sizin kafa yapınızın nereye vardığını görün: Soruyorum o zaman; Allahın eli var mıdır? Yok mu diyorsunuz yoksa var mı diyorsunuz? Hani Kuranda ayetler var; Allahın elinden, yüzünden, gözünden bahseden ayetler var. Arşa istiva etti deniyor. İstivanın manası ise oturmaktır, yerleşmektir, karar kılmaktır, bu ve benzeri ( insan biçimci) ifadeler Kuranda çoktur. O halde ne yapacağız? Allahın eli, gözü, yüzü var mı diyeceğiz? Bu o zaman Allahı insan gibi düşünmek demektir. Ama bir taraftan da ayetleri inkar edemeyiz. O halde ne yapacağız? İşte şunu yapacağız: "Tevil" Tevil demek, akli deliller ile sabit olan bir gerçek ile nassın (ayet, hadis) zahiri (görünüşü, dış anlamı) arasında çatışma ve zıtlaşma varsa yapılan işlemdir. Bu gibi durumlarla karşılaşınca ne yapacağız? Akli delili alacağız ve nakli delili (ayet ve hadis) akli delile göre yorumlayacağız; işte bu işleme tevil denir. Yani eli ifadesini nimet manasında, yüzü ifadesini zatı manasında, istivayı ise mülkünün hükümdarı manasında, görmesini ve duymasını da görülebilecek ve duyulabilicekleri bilmesi manasında, iradesini ve kudretini de ilmindekilerin varlık sahasına çıkması manasına alırız. Yani lafın özü, Kuranda geçen bütün sıfatları ilmine irca edeceğiz, diğerlerini mecazi olarak kabul edeceğiz ve ilmine de zatının aynıdır diyeceğiz. *** Bugün size anlatacaklarım acayip, şunu söyleyeyim ki, çok kişi zaten bu işi anlamazda anlayanlarda geçiştirirler. Yıllarca ben de içimde sakladım, sindirdim ama evet bugün birden koptu içimde fırtına. Yani ben bunları söylüyorum ama bu da yıllarca içimde biriken şeylerdendir. Konu son peygamberin imanı meselesi. Nedir bu iş? Şudur: Eğer baktıysanız Allah’ı anlatan hadislere, şunu görürsünüz: "Antropomorfizm" yani insan biçimci bir ilah anlatımı vardır. Bu rivayetlerde Allah’ın bir cismi ve şekli varmış gibi anlatıldığını görürsünüz. Örnek olarak bir kısmını vereyim: _“Ben gökte olanın emini (güvendiği) olduğum halde, hala siz bana güvenmiyor musunuz!” (Buhari no: 3344, Müslim no: 1063) _”Rabbimiz, (her) gecenin son üçte biri (son üçte birlik bölümü) kaldığı zaman dünya göğüne iner ve şöyle der: “Yok mu bana dua eden? Duasını kabul edeyim. Yok mu benden bir şey isteyen? İstediğini ona vereyim. Yok mu benden bağışlanma dileyen? Onu bağışlayayım.” (Buhari no: 1145, Müslim no: 758) _”Yazıklar olsun sana! Allah’tan kullarından herhangi birine şefaat etmesi istenilemez. Allahın şanı bundan daha yücedir. Yazıklar olsun sana! Sen Allah’ın (büyüklüğünün ve yüceliğinin) ne olduğunu bilir misin? Muhakkak O’nun Arş’ı göklerinin (bazı rivayetlerde: ve yerlerinin) üstündedir. (Allah’ın Arş’ı) aynen şöyledir: (Resulullah bu sırada) parmaklarıyla işaret ederek (şöyle dedi): Tıpkı bir kubbe gibidir. Ve o Arş’ın bir (deve) palanının (semerinin) binicisinin (ağırlığı) nedeniyle gıcırdaması gibi bir gıcırdaması vardır.” (Ebu Davud, no:4726) _”(Allahım!) Senden, yüzüne bakma lezzetini ve seninle buluşma şevkini (arzusunu) bana lutfetmeni diliyorum.” (Ahmed 5/191, Nesai 3/54-55) _”Allah’ın eli öyle doludur ki gece gündüz ondan (bağışlar ve nimetler) devamlı akar. Siz, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığından beri (eliyle) infak ettiği (verdiği) şeyleri gördünüz mü? (düşündünüz mü?) Çünkü bütün bu verdikleri bile O’nun sağ elindekileri hiçbir şekilde eksiltememiştir.” (Buhari no:4684, Müslim no:993) _”Muhakkak adil olanlar (kıyamet günü) Rahman Azze ve Celle’nin sağında nurdan minberler üzerinde olacaklardır. Rahman’ın her iki eli de sağdır.” (Müslim no:1827, Nesai 8/221-222) _ “Ademoğullarının kalplerinin hepsi Rahman’ın parmaklarından iki parmak arasında tek bir kalp gibidir. Onları dilediği gibi çevirir.” (Ahmed 2/168-173, Müslim no: 2654) _ “Kıyamet günü Allah yeri avucuna alır, gökleri de sağ elinde dürer (katlar) sonra da şöyle der: ‘Mülkün sahibi melik (hükümdar) benim! Hani yeryüzünün hükümdarları nerede?” (Buhari no: 4812, Müslim no: 2787) _ “Yahudi bir adam peygamber’e gelir ve şöyle der: “Ey Muhammed! (Başka bir rivayette Ey Eba’l-Kasım!) Kuşkusuz Allah kıyamet günü gökleri bir parmağına, yedi kat yeri bir parmağına, dağları bir parmağına, ağaçları bir parmağına ve yaratıkları bir parmağına alır, sonra şöyle der : ’Bugün melik (padişah) benim.’ Bunun üzerine Resulullah (bir rivayette Yahudi’nin bu sözünü beğendiği ve tasdik ettiği için) ön dişleri görünecek şekilde gülümsemiş sonra da: ‘Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yeryüzü bütünüyle O’nun avucundadır, göklerde sağ elinde dürülmüş olacaktır.’ (Zümer 67) ayetini okumuştur.” (Buhari no:4811, Müslim no: 2786) _ “Hiçbir peygamber gönderilmiş olmasın ki (diğer bir rivayette Allah hiçbir peygamber göndermiş olmasın ki) o ümmetini, bir gözü kör (şaşı) olan yalancı Deccal’e karşı uyarmış olmasın. Dikkat edin gerçek şu ki, Deccal’in bir gözü kördür (şaşıdır). Şüphesiz Rabbiniz kör (şaşı) değildir. Deccal’in iki gözü arasında kafir yazlıdır.” Müslim de hadisin devamında şöyle bir ek vardır: “Sonra onu heceleyerek söyledi: KFR (yani kafir); onu her müslüman okur.” (Buhari no:7131, Müslim no:2933) _ “(Rabbimiz) daralmış, ümitsiz düşmüş halinize bakar” (Ahmed 4/12, İbn Mace no:181) _ “Kuşkusuz Allah Azze ve Celle uyumaz. Zaten uyuması da gerekmez. Mizanı (diğer bir rivayette adaleti) indirir ve kaldırır. Gündüzün amelinden önce gecenin ameli, gecenin amelinden önce de gündüzün ameli O’na yükseltilir (kaldırılır). O’nun örtüsü (perdesi) nurdur (Ebu Bekr’in rivayetinde perdesi ateştir). Onu bir açıverse yüzünün nurları, yaratıklarından gözünün erdiği (iliştiği) her şeyi yakar kavurur.” (Müslim no:179, İbn Mace no:195) _”Rabbimi (uykuda) en güzel surette gördüm... Ve Rabbimin avucunu, iki omuzumun (kürek kemiğimin) arasına koyduğunu gördüm. Öyle ki gönlümde (kalbimde) O’nun parmak uçlarının (diğer bir rivayette elinin) soğukluğunu hissettim.” (Ahmed 5/243, Tirmizi no:3235) Ancak bilin ki hadis kaynakların da belki yüzlercesi var ve bir kısmı da kütübü sitte( altı kitap) denen hadis kitaplarında ve yine bir kısmı da Buhari, Müslimin rivayetleridir. Böyle insan biçimci hadisler çok var. Mesela Allahın görülmesi ile ilgili rivayet var ki Buhari ve Müslim rivayet etmiş. Hatta o rivayette güneşin görüldüğü gibi apaçık şekilde Allah’ın görüleceği anlatılıyor. Bakın şimdi problemlere: Hal böyle olunca zaten piyasadaki kitapların tamamına yakını Allah’ı insan şeklinde kabul edenlere veya “Allah’ın şekli var” diyenlere ya da Allah’ı bir cisim gibi düşünenlere yani “Allah bir yerde ya da yöndedir” diyenlere, bu kitapların neredeyse tamamı kafir der. Hal böyle olunca şimdi bunları yani bu rivayetleri yorumlayanlar iki kısma ayrıldılar. Bir kısmı bu rivayetleri toptan reddettiler. Mesela Mutezile, Cehmiyye ve filozoflar gibi; yani "Resulullah böyle şey demez, bu rivayetler tümüyle uydurmadır" dediler. Bu kişilerin ikinci kısmı ise bu rivayetleri reddetmediler (Eş’ariler ve Maturidiler) ya da edemediler; hani Buhari, Müslim rivayet ediyor ya; bu sefer ne yaptılar? Şunu yaptılar: "Resulullah böyle söyledi ama bu sözler ile zahiri yani dış görünüşünü kasdetmedi" dediler ve bu rivayetleri uygun şekilde yorumlamaya giriştiler yani te’vil ettiler. Şimdi sorum size: Sizce Allah’ı cisim olarak düşünmek, şekli var demek, hareket eder demek (her hareket eden bir mekandadır, zira hareket bir mekandan diğer mekana olur) ve böyle inanmak kafirlik midir? Herhalde çoğunuz bu soruya “evet” dersiniz. Lakin bir sorun var; eğer siz bu rivayetleri reddetmezseniz, iki şık var: “Resulullah bu rivayet edilenlerin zahirini kasdetti yani Allah’ın cisim olduğuna inanarak ve Allah’ın eli vardır, gözü vardır, yüzü vardır şeklinde itikad etti” ya da “evet böyle söyledi ama dış görünüşünü değil başka manaları kasdetti yani mecazen böyle ifadeler kullandı" diyeceksiniz. Ama eğer siz: "Evet o, bunları söyledi ama mecazi olarak söyledi" derseniz, ben de size soruyorum: Ama bu insanların çoğunluğu bu rivayetleri görünce, duyunca nasıl bir Allah inancı içinde olurlar? Ben söyleyeyim: Ekseri insanlar bu hadislerde anlatılan rivayetleri dinlediklerinde, çoğunluğu anlatımın zahirine yani dış görünüşüne bakar ve öylece inanırlar. Siz "Resulu Ekrem evet öyle söyledi ama başka mana kasdetti" derseniz; halbuki insanların çoğunluğu bu rivayetleri dinlediklerinde Allahın bir şekli olduğunu ve Allahın cisim olduğunu düşünür. O halde böyle söylemek insanların çoğunluğunun küfre düşmesine sebep olmuyor mu? Bu da düşünülmesi gereken bir inceliktir. Bu durum görmezden gelinecek bir durum mudur? Size açıkça soruyorum: Eğer Resulullah, bu rivayetleri söylemişse ve söylediği gibi inanmışsa yani zahirini kasdetmişse, Allah’ın bir cisim gibi olduğuna inanarak söylemişse, soruyorum onu da (Resulullah) tekfir eder misiniz? ( kafirdir dermisiniz?) Eğer demezseniz, tarihte çıkmış gruplar vardır. Mesela "Müşebbihe, Mücessime" bunlar da bu rivayetlerin zahirine (dış görünüşlerine) bakarak Allah’ı cisim kabul etmişlerdir. Hatta içlerinde bazıları “Allah’ın eti, kanı, organları vardır” demişlerdir. O halde bunlarıda mı tekfir etmeyeceksiniz? Ben görüşümü şöyle bildireyim: Eğer resulullah bu sözleri Allah’ın cisim olduğuna inanarak söylemişse “kafirdir” derim. Eğer mecazi manada söylemişse, bu da uygun olmayan bir davranıştır. Zira bir çok insan bu lafların zahirine bakar ve öylece inanır. Dolayısıyla insanların küfre düşmesine sebep olur ki, bu davranışta bence küfürdür. Dediğim gibi eğer bu rivayetleri söylemişse durum dediğim gibidir. Ama bu rivayetler yalansa, yani böyle sözler söylememişse durum başkalık arzeder. *** Kitap: Ehl-i Sünnet’in Muhaliflere Cevabı Yazar: İbn Useymin (Guraba yayınları) Not: Bu kitapta ayetlerin ve hadislerin zahiri alınarak yorum yapılıyor ve te’vilciler kötüleniyor. Sayfa 56: Ancak Ebu’l - Hasan el-Eş’ari’ye uyanların büyük bir bölümü O’nun bu son durumunu göz önüne almamışlar ve bazı itikadi meselelerde O’nun yolundan ayrılmışlardır. Ebu’l-Meali el-Cüveyni ve Ebu Hamid el Gazali bunların başında gelir. Amelin imandan olmadığını ileri sürerek imanda Mürcie’nin, Allah’ın sıfatlarını te’vil ederek de esma ve sıfatta te’vilcilerin yolunu izlemişlerdir. Allah’ın kelamı konusunda ise iki şey dışında Küllabiyye’nin görüşünü benimsemişlerdir. Oysa Ebu’l-Hasan el Eş’ari onların bu görüşlerinden uzaktır. Bunun en güzel kanıtı O’nun bu görüşlere cevap olarak yazdığı “el-ibane an Usuli’d-Diyane” adlı eseridir. Bu eseri ömrünün sonlarına doğru yazmıştır. O bu eserinde iman, esma ve sıfatlarla ilgili görüşlerini açıklamış ve Ehl-i Sünnet dışındaki sapık gruplara cevap vermiştir. Örneğin O’nun bu konular hakkındaki görüşlerini gösteren birkaç sözü şöyledir: “İman; söz ve ameldir, artar ve eksilir.” (sh:59) “Allah arşına istiva etmiştir.” (sh:53) “Allah’ın niteliği bilinmeyen yüzü, iki eli ve gözü vardır.” (sh:53-54) “Allah’ın kelamı yaratılmış değildir. Kuran’ın yaratılmış olduğunu söyleyen kimse kafirin ta kendisidir.” (sh:56) Bu konuda daha geniş bilgi almak isteyenler, ilgili kitaba müracaat edebilirler. _Yorum: Bu ifadeleri zikretmişse Ebu’l Hasan el Eş’arinin tekfiri lazım gelir. Zira bu laflar Allah’a cisim demeye varır. _Sayfa: 155: (Gazali’nin “Vahdet-i Vücut” ile ilgili görüşleri anlatılıyor) “Tevhidin dört mertebesi vardır: “İkinci mertebesi: Müslümanların genelinin tasdik ettikleri (doğruladıkları) gibi insanın kalbinin la ilahe illallah lafzının manasını tasdik etmesidir (doğrulamasıdır). Bu avam tabakasının inancıdır. Üçüncü mertebesi: İnsanın keşif yolu ve hak nurunun vasıtasıyla o manayı müşahede etmesidir ki bu Allaha yakın olan mukarrebunun makamıdır. Bu insanın pek çok şey görmesi fakat onları görürken çoklukları üzere Tek ve Kahhar olan Allahtan sadır olmuş bir halde görmesidir. Dördüncü mertebe ise, insanın varlıkta birden başkasını görmemesidir ki bu sıddıkların müşahedesidir. Sofiler buna “el - fena fi’t - Tevhid” (Tevhid de yok olmak, kaybolmak) adını verirler. Çünkü insan, birden başkasını görmediğinden dolayı kendini bile görmez. Tevhidle müstağrak (kaybolmuş, boğulmuş) olduğu için kendini görmediği zaman da nefsinin tevhidi hususunda kendi nefsinden de fani olmuş olur. Yani hem kendi nefsini görmekten, hem de halkı görmekten yok olur, demektir. Dördüncü mertebesindeki şu mana ile muvahhiddir: O’nun şuhudunda (görülmesinde) birden başkası hazır olmamıştır. O bütünü çok olduğundan ötürü değil, tersine bir olduğundan ötürü görür. İşte tevhidde en yüce gaye budur. Eğer “kişi göğü, yeri ve çok olmalarına rağmen hissedilebilen diğer cisimleri gördüğü halde, nasıl olur da birden başkasını müşahede etmemesi düşünülebilir? Nasıl olur da çok bir olur?” dersen bil ki: Bu mükaşefe ilimlerinin gayesi, son noktasıdır. Bu ilmin sırlarının herhangi bir kitapta yazılması caiz değildir. Arifler şöyle demişlerdir: Rububiyyet sırrını ifşa etmek küfürdür. Nasıl ki bir insanın ruhuna, cesedine, uzuvlarına, damarlarına, kemiklerine ve iç organlarına (ayrı ayrı) baktığında (veya bakıldığında) o insan çoktur, işte aynı insan başka bir itibar ve başka bir müşahede ile de birdir, öyle ki, o tek bir insandır, deriz . İşte bunun gibi, varlık aleminde olan herşeyin, Yaratandan tut da yaratılmışa kadar, pek çok değişik itibar ve müşahedeleri vardır. Aynı zamanda o, itibarlardan bir itibarla da birdir. Başka itibarlarla ise, onun dışındakiler çoktur. Bu itibarlardan bazısı, çokluk bakımından bazılarından daha şiddetlidir. Bunun misali insandır. Her ne kadar bu misal garaza tam uymasa da. Fakatt azda olsa genelde bu misal, müşahede hükmünde çokluğun bir olmaya dönüştüğünün keyfiyetine dikat çeker! Bu konuşma ile, varmadığın bir makamı inkarı bırakıp ona inanmanın, bir iman ve tasdik olduğu açıkça ortaya çıkmış olur. İşte buna, el-Hüseyn b. Mansur el-Halac, seferden sefere koşan el-Havvas’ı gördüğünde O’na şöyle diyerek işaret etmiştir: “Sen neyin içindesin?” el-Havvas: “Tevekkül hakkındaki halimi düzeltmek için seferlerde dolaşıyorum.” Oysa el-Havvas tevekkül edenlerdendi. el-Hüseyn: “Sen ömrünü, iç dünyanı mamur etmek uğrunda tükettin. Acaba tevhid hususunda fena bulmak nerede kaldı?” Sanki el-Havvas, tevhiddeki üçüncü makamı düzeltmek istemişti. Hallac ise ondan dördüncü makamı istemişti.” (İhyau Ulumi’d-Din, 4/262-263) “Arifler gerçeklik semasına çıktıktan sonra Tek gerçekten başka bir varlık görmediklerinde ittifak etmişlerdir. Şu var ki bunlardan bazıları bu hakikati ilmi bir irfanla bulmuş, kimi bunu bir zevk ve hal olarak yaşamış; çokluk tamamen onlardan gitmiş ve sırf tekliğe dalarak mest olmuşlar, o halde akılları zail olmuş, o zevk içerisinde sanki bayılmışlar, artık kendileri de dahil, Allah’tan başka hiçbir şeyi hatırlamaya güçleri kalmamış, herşeyi unutmuşlar, kendilerinde Allah’tan başka bir şey kalmamış, öyle sarhoş olmuşlar ki akıllarının otoritesi, hükmü aşağı düşmüş de bazıları “Ene’l Hakk)=Ben Hakkım” demiş, bazıları da “Sübhani ma A’zama Şani=Kendimi tesbih ederim, benim şanım ne kadar yücedir” demiş, diğeri: “Ma fi’l-Cübbeti sivallah=Cübbemin içinde Allah’tan başkası yoktur” demiş. Aşıkların sekir halindeki sözleri saklanır, söylenmez. Ama sekir halleri de gidip de Allah’ın yeryüzündeki mizanı (kriteryumu) olan akıl hükmüne döndükleri zaman, bunun hakiki birleşme olmadığını, fakat ittihada (birleşmeye) benzediğini anlarlar. Bu Aşığın fart-ı aşk içinde söylediği şu söze benzer: Aşık olan da, aşık olunan da benim. Biz bir bedene girmiş iki ruhuz. İnsan birden bire bir ayna ile karşılaşır, kendini aynada görür, fakat aynanın farkında olmazsa aynada gördüğü görüntüyü aynanın resmi, aynaya bitişik sanabilir. Şişe içinde şarabı gören kimse, şarap renginin, şişenin kendi rengi olduğunu zanneder. Bu hal, kendisinde alışkanlık haline gelmiş, ayağı bu noktada takılıp kalmışsa o hale müstağrak olur, mest olur da şöyle der: Şişe inceldi, şarap süzüldü. Birbirine benzediler, iş güçleşti. Sanki şarap var, kadeh yok; Yahut sanki kadeh var, şarap yok. “Ama şarap kadehdir” demekle “Şarap sanki kadehtir” demek arasında bir fark vardır. Bu hal galebe çalınca hal sahibine izafetle FENA adını alır. Hatta fenaül-fena (yok olmanın yok olması) denilir. Çünkü o adam hem kendinden geçmiş, hem de kendinden geçmekten geçmiştir. Zira o halde olan kimse kendini bilmediği gibi, kendini bilmediğini de bilmez. Eğer kendini bilmediğini bilseydi, kendini bilmiş olurdu. Bu hale dalan kimseye izafetle, mecaz diliyle ittihad (birleşme), hakikat diliyle tevhid (birleme) denilir. Bu hakikatlerin ötesinde de öyle sırlar vardır ki onlara dalmak caiz değildir. İşte bu kaynak tek olan Allah’tır. O’nun ortağı yoktur. Bütün diğer nurlar O’ndan istiaredirler. Hakiki olan yalnız O’nun nurudur. Hepsi O’nun nurundandır. BELKİ HEPSİ O’DUR. Doğrusu, var olan O’dur. Gayrın varlığı ancak mecaz yoluyladır. O’ndan başka nur olmadığına, bütün nurların, tabi oldukları nurun zatından değil, vechinden geldiklerine göre her şeyin vechi O’na yönelmiştir: “Nereye dönerseniz, Allah’ın vechi oradadır.” (Bakara 115). O halde O’ndan başka ilah yoktur. Çünkü ilah, vecihlerin (yüzlerin) ibadetle yöneldiği zattan ibarettir. Yani kalp yüzlerini demek istiyorum. Çünkü onlar nurlar ve ruhlardır. O’ndan başka ilah olmadığı gibi O’ndan başka O da yoktur. Çünkü hüve (O) işaret edilen şeyden ibarettir. İşaret ancak O’na olduğuna göre artık başka O, nasıl olabilir? Ne zaman bir işaret etsek, hakikatte bu işaret O’nadır. O halde “La ilahe illallah=Allah’tan başka ilah yoktur.” kelimesi avamın tevhididir. “O’ndan başka O yok” sözü ise seçkinlerin tevhididir. Çünkü öteki daha genel, bu daha özel, daha kapsamlı, daha gerçek, daha ince bir sözdür ve sahibini tek birliğe, sırf birliğe götürür. Mahlukatın miracının (yükselişinin) son noktası ferdaniyyet (teklik) memleketidir. Çünkü bunun ötesinde daha bir merdiven yoktur. Zira yüksek ancak çoklukla düşünülebilir. Çokluk öyle bir izafettir ki yükselmenin kendisinden başladığı ve kendisine yöneldiği şeylerin varlığını gerektirir. Çokluk kalkınca birlik gerçekleşir, izafet (görelik) batıl olur, işaret kalkar. Artık yüksek, alçak, inen, çıkan kalmaz; tekteki (ilerleme) ve uruc (yükselme) imkansız olur. A’lanın ötesinde uluvv (yükseklik) yoktur. Vahdetle beraber çokluk yoktur. Çokluğun kalkmasıyla uruc (yükselme) da kalkar. Eğer sonra, bir halden diğer bir hale değişme olursa bu, uruc ile değil, dünya semasına inmekle, yani yüksekten aşağıya doğmak suretiyle olur. Çünkü en yükseğin daha yükseği yok ise de daha aşağısı vardır. İşte bu makam gayelerin gayesi, arzuların sonudur. Bunu bilen bilir, bilmeyen inkar eder. Bu ilim, ancak Allah’ı bilenlere verilmiş olan özel mahiyetteki gizli bir ilimdir. Onlar bunu söyledikleri zaman Allah’a karşı mağrur (gururlu) olanlardan başkası inkara kalkmaz. Alimlerin: “Dünya semasına inmek, bir meleğin inmesidir” demeleri uzak görülmez. Ariflerin bazıları bundan daha garibini sanmışlar da şöyle demişler: “Ferdaniyyete (birliğe) müstağrak olan, en yakın semaya iner, bu iniş, onun duyuları kullanmaya veya uzuvları hareket ettirmeye inişidir.” Salat ve selam O’na olsun, Peygamber de şu sözleriyle buna işaret etmişlerdir: “Ben onun işiten kulağı, gören gözü, konuşan dili oldum.” Eh, kulağı, gözü, lisanı Allah olduktan sonra artık işiten, gören ve konuşan da O’dur. Çünkü O’ndan başkası yoktur ki.... O’nun (Allah’ın) Musa aleyhisselama şöylediği şu sözüyle de buna işaret edilmektedir: “Hasta oldum beni sormadın. Hadis...” demek ki bu muvahhidin hareketleri dünya semasındandır; duyarları, algıları bunun üstünde olan bir semadandır. Bu kimse akıl semasından mahlukatın miracının sonuna, ferdaniyyet (teklik) memleketinden ta yedi tabakaya kadar yükselir. Sonra vahdaniyyet tahtında oturur ve oradan göklerinin tabakalarına emri tedbir eder. Artık bakan, bu halde baktıkça dilini salıverir, “Allah Adem’i Rahman’ın suretinde yarattı” der. Fakat bilinmelidir ki bu söz te’vile muhtaçtır. Tıpkı “Ben Hakkım”, “Kendimi tesbih ederim” sözleri gibi. Hatta Hz. Peygamber’in: “Hasta oldum beni arayıp sormadın”, “Ben onun kulağı, gözü, dili oldum” sözlerinin de te’vile ihtiyacı vardır. Artık burada beyanı durdurmak istiyorum. Çünkü senin bundan fazlasına tahammul edeceğini sanmıyorum.” (Mişkatu’l-Envar sh: 12-15) *** İbn Teymiyye’nin fikirlerinin, yeraldığı kitapta (“Ehl-i Sünnet’in Muhaliflere Cevabı” adlı en son örnek verdiğim kitabı kasdediyorum) Allah’ın sıfatlarından bahsediyor ve: “Allah’ın iki eli var, iki gözü vardır, Allah yukardadır, yüzü vardır ve bunlar gerçek manasıyla diyor. Açıkça Allah’ı cisim gibi anlatıyor ve böyle kabul etmeyene sapık diyor. Gördün mü durumları ve hadisleri delil gösteriyorlar bunlar. Hani sen “her ne kadar son peygamber bunları dedi ama mecazi mana kasdetti” desen de, bak insanlar içinden bu laflarının zahirini yani dış anlamını alanlar var ve kendileri gibi düşünmeyenlere sapık diyorlar. Dolayısıyla son peygamber bu ifadelerini yani insan biçimci ilah anlatışını velev ki zahirini kasdetmeden söyleyse bile bak insanlardan bir grup bu lafları kendi görüşlerine delil aldılar ve Allah’a cisim demeye vardılar. Halbuki son peygamberin ne yapması gerekiyordu biliyor musun? Şunu yapması gerekiyordu: Kurandaki bu gibi ayetlerin (el, yüz, göz gibi) zahirinin alınamayacağını, bu ayetlerin te’vil edilmesi gerektiğini anlatmalıydı. (Bu şekilde bir rivayete raslamadım, belki vardır ama görmedim) Ne dersin bu yoruma? Kendinizi aldatmayın! Gerçekleri görün diyorum. *** Değiştirici olmadan değişme olur mu? olmaz derseniz. O halde bizim düşüncelerimizi değiştiren nedir? Biziz derseniz, halbuki bazen birşey aklımıza gelir; “bu nereden aklıma geldi” deriz. Eğer o düşünceyi aklımıza bizim getirdiğimizi düşünseydik böyle demezdik. *** Not: Bir forumdan “akik” takma adı kullanan şahıs, bana soruyor, önce benim yazımı alıntı yapıyor. “Örnek: Kürşat Otçu yazdı: ”Mesela bir renk seç, seçtin mi? Ben diyorum ki şu an kafandaki renk bir düşüncedir. İşte bu düşünceyi sen de Allah yarattı. Olay budur ve bu düşünce varolduğu müddetçe yaratılması devam eder.” Akik diyor ki: “O halde biri hırsızlık yaptı ise (haşa) o düşünceyi Allah yarattı, biri fahişelik yaptı ise (haşa) o düşünceyi Allah yarattı, biri Allah'ı inkar etti ise (haşa) bu düşünceyi o kişide Allah yarattı.....vs O halde söyler misin? Cehenneme kim girecek? Ya da birileri cehenneme girecek ise hakettiğinden değil (haşa) Allah'ın öylece dilemiş olmasından. İnsanların özgür iradesi yok derken sanırım sizin demek istediğiniz şu; (yanılıyorsam düzeltin) Her türlü konuda yapacağım seçimlerin türevi Allah tarafından yaratılmış olduğundan ve bizler seçim yaptığımızda mecburen bunların dışına taşamıyor isek o halde seçim yapan aslında biz değiliz, dolayısı ile insanların reel manada seçim hakkı yok. Önce sizi doğru anlamış mıyım bunu okeyleyin, ardında söyleyeceklerim olacak! (Durum vahim)” Akik’e cevap veriyorum: Evet akik işte senin gerçek yüzün bu. Fakat bu sadece senin değil yüzyıllardan beri kendine müslüman diyenlerin % 99’unun gerçek yüzüdür. Peki nedir bu gerçek yüz? İşte şudur: Benim 5 aydır ısrarla anlatmaya çalıştığım şu basit şeydi: Yani sonuçta biz düşünüyoruz. "İşte bu düşünceleri de Allah yaratıyor dedim ben ve yemediğim hakaret kalmadı bu forumda dahil." Neeee!....... evet,“Herşeyi Allah yaratır” dediğim için bunca hakaret yedim ben. "Nasıl ya olur mu öyle saçmalık" mı diyorsunuz; siz bunu bir daha düşünün derim. Çünkü bu Akik işlerin farkına varmış gibi; kendisin de evvelki yaşantısının izlerini taşıyor ve ne diyor? Bu hırsızlık düşüncesini Allah mı yarattı? "Haşa" diyor. Fahişelik yapanların bu düşüncesini Allah mı yarattı? Yine "Haşa" diyor. Aklınca Allahı kötü şeyleri yaratmaktan tenzih etmeye (uzak tutmaya) çalışıyor ve Allahı yücelttiğini düşünüyor. O zaman şu problemi görmüyor ve ya görmek istemiyor: Madem öyle, bu bahsedilen düşünceleri Allah yaratmıyorsa kim yaratıyor? Bakın laf nereye geliyor. Ben ne dedim: Tek yaratan Allahtır. O halde bağırıp çağırmanın alemi yok. Mantık çerçevesinde düşününce bakın ne oluyor: Hareketlerimizi ve seçimlerimiz yani düşüncelerimizi de Allah yaratıyor. Sonuç, evet basit değil mi? O halde özgür iradem kalmıyor. Diyorsun ki biz seçim yapmıyor muyuz o zaman? Cevap: Evet biz seçim yapıyoruz bu açık, fakat bu seçimlerimizi (çünkü seçimlerimiz de sonuçta düşüncedir) esasen Allah yarattığı için bizim özgür seçimimiz olmuyor. Biz kesb ediyoruz bu fiilleri, hareketleri. Kesb: kazanmak demektir. Ama şunu bil ki, bizim düşüncelerimizi Allah yaratır dersen zaten özgür irademizin olmadığını anladın demektir. Gerisi ve detayları sitemde kitaptadır. Hani bana teşekkür etme işi. Bak bunu sana öğretmişim, yani düşüncemizi Allah yaratınca cebr (yani özgür irademizin olmaması) olduğunu. Hani teşekkür bakalım ............................ *** Soru: "Allah mahlukatının kendisine itaat etmeden önce, itaat edecek olmalarını ve O'na isyan etmeden önce isyan edecek olmalarını irade etmiş miydi? Bu soruya hayır derseniz Allahın iradesinin ezeli olduğunu reddettiniz demektir." Ve cevap olarak "Allah bildiği için irade etti" derseniz; cevap: Size göre (Maturidilik) Allahın hem iradesi, hem de ilmi ezelidir. O halde bahsi geçen şekilde cevap verirseniz, bakın mana şöyle oluyor: Sanki önce biliyor, sonra diliyor. Bu ifadenin zahirinden ise sanki, Allahın iradesi, ilminden sonraymış gibi bir mana anlaşılıyor. Halbuki siz (Maturidilik) Allahın hem ilmine, hem iradesine ezeli dediniz. Şu da bir gerçektir ki, ezeli olan bir şey zaman olarak başka bir şeyden sonra gelemez. Gelse zaten ona ezeli denmez; dolayısıyla "Allah bildiği için irade etti" denemez. Zaten Mutezile, Allahın iradesine hadis (sonradan olan) dedi. Bunu siz (Maturidiler) demiyorsunuz. Maturidilerin içyüzü şudur: Onlara sorsanız deseniz ki: “Kuran ezeli midir, yaratılmış mıdır?” Size “ezelidir, yaratılmamıştır” derler. Onlara bu sefer soruyorum: Kuran da, Şeytanın Hz. Adem’e secde etmediği ve Hz. Ademin yasak ağaçtan yediği yine Ebu Leheb’in (Tebbet suresi) cehennemde azap göreceği bildirilmiştir. Bu ayetler yalana dönemeyeceğine göre, bunlar ifade edildiği gibi meydana gelmesi lazımdır. O halde daha Ebu Leheb, şeytan, Hz. Adem yaratılmadan onların durumu hakkında bilgiler verilmiş. Şimdi şeytanın, Hz. Adem’in özgürlüğü daha nerede kalır? Zira Kuran ezeli ise, daha dünya ortada yok, alem ortada yok (Alem: Allah hariç her şey demektir) bu hükümler Kuran da mevcut; daha kulların özgürlüğü nerede? Yine bu soruma derlerse ki:"Allah onların öyle yapacağını bildiği için öyledir O'nun kelamı." Onların bu itirazına yukarıda geçen izahım yeterlidir. Çünkü hem ilmi, hem kelamı ezeli olunca; biri birinden zaman olarak önce veya sonradır denemez. Yine bu hususta Mutezile mezhebi Kurana yaratılmış demektedir. Hadis (sonradan olma) demektedir ki ben de Kuranın ezeli olmadığını savunuyorum. Mutezile mezhebi kaderi inkar eden mezheptir. Onlarda kulların özgür olduklarını savunurlar. "Allah zorla kullarına günah işletmez” diyorlar. “Eğer böyle olsaydı imtihanın manası kalmazdı, Allah zalim olurdu" şeklinde, aynen Maturidilerin (yani piyasadaki dini kitapların yüzde doksan dokuzunun mezhebi) dediği gibi diyorlar. Mutezile mezhebi der ki: “Kulların fiillerini, hareketlerini Allah yaratmaz; bu fiilleri kullar kendileri yaratır. Eğer hareketlerimizi Allah yaratırsa biz cebr altında kalırız, Allah o zaman bize zorla günah işletmiş olur” derler. Dikkat edin şimdi çıngarın neden koptuğunu izah edeceğim: Devran (başka bir forumdaki özgür iradeyi savunan şahıs) da bu hususu bilmez, lakin bildiğini zannediyor ve aklınca sizi benden korumaya çalışıyor. İşte dönen dolap: Anlattığım gibi Mutezile mezhebi “Hareketlerimizi biz yaratırız” dediler ve peygamberin kader ile ilgili tüm hadislerini inkar ettiler. “Bu hadisler mütevatir olmadığı için inanç konusunda delil olmaz” diyerek bu rivayetleri reddettiler. Maturidiler ise böyle davranmadılar fakat onlar da bu hadisleri gördü; o bakımdan, bu hadislerden genelde pek bahis açmamayı kendilerine daha uygun gördüler. (Eğer siz bu konuda hadis gösterirseniz onlara şunu derler: "Allah öyle olacağını bildiği için ... ") Bu hadisler ile ilgili yorumlar yapmayı geçiştirdiler. Şimdi çıngar dediğim şeye gelelim: Maturidi mezhebine göre fiillerimizi, hareketlerimizi Allah yaratır lakin cüzi irademizi Allah yaratmaz. Bu şu demektir; örnek: Ben oturuyorum diyelim; kalkmak istediğimde, Allah kalkmak fiilini yaratıyor, ben de kalkıyorum. Fakat burada örnek verdiğim “ayağa kalkma düşüncesi" cüzi iradedir, yani cüzi irade bir fiili yapmayı istemektir. Maturidiler şunu diyorlar: “Biz fiili yapmayı hür irademizle isteriz, peşine Allah da bu fiili biz istediğimiz için yaratır. Dolayısıyla biz yine hürüz.” Burada cüzi irade diye örnek gösterdiğim, düşünceleri bu mezhebe göre Allah yaratmaz. Halbuki bunların mezhep imamımız dedikleri kişinin kitabını (Kitabu-t Tevhid) incelediğimde, o tam aksine “Herşeyi Allah yaratır” diyordu ve onların bu "cüzi iradeyi Allah yaratmaz" ifadelerini söylemiyordu. Ebu Mansur Maturidi’nin "Kitabu-t Tevhid" adkı kitabından (bu kitap üzerindeki araştırmalarım yine sitede kader konusunun sonlarına yakındır, çelişkilerini gösterdim) bir örnek daha vereyim: Ebu Mansur Maturidi kitabında imanının mahluk olduğu ( yaratıldığı) şeklinde bölüm açmıştır ve "kim iman mahluk değil derse onun sözü kabul edilmez" demektedir. Buraya kadar tamam mı? bak şimdi; günümüzdeki kitaplara baktığımızda ise şunu görürsünüz, özellikle kelam kitaplarında Maturidi mezhebine göre “iman mahluk değildir” derler, gördünüz mü çelişkiyi? Dahasını söylüyeyim: 300 yıllık fıkıh kitabı olan Fetevayi hindiyye adlı kitap piyasada çoktur, bu kitap Maturidi itikadıyla yazılmıştır, Akçağ yayınları 4. ciltte küfür lafızları bahsinde aynen şu fetva vardır : "iman mahluk (yaratılmıştır) diyen kimse kafirdir." Yine aynı kitabın 15. cildinde hem Eşari hem Maturidi mezhepleri övülüyor, aralarındaki farkların önemsiz olduğu söyleniyor, bu da tamam mı? Bak şimdi: Halbuki eşari mezhebinin temel görüşü imanın mahluk olduğudur. Bakın kelam kitaplarına der ki: Eşari mezhebine göre "iman yaratılmıştır" ne oldu şimdi? Şu oldu ki: Bunlar ne dediklerini bile bilmeyen adamlardır; bunlar kendi mezhep imamımız dedikleri adamın dedikleri şeylere inanana kafir diyorlar, sonra da yine mezhep imamlarını göklere çıkarıyorlar. Bütün bunların daha detayları sitede vardır; cüz i iradenin yaratılmamış olduğu sözü sonradan bu mezhebe eklenmiştir. Kim ekledi, niye bunu yaptılar hepsinin izahı sitede diyorum size!!!! İbn Humam bu eklemeyi yaptı; ondan öncede diyen vardı. Said Nursi diyor ki cüzi iradeye, “emr-i itibari” (itibari demek, varsayılan demektir) derim ki: Varsayılan şey adı üstünde varsayılandır yani yoktur. Yokluk ise tesirli değildir. Siz daha ne özgürlüğünden bahsediyorsunuz. *** Firavun imanının kabul edildiği konusunda bana katılmıyorsun. O halde cevap ver: Firavun iman ettiğinde hayatta mıydı yoksa ölmüş müydü? Hayattaydı dersen, soruyorum iman ettiğinde de iman etmekle mükellef miydi? (Araf 158) Size göre hem iman teklifi, var hem de iman etmesi kabul edilmiyor. Peki bu “teklifi mala yutak” (Kaldıramayacağı yükü yüklemek) değil mi? Halbuki Mutezile, Maturidiye ve siz de “teklifi mala yutak”ı kabul etmezsiniz. Çünkü bunu kabul etmek cebri kabul etmek demektir. *** Soru: Düşünmek istemediğiniz halde düşündüğünüz bir düşünce oldu mu? “Evet” derseniz soruyorum: Madem siz istediğiniz düşünceyi hür olarak düşünebiliyordunuz nasıl oluyor da düşünmekten rahatsızlık bir düşünceyi düşünüyorsunuz? Demek ki bu düşüncenin kaynağı siz değilsiniz; eğer siz değilseniz kim? Cevap: Allahtır, tek yaratıcı odur. Eğer şeytan derseniz, evet o vesvese verir ancak o da yaratıcı değildir; Allah onda hangi fiil ve düşünceleri varederse şeytan ancak onu yapabilir. Kendimden bir örnek vereyim; ben bazen Allaha sövme düşüncesini içimde buluyorum, oysa ben bu düşüncenin kabul edimesinin, tasdikinin küfür olduğunu biliyorum; böyle bir şeyi düşündüğümde çok bunalıyorum, bunu düşünmek istemiyorum. O halde neden düşünüyorum? Cevap: Çünkü Allah o düşünceyi bende yaratıyor, ben de tıpış tıpış bu düşünceyi düşünüyorum. Zira ben Allahın ben de yaratmış olduğu düşüncelerin mahalliyim. *** Gene tercihte kaldım gitsem mi, kalsam mı?! Ben kalmayı tercih ettim ve Allahın benim kalmam neticesinde irade ettiği şeyi yaptım ve yazdım. Ama tüm bu tercihler arasından yazmamayı ve işe gitmeyi tercih etse idim, Allah işim ile alakalı irade ettiği işi yapacak ve Allah benim için o sahneleri yaratacak idi. (Muadil adlı biri forumda böylece yazmış) Cevap: Fakat birşeyi gözardı etmişsin; “irade ettikten sonra fiilimi Allah yaratıyor” diyorsun da irade etme durumunu ve iradeni Allah yaratmıyor mu? “Ben istiyorum, Allah fiili yaratır” diyorsun da "istememi Allah yaratıyor” demiyorsun. Bunu görmek istemiyorsun, insanların çoğu da böyle. Milyonlarca düşünceden birini sen seçtiğini ifade ediyorsun; bak şimdi: Milyonlarca düşünce bir insan için aynı anda mevcut olamaz, hatta iki düşünce bile aynı kişi için aynı anda vücut bulamaz. Dolayısıyla sen önce bir düşünce, sonra diğer düşünceyi düşünürsün; mesela sen hem sağa gitmek düşüncesini, hem de sola gitmek düşüncesini aynı anda düşünebilir misin? Hayır düşünemezsin. Dolayısıyla senin aklına gelen tüm fikirler Allahın yaratmasıyle meydana gelir. *** KADERE İMAN 4795 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kul, hayrıyla, şerriyle kadere inanmadıkça, kendine (hayır ve şerden) isabet edecek şeyi atlatamayacağını, (hayır ve şerden) kaçacak olan şeyi de yakalayamayacağını bilmedikçe iman etmiş olmaz." Tirmizi, Kader 10, 2145. *** 4796 - Ubâde İbnu's-Sâmit radıyallahu anh oğluna ölümü sırasında demiştir ki: "Oğulcuğum, başına gelecek olan şeyin asla atlatılamayacağını, kaçırdıklarını da yakalayamayacağını bilmedikçe sen, imannın hakikatının tadını asla bulamazsın. Zira ben, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim: "Allah'ın ilk yarattığı şey kalemdir. Kalemi yarattı ve: "Kıyamete kadar olacak şeylerin miktarlarını yaz!" dedi." "Oğulcuğum, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan şunu da işittim: "Kim bu inanç dışında olarak ölürse benden değildir." Ebu Davud, Sünnet 17, (4700); Tirmizi, Kader 17, (2156). *** KADERLE AMEL 4797 - İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, elinde iki kitap olduğu halde yanımıza geldi ve: "Bu iki kitap nedir biliyor musunuz?" buyurdular. Cevaben: "Hayır, ey Allah'ın Resûlü! bilmiyoruz. Ancak bildirmenizi istiyoruz!" dedik. Bunun üzerine sağ elindekini gö |
HADİSLERİN UYDURULMA SEBEPLERİ
1) DİNİ BOZMAK, DEJENERE ETMEK İÇİN UYDURMALAR
Din düşmanları dinimizi yaşanmaz bir şekle sokmak, dini saçma gösterip yıpratmak için birçok hadis uydurmuşlardır. Daha sonra kendileri ve kendilerinden sonra gelen birçok dinsiz de dini yıkma uğraşlarında bu hadisleri kullanmışlardır. İslama olan inançsızlıklarını, kin ve nefretlerini içlerinde gizleyerek, samimi dindar görüntüsünde halkın arasına karışan birçok münafık, her şeyden önce İslam inancını bozmayı ve Müslümanların kalplerindeki inançlarına şüphe ve tereddütler sokmayı başlıca amaç edinmişlerdi. Bu amaçla akla hayale sığmayan, kafaları bulandıracak, Peygamber'in söylemesine imkan olmayan onbinlerce uydurmayı hadis adı altında Peygamber'e fatura ettiler. Kuran'daki ayetler, daha Peygamber'imiz sağken münafıkların nasıl Müslümanlar'ın arasına karıştığını göstermektedir. Halife Mehdi zamanında boynu vurulmak üzere yakalanan ünlü dinsiz Abdülkerim bin Ebil Avca öldürülmeden önce şu dehşetli açıklamayı yapar: "Siz beni öldürüyorsunuz ama, ben dininizde helali haram, haramı helal yapan 4000 hadis uydurdum.” 6000 küsür Kuran ayeti olduğunu düşünürsek sırf bir kişinin 4000 hadis uydurabilmesinin açacağı dehşetli tahribi anlayabiliriz. Ahmed bin el Cuveybari, Muhammed bin Ukeşa ve Muhammed bin Temim'in Hz. Peygamber hakkında 10.000'den fazla hadis uydurdukları söylenir [İbni Hacer, Lisanu'l Mizan]. Zehebi, Ahmed bin Abdullah'ın binlerce hadisi hadis imamlarına dayandırarak uydurduğunu, Enes bin Malik'in hizmetçisi olduğunu iddia eden Dinar Ebu Mikyes'in de Enes bin Malik'ten duyduğunu söylediği uydurma dolu bir sayfayı naklettiğini anlatır (Zehebi, Mizan). Hadisçilerin kitapları dini bozmak için kasıtlı yapılan uydurmaların itiraflarıyla doludur. Bu uydurmaların varlığı bellidir. Ama kim bu uydurmaların bugün meşhur olan hadis kitaplarına karışmadığını neye dayanarak garanti edecektir? Kuran'da geçen, Peygamber yaşarken var olan münafıkları, bundan sonra iki yüz yıl boyunca çıkan münafıkları kim nasıl teşhis etmiştir de onların uydurduğu hadislerden kitaplarını korumuştur? 2) SİYASİ AYRILIKLARDAN DOLAYI UYDURMALAR Peygamberimiz'in vefatı üzerinden 40 yıl bile geçmeden Hz. Ali ve Muaviye arasında çatışmalar boy göstermiştir. Bu dönemden itibaren İslam alemi geriye dönüşü olmayacak bir şekilde siyasi ayrılıkların içine girmiştir. Siyasi olarak ayrılan toplumlarsa birçok alanda çelişmeyi, birbirine muhalefet etmeyi hüner saymışlar, kendi siyasi fırkalarını destekleyen hadisler uydurmuşlar, kendi siyasal hareketlerine inanmayı Allah'ın bir farzı olarak sunmuşlardır. Bu arada kendi liderlerini yüceltip, karşı görüşün liderlerini yerin dibine sokmuşlardır. Halili'de, Şiilerin Hz. Ali hakkında 300.000 hadis uydurduğu ve Hz. Ali'nin sözlerini nasıl saptırdıkları anlatılır (Halili, elİrşad). Bu sayı, Kuran'daki ayet sayısının 50 katı kadardır. Şiilikten ayrılan bir kimse Şiileri kastederek "Allah onların canını alsın, nice hadisleri değiştirdiler” demiştir (Müslim, Sahihi Müslim). Hz. Ebubekir'i Hz. Ali'ye üstün sayan ve bunu, mezheplerinin bir şartı gören Sunni görüşle, Hz. Ali'yi üstün saymayı imanın şartına dönüştüren Şii görüş ve onların asırlar süren Kuran dışındakilerle vakit kaybetmekten ibaret olan boş çekişmeleri, bu maddeye güzel bir örnek teşkil etmektedir. İslam siyasallaşınca, siyasi gücü elinde bulunduranlar dini, halkı isteklerine göre şekillendirmek için kullandılar. Bu kullanımlarında dini de kendi görüşleri ve menfaatleri doğrultusunda şekillendirerek, dine eklemeler ve çıkarmalar yaptılar. 3) DİNİ EKSİK ZANNEDİP, KENDİNCE DİNİ KURTARANLARIN UYDURMALARI Dindar olarak tanınan birçok gözde(!) Müslümanın durumu Yahya bin Said'in: "Salih kişileri hadiste olduğu kadar hiçbir şeyde yalancı görmedik.” sözünde en güzel ifadesini bulmuştur. Bu gerçeği itiraf edenlerden biri de en güvenilir olduğu iddia edilen iki hadis kitabından birinin yazarı olan Müslim'dir. Müslim, Ebu Zennat'dan şunu nakleder: "Medine'de yüz kişiyle karşılaştım, hepsi de güvenilirdi, ama hadisleri alınmazdı” (Müslim, Sahihi Müslim, 1. cilt, sayfa 13). Görüldüğü gibi birçok sözde dindarın hadis uydurduğu hadisçilerin bile malumudur. Kendi görüşlerini çok değerli bulan bu tipler, dine kendi görüşlerini kattıklarında çok yerinde bir hareketle dine büyük hizmet ettiklerini sanıyorlardı. örneğin Kuran'da olmayan haremlik selamlığı dine sokanlar belki de kadınla erkeği ayırarak zinayı, yozlaşmayı kendilerince önlemek istediler. Oysa Allah'ın kendilerinden daha iyi düşündüğünü, Allah'ın unutkan olmadığını ve gerekseydi Kuran’da gerekli konularda açıklama yapılacağını bilmeleri gerekirdi. Allah'ın açıklamadığı bir şeyi dine sokarak dine fayda getireceğini sanmak, ilkel bir düşünme tarzıdır ve acı son da ortadadır. Dini şahsi reylerine muhtaç görüp, sözde dine yardım edenleri, Allah'ın serbest bıraktığı konuları açıklayarak din gibi sunanları da, dini eksik zannedip din kurtaranlar sınıfına sokabiliriz. 4) DİNİ SEVDİRMEK İÇİN UYDURMALAR Bu madde kısmen 3. maddeye benzemektedir, bu maddedeki tipler de dini kurtaracağını zannedenlerden, Allah'ın dini kurtardığından habersiz olanlardan oluşur. Bu tiplerdeki esas kaygı dini sevdirmek, ibadetleri sevimli göstermek gibi kaygılardır. Bu popülist kaygı Allah'ın indirilmiş dininin, uydurulmuş hadislerle ve izahlarla karışmasına yol açmıştır. Bu tipler arasında Ebu İsmet Nuh gibi Kuran'ın her suresinin faziletleri hakkında hadis uyduranlar da vardır. Peygamberimiz'i yüceltmek için Peygamber'in üstünlüklerine dair hadisler üretenler mevcuttur. Bu uydurucuların kendilerini savunmak için şöyle söyledikleri aktarılır: "Biz Hz. Peygamber adına yalan uydurmadık, bilakis bunu Peygamber'in getirdiği dini güçlendirmek için yaptık.”[İbni Hacer, Fethul Bari]. Bu alıntıda gördüğümüz gibi bunlar, bu tarzda hadis uydurmayı yalan olarak bile görmemişler, hatta bu korkunç fiillerinde belki de sevap ummuşlardır. "Biz Peygamber lehinde yalan söylüyor ve şeriatını takviye ediyoruz” (İbnul Cevzi, K. Mevzuat). Görüldüğü gibi bu uydurucular Allah'ın Kuran'ını eksik görmekle, bir de üstüne hadis uydurmakla kalmamış, üstüne üstlük dindarlık şampiyonluğunu da kimseye bırakmamışlardır. Aşırı dindar tanınan kimseler bu özellikleriyle din namına en tehlikeli sınıflardan biri haline gelmişlerdir. Zira onlar halkın sevip güvendiği, sözlerine önem verip, hareketlerini örnek kabul ettiği kimselerdi. Onların hadis olarak tanıttığı söz, daha rahat kabul görüyor ve itiraza uğramıyordu. Böylece saf İslam, Kuran'ın ruhundan daha çok uzaklaştı ve oluşan yeni yapı tüm katkılarıyla katıksız İslam sanıldı. 5) MEZHEPLERİNİ, FİKİRLERİNİ DOĞRU ÇIKARMAK İÇİN UYDURANLAR Saf vahiy olan Kuran'a dayalı bir İslam modelinden uzaklaşılıp, insan sözlerinin Allah'ın hükmü olarak takdim edildiği, hadise dayalı gelenekçi bir modelin kuvvetlendiği ortamda, insanlar dini farklı farklı anlamaya başlamışlardı. Bu tablo İslam'ı anlama ve yaşamada birbirleriyle uzlaşmayan, dini konularda ayrılığa düşen farklı düşüncelerin, kamplaşmaların, mezheplerin doğmasına sebep oldu. İnsanlar Kuran savunuculuğundan uzaklaşıp mezhep savunuculuğuna başladılar. Bunu yaparken de kendi düşüncelerinin haklılığını ispat edip halkı etkileyebilmek, kendi mezheplerine çekebilmek için Hz. Peygamber’in dilinden kendi mezheplerini öven, öteki mezhepleri aşağılayan uydurma hadislere dayanma ihtiyacı hissettiler. Hanefi mensuplarının bu şekildeki uydurmasını görebiliriz: "ümmetimde imam Şafii adında bir kimse ortaya çıkacaktır. O ümmetime şeytandan daha zararlı olacaktır. Ve yine ümmetim arasından adına Ebu Hanife denecek bir kimse gelecektir ki, o ümmetimin ışığıdır” (İbnu Arrak, Tenzihus Şeria, 2. cilt, sayfa 14). Bu arada Şafii taraftarları da boş durmaz ve kendi imamlarını kurtaracak hadis uydururlar: "Kureyş alimi (İmamı Şafii) yeryüzünün her yerini ilimle dolduracaktır.” Maliki mezhebi taraftarları hiç durur mu, onlar da kendi hadislerini açıklarlar: " İlim talebi için bir gün gelecek develerin boyunları vurulacak (yani uzun seyahatlere girişilecek) da Medine aliminden (İmamı Malik) daha alim birisi olmayacak.” Sunni mezheplerde durum böyleyken Kaderiyecilerin de nasıl hadis uydurduğu eski bir Kaderiye mezhebi üyesi Ebu Reca Muhriz'e dayandırılarak anlatılır: "Kaderiyecilerden kesinlikle bir şey rivayet etmeyiniz, vallahi biz insanları mezhebimize çekebilmek için hadisler uydurur ve bu hareketimizle de sevap kazanacağımızı umardık. Ben bu suretle Kaderiye mezhebine dört bin kişi kattım.” (Er Cerhu Ve'l Tadi'l, 1. cilt, sf. 32) 6) ZORLAMA ALTINDA UYDURANLAR Daha evvel de değindiğimiz gibi hadis toplama hareketinin ilk başlamasında özellikle Emevi halifelerinin zorlama, tehdit ve işkenceleri önemli yer tutar. İlk hadis toplayan kişi olduğu iddia edilen Ez Zuhri'nin şu sözü bunun delilidir: "Biz hadisi yazmaktan hoşlanmıyorduk. Ne var ki o yöneticiler (Emevi halifeleri ve adamları) bizi buna zorladılar.” Zorlama altında yapılan toplamalarda hadislerin mevcut yönetimin hoşuna gidenleri, mevcut yönetimin iktidar, kültür, gelenek, tarih anlayışını destekleyenleri toplanmış, buna aykırı olanlar elenmiştir. Mevcut hadisler zaten mana ile nakledildiğinden, birçok hadis kelime oyunlarıyla geleneği hükümleştirme yolunda kullanılmıştır. örneğin Peygamber'in kendi şahsi tercihi olarak yaptığı bir fiil anlatılırken; “Peygamber buyurdu ki”, “Peygamber emretti ki” tarzında, Peygamber'in muradı olmayacak bir tarzda kullanılmıştır. Tüm bu uydurma ve anlam kaydırmaları ise hiç şüphesiz hakim olan sınıfın, hadis toplama için zorlama yapan sınıfın görüşleri doğrultusunda olmuştur. Zorlama altında dine sokulan uydurmalar, sırf Emevi ve daha sonra Abbasi dönemleriyle sınırlı değildir. Bu dönemde çoğunlukla hadis uydurma yoluyla dine sokulan ilaveler, daha sonra halifelerin, valilerin zorlamasıyla fetva, içtihad adı altında kendini gösterir. Osmanlı döneminde halifeliğin, padişahlık gibi babadan oğula geçebileceği, devletin yararı için padişahların günahsız öz kardeşlerini bile öldürtebileceği şeklindeki görüş, içtihad ve fetvalar hep zorlama altında gerçekleşmiştir ve bunlar, mevcut iktidarların güçlerini devam ettirmek için dini yozlaştırmayı bile umursamadıklarını gösterir. Unutmayın ki, tüm bu fetvalar şeyhülislam etiketini görenin önemli birisi sanacağı, mevcut yönetimin atadığı ve maaşa bağladığı kişiler tarafından verilmiştir. 7) MADDİ ÇIKAR SAĞLAMAK İÇİN UYDURANLAR Hadis toplayan gezginler ticaret düşüncesiyle hadis toplamaya başlamışlardı. örneğin Yakub bin İbrahim'in ancak 1 dinar karşılığı hadis rivayet etmeyi kabul ettiği söylenir. Ebu Naym ElFadl da naklettiği her hadis için ücret talep ediyordu. Onun talebelerinden Ali bin Cafer der ki: "Ebu Naym El Fadl'dan hadis yazardık, buna karşılık bizden kıymetli dirhemler alırdı. Yanımızda kıymeti düşük dirhemler bulunursa üste para alırdı.” Fakirlerden kesinlikle hadis yazmayın tavsiyesinde bulunduktan sonra Umera bin Hafsa'nın zengin olduğunu ve yalan söylemeyeceğini, dolayısıyla hadislerinin alınabileceğini söyleyen Şube bin Haccac'a Ali bin Asım şöyle karşılık vermiştir: "Yalan söyleyen nice zengin gördük” (El Kifaye, sayfa 155). Müşterilerinin isteği üzerine sipariş olarak hadis üretenler de vardır. Birçok tüccar sattıkları mallara karşı halkın ilgisini artırabilmek için ilgili malların yararlarını anlatan hadisleri, para karşılığında hadis simsarlarına uydurtmuşlardır. örneğin koku satıcılarının güzel koku kullanmanın faziletleri hakkında uydurttukları hadisler buna örnektir. Şube bin Haccac'ın ifade ettiği gibi 1 kuruş karşılığında 70 hadis uyduran Ebul Muhezzem gibiler, hadis uydurucularına birer örnektirler. 8) MANEVİ çIKAR SAĞLAMAK İçİN UYDURANLAR Peygamberimiz'in vefatından ve dört halife devrinden sonra hikayecikıssacı denilen bazı kimseler, cami ve mescitlerde oturmayı ve çevrelerinde halka oluşturan cemaate vaaz ve öğütte bulunmayı alışkanlık haline getirmişlerdi. Aslında bu kimseleri vaaz ve öğütten ziyade, halkın nazarında kazanacakları yüksek mertebe ve şöhret ilgilendiriyordu. Vaazlarını, kendilerini bu amaca götürecek bir şekilde hazırlıyorlardı. Bunlar şöhrete giden yolun, halkın nazarında önemli bir müessese olan dinin, dini duyguların tahrik edilmesinden geçtiğini bildikleri için, onları coşturacak şekilde vaaz ediyorlar, dramatik konuşmalarla halkı ağlatmaya gayret ediyorlardı. Bunun için Peygamber’imizin adına düzenledikleri garip hikayelerle konuşmalarını süsleyerek, halkı etkileme ve inandırma uğraşı içindeydiler. Halkı en çok etki altında bırakan konuşmaların başında cennet, cehennem tasvirleri geliyordu. Cennet ve cehennem hakkında gerekli olan her şey Kuran’da anlatılmasına rağmen bu hikayecikıssacı kesim halkı daha çok hüzünlendirmek, şaşırtmak ve coşturmak için uydurma hadislerde buldukları zengin hazineyi özellikle bu konuda çok kullandılar. Bu kesimin mesleki başarısı bol hadis uydurmaktan geçiyordu. Ortaya çıkan iç sızlatıcı tabloda belki de insanı en çok güldürebilecek olaylardan biri; bu kıssacılardan Şair Külsüm'ün dilini burnunun ucuna dokundurabilen herkesin cehenneme girmeyeceğinin garanti olmasını söylemesi üzerine, vaaz ettiği cemaatin bunu denemeye başlamasıdır. İbnul Cevzi, bu tipleri şöyle anlatır: "Bunlar arasında suratlarını her çeşit boyaya batıranlar ve bu şekilde sarımsı bir ten kazanarak, kendilerini fazla oruç tutmaktan soluk benizli hale gelmiş takva dindarlar gibi gösterenler bulunmaktaydı. Diğerleri istediği an gözyaşı dökebilmek için tuzlar kullanmaktaydı. Başka bir grup kıssacı ise allı pullu süslettikleri kürsünün tepesinden kendilerini atacak derecede gösteride ileri gitmekte veya dinleyicinin alışık olmadığı biçimde, samimiyetsiz hikayelerini abartılı jestlerle nakletmekte, kürsüyü yumruklamakta, basamakları koşar adım inip çıkmaktaydılar.” (İbnul Cevzi, elKussas vel Müzekkirin, sayfa 93) Etrafımızı biraz incelersek, İbnul Cevzi'nin tespit ettiği uydurmaların kökenlerinden biri olan bu insan tiplerine tabi olanların, uydurukçu köklerine ne kadar benzediğini görürüz. Sahte gözyaşı, salya, sümük, kürsü yumruklamalı, abartılı jestli tipler hepimize İbnul Cevzi'nin geçmişte tarif ettiği bu kıssacıları çağrıştıracaktır. Uydurmacılardan öylesi görülmüştür ki Cafer bin Nastur Ferab 320 yaşında olduğunu, Peygamber'i gördüğünü ve Peygamber'in duası sayesinde bu kadar yaşadığını söylemiştir. Reten'in durumu da buna benzerdir. Hicri 4. ve hicri 8. asırda yaşayan bu adamlar sahabe olduklarını iddia etmişler ve bunlardan Reten üç yüz hadislik hadis kitabı yazmış ve etrafına bayağı adam da toplamıştır. 9) GELENEK, GöRENEKLERİ DİNSELLEŞTİRMEK İçİN UYDURMALAR Kuran, insan hayatındaki belli davranışlara yön vermiş, açıklamadığı birçok konuyu ise insanların reyine, seçimine bırakmıştır. İnsanlar, serbest oldukları bu konularda, kendi gelenek, görenek ve dünya anlayışları çerçevesinde davranırlar. örneğin Kuran yemeği elle mi, çatalla mı, çubuklarla mı yememiz gerektiği konusunda bir açıklama yapmaz. Erkek ve kadın kıyafetinin sarık, cübbe mi olacağı, kravat, gömlek mi olacağı, yoksa kimono mu olması gerektiği konusunda Kuran’da bir izah yoktur. Açıklanmayan konularda tercihimizde serbest olduğumuza göre, Kuran’a göre biz yemekte veya kıyafette bu şıklardan herhangi birini seçebiliriz demektir. Herhangi bir seçimde fazladan günah veya sevap olacağını söylemek ise Kuran'la çelişir. Emevi ve Abbasi döneminde Kuran'ın İslamına eklemelerin önemli bir bölümü, gelenek ve göreneklerin kutsal damgası altında Kuran'ın İslamına karıştırılmasıyla oldu. Kuran'ın başı sonu belliydi ve Kuran'da bu gelenek ve görenekleri tavsiye eden hiçbir izah yoktu. öyleyse tek yol, uydurma hadislerle ve Kuran'da geçmeyen bir sünnet anlayışıyla; Kuran'ın özgür bıraktığı bu konuları da dinselleştirip, kutsallaştırmaktı. AraplarınEmevilerin ırkçı, kavmiyetçi anlayışıyla, Arap dilinden, o dönemin kıyafetlerine, yemek menüsünden, tuvaleti yapış biçimine kadar birçok hareket sünnet adı altında böylece dine sokuldu. 10) DİĞER DİNLERDEKİ UYDURMALARIN DİNİMİZE TAŞINMASIYLA OLUŞAN UYDURMALAR Bu uydurmaları taşıyanları iki bölüme ayırabiliriz: Birinci bölüm, İslam'ı dejenere etmek, mantıksızlaştırmak veya kendi asıl inancına benzetmek için kasıtlı olarak uydurmaları dine sokanlardır. İkinci bölüm ise İslam'a geçmelerine rağmen kendi eski dini, örfi alışkanlıklarını üzerlerinden atamadıkları için, bunları dinimize taşıyanlardır. Yahudiler'in kıssaları, Hıristiyan hikayeleri, Putperest adetleri, Türkler açısından düşünürsek Şaman adetleri hep dinimizin içine hadis veya içtihad olarak girmiştir. Hacim olarak bakarsak, ‹srailiyat denen Yahudi hikayeleri uydurma kaynağında birinci, Mesihhiyat denen Hıristiyan hikayeleri ise ikincidir. Bunlar diğer dinlerde daha evvel kök saldıklarından dinimize de daha rahat geçmişlerdir. Biz sadece İsrailiyat ve Mesihhiyata değineceğiz. Dinimize İsrailiyat'ı taşıyan kişilerin en önemlileri Kab el Ahbar, Vehb bin Münebbih, Abdullah bin Selam'dır.Müslümanlarsa bu aktarımları Kuran ayetlerinin yanında hikaye etmekte bir zarar görmediler. İşte bu, hadislerin çoğalma kaynaklarından biriydi. Bugünkü tefsir kitapları başta olmak üzere, birçok hadis kitabında bu kimseler kaynaklı yüzlerce uydurmaya rastlayabiliriz. Biz örnek olarak sadece iki tanesini verelim. Vehb bin Münebbih'ten rivayet edilen İsrailiyat menşeli hadis denen uydurma şöyledir: "Beytul Makdis'in halkı Allah'ın komşularıdır. Komşularına azap etmemek Allah'ın üzerine haktır. Beytul Makdis'e gömülen kabir imtihanından ve darlığından kurtulur.” Kurtubi'nin tefsirinde de geçen Kab el Ahbar kaynaklı bir uydurma ise şöyledir: "Allah Teala kendisini yarattığında Arş dedi ki: Allah benden daha büyük bir mahluk yaratmadı. Ve böbürlenerek sallandı. Allah ona öyle bir yılan doladı ki o yılanın yetmiş bin kanadı vardı. Her bir kanadında yetmiş bin tüy vardı. Her bir tüyde yetmiş bin surat vardı. Her bir suratta yetmiş bin ağız vardı. Her bir ağızda yetmiş bin dil vardı. Her gün onun ağızları yağmur damlaları, ağaç yaprakları, kum ve çakıl taneleri, dünyanın günleri ve tüm meleklerin sayısı kadar tespih eder. Yılan arşın üzerine dürülür ve arş onun ancak yarısına uzanabilir. İşte o zaman arş alçak gönüllü olmaya başlar.” Mesihhiyat; yani Hıristiyan uydurma hikayelerinin dinimize sokulmasının kaynaklarından olaraksa Temim ed Dari ve İbn Cureyc'i gösterebiliriz. Hz. İsa'nın yeniden dünyaya geleceği, Deccal, ölüm meleği, cennet ve cehennem Mesihhiyat uydurmalarının en çok olduğu alanlardır. Gelenekçi İslamcılar sırf Kuran'dan dinini anlayan Müslümanlar'a çok kızdıkları gibi, yabancı ‹slam araştırmacılarının da hadislerin güvenilmezliğini ortaya koymalarına çok kızmaktadırlar. Bu araştırmacıların niyeti ne olursa olsun bizi ilgilendiren onların ortaya koyduklarının bilimsel değeridir. Müslüman toplumlarda mevcut olmayan özgür ortama sahip olan bu kişilerin hem ciddi, hem de düşünülmesi gereken hususları ortaya koydukları bir gerçektir. Onların çalışmalarına objektif bir şekilde yaklaşmalı, hatalarını göstermeli ve ortaya koydukları doğru hususlardan yararlanmalıyız. Bu araştırmacılardan özellikle Goldziher'in, Schacht'ın Van Kremer'in, Sprenger'in ve Dozi'nin kitaplarında herkesin yararlanabileceği birçok nokta olduğu kanaatindeyiz. Bunların en ünlüsü Goldziher şöyle der: “Rabbanilerin (Musevi, Hıristiyan din adamları) sözleri, uydurma ‹ncil’lerden alıntılar, Yunan felsefesinin öğretileri, Fars ve Hind kökenli deyişler ve daha niceleri hadis kanalıyla İslam'a girmiştir. Tüm bunlar doğrudan veya dolaylı olarak İslam kültürünün malı haline gelmiştir. Yine dini kıssalardan büyük bir bölümü İslam’a sızmıştır. Eğer hadislerde kullanılan materyali ve Yahudi din kültürünü incelersek bu ikinciden büyük bölümünün, İslam din kültürüne sızmış olduğunu görürüz.”(Goldziher, El Aqide veş şeria, sayfa 4243) |
meşhur ateistlerin listesi
The Atheist and the Materialist
those who have no need for gods and some who have no need for the supernatural Douglas Adams, Ayaan Hirsi Ali, Woody Allen, Lance Armstrong, Darren Aronofsky, Isaac Asimov, Peter William Atkins, David Attenborough, Iain M. Banks, Clive Barker, Dave Barry, Bill Bass, Ingmar Bergman, Björk, Lewis Black, Bill Blass, Jim Bohanan, Marlon Brando, Richard Branson, Berkeley Breathed, Bill Bryson, Peter Buck, Warren Buffett, George Carlin, John Carmack, Adam Carolla, John Carpenter, Asia Carrera, Fidel Castro, Dick Cavett, Noam Chomsky, Chumbawamba, Alexander Cockburn, Billy Connolly, Francis Crick, David Cronenberg, David Cross, Alan Cumming, Rodney Dangerfield, Richard Dawkins, Daniel Dennett, David Deutsch, Ani DiFranco, Micky Dolenz, Phil Donahue, Roger Ebert, Dean Edell, Greg Egan, Paul Ehrlich, Albert Einstein, Harlan Ellison, Brian Eno, Harvey Fierstein, Larry Flynt, Dave Foley, Jodie Foster, Kinky Friedman, Janeane Garofalo, Bill Gates, Bob Geldof, Ricky Gervais, Ira Glass, James Gleick, Seth Green, Harry Harrison, Robert Heinlein, Nat Hentoff, Katharine Hepburn, Christopher Hitchens, Douglas Hofstadter, Penn Jillette, Billy Joel, Angelina Jolie, Wendy Kaminer, Jonathan Katz, Diane Keaton, Margot Kidder, Neil Kinnock, Michael Kinsley, Ron Kuby, Milan Kundera, Richard Leakey, Bruce Lee, Tom Lehrer, Stanislaw Lem, Tom Leykis, James Lipton, H.P. Lovecraft, John Malkovich, Barry Manilow, Karl Marx, Todd McFarlane, Sir Ian McKellen, Arthur Miller, Frank Miller, Mike Mills, Marvin Minsky, Julianne Moore, Desmond Morris, Randy Newman, Mike Nichols, Jack Nicholson, Gary Numan, Bob Odenkirk, Patton Oswalt, Camille Paglia, Andy Partridge, Mark Pauline, Steven Pinker, Paula Poundstone, Terry Pratchett, James Randi, Ron Reagan Jr., Keanu Reeves, Rick Reynolds, Gene Roddenberry, Joe Rogan, Henry Rollins, Andy Rooney, Salman Rushdie, John Sayles, Captain Sensible, Robert Silverberg, Bob Simon, Steven Soderbergh, George Soros, Richard Stallman, Bruce Sterling, Howard Stern, J. Michael Straczynski, Julia Sweeney, Matthew Sweet, Annika Sörenstam, Teller, Studs Terkel, Tom Tomorrow, Linus Torvalds, Eddie Vedder, Paul Verhoeven, Gore Vidal, Kurt Vonnegut Jr., Sarah Vowell, James Watson, Steven Weinberg, Joss Whedon, Harland Williams, Ted Williams, Steve Wozniak, more... ilgilenen arkadaşlar bu adresten bu kişilerin düşüncelerini okuyabilirler http://www.celebatheists.com/w/index...itle=Main_Page |
allahsız cem, cemsiz allah olmaz (PANTEİZM NEDİR?)
PANTEISM
Panteism herşeyin tanrı olduğu(pan=herşey theos=tanrı) ya da evrenin ve doğanın ilahi olduğu bir felsefedir. panteism panenteismden farklıdır, panenteisme göre tanrı herşeyin içindedir,fakat aynı zamanda ötesindedir. Katı panteism teizm değildir. Panteizm evrenin yaratıcısı ve insanların yargılayıcısı fizik ötesi ve bireysel bir tanrıya inanmaz. Çoğu panteist tanrı kelimesini çok fazla anlam ve çağrışımla yüklü olduğu için kullanmazlar- gerçi bazen dindarlara(teist) açıklama yaparken ya da anlatımda kolaylığa gitmek amacıyla bu kelimeyi kullandıkları olur. Panteism sık sık ateism yerine kullanılır, bu sadece bireysel bir yaratıcıyı reddettiği için değildir. Katı ya da doğacı panteism evrenin kendini ya hiçlikten(hiçbirşeyden) yarattığına ya da ezelden beri var olduğuna inanır. Modern bilimsel panteism materyalistiktir, evrenin düzeninin evrimin ve kendi kendine organize olmanın prensipleriyle açıklanabileceğine inanır. Ayrı bir ruh anlayışına ya da ölümden sonra yaşama inanmaz. Panteistler kişisel ölümsüzlüğü gerçekçi yollarla ararlar-çocuk yapma-fiil-iş ve yaşamanın anıları. Ateism ile bu tür doğacı inanışları paylaşıtğı için, panteism de aynı tartışmalara konu olur. Panteismin fizik ötesi dinlere ve doğaüstü inanışlara karşı ileri sürdüğü eleştiriler ateisminkilerle aynıdır. Laik bir dindir, duyuların gerçek dünyasına ve bilimi sıkıca bağlıdır(köken alır). Panteismin bu biçimi bir çok dini ateism denen hareketle özdeştir, müspet ateism, monism, cosmism. Ayrıca taoisme de çok yakındır, bazı çin ve japon budizmine, ve yeni konfüçyusçuluke. Sıkı(katı) panteistler geleneksel ateimsden sadece materyal evrene duygusal ve etik tepkileriyle ayrılırlar.Panteism sadece fizik ötesi inanış ve dinleri eleştirmez, fakat yaşamın ve doğanın positif yönlerini vurgular- insanların doğaya karşı duydukları derin estetik ve duygusal tepkileri. Doğacı panteism bu duygulardan etik çıkarımlarda bulunur. İnsanlar doğayla daha yakın bir uyum aramalıdırlar.Gezegenin bioçeşitliliğini ve narin ekolojik yapısını korumalıyız, sadece bir hayatta kalma meselesi olarak değil, aynı zamanda kendini gerçekleştirme meselesi olarak. Panteism bu duyguları ifade etmek için çeşitli yollar önermektedir; merasimleri, doğayla evrenle ve güneş sistemiyle bağımızın altını çizen zaman ve yerleri kutlamaları.Tüm bunlar deneysel tutuma dayalı bilimden bir adım bile geri adım atmadan, taviz vermeden mümkün olabilir. Panteismin diğer biçimleri vardır. Modern paganlar sık sık panteist olduklarını iddia ederler. Mantıksal tutarlılıkla ilgili olanlar tanrılarını gerçek olmaktan ziyade sembol olarak görürler. İlgili olmayanlar ise panteism ile çok tanrıcılık,sihire inanış, reinkarnasyon ve doğa üstü olguları birleştirirler(sentezlerler). Yeni nesildeki oldukça ortak olan bir alternatif de pan-psychic panteismdir-Evrenin/tanrının kollektif bir ruha, bilince, ya da isteğe sahip olduğu inancı. BU versiyon en açık bir şekilde hegel, ve yakın tarite A. N. whitehead ve Teilhard de Chardin tarafından ifade edilmiştir. Diğer bir çeşit ise insanların bir şekilde evrenin aklının içinde olduklarıdır. Evrimimiz- hakikaten aktif yardımcımız- evrene ful potensiyelini almasında yardım ediyor olarak görülür. çeviri: usrenin kaynak: http://pespmc1.vub.ac.be/PANTHEISM.html |
MERYEM'İN DURUŞMASI
Dinleyici olarak katılmak istiyorsanız içeri girin ve oturun, zira Haz. Meryem’in duruşması başlamak üzere.
Ve mübaşir önce davacı tarafa sesleniyor, - Davacı Bilim! Davacının avukatları çok! Fizik, kimya, tıp, felsefe, mantık vs. giriyorlar. Sonra da davalılar, - Davalılar Haz. Meryem, Haz. Cebrail, Haz. İsa! Haz. Meryem’in avukatı benim ve dava birazdan başlamak üzere. İlk söz davacı Bilimin. Avukatları aynı anda konuşuyor, aynı iddiayı dile getiriyorlar. - Sayın hakim! Din denilen bu olgu insan toplumları için şaşkınlıktan ve şaşırtmacadan başka bir şey vermiyor. Söyledikleri bu kadar yalan yanlış yetmiyormuş gibi, bir de ruh dedikleri bir bilinmezlik uydurarak bir insanın babasız oluşabileceğini söylüyorlar. İnsanlığın geleceği adına bu uydurmalara bir son verilmesini, sorumluların kamuoyu vicdanında mahkum edilmelerini talep ediyoruz. Söylediklerinin yalan olduğuna tüm dünya şahittir. Doğal yaşamdaki üreme kanunları delilimizdir. Eğer söylediklerinde samimi iseler, babasız tek bir insan meydana getirsinler de görelim! Hakim babacan biri, adı Gerçek! Davacı bilimi tasdik eder bir havada başını sallıyor, - Söz savunmanın! *** Savunmaya bir hatıramı anlatarak başlamak isterim. Uzun, çok uzun yıllar önce bir gün, Dede bir duanın önemini anlatıyordu. Sık okunmalıymış, çok kıymetli bir duaymış. “ Sübbûhun kuddûsün Rabbü’l melâiketi ver-ruh.” Sonradan öğrendim, “ Ey dillerden düşmeyen mukaddes! Meleklerin ve ruhun efendisi!” demekmiş, ya da buna benzer bir şey. Bir de hikayesi varmış, sonra onu anlattı; “ - Bir gün Haz. İbrahim’in kapısı çalınmış, bakmış karşısında hiç tanımadığı üç kişi. Misafiri çok sevdiği için yemeğe buyur etmiş ama gelenler yememişler. Sonra, gelen misafirlerin birisi Haz. İbrahim’e az önce söylediğim duayı söylemiş. Haz. İbrahim duayı o kadar beğenmiş ki, ovada yayılmakta olan koyun sürüsünün yarısını o kimseye hemen hediye etmiş ve demiş ki; - Bir daha söyle! O kimse bir daha söyleyince altın tasmalı köpekleriyle birlikte sürünün kalan yarısını da hediye etmiş ve demiş ki; - Bir daha söyle! O kimse bir daha söyleyince de, sürünün yayıldığı tüm araziyi hediye ederek; - Bir daha söyle, demiş. Neredeyse sahip olduğu her şeyi verecekmiş ki, o kimseler melek olduklarını itiraf ederek hediyeleri alamayacaklarını söylemişler.” Ve hikayeyi bitirdikten sonra ekledi, - Bazıları bu duaya Rabbünâ kelimesini de eklerler ki yanlıştır. Öğrendikten sonra üç beş gün üst üste okuduysam da sonra vazgeçtim. Değişen bir şey yok! Halbuki Rabbünâ da dememiştim özellikle, demek ki bunun da diğer dualardan farkı yok. En iyisi anlamadığım şeyleri bırakıp anladığım şeylerle ilgilenmek, unuttum gitti. Ve aradan uzun yıllar geçti, çok uzun yıllar! Belki on iki yıl. Bir gün baktım Dede aynı duayı aynı kelimelerle eşime söylüyor. Ve yine aynı garip uyarı, Rabbül ve Rabbünâ! Ve o günler, Haz. Cebrail’i çalıştığım günler. Garip! Sakın Dede bir şeyler anlatmak istiyor olmasın? Rabbünâ kelimesi de artık bana yabancı değil gibi. Ve aynı anda beynimde şimşek gibi gelip geçen bir hadis! Bu kelimeyi son Peygamber de kullanmıyor mu? “ Sizden hiç kimse emri altındakileri kulum, kölem diye çağırmasın. Oğlum, evladım desin. Yine sizden hiç kimse efendisine Rabb’im, sahibim demesin.” 1 Meğer eski dilde Rabb’im demek, sahibim, sultanım demekmiş. Köleler efendileri için kullanırlarmış. Sonra bir ayet geliyor aklıma, “ Ey kitap ehli! Gelin hepimizin bildiği bir gerçekte buluşalım. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı unutup da birbirimize Rab olmayalım. Âli İmran 3/64” İyi de ne var bunda? Ne yok ki? Eğer aklıma gelenler doğruysa çok şey var demektir. Ve sonra doğru İsmet amcaya! Sözü uzatmadım. Dede bize bir dua öğrettikten sonra şöyle şöyle dedi diyerek anlattım ve sordum, - Rabb’ül ne demek, Rabbünâ ne demek? Bu duada Rabbünâ kelimesini eklemek neden yanlış oluyor? İsmet amca Dedeyle aynı görüşte değildi. - Hayır, dedi. Bunda çıkarılması gereken bir yanlışlık yok. Her iki kelime de aynı anlama gelir! Rabbünâ Rabbimiz, Rabb’ül Rableri demektir. İki hoca, iki farklı görüş! Hangisine inanmalı? Aklım İsmet amcadan yana olmakla birlikte, kalbim Dedenin sözlerinde başka bir hikmet aramam gerektiğini söylüyor. Peki nerede bu hikmet? Yanlış hatırlamıyorsam Tevrat’ta buna benzer bir hikaye olmalı. Bulup okudum ama bizim hikayeye pek benzemiyor. Gelen üç melek hem yemek yiyorlar, hem de böyle bir dua ettikleri yok. O zaman anladım ki bu hikaye kendini anlatmaya çalışan İslam kültürünün Haz. İbrahim’e uyarladığı farklı bir özümsemedir. Değiştirmişler ve başka bir şey anlatmaya çalışıyorlar. Ne anlatmak istiyor olabilirler? Haz. Cebrail ile ilgili çalışma bittikten sonraki günlerde hikaye kendi içinde aydınlanmaya başladı. İşte bana göre olan biten; “ Sıcak bir öğle sonrası. Haz. İbrahim taş sundurmadaki tahta sedirin üzerinde yalnız başına oturuyor. Oruçlu ve misafir gelmedikçe yememeye kararlı. Bahçedeki ağaçların arasından karşı tepelerde yayılan koyun sürülerine bakıyor. Sessizliğin içinde Allah’ı, o eşsiz yaratıcıyı düşünüyor. Derken dışarıda sesler, evin bahçesini çeviren kuru taş duvarların arkasında iki üç misafir. Kahyadan önce fırlayıp çıkıyor. Gelenler kim? Biraz yemek ve suya ihtiyacı olan birkaç garip yolcu mu? Yoksa komşu köyde saldırıya uğramış birkaç fakir köylü mü? Belki de kocasını kaybetmiş iki çocuklu zavallı bir kadındır, yardıma ihtiyacı var. Gerçi kim oldukları önemli değil, tanıyor veya tanımıyor olması da önemli değil. Önemli olan onların bir insan, bir misafir ve İbrahim’e gelmiş olmaları. - Ne duruyorsunuz, içeri alın. Belki açlardır hemen yemek hazırlayın. Bir kuzu kesin, acele edin. Misafirler ürkek ve çekingen, başları önüne eğik. Ara sıra kaçamak bakışlarla Haz. İbrahim’e bakıyorlar. Herkesin dilinde dolaşan, yıllardır adını duydukları peygamber kral bu mu? Kim bilir belki de tanrıdır ama söylemiyor, saklanıyor. Kendilerine yardım edecek, dertlerine derman olacak mı acaba? Onlar kendisine bakarken, az önceki yalnızlığında Allah’ı çağıran Haz. İbrahim de onlara bakıyor. Derinden, çok derinden! Nereye bakıyor, ne görüyor bilinmez. Ve derken, gelen zavallı misafirlerden biri heyecanlı titrek bir sesle söze giriyor, - Rabbünâ! Ey ismi dillerden düşmeyen, iyilerin iyisi, mübarek, eşi benzeri olmayan efendimiz. Ey ruhun ve meleklerin Rabbi! Tıpkı Dedenin bize anlattığı gibi. Peki ama kimdir o eşi benzeri olmayan, kime bu güzel sözler? İbrahim’e mi? Hangi İbrahim’e, hani İbrahim nerede? Haz. İbrahim karşısındaki çaresiz insanı dinlerken kendinden geçmiş, sanki artık yoktur. Bu güzel sözlerin kendisi için söylenmediğini, söylenemeyeceğini biliyor. Yıllardır uğraşmasına karşılık hâlâ öğretemedi ama, gerçek efendinin kim olduğunu o çok iyi biliyor. Şimdi onun bakışında konuşanlar Allah’ın melekleridirler ve Allah’ı övmekteler. Biliyor, konuşan insanlar kendileri bile farkında değiller Allah’a melek olduklarının. Ama onlar bir melek, İbrahim görüyor! - Bir daha söyle, bir daha! Artık koyunların, tarlaların ne kıymeti var! Her şey Onun, her şey onların değil mi? ” Sayın hakim! Şimdi size yukarıda anlattığım ve insanları melekleştiren bu yakıştırmamın gerçek olduğunu, bu konuda Son Peygamberin de böyle düşündüğünü söylesem inanır mısınız? Dava delili olarak lütfen kayıtlara geçsin; “ Resulallah bir cenaze törenine katılmıştı. Cenazeyi binek hayvanları üzerinde takip eden birkaç kişiyi görünce onlara şöyle dedi; - Allah’ın melekleri ayakları toz içinde yürüyorken, siz hayvan üstünde olmaktan utanmıyor musunuz?” 2 Esasen, neden sarımsak yemediğini soranlara; “ Hayır, haram değil ama ben sahibim Cebrail’i rahatsız etmekten çekiniyorum.” 3 demesi de bu nedenle değil miydi? *** Sayın Hakim, eski kültürlerin Melek ve cin dediği görünmezlik kavramları gerçekte bizim kendi bilgisizliğimizden başka bir şey değildir. Gerçeğe ve bilgiye kapalı bir anlayış Haz. Cebrail’i göremediği gibi, elbette diğer melekleri de göremeyecektir. Bu anlayış bana göre aynı zamanda Haz. Meryem’in de sırrıdır. Şimdi size Kuran’ın Haz. Meryem hakkındaki anlayışından birkaç ayet aktarmak isterim, “ Hani İmran’ın karısı şöyle demişti, - Rabb’im, karnımdakini sadece sana adadım, onu benden kabul et. Kuşkusuz sen her şeyi duyan, her şeyi bilensin. Onu doğurunca şöyle dedi, - Rabb’im onu kız olarak doğurdum ve kız erkek gibi değildir. Adını Meryem koydum. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan sana sığındırıyorum. Allah onu memnuniyetle kabul etti ve güzel bir bitki gibi besleyip büyüttü. Onu Zekeriya’nın korumasına verdi. Zekeriya Mihrapta onun yanına her girdiğinde orada yiyecek bir şeyler bulur ve sorardı, - Meryem bunu sana kim getirdi? Meryem de, - Bu Allah katındandır. Çünkü Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır, derdi. Âli İmran 3/35” Hayır, zırvaladığımı düşünerek hemen yüzünüzü ekşitmeyin. Kuran’ın bu ayetleri, Hıristiyan halkın dilinde dolaşan anlatımlarla İncil’den yaptığı alıntılardır ve ben bunları sadece bir noktaya dikkatinizi çekmek için aktardım. Açıkça görülüyor ki daha doğmadan Allah’a adanan Meryem, titiz bir dini terbiye altında yetiştirilmiştir. Annesine de benzemiş olacak ki ibadet ve tefekküre yönelmiş, neredeyse mescitte yatar kalkar olmuştur. Öyle ki, İbrahim gibi artık kendisine yiyecek getirenleri bile bir melek olarak görmekte ve her şeyi Allah’tan bilmektedir. Eğer bu böyle olmasaydı ve yiyecekler gerçekten gökten inseydi, aynı Kuran mucizeleri reddeder ve şöyle der miydi? “ Kendilerine, okunan bir kitap indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Ankebut 29/51” “ De ki, - Allah’ı tenzih ederim! Ben peygamber olan bir insandan başka bir şey miyim? İsra 17/95” Esasen Meryem’in gökten inen bu sofraları, şimdi bizi olduğu gibi o günlerde İsa’yı da oldukça yormuş olmalıdır ki, önce İncil’de ve daha sonra da Kuran’da vahye konu olmuştur. “ Havariler demişlerdi ki, - Ey Meryem oğlu İsa! Rabb’in bize gökten bir sofra indirebilir mi? İsa dedi ki, - İnanıyorsanız Allah’tan korkun! Maide 5/112” Mucizeler yaratmakla görevli olmadığını anlatmaya çalışan Haz. İsa, yine Kuran’da niçin gönderildiğini bakın nasıl izah ediyor, “ Ben size herkesin bilmediği bilgiler getirdim. Tartışıp durduğunuz şeylerin bir kısmını açıklamak üzere geldim. Şu halde Allah’tan korkun da dinleyin. Zuhruf 43/63” Havariler gelip geçti, daha sonra nice insanlar gelip geçti. Ya siz? Gökten indirilen bir sofra da siz ister miydiniz? Eğer istiyorsanız bilmelisiniz ki gökten göğe yakışır nimetler, yerden de yere yakışır nimetler gönderilir. Yoksa siz yerden bitirilen soğan ve mercimeğin, yükseklerden gönderilen yüksek bir anlayıştan daha değerli olduğunu mu düşünüyorsunuz? Eğer öyleyse, Son Peygamberin sofralarını da görmemişsiniz demektir. O bir sofrada yemek yedikten sonra şöyle dua edermiş, “ Allah’ım bize verdiğin bu nimetler için şükrederiz. Bize bundan daha iyisini ver ve arttır.” 4 Yiyecekler için bir çok yerde, “ Allah’ım Muhammet ve ailesine yetecek kadar ihsan et!” 5 dediğine göre, neyin arttırılmasını istediği anlaşılıyor, “ Rabb’im ilmimi arttır! Taha 20/114” Esasen Kuran’ın başka bir ayeti de sofra hakkındaki bu düşüncelerimizin doğru olduğunu anlatır gibidir. “ Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine indirilmiş olanı gerektiği şekilde uygulasalardı, onları hem gökten hem de yerden nasiplendirirdik. Maide 5/66” *** Geldiğimiz bu noktada, Yusuf’la nişanlanan ve artık evlenme hazırlıkları içindeki Meryem’i seyredebiliriz. Diğer gelin adaylarına pek benzemiyor. Heyecansız, telaşsız ve durgun. Ne taranıp süslendiği var, ne çeyiz topladığı. Sanki üç beş ay sonra evlenecek olan o değil. Ya Yusuf? Önceleri pek farkında değil, nişanlısı Meryem’e sokulmaya çalışıyor. Kaçamak bir bakış, kazara parmak ucuyla bir dokunuş! Ne o, niye hiç tepki vermiyor? Yoksa kendisini sevmiyor mu? Bir bilse ki o Allah’tan başkasını görmüyor, göremiyor. Tüm varlığı Onun hayalleriyle dopdolu ve başkasına yer yok. Yusuf bir zaman sonra sıkılmaya başlıyor, yoksa Meryem hasta mı? Yoksa evlenmekten vazgeçse mi? Bu haldeki bir kadından nasıl eş olur ki! İncil onun bu sıkıntılarını şöyle anlatıyor, “ Nişanlısı Yusuf iyi bir insandı. Onu âlemin önünde rezil etmeden gizlice ayrılmak niyetinde idi. Fakat sonra Rabb’in meleği ona rüyada görünüp şöyle dedi, - Ey Yusuf, Meryem’i kendine karı olarak almaktan korkma. Çünkü kendisinde beliren hal ruhülkudüstendir. Matta 1/19” Yusuf’la evlenmek üzere olan Haz. Meryem’in anlayışını şimdi daha yakından tanımış olmalıyız. Yusuf mu? Nitekim evlendiği gün korktuğu başına geldi. Meryem, görünen âlemle arasına bir perde çekmiş, ait olduğu âlemden inmiyor. İnemiyor! “ Onlarla arasına bir perde çekmişti. Meryem 19/17” Ve karşısında gördüğü insanın eşi olduğundan habersiz şöyle diyor, “ Ben senden Rahmana sığınıyorum. Takva sahibi birisiysen Allah’tan kork. Meryem 19/18” Yusuf’sa bu anlayışla sarhoş gibi olan eşini bakın nasıl teselli ediyor, “ Ben sadece Rabb’inin elçisiyim. Sana tertemiz bir oğlan bağışlamak için buradayım. Meryem 19/19” Kuran, Haz. Meryem’in Cebrail olarak gördüğü bu insanın gerçek bir insan, yani Yusuf olduğunu şöyle anlatır, “ O onlarla arasına bir perde çekince biz de ona ruhumuzu göndermiştik de, o ona gerçek bir insan olarak görünmüştü. Meryem 19/17” Yoksa siz Kuran’ın gerçek bir insan olduğunu söylediği o insanın gerçek olduğuna inanmıyor musunuz? Yoksa siz o gerçek insanın Yusuf’tan başka biri mi olduğunu düşünüyorsunuz? Yoksa siz Meryem hakkında kötü sözler mi söylemek istiyorsunuz? Yoksa siz melek kavramının bir görünmezlik anlayışı olduğunu hâlâ anlamıyor musunuz? *** Sayın hakim! İzin verirseniz Kuran’dan yaptığım alıntılara devam etmek isterim. “ Melekler şöyle demişlerdi, - Ey Meryem, Allah seni kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünya ve ahrette şanı yücedir, Allah’a yakın olanlardandır. Beşikte ve büyüdüğünde insanlarla konuşacak, salihlerden olduğunu söyleyecektir. Meryem dedi ki, - Rabb’im benim nasıl çocuğum olur? Bana hiçbir insan dokunmadı ki! Allah cevap verdi, - Allah dilediğini yaratır. Bir şeyi dilediğinde sadece ol der, o da hemen oluverir. Âli İmran 3/45-47” Evet Allah dilediğini yaratır ama nasıl yaratır? Allah aynı Kuran’da her şeyi kendi kanunları içinde belli bir ölçüye göre yarattığını ve Allah’ın kanunlarında herhangi bir değişiklik bulamayacağımızı söylemiyor mu? “ Yalanladılar, kendi heves ve kuruntularına uydular. Oysa ki her iş ve oluş belli bir ölçüye ve düzene bağlanmıştır. Kamer 54/3” “ Yedi göğü birbiriyle uyum içinde yaratan Odur. Rahmanın yaratışında herhangi bir uyuşmazlık ve çelişki göremezsin. Bir kez daha bak! Herhangi bir çelişki görüyor musun? Mülk 67/3” Düşünün bakalım, madem ki yaratılışta her iş bir ölçüye bağlanmıştır ve madem ki olaylar arasında herhangi bir çelişki yoktur, İsa’nın babasız doğması yaratılış kanunlarıyla çelişkili değil mi? Hayır, lütfen aklı yok eden mucizelere geri dönmeyin. Biliyorsanız söyleyin, bilmiyorsanız bilmiyorum deyin ve durup dinleyin. Evet, Allah ol deyince de hemen oluverir ama, Allah’ın hemen kavramıyla bizim hemen kavramımız bir midir? Allah, bizim bir günümüzün Allah katında elli bin yıl olduğunu söylemiyor mu? “Melekler ve ruh, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler Ona. Mearic 70/4” Hayır! Ayetleri Allah’ın yarattığı şu gerçek âlemden kopararak yorumlama hakkımız yoktur! Bakın Kuran, Haz. Meryem ve Haz. İsa hakkındaki bu çarpık anlayışımızı nasıl bir örnekle doğrultmaya çalışıyor, “ Meryem oğlu İsa bir resulden başkası değildir. Annesi de doğru biriydi. İkisi de yemek yerlerdi. Bak, nasıl açıklıyoruz ayetleri. Maide 5/75” Devamında ise bakın ne diyor, “ Bunu sana hikmet dolu Kuran’ın ayetleriyle okuyoruz. Muhakkak ki Allah katında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı ve insan ol dedi, artık o olur. Âli İmran 3/58-59” Kuran’ın en büyük hikmeti gerçekleri anlatıyor olması değil midir? Eğer öyleyse, nedir İsa ile Âdem arasında saklanan bu hikmet? İslam düşünürlerine göre bu hikmet, ikisinin de babasız yaratılmış olmalarıdır ve bana göre de bu tefsir doğrudur. Tam bu sırada Hakim dayanamayıp araya giriyor; - Evet ama, yanlış anlamadıysam ta başından beri İsa’nın gerçek bir babası olduğunu, hâttâ onun Yusuf olduğunu savunmuyor muydunuz? - Çok doğru ve hâlâ aynı şeyi söylüyorum. Çünkü ayetin söz ettiği şey sadece bir durum benzerliğidir ve babalarla hiç ilgisi yok. Burada şaşkınlığa düşmemize neden olan şey konuyu bireyselleştirmemiz, insani ideallerden koparmamızdır. Sayın hakim! Hemen ifade edeyim ki hiç bilinmeyen yeni şeyler söylüyor değilim. Bu tartışma bin dört yüz yıl önce Son Peygamberle Hıristiyanlar arasında da yapılmıştır ve ispatı Kuran ve hadislerdedir. Delil olarak bunun da kayıtlara geçmesini talep ediyorum. “ Necran, Mekke’ye yedi konak mesafede, aralarında Yahudilerin de bulunduğu büyük bir Hıristiyan şehridir. Şehrin kralı Ebu Nüvâs Yahudi idi. Önce Hıristiyanları Yahudiliğe davet etti. Kabul etmemeleri üzerine de, Buruc suresinin başında ifade edildiği gibi içinde ateş yanan uzun hendeklerde Hıristiyan halkı yaktı. İbn-i Sad’ın söylediğine göre, bu hadiseden bir süre sonra Peygamber bir mektup göndererek Necran Hıristiyanlarını Medine’ye davet etti. Başkanları Abdülmesih Âkib, âlimleri Ebu’l Haris Alkame ve seyyid Eyhem de yanında olduğu halde on dört kişilik bir heyetle Mekke’ye geldi. Üzerlerinde gayet şık ipekli elbiseler vardı. Mescide girdiklerinde doğuya dönerek namaz kıldılar. Peygamber bunu hoş görmeyen bazı kimselere, - Kendi hallerine bırakınız, buyurdu. Ertesi gün ruhban kıyafetleri giymiş olarak geldiler ve Peygamber bunlara Kuran okuyarak İslam’a davet etti. Kabul etmemeleri üzerine derin tartışmalar oldu. Tartışmaların sonuç vermemesi üzerine Peygamber, - Hep birlikte Allah’ı şahit tutalım. Kim yalancıysa Allah’ın laneti onun üzerine olsun, dedi. Ancak onlar bunu kabul etmeyerek şöyle dediler, - Hayır! Dinimizden dönmeyeceğiz ve haraç ödeyeceğiz. Bize güvenilir bir adamını gönder. İbn-i Sad’ın anlattığına göre, bin tanesi recep, bin tanesi sefer ayında olmak üzere iki bin tane elbise ve ayrıca her elbise için kırk dirhem para vereceklerdi.” 6 Peygamberin Necran heyetiyle yaptığı derin tartışmaların bugünkü tartışmalardan daha farklı olduğunu sanmayın. Tartışma konusu hep aynıdır. Allah, İsa ve Cebrail! Peki bu tartışmada Peygamberin tavrı nedir biliyor musunuz? İşte bu tartışmadan sonra inen ayetler, “ Gerçek Rabb’indendir, şu halde kuşkulu bir bilginin yanında olma! Gerçeğin bilgisi sana geldikten sonra gerçek konusunda seninle tartışana de ki, - Gelin oğullarımız ve kadınlarımızla birlikte kendimizi de ortaya koyup şöyle yemin edelim, Allah’ın laneti yalancıların üstüne olsun! İşte bu muhakkak ki gerçeğin hikayesidir. Allah’tan başka ilah yoktur, O her şeye galip ve hakimdir. Eğer yüz çevirirlerse, kuşku yok ki Allah gerçeğe yüz çevirerek insanları aldatanları çok iyi bilir. De ki, - Ey kitap ehli! Gelin hepimizin bildiği bir gerçekte buluşalım. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı unutup da birbirimize Rablik etmeyelim. Eğer yine yüz çevirirlerse şöyle deyin, - İyi bilin ki biz Müslümanlarız. Âli İmran 3/60-64” “ Onlar kendileri gibi sizi de şaşırtmak istediler. Oysa onlar bunu yapmakla yine kendilerini aldatmış olurlar ama, bunun farkında bile değiller. Ey Kitap sahipleri! Gerçeği bilip durduğunuz halde, Allah’ın şu ayetlerini nasıl inkar edebiliyorsunuz? Bilip durduğunuz halde gerçeği nasıl saptırabiliyor, yalan yanlış uydurmalarla nasıl kirletebiliyorsunuz? Âli İmran 3/69-71” Sayın hakim! Hangi söz çıplak materyalist gerçeği bundan daha güzel savunabilir? Gördüğünüz gibi Allah Haz. İsa’nın babası olmayı kabul etmediği gibi, gerçeğe uymayan abuk sabuk anlayışları da kabul etmiyor. “ İstiyorlar ki ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürsünler. Ama Allah, küfre batanlar hoş görmeseler de nurunu tamamlayacaktır. Saff 61/8” Sıkıcı olmasın diye kısa kesiyorum. Merak edip okursanız, göreceksiniz surenin devamı daha da serttir. Sayın hakim! Savunmanın ortaya koyduğu deliller ışığında, bu güne kadar gizlenmek istenen gerçek aydınlanmıştır. Haz. İsa da, annesi Meryem de sadece sizin gibi bir insandılar. İsa’nın babası ise elbette ki Meryem’in eşi Yusuf’tur. Cebrail, Haz. Meryem’in anlayışında beliren Yusuf’tan başkası değildir. Gözlerinin önündeki melekleri kendi körlükleri nedeniyle göremeyen bu anlayışsız insanlar sebebiyle, masum insanları ve gerçeği nasıl mahkum edersiniz? Asıl suçlu, kendi gözünün körlüğü nedeniyle meleklere önce kanat takan, sonra da görünmez yapan bu anlayış değil midir? Sanık sandalyesinde olması gereken asıl suçlular davalı müvekkillerim değildir. Onlara inanan garip halk da değildir. İlk suçlular önce dindar geçinen kafir şeytanlar, sonra da davacı Bilim ve yandaşlarıdırlar. Dindar kafirlerin suçu nefislerine uyup gerçeği örtmek, Bilimin suçu ise din bilimini ihmal ederek halkı aydınlatmamaktır. Müvekkillerimin beraatını ve masumluklarının tescilini talep ederim. Gerçeğin hakimi şaşkın, karar veremiyor. Kararı bir sonraki oturuma erteliyor. Anlaşıldı, kararı büyük jüri verecek. Halk jürisi! Ben büyük jürinin Haktan ve gerçekten yana karar vereceğine inanıyorum. *** Ancak hakim duruşma salonundan ayrılmadan önce kulağıma eğilip fısıldıyor, - Sanki bana da sen haklıymışsın gibi geliyor ama, bil ki duruşmada söz ettiğin şu baba ve benzerlik meselesini hâlâ anlamış değilim. Aslında insanların şu babasızlık meselesine niye takıldıklarını da anlamış değilim. Herhalde bir nedeni vardır! - Haklısınız, bunun bir nedeni var. Sizin ve davacı Bilimin de çok iyi bildiği gibi, babasız var olmak kavramı ilk defa Haz. İsa ile ortaya çıkmış değildir. İnsanlık tarihi taştan, ağaçtan veya hayvandan doğduğu anlatılan kutsal insan hikayeleriyle doludur. Böyle olunca açıktır ki, Allah hem İncil hem de Kuran’da, babasız yaratılmak deyimiyle başka bir şey anlatmak istemektedir. Allah bununla ne demek istediğini Kuran’ın Haz. İsa ile ilgili başka bir ayetinde açıklar. Dava konusuyla doğrudan ilgili, hâtta en önemli savunma delillerimizden biri olduğu halde gerekmediği için anlatmamıştım. İsterseniz kıyamet bahsinde size ayrıca anlatırım. Mürit Kefer Dip not Eser Yazar Yayınevi / Baskı yılı Cilt Sayfa 1 Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Z.Zebidi - Kamil Miras Diyanet İşleri / 1982 7 464 2 Sünen-i İbn-i Mace Haydar Hatipoğlu Kahraman / 1982 4 314 3 Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Z.Zebidi - Ahmed Naim Diyanet İşleri / 1981 2 936 4 Sünen-i İbn-i Mace Haydar Hatipoğlu Kahraman / 1982 9 75 5 Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Z.Zebidi - Kamil Miras Diyanet İşleri / 1981 12 189 6 Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Z.Zebidi - Kamil Miras Diyanet İşleri / 1983 10 379 |
Bilimde ruhsal arayışlar...
Bu yazımı bir başka forumda yazmıştım;dinlerde ve kitaplarında mucize arıyanlara cevap olarak buraya da aynen yapıştırma gereği duydum....
20 Temmuz 1998 de Newsweek kapaktan büyük puntolarla, "bilimin Tanrı'yı bulduğunu" dünyaya ilan etti.Yazı; Kaliforniya, Berkeley'de ki Teoloji ve doğa Bilimleri merkezi'in de ( The Center for Theology and the Natural Sciences) düzenlenmiş bir konferansla ilgili idi.Konferansın konusu; "bilim ve ruhsal arayış" idi.Bilim adamları ve teologlar, bilimin ve dinin artık birbirine yakınlaştığı ve Tanrı'da karar kıldığı noktasında birleştiğini açıklıyorlardı.Güney Afrikalı kozmolog ve Kuveykır George Ellis şöyle diyordu: " Tanrı'nın varlığını gösteren birçok veri var. Sorun; bu verileri nasıl değerlendireceğimizdir...." Newsweek dergisinin yazısı şu görüşle noktalanıyordu: "Modern bilimin başarılarının, dinle çeliştiği ve inancın altını oyduğu görülüyor. Ancak giderek artan sayıda bilim adamının savlarına göre, aynı başarılar ruhsallığı ve Tanrı'nın varlığını destekliyor." Bilim yazarı Sharon Begley'e göre; "fizikçiler, evrenin yaşam ve bilince uygun şekilde yapıldığının, işaretlerine rastlanmaktadır. Büyük Patlama kozmolojisi, kuantum mekaniği ve kaos teoremi; hepsi dünyaya müdahele etmesi yönünde Tanrı'nın varlığına götürecektir." Astronom Alan Sandage, konferans da, bir zamanlar inançsız biri olduğunu, ama bilimden yola çıkarak " dünyanın bilimin açıklayabildiğinden çok daha karmaşık olmasını gördükten sonra, doğaüstü varlığın olması gerektiğine.." işaret ediyordu. Newyork Times' dan George Johnson, Sandege'nin dinleyicilerinin seçilmiş kişilerden oluşduğundan şikayetçi olduğunu, yazmıştı."Konuşmacıların çoğu koroya vaaz verir gibiydi.Programda Ateistler yoktu, sadece sağlam inançlılar vardı."Bir kaç hafta sonra ise; bir yorumunda; "Dine inananlar, çizgiyi aşıp, bilimsel verileri, kendi teolojilerinin açığa çıkmış hakikatlerini desteklemek için yorumlamada, eskisine göre daha istekli görünüyorlar..." diyordu. Wired adlı yüksek teknoji dergisinde ise;Gregg Easterbrook, modern bilimin "mucizevi bir yanının" olduğunu ve "ona doğaüstücülüğün giydirilmeğe çalışıldığını" söylüyordu.Fizikçileri, evrenin kökenini açıklamak için, "bilinmeyen fizik yasalarını ve din kadar inançsızlığıda (ateistliği..) askıya almaları gerektiği " yönünde çaba harcamakla, suçluyordu. Gelelim evrenin yasalarında "Tanrı'yı arıyan" bilimadamlarının beslendikleri kaynaklara: The Center for Theology and Naturel Sciences merkezi; bir araştırma ve öğrenim enstitüsüdür.Amacı;" çağdaş fizik, kozmoloji, teknoloji, çevre incelemeleri,evrim ve moleküler biyolojiyle Hıristiyan teolojisi ve ahlakı arasındaki ilişkiyi, araştırmaktır.( Bizde, bu enstitünün kötü kopyası; Adnan Hoca lakaplı, Harun Yahya takma isimli kişinin yönettiği ve yönlendirdiği, kuruluş.... Bilimsel dayanaklarını kopyaladıkları ve Hırıstiyanlık yerine islama adapte etmeye çalıştıkları veri kaynakları, işte bu ve benzer enstitüler ....) The John Templeton Foundation adlı kurumun kısmen veya tamamen finanse ettiği artan sayıdaki organizasyonlardan biridir. Uluslararası yatırımcı John Templeton'un 1987 de kurduğu bu kurum, yaklaşık 150 projeyi, incelemeleri, ödül programlarını ve dünya çapında yayınları desteklemektedir.Kurum her yıl, dinde ilerleme dalında Templeton ödülü vermektedir ; yaklaşık bir milyon dolar olan bu ödül; "nobel ödülünden" fazladır.Ve bu ödüller; "bilimle dinin nasıl uzlaştırılabileceği" üzerine yazılar yazmış olan fizikçilere ve diğer bilim adamlarına verilmiştir. Templeton'un bu kurumu; inançlıların düzenlediği konferansları, yayınları ve araştırmaları desteklemek için ayırdığı büyük miktarda parayla birlikte felsefesinide yansıtmaktadır. Amacı; " Nihai amacı içinde insan potansiyelini ve evrenin manevi ve ruhsal boyutlarını dünya çapında araştırmayı ilerletecek ilmi kavrayışta yüksek standarta ulaşmak." Templeton'dan bağış alanlar evrim gibi bilimsel teoremleri genelde doğrudan tartışmazlar ve bilimin temel naturalist metodolojisini değiştirmeye kalkışmadan, bunları geleneksel dini öğretilere uyuşturmaya çalışırlar. Bazı Templeton alimleri, yönlendirilmemiş evrimi, öğretilerine katabilmişler ve bilimi, dinle el-ele çalışarak toplumu geliştirmenin bir aracı olarak görmüşlerdir. |
VAHABİ SAİD
“Benı nefsını kurtarmayı dusunen hodgam bır adam mı zannedıyorlar?Ben,cemıyyetın ımanını kurtarma yolunda dunyamı feda ettım,ahıretımı de….cunku bu sayede Sısale-ı Nur,hıc olmazsa bırkac yuz bın,yahut bırkac mılyon,belkı daha zıyade kısının ımanını kurtarmaya vesıle oldu.”
Kurt Saıd,mılyonlarca kısının ımanını kendı yazdıgını savladıgı(aslında Bahaılerden asrdıgı)Nur rısalelerı ıle kurtardıgını savlıyor.Kurt Saıd okuma yazması olmayan yarı delı bır Ingılız ajanıdır.Nur Rısalelerı denılen zırva da,Bahaılerın”Kıtab-un Nur”dan devsırme bır zırvalar yumagıdır. Kurt Saıd’ın “Yenı Asya” ayınlarında cıkan “Emırdag Lahıkası”nın123.sayfasına baktıgımızda,Onu Islam dınını yozlastırmak ıcın kurulan Bahaılıgın nancını tasıdıgını goruyoruz.Kurt Saıd,kendı acıklamasına gore devlet tarafından sureklı zehırlenmektedır,bazı kaynakara gore bu yedı kez ıken bazı kaynaklara gore ıse on dokuz ve daha yukarılara kadar cıaktadır.Saıd bu zehırlenme sayılarını sallarken dınleyenlerın nabzından serbet almakta olmalı kı bır soyledıgını bır soyledıgı tutmamaktadır.Ancak söylemlerınde celısmeyen tek durum vardı kı o da endısını bu zehırlenmelerden,”Cevsen ve Evrad-ı Bahaıye” koruyurdu. Sımdı Emırdag Lahıkasının 123. sayfasına bakalım: “Kardeslerım,erak etmeyınız,Cevsen ve evrad-ı Bahaıye bu defa dahı o dehsetlı zehırın tehlıkesını galebe caldı,tehlıke devresı gectı fakat hastalık devam edıyor.” Emırdag Lahıkasının 152.sayfasına gore,KS hastalanmıstır,sıfayı aradıgı yer ıse yıne “evrad-ı Bahaıye”dır. “Bugunlerde rahatsızlık ıcın “evrad-ı Bahaıye”yı ezber degıl,ktaba bakarak okudum.Ahırınde ıhtıtam-ı bahaıye olan hatımesını bılmedıgımden,eskıden berı okumuyordum.”haydı bır defa bunu okuyayım dedım.Gordum kı:bır sahıfede ve uzun altı bucuk satırında,ondokuz defa “nur,nur,nur…”kelımelerı… kat’ı kanaatım geldı kı,Sah-ı Naksıbend,Gavs-ı Azam gıbı Rısale-ı Nur’u ve kutsı hızmetını kesfen musahede edıp taksırane haber vererek ona ısaret edıyor.Ben de yalnız o altı satırı ve bastakı satırı ve ahırdekı satırı ıle otuz senelık bahaıye vırdıme o meleklerın,nrların ıntısarına muvamenetlerı nıyetı ıle ılhak eyledım” KS’ın yazdıgı Emırdag Lahıkasının 467.sayfasındakı sozlukte bulunan Evrad-ı Bahaıye”bolumune aktıgımızda su karsılıgı goruyoruz: =19.yyda Iran da ortaya cıkan reformcu bır cereyanın vırdlerı,zıkırlerı. Bu tanımlamalardan da anlasılacagı uzere Saıdı zehırlemelerden Bahaılerın zıkırlerı kurtardıgı gıbı,kendısı de bu sapık Bahaılıge katılmıs.Ve Bahaılerın sapık ınanclarını da devsırerek bır baska sapıklıga ımza atmıstır. |
TÜRK IRKI = TÜRK MİLLETİ
Şimdiye kadar millet’in umumî bir tarifi yapılmamıştır. İçtimaiyat alimleri bu hususta bir şeyler gevelemişlerse de “içtimaiyat”ın ilim olduğunu iddia etmelerine rağmen ilmî bir millet tarifi yapamamışlardır. Bunun sebebi her milletin başka türlü olması ve bundan dolayı başka bir tarife muhtaç bulunmasıdır.
Almanlar milliyette ırkı temel sayıyorlarsa bunun sebebi bir Cermen ırkının var olması ve Alman milletinin kuruluşunda esas rolün Cermen ırkında bulunmasıdır. Fransızlar milliyetlerini inkar ediyorlarsa bu, onların başlangıcı bir tek ırka dayanmadığı içindir. Bugün ya millet kelimesinin her millet için ayrı bir mana ifade ettiğini kabule yahut da millet dediğimiz birçok cemiyetlerin millet olmadığını söylemeğe mecburuz. Millet için ırkı esas kabul edersek Fransızlarla Amerikalılar, dil ve kültürü kabul edersek Belçikalılarla İsviçreliler ve hatta Çinliler, vatanı kabul edersek Yahudiler bir millet değildir. O halde millet nedir? Burada önce şunu kabul etmeliyiz: Bizce yalnız Türk milleti vardır. Bunun için de yalnız onun tarifini yapmak lazımdır. Başkaları bu tarifin çerçevesine sığsa da sığmasa da ehemmiyeti yoktur. Türkler için milliyet her şeyden önce bir kan meselesidir. Yani Türküm diyecek olan adam Türk neslinden olmalıdır. Türk nesli de tarihten malûm ve meşhur olan Türklerdir. Sibiryanın buzlu bir bucağında yaşıyan bir Saka veya Litvanyanda yaşıyan bir Kıpçak Türk’tür. Sakanın dili bize pek aykırı gelebilir. Litvanyalı Kıpçak çoktandır öz dilini unutup Litvan diliyle konuşmuş olabilir. Fakat onlar kanca Türk oldukları için Türk’türler. Bunun için biz onlara bir yakınlık duyarız. Fakat yabancı kan taşıyan bir insan Türkçe’den başka dil bilmese bile, o Türk değildir. Bunu şöyle bir misalle izah edebiliriz: Memleketimizde epeyce zenci vardır. Bunların hepsi Türkçe konuşur. Bazılarının dili tam bir İstanbul şivesidir. Başka dil bilmezler. Kanun bakımından da Türk sayılırlar. Fakat onlar Türk müdür? Bir Türk köylüsü onun Türk olduğuna kat’iyen inandırılamaz. Hakikatte de onun Türk olduğunu iddia etmek gülünçtür. Zaten memlekette herkes bunlara Arap der, geçer. Türk kanına yabancılığı bakımından bir İngiliz, bir Yahudi, bir Çerkes, bir Arnavut, bir Kürt veya bir Lâzdan farkı olmayan zencilerin, sırf tabiat ona kara damga vurdu diye Türk olmadığı ittifakla kabul olunuyor da, dış şekilleri Türk’e benziyen başka yabancılar neden Türküm diyince Türk sayılıyor? Madem ki zencinin Türklüğünü kimse kabul etmiyor, o halde şekli Türk’e benziyen yabancı da Türk değildir. Mesele yalnız dış şekil meselesi olsaydı zenciyi Türk saymayıp ötekini saymak belki doğru olurdu. Fakat mesele bir iç meselesidir. Zenci, Türk’e olan sadakatinde ötekilerden, muhakkak ki, daha samimidir. Fakat mesele bir iç meselesi olduğu için Türk’e şeklen benziyenlerden daha çok sakınmak lazımdır. Malum ya: yılanın bile en tehlikelisi bulunduğu yerle aynı renkte olanıdır. Türk’e düşman olanlar ve bunu açıkça söyliyenler Türkler için o kadar tehlikeli değildir. Asıl büyük tehlike Türkümsü olan yabancılardır. Bunlar iyi Türkçe konuştukları ve çok defa Türkçe’den başka dil bilmedikleri için Türk’ten ayırt edilemezler. Fakat kanlarının başka olduğunu ya bilir, ya da sezerler. Onun için bunlara Türkümsü diyorum. Bunlar dalkavuktur, yalancıdır. Yüze gülerler. Türklüğe zararlı fikirler bunlar arasında revaçtadır. Türk olmadıkları için ufak bir şahsi menfaat uğrunda Türk’e içten içe kötülük eden fikirlere ve teşkilatlara bağlanmaktan çekinmezler. Türkümsülerin, icabında Türk’e nasıl fenalık ettikleri hakkında yüzlerce misal söyleyebiliriz. Bunu tarihi delillerle de ispat etmek kolaydır: Balkan Savaşında Sırplara yenilmemizin sebebi Arnavutların ihaneti değil miydi? Selanik’teki 40 bin kişilik ordumuz neden mukavemet etmeden Yunanlılara teslim oldu? Çünkü o ordunun kumandanı olan Tahsin Paşa Arnavuttu. Halbuki Edirne’deki 12 bin kişilik ordumuz aylarca ve yüzümüzü ağartan bir kahramanlıkla dayandı. Çünkü Edirne Kumandanı Şükrü Paşa Türk’tü. Abdullah Cevdet bu milletin iki sağlam dayanağı olan milliyet ve din mefhumlarını yıkmağa neden çalıştı? Çünkü o bir Kürt milliyetperveriydi. Türklüğü kürtlükle yıkmanın imkansız olduğunu anladığı için hars ve ilim yoluyla yıkmağa çalışıyordu. Rıza Tevfik memlekete niçin ihanet etti? Çünkü babası Arnavut anası Çerkes olan bir melezdi. Ali Kemal neden düşman için çalıştı? Çünkü dedesi ermeni dönmesiydi. Kurtuluş Savaşında ufak bir menfaat meselesi yüzünden çeteci Etem niçin Yunanlılarla birleşti? Çünkü Çerkesti. Ahmet Cevat neden mütareke yıllarında Türkçülüğün aleyhinde olduğu gazetelerde yazdı? Çünkü Giritli idi... Buna dair misalleri biz daha yakın tarihten de alabiliriz. Kazım Kara Bekir Paşa’nın yetiştirdiği çocuklar arasında aslı ermeni olan birinin yüksek tahsilini bitirdikten sonra ihanet ettiğini hepimiz işittik. Üniversitedeki Yahudi dönmesi profesörlere “biz de Türk değiliz sizin gibi Yahudiyiz” dedikleri de bir emrivakidir. Gaziye suikast hazırlayan Ziya Hurşit lazdı. Gaziye bilfiil ateş etmek için de koca İzmir’de bula bula bir lazla bir gürcü bulmuşlardı. Bütün bunları gördükten ve daha ufak nice misallerine şahit olduktan sonra insanın Türkümsülere inanması için ancak aptal olması lazımdır. Filvaki bu Türkümsüler her yerde mübalağa ile Türklük için bağırırlar. Fakat bu, bugün Türklüğün kuvvetli oluşundandır. Yarın ilk kara günümüzde onlar yine bize ihanet edeceklerdir. Onlara bunu yaptıran damarlarındaki kanın bozukluğudur. Binaenaleyh ihanetlerini tabii görmek lazımdır. Birinci dil kurultayında Türklük lehinde palavra atanlar hemen hemen ekseriyetle Türkümsülerdir. Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti diye bağırırken şivelerinden Arap veya Arnavut olduğu anlaşılan bu gösteriş kahramanları yanında hakiki Türkler daima sessiz kaldılar. Onun için bizce anlaşılmıştır ki Türk olmak için kanı Türk olmaktan başka çıkar yol yoktur ve olamaz da... Yukarıda birçok Türklüğe ihanet misalleri saydık. “Sanki hakiki Türklerden ihanet eden yok mudur?” diye bir itiraz suali sorulabilir. Fakat bu pek zayıf bir itiraz olur. Çünkü her milletin içinde sütübozuklar bulunmakla beraber Türkiye’de Türk ve Türkümsülerin sayı nispetiyle ihanet edenlerin nispeti mukayese olunursa bu nispetin daima Türkler lehinde pek büyük bir fark göstereceği meydana çıkar. Türkümsüler birkaç göbek ilerki babalarının Türk’ten başka bir şey olduğunu bilmeyip kendilerini öz Türk sansalar da yine Türk değillerdir. Çünkü Türklük yalnız manevi-ahlaki değil, aynı zamanda maddi (yani fizik, fizyolojik, fizyonomik ve antropolojik) bir şeydir. Türk olmak için Türk ırkının maddi ve manevi hasletlerini tevarüs etmek icap eder. Binlerce yıllık tarihi hayatların milletlere verdiği bir terbiye vardır ki o öyle birkaç yılda ve hatta asırda elde edilemez. Asırlardan beri kılıç sallamış ve ömrünü er meydanında geçirmiş Türk milletinin bir çocuğu ile asırlardan beri sahtekarlık ve dolandırıcılıkla yaşamış Yahudi milletinin bir çocuğu nasıl müsavi olabilir? Aynı günde doğan bir Türk çocuğu ile bir Yahudi çocuğunu aynı terbiye müessesine alıp ikisine de yalnız esperanto dili öğretseler ve aynı şartlar altında aynı terbiyeyi verseler bile muhakkak ki Türk çocuğu yine yiğit, Yahudi yine korkak olacaktır. Türk çocuğu yine doğru, Yahudi yine sahtekâr yetişecektir. Türk ordusunda en seçme ve kahraman unsur daima Kastamonu, Çankırı, Taşköprü, Tosya ve havalisinde yetişen neferlerdir. Niçin? Çünkü buradaki Türkler Orta Asya’dan nasıl geldilerse öyle kalmışlar, hiç karışmamışlardır. Savaş meydanlarında yüzde hesabıyla en çok şehit düşenler de bunlardır. Halbuki Kastamonu ve civarı köylüsü ne gösterişsiz mahluktur. Demek ki Türk vatanı için kendisini harcıyan hep Türkler olduğu gibi en sakınmadan harcıyanlar da en karışmamış Türkler oluyor. Türklükte dil meselesi kandan sonra gelir. Şüphesiz ki her Türk’ün dili Türkçe olmalıdır ve olacaktır. Fakat yabancı çokluklar arasında kalarak dilini kaybeden, lâkin Türk olduğunu unutmıyan bazı su katılmamış Türkler vardır ki yabancı dillerine bakarak bunları Türklükten çıkarmak doğru olmaz. Türkiye’nin doğu ve cenup sınırlarında Kürtçe veya Arapça ve Lehistanda Lehçe konuştuğu halde Türk olduğunu söyliyen ve tarihi menşelerince Türk soyundan gelen, antropoloji bakımından da mükemmel Türk olan insanlar hiç şüphesiz Türk’türler. Bazılarının söylediği gibi milliyet yalnız anlaşma vasıtası olan dil’in birliği ile izah edilseydi bir İstanbul Yahudisinin bize bir Kırgızdan daha yakın olması lazım gelirdi. Halbuki bütün kanunlara, siyasi ve içtimai hadiselere, propagandalara rağmen biz Kırgızı kardeş, Yahudiyi de köpek çıfıt olarak tanıyoruz. Çünkü Kırgızın damarındaki kanın kendi damarımızdaki kan olduğunu, Yahudinin ise bize düşmanlıkla yuğurulduğunu biliyor, seziyoruz. Türk milliyetindeki dilek birliği üçüncü derecede değerli bir meseledir. Bazı zamanlarda bazı Türk zümrelerinde dilek aykırılığı olması onların bir tek millet olmalarına engel değildir. Bu dilek ayrılığı, çok defa, türlü Türk zümrelerinin başında bulunan başbuğların zorla yarattıkları yapmacık ve geçici bir nesnedir. Bugün türlü Türk zümreleri arasında dilek ayrılığı olsa bile, Türkler ya bunun güçsüzlük doğurduğunu görerek dileklerini birleştirecekler, yahut da içlerinden en kuvvetli zümre ötekilerini de zorla kendine bağlıyarak Türkleri tek dileğe doğru yürütecektir. Türk tarihinde bu daima böyle olagelmiştir. Nitekim Gazinin kudretli şahsiyeti Türk milletine bir dilek birliği kurmamış olsaydı muhakkak ki Türkiye’de türlü türlü zümreler bulunacaktı. Türk milliyetinde menfaat birliği meselesi ise ağza bile alınamaz. “Aynı çanaktan yalıyanların bir millet olduğu” hakkındaki düşünceleri reddettikten sonra menfaat birliği solda sıfır kalır. Bir Kazakla bir Konyalının menfaatlerinde ne birlik vardır? Halbuki bunlar bir milletin çocuklarıdır. Bir Erzurumlu ile bir İzmirlinin menfaatleri arasında da bir iştirak yoktur. Her ne kadar bazı marksistler Kurtuluş Savaşını iktisadi bir hareket olarak izah etmek gibi Yahudice düşünüyorlarsa da Erzurumlu askerin İzmir için ölmesi kendi istihsal maddeleri ihraç iskelesi olan İzmir’i kaybetmek kaygısı dolayısıyla değildir. Bu tamamı ile duyguya ait bir meseledir; bir kan meselesidir. Bundan başka, madem ki bütün Türkler birleşecektir, şu halde onların arasında uzak veya yakın bir menfaat birliği de kurulacak demektir. Zaten Türkler arasında bir de menfaat birliği vardı ki o da hepsinin aynı düşmanlar tarafından aynı tehlikelere maruz kalmış olmasıdır. Türk milletinin münevverleri sezmese bile hakikat şudur ki Türklere birleşerek birbirlerine dayanamazlarsa mutlaka yok olacaklardır. Çünkü kırk milyonluk Türk milleti küçük küçük parçalara bölünmüş ve her parça büyük, iştahlı, ileri teknikli ve yüksek harslı düşmanlar tarafından çevrilmiştir. *** Şimdi, şu neticeye varıyoruz demektir: Türk olmak için önce kanı Türk olmak lazımdır. Ondan sonra dili Türk olmak lazımdır. Ondan sonra dileği Türk olmak lazımdır. Kanı Türk olan fertlerden bir Türk milleti bugünkü melez topluluktan, şüphe yok ki, kat kat kuvvetlidir. Bu, kanı Türk olan fertlerin dilleri de Türk olursa (başka bir ihtimale göre hepsi aynı ağızla konuşan Türkler olursa) o millet daha güçlü bir millet olur. Üstelik bir de bu milletin fertleri dilek birliğiyle birbirlerine bağlıysa, bu ülkücü (=mefkûrevi) bir millet demektir. Sayıca azlık bile olsa dünyanın en güçlü milletidir. |
Insanlarin geldigi bölge
Kurani veya herhangi bir dini kitabda insanlarin Afrika kitasindan geldigini yazan varmi.
http://www.nytimes.com/library/natio...tics-race.html |
gercek bılgı
Münkirin her delili: 'Ben görünenden başkasından bahsetmem, inanmam !' sözüdür.
Hiç düşünmez ki, her nerede bir görünen varsa o , gizli hikmetlerden haber vermektedir. Hasılı , ilacın faydasının içinde gizli olduğu gibi; her görünen şeyin de hikmeti içinde gizlidir. " (Mesnevi, IV/2900-2903) ................................ "Nefsini bilen Rabbini bilir" hükmünce ; asıl olan insanın nereden gelip, nereye gideceğini idrak etmesidir .............................................. "Alim de nice binlerce ilim bilir ama, o zalim kendi nefsini bilmez. Her cevherin hususiyetini bilir de , kendi cevherini bilmede eşek kesilir. Seçkin ilmiyle caiz olanı, caiz olmayanı bilir ama ; kendisi cehlinde bunağın ta kendisidir, bunu bilmez. Gerçi caizi, caiz olmayanı bildin ama nefsin acaba hangi vech üzere (nefsin caiz mi , değil mi ?) Her meta'nın kıymetini bilirsin de , kendi kıymetinin bilmezsen ahmaksın. Uğurlu , uğursuz yıldızları biliyorsun ama kendi uğurluluğunu veya uğursuzluğunu biliyor musun ? Bütün ilimlerin aslı, canı bu. Mahşerde ne olacağını düşün . Gerçi dinin usullerini bildin ama güzel olanı, kendi aslını da araştırıp bilmendir. Onun aslına eriştin ama , asıl usul ; kendi aslını bilmektir. " (Mesnevi, III/2660-68 ............................................... Savaşa dair ne varsa ben orada yokum. Sevgiye, barışa, kardeşliğe dair ne varsa ben oradayım. Mevlana Celaleddin Rumi |
baska dunya yok ? ama...........
bu dunya var diyosunuz ozaman
farzedelim sen dogumadin bende daha dogumamisim ama ben yinede seninle konustum ve sana dogacagimiz dunyayi yani burayi anlattim inanirmisin ?? |
acımasızca ruhumuzu katleden tanrı
tanrı iyidir,merhametlidir masallarını bırak,olaylara reel yaklaş.
sokak çocukları bana tanrının iyi olduğu fikrini vermiyor. hergün trajik kazalarla can veren çocuklar ve diğerleri bana tanrının iyi olduğu fikrini vermiyor. habersizce bu şerefsiz imtihana atılmamız tanrıdan iğrenmemi sağlıyor. bana doğuştan bir mizaç veriyor ve bu mizaç çocukluğum boyunca çeşitli yetiştirme cahilliklerine kurban gidiyor. eğer bana bir mizaç verdiyse mizacıma uygun yaşamam neden tanrı tarafından hor görülüyor.eğer cezalandıracaksa beni özgün kişiliğim yüzünden neden yaratır ki beni. bana sorsaydın senin bu saçma ve kabasaba düzenin içine girmeyi kesinlikle istemezdim sevgili egoist tanrı. beni kendi egonun kurbanı yaptığın için çok teşekkürler. |
bilimsel inciler
Arkadaslar aslında bu yazının bası için bazı forumlardan kımı arkadasların yazılarından hakaret içeren yazıları yazacaktım.ama sonra zaten herkes kendını bılıyor dıye vazgectım.zaten içinde bendende yazı vardı.bu bır nevi hem eleştiri hemde özeleştiriydi.
bu dünya tartısarak ve insanlar birbirine tahhammul ederek guzellesecek.ahlaksızlık ve karanlık her nerden gelırse gelsın anlamlarını degıstırmez.inanan arkadaslar aslında belkıde gercek hayatta hıç karsılasamayacakları bu ınsanlarla burada konusma sansına sahıpler.bu hem kendı ınanclarınızı dogru bır sekılde anlatmak acısından hem de kendınızı gelıstırmek acısından buyuk bır nımet. daha oncekı yazılarımdada yazdıgım gıbı keşke sıvas olayları olmasaydı.yada bırılerı cıkıp ta ınsanları benım adıma oldurmeseydı(turan dursun,theo van gogh ve daha baskaları) burda daha farklı konuları farklı sekillerde konusuyor olabılırdık.veya bu sıtenın hacklenmeye calısılması.arkadaslar bunlar sadece acızlıktır ve savunulacak yada ıyı nıyetlı hıçbır yanı yoktur.zaten tarıhı ıncersek her kesımden ınsanların tahammusuzlukten dolayı susturulmaya calısıldıgını gorebılırız.bu tarihin tüm evrelerınde her kesımde malesef yasanmıstır.yanı diğer bir deyişle dinime küfreden müslüman olsa.tarıh kıtapları da, yakın tarıhımızde bunlarla doludur.sosyalızm de,kapıtalızm de ,dınler tarıhıde ... ve fikirler adına insanların katledılmesı çok buyuk bır trajedı.benim düsüncem yada ınancım dogru dıyorsun ama düsünsel olarak mücadele edemedıgın için yokedıyorsun.daha önceki yazılarımı okuyanlar bılır.ben atalarımın yada ırkımın gerektırdıgı sekılde yasamayı herzaman reddettım.inançlarına çok baglı bır aıleden gelmeme ragmen 18-25 yas arasındakı yıllarımı ateist olarak yasadım.sebeplerı belkı burdakı arkadaslarla benzesir veya kımı farklılıklar vardır ama bu yıllarım hep sorgulamakla gectı(burdan kastım okumak,arastırmak,düşünmek,mantık yürütmek).ama Allaha şükür kendı tabırımle yollar yıne tek dogruya cıktı.burda birazda imanlı arkadaslara seslenmek istıyorum lutfen fikirlerimizi biraz daha gerceklıkle besleyelım.eger inancınızdan emınsenız ve kafanızda bu tarz sorunları konusma ıhtıyacı varsa.yok eger konusma geregı duymuyorsanız benım ınancım bana yeter sorgulamam dıyorsanız konusanları rahatsız etmeyın.ve lutfen harun yahya gıbı ınsanların bılımsel yetersızlıklerıyle buraları doldurmayın diger bılumum din karsıtı veya sorgulama donemındekı arkadaslardan da ıstegım lutfen bizleri anlayın ve kelimeri biraz daha dikkatli seçin.bu benim inancima zarar vermez ama inanın inancım gereği sizlerin yüklendiği günah ve son beni üzüyor. yazmak istediğim bir diğer noktaysa bu uzun bir sürec.ben hiç birzaman bu veya karşı tarzdakı forumlarda insanların kısa bir üsrec içerisnde kımı gerceklerı kavrayarak hidayate erecegini düşünmüyorum.yanı bırsey yazdıktan sonra bak nasıl cevabı koydum anlayısından vazgecelım.aslında burda tartısmaya kalkıstıgımız konu bılımın tum dallarını kapsadıgı gıbı aynı duzeydede yorucu bır calısma gerektırıyor. Allah bu yolda hepınızın yardımcısı olsun. daha öncede dediğim gibi su an tatilde olmama ragmen bazen dayanamıyorum yazıyorum.ama eve döner dönmez sizlerle daha saglıklı yazısmaya devam edecem. yazımı gereksız bulanlar olabılır.zamanınızı caldıgım için özür dilerim |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 11:33 . |