![]() |
Dini Vahşet ve Katliamlar
Bilinen tarih içinde din adına işlenmiş cinayet ve katliamlar o kadar fazla ki anlatmakla bitmez.
Özellikle semavi dinlerin tamamı , İslamiyet , Hristiyanlık ve Musevilik bu insanlık suçuna dahildirler.Bu sütunlara sığmayacak olan toplu katliamların , dini yayma , kutsalları koruma , cihad ve fetih adına yapılan vahşetlerin belki sadece bir kısmına değinebileceğiz. Örneğin 670'de başlayan ve 70 yıl süren , Arapların Türk topraklarına yaptığı saldırılar ve korkunç katliamlar hakkında geniş bilgi için aşağıdaki linke başvurabilirsiniz : http://pante.blogcu.com/1900621/ HALLAC-I MANSUR Hallacı Mansur Tasavvufun en çok anılan isimlerinden olup 858 yılında İran'da doğdu.922 de ise "Enel Hak" dediği bahanesiyle uzuvları işkenceyle kesilip asılarak katledildi. Halkın efsaneleştirdiği bu sufi yazarın kısa hikayesi şöyle : Hallac-ı Mansur *küçük yaşlarda Kur’anı ezberlemiştir. Hallac-ı mansur’u ilginç kılan , ve sunni ulamayı şaşırtan ve hayretler içinde bırakan yanı ise , çok küçük yaşlarda Kur’an hakkında yorumlar getirmesidir.Devrin büyük alimlerinden yıllarca ders almıştır. *Hallac ; ruhsal alemde artık amacına ulaşmış , hayata , insana ve dine değişik perspektiflerden bakmaya başlamış ve kendisine yakışır bir biçimde konuşmaya başlamıştır. Hallac’ın bu durumunu sevgisini kazanananları çoğalttığı gibi , Sünni Ulamanın başını çektiği çevrelerin tepkilerini üzerine çekerek düşman cephesini de büyütmüştür. Tasavuf konusundaki yeni düşünceleri , etkili davranışları , konuşmaları nedeniyle gittiği yerde çevresinde büyük bir kalabalığın toplanmasına yol açan Hallac-ı Mansur’u değişik inançta ve mezhepte kimseler savunmuştur. Miladi 908 de baş gösteren Hanbeli ayaklanmasına katılmakla suçlanan Hallac-ı Mansur 913 tarihinde tutuklandı. Sekiz yıl tutuklu kaldıktan sonra Bağdat’a götürüldü. Maliki kadısı Ebu Ömer Hammadi’nin * fetvası ve *Abasi Halifesi Muktedir’in buyruğu üzerine *22 *Mart 922 tarihinde Bağdat’ta idam edildi. Efsaneleşen idamı ise şöyle anlatılır : * Hallac-ı Mansur ; idama getirilirken önce *1000 kamçı vurularak kamçılandı sonra , darağacında asılarak *gövdesi param parça edildi. Hallac'ın gövdesinden kesilerek koparılan her bir parçası, her bir uzvu “Enel Hak” diyordu. Bu durumu gördükleri halde halen inanmak istemeyen bu caniler bu zulümle de yetinmeyerek , gövdesi param parça edilmiş Hallac-ı Mansur’u *halka teşhir için tüm Bağdat sokaklarında gezdirmiş ve halkı *Hallac’ın kesik kafasını seyre zorlanmıştır. Hallac’ın kafası gövdesinden koparıldığı zaman seyre zorlanan halkın gözü önünde Hallac-ı Mansur’un kesik başı “Enel Hakk” diye söylemiştir. *Tüm bu olup bitenlere rağmen *kafası kesilen Hallacı Mansur gövdesi yakılarak külleri suya serptirilmiş yine de nehrin suları “Enel Hakk “ diye bağırıp çağırmıştır. Suyun bu seslenişi Hallac’ın ; “Ben idam edilip , yakılacağım. Benim küllerimi nehire serptirecekler. Nehir bana yapılan zülme *dayanamayacak ve “Enek Hakk”diye bağıracaktır. Sen o zaman benin abamı alıp getirip nehire atacaksın. Ancak o zaman sesler kesilecektir." diye yardımcısına vasiyette bulunur. Hallac’ın bu vasiyeti yerine getirmek üzere Yardımcısı tarafından Hallacın abası suya atılmış , böylece nehirden gelen “Enel Hakk” nidaları son bulmuştu. Daha geniş bilgi için ; *http://www.geocities.com/yusufgunes/mansur.html |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
BRUNO'NUN YAKILIŞI :
Giordano Bruno (Nola, Napoli Krallığı 1548 - Roma 1600) İtalyan filozof. Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların en önemlilerinden biridir ve şair yönüyle de edebiyata en yakın duranıdır. Ona 'Doğacı coşkunluğun düşünürü'de denilebilir. Soylu bir ailenin çocuğu olarak 1548 yılında İtalya'nın Nola kasabasında dünyaya geldi. Onaltı yaşındayken Dominiken adını taşıyan bir tarikatta yer aldı. Kopernilus sistemiyle tanışınca , Bruno 'tarikat' mensubu bir kişi olmaktan sıyrıldı ve buna bağlı olarak Hıristiyan inancıyla arasındaki bütün bağları koparttı. Kiliseye karşı bir sistem içinde yer aldığından din sapkınlığı ile suçlandı. Engizisyondan baskısından kurtulmak için Roma'ya ardından Kuzey İtalya'ya kaçtı. Dinsizlikle suçlandığı için hiç bir yerde kalıcı olarak yaşayamadı , sürekli gezdi. Cenevre'ye geçti , ardından Güney Fransa , Paris ve Londra'da devam etti yaşamına. Sorbonne Üniversitesi'nde bir kürsü elde etti (1582). Londra'da yapıtlarının bir bölümünü bastırdı. Londra'dan kısa bir süreliğine yine Paris'e geçen Bruno , bu defa da Almanya'ya gitti ve eserlerini yayımlatma çabalarını sürdürdü. Daha sonra Zurich'e geçen Bruno , bir İtalyan aristokrat tarafından Venedik'e davet edilince bu daveti kabul etti. Burada Galilei ile tanıştı. Ama Mocenigo adlı bu aristokrat'la çatışınca , onun tarafından Engizisyon'a teslim edildi. Ona , düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylendi. Ama o , gördüğü bütün işkencelere karşın , görüşlerinden taviz vermedi ve ölüme mahkum edildi. Ölüm kararını Bruno'ya bildiren yargıç , ondan şu cevabı almıştır: "Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz". Kilisenin bu kararı , 1600 yılının Şubat ayında , Roma'da Campo dei Fiori meydanında yerine getirildi.Bruno önce diline çivi çakılarak yapılan işkence sonrasında kazığa bağlanıp diri diri yakıldı.. Bruno evrenin sonsuzluğu yanında evrenin birliği ilkesini de benimser. Buna göre Ortaçağ felsefesi'nde temel alınan gök ile yer ayrılığını reddeder. Bruno ; Tanrı'nın ve Evrenin birbirinden farklı iki töz olmadığı , ama aynı gerçekliğin iki sonsuz görünümü olduğunu kabul eder. Ona göre herşey Tanrısal kuvvetin görünüşüdür.Bruno'nun bu görüşleri Tasavvufla ve panteizmle örtüşür. "Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım , ne de bunu aşıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki , bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım." Düşüncelerinin açıklanmasının kendisi için çok tehlikeli olduğunu bildiği halde , yukarıdaki cümlesinden de anlaşılacağı gibi , yazı ve konuşmalarında düşüncelerini hep böyle açıkça ifade etmiştir. O'na İtalya'nın Hallac-ı Mansur'u demek yanlış olmaz.. Giordano Bruno'nun günümüze kadar gelen eserleri şunlardır. • Şamdancı • Neden , ilke ve birlik üzerine • Sonsuz evren ve dünyalar üzerine • Yiğitçe öfkeler üzerine |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
BABEK'İN İSYANI VE KATLEDİLMESİ
Bu örnek panteidar'In verdiği, sırf düşüncesinden ötürü öldürülen insanlardan biraz farklı, bir isyan lideri, ancak katliamın temelinde egemen İslam yorumundan farklı bir anlayışa sahip olması yatıyor. O yüzden ekleyebiliriz diye düşündüm. Babek işkence ile ölüdürülür. Başkaldırı Bilal Abadh’da, İran’da kıtlık ve otorite boşluğu olduğu, Amenia valisi Hatim b. Khartama’nın bölgede yarı bağımsızlık ilan edip, yönetimi sıkıntı içine soktuğu bir dönem olan 816 yılında başladı. Dağlık bölgelerdeki boğaz ve geçitlerde istihkam kurmuş olan Babekiler uzun süre bütün hücumları püskürtmüş ve kısa zamanda Jibal, Azerbaycan’dan Horasan ve Tabaristan’dan Kuhistan’a kadar birçok bölgeleri etki alanına almıştı. Birçok Abbasi emirinin ordusunu yoketmiş. Kendilerini de esir etmiş ya da öldürmüş bulunuyorlardı. 824’de Bağdad’dan *gönderilen Halife ordusu yenilerek geri döndü. Muhammed al-Tusi 829-30’da yaptığı büyük operasyonlar sırasında öldürüldü. Ordusunun döküntüleri geri çekilirken yokedildi. İzleyen yıllar içinde Horasan valisi Abdullah b. Tahir’in Babek-Hurremi’ler üzerine hücumları da başarısız kaldı. H. Laoust bu başarısızlıkları, Halife’nin Mısır’da karşılaştığı güçlükler ve Babekileri destekleyen Bizans İmparatoru Theophilos’la yaptığı savaşlarda aldığı yenilgilere bağlıyor. * İsyanı bastıran halife Mutasım (833-844) oldu. Halife’nin hizmetine girmiş İslam örtülü Mani inançlı (Usrusana) Türk prensi Afşin, büyük ve günün koşullarında eksiksiz donatılmış büyük bir ordunun başına geçirilerek 835’te Babekilerin üzerine gönderildi. Afşin yetkin bir kumandan olmasına rağmen iki yıl boyunca birçok yenilgi aldıktan sonra, çeşitli savaş hileleriyle Babek’i ele geçirmeyi başarabildi. Önce Babek’in en gözde kumandanı, kendisi gibi Türk olan Tarkan’ı tuzağa düşürüp ortadan kaldırdı. Böylece biri zalim ve baskıcı yönetimin yanında, öbürü mazlum ve ezilen halklarını isyancı temsilcisi olarak iki Türk kumandan karşı karşıya gelmişlerdi. Afşin Ortodoks İslam örtüsü altında ezen egemen sınıfın yanındaydı, Tarkan ise heterodoks İslam örtüsüne bürünüp ezilen sınıfların yanında yer almıştı. Çok değil üç yıl sonra Abbasi halifesi, Babek’i tüm azalarını kestirip gövdesini darağacına astırdığı kentte, Samarra’da, Afşin’in *ortodoks İslam örtüsünü kaldırıp, altındaki Mani inançsal kimliğiyle açlığa mahküm ederek zindanda öldürttü. (H.Laoust, Les Schismes dans l’Islam, Paris-1983, s.95vd) Anlatıldığına göre, Babek *Mutasım’ın önünde eğilip af dilememiştir. Elleri ayakları kesilirken, sağlam kalanıyla fışkıran kanını yüzüne sürermiş. Mutasım, neden öyle yaptığını sorduğunda: “Kendi kanımla boyuyorum ki, yüzümün sararmaya başladığı görülmesin. Zira senden korktuğumu sanırlar”diye yanıtlamış.(H.Hossein Sadıghi,agy.s.275) Acaba Afşin de, Halifeye hizmetlerinin karşılığı olarak açlıkla ölüme giderken, sararan yüzünü kapatmayı düşündü mü, dersiniz? “İslam heresiografisi, Babekileri İslam toplumu dışında görme eğilimi göstermektedir” diyor H. Laoust. Doğrudur. Çünkü onlar yönetimin dini olan Ortodoks İslam(Sünnilik) dışında bir İslamı, ezilen halk çoğunluğunun sıkı sıkı sarıldığı Heterodoks İslamı kabul etmiyorlar. Abu Bakr al-Khallal Babekileri, geniş anlamda Hariciler gibi görmekte. Yani ona göre, ellerinde silahlar yasal yönetime karşı başkaldıran ve yeryüzüne karışıklık ve fitne-fesat tohumları ekmiş isyancılar olarak düşündüğü Haricilere benzetmektedir. Öylesine yönetimle özdeştir ki al-Khallal, “Onlarla savaşmak devletin görevidir, demiş; onlara karşı herkim, şahsını, ailesini veya malını-mülkünü savunurken ölürse şehit olur.” *(Kaynak: İsmail Kaygusuz, Mazdekizm kaynaklı alevilik) |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
HAÇLILARIN VAHŞET VE KATLİAMLARI
Haçlılar , 11. yüzyılın sonunda kutsal toprakları fethetmek ve İslam zulmüne son vermek amacıyla Avrupa'dan yola çıkan Avrupalı Hıristiyanlardı. Sözde dini bir amaçla yola çıkmışlar , ama geçtikleri her yere vahşet ve korku götürmüşlerdi. Sivil halkları toplu katliamlara uğrattılar , pek çok köy ve kenti yağmaladılar. Müslüman , Yahudi ve Ortodoks Hıristiyanların İslam idaresi altında yaşamakta olduğu Kudüs'ü fethettiklerinde ise , büyük bir katliam gerçekleştirdiler.Müslüman ve Yahudileri boyunlarını vurmak suretiyle vahşice öldürdüler. Bir tarihçinin ifadesiyle "buldukları tüm Arapları ve Türkleri öldürdüler... erkek veya kadın , hepsini katlettiler." Haçlılardan biri , Raymund of Aguiles , bu vahşeti "övünerek" şöyle anlatıyordu : “Görülmeye değer harika sahneler gerçekleşti. Adamlarımızın bazıları ki bunlar en merhametlileriydi - düşmanların kafalarını kesiyorlardı. Diğerleri onları oklarla vurup düşürdüler , bazıları ise onları canlı canlı ateşe atarak daha uzun sürede öldürüp işkence yaptılar. Şehrin sokakları , kesilmiş kafalar , eller ve ayaklarla doluydu. Öyle ki yolda bunlara takılıp düşmeden yürümek zor hale gelmişti. Ama bütün bunlar , Süleyman Tapınağı'nda yapılanların yanında hafif kalıyordu. Orada ne mi oldu? Eğer size gerçekleri söylersem , buna inanmakta zorlanabilirsiniz. En azından şunu söyleyeyim ki , Süleyman Tapınağı'nda akan kanların yüksekliği , adamlarımızın dizlerinin boyunu aşıyordu.” (August C. Krey, The First Crusade: The Accounts of Eye-Witnesses and Participants, Pinceton & London, 1921, s. 261) Haçlı ordusu Kudüs'te iki gün içinde yaklaşık 40 bin Müslümanı üstte anlatılan yöntemlerle vahşice öldürdü. Haçlıların barbarlığı o kadar taşkındı ki , 4. Haçlı Seferi sırasında , kendi dindaşlarının şehri olan İstanbul'u yağmaladılar , Ortodoks ahâliye saldırıp mal , can ve ırzlarına ziyâdesiyle zarar verdiler. Kiliselerdeki altınları söküp parçalamaktan bile çekinmediler. İstanbullular şehri terk etmek zorunda kaldı. Haçlılar , İstanbul'u işgal ederek Latin İmparatorluğu'nu kurdular (1204). |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Nesimi'yi unutmayalım...
"Mende sığar iki cahan, men bu cahana sığmazam. Gövher-ü lamekan menem, kövn-ü mekana sığmazam" Kendisi 1417 yılında Halep'te, bunun gibi düşünceleri olduğu için derisi diri yüzülerek idam edilmiştir. Nesimi hakkında daha fazla bilgi ve şiirleri için ( "anlaşılabilir türkçesi" de bulunuyor ) altta verdiğim "link"ten .pdf dosyasını indirin.(üstte yazdığım şiirin tamammı için-IV) http://www.kultur.gov.tr/TR/dosyagos...ddinnesimi.pdf |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
SİVAS KATLİAMI :
“Kâfirler şunu iyi bilmeli ki: İslâmın Peygamberi’ni ve kitab’ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır. Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür." Pir Sultan Abdal şenliklerinin yapıldığı Sivas'ta , yobazlar bu bildiriyle cami cemaatini kışkırtıp 2 Temmuz 1993'deki katliamın startını vermişlerdi. Toplanan gericiler ; “Sivas laiklere mezar olacak, Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak, Şeriat gelecek, batıl zail olacak“ sloganlarıyla Kültür merkezine saldırıya başladılar. Kültür Merkezinden sonra Valiliğin önünde toplanan kalabalığın sayısı gittikçe artmaktadır. Valilik önünde toplanan binlerce saldırgan ; “Şerefsiz vali istifa, Sivas size mezar olacak, Şeriat gelecek, zulüm bitecek, Yaşaşın şeriat, Muhammed’in ordusu kafirlerin korkusu, Yaşasın Hizbullah, kahrolsun laiklik, şeriat isteriz...” sloganlarıyla binayı taşa tuttular... İçlerinde Aziz Nesin , Nesimi Çimen ve Muhlis Akarsu gibi , Asım Bezirci gibi tanınmış aydın , ozan ve yazarların bulunduğu 150 etkinlik konuğunun kaldığı Madımak Oteline yönelen gözü dönmüş 15.000 kişi çevredeki heykelleri parçalayıp oteli taşa tutarlar. Durum durdurulamaz hale gelmiş , Ankara'dan yardım istenmiştir.Sivas Tugay Komutanlığından yeterli destek gelmemesi ve Ankara'nın duyarsızlığı neticesinde yeterli önlem alınamaz ve saldırganlar oteli ateşe verir.Gelen İtfaiyenin çalışması engellenir.Yangın hortumları kesilir. Yangın bütün oteli sarmıştır.8 saat boyunca yardım bekleyenlerin umudu tükenmeye başlamış , İnsanlar diri diri yanmaya başlamıştır.Dışarıdaki gözünü kan bürümüş yobazlar et kokusunu ciğerlerine çekerken ; "İşte cehennem ateşi bu" diye kendinden geçmiştir. Bu ne derin acıdır! Bu ne büyük bir trajedidir. Sivas’ta göz göre göre insanlar katledilir. 35 kişinin ölümüyle sonuçlanan olayın sonunda ise açıklamalar daha da acıdır. Demirel : " Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyin." Çiller * *: * *" Çok şükür , otel dışında dışarıdaki halkımıza bir zarar gelmemiştir" İçişleri bakanı : " Aziz Nesin'in tahrikinden dolayı halk galeyana gelmiştir" Bu katliamdan üç gün sonra ise Erzincan'ın Kemaliye İlçesine bağlı Başbağlar köyü teröristler tarafından basılır.Madımak üzerinden prim yapmaya çalışan bir başka cani bölücü grup ise masum insanları kadın-çocuk demeden öldürür.4 kişi yanarak , 29 kişi taranarak katledilir. |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Ve Sivas katliamının yapıldığı sırada DYP-SHP hükümeti iktidardadır.
|
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Bir not: Sivas'taki olaylara Tugay tarafından müdahale edilmiştir. Ama unutmamak gerekir ki bu tugay bir acemi ocağıdır. Acemileri böyle bir olaya süremezsiniz. Ama bu tugaydaki hemen her asker ve sayısı yüzlerce olan subay/astsubay olaylara müdahaleye çalışmıştır. Gerek kadrosu ve tertibi, gerek eğitimi bu tür bir olaya müdahale etmek olmayan bu tugayın mevcudatı yetersiz kalmış, Kayseri hava indirme tugayı yetişmiştir.
Görülecektir ki, vaka aslında öyle bir kaç kişinin toplanıp bir yangın çıkarması filan ötesinde ciddi bir isyan provasıdır. |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
78 Sivas olayları da , siyasi terörün içinde Alevilere yönelik saldırı ve yağmayı içeriyor.Sevgili Psiko siyasi tarafını yorum yapmadan olayı anlatırsan memnun oluruz.
Engizisyon’un Kurbanları Kaç kişinin yakılarak öldürüldüğü , kaçının işkence yapılarak zindanlarda ölüme terk edildiğini kesin olarak söylemek olanaksızdır.İnfazların sayısına ilişkin birçok iddia ileri sürülmüştür.Ancak hiçbirinin gerçeği ifade etmediği görülmektedir. Dört yıl İspanya Engizisyonu’nun sekreterliğini yapmış olan Romalı Katolik yazar Llorente , 1481’den 1517’ye kadar , kırk yıldan az süre içinde , 13.000 kişinin diri diri yakıldığını ve 17.000 kişinin de farklı cezalara çarptırıldığını tahmin etmektedir. Bu rakamlar büyük bir olasılıkla gerçeğin çok daha altındadır.Çoğunlukla ölümle cezalandırılan suçların abesliği , zulmedilenlerin toplam sayısının aşırı biçimde artmasında etkili olmuştur.Kayıtlara bir göz atmak suçların ne kadar önemsiz , suçlulara uygulanan cezaların ne kadar şiddetli olduğunu gösterir. İspanya’da St. Lucarlı bir oymacı olan Rochus , Bakire Meryem’in bir suretini bir Engizisyoncuya ucuzundan satmayıp tahrif etmek gibi basit bir suç yüzünden kazığa bağlanıp yakılmıştı. İspanya’daki Triano Hapishanesi gardiyanı ,kaledeki mahkûmlara iyi davrandığı için , 200 kırbaç ve altı yıl kürek cezasına mahkûm edilmişti. Engizisyon’daki bir kadın hizmetçi , tutuklulara iyi davrandığı için ,halkın önünde kırbaçlandı ve alnı dağlandı. Protestan bir okul müdürü olan Ferdmando , öğrencilerine inancının ilkelerini öğrettiği için önce işkence gördü sonra da yakıldı. John Leon adlı bir başka Protestan ve aynı inançtan birkaç İspanyol da , İngiltere’ye kaçmaya çalışırlarken Engizisyon görevlilerince yakalandılar , işkence edildiler , aç bırakıldılar ve sonunda yakıldılar. Örtünmeyi ve rahibe olmayı reddedip Protestan inancını kabul ettiği için genç bir kız da alevlere atılmaya mahkûm edildi. Zamanın seçkin bir hekimi olan Christopher Losada’ya , Protestanlığın öğretilerini açıkça savunduğu için , gövdesi gerilerek işkence edildi ve yakıldı. Sevilla’daki St.Isidore Manastırı’nın keşişlerinden biri Protestanlığa döndüğü için işkence gördü ve yakıldı. Toledo’nun Protestan yazarlarından biri , evinde bir odasının duvarlarını on emrin röprodüksiyonu ve kendi el yazısı metniyle süslediği için 1676’da kağıda bağlanıp yakıldı. Sevilla’da oturan saygın bir aileden gelen Jane Bohorquia adlı kadın , bir arkadaşı ile Protestan dini hakkında konuştuğu için yakalandı ve hapsedildi.Hamileydi ve çocuk doğduktan hemen sonra ve bedeni henüz acınacak kadar güçsüz bir durumdayken , vahşice işkence tezgâhına gerildi , eti kemiklerinden ayrıldı ve ağzından kan boşaldı. Bir hafta sonra öldü.Diğerlerinde olduğu gibi bu davada da , suçlunun hapishanede ölü bulunduğu rapor edildi ve uygulanan işkenceden resmi olarak söz edilmedi. Raporda şöyle yazıyordu: “Jane Bohorquia hapishanede ölü bulunmuştur ; davasının yeniden gözden geçirilmesi üzerine Engizisyon masum olduğuna karar vermiştir.Bundan dolayı ona karşı başka dava açılmayacak ve haczedilen malları hukuken mirasçılara verilecektir.” Uygulanan işkencenin ölümle sonuçlandığı ve gaddarlığın bu derecesini haklı çıkarmanın güç olduğu davalarda , ölümün bir kaza veya hastalık sonucu gerçekleştiğini ileri sürmek engizisyoncuların en gözde yöntemiydi. Valladolid’e , 1623 yılında , Diego Enríquez adında biri benzer bir “kazaya” uğramış ve hastanede ölmüştü. Engizisyon mevki ya da rütbe tanımıyordu.Zengin ya da yoksul , köylü ya da soylu , ellerine düşene Tanrı’dan başka yardım edecek kimse yoktu.Sayısız ünlü kurbanlarından biride II.Philip’in büyük oğlu ve tahtın veliahdı olan Don Carlos’tu.Katolik başpapazı tarafından Tanrı adına yapılan aşırı uygulamalardan dehşete düşen Don Carlos , arkadaşları ve tanıdıkları arasında fırsat buldukça engizisyoncuların yöntemlerine karşı konuşmaya başladı.Konu Kutsal Örgütün kulağına gitti ve prens tutuklandı.Philip , Kralın gücünün İspanyol Engizisyonu’ nunkinden daha az olduğunun farkındaydı ve buna oğluna pek düşkün olmadığı gerçeği de eklenince , durumunu çok iyi değerlendirerek herhangi bir müdahalede bulunmadı.Don Carlos sapkınlıktan suçlu bulundu ve ölüm cezasın mahkûm edildi.Mevkisinden dolayı kendisine bir ayrıcalık tanındı – ölüm biçimini kendi seçecekti.Bir damarının kesilip kan kaybından ölmeye karar verdi. Bunlar sadece birkaç örnek..Geniş bilgi için ; http://www.mehmetsokmeninyeri.com/Ha...p?haber_id=187 İŞKENCENİN TARİHİ George Ryley SCOTT İngilizce’den Çeviren; Hamide KOYUKAN Dost Kitabevi Yayınları 1. Baskı, Şubat 2001 Sf. 81-101 |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
e hadi din bezirgancılığı yapan nur'cu kardeşler...her yerinizden nurlar fışkırıyo,her foruma bi cevap konduruyosunuz ama bu sefer tık yok..ne o yemedi mi..yoksa işinize mi gelmedi...bu örneklere de bişey yazsanıza...
|
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Bugün bize çok saçma gelebilir ama Ortaçağ Avrupasında birçok insan sırf hasta oldukları için işkenceden geçirilmiş ve katledilmişti. İşte size kilisenin vampirlerle mücadelesi denen tüyler ürpertici cehalet örnekleri.
VAMPİRLER ve KİLİSE Orta çağ Avrupası’nda kilise, vampirlerin varlığını onaylamış ve bir inanca bağlı olmayan mitlerden alıp vampir kavramını şeytanın yaratıklarından biri olduğu yönünde değiştirmiştir. Vampir açıkça kötülüğün ve dinsizliğin bir parçası olsa bile, ölümden sonra hayat, bedenin dirilişi, maddesel değişim (ekmekle şarabın İsa peygamberin etiyle kanına dönüşmesi) gibi Hıristiyanlık öğretilerini destekleyen bir inanılabilirliğe sahipti. Ekmek ve şarap kavramı İsa’nın son yemeğine dair genel bir kavramdır ve Hıristiyanlar arasında İsa’nın kanı ve bedeninin paylaşımının bir simgesidir. Bu inancı benimsemiş ve İsa’nın kanını içen insanlar, kendi kanlarını içen şeytanlara yani vampirlere karşı daha güçlü olurlardı. Orta çağ boyunca kilise vampirlere olan inancın doğruluğunu kabul etti ve vampirizmi yalnız başına sona erdirmek için gereken yetiyi kazandı.Bu durum giderek güçlenecek ve 2 yüzyıl sonra 1489’da bir dönüm noktası olan “Malleus Maleficarum”adındaki kitap ortaya çıkacaktı. Bu aslında cadıların zulmünü anlatan bir kitap olarak tasarlanmış olmasına rağmen aynı şekilde kötü kalpli vampirler içinde uygulanmış olabilir. Ne yazık ki bir çok cahil insan yazılanlar nedeniyle boş yere işkence görmüş ve hiçbir iyi neden olmadan idam edilmişti. Bu kitap İngilizce’de “The Hammer Against Witches” olarak biliniyor ve sözde şeytanla işbirliği içindekileri tanımak, zulümlerinden korunmak için yol gösteriyordu. Tanrı bilimci olan Leo Allatius’un 200 yıl sonra bulunan yazıları, kilisenin hala vampirlere karşı olan inancını sürdürdüğünün bir kanıtıdır. Allatius kilisenin öğrencisi olarak Yunanlılardaki vampir kavramı üzerinde çalıştı. 1645’te yaptığı “On The Current Opinions Of Certain Greeks” isimli çalışmasında vampirlerin sık sık aforozun sonucu olduğu kararına vardı. Vücudun çürümemesi ve bedenin maddesel olarak dünyayı terk edemediği görüşü Yunanlılarda vampirizmin ispatıydı. Şişmiş bir vücut da aynı şekilde olası vampirizmin bir kanıtıydı. Bazı vücutlar yeteri kadar hızlı bir şekilde çürümeyebiliyordu.Bu da aslında toprağın kimyasal tipiyle ya da soğuk hava derecesiyle bağlantılıydı. Bedensel şişkinlik ise tümüyle ölünün doğal olarak ürettiği gazların bir sonucuydu. Birçok insan haksız yere vampir olmakla suçlandı. Bedenin çürümemesinin bir eksiklik olarak nitelendirilmesine karşın bu durum aynı zamanda kutsallığın ve azizliğin işaretiydi. Aralarındaki fark ise vampir olarak varsayılan bedenin tam anlamıyla bozulmamış olsa da garip, soluk ve şişkin bir şekle dönüşmesiydi .Oysa azizin kutsal bedeni neredeyse mükemmel, el değmemiş ve sanki hala yaşıyor izlenimi verirdi. Ayrıca vampirler çürümenin olmadığı süre içinde bile kutsanmış bedenlerin aksine kötü kokarlardı, sarımsağında bu kokunun üstesinden gelmek için kullanıldığını hatırlatmakta fayda var. Daha gerilere bakacak olursak ilk Hıristiyan Yunanlılarda aforoz etme yetkisi olan rahip yada piskopos, aynı şekilde günahkarın vücudunun çürümesine engel olunmak içinde izin verebilirdi. Böylelikle günahkarın ruhu cennete gitme özgürlüğünden yoksun olacak ve günahları affedilinceye kadar yeryüzünde kalacaktı. Görünüşe göre batı kilisesi de bu inancın aynı şekilde etkisi altındaydı. 10. yy’da Bremen’in başpiskoposun St. Libertius’un da buna benzer bir yetkisi vardı. Ona göre; bazı korsanları aforoz etmek için; iddiaya göre içlerinden birinin vücudunun yıllar sonra bile hala bozulmamış olduğunun tespit edilmesi gerekmekteydi. Görünüşe göre bedenin küllere dönüşmeden önce, günahları için piskopos tarafından bir bağışlanma isteğine inanılıyordu. Bu nedenle rahip, olası vampirleri aforoz etmek ya da bu kararı bozma gücüne sahipti. Leo Allatius belki de, vampirlerin şeytanın hizmetinde olan ve geceleri av peşinde koşan yaratıklar olduğunu resmen ilan eden ilk bilgindir. Kilisenin vampirler üzerindeki gücünün kanıtlarının (vampirleri korkutmak için kullanılan kutsal haç vb.) hepsi en azından Ortaçağ İngiltere’sinde belgelenmiştir. Newburgh’lu William adı verilen yazar M.S. 12. yy’da ölen bir adamı ele almıştır. Söylendiğine göre bu adam karısına eziyet etmek için ölümden geri dönmüştür. Bu olayın yerel halk ve rahip üzerinde oluşturduğu dehşet nedeniyle bölgenin piskoposu, ölenin geçmişte işlediği tüm günahları affetmiştir. Mezar açılmış ve gerçek yazılı bağışlama, “vampir”in vücudu üzerine yerleştirilmiştir. İnsanlar cesedin vücudunun çürümeye dair hiçbir iz taşımaması ve oldukça iyi bir durumda olması nedeniyle şaşırmışlardı – ya da tam tersi - ama neyse ki yazılı bağışlama herkesin iyiliği için bir kez daha mezarın içine yerleştirilir, bu şekilde vampir bir daha kimseyi ziyaret edemeyecektir! Şunu not etmek gerekir ki, vampirleri yok etme metodu – resmi kilisede belgelendiği şekilde- köylülerin mezarda bulunan vampirlere uyguladıkları olağan metotlardan (cesedi yakma, kalbini çıkarma,kafasını kesme ya da kalbine kazık çakma vb.) daha uygar ve yasalara uygundu. 1700’lü yılların başlarında Paris’teki Sorbonne Üniversitesi, toplumsal uygulamalardan biri olan, ölünün vampire dönüşmesini engellemek için bedenin biçiminin değişmesi fikrine resmi olarak karşı çıkmıştır. Bunun ardından Sarbonne Üniversitesi belirgin bir şekilde temelinde mantıksız batıl inançların yattığı bir uygulama olan, vampir olduğu varsayılan cesetlerin şeklinin değiştirilmesi fikrine karşı koyarak radikal bir pozisyon almış oldu. Bunun dışında vampirlere inanış hakkında akıllı eleştiriler de yapılmıştır. Örneğin Fransız rahip olan Dom Augustine Calmet 1746’da “A Treatise On Apparations Spirits And Vampires a.k.a The Phantom World” – Hayaletler ,Ruhlar Ve Vampirler hakkında bilimsel bir kitap – Hayali Dünya – adında vampirlerin varlığını sorgulayacak kadar cesur bir kitap yazmıştır. Calmet o günlerde kol gezen, vampirler hakkındaki tüm söylencelere meydan okuyarak bir inancı benimseyebilmesi için ilk önce kanıta ihtiyacı olduğunu belirtmiştir. Calmet özellikle vampirlerin ölümden geri dönme gibi insanüstü işler yapabilmeleri konusuna şüpheyle bakmıştır. Bunun yanı sıra Avrupa’nın her tarafında, varsayılan vampir salgınının gerçekte neye dayandığı hakkında analiz ve kritikler yapmıştır. Sonuç olarak cehalet çağları ve buna bağlı batıl inançlar, bilimsel metotların kullanıldığı akıl ve aydınlanma çağına yol vermiştir. Tıp bilimi “Black Death” gibi vebaların şeytan ve metafiziksel vampirler tarafından yayılmadığını kanıtlamaya muktedir olmuştur. Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Vampir |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
dinler ne zaman insanlara huzur getirmiş ki... her dönemde vahşet, katliam, kısıtlamalar yaşanmıştır ve yaşanıyor. dinlerin insanları ne olursa olsun kucaklaması gerekirken bölmüş, ezmiş, sömürmüştür. laftan öte geçemeyen; *adalet, hoşgörü saygı gibi boş sözler slogan yapılmıştır. din denilen şey insanın insanca yaşamasını ve düşünmesini engelliyor. din adına laf salatası yapanlar gerçek sufileri hiç mi dikkate almaz.
dindar arkadaşlar hiç kusura bakmasın ama din denilen şey insanları bölmekten başka birşey değildir. sadece din'lede kalmamışlar mezheplere tarikatlara bölünmeler yaşanmış ve buhranlar hiç bitmemiştir. din insanların elinde oyuncak olmuştur, bir silah olmuştur. |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Vahşeti yapan, din değildir.İnsandır.
Hala akletmeyecekmisiniz? |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
psiko,
anlıyorum biliyorum.aklediyorum.Ben bu sitede kafirlere yazıyorum.müslümanlarla didişmek üzerime vazife değil.sende öyle yap derim. |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
hımmm, evet değerli ve sayını bir kenara bırakmak ha...
Ya kardeşim şimdi senlemi uğraşacam.:) Sen mümin ile müslüman arasındaki farkı biliyonmu?O farkı bana ayet ile açıkla.Ondan sonra devam edelim. |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
evet iman ettik diyen bedevilere, iman etmedimiz islam olduk deyin diyor.
sonuç: islam olan, iman sahibi değildir.henüz imana ermemiştir.İman kalbine girmemiştir.Sorun var mı buraya kadar? |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
psiko,
kendi nefsine göre bir islam uydurmaya mı çalışıyorsun.Dediklerim gayet net.Sende bir anlamaya çalışırsan...Ben sana ne sormuşum neler anlatmışsın.. Neyse, sen müslümansın, sana cevap yazmam bundan sonra. |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
psiko, AMD ile ilgilenmek sana farz oldu abiciğim. Bizim sözlerimizi kaale alacağını hiç zannetmiyorum. Bizzat senin konuya el atman gerekiyor hatta özel mesajla falan iletişim kur anlat ona doğru ve güzel olan ne varsa din adına, insanlık adına yoksa bu arkadaş bu yaklaşımı ile çok sıkıntıya düşer hem bu dünyada hem öbür tarafta.
|
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Sodomo senin bir kere ahiret inancın yok!
Psikoya gelince, benim rehberim Kuran.Psiko o terapileri kendisine uygulasın.Kendi içinde bir sürü çelişkisi var zaten.İslam diyor Allah'ın kanunu diyor, nasıl uygulanacak diyor.İslamda çok açık mümin-müslüman-kafir ayrımı var, adam o ne diyor? :) |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Sodomo senin bir kere ahiret inancın yok!
İslamda çok açık mümin-müslüman-kafir ayrımı var AMD inanç konusu öyle bölümlere ayrılmaz, önce bu kategorileştirme merakını yok et. Ayırımların olmadığı, yetmiş iki millete ve DİNE bir gözle bakıldığı yere gel. Gel ki senin için bir umut ışığı doğsun, yoksa *TEK olana doğru gidemezsin. |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Sodom sen bu mavalları geçde, Mevlana'nın dediklerine cevap ver.
Ben Kuraın kölesiyim.Muhammed'in *çiğnediği toprağım diyor. ya sen nediyorsun buna..Buna cevap ver sonra başka konuya geç! |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Mevlana'nın Şems ile yaşadığı çarpık ilişki akla getirilince, yerlere serilmek, toprak gibi çiğnenmek, köle olmak, kul olmak gibi motiflerin ne tür noktalara temas ettiği konusunda bambaşka bir perspektif kazanılabiliyor. Dini değil de psikanalitik irdeleme bu bağlamda daha yerinde olacaktır.
|
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Sen her söylenilene inanma Khazar.:)
Çarpık ilişki imiş... Sodomdan açıklama bekliyoruz. |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Sen her söylenilene inanma Khazar.:)
Çarpık ilişki imiş... Sodomdan açıklama bekliyoruz. |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
AMD, artık Mevlana ile ilgili çok fazla şey söylemek istemiyorum çünkü yeteri kadar bahsettim ama nafile, herkes kendi fikrinin kulu kölesi olmuş hiçbirşey değişmiyor neticede.
Bak şöyle söyleyeyim ; Mevlana senin dinine ve peygamberine olan bağlılığını iyi bildiği için sana senin istediğin gibi seslenmiş, bana da başka türlü seslenmiş. Sonuçta ikimizi de kendi müridi yapmış baksana ikimizde ona toz kondurmuyoruz. Zaten bir eren'den de bu beklenirdi bir şeriatçı ile bir imansızı aynı tekke de buluşturmak. Hazır söz ondan açılmışken, Mevlana birgün bir papazın vaazın'ı dinler, papaz vaazında der ki; şükürler olsun Tanrımıza ki bizi imanlı insanlardan yaptı yoksa imansızlardan olsaydık ne yapardık ? Vaazın bitiminde Mevlana papazın yanına gider ve der ki ; "kendini imansızlarla tartıya koyuyorsunda bir dirhem fazlam var diye övünüyorsun, eğer yiğit isen kendini peygamberler ile, erenler ile tartıya koy" Yani kızım sana söylüyorum gelinim sen anla üslubu da çok açık. Birde Niyazi Mısri den bir beyit koyalım da daha kolay anla konuyu. Savmu salat u hacc ile sanma zahid biter işin İnsan-ı kamil olmaya lazım olan irfan imiş.” Sana tavsiyem nefsini tezkiye etmen olacaktır. O zaman kendi kibirine kılıf bulmak için imanım var diye üstünlük taslamaktan vazgeçersin. |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
"İbdida - name de oğlu Sultan Veled;
"Şemsin yüzünü görünce aydın gibi sırlar ona açıldı, görülmemiş şeyleri gördü, kimsenin duymadıklarını duydu. Ona gönül verdi, elden çıktı. Yanında yücelik ile aşağılık bir oldu." diyor. Abdülbaki Gölpınarlı ise buluşma ve sonrasını şöyle anlatır. "Mevlana Şems ile buluştuğu zaman adeta yıkanmış, arınmış suyu, zeytinyağı konmuş, fitili bükülüp yerleştirilmiş ve yeri neresi ise oraya asılmış bir kandildi. Yanarsa bütün dünyayı aydınlatacak ne ışığı azalacak, ne yağı tükenecek, nuru günden, güne parlayacak, ıssılığı andan, ana artacaktı. Fakat bir kibrit, bir alev, bir şule lazımdı kandili yakmağa. Ve işte Şems bu görevi yapmıştır. Ama o kandil yanınca kendisi de bir pervane kesilmiş varlığından geçip gitmişti." Mevlana'daki bu değişiklik halk tarafından hoş karşılanmaz. Bu hoşnutsuzluk nedeni ile Şems-i Tebrizi 1246'da Konya'dan ayrılır. Bu ayrılık Hz. Mevlana'yı, içine kapalı kimse ile görüşmez bir kişi yapar. Bir süre sonra Şems'in Şam'da olduğunu öğrenir. Oğlunu Şam'a gönderir. Oğlu Şems-i yeniden Konya'ya dönmeye razı eder. Dönüşü müteakip Hz. Mevlana eski coşkulu yapısına kavuşur. Ancak halkın hoşnutsuzluğu yeniden şehri sarar. Bu sefer hoşnutsuzlar arasına Mevlana'nın küçük oğlu Alaaddin Çelebi de katılmıştır." --- "Şems’in kayboluşundan sonra Mevlana, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı esası olmayan bir haber bile verse ve Şems’i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükranelerde bulunuyordu. Bir gün, bir adam, Şems-i Şam’da gördüm, diye haber verdi. Mevlana buna, tarif edilemeyecek şekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlarından birisi, bu adamın verdiği haber yalandır, o Şems’i hiç görmemiştir, dediğinde Mevlana şu cevabı vermiştir: “Evet, onun verdiği bu yalan haber için üstümde neyim varsa verdim. Eğer doğru haber verseydi, canımı verirdim.”" Öyle ya... Her duyduğumuza, her okuduğumuza inanmamamız icap eder. Bunlar inanılacak gibi değil zaten. Esas inanmamız gereken şeyler bunlar değil de, mesela mağaraya melek inmiş, bilmem kime "oku" demiş... Buna inanmamız gerekiyor. Zaten inanılmayacak ne var bunda? O zaman her okuduğumuza değil, bir okuduğumuza inanmış oluyoruz hem, daha iyi. Şaklabanlık dahi değil artık bu zırvalık silsilesi. |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Daha önce yazmıştım.Tekrar yazma gereği hissediyorum.
İnsanlar ünlü bir kişiyi hangi özellikleriyle tanıyor , biliyor ve değerlendiriyorsa ; o ünlüleri o yönleriyle ele almak , irdelemek ve yorumlamak gerekir. Ahlak timsali olarak tanınan bir ünlü , gerçekte ahlaksız ise ve kanıtlarımız varsa , bunu ortaya koyar , insanları aydınlatmaya çalışırız.Barış timsali bir insan aslında savaş yanlısıysa , dürüstlük timsali bir insan gerçekte hırsız ise , toplumcu bilinen bir ünlü aslında çıkarcı ise doğruları ispatlamaya çalışırız. Örneğin ; ben kalkıp Yavuz Selim'in çok merhametli , çok insancıl olduğunu yazarsam muhakkak ki böyle olmadığını düşünenler itiraz edip , örnekleriyle doğrusunu yazacaktır. YAVUZ SELİM'İN (VE KÜRTLERİN) ALEVİLERİ (TÜRKLERİ) KATLİ : 1514’deki Şah İsmail ile Yavuz Selim arasıda geçen Çaldıran Savaşı öncesi ve sonrası Anadolu’da ; tarihi kaynaklar 40 ilâ 100 bin civarında Türk'ün katledildiğini yazmaktadırlar. Şafi mezhebinden Nakşibendi tarikatından Kürt mollası Şeyh İdris-i Bitlisi’nin önerisi ve planlamasıyla Doğu ve Güney Anadolu’dan Türkmenler sürülerek ya da katledilmişlerdir.Türkmenlerin hakim oldukları idari beylikler ve toprakları ; “yurtluk ve ocaklık” adı altında Yavuz’un imzaladığı boş fermanları, İdris Bitlisi doldurarak 400 Kürt Aşiret reisine, ağasına vermiştir. Yavuz Selim tarafından Erzincan Valiliğine atanan Bıyıklı Mehmet Paşa ve danışmanı İdris Bitlisi bölgede terör estirirler. Kurban Bayramında Osmanlı muhafızları Kızılbaş Türk ve Zazalara saldırarak binlercesinin kafasını keserek Erzincan’a getirerek şehirde , Kızılbaş kafataslarından minare yaparlar. Bıyıklı Mehmet Paşa Osmanlı Ordusu ile İdris Bitlisi de topladığı 10 bin Kürt gönüllüsüyle ; Munzur dağlarına çekilen Şah İsmail’in Erzincan Valisi Nur Ali Halife ve Kızılbaşları , Haziran 1515’de Ovacık yöresinde ki Tekir Yaylağı’nda bularak bir bölümünü kılıçtan geçirirler , diğerleri kaçarlar. Dersim yöresinde Osmanlı Ordusu ile Palu Beyi Çemşid ve İdris Bitlisi komutasındaki Şafi Kürt gönüllüler ; on binlerce Zaza ve Türk Aleviyi katlederler. Artık Yavuz’un adı Aleviler arasında Yezit ile birlikte anılmaya başlanır ve lanet okunur olur. Yavuz Selim’in Mısır’ı alması ve 74.ncü İslâm Halifesi olması ile sünnilik resmi ideoloji haline gelir ve İslâm Devlet kimliği oluşur . Kanuni Sultan Süleyman döneminde yine Türklere zülüm ,şiddet ve katliamlar devam eder. Kürt kökenli Ebussu’ûd Efendi’in Şeyhülislâm olmasıyla ve verdiği fetvalarla Kızılbaş Katliamı , “İslâm Şeriatı”na göre meşruluk kazanır. Yedi Kızılbaş öldürene “Cennetin Anahtarı” verilir. Bugün sünni ilim adamları tarafından “huşu ile anılarak evliya mertebesi”ne çıkarılan Ebussud Efendi , Türk katliamcısıdan başka bir şey değildir. Aslında lanet okunacak bir zalim , İslamiyeti çıkarlarına göre yorumlayan cellat bir din ûlamasıdır. Hırvat kökenli ve nakşibendi tarikatından Kuyucu Murat Paşa l606’da sadrazam olduktan hemen sonra Anadolu’da geniş çaplı Alevi katliamı harekatı başlatır. 70 bin Alevi Türkmeni diri diri kazdırdığı kuyulara gömdürür. O dönemler Türk düşmanlığının azgınlaştığı en acı dönemlerdendir. Osmanlı Vak’a-Nüvisleri ( tarihçileri) Naima ve Hoca Sadettin Efendi gibileri; kitaplarında katliamları ballandıra ballandıra anlatmaktalar ve Türkler için; “nadan” yani “kaba Türk, idraksiz Türk, hilekâr Türk” ifadesini kullanmaktadır. Başka kitaplarda ise; ‘Türk iti şehre gelince farisice ürür.’ yazmaktadır. Osmanlının ünlü şairi Nef’i ise “Tanrı, Türk’e irfan çeşmesini yasaklamıştır.” Demektedir. Divan-ı Hümayun yazarlarından Hafız Ahmet Çelebi 1499 yılında yazdığı şiirinde; “Sakın Türk’ü insan sanma Bin an bile olsa Türk’le birlikte olma Türk eline şeker alsa o şeker zehir olur. Türk’ün başını kesenken sakın gam yeme Baban da olsa Türk’ü öldür.” |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
soyu sopu ne olduğu belirsiz devşirmelerin yönetimde olmasının sonucu zaten bu vahşet. sen kendi soydaşını dışla, hor gör, elin devşirmesini başına tac et, olcak iş mi bu. birde adalet varmış osmanlıda, ne adaleti, kendi öz soydaşlarını sömür sefil bırak git fethettiğin ülkelere yatırım yap, çok yazık.
|
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
İbretlik olaylar bunlar pante. Sağol, eline sağlık.
|
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Sargon senin de eline sağlık.Son topiclerin mükemmel..
KERBELA KATLİAMI : Muaviye 660 yılında Ali'nin öldürülmesiyle İslam dünyasının tartışılmasız hakimi durumuna gelmişti. Ali'nin büyük oğlu Hasan'ın kimine göre dünya işlerine önem vermemesi , kimine göre de iktidarı eline geçirecek gücünün bulunmaması nedeniyle halifelik iddiasını sürdürmemesi ile Emevi sülalesi iktidarı her şeyiyle kucaklamıştı. Muaviye daha sonra Hasan'ı da zehirleterek öldürdü. 680 yılında Muaviye'nin ölümüyle oğlu Yezid halife oldu. Böylelikle halifelik ilk kez babadan oğula geçiyordu. Yezid halifeliği ele aldığında ilk iş kendisine muhalefet olabilecek , halkın tepkisini örgütleyebilecek kesimlere saldırmak oldu. Bu nedenle Ali'nin küçük oğlu Hüseyin'den kendisine biat etmesini ister. Hüseyin bunu kabul etmez. Kufe halkından çağrılar alan ve destek verileceğini haber alan Hüseyin , Yezid'e karşı tepkileri örgütleyebileceğini düşünerek yanındaki 72 kişi ile birlikte Kufe'ye gider. Ama Yezid'in baskıları nedeniyle şehirde kimse Hüseyin'le birlikte hareket etmez. Hüseyin şehri terk etmesi yönünde baskıların artmasıyla geri dönmek üzere yola çıkar. Daha sonra Kerbela Çölü'nde yolu kesilen Hüseyin ve kafilesi çölde üç gün susuz bırakılır. Yezid'in Ordusu'na karşı korkusuzca direnmelerine karşın oğlu Zeynel Abidin'in dışında kadın-erkek tümü katledilir. İslam Peygamberinin en sevdiği torunu Hasan İslam halifesinin talimatıyla zehirlenerek öldürülmüş , diğer torunu da tüm ailesi ve yakınlarıyla birlikte halifenin ordusu tarafından katledilmişti.Peygamberin torununun kafası kesilerek Yezid'e sunulmuş , İslam halifesi Yezid peygamberin "ciğerparem" dediği torununun kesik kafasını iteleyip kakalayarak aşağılamıştı.. Kerbela Katliamı Alevi ve Şia tarafından *her yıl "Aşure günü" olarak anılmaktadır... |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
KATOLİKLERİN PROTESTAN KATLİAMI :
1572 yılında Paris sokaklarını kan gölüne çeviren ve tarihe 'Saint Barthelemy Katliamı' olarak tarihe geçen olayda 40.000 protestanın öldürüldüğü tahmin ediliyor.Katolik Kraliçe Marguerite de Valois'nın Protestan Navarre'la evlenmesinden sonra Katolikler'in Protestanlar'a karşı yaptığı katliam , Fransa'ya laikliği getiren sürecin de ilk adımı oldu. Evlilik barış getirecekti : Fransa kralının kızkardeşi Marguerite de Valois , 24 Ağustos 1572'de Fransız Protestanlar'ın önde gelen isimlerinden Henri de Navarre ile evlendirildi. Evliliğin Katolikler ve Protestanlar arasında barış sağlaması umuluyordu. Ancak , Margot'nun İspanya yanlısı annesi Catherine de Medicis , İspanya ile savaşılmasını isteyen Amiral Gaspard de Coligny'ye suikast düzenletti. Suikastten yaralı kurtulan Amiral , durumu tahtın gelecekteki varisi Henry de Navarre'a bildirdi. O da suçluların cezalandırılmasını istedi. Cezalandırılanacağını duyan ana kraliçe Medicis , adamlarına katliam emri verdi. Katolik kilisesinin çanları karışıklık sırasında Katolikler'i savaşa çağırmak için çaldı. Bir anda düğün için Paris'te bulunan binlerce Protestan , bıçakları ve kılıçlarıyla yollara fırlayan Katoliklerce öldürüldü. Paris'in caddeleri binlerce cesetle doldu. 'Saint Barthelemy Katliamı' olarak tarihe geçen bu olay , Katolik-Protestan savaşını yeniden alevlendirdi. Zorunlu kaçış : Tahta oturan Margot'nun kocası Henry de Navarre , 1598'de Protestanlar'ı bağışlayan ve tüm haklarını geri veren Nantes Fermanı'nı yayınladı. Ancak bu ferman Kral 14'üncü Louis tarafından yüzyıl kadar bir süre sonra yürürlükten kaldırıldı. Protestanlar'a karşı saldırılar yeniden başladı. Bu saldırılar sırasında 'Huguenot' denilen Protestan Fransızlar'dan yarım milyon kadarı İngiltere , Hollanda , Almanya ve İsviçre'ye kaçtı. 1764 tarihine kadar saldırılara maruz kalan Protestanlar , 1789 Fransız Devrimi'yle vatandaşlık haklarını kazandı. Şu anda bir milyonun üzerinde Protestan'ın yaşadığı tahmin edilen Fransa , 'Saint Barthelemy Katliamı' nedeniyle 'laikliğe' ayrı bir önem veriyor. |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Panteidar abi bi çorum, maraş , malatya olaylarını (katliam mı desem) yazsan... biraz da onları öğreniriz ve müslimlerde inandıkları yolun nasıl bi faşistlik olduğunu görseler...
|
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
:cry: *:cry: *:cry:
|
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Jayjay kardeşim ;
80 öncesi katliamlar sağ-sol çatışması ile ilişkilendirilebileceği için onları yazmak istemiyordum. Ancak dün Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinde 2.Cansuyu Şenliğinde "bira satılıyor" diye okul basıp satırla öğrencilere saldıranların haberini okuyunca, hala bu zihniyetin devam ettiğini gördüm. Şeriatçi zihniyetin saldırgan, katil, sadist ruhlu olanları o dönemler pasif buldukları İslamcı dernekler yerine Ülkü Ocaklarını seçiyor ve hem Türkçü hem İslamcı geçinerek Alevi kışkırtması yapıyorlardı. Ülkücü siteleri ziyaret ederseniz, şeriatçi zihniyetin bu sitelerde de nasıl yuvalandığını görebilirsiniz. MARAŞ KATLİAMI : 19 Aralık 1978 günü Maraş'ta Cüneyt Arkın' ın "Güneş Ne Zaman Doğacak" filminin gösterildiği Çiçek Sinemasının, provakasyon amaçlı olarak ÜGD üyesi 2 kişi tarafından bombalanmasıyla olaylar gelişmeye başlamıştır. Sözde misilleme olarak 21 Aralık günü Töb-der üyesi iki öğretmen öldürülmüş, bununla da yetinilmemiş 22 Aralık günü öğretmenlerin cenaze törenine saldırılmıştır. Bir gün sonra cihada çağrılan Maraş köylerinden gelen gerici-yobaz faşistlerin katılımıyla ve cuma hutbesinde cemaatin kışkırtılmasıyla Maraş katliamı başlatıldı. Cami hoparlörlerinden de yapılan cihad çağrıları, önü alınamıyacak bir katliamın habercisiydi. Hedef , çoğunluğu Alevilerin oturduğu Yörükselim mahallesiydi. Sloganlar ve "Allah Allah" naraları ile evlere saldırılır. Çoluk-çocuk, kadın-yaşlı demeden buldukları herkesi hunharca katlederler. Resmi kayıtlara göre 113 kişi öldürülür. Yüzlerce insan yaralanır. Evler, dükkanlar yakılır, yıkılır. Maraş'ta bu katliam, yakma ve yıkmalar 25 Aralık gecesi askerin müdahalesi ile durdurulabilir ancak. Ertesi günü 13 ilde sıkıyönetim ilan edilir. Sistemli, planlı olarak yapılan bu katliam için İçişleri Bakanlığının "tahrik sonucu çıkan çatışma" açıklaması oldukça manidardır. |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Sevgili psiko,
Nefret bizim için öğreticidir. Sevginin ne olmadığını gösterir bize veya sevginin olmadığı yerde neler olabileceğini. Hayatta karşımıza çıkan her şeyin bir öğretici yönü vardır. İnsanın insana *yaptığı kötülükler bir tarafta, sakat doğan çocuklar, hasta ve acılar içinde yaşayan insanlar, felaketzedeler vb. tanrısal kötülüklere de maruzdur insanoğlu. Yani bu dünya bir kahır yurdudur katlanacağız buna ve bize düşen bir parça olsun hafifletebilmektir çekilen çileleri. Sonuçta kısacıcık bir ömürde ne öğrenirsek O dur bizim kazancımız. Ama her bir felaket, her bir acı yüreğimizi böyle altüst ediyor ya ve bizi, o acıları çekmeyen insanlarıda paramparça ediyor ya, işte bu aslında herbirimizin "tek bir can" olduğunu haykırmakta bizlere. Bu yüzdendir ki bir kaza, felaket olduğunda insanlar koşuyorlar yardıma kendi canlarını bile riske atarak kurtarmaya çalışıyorlar kazazedeleri çünkü canını kurtaran yoktur hiç bir kazada, belada aslında her ölen ile birlikte ölür insan yüreği ve her acıdan kendine pay çıkarır ve budur yüceliğinin işareti, budur ona "ben" değil "biz" dedirten şey. Binlerce cefa, binlerce çile, binlerce dert AŞK deniyor bunların hepsine ve O acıların içinden doğuyor. |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
ÇORUM KATLİAMI :
Çorum sağ-sol çatışmaları nedeniyle gerilim içindedir.1980 yılı 19 Mayıs kutlamalarına karşı Çorum'da "İslami gençlik" imzası ile yayınlanan bildiride cihad çağrısı yapılması üzerine gerginlik tırmanır.27 Mayıs'ta eski bakan Gün Sazak'ın Ankara'da öldürülmesi bahanesiyle Türkiye genelinde başlatılan saldırılar Çorum'u da kapsar. 29 Mayıs günü sabahıdır. Çorum halkı işine , okuluna gitmek için dışarı çıktığında , cadde ve sokakların saldırganlarca işgal edildiğini görür. “Kana kan, intikam” sloganlarıyla saldırganlar rastladıklarını dövüyor ve rehin alıyorlardı.Alevilere ait işlerleri yağmalanıyor , tahrip ediliyor ve yakılıyordu. Gerici-Faşist saldırganlar , Çorum’un caddelerini , sokaklarını , meydanlarını işgal etmekle yetinmemiş , Çorum’la komşu il , ilçe ve köylerle bağlantılı tüm yolları da işgal etmişlerdi. Araçlar durduruluyor , kimlik kontrolü yapılıyor , solcu ve Alevi olanları alıp işkence ediyorlardı. Saldırganlar Alevilerin yoğunlukta olduğu Milönü Mahallesine yöneldiler. Saldırının haberini alan Milönü halkı , yollarda barikat kurarak saldırıya karşı savunma direnişine geçer. Başka bir kol , Kuruköprü , Üçevler , Sigorta ve Mutluevler semtine yönelirler. Bu semtlerde oturan solcu ve Alevilerin , saldırıdan habersiz ve savunma önlemlerini alamamışlardır. Mevcut güvenlik güçleri ise , bir bölümü yansız kalırken , bazı polislerde saldırganlara yardımcı oldukları saptanır. Olayların genişlemesi , karşılıklı çatışmaya dönüşmesi üzerine , Çorum Valisi *sokağa çıkma yasağı koyar.Savunma amacıyla halkın oluşturduğu barikatların kaldırılmasını ister. Halk barikatını kaldırmaz. Ama başka bir semtteki zayıf bir barikatı aşan bir otomobil , Milönü semtini silahla boydan boya tarar. Semt halkı panik içinde evlerine koşuşurlar. Yaralananlar olur. Mahalleyi silahla tarayan otomobilin plakasının bir traktöre ait olduğu , otomobilin içinde polislerin olduğu kanaati oluşur. Bu olaydan sonra iki polis öldürülür.Çorum'a denetime gelen milletvekillerine polisler saldırır. Giderek olaylar büyümekte , cinayetler artmaktadır.Jandarma il komutanının Çorum halkının yanında yer alarak barikatları kaldırtmaması , polislerin bir kısmının saldırganlarla işbirliğinin doğuracağı faciayı engeller. Emniyet müdürü görevden alınır.Akabinde saldırganları destekleyen bazı milletvekillerinin baskısıyla yarbay da görevden alınır. Temmuz Katliamı : Maraş katliamından ders çıkaran Çorum'lular barikatlar kurarak ilk katliam girişimini önlemişlerdir.Ama Temmuz ayına gelindiğinde olaylar yeniden başlar.Şehrin telefonları kesilir.Çarşamba pazarına gelen köylülere saldırılır. Cuma günü ise yine hutbe , yine cami cemaatinin kışkırtılmasıyla saldırıya geçilir.TRT'den de yayınlanan "Alaaddin Cami bombalandı" yalanı ile katliam başlar."İmdat" sesleri yürekleri dağlar. Sonuç 57 ölü , 200'ün üstünde yaralı , yüzlerce evin ve dükkanın yakılıp yıkılması , ve zorunlu göç ile insanların yerinden yurdundan olmasıdır. |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
panteidar abi tşk bide bunu oku istersen:
"ÇORUM KATLİAMI Robert Alexander Peck, ABD Türkiye Büyükelçiliği’nde ikinci katip olarak çalışan bir CIA ajanıdır. Çorum’da katliamdan aylar önce, bu CIA ajanı, AP ve MHP Çorum il başkanları, vali, CHP’li belediye başkanı başta olmak üzere pekçok kişi ile görüşüp bazı köylere gider ve tüm bu görüşmelerde Alevi ve Sünnilerin durumu hakkında sorular sorar. Peck soruyor, alevi ve sünniler, solcular ve sağcılar arasındaki çelişkilerin düzeyini öğrenmeye çalışıyor, bunlara göre planlar hazırlıyordu. Dönemin CHP’li Belediye Başkanı Turan Kılıçcıoğlu, bu CIA ajanı ile yaptığı görüşmeyi “devlet sırrı” diye hiç bir zaman açıklamak istemedi. Ardından Maraş’da olduğu gibi Çorum’da da katliam oldu. Ne zaman bir katliamın soruşturması yapılsa hep “devlet sır”ları çıkar karşımıza. Ama kamuoyuna açıklanmayan bu “sır”lar hep de CIA ajanları ile paylaşılır. Provokasyon girişimleri Alevi ve sünni halk, Çorum’da içiçe yaşamaktadır. Bu yüzden de kontrgerilla Çorum’u da provokasyon yaratarak halkı birbirine kırdırabileceği yerlerden biri olarak seçer. CIA ajanı Peck incelemelerini tamamladıktan bir süre sonra provokasyonlar başlar. Pilot bölge olarak, belediye başkanlığı MHP’lilerin elinde olan, Alaca ilçesi seçilir. Önce Alaca Adliyesi emanet deposu soyulur ve 21 adet silah çalınır. Bu silahlardan biri daha sonra Sungurlu ilçesinde yazılama yaparken yakalanan MHP’li bir faşistin üzerinden çıkar. Ama buna rağmen, soygundan sonra “Aleviler sunnilere karşı silahlanıyor” şeklinde spekülasyonlar çıkarılmıştır. Alaca’nın faşist Belediye Başkanı, ramazan ayı başlangıcını bahane ederek bir bildiri yayınlar ve halkı cihada çağırır. Faşistler provokasyon yaratmak için her fırsatı değerlendirmeye çalışır. Amaçları yeni bir Maraş yaratmaktır. Provokasyonun ilk adımı için 27 Şubat 1980’de yapılacak olan “Hayat pahalılığı ve yoksulluğu protesto” mitingini seçerler. Miting için validen izin alınmıştır. Fakat izin verilen yer faşistlerin yoğun olduğu bir bölgedir. Faşistler mevzilenmiş, saldırı emrini beklemektedir. Bu durumu tesbit eden devrimciler provokasyon olacağını halka duyurarak mitingi iptal ederler. Böylece provokasyon boşa çıkartılır. Bu arada ildeki faşist kadrolaşma da yoğunlaşmıştır. Tunceli’de halka yaptığı saldırılarla tanınan Emniyet müdürü Halil Bozkurt Çorum’a atanır. POL-DER’li polisler sürgün edilerek yerlerine faşist POL-BİR’li polisler getirilir. Yapacakları saldırı ve provokasyonlarda herhangi bir pürüz çıksın istemezler. Saldırı “hazırlıksız” başlıyor 27 Mayıs’ta Ankara’da faşist şeflerden Gün Sazak’ın devrimci hareket tarafından cezalandırılmasından sonra faşistler, adım adım hazırladıkları, palanlı saldırıyı beklemeden kudurmuşcasına saldırmaya başladılar. 28 Mayıs günü şehrin en işlek caddesine ipini koparmış itler gibi dolan faşistler işyerlerinin camlarını kırıyor, hazımsızlıktan ne yapacaklarını şaşırmış bir vaziyette saldırıyorlardı. Ardından alevi halkın yaşadığı Milönü mahallesine yönelirler ama barikatlarla karşılaşırlar. Faşistler, devrimcilerin ve halkın direnişi karşısında amaçlarına ulaşamadılar. “Ya kan kusturacağız, ya tam susturacağız”, “Kanımız aksa da zafer islamın” sloganları ile saldıran faşist güruha polis hiç müdahale etmemiş, zor duruma düştüklerinde korumuştur. 28 Mayıs’taki bu saldırıyı şeflerini kaybetmenin hazımsızlığı ile başlatan faşistler plansız oldukları için amaçlarına ulaşamamışlardı. Fakat saldırılar aralıksız devam eder. Faşistler kontrolü ellerine geçirmek için polisin de yardımıyla ilçe yollarını denetlemeye başlarılar. Asıl büyük saldırının hazırlığı içerisindedirler. Bu nedenle çevredeki il ve ilçelerden faşistler Çorum merkezinde toplanır. Kent bu günlerde zaman zaman daha sakin görünse de faşistlerle sürekli çatışmalar yaşanır. Öyle ki alevi ve sunni halk iyice ayrıştırılır, azınlıkta olanlar kendi mezheplerinden halkın yoğun olduğu mahallelere göçederler. Etmek istemeyenler de zorla gönderilir. Saldırılar sadece şehir merkezi ile sınırlı kalmaz. Köylerde de alevi ve sunni köyler birbirine karşı kışkırtılır. Katledilen insanlar olur. Öyle ki köylüler tarlalarına gitmekten korkar hale gelirler. İlk “vuruş” polisten 30 Haziran’da faşistler tarafından dağıtılan bildirilerde cihat çağrısı yapılır. CHP’lilerin devrimcilerin yoğun olduğu semtlerden saldırı başlatılır. Akşam Pol-Bir’li polislerin de desteği ile saldırı tırmandırılır ve alevi ileri gelenleri ve devrimcilerden onlarca insan gözaltına alınır. İlk elde halkı önderlerinden kopararak güçsüz düşürmeyi hedefliyorlardı. Daha sonra evler silahlarla taranıp ateşe verildi. Bu ikinci saldırı özellikle ilk saldırıda girmeyi başaramadıkları Üçevler mahallesinde başlatılmıştı. Faşistler, tüm haberleşme ve yardım yolları kapatıarak iş yerlerini yağmalamaya giriştiler. Bu saldırıda faşistler ev yakma, tarama, yağma dışında dört kişiyi de katlederler. Ölümlerin duyulmasının ardından sokağa çıkma yasağı ilan edilir ama yasak faşistlere uygulanmaz. Katliam Günü Temmuz başında valilik ve MHP’de anormal bir hareketlilik yaşanır. MHP’ye daha önce tanınmayan insanlar girip çıkar, sürekli telefonlar çalışır ve herkes “cuma” gününden sözeder. Bunlar yaşanırken alevilerin mahallelerine de operasyon düzenlenip yüzlerce insan gözaltına alınır, silahlar toplanır. 4 Temmuz... MHP’lilerin sıkça bahsettiği “cuma” günü geldiğinde tüm camilerin anonslarında “komünistler Alaaddin Camii’ni ateşe verdi” denilerek saldırı başlatılır. Arabalarla taşınan silahlar dağıtılır ve hedef olarak Milönü mahallesi gösterilir. Böyle bir saldırıyı bekleyen halk, mahallede gece ve gündüz sürekli nöbet tutmaktadır zaten. Fakat saldırı daha çok gece beklendiğinden erkekler gündüz uyuyor, nöbete kadınlar devam ediyordu. Aniden anonsları ve “Allah Allah” seslerini duyan halk mahallelerine saldırı olduğunu düşünüp camiye doğru koşar, önce polis panzerleri ardından galeyana gelen koca bir kitleyle karşılaşırlar. Polis panzerlerinden halkın üzerine ateş açılır. Onlarca insan katledilir ve yaralanır. Halkın üzerine polis asker ve faşistler birlikte saldırırlar. Saldırıyı yönetenler MHP il başkanı İsmail Taştan ve Çorum ÜGD başkanı Seydi Erenyel’dir. Bu katiller rehin alınan on kişiyi kurşunu dizme emrini verir ve köylerden gelen kendi yandaşlarını da buna ortak ederler. Rehin aldıkları insanlara her türlü işkenceyi yapan yaptıran bu katiller, ellerindeki kadınların ırzına geçtikten sonra çamaşırlarını sopalara takıp dolaştırarak ahlaksızlıklarını da sergilerler. “Ne olur onu Sigorta’ya götürmeyin, orada öldürürler” 4 Temmuz’da “Allah allah” seslerini ve camilerden yapılan anonsları duyar duymaz sokağa fırlayanlardan biri de üniversite öğrencisi Süleyman Atlas’tır. Sokağa fırladığında panzerlerden açılan ateşle omuzundan yaralanır. Panzerden fırlayan polisler onu panzerin içine almaya çalışırlar. “Ben bu yarayla ölmem beni polislere vermeyin” diye bağırır Süleyman Atlas. Halk vermemek için direnir ama polisler hastaneye götüreceğiz diyerek zorla panzerin içine atarlar. Bir kadın: “Ne olur onu Sigorta Hastanesine götürmeyin orada öldürürler” diye bağırır ama polisler kadını dinlemezler bile. Süleyman SSK’ya götürülür ve ailesine cesedi teslim edilir. Vücudunda sigara izmariti söndürülmüş, şiş sokulmuş, kolu parçalanmış bir haldedir... SSK başhekimi ise “omzundan aldığı yarayla ölmüştür” şeklinde bir açıklama yapar. Ama halk işkencehaneyle SSK’ya gitmek arasında bir fark olmadığını çok iyi biliyordu. Çorum SSK hastanesi faşistlerin üs olarak kullandığı bir yerdi. Silahlarını burada depoluyor, bodrum katında işkence yapıyor ve rahatlıkla gizlenebiliyorlardı. Arama yapıldığında hemen kılık değiştirip “görevli” kartlarını yakalarına takarak elini kolunu sallayarak hastane içinde dolaşıyorlardı. SSK’nın faşist katillerce bu kadar rahat kullanılması devletin faşistlere nasıl kolaylıklar sağladığının ve nasıl desteklediğinin en iyi kanıtıydı. Sonuç olarak; Çorum’da 4 Temmuz’daki katliamda 26, ondan önceki saldırılarla birlikte de toplam 50’yi aşkın insan katledildi. Katledilen insanların cesetlerine yakınları aylarca hatta bazılarına yıllarca ulaşamadılar. Buldukları cesetler de yakılmış, işkence izleri ile tanınmaz hala getirilmiş haldeydi. Fakat kontrgerilla, Çorum’da ikinci bir Maraş yaratmayı başaramamıştır. Çorum’da halkın ve devrimcilerin birlikte direnişini kıramamış, beklemediği bir şekilde silahlı ve kitlesel bir direnişle karşılaşmıştır. Halk bu şekilde kendini savunmamış olsaydı Maraş’taki katliamdan çok daha büyük bir katliam gerçekleşirdi. " buda olayları anlatan farklı bi yazı. İnanan inanmayan herkes bu olayların nasıl provoke edildiğini görsünler. :cry: [hr:98713599fe]"Benim naciz vücudum elbet birgün toprak olacaktır, ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." Kemal ATATÜRK |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
Jayjay kardeşim dini bir forumda olduğumuzdan , siyasi bir tartışmaya yol açmasın diye , bu katliamları fazla detaylandırmadım.Senin yazdıkların daha doğru hatta yazılmayanlar da var.
Katliam ve çatışmalarda , ABD’nin gönderdiği sözde “Barış Gönüllüleri”nin de oldukça önemli etkileri olduğunu belirtmek gerekiyor. ABD , Sosyalist Blok’un gelişmesini kendine yönelik bir tehdit olarak algılamış , bunun karsisinda da bazı ülkeleri öncü karakol olarak kullanmayi amaçlamıstı. Türkiye , ABD için önemli bir ileri karakol işlevi üstlenebilirdi , ancak bunun için Türkiye’nin Sovyet nüfuzuna girmesini önleyecek tedbirler almak gerekmekteydi. Türkiye’deki devrimci gelişmeler ve örgütlenmeler , bu amaçla engellenmeye çalışıldı. Devrimci ve demokrat kitle örgütlerinin karşısında duracak ırkçı-şeriatçi örgütlenmelere yönelindi. Bununla da yetinmeyen ABD , özel yetiştirilmiş uzmanlarını Barış Gönüllüleri adıyla Türkiye’ye göndermeye başladı. Barış Gönüllülerinin , Türkiye’deki feodal , etnik ve mezhepsel (Alevi-Sünni , Kürt-Türk) ayrışımın yoğun olduğu bölgelerde Doğu , İç ve Güneydoğu Anadolu'da çalışması isteniyordu. Her türlü gereksinmeleri karşılanan Barış Gönüllüleri , istenilen bölgelerde görevlendirildiler. Elbette , kendi ülkelerindeki olumsuzlukları görmezlikten gelerek Türkiye’de barışı sözümona saglamaya gelmelerinin altinda gizli bir amaç bulunmaktaydi. Dogu ve Güneydogu Anadolu’da feodal yapının halen önemli ölçüde devam ettiğini iyi bilen ABD , bu bölgelerdeki aşiretler , inançsal topluluklar arasındaki çelişkileri saptamaya çalışıyordu. MALATYA KATLİAMI : Barış Gönüllülerinin bir bölümü Malatya’da çalışmaya başladı. Öncelikle Alevilerle Sünnilerin iç içe yaşadığı ve yoğunlukta olduğu ilçelerde çalısmayı yeğlemişlerdi. Barış Gönüllülerinin çalışmalarından kuşku duyan Akçadağ’ın köylerinden bir grup *ortak bildiriyle tepkilerini duyurmaya çalıştılar, ama tutuklanarak cezaevine konuldular, daha sonra beraat ettiler. Malatya'daki gerici ve ırkçı saldırılar , Barış Gönüllülerinin Malatya'da çalıştıkları dönemde başlamıştı. Böylece ideolojik ve inançsal ayrışım saldırıya dönüştü. 17 Nisan 1978'de Malatya Belediye Başkanı içinde bomba olan ve Ankara'dan postaya verilen bir paket alır. Evinde paketi açmasıyla bomba patlar. Patlamada kendisi , gelini ve iki torunu yaşamını yitirir. 18 Nisan’da cenazelerin kaldırılacağı gün , faşist ve şeriatçı güçlerin egemenliğindeki binlerce insan saldırıya geçer. Şehrin büyük bir kısmı yakılır , yıkılır. Katliam 2 gün sürer , 9 kişi ölürken 960 işyeri tamamen tahrip edilir. Bombanın Nükleer Araştırma Merkezi’nde imâl edildiği hükümetçe söylenir. Ayrıca bu merkezde ülkücülerin ağırlıkta olduğu açıklanır. Bu döneme ait katliam niteliğinde çok olay var.Bu katliamlarda dinsel amaç bulunmasına rağmen asıl amacın siyasi ve provakatif olduğu bir gerçektir.O yılların benzerinin yaşanmamasını dileyerek o döneme bir nokta koyalım. |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
sevgili jayjay,
yazilariniz tarihsel bazi gercekleri ortaya cikariyor...hafizalardan silinen bazi katliamlari tekrar ortaya koyuyor..tesekkur ederiz hatirlatmalarin icin... fakat yazilariniz ucuz sol soylemler iceriyor... slogan sol iflas etti sevgili jayjay, tabu sadece din degil..ideolojiler icinde gecerli siyasal kimliginiz gerceklerin onune gecmesin lutfen... pante'nin tarzina dikkat et..cikaracagin dersler olabilir... |
Re: Dini Vahşet ve Katliamlar
istavrit abi
Ddikkat et orda tırnak işaretleri var. Ben solcu yada sağcı deilim. İkisinden de nefret ederim. Ben bunu bi yerden almıştım kopyalayıp yayınlayım dedim. Kendi yazdığım bişi felan deil. Ama site kaynağını bilmiyorum.[hr:f0441fda27]"Benim naciz vücudum elbet birgün toprak olacaktır, ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." Kemal ATATÜRK |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 06:08 . |