![]() |
TASAVVUF
Yeni üyesi olduğum bir forumda aşağıya alıntıladığım yazı dikkatimi çekti.Okuyunca dehşete kapıldım.Bir din ancak bu kadar tahrif edilebilir.Bu kadar ayaklar altına alınabilirdi.Yazının ardından desteklen bir yazıyı ve benim o dehşet halimde o anda aklıma gelen cümleleri karaladığım yazımı alıntılıyorum.Bu konudaki görüşlerinizi de bekliyorum arkadaşlar.
" Halis ECE TASAVVUF …… Kutub kimdir, kutb-i irşâd kime denir? Kutub, lûgatte medâr yani değirmenin alt taşına yerleştirilen ve üst taşın dönmesini sağlayan demir anlamınadır. Kutub’la alâkalı olarak İslâmî/tasavvufî kaynaklarda şu bilgilere rastlamaktayız: Kutub; en büyük velî, her zaman âlemde Allah’ın nazar kıldığı tek kişi. Kutub, bir tarîkatın en büyüğü, âlemde Allâh’ın irâdesini temsil eden evliyâullâh’ın, rütbe ve derece bakımından en yüksek olanı, Allah adına kâinatta tasarruf eden velî… Kısacası kutub, Hâtemü’l-enbiyâ, Resûl-i kibriyâ Efendimizin (s.a.v.) vârisidir; “vâris-i resûl”. Kutub âlemin ruhu, âlem de onun bedeni gibidir. Her şey kutbun çevresinde ve onun sayesinde hareket eder, her şeyi o idare eder. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) zâhir ve bâtınana tamamiyle ve kemaliyle vâris olan kutba kutbu’l-aktâb (kutubların kutbu), kutbu’l-irşâd (rehber/kılavuz kutub)veya kutbu’l-ekber (en büyük kutub) denir. Her üç tabir de insanları-cinleri irşad ve onların hidâyete ermelerine kılavuzluk etmekle vazifeli velî kişi (Allah dostu) manasınadır. Bu velînin yeryüzünden Arş’a kadar her şeyde tasarrufu vardır.(1) Kutbun yanında (sağ ve solunda) bulunan iki zâta “İmâmân (iki imamlar)”(2) , bunların mânevî meclisine “Dîvân-ı Sâlihîn (salihler meclisi)”, bu velîler topluluğuna “ricâlullah (Allah adamları)” veya “ricâlü’l-gayb (gayb erenler)”(3) denilir. Kutub, bu meclisin başında yer alır. Her hafta uygun görülen bir gecede “Dîvan-ı Sâlihîn” kurulur. Eğer dîvanı Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) teşrîf ederse, meclisin reisi O’dur. Teşrîf etmezlerse, vâris-i resûl olan zât yani kutub bu meclise başkanlık eder… Ve ahvâl-i âleme (dünyanın durumuna) ait kararlar alınır, hükümler verilir. Meydana gelen hâdiselerin/olayların çoğu burada alınan hükümlere/kararlara bağlıdır. İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed Fârûkî Serhendî (k.s.) hazretleri, yazdıkları bir mektupta, bu mevzuda bizlere şu bilgileri vermektedir(4): «Kutb-i irşâd ile alâkalı mârifeti, Mebde’ ve Maad Risâlesi'nin 'ifade ve istifâde' (faydalı olma ve faydalanma) bâbında yazmıştım. Lâkin onun, bu makamla münâsebeti olduğu ve burada da anlatılması faydalı olacağı için, bu mektupta da yer vermek münasip oldu. Binâenaleyh dikkat etmeli, ehemmiyetle üzerinde durmalıdır. «Kemâlât-ı ferdiyeyi câmi bulunan (yani ilim, amel, ihlâs, hakîkat, mârifet ve güzel ahlâk bakımından ferdî bütün olgunluklara sahip olan) Kutb-i irşâd, cidden azîzü’l-vücuddur, pek muhterem bir zattır. “… Bu cevherin (çok kıymetli ve muhterem zâtın) misli-benzeri, uzun zamanlar ve birçok asırlardan sonra zuhûr eder, ortaya çıkar. Onun nûrunun zuhûru, zulmanî âlemi (karanlıklar içerisindeki âlemi) tenvîr eder, aydınlatır. Hidâyetinin nûru ve irşâdı bütün âleme şâmildir, hepsini kuşatır. Muhît-i Arş’tan merkez-i ferşe kadar (Arş-ı a’lâ’dan yeryüzünün merkezine kadar) kime rüşd, hidâyet, îman ve mârifet hâsıl olursa, ancak onun tarîkıyla/kanalıyla hâsıl olur, bunlar ondan alınır. Bu devlet, onun tavassutu/aracılığı olmaksızın, kimseye müyesser olmaz, kolay elde edilemez. Onun nûru, bütün âlemi bahr-i muhît (büyük bir okyanus) gibi ihâta etmiş, kuşatmıştır. Ve bu deryâ, sanki donmuş gibidir, aslâ hareket etmez. «Bir tâlip ona ihlâsla teveccüh eder/yönelir, veya o bir tâlibe teveccühte bulunursa; teveccüh vaktinde, tâlibin kalbine sanki bir pencere açılır. Ve bu yolla bu deryâdan, teveccühü ve ihlâsı kadar, kana kana istifade eder. «Kezâ, kim Allâh’ı zikre teveccüh eder (yönelir); ve fakat, –asla inkâr ettiği için değil de bilmediği için– o kutba teveccüh etmezse, bu istifade ona da hâsıl olur. Lâkin, ona teveccüh etmesi sûretinde daha ziyade olur. Ama kim onu inkâr eder veya o kutub ondan rahatsız olursa, Allah’ı zikirle meşgul olsa bile, rüşd ve hidâyetin hakîkatinden mahrum olur. Bu inkâr ve eziyeti, feyz yoluna set olur… Bu Kutb-i azîmüşşân (şânı çok yüce olan kutub); ona faydalı olmamaya, onun faydalanmasına mâni olmaya ve zararına niyet etmemiş olsa dahi, onda hidâyetin hakîkati yoktur… Belki onda, irşâdın sadece sûreti vardır. Mânâdan boş olan sûretin ise, faydası azdır. Bu kutba ihlâsla muhabbeti onlarlar, Allah’ı zikirden ve anlatılan teveccühten boş olsalar bile, sadece bu samîmi muhabbetleri vâsıtasiyle, onlara rüşd ve hidâyet nûru ulaşır… «Şiir meali: “Kulak verenlere defalarca seslendim, anlattım / Zekî olanlara bu kadarı yeter; bununla iktifâ ediyorum.» *** Yazıya, yüce kutbun hususiyetlerinden birini anlatan bir kıssa ile nihayet vermek istiyorum. Nakşî yolu müceddidîn kolunun 5’inci halkası Ebû Yezîd-i Tayfûri’l-Bestâmî kuddise sırruh (H. 188/M. 803–H. 261/M. 874) devrinde, âbit-zâhit, ârif-fâzıl, keramet ve keşif sahibi pekçok veli yaşıyordu. Bununla beraber “asrın kutbu” ümmî bir demirciydi. Bunu bilen Bâyezid hazretleri onu ziyarete gitti. Demirci her zamanki gibi örsün başında demir dövüyordu. Bâyezid hazretleri selâm verdi. Demirci selâmını büyük bir sevinçle aldı, ellerine sarıldı ve ondan dua istedi. Bâyezid hazretleri tebessüm ederek: - Asıl ben sizin duanıza muhtacım. Ellerinizden öpeyim de siz bana dua buyurun, dedi. - Ben kim, sizin gibi bir âlime dua kim, diye cevap verdi demirci şakınlıkla… Hem ben size dua etsem de benim içimdeki dert hafiflemeyecek. - Sizin derdiniz nedir? Söylerseniz belki bir çare bulunur. Demirci hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Göz Yaşları arasında: - Yarın kıyamet gününde insanların hâli ne olacak? Sürekli bunu düşünmekten, buna yanmaktan kendimi alamıyorum, dedi. Bu sözleri duyunca Bâyezid-i Bestami hazretleri de ağlamaya başladı. O anda hâtıftan bir ses duydu: “Ey Bâyezid! Bu demirci ‘nefsim!’ diyenlerden değil, ‘ümmetim!’ diyenlerdendir” deniliyordu. Böylece Kutubluk makamının niçin böyle bir zata verildiğini anlamış oluyordu. - Ey kardeşim, dedi, insanlar azap çekerse bundan sana ne? - Ey üstâz! Cehennemliklerin bütün azabını bana verseler ve onları bağışlasalar ben derdimden kurtulur, saadete ererim. *** Evet bu gibi zatlar, “ümmetim, ümmetim!..” diyen iki cihan serveri Efendimiz (s.a.v.) gibi insanlığın hidayetine kilitlenmiş er kişilerdir. Onlar Sevgili Peygamberimizin zâhir ve bâtınına hakkıyla ve kemâliyle vâristirler. Mevlam şefaatlerinden mahrum bırakmasın. DİPNOTLAR (1) Tehânevi, Muhammed b. Ali, Keşşâf-ı Istılât-ı Fünûn, Hind, 1862, İst., 1318, 2, 1268; İbn Arabi, Füsûs, 39; Kâşâni, Abdurrezzak, Istılâhâtu’s-Sûfiyye, Kahire, 1981. (2) Tasavvuf ıstılahında “imâmân” denilen bu iki zattan biri kutbun sağında, diğeri solunda bulunur. Sağdaki melekût, soldaki mülk âlemine bakar. Soldakinin rütbesi daha yüksek olduğu için, kutbun halifesi de odur. (Kâşânî, Abdurrezzak, a.g.e.) (3) Ricâlullah, Ricâlü’l-gayb: Recül kelime olarak adam, merd ve kişi manasınadır. Tasavvuf dilinde ise, ister erkek ister kadın olsun, Hakk’ın dostluğunu kazanmış, ruhen yücelmiş kâmil ve faziletli kişi demektir. Bu manada kadın veliler de bu tabirin içinde yer alırlar. Ricâlullah, Ricâlü’l-gayb; ehlullah, evliyaullah, Allah adamları, Hak erenler, gayb erenler anlamındadır. (Mu’cemü’s-Sûfiyye, Beyrut, 1981; Bursevi, İsmail Hakkı, Faslu’l-Hitâb, 399, 346) (4) el-Mektûbat, İmâm-ı Rabbâni, İstanbul, 1963, 1, 260. DESTEKLEYEN YAZI Sayın hocam! Düşünüyorumda diyorumki kendi kendime: iyi ki tasavvuf temelimiz var, neler öğreniyoruz neler.. o temelimiz olamasa Allah korusun bizde bazılarının düştüğü inkar durumlarına düşerdik heralede.. hocam size çok dua ediyorum sağlığınız için selametiniz için, doğal olarak duanızıda bekilyorum. saygılarımla.. Allaha emanet olun. BENİM YAZIM Kardeşim Kutupla ilgili yazdıklarınızı okudum.Ve dehşete kapıldım.Bu inanç batıldır.Allah bize böyle bir şey bildirmemiştir.İslam ilah olarak yalnızca Allah'ı kabul eder.Halbuki kutupla ilgili vermiş olduğunuz bilgiler bize bir insanı değil bir ilahı çağrıştırmaktadır.Buna inanan müşrik olur.Allah'ın Uluhiyet ve Rubibiyette hiç bir ortağı yoktur.Bu cahileye inancının içine biraz İslami kelimeler katılarak sunulmasından başka birşey değildir.Sizleri burdan uyarıyorum.Bu inancı ve anlayışı terk edin.Peygamberlerde bile bulunmayan bu vasıfları birtakım insanlara yamamaktan vazgeçin.La ilahe illallah diyerek kalbinizdeki bütün putları temizleyerek İslam'a girin.Kurtuluşun başka yolu yok. |
AYRI BİR DİN:TASAVVUF
Arapça suf, yunanca sophia (hikmet) veya Ashabı Soffaya izafeten verildiği söylenen bu isim aslını nereden alırsa alsın, çıktığından, kullanılmaya başlanıldığından bu yana bilhassa müslümanlıkta önem kazanmış, yayılmış ve nerede ise asıl İslam veya İslam’ın aslı sayılagelmiştir. Araştırmacılar tasavvufun en erken hicrı ikinci asırda çıktığını söylüyorlarsa da, daha sonra yapılan araştırmalar bu sanının yanlışlığını ortaya çıkarmış, başlangıcının miladı sekizinci yüzyıl sonu ve dokuzuncu yüzyıl başları olduğunu ortaya koymuşlardır.
Tasavvufun her ne kadar başlangıcını Peygamber'in şahsına, onun en yakın arkadaşlarından Ebu Bekir ve Ali’ye ve daha sonra başkalarına dayamak isterlerse de gerek Kur'an'ı ahlak edinen Peygamber'de, gerekse kendilerini ona benzetmeye çalışan arkadaşlarında ve tabii en temelde Kur'an'da tasavvufla ilgili açık ve anlaşılır motiflere rastlamak mümkün değildir. Her ne kadar peygamberin bazı arkadaşlarında tasavvufu çağrıştıracak bazı temayüller görülmüşse de buna muttali olan Peygamberin bu yönelişleri hemen önlemeye çalışması da göstermektedir ki sufiliğin İslamla alakası bulunmamaktadır. Hatırlayacağınız gibi Peygamber'in arkadaşlarından bazılarının günlerce belki aylarca kimseden habersiz ve kendi kendilerine mütemadiyen akşama kadar oruç tuttukları ve sabaha kadar da nafile namaz kıldıkları, hanımları tarafından kendisine aktarılınca Peygamber'in: "Size ne oluyor? Ben size gönderilmiş Allah'ın elçisi değil miyim? Ben oruç da tutuyorum, yemek de yiyorum. Namaz da kılıyorum, hanımlarımla da yatıyorum" dediğini kaynaklar aktarıyor. Bize gelen rivayetlerde böyle davranan sahabeden bazılarının, bu ibadetleri süresince hanımlarıyla da temasta bulunmadıklarından Peygamber, bu hanımların şikayetleri vesilesi ile haberdar olmuştur. Cevabı sözlerinden de rahatlıkla anlaşılmaktadır durumun böyle olduğu. İslam "Lailahe illallah" (Allah'tan başka ilah yoktur) esasını getirmiş ve insanlar arasında bunu yerleştirmeyi hedef almıştır. Tasavvuf ise bu esasla bağdaşması mümkün olmayan "La mevcude illallah" (Allah'tan başka mevcud yoktur) akidesinin sahibi olmuştur. Ki bunun meşhur adı "VAHDETİ VÜCUD" (Vücud Birliğidir) Allah Kur'an'da: "Allah, yarattıklarından hiçbirine benzemez." (42/11) buyurduğu halde, tasavvuf, yaratılanların tümünün Allah'ın benzeri olduğu inancındadır. Bu kanaatte oluşu nedeni ile de tasavvufun meşhur isimlerinden ve ona şeklini verenlerden Muhyiddini Arabı FüsüsulHikeminde: "Hakikat budur ki Halik, Mahluk, Halik'tir. Bunların hepsi tek bir varlıktandır. Hayır, belki O, tek varlıktır. Ve yine O, çokluk halinde olan varlıktır" (s. 78-79) diyor. Ve aynı akidenin bir tezahürü olarak devamla kitabında: "Şu halde Firavnun iddia ettiği "Ben sizin yüce Rabbınızım sözü gerçekleşti. Çünkü her ne kadar o iktidar Hakk'ın aynı ise de Firavnun suretinde tecelli etmiştir." diye sürdürmektedir inançlarını açıklamayı. Bu açıklamaları sürdürmek ve çoğaltmak kolay ve mümkündür. Yalnızca akide konusunda vermeye çalıştığımız bu görüşler İslam’ın ayrı bir din, tasavvufun ayrı bir din olduğunu akidelerinin benzemezliği bakımından ortaya koymaktadır. Konuya mukayeseli olarak bakıldığında görülmektedir ki gerçekten İslam bir ayrı din, tasavvuf da bir ayrı dindirler. Birinci olarak bu ayrı dinlerin akideleri birbirine hiç benzememekte, biri diğerinin aynısı olarak değil, ayrısı olarak görünmektedir. İslam akidesinde Allah; varlığı ezeli ve ebedi olan, eşi, ortağı ve benzeri bulunmayan Yaratıcıdır. Kendisi var iken, başka hiçbir şey yok idi: Ve Allah, yarattıklarından hiçbirine benzememektedir. Tasavvufta ise Allah ve yarattıklarının tümü bir varlıktır. Vücud Birliği (Vahdeti Vücud) Yaratanla yaratılanın aynı olduğu görüşüdür. İslam akidesi ile taban tabana zıt olan bu görüşü akide edinen tasavvuf, saliklerini İslam’dan uzaklaştırmıştır. Esas sapma da bu akide sapmasından kaynaklanmaktadır. İslam dininde kainat yoktan yaratılmıştır; gelip geçicidir. Yalnız onu yaratan, yoktan vareden Allah kalıcıdır. Kainat ile Allah arasında öz bakımından ayrılık vardır. Tasavvuf bu görüşü benimsemez. Tasavvufa göre kalıcı (ezeli ve ebedi) olan Allah tarafından yaratılmış ne varsa onunla eş niteliktedir. Çünkü yaratılan, yaratanın bütün özelliklerini yansıtır. Yaratılan, yaratanın görüş alanına çıkmasından başka birşey olmadığı için, ikisi arasında öz ayrılığı yoktur. Öyleyse yaratılanla, yaratan eş varlık düzeyindedir, birbirinin iki ayrı görünüş türüdür. Yaratılan kainat, yaratan Allah'ta vardır (vahdeti vücud). Yaratılma olayı Allah'ın özünden gelen, dışa vuran bir fışkırmadır; yoktan varediş değildir. Vahdeti Vücud anlayışı, Anadoluda gelişen ilk çağ felsefesinin temel ilkelerinden birisidir. Tanrı ile kainat arasında birlik olduğunu ilk ileri sürenler Herakleites ile Parmenides'tir. Bu görüşü daha sonraki çağlarda Yunan filozofu Eflatun yeniden ele alarak geliştirdi; ondan sonra gelen ve Eflatun'un izinden yürüyen Platines de ayrı bir açıdan yorumladı. İslam dininin doğuşundan sonra özellikle ilk çağ felsefesine bağlı kalan filozoflar ve mutasavvıflar bu görüşün etkisi altında kalarak onu İslam dini ilkeleriyle bağdaştırmaya çalıştılar. Bu bağdaştırmayı yaparken eski İran ve Hint kültüründen, özellikle dini inançlarından yararlandılar. Mansür, Senai, Zunnün-u Mısrı, Şeyh Attar, Şebüsteri, Celaleddini Rumi, Muhyiddini Arabı, Nesimi gibi filozof ve şairler başta gelir. Özellikle Muhyiddini Arabi bütün düşüncelerini Varlık Birliği (Vahdeti Vücud) j üzerinde toplayarak bu görüşlere bir düzenlilik kazandırdı. Vahdeti Vücud anlayışının en çok tutunduğu ve yayıldığı yer İran'dır. Gerek nitelikleri, gerekse ihtiva ettiği düşünceler bakımından Vahdeti Vücud anlayışı İslam’ın şeriat ilkelerine karşıttır, onlarla bağdaşamaz. Çünkü İslam dininin temel ilkesi kainatın yoktan, Allah tarafından yaratıldığı inancına dayanır. Kainat ile Allah (Yaratılanla, Yaratan) arasında öz (zat) değil, görünüş bakımından bile en küçük bir benzerlik, yakınlık yoktur. Kur'an, Allah insanın düşüncesinin, aklının sınırlarını aşan bir yüce varlıktır; O, insanın düşünebildiklerinin hiçbirine benzemez, eşi ve benzeri yoktur. Bu bakımdan Allah ile Kainatı, bir sayan Vahdeti Vücud anlayışını reddeder. Bugün hemen bütün müslümanlar arasında derece derece var olan Vahdeti Vücud anlayışı tasavvufun vaktiyle İran'da tutunmakla kalmadığını, bugün müslümanların ezici çoğunluğunu oluşturan İslam’a sonradan giren ve ana dili arabça olmayan müslüman topluluklar arasında yayıldığını göstermektedir. Başlangıcı itibariyle ilk yıllarını takiben diğer din salikleriyle karşılaşan ve onların müslüman olmalarıyla da girdikleri İslam’a getirdikleri eski dinlerinin kalıntılarının oluşturduğu tasavvuf zamanla dallanıp budaklanmış ve yayılmıştır. Kaynakların belirttiğine göre müslümanların tarihinde ilk tekkenin açılışı şöyle olmuştur: Suriye'nin Ürdün'e yakın bölgelerinde daha yoğun bir hıristiyan kitle ile birarada yaşayan müslümanların bazılarının komşusu hıristiyanlardan: "Sizin dininizde daha dindar olmak için ne yapılır" sorusuna aldıkları "Kendini dine adayan kişi bir lokma bir hırka ile bir manastıra kapanır ve orada kendini Allah'a adar" cevabı, soru sahiplerine ilk tekkeyi açmak (kurmak) için yol gösterici olmuştur. Peygamber "Kitab nedir, iman nedir bilmezken" (42/52) çeşitli yerlere gittiği gibi mağaralara da gidiyor ve yalnız kalarak düşünüyordu. Lakin kendisine Rabbi Allah tarafından "Ne yapacağını bilmez iken bulunup doğru yol gösterildikten" (93/7) sonra ömründe (hicreti sırasında yalnızca düşmanlardan gizlenmek için saklanması hariç) hiç mağaraya yani inzivaya, yalnızlığa çekilmezken ve takvayı insanların arasında yaşayarak, hayatının vasfı haline getirmeye çalışırken tasavvuf ehli bunun tam tersini ahlak edinmişlerdir. İnziva; bir köşeye çekilme ve çekilip hiçbir işe karışmama, dünya işlerinden vazgeçme manasındadır. İs1am'da ise insan için en olmadık şey, olmayacak şey inzivadır. Hem şahsı açısından, hem aile efradı açısından, hem konu komşusu ve akrabaları açısından, hem de toplum açısından bir müslümanın hiçbir sebeble kendini tecrid etmesi düşünülemez. Hele kendisine tebliğ görevi yüklenmiş biri olarak müslümanın böylesi bir dünyadan eletek çekmesi üzerindeki farzları yerine getirmekten vazgeçmesi demektir ki hiç bir surette böylesi bir işe yol bulabilmesi mümkün değildir müslüman olarak. İslam’da sevap böyle dünyadan eletek çekerek değil, insanların içinde, toplum halinde yaşayarak ve normal bir hayat sürdürerek Allah'ı razı etmekle kazanılır. İslam böylesi bir davranışa, kişinin kendini toplumdan soyutlamasına izin vermediği gibi, kendi kendine böylesi bir izni almış gibi davrananı da cezalandırır. Zira bu kişi nefsini, Allah'ın emrettiği şeylerden uzak tutmaktadır. Bu sebebledirki Peygamberin gününde inzivaya çekilen yoktur. Bu husustaki haberler de uydurmadır. Riyazete gelince; nefsi kırma, dünya lezzetlerinden ve rahatından sakınma, kanaatla yaşama, perhize girme demektir. Bu suretle nefsini terbiye etmeye çalışma tasavvufun İslam’a soktuğu İslam dışı bir davranıştır. Zira Allah Kur'an'da bir çok kere "Yiyiniz, içiniz!..." buyurmaktadır. Olduğu halde yememek, içmemek açıkça nefse eza vermektir ki İslam’da nefse eza vermek de zulüm olarak tanımlanmıştır. Zulmün her türlüsü de haram kılınmıştır. Mesela oruç bir ay boyunca müslümanlara, daha öncekilerde olduğu gibi farz kılınmış, lakin güneş battıktan sonra da yiyip, içmek de (yani dünya nimetlerinden yararlanmak da) gerekmektedir. Oruç tutmak farz olduğu gibi iftar etmek de farz kılınmıştır. Tam gün oruç tutmak haramdır. Kişinin nefsini nasıl terbiye edeceğine de terbiyecisi edindiği Rabbi Allah karar vermekte, işi kişinin kendine bırakmamaktadır. Halbuki riyazet; olduğu, bulunduğu halde kişinin nefsini terbiye edeceğim diye, var olan dünya nimetlerinden kendini mahrum bırakmasıdır. Bu mahrum bırakma o derecede uygulanmaktadır ki takva uğruna vücudlar halsiz ve takatsız bırakılmakta, hatta kendilerinin hanımları üzerindeki haklarına riayetten onları alıkoyduğu gibi, hanımlarının de kendileri üzerindeki haklarını onlara vermelerinden bunları alıkoymaktadır. Yani haksızlık etmeyi takva yolu kabul etmektedirler. Kimisi takvasından ve hayası nedeni ile yıllardır hanımı ile ünsiyet etmemesiyle övünebilmektedir. Kişiyi tamamen bir rahib hayatına sevkeden (budist rahibi veya hırıstiyan keşişi olsun) bu tür davranışların bir benzerini Peygamber'in hayatında görmek mümkün olmadığı gibi Kur'an'dan da buna yol bulabilmek kabil değildir. Kişiyi ruhbanlığa götürecek bu yollar İslam ile kapatılmıştır. Zira ruhbanlık yasaklanmış ve Peygamber dahil kimseden böylesi davranışlar istenmemiş, aksine var olan dünya nimetlerinden onlara esir olmadan kabil olduğunca yararlanılması ve bunun için Allaha çokça şükredilmesi istenilmiştir. Allah'a teslim olmamış insan elbetteki yürümesi gereken doğru yolu bulamamakta, yolun dışına çıkmaktadır. Allah buna "Fahşa-aşırılık" diyor. Ve insanları aşırılıktan sakınmaya çağırıyor. Doğruyu tesbit insanın kendine kalınca her önüne gelene doğru demesinin önüne geçilememektedir. Yukarıda anlatmaya çalıştıklarımız da yani inziva ve riyazet de kişinin hevasına uyarak kurduklarını doğru kabul etmesi sonucu ortaya çıkarılmış şeylerdir. Rabbi olan Allah'a teslim olanın ise bu gibi kulluk yollarından uzak durmaları gerekir. Zira insanlara doğru yolu bildiren gerçekten Allah’tır. Tasavvufun bir yandan İran eski dini ile Hind dinlerinden etkilenerek ortaya çıktığı, diğer yandan hıristiyanlarla temas neticesi onlarda bulunan stoacı ve hermesci düşüncelerden etkilenerek şekillendiğini yukarıda anlatmaya çalıştık. Şimdi İslam ve tasavvuf arasındaki karşılaştırmalara devam edelim. Yukarıda bu iki dinin akidelerini karşılaştırmış ve birbirinden ne denli uzak esasları akide edindiklerini göstermiştik. Şimdi başka hususlarda karşılaştırmalar yapalım. İslam'da zahire göre hüküm verilir. Zahir, insanlar arasındaki ilişkilerde esastır. Buna göre muhakeme olunurlar. Olaylar ve davranışlar buna göre değerlendirilir ve kabul veya reddedilir. Örneğin İslamın kerih gördüğü bir davranış göründüğünde bu reddedilir. Maruf, münker açıktır. Maruf yapılması gereken şeyler iken, münker kaçınılması gereken şeylerdir. Tasavvufta ise asıl olan zahir değil, batındır. Batın; gizli, görünmeyen, bilinmeyen demektir. Buna göre görünmeyen, bilinmeyene göre hareket etmeyi esas almaktadırlar. Bu düşüncelerinin sonucu da görüntüde haram olan bir işi rahatlıkla yapabilmekte ve sonucunda "Bu görünen size öyle görünmektedir. Zahirde böyledir. Lakin batınında iş sizin bildiğiniz gibi değildir ve şöyle şöyledir" demektedirler. Bu cümleden olarak birçoğunuzun bu ve benzerlerini hemen hatırlayıvereceği gibi mesela "mürid şeyhini, önünde rakı sofrası ve yanında fahişelerle bile görse kalbini bozmamalı ve bana görünen (zahir) böyle, kimbilir mübarek zat batında ne haldedir. Benim olayı böyle görmem bendendir demeli ve şeyhi hakkındaki kanaatında hiçbir değişiklik yapmamalıdır. Hatta böyle gördükçe şeyhi hakkındaki imanı daha da artmalıdır." Bu ve benzeri düşüncelerin inançlaşması, zahiri ölçü edinmeyip, ne olduğu bilinmeyen, gizli olan batını ölçü edinmekten kaynaklanmaktadır. Durum böyle olunca da yeryüzü ifsad olmakta, bütün doğrular eğrilmekte, bütün eğriler rahatlıkla doğrulaşmaktadır. Bir diğer konuda yapacağımız mukayese de dikkatleri çekecektir. İslamda insan kullukta ilerledikçe sakındığı şeyler çoğalır, sakındığı şeyler çoğaldıkça kullukta ilerlerken, tasavvufta mertebe kat ettikçe mükellefiyetler azalmakta, hatta tümüyle kalkmaktadır. Akidevi bakımdan mübtedi bir mutasavvıf "Ben Hakk'ım" diyemezken, seyri sülukta ilerledikçe "Ben Allahım" diyebilmektedir. Bayezidi Bistami "Kendimi tesbih ederim. Benim şanım ne yücedir." derken, İbni Arabi "Yaratılan, yaratılmış olandır. Ben O ,ve O benim" diyebilmekte, buna paralel olarak da, Yunus "Bir ben vardır, bende, benden içeru..." diye sürdürmektedir. Ve giderek namazı, niyazı küçük gören, cenneti istiskal edip istemediğini söyleyen ve isteyenlere verilmesini söyleyerek "Bana seni, gerek Seni..." diyenler de bunlardır. Ve yukarıdaki sözlerimizi doğrulayan tasavvufi tezahhürlerdir. Akidevi açıdan işi o denli ileri götürürler ki "Hatta 'Füsüs ve Fütühatı Mekkiyye' isimli eserlerin sahibi Muhyiddini Arabi "hırıstiyanlar tanrılığı sadece İsa ve annesine hasretmelerinde yanıldılar"'1' demektedir. Diğer yandan aynı düşünce Molla Cami'de "Bunlar abdal tabakasına girmeden önce nikahlanırlar... Fakat abdal tabakasına girdikten sonra o işi terketmişlerdir. Artık ona bir daha dönemezler. Zevceleri ile sohbetten ve çocuklarından ayrılırlar. Bir daha zevceleri ve çocukları ile sohbet edemezler ki bu onların malumu olsun. Onlar sünnete riayet etmede, nikah hususunda mübalağa ederler. Hatta öyle ki, bir yabancı kimse evlerine geldiği zaman, bir gün veya bir hafta kalsın ve o hanımı ile nikahlanarak onun hakkını versin isterlerdi. Daha sonra o adam o kadını bıraksın ve kadın da onun kim olduğunu bilmesin"'2'. Tasavvufla ilgili ne kadar önem atfedilen eser var ise bunların tümünde yukarıda anlatmaya çalıştığımız hususlarla ilgili yüzlerce örnek bulmamız mümkündür'3'. Akidesi, kabul ettiği ana ölçüleri, ana kavramları ile birbirinden gerçekten farklı iki din; İslam ve tasavvufun görünürdeki bazı benzerlikleri, kendini meselenin dışında tutanlar için aldatıcı olmakta, yanılmalarına sebeb olmaktadır. Biri, diğerinin yerine ikame edilmek istenilen şeylerin herşeyden çok birbirine benzemeye ihtiyaçları vardır. Hiç değilse görünürde sağlanacak bu benzerlikler, düşünce seviyesi düşük olanları kolay kandırabilmektedir. Allah katında kabul görmeyecek nice sapık dinde de bazı doğruların bulunduğu bilinen bir husustur. Zira herşeyiyle sapık olanların tefriki kolay olması, tefriki güçleştiren unsurlara ihtiyaç duyulmamaktadır. Mesela bugün demokrasinin ve hatta laikliğin islamlaştırılması, İslamın tümüyle reddedilmediğindendir. Madem ki bu başarılamamaktadır o takdirde demokratik İslamdan ya da laik islamdan bahsetmek gündeme getirilmekte, demokratik ve laik kavramlar İslam'da yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kaldı ki ne demokrasi, ne de laiklik uzaktan yakından İslam’la ilglidir. Hiç bir surette birbirine yakınlığı bulunmayan bu kavramlar tamamıyla reddedilemeyen, insanların akıl ve kalplerinden çıkarılmayan İslama sokulmaya, orada yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kadir olsa idiler mutlaka İslam'ı tümüyle, ismi dahil ortadan kaldırmayı ve yerine kendi dinlerini ikame etmeyi isterlerdi. İstemişlerdir de. İktibas Dergisi/Sayı: 141 (1) Bkz. iktibas Dergisi, 104. sayı, 26. Sayfa, 1. sütunda Şeyhülislam Mustafa Sabri'nin Vahdeti Vücud isimli makalesi. (2) Bkz. Nefahafül Üns; Molla Cami, Osmanlıcaya çeviren: Bedir Yayınevi, Yayıncısı: Mehmed Şevket Eygi, 1. baskı, 1971, İstanbul, Sayfa: 42. (3) 1. Nefahat’ül Üns: Molla Cami, Bedir Yayınevi, 1. baskı, 1971, İstanbul. |
Bir kopyala/Yapıştır da benden
MODERN FİZİK ve TASAVVUF'un Buluşması -------------------------------------------------------------------------------- Tasavvuf eserlerine göz atmış olanlarımız bilirler: Değişik alemlerden, farklı evrenlerden ve o boyutların farklı fizik yasalarından sözedilir. Bunlar, çoğu zaman bizim alıştığımız ve şartlandığımız fiziksel yasalardan çok, çok farklıdır. Onun için de kimimiz bunları sadece inanç meselesi kabul etmiş, kimimiz ise bu açıklamaların sırlarını araştırıp, onları keşfetmeye çalışmıştır. Günümüzde ise, artık konu bir inanç sorunu olmanın ötesinde, açıklanabilir bir bilimsel gerçekliğe dönüşmüştür. Önce, yaklaşık 7 yüzyıl önce yazılmış, El-İbriz isimli eserden buraya örnek olarak aldığım, şu paragrafı okuyalım: “Bir gün henüz fetih yapılmadan önce bir yere uğradım. Yolumun üzerinde ancak gemiyle geçilebilecek ölçüde bir deniz beliriverdi. İyice baktım ona. Yeryüzündeki denizlerden biri idi. Zatımda bu denizin üzerinde yürüme azmi (şüphesiz dileği) ve cezmi (kesin kararlılığı) doğdu, boğulmayacağım hakkında içimde kesin bir bilgi meydana geldi. Bir şey dokunamayacağını da aynı kesinlik içinde düşündüm. Derken ayağımı bu kesin bilgi havası içinde suyun üzerine koydum. Batmadım. Azmim ve cezmim arttı. Yürümeye devam ettim, neticede öbür sahile ulaştım... Başka bir defa ise yine o denize uğradım, ama bendeki eski azim ve cezim yoktu. Yürümekte şüphe ettim. Bir ara denemek için ayağımı bastım, derhal suyun dibine indi, hemen çekip çıkardım. Anladım ki bu durumda suyun üzerinde yaya yürümem mümkün değildir. Yani buna güç getiremeyeceğim... " Asırlar önce yazılmış bir Tasavvuf eserinde yeralan bu satırlara yakın geçmişe kadar bir anlam vermek çok zordu. Onun için de kolayca gözardı edilebilirdi. Oysa şimdi Quantum Fiziğinin bulguları ışığında artık bunların ne masal, ne de bilim-kurgu hikayeler olmadığı anlaşılıyor!.. Sonuna yaklaştığımız bu yüzyılın başında Einstein'in açıkladığı izafiyet kuramı ile "madde" hakkındaki klasik görüş tamamen alt üst olmuş ve 70'lerden sonra iyice yaygınlaşan Quantum Kuramıyla da "maddenin varlığının kabulü" bilim dünyasında geçerliliğini tamamen yitirmiştir. Maddenin varlığının, ancak onu algılayan gözlemci için geçerli bir varsayımdan ibaret olduğu kanıtlanmıştır. Sufilerin ifade ettiklerine göre, evrenin gerçek yüzü, gözün şartlandığı gibi, maddelerden oluşmuş, cansız bir dünya değildir. Gerçekte evren, herşeyin canlı olduğu bilinçli bir yapıdır. Ve Evrenin gerçek yüzünün tecrübe edilişi, insanın algı biçimini alt üst eden, muazzam, ani bir yaşayıştır. Yer ve gök algısı başka bir hale dönüşmekte, eşya hakkındaki tüm değerler geçerliliğini yitirmekte ve keskinleşen bir görüşle, tümel bir can ve bilincin, her an, her yerde kendini ifade edişine şahit olunmaktadır... Yüzyıllar boyunca, klasik fizikte, madde, onu meydana getiren yapı taşlarının bileşimi olarak kabul edilmiştir. Yani, daha küçük parçacıkların biraraya gelerek, gördüğümüz, dokunduğumuz nesneleri meydana getirdiği varsayılmıştır. 1900'lü yılların ilk çeyreğinde, Einstein tarafından, gördüğümüz nesnelerin, onları meydana getiren enerjinin birer yoğunlaşması olduğunun açıklanması yerleşik klasik varsayımı ilk kez yerinden sarstı. Çünkü, gördüğümüz nesnelerin, gerçekte "maddi kütleler" olarak var olmadığı anlaşılmaya başlanmıştı. İzafiyet kuramı, kütlelerin daha küçük kütlelerden meydana gelmediğini, sadece enerjinin bir beliriş biçimi olduğunu ortaya koyuyordu. Bu durumda, Einstein, bir nesnenin kütlesinin belirli bir enerjiye eşdeğer olması sonucunu ortaya çıkarmıştı. Bunu, E=mxc2 ile formüle etti. Bir kütlenin belirli bir enerjiye eşdeğer olması, o kütlenin, zannedildiği gibi durağan bir nesne olmadığı gerçeğinin de ıspatıydı. O halde aslında maddeler değil, onları meydana getiren evrensel bir enerjinin varlığı sözkonusuydu. Enerji kütlesinin madde diye gözlenmesi, sadece bizim algı biçimimizin bir ürünüydü... Şimdi sıra, maddeyi meydana çıkaran bu enerji yapının incelenmesine ve onun aslının açıklığa kavuşturulmasına gelmişti. Evrende gözlemlediğimiz ve madde adını verdiğimiz nesneleri, atomaltı düzeyde inceleyen fizikçiler, içinde bulunduğumuz şu evrene atomaltı düzeyden bakıldığında, herşeyin karşılıklı bir ilişkiler dokusu olarak gözlendiğini ortaya çıkardı. Hatta, o boyutta gözlenen evren, içinde boşluğun olmadığı, her noktasının birbiriyle ilintili olduğu, sınırsız ve bütünsel tek bir enerji yapı olarak gözlenmektedir. Bu tek ve homojen bütünsel yapı, parçalardan meydana gelmiş değildir. Bizim şu anda gördüğümüz nesnelerin veya boşluk diye algıladığımız alanların, atomaltı düzeyde birbirinden hiçbir farklılığı yoktur. Aralarında onları ayıran, farklı kılan bir sınır sözkonusu değildir. Artık o düzeyde ayrı ayrı birimsel yapıların, parçaların varlığı tükendiğinden, ayrı ayrı parçalara bölünemeyen, parçalardan meydana gelmemiş, Tümel ve sınırsız bir BÜTÜNLÜĞÜN sözsahibi olduğu kanıtlanmıştır. Klasik inanışta "madde" diye isimlendirilen "yapılar", Quantum Fiziğinde, atomaltı boyutlarına inildiğinde, tamamen karmaşık bir ilişkiler dokusuna dönüşmektedir. Gözlediğimiz Evrendeki hiçbir nesnenin, atomaltı boyutta kesin bir şekli yoktur. Hiçbir şey o boyutta belirli bir sınır ve kesinlik kazanmış değildir, ancak herşey 'olabilir' görünmektedir. Yani, madde diye kabul ettiğimiz "ayrı ayrı şeylerin" atomaltı düzeyde ne ismi, ne de bir işareti henüz hiç yoktur. Oysa bu gerçeğin gözlemlendiği evren, işte şu anda içinde bulunduğumuz evrenin ta kendisidir. Burada insan bedeniyle, bir duvar veya bir su birikimi arsında bir sınır, bir ayrılık gözlense bile, atomaltı düzeyde böyle bir ayrım kaybolmaktadır. Bu tesbitlerden sonra, fizikçileri düşündüren yeni bir soru ortaya çıkıyordu. O halde, nasıl oluyor da insan, gerçekte sınırsız bir BÜTÜN olan TEK'i, ayrı, ayrı parçalar şeklinde gözlemliyor? Evet, nasıl oluyor da TEK'i, çokluk görüntüsünde yaşıyoruz?.. İşte bu sorunun cevabını QUANTUM TEORİSİ açıklığa kavuşturdu... Quantum fiziği, yüzyıllardır devam edegelen inanışa göre, maddeyi oluşturduğu kabul edilen parçacıkların, "temel yapı taşları" olmadıklarını, hatta bu parçacıkların "temel" olma özelliğine dahi sahip olmadıklarını tesbit etti... Nasıl mı?.. Şöyle ki: Atom fiziğinde, maddenin derinliğine inildiğinde gözlemlenen nihai parçacık dünyası, daha alt, daha mikro düzeyde başka parçacıklara ayrıştırılamaz duruma gelmiştir. İş tamamen insan düşüncesine kalmıştır. Bahsedilen atomaltı öğeler çoğu zaman soyut varlıklar gibidirler, hatta birçoğunun kütlesi yoktur; nesnel değil, tamamen kuramsal ve düşünsel varlıklardır... Çünkü, atomaltı düzeyde herşey homojen tek bir BÜTÜN olarak var olduğundan dolayı, sözü edilen parçacıkların, BÜTÜN'den ayrı olarak, kendi başlarına hiç bir anlamı yoktur. Bunun sebebi, o düzeyde parçacık diye birşeyin gözlemlenmemesidir. Hiç bir anlama sahip olmadıklarından, aslında o haldeyken, "parçacık" olarak henüz bir varlıkları da yoktur! Bu düzeyde herşey, sadece "olasılık dalgalarından" ibaret gibi görünür... Peki, çokluk görüntüsü ve parçacıklar ne zaman var olmaktadır?.. İşte işin, üzerinde durulması gereken en ilgi çekici yanı burasıdır... Bu parçacıklar, ancak gözlemci tarafından, ölçümler arasındaki ilişkinin bir sonucu olarak KAVRANINCA bir ÖZELLİK kazanmaktadırlar. Ne zaman ki yapılan gözlemler arasında bir karşılaştırma sözkonusu olur, o zaman her bir özellik belirmeye başlar. Her özellik, gözlemcinin kavramasıyla bir anlam kazanmakta ve buradan sonra da o özelliğin atfedildiği parçacığın varlığından söz edilmektedir... Dolayısıyla, nesnelerin, gözlemcinin düşünceleriyle, gözlenen yapı arasındaki karşılıklı ilişkinin bir ürünü olduğu anlaşılmıştır. Bu durumda ortaya çıkan bir gerçek şudur: Gözlemcinin kendisi de bu gözlem zincirinin bir ögesidir ve ondan ayrı değildir. Eğer gözlemcinin KAVRAYIŞI olmasa, gözlenen yapının bir ANLAMI olamayacak ve parçacığın varlığından da söz edilemeyecektir. Her bir nesnenin yapısı ve özellikleri, gözlemcinin kavrayış biçiminin ürünüdür. İşte 2000'li yılların eşiğinde, Atom fiziğinin ortaya çıkardığı net gerçek şudur: İşin içine insanı koymadan bu evrenden bahsetmemiz asla mümkün değildir. Fizik evren, ancak insanın kavrayışıyla birlikte var kabul edilmektedir. Her bir nesnenin var olması, bir özellik ve anlam taşıması, bilinç tarafından KAVRANMASINA bağlıdır. Gözlenen bu evren ve onun fiziksel yasaları, bilincin kavramasıyla anlam kazanmakta ve böylece de "var" kabul edilmektedir. Açıkçası, herşeyi ve kendinizi ne olarak kavrıyorsanız, şu anda öylesiniz. Ve bu da tamamen size göre öyle! Evrenin meydana gelişinde, "temel yapı taşlarının" varlığı söz konusu olmadığı için, içinde yaşadığımız evren, nesneler ve fiziksel yasalar, tamamen gözlemi yapan bilince GÖRE'dir. Herşey tamamen düşünsel bir kavrayıştan ibarettir. "Maddenin" varlığını belirleyen esas faktör, gözlemcinin algı kapasitesi ve kavrayış biçimidir. Başka bir ifadeyle, bulguların ne şekilde olacağı, yani nesnelerin varlığı ve onların özelikleri, olayın dışında olmayan, onunla birlikte olan, insanın kavrayış biçiminin ürünüdür. Gözlemci NASIL kavrarsa ve ne anlam verirse, evren, onun yasaları, nesneler ve özellikleri ÖYLE görünmektedir. Bu bulgular ışığında düşündüğümüzde, şu an içinde bulunduğumuz fiziksel yasaların, bilincimizin kavrayış biçiminin KARŞILIĞI olduğu anlaşılmaktadır. Yani, içinde bulunduğumuz ortam ve onun yasaları, aslında bilincimizde ortaya çıkan anlamların bir sonucudur... Fizik nesnelerin özelliklerini ve evrensel yasaları tayin eden bir BİLİNÇ ile bakmakta, Onun ile görmekte, Onun ile dokunmakta, kısacası Onun ile varolmaktayız. Gözlemci ve algı araçları neyi tesbit edebilecek düzeydeyse, sonuç olarak o tecrübe edilmektedir. Evrende gördüğümüz tüm bu fiziksel nesnelerin meydana çıkışında, bizim düşünsel tesbitlerimiz, yani bilincin varsayımı sözsahibidir. Biz NASIL bakarsak, evren bize ÖYLE görünür ve şu anda öyle görünmektedir. Tasavvufi ifadesiyle, biz ne isek, dünyamız da ona göre olmaktadır. Ve içinde bulunduğumuz bu evreni, bu fiziksel nesneleri, tamamen bizim algılama ve kavrayış biçimimizden dolayı bu şekilde gözlemlemekteyiz. O halde, bunları kavrayan bilincin VARSAYIMI değiştikçe, yani evrenin atomaltı boyutlarına inildikçe, veya üstmadde boyutlarına çıkıldıkça, maddenin kabulünden doğan fiziksel yasalar geçerliliğini yitirecektir ve yitirmektedir. Fiziksel yasalarla kayıtlanmamış bir "varsayım duvarın" veya "düşünsel duvarın" içinden geçilebilecek, "düşünsel suyun" üzerinde yürünebilecektir. Ancak tabi bunları başaranın, kendi özbilinci yanında, maddeden ibaret bireysel varlığının da bir varsayımdan fazla birşey ifade etmemesi halinde... Atomaltı boyutta sınırılı yapısı olmayan bir duvarın ötesine düşünsel bir bedenin geçememesi, tamamen bilincin bir varsayımı ve insanın öyle şartlanmasıdir. Fizik dünyaya ait şartlanmalar kayboldukça, bilincin evrensel değerleri ortaya çıkacak; şüphesiz bir dilek ve kesin kararlılık, kendiliğinden ortamını bulacak ve her dilenen gerçekleşecektir... Evet... Artık bilimin ışığında inkar edilecek hiçbir yanı kalmamıştır ki, Sufilerin eserlerinde rastladığımız, "şöyle bir aleme ve zamana gittim, şöyle şöyle işlerle karşılaştım", gibi, önceleri kabul etmekte güçlük çekilen ifadeleri, kendimizde mevcut Evrensel Bilincin ve gizli kalmış güçlerin müjdeleridir... Ahmed Bâki |
Esselamun Aleykum ve Rahmatullah ve Berakatuh
Tasavvuf ayrı bir din değildir güzel kardeşim,İslamiyet dini içerisinde mevcut bulunan ilimlerden (örn: Fıkıh,Kelam gibi) bir ilimdir. Tasavvuf'ta gaye,Rasulullah(s.a.v)'in sünnetini tam manasıyla yaşamaya gayret göstermek,Rabbûl Alemin(c.c)'e ulaşmaktır.Bu yol,seyr-û sülüktür.Hak yolculuğu demektir bu seyr-û sülük. Yani Tasavvuf,ayrı bir din değil,dini hakkıyla yaşamaya çalışma ilmidir. Selametle kalınız... |
Suffiyun kardeşim nedense yazıyı okumadan cevap verdin gibi bir kanaat oluştu bende.Eniyisi sen yazıyı şöyle baştan sindire sindire bir kere oku ondan sonra cevap ver kardeşim.
|
Okumadım göz gezdirdim ben üstte attığım mesajı başlığa karşılık gönderdim arkadaşım,
Selametle kalınız. |
UZUN COPY-PASTELERE İZİN VERMİYORUZ. CEM
|
Panteidar kardeş yanlış anlamıyorsam lafı Vahdet-i Vücud a getiriyorsun.Güya Vahdet-i Vücudu bilimsel olarak isbat etmeye çalışıyorsun.Sevgili kardeşim,biz bir inançtan bahsediyoruz.Bilimsel bir teoriden değil.Bilim görecelidir,değişkendir.Bilime göre bugün siyah olan birşey yarın beyaz olabilir.Buyüzden tesbit edilen her bilimsel veriyi dinle bağdaştırmaya çalışmak,dini baltalamaya yönelik cahilce bir harekettir.( Bu arada british museum da sergilenen cesedin firavuna ait olmadığı ortaya çıktı.Al sana işte bilimsel bir darbe)
Vahdet-i Vücud inancına göre ki bu tasavvufun inancıdır,İslamla alakası yoktur.Bu inanca göre,kainattaki herşey bir bütünü oluşturan tek birşeyin (Allah'ın) parçasıdırlar.Allah'tan gayri varlık yoktur.Herkes ve herşey O'nun tecellisidir.Zaman zaman bu inanca sahip insanlardan bazıları ortaya çıkıp ben Allah'ım diyebilme cür'etini gösterebilmişlerdir.Herşeyi batında arayan birtakım zavallılarsa sazan gibi bu inanca atalamışlardır.Çünkü onlara göre tekkenin sokağından birkere geçmek bile cennete girme vesilesidir.Sevgili arkadaşlar Vahdet-i Vücutla ilgili görüşlerimi daha geniş bir zamanda sizlerle paylaşacağım İnşallah. |
Doğrusu Suffiyunun ne yazdığını merak ediyorum.
|
Bu kadar uzun Turan Dursun'un hayatını yazsaydım silinmezdi,
(Tasavvuf'u Alimlerin Diliyle tanımlayan bir yazıydı) Selametle kalınız... |
VAHDET-İ VÜCUD CELALETTİN VATANDAŞ
Anlamı ve mahiyeti ile ilgili tartışmaların hiç kesilmediği bir konu olan Vahdet-i Vücûd, harici tesirlerin etkin olduğu bir inançtır.
Müslümanların savaşlar veya ticarî ilişkiler sonucunda özellikle Hint'le irtibat kurmaları, Hint din ve felsefelerinin müslümanlar arasında tanınmasına imkân sağlar. Bu irtibat süresince Veda inancı bazı sûfîlerce düşünce ve inançlarını izahta yardımcı unsur olarak benimsenir. Veda inancına göre, tabiat diye başlı başına bir mevcûd yoktur. Varolan sadece yaratıcı kudrettir. Tabiat ise onun bir görüntüsüdür.-Aynen dalga ve köpüğün, denizin bir görüntüsü olması gibi. Deniz kayboldumu dalgada köpükte kalmaz. Deniz dalga ve köpükten ibaret değildir ancak onlarsız da kendisini gösteremez. Fena inancının doğru biçiminden, bozulmuş, çarpıtılmış biçimine geçişte Allah'ın varlığının karşısında ayrı bir "Ben"in olamayacağı inancının oluşması, Vahdet-i Vücûd inancının doğuşunda önemli bir safhayı teşkil eder. Eğer "Ben" yoksa, o zaman diğer şeylerin de olmaması gerektiği kanaati oluşur. Diğer şeyleri, Allah'a rağmen var kabul etmek Yunus Emre'nin önceki sayfada geçen mısrasında olduğu gibi, şirk olarak nitelenir. Ancak bu inancın baştaki dağınıklıktan ve yorum farklılıklarından kurtarılıp, sistemli şekilde ifade edilmesi hemen gerçekleşmemiştir. Bunun için İbn Arabi'yi (638/1240) beklemek gerekmiştir. Veda inancı ve diğer toplumların felsefî birikimleri son safhada sahip olunan söz konusu inancı izahta önemli kolaylıklar sağlar ve böylelikle felsefî bir sistem doğar; bu Vahdet-i Vücûd inancıdır, İbn Arabi'de ontolojik ve metafizik anlamda başlıbaşına bir inanç sistemi haline gelen Vahdet-i Vücûd inancı, bazı sufilerin elastikiyetli ifadeleri içerisinde tasavvufun bünyesinde yerini alır. Elâstiki ifadelerle anlatılan ve bu nedenle istenilen anlama çekilebilen bu inanç, böylelikle müslüman halkın kabulünü elde etme imkânı kazanır. Söz konusu inancın anlamını araştıracak olursak; Vahdet-i Vücûd inancı "Vücud'"un tek olduğu ve bunun da Vücud-u Mutlak olan Vücud-u İlâhi'den ibaret olduğu anlamına gelir.(59) Buna göre âlem (kâinat) Allah'ın (Vucud-u İlâhî'nin) dış görünüşünden ibarettir. Allah ise âlemin iç görünüşüdür, ikisi arasında cevher, araz farklılığı varsa da bu görünüşten ibaret olup, gerçekte her ikisinin de sıfatlarında fark mevcut değildir. Başta İbn Arabî olmak üzere en açık biçimiyle Sadreddin Konevî (673/1274) Celâleddin Rumî (672/1273), Abdulkadîr el-lci (756/1355), İbn Seb'în (669/1270), lbnu'l Farız (632/1235), Tîlimsanî ( ) gibi ünlü sufîlerin söz ve yazılarında kolaylıkla bulunabilecek Vahdet-i Vücûd inancı, günümüz araştırıcılarının çoğunun zihnin de Batı kökenli Panteizm kavramını çağrıştırır bir şekilde yer etmiştir. Çünkü Panteizm'e göre de "Allah'ın âlemden ayrı ve müstakil bir şahsiyeti yoktur."60 Elbetteki yanlışlığın coğrafyası ve zamanı olmaz. Yanlış, her yerde ve zamanda yanlıştır. Üstelik yanlışlar arasındaki farklılıklar (zıtlıklar) birine oranla diğerini doğru kılmaz. Yani basit bir örnekle; 2 kere 2'nin değişik kişiler tarafından 5 veya 7 olarak kabul edilmesi durumunda, 5 sonucunu yanlış kabul eden birisinin 5 ile 7 sonuçları birbirinden farklı olması nedeniyle, 7 'yi 5'e kıyaslayarak " 2 kere 2 nin 5 ettiği görüşü yanlıştır, 7'de 5'ten farklıdır o halde 2 kere 2, 7 dir" yargısında bulunamaz ve böyle bir yargı doğru kabul edilemez. Çünkü 2 kere 2'nin 5 ettiği düşüncesi nasıl yanlışsa 7 ettiği düşüncesi de aynı şekilde yanlıştır. Zira bir yanlışın durumu diğer bir yanlışa göre değil, doğruya göre bir anlam ifade eder. Birşey, doğru olandan farklı ise yanlışlık değerini kazanır. Doğruyla aynı ise doğruluk değerini kazanır. Bunları belirtmemizin nedeni; Vahdet-i Vücûd inancını ısrarla Batı'nın panteizminden farklı olduğunu vurgulayarak doğru (hakikat) kılma gayretlerinin hiç eksik olmamasıdır.61 Bu durumda olanlar Fena ve Hulûl’la ilgili inançlara sahip olup, bunu tereddütsüz bir şekilde ifade eden kişilere rağmen, "Onlar bununla hululü kasdetmiyorlar(dı)" diyerek konuyu zoraki olumlu mecralara çekmeye çalışan kişilerle benzer tavır içerisindedirler. Kraldan çok kralcı kesilme eğilimi taşıyan bu şahsiyetlerinden birisi de çağdaş araştırıcılardan Seyyid Hüseyin Nasr'dır ve konumuzun anlaşılması için onu bir örnek olarak alabiliriz. O, kitaplarında ısrarlı bir şekilde Vahdet-i Vücûd'un Panteizm olmadığını açıklar. Ona göre, bu ikisi arasında hiç bir benzerlik yoktur. Şu açıklaması ise bu ilgisizliği(I) göstermeye yöneliktir; "(Öncelikle) Panteizm felsefi bir sistem(dir)...ikinci olarak, panteizm Allah'la kâinat arasında tözsel bir devamlılık öngörür...(Vahdet-i Vücûd inancına gelince) şudur bu doktrinin esasları, Allah kâinat karşısında mutlak aşkın (müteal) olmakla birlikte, kâinat O'ndan bütünüyle ayrı değildir. Yani kâinat esrarlı biçimde Allah'a katılmış durumdadır."62 Görüldüğü gibi Panteizm ile Vahdet-i Vücûd arasındaki çok ince anlam farklılıkları dikkate alınarak, Vahdet-i Vücûd'un: Pateizm olmadığı ve Panteizm yanlış olduğuna göre, Vahdet-i Vucûd'un doğru/hakikat olduğu gibi bir saçmalığa düşülmektedir. Halbuki la ilahe illâllah'ta simgeleşen Tevhid hakikati çerçevesinde düşünüldüğünde dikkate alınması gereken husus, Vahdet-i Vücûd'un Tevhid'in gereği mi yoksa onun çarpıtılmış biçiminin ulaştığı bir inanç mı olduğu konusudur. Vahdet-i Vücûd inancını, karşıtları bir yana, bizzat taraftarlarının ifadelerinden hareketle anlamaya çalışacak olursak, ilk sıralarda karşımıza çıkan şahıs Hallac-ı Mansur (309/921) olur. Onun daha çok hulul inancını çağrıştırır ifade ve fikirleri önceki sayfalarda da geçtiği gibi bir çok taraftar bulur. O'nun çok sayıdaki taraftarlarlarından bir örnek olarak yakın dönem sufilerinde Nazmi Efendi'yi(1113/1701) anabiliriz. O, Vahdet-i Vücûd inancı gereği, hulul inancına karşı çıkar. Hulul olabilmesi için iki ayrı varlığın bulunması gerektiğini ifade eder ve O'na göre iki ayrı varlık yoktur. Bu nedenle hulul inancı yanlıştır, hakikate muhaliftir. Çünkü bir tek varlık vardır. O da "Vücûd-u Mutlak" olan Allah'tır. Nazmî Efendi'ye göre, "Allah bütün âlemi, kâinatı kaplamış" demek de büyük yanlıştır, Allah'tan ayrı bir âlemin olduğu söz konusu edilmektedir. Halbuki âlem, eşya diye birşey yoktur. Varolan sadece Allah'tır. Ancak bunu ise cahiller değil sadece "ev ednâ" makamına erişenler anlayabilirler." Ünlü sûfı-şair Camî'de (898/1492) mensubu olduğu ve savunduğu Vahdet-i Vücûd inancını bir çok şiirinde tekrar tekrar açıklar. Şu şiiri bunlardan sadece birisidir; Arkadaş,dost, yoldaş, Hepsi O, Dilencinin yırtık-sökük elbisesindeki de Krallara lâyık sırmalı kaftanlardaki de, Hep O; Çeşitliliğin sergilenişinde veya birliğin gizliliğinde Vallahi hep O! Tallahi hep O! 64 Ibn Arabi'nin (638/1240) Vahdet-i Vücûd inancının sistemleştiricisi olduğunu belirtmiştim. O, seleflerinden aldığı bu inancı sistemli, başlıbaşına bir inanç sistemi haline getirdikten sonra haleflerine devreder. Bu itibarla konunun İbn Arabî merkezli incelenmesinde yarar vardır. İbn Arabi'nin Vahdet-i Vücûd inancının doğru biçimde anlaşılabilmesi için Nazmi Efendi örneğinde olduğu gibi, hulul inancının dayanak alınması gerekmektedir. Şöyleki, O, hulul inancının saçma olduğunu ifade eder. Çünkü hulul olması için, iki ayrı varlığın (hulul eden ve kendisine hulul olunan - Allah/kâinat) bulunması gerektiğini söyler. Halbuki ona göre mevcud (varolanlar) Bir'dir. "Hakikat budur ki, Halik, Mahlûktur ve yine hakikat budur ki, Mahlûk, Hâlık'tır. Bunların hepsi bir tek varlıktandır. Hayır belki O tek varlıktır. Ve yine O, çokluk halinde olan varlıktır."65 Ona göre âlem ile Allah arasında bir ayrıma gidilmesi zorunlu görülecek olursa, bu ancak zihinsel olarak yapılabilir. Yani böylesi bir ayrım şeklîdir, gerçeği yoktur. Çünkü "varlıkta ancak bir vardır. Suyun rengi kabının rengidir,"66 O'nun Vahdet-i Vücûd inancının dayanağı olarak ünlü eseri Fûsus el-Hikem dikkate alındığında, söz konusu inancını ifade eden bazı söz ve açıklamaları şunlardır; "Bu kitap, nefis ârzularının münezzeh ve içine fesad karışmamış olan en küdsî makamdan indirilmiştir.. .ben ancak bana ilham olunan şeyi söyledim. (s:5) Tanrı, mahlûkuna insan ile nazar kıldı ve onlara rahmet eyledi. Şu halde O ezelî olan insan, şekliyle hadîs, zuhur ve neş'eti bakımından ebedî ve daimdir. (s: 10) Bineanaleyh biz O'nu gördüğümüz vakit kendi nefislerimizi görürüz ve O bizi gördüğü vakit kendi nefsini görür. (s: 19) O (yani Adem) hem Hak, hem de Halk'tır (s:25) Hakk'ı tenzih eden kimse ya câhildir, ya edebî noksan kimsedir...Çünkü Hak olan Mahlûk'ların hepsinde zuhur yani belirme vardır. Şu halde bütün mefhumlarda beliren O'dur. (s: 51,52) Sen Hakk'ın sureti ve Hakk da senin ruhun olduğu olduğu cihetle sen Hakk için cismanî bir suret gibisin. O da senin cesedinin suretini sevk ve idare eden bir ruh gibidir (s:54). Alemin suretinden Hakk'ın ayrılması asla mümkün değildir (s: 55). Böyle olunca her bir Mâbud'da Allah'tan başkasına ibadet olunmadı (s: 62) Sen yere gömüldüğün vakit O'nun içindesin, O senin zarfındır (s: 66) Vücûd âleminde ancak O vardır (s: 74). Varlıkta O'nu gören, O'dan başkası değildir (s:75). İnsan ve eşya isimleriyle anılan hep O'dur (s:76). Demek oluyor ki, tabiat âlemi bir aynada beliren suretlerdir. Hayır! belki de çeşitli aynalarda görülen tek bir surettir (s:81). Allah beni öğer, ben de O'nu. O bana kulluk eder, ben de O'na (s:94) Hakk'ın belirmesi benim vücûdumdadır. Bunun için biz Hakk'a göre kap gibiyiz (s:95). Ey nefsinde varlıkları yaratan! Sen halk ettiğin şeylerin hepsisin (s:105). Bir vakit olur ki, Kul şüphesiz Rabb olur. Başka bir vakitte de iftirasız kulluk derecesine iner (s:109). Herhangi bir mahlûkta Allah'tan şu eser vardır ve diğer mahlûkta bu şey vardır denilemez. Çünkü O ezelî varlık parçalanmayı kabul etmez (s: 111). Sen Kul'sun ve Tanrı'sın; kulluğun kimin kulu olduğunu bildiğin içindir (s:116). O herşeyi kaplamıştır (s: 118 ). Zaten yolda muhakkak olarak yürüyen Hakk'tır. Bilinen de ancak O'dur. (s: 156). Şu halde sen bir yönden düşünürsen benim sığınmam O'ndan O'nadır(s:164). Göz O'ndan başkasına bakmaz (s:167)... Hakikat ancak bizim bahsettiğimizdir. Buna inan ve bu meselede hâl ile bizim gibi ol (s:307)... Bu bölüme İmam Ebû Hanife'den (150/767) bir alıntıyla başlamış ve insanların aynı kavramla farklı şeyler ifade edebileceklerini, bu nedenle kavramların bizzat kendilerinin değil, ifade ettikleri anlamın önemli olduğunu açıklamıştık. Tevhid hakikatinin "Tevhid", "İslâm" isimleri altında bozulup değiştirilmesine ilişkin çok sayıda örneklerden de anlaşılmış olmalıdır ki, bazı insanlar söz ve yazılarında her ne kadar Allah, İslâm, Peygamber, Kur'an vs. gibi isimleri kullanırlarsa da, onların bahsettikleri bu isimlerin Resûlüllah (sav)'in bildirdiği dinin temelini oluşturan benzer isimlerle bir ilişkisi olmamıştır. Kısacası çoğu zaman bu şahıslar, Kur'an ve Sünnet'te bildirilen aşkın (Muteal), yaratıklarının herşeyini hükmü altında bulunduran, herşeyi kontrolü, gücü, ilmi altında tutan, sürekli yoktan yaratan, kendisiyle hiç bir yaratığın bir (aynı) olmadığı ve olamayacağı Allah inancının dışında bir Allah'a inanmışlar, o kendi hayallerinin ürünü olan hayali varlıktan, Allah olarak bahsetmişlerdir. Onların inandığı o Allah ise (haşa) yoktan yaratamayan, yaratıklarıyla ilgilenmeyen ve hatta yaratıklarıyla bir (aynı) olan hayallerinin ürünü bir varlıktır. Bu durumun kısa ve çok güzel bir değerlendirmesi olarak yine İmam Ebû Hanife'nin (150/767) bir tesbitini dikkate almak konunun anlaşılır olması açısından yararlı olacaktır; "Bir yahudiye kime ibadet ettiğini sorarsanız, "Allah'a ibadet ediyorum" der. Allah'ı sorduğun zaman, onu beşer şeklinde yaratılmış olan oğlu Üzeyr olduğunu söyler. Bu durumda olan kimse Allah'a iman etmiş olmaz. Eğer bir Hristiyana, kime ibadet ettiğini sorarsanız "Allah'a ibadet ediyorum" der. Allah'ı sorduğunda, onun İsa'nın cesedinde ve Meryem'in karnında gizlenen, bir yere sığan ve giren varlık olduğunu söyler. Bu durumda bulunan kimse ise Allah'a iman etmiş olmaz. Mecusi'ye de kime ibadet etitiğini sorarsan, o da "Allah'a ibadet ediyorum" diye cevap verir. Fakat Allah'ı sorduğun zaman, onun ortağı, eşi ve çocuğu bulunan bir varlık olduğunu söyler. Bu durumda olan bir kimse de, Allah'a iman etmiş olmaz. Bütün bu kimselerin Allah'ı bilmemeleri ve inkârları birdir. Vasıfları, sıfat ve ibadetleri ise çok ve değişiktir... işte böylece sen onların tavsif ve ibadet ettiklerine, ibadet etmediğini bilirsin. Çünkü onlar üç yahut iki ilâh tavsif ediyorlar. Tavsif ettiklerine de ibadet ediyorlar. Oysaki sen, bir olan Allah'ı tavsif ediyorsun. O halde senin ibadet ettiğin mabudun onların ibadet ettiklerinden başkadır. Onların mabudu da senin ibadet ettiğinden başkadır. Bunun için Kur'an'da ; "De ki, ey kâfirler.ben sizin taptıklarınıza tapmam, siz de benim taptığıma tapmazsınız" buyurulmuştur."67 |
ALLAH’IN en çok önem verdiği ve kullarından birinci derecede beklediği şey Tevhid İnancı’na gölge düşürülmemesidir. Kendisinin Birliği; Eşi, ortağı bulunmamasına titizlenmesinin üzerinde titizlendiği husus yoktur dersek, Kur’an’a bakarak söylediğimiz anlaşılmalıdır.
Hemen herkesin okuyup durduğu Kureyş’in putları Allah’a ortak koşar duruma gelen tutumlarının aynısı bugün çok az bir değişiklikle yaygın vaziyette görülmektedir. Kureyş’in müşriklerinin Peygamber’e söylediklerine baktığımızda onlara Allah « Onlara, “Kim gökten suyu indiripde, ölmüş olanları diriltti” diye sorsan. Allah derler.» (29/63) buyuruyor. «Allah’ı bırakıp da O’na yakınlık peyda etmek(sağlamak) için...» (46/28) «O’nu bırakıp da putlardan dost edinenler: “Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz derler.» (39/3), «...O tanrıların şefaati bana fayda vermez, beni kurtaramazlar» (36/23) demesini Rasûlullah ve bizlere öğütleyen Allah-u Teâlâ’nın kelâmının ortaya koyduğu mana ile bugün yaygın bir şekilde en yakın çevremizde bile görüverdiğimiz olup bitenlere bakalım: «Filan zât ile râbıta kuracaksınız, ona yakınlığı bulunan o zât sizin için O’nun nezdinde şefaât edebilsin» anlayışındaki motifler ile Kureyş’in ya da putlara kendilerini Allah’a yakaştırsın diye tapan başkalarının hâli arasında çok büyük mü farklar vardır dersiniz? Belki tek farkları bugünkülerin Kureyş kabilesinden olmayışları ve o günkülerden farklı olarak canlıları (bir takım insanları) o günkü cansız putların yerine koymalarından ibâret değil midir? Aynı mantık, aynı yapı ve aynı esassız düşünce tarzı o günkülere olduğu gibi bugünkülere de hâkim değil midir? Aslolan Rabb’liği yalnızca Allah’a hasretmek, kulluğu da yine O’nun için yapmak iken, hangi farklılık ile olursa olsun bir insan Allah ile kendi arasına birisini, birşeyi koyuyorsa işte bu insanı Kur’an’da bolca örnek verilen ‘Ortak Koşanlar’dan biri durumuna geliyor demektir. Bir Müslüman ne kadar Allah’a yakın olursa olsun, ne derecede velî (Allah’ı râzı eder halde) olursa olsun kesinlikle Allah ile bir başka kulun arasında NE ARACI, NE RICÂCI, NE DE ŞEFAÂTÇI OLABILIR. Allah’ı iman ve iyi işlerde razı edenler velîdirler. Örneğin Allah‘ın Rasulü hem Rasûl, hem de O’nun bir velisi idi. Ve kızına diyordu ki: «Kızım Fatıma! Sakın babam Peygamber diye güvenme!.». Bu ikazını sık sık tekrarladığını hadis kitapları tekrar tekrar naklediyorlar. İnancımıza göre Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali de velî idiler. Fakat zamanlarında kimseler bu velîlerle Rabıta kurarak, bunların simalarını gözlerinin önüne getirerek Allah’a yakınlık kurmaya çalışmamış ve kimse bunların herhangi birinden şefaat (yardım) talebinde bulunmamıştır, her Müslüman, her mü’min yalnızca Allah’tan şefaat (yardım) isteğinde bulunmuştur. Zira Rasûlullah (s.)’da onlara bunu öğütlüyordu. Bilinmelidir ki Allah yalnızca ‘İman eden ve salih amel işleyenler’den râzı olacaktır. İmânlarını Allah’ın bildirdiği usul ile teşekkül ettirenler ve amellerini de Sâlih Amel olarak bildiren amellerden oluşturanlar Allah’ın kendilerinden râzı olacağı kimselerdir. Bu gibiler Rablerinden râzıdır, Rableri de bu gibilerden râzıdır. |
Aspartam senin amacın İSLAMİYET'i tebliğ mi,Tasavvuf'u karalamak mı?2.seçenekte acizane olarak gözümde bu ateistlerin yaptığından kısmen farkın kalıyor,
Selametle kalınız... |
İslamla Tasavvufun ayrı birşey olduğunu nihayet anladın Suffiyun kardeş.Önce yanlış inanışları ortaya koyalımki neyi reddedip neyi kabul edeceğimiz ortaya çıksın.
|
Hayır sadece sen yazımdan art niyetin vesilesiyle bu anlamı çıkardın,yanlış yoldasın aspartam,çok yanlış...
Tasavvuf İslamiyeti özünde yaşama sistemidir, Selametle kalınız... |
Dünyadaki tüm dinlerin ve inançların ortak paydasıdır tasavvuf..
"Ortak bir din oluşturalım,tüm insanlar bu dinde birleşsin" diye yola çıkılsa "Diyalektik Tasavvuf"ta birleşilirdi kanımca. Bu tezime karşı çıkan çok olacaktır ama zaman ne gösterir bilinmez. Hz.İsa'nın "Tanrı bendedir,ben de tanrıda.Siz bendesiniz ben de sizde" deyişi tasavvuf'la özdeştir. İslam'daki allah'ın her yerde oluşu inancı ile, Hz.Ali'nin " Göremediğim tanrıya ibadet etmem" ve "Nereye baksam tanrıyı görüyorum" sözleri de tasavvuf düşüncesini destekler. Hallac-ı Mansur'un ağır gelen ve öldürülmesine sebep sözü "Enel Hak"'ın yerine "Hepimiz tanrıdan bir zerreyiz" daha anlaşılır gelebilir. Panteizm'le tanrının evrene aşkınlığı konusunda ters düşen tasavvuf Panenteizm'le benzer düşüncededir. Panenteizm'e göre evren tanrı'nın yansımasıdır.Tanrı bir yanıyla evrenle birdir.Bu onun somut tarafıdır.Soyut yanıyla ise evrene aşkındır.Evrene müdahale edebilecek,hükmedebilecek kudrettedir.İnsanoğlunun evrimi(tekamülü) ve ruhların yeniden tanrıya döneceğine inanılır.Bu tarafıyla da diyalektik olan Panenteizm,Panteist zannedilen Spinoza'yla da fikir birliği içindedir. |
Sevgili Tasavvuf alimi 2 hocam,Mutasavvıflık ehliyetle olmuyor,herkes kendi görüşünü gerçekle bağdaştırmaya çalışırsa bilgisi olmayan kardeşlerimizin gerçekten gerçeği öğrenmesinin yolu kesilmiş olur,aman dikkat edelim.
Selametle kalınız, |
Panteidar kardeş Vahdet-i Vücud inancının getirmiş olduğu tehlikeli sonucu gösteren, Menakıb'ül Arifin adlı tasavvuf kitabından alıntıladığım yazıyı aşağıda okuyabilirsin.
Yine buyurdular ki: Mevlana Şems-i Tebrizi’nin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems Hz.lerine kızıp Meram Bağları tarafına gitti. Mevlana hz.leri Medresenin kadınlarına işaretle: “Haydi gidin, Kimya Hatun’u buraya getirin. Mevlana Şemseddin’in gönlü ona çok bağlıdır” buyurdu. Bunu üzerine kadınlardan bir grup, onu aramaya hazırlandıkları sırada Mevlana, Şems’in yanına girdi. Şems, şahane bir çadırda oturmuş, Kimya Hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya Hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu. Mevlana bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramaya hazırlanan kadınları da henüz gitmemişlerdi. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı- kocanın oynaşmalarına mani olmamak için Medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems: “İçeri Gel!” diye bağırdı. Mevlana içeri girdiği vakit, Şems’den başkasını göremedi. Bunun sırrını sordu ve “Kimya nereye gitti?” dedi. Mevlana Şems: Yüce Allah bizi o kadar sever ki, istediğimiz şekilde yanımıza gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi.” buyurdu. İşte Beyazid-i Bistami’nin de hali böyle idi. Allah ona daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde göründü. (Cilt 2 Sf. 69-70) |
Aspartam kardeş ;
Bu verdiğin örnekle kendinle çelişmiyor musun? Sen,İslam konu olduğunda Kur'an'dan başka bir belge kabul etmeyeceksin.Neredeyse tüm sahih kabul edilen hadisçilerin hepsinde geçen ve doğruluğu artık su götürmez olan bir hadis'i dahi kur'an'da geçmiyor diye kabul etmeyeceksin. Konu İslam'ın dışına çıkınca Ahmet Eflaki gibi doğru dürüst tanınmayan bir yazarın anlattıklarını doğru görüp belge olarak sunacaksın.. Ayrıca ben Vahdet-i Vücut'cu değilim tek başına.Tasavvuf düşüncesi ilahi bir din değildir ki,tasavvuf içinde adı geçen bir takım düşünürler de ne peygamberdir ne de halife. Bu felsefe Eflatun'a kadar dayanır.Yeni Platon'cularla gelişir.Hristiyanlıkta da,İslamda da etkilerini gösterir.Tasavvufla ve Uzak Doğu inançlarıyla güçlenir.Muhiyiddin i Arabi,Mevlana,Hacı Bektaşi Veli,White Head,Spinoza gibi alimler fikirleriyle bu felsefeyi yüceltir. Bu geniş perspektif içinde bu görüşten birinin hanımı ile ilgili bir iddia ile İslamın peygamberinin hanımına ait iddia arasında dağlar kadar fark vardır.. |
Panteidar kardeş neyi kastediğimi anlamadığın kanaatindeyim.
|
Aspartam kastettiğini anlıyorum.Gerçek olsa bile böyle istisnai halleri bir toplumsal tehlike olarak göremeyiz.
Ayrıca benim savunduğum görüşte tanrı insan olarak görünmez.Bunlar her inançta olabilecek sapkın anlayışlardır. Burada savunduğumuz,tartıştığımız konularda toplumsal hayatı etkilemez. Ben bazıları müstesna genelin bu görüşleri gerçek yaşamında özgürce tartışabildiğini sanmıyorum. İnternet , forumlarıyla din,bilim,felsefe meraklılarına özgürce tartışabildiği bir platform sunmuştur. Herkes çevresinde bu ihtiyacı karşılayamaz.Ya benzer seviyelerde tartışmacı bulamaz,ya işi,zamanı elvermez.Ayrıca kimse düşüncelerinden dolayı kötü etkilenmek istemez. Bu forumları okuyarak düşünceleri değişen insanların sayısının da hiç önemsenmiyecek derecede az olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bir takım tarikatlara,cemaatlere bağlı katılımcılar,yazdıkları ortam elveriyorsa kendi özgür düşüncelerini yazabilmelidir.Ya da doğruya doğru diyebilmelidir. Burada hakaret,küfür,aşağılama türü tavırlar sergileyenlerin çoğunun forumlara organize olarak takılanlardan kaynaklandığını sanıyorum.Bunlara gerek yok.Tersine bu tür tavırlar haklı olsa bile haksız konumuna sokabiliyor kişiyi. Bu sözlerim size değil,konu buraya geldi vesile oldunuz. Bu arada ankete bir panenteist görüş ilave olmuş.Herhalde giderek büyüyoruz inşaallah..Allah selamet versin.. |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 23:18 . |