![]() |
Körelmiş Organlar ve Diğerleri
Sürekli olarak insanın nasıl güzel bir tasarımın ürünü olduğundan bahsedilir. Olabilecek en güzel şekilde tasarlandığı, her şeyinin yerli yerinde olduğu ve intense daha iyisinin yapılamayacağı gibi fikirler yaratılışçılar tarafından süreki empoze edilmeye çalışılır. Peki durum gerçekte böyle midir?
Bu başlıkta, insan vücudundaki işlevsiz organları, hatalı konumlanmaları, yani evrimsel süreç içerisindeki hataları işlemeye çalışacağım. Amacım, insan vücudunun bir tasarım olamayacağı, olsa da ancak bir aptalın tasarımı olabileceğini göstermek. Hazırsak başlayalım: GÖZ: Yaratılışçılar, insan gözünün olasılıksız olduğunu ve ancak bir tasarımcının elinden çıkabileceğini iddia ederler. Bakalım gerçekte de böyle mi? Öncelikle gözün yapısını incelemekte fayda var: Şekil 1: İnsan Gözü http://img198.imageshack.us/img198/8356/26359746.jpg Şimdi de gözün arka tarafında ayrıca verilmiş olan retina yapısına daha yakından bakalım: Şekil 2: Retina http://img193.imageshack.us/img193/4636/retina.jpg Gözün çalışma prensibini kısaca özetleyecek olursak; Cisimden gelen ışık korneadan geçerek göz bebeğine buradan göz merceğine iletilir. Göz merceği ışığı retineya iletir buradan görme sinirlerine aktarılır ve beyindeki görme merkezinde görüntü yorumlanır. En kaba hali ile görme olayı bu şekilde gerçekleşir. Ancak burada değinmek istediğim nokta retinada ışığa duyarlı kısım olan koni(cone) ve çubuk(rod) hücreleri. Yukarıdaki şekillerde de açıkça görüldüğü gibi bu hücreler retinanın en gersinde konumlanmışlardır ve geriye doğru bakmaktadırlar. Bu hücreleri(fotoseller) beyne bağlayan sinirler ise retina yüzeyindedirler ve ışık, bu hücrelere ulaşmak için bu damar yığınından geçmek zorundadır. Bu damarların retine yüzeyinde bulunması sonucunda, gözde kör nokta adı verilen kısım meydana gelmiştir. Ancak bu kadar olumsuzluğa rağmen, göz görme olayını başarılı bir şekilde icra eder. Bunun nedeni ise beynin ve gözün kalan kısımlarının bu hatayı telafi edecek şekilde evrilmesidir. İsterseniz, Alman Bilim İnsanı Herrman von Helmholtz'un konu ile ilgili fikirlerine de bir göz atalım: Eğer bir optikçi bana tüm bu kusurlarla dolu aleti satmaya çalışsaydı, kendimde, ihmalkarlığından ötürü onu sert bir dille eleştirip ürünü geri iade hakkını görürdüm. Zira göz, optik bir alette bulunabilecek her türlü kusura, hatta kendine özgü ek bir kaç kusura sahiptir. Ama tüm bu kusurların üstesinden o derece gelmiştir ki, kusurların varlığından kaynaklanan görüntü bozukluğu, (olağan aydınlatma koşulları altında) retinadaki konilerin boyutları tarafından duyuların hassaslığına konmuş olan limitleri nadiren aşar. Ama gözlemlerimizi daha farklı koşullar altında yaptığımızda derhal kromatik sapıncın, astigmatizmin, kör noktaların, damarlı gölgelerin, ortamın kusuru şeffaflığının ve saydığım diğer tüm hataların farkına varırız. Elimden geldiği kadar konu hakkında bir şeyler yazmaya çalıştım. Konu hakkında çok fazla bilgim olmaması nedeniyle hatalarım olabilir. Bu nedenle şimdiden kusuruma bakmayın diyorum. Bir daha ki yazımda, yine bu başlık altında "Geri Dönen Gırtlak Siniri" konusunu işlemeye çalışacağım. 20'lik Diş, Apandisit vb. organlar da yine bu başlık altında incelenecektir. Katkıda bulunmak isteyen arkadaşların, yukarıdaki gibi açıklamaları ile birlikte istedikleri konuları bu başlık altında yazmalarından memnuniyet duyarım. Diğer Organlar ve Yazılar: Vas Deferens ------------(Sayfa 3) 20 Yaş Dişleri -----------(Sayfa 3) İnsandaki Vücut Kılları --(Sayfa 3) Körelmiş Kaslar----------(Sayfa 3) Atların Körelmiş Parmakları---(Sayfa 7) |
Iyi bir TASARIMCI benim miyop olmamami saglardi, biktim su cemakenlerden yahu:mad:
|
Geri Dönen Gırtlak Siniri(Recurrent Laryngeal Nerve):
Bu sinir, doğrudan beyinden çıkan sinirlerden biri olan "vagus"un kollarından biridir ve gırtlak için motor fonksiyon ve algılama kaynağıdır. Özellikle tiroid bezi ile yakın ilişkili bu sinir, tiroid bezinin alınması sırasında zarar görmesi durumunda konuşma bozukluğuna ya da konuşma yitimine neden olabilir. Şekil 1: İnsanda Geri Dönen Gırtlak Siniri (Kırmızı Rekli Olan) http://img268.imageshack.us/img268/3347/gray622.jpg Yukarıdaki şekilde de açıkça görüldüğü üzere, sinir, soluk borusunun sağ ve sol akciğere gitmek üzere ikiye ayrıldığı noktada geriye doğru bir çıkış yapmaktadır. Buradan da doğruca gırtlağa çıkar. Ortalama 20 cm civarında bir uzunluğa sahiptir. Ancak, bu sinirin simetriğinde bulunan ve sağ fagustan ayrılan gırtlak siniri, soldakinin aksine yolu uzatmadan doğrudan gırtlağa ulaşır. Peki, soldaki geri dönen gırtlak sinirinin böyle dolambaçlı bir yol izlemesinin nedeni nedir? Var olduğu iddia edilen tasarımcının dalgınlığı ya da dikkatsizliği sonucunda mı bu hale gelmiştir yoksa evrimsel bir geçmişe mi sahiptir? Bir kaç desimetrelik bu dolambaç göreceli olarak kimilerine fazla uzun gelmeyebilir. Ancak aynı sinirin bir zürafada da bulunması ve burada kat edilen mesafenin 4-4.5 metreye kadar çıkması şayet bir tasarımcı var ise çok da akıllı olmadığını olmadığını gösterir. Şekil 2: Zürafada Geri Dönen Gırtlak Siniri http://img695.imageshack.us/img695/9509/zrafa.jpg Akıllı bir tasarımcı olması ihtimaini bir kenara bıraktığımıza göre, sanırım artık evrimsel geçmiş ihtimalini göz önüne alabiliriz. Canlılığın suda başladığı düşünülürse, bakmamız gereken yerin balıklar olduğunu görürüz. Balıkların kalbi, bizim dört odacıklı kalbimizden farklı olarak iki odacıklıdır ve kanı, karın aortu denilen merkezi bir atardamardan pompalar. Karın aortu, her iki taraftaki altı solungaca giden, (en fazla) altı kol çiftine ayrılır. Daha sonra kan, zengin bir şekilde oksijenle bağlanacağı solungaçlardan geçer. Solungaçlardan sonra, yine altı çift kan damarı tarafından toplanan kan, sırt aortu denilen ve balığın ortasından geçen tek bir büyük damarda birleşerek vücudun geri kalanına dağılır. Altı solungaç atardamarı çifti, balıklarda bizde olduğundan daha bariz olan, omurgalıların bölütlenmiş vücut planına bir kanıttır. Büyüleyici bir şekilde, (detaylı anatomileri incelendiğinde görüleceği üzere) "gırtlak kemerleri" açıkça atasal solungaçlardan türemiş olan insan embriyosunda ise bu çok barizdir. Elbette bu kemerler solungaç işlevi görmemektedirler, ama beş haftalık insan embriyoları solungaçlı minik pembe balıklar olarak kabul edilebilirler. Şekil 3: Köpekbalığının Vagus Siniri http://img691.imageshack.us/img691/6998/sharkt.jpg Fazla detaya girmeden konuya geri dönecek olursak, balıklarda bulunan vagus sinirinin son üç solungacı besleyen kollara ayrıldığı ve bu sebeple bu kolların, ilgili solungaç atardamarının arkasından dolaşmasının son derece doğal olduğudur. Bu kollarda "geri dönüş" falan yoktur, mümkün olan en doğrudan ve mantıklı yolla hedeflerindeki organlara erişirler. Sudan karaya ve buradan da memelilere evrim sırasında, boyun ortaya çıkarken solungaçlar değişime uğtayarak tiroid bezi, paratiroid bezleri ve gırtağı oluşturmuşlardır. Geçmişte solungaçlara hizmet etmekte olan kan ve sinir damarları ise artık bu farklı bedensel parçalara hizmet etmeye başlamışlardır. Bu yeni öğrelerin evrimi sırasında damarlar da bu organlara uyum sağlayacak şekilde değişime uğramaya başlamışlardır. İşte bu değişimler sırasında birbirleri ile olan sıralı ilişkileri de ortadan kalmıştır ve boyun ile birlikte karmaşık bir yapıya bürünmüşlerdir. Geri dönen gırtlak siniri de bu karmaşada payına düşeni almıştır. |
Apandis
Apandis
İnsan vücudunda kalın bağırsak ve ince bağırsağın birleşme noktasına yakın bir bölümde bulunan, yaklaşık 10 cm boyuta sahip kese şeklinde bir organdır. Zengin kan damarları ve özel histolojik yapısı nedeniyle körelmiş bir organ olmadığı iddia edilse de kanıtlanmış bir işlevi bulunmamaktadır. Apandis hakkında bir yargıya varmadan önce hakkında önsel bir bilgiye ve evrimsel süreçteki yerine bakmak gerekir. Apandis, ince bağırsak ve kör bağırsağın birleştiği yerdeki parmak boyutlarındaki bir organa verilen isimdir. Genel olarak 2-8 inch boyutlarında olsa da bir inch’den küçük ya da 1 ayak(foot)’dan büyük olabilir. En büyük olduğu zaman kişinin çocukluk çağıdır ve yetişkinlik çağı boyunca küçülür. Apandis sadece insanlarda bulunan bir organ değildir. İnsan, şempanze, orangutan, goril ve jibonları(asya maymunu) da içine alan tüm insansı maymunlarda bulunur. Bizlerde bulunan apandis, primat atalarımızda bulunan daha uzun bir otçul körbağırsağın değişime uğramış halidir ve bu bakımdan evrimsel bir iz olma özelliğini taşır. Pek çok omurgalıda, körbağırsak, zenginleşmiş mukozal lenfatik dokulu ve bitkilerin sindirimi için özelleşmiş büyük, karmaşık bir mide-bağırsak(gastrointestinal) organıdır. Bu organın büyüklüğü türlere göre değişim göstermektedir. Örneğin koala gibi bazı türlerde tüm sindirim sisteminden daha uzun bir yapıya sahip olabilir. Otçul memelilerde körbağırsak bitkilerin yapısında bulunan selülozu sindirmekle görevlidir. Selülozu sindirebilecek enzimler salgılayan simbiyotik bir bakteriye ev olarak bu görevi yerine getirir. Omurgalıların karşılaştırmalı anatomisinde, uzun süreden beri insan apandisinin ve memeli kör bağırsağının sonunun yapısal olarak benzer(türdeş) olduğu bilinmektedir. Tabi ki, apandis ve kör bağırsağın sonu benzer olabilirler ve farklı işlevleri olabilir. Kör bağırsağın sonu olarak, insan apandisi aynı zamanda “kör kese” adına sahiptir ve bir diğer adı da “gerçek sekal apeks(true caecal apex)”tir. Pek çok omurgalı, memeli ve özellikle primatta sindirim sistemi içerisinde körbağırsağın sonu ve apandis aynı yakın pozisyonu paylaşır. Her ikisi de benzer yapı ve forma sahiptir, her ikisi de zengin lenfatik dokulu kör keselerdir, her ikisi de ortak gelişimsel kökene sahiptir ve aşağıda da açıklanacağı üzere primatlarda her ikisi de ara maddelerin kapsamlı bir dizisi ile bağlıdır. Apandisin Bazı Olası İşlevleri: Tıp tarihi boyunca apandis için pek çok olası işlev önerildi, incelendi ve çürütüldü. Bunlar arasında ekzokrin, endokrin ve nöromüsküler işlevler de vardır. Bugün ise, tıp otoritelerinden oluşan ve giderek büyüyen bir fikir birliği, apandisin en olası işlevi için gastrointestinal bağışıklık sisteminin bir parçası olduğunu düşünmektedir. Apandisin bağışıklık sisteminin bir parçası olduğundan şüphelenmek için pek çok akla yatkın argüman mevcuttur. İnsanda ve diğer primatlarda kör bağırsağın kalanı gibi apandis de zengin bir damar yapısına, lenfoide sahiptir ve normalde gut-ilişkili lenfoid doku ile ilgili olan bağışıklık sistemi hücreleri üretmektedir. Tavşan ve fare gibi hayvanlara ait modellerde ise apandis memeli mukozal bağışıklık fonksiyonuna dahildir. Hayvan araştırmalarında, apandisin genç jüvenillerde bağışıklık sisteminin uygun gelişiminde yer aldığı yönünde sınırlı kanıtlar vardır. Ancak, evrim karşıtı literatürde okutulanın aksine, apandisin, insanda, tek başına bir organ olarak, bağışıklık sisteminde özel bir işlevi olduğunu gösteren hiçbir kanıt yoktur. Douglas Theobald, Ph.D. The vestigiality of the human vermiform appendix. İsimli çalışmasının özet tercümesidir.Yazının geniş haline ve referanslara ulaşmak için:http://www.talkorigins.org/faqs/vestiges/appendix.html _________________________________________________ Vas Deferens Vas deferens, testislerin üzerinde bitişik şekilde bulunan spermi epididymis'den alıp ejakülatör kanala(ejaculatory ducts) taşıyan kanalın adıdır. Sağ ve sol epididymis'den çıkan iki kanal vardır ve ejakülatör kanalda birleşirler. Bu nedenle her bir Vas Deferensin uzunluğu 30 cm kadardır. Ejakülatör kanal ise spermi penise kadar taşımaktadır. Buraya kadar anlatılan bölümde herhangi bir ilginçlik yok gibidir. Ancak Dikkatli okunduğunda testislerin hemen üzerinden çıkan bu kanalın spermi penise taşıyacak olan ejakülatör kanala ulaşması için 30 cm kadar bir yol katetmesi gerektiği görülecektir. Testisler ve penis konum bakımından incelendiğinde uzunlukta bir hata olduğu düşünülebilir. Ancak verilen uzunluk ortalama da olsa doğrudur. Burada sorun, vas deferens kanalının izlediği yoldadır. Aşağıdaki şekil incelenecek olursa anlatılmak istenilen durum daha iyi anlaşılacaktır: http://img41.imageshack.us/img41/9830/vasdeferens.jpg Şekilden de rahatlıkla görüleceği gibi vas deferens, epididymis'den çıkıp aşağıdan ejakülatör kanala kısa yoldan ulaşabilecekken, yukarı tırmanarak üreterin etrafından dolanmaktadır. Aşağıdaki şekli incelersek, vas deferensin izlediği, bir tasarım olsaydı izlemesi gerekeni ve izlediği yolun evrimsel geçmişini görebiliriz: http://img233.imageshack.us/img233/7...sdeferens2.jpg (1) ile ifade edilen, vas deferensin gerçekte izlediği yoldur. (2) ile ifade edilen ise mükemmel bir yaratıcının tasarımı sonucunda izlemesi düşünülen yoldur. İki durum arasındaki fark incelendiğinde, mükemmel bir tasarımcıdan ya söz edilemeyeceği görülmektedir. Bir tasarımcının olduğunun düşünülmesi bile bu tasarımcının tasarımdan anlamayan biri olduğu fikrini ortaya çıkarır. Ancak olaya evrimsel açıdan yaklaşıldığında testislerin vücut içinden şimdiki konumlarına doğru inmişler ve bunu yaparken de, üreterin etrafından dolanmışlardır. Testislerin neden er bezleri torbalarına taşındığı kesin olarak bilinmese de, en muhtemel nedenin spermlerin sıcağa dayanıksız olması ve vücut içerisinde yapılarının bozulmaya uğraması olduğu düşünülmektedir. Nedeni ne olursa olsun, sonuçta geri dönen gırtlak sinirinde olduğu gibi akıllı ya da mükemmel olarak nitelendirilebilecek bir tasarımcının elinden çıkması beklenmeyecek bir durum söz konusudur. |
resimlerden bakıldığında gerçekten apandist köreliyormuş gibi geldi bana. gerçekten güzel yazıymış, çeviri için teşekkürler
|
Istatistik cok hos bir konu olmus, emegin icin tesekkurler..
|
Çok teşekkür ederim arkadaşlar. İnsanda bulunan 1-2 organı daha ekleyip ardından hayvanlardaki organlara değinmeye çalışacağım. Sizlerin de katkısını herzaman beklerim.
|
Alıntı:
|
sevgili istatistik, aslında insan için verilebilecek çok örnek var. vücudumuzdaki tüylerimiz, kulakların oynatılabilmesi, korku-heyecan-ürkme, küçük parmaklar gibi. gerçi ben hatadan ziyade evrime kanıt olarak yazdım:)
|
Alıntı:
Resmi incelerseniz retinal kan damarlarının da iddia edildiği gibi arka tarafta değil gözün içerisinde olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz. Bu bakımdan yazıdaki iddia geçersizdir. Bunun dışında Prof. Michael Denton yazıda bahsedildiği gibi moleküler biyolog değil biyokimyacıdır. |
aslında yemek borusu ile nefes borusunun boğazda bütün olması bile başlı başına evrim hatasıdır. su içerken hatta tükürüğümüzü dahi yutarken nefes borusuna kaçıp ölmemize sebep olabilir. gerçi tükürük zor bir ihtimal ama yemek veya sıvı olasılığı yüksektir.
|
Alıntı:
|
Alıntı:
|
Evet. Özellikle emzirme sonrasında dikkat edilmemesi durumunda kendi kusmuğu ile boğulma durumu ile karşılaşılabilir. Geçmiş ataların 4 ayak üstünde yürüdükleri ve sırt üstü yatmak gibi bie durumları olmadığı için bu onlarda herhangi bir soruna neden olmamıştır.
|
Alıntı:
|
Aslında bunlar hata değil. Daha çok ortak atalardaki materyallerin sınırlı olmasıyla ilgili. Doğal seçilim, ortak atalarımızdaki materyallerle iş görür. Bu yüzden eldekinin en iyisiyle yetinmek zorundadır. Bu hata gibi görünen organların çoğu atasal özelliklerin yeni durumlara adaptasyonundan ibarettir.
|
Alıntı:
|
Değerli arkadaşım TUBA;
Ne yalan söyliyeyim mesajınızdan kimi övüp, kimi yerdiğinizi pek anlayamadım. Beni bağışlayın ama, suç kimin, ceza kimin bilemedim... Eğer nefes borusu ile yemek borusunun bu kadar yakın oluşlarından evrimi, ya da ne bileyim dindarların deyimiyle "akıllı tasarım"ı sorumlu tutuyorsanız doğrusu bu kadarına da "pes" derim... Siz de yemek yerken, ya da çocuğunuz istifra ettiğinde biraz dikkatli oluverirsiniz olur biter... |
Alıntı:
|
Sayın klimanjaro nefes borusu ile yemek borusunun bu kadar yakın oluşundan evrim sorumlu değilse neyi sorumlu tutmamız gerekir? Neden bu iki yapı birbirine bu kadar yakın gelişmiştir? Bir teziniz varsa dinlemek isteriz.
|
Vas Deferens
Vas deferens, testislerin üzerinde bitişik şekilde bulunan spermi epididymis'den alıp ejakülatör kanala(ejaculatory ducts) taşıyan kanalın adıdır. Sağ ve sol epididymis'den çıkan iki kanal vardır ve ejakülatör kanalda birleşirler. Bu nedenle her bir Vas Deferensin uzunluğu 30 cm kadardır. Ejakülatör kanal ise spermi penise kadar taşımaktadır. Buraya kadar anlatılan bölümde herhangi bir ilginçlik yok gibidir. Ancak Dikkatli okunduğunda testislerin hemen üzerinden çıkan bu kanalın spermi penise taşıyacak olan ejakülatör kanala ulaşması için 30 cm kadar bir yol katetmesi gerektiği görülecektir. Testisler ve penis konum bakımından incelendiğinde uzunlukta bir hata olduğu düşünülebilir. Ancak verilen uzunluk ortalama da olsa doğrudur. Burada sorun, vas deferens kanalının izlediği yoldadır. Aşağıdaki şekil incelenecek olursa anlatılmak istenilen durum daha iyi anlaşılacaktır: http://img41.imageshack.us/img41/9830/vasdeferens.jpg Şekilden de rahatlıkla görüleceği gibi vas deferens, epididymis'den çıkıp aşağıdan ejakülatör kanala kısa yoldan ulaşabilecekken, yukarı tırmanarak üreterin etrafından dolanmaktadır. Aşağıdaki şekli incelersek, vas deferensin izlediği, bir tasarım olsaydı izlemesi gerekeni ve izlediği yolun evrimsel geçmişini görebiliriz: http://img233.imageshack.us/img233/7...sdeferens2.jpg (1) ile ifade edilen, vas deferensin gerçekte izlediği yoldur. (2) ile ifade edilen ise mükemmel bir yaratıcının tasarımı sonucunda izlemesi düşünülen yoldur. İki durum arasındaki fark incelendiğinde, mükemmel bir tasarımcıdan ya söz edilemeyeceği görülmektedir. Bir tasarımcının olduğunun düşünülmesi bile bu tasarımcının tasarımdan anlamayan biri olduğu fikrini ortaya çıkarır. Ancak olaya evrimsel açıdan yaklaşıldığında testislerin vücut içinden şimdiki konumlarına doğru inmişler ve bunu yaparken de, üreterin etrafından dolanmışlardır. Testislerin neden er bezleri torbalarına taşındığı kesin olarak bilinmese de, en muhtemel nedenin spermlerin sıcağa dayanıksız olması ve vücut içerisinde yapılarının bozulmaya uğraması olduğu düşünülmektedir. Nedeni ne olursa olsun, sonuçta geri dönen gırtlak sinirinde olduğu gibi akıllı ya da mükemmel olarak nitelendirilebilecek bir tasarımcının elinden çıkması beklenmeyecek bir durum söz konusudur. |
20 Yaş Dişleri (Wisdom Teeth)
Öncelikle 20 yaş dişlerinin "azı dişi" dediğimiz ve görevi çiğnemek olan dişlerden olduğunun bilinmesinde fayda vardır. Bu dişler 3. azı dişi olarak bilinirler ve alt-üst çenenin her ikisinde de sağ ve sol kısımlarda en arkada konumlanmışlardır. Bu nedenle her insanda 4 tane bulunmaktadır. Bazı nadir durumlarda 4'ten fazla oldukları da görülmüştür. Bu dişler, çoğunlukla 18-24 yaşları arasında ortaya çıkar. http://img404.imageshack.us/img404/1066/wisdomtooth.jpg Bu diş, çiğneme dişi olması dolayısıyla faydalı ve insanın sindirim sistemi için önemli bir diş olarak görülebilir. Ancak gerçekte durum bundan biraz farklıdır. Çünkü, bu diş ortaya çıkış sürecinde kişilerin büyük çoğunluğu için sorun teşkil eder ve bu sorunun yol açtığı acı ve ağrı, dişin cerrahi olarak yerinden alınmasına kadar devam eder. Aşağıda, bu dişin bazı hatalı oluşum biçimleri görülebilir: http://img209.imageshack.us/img209/9...sueimpacti.jpg Oldukça geç bir evrede ortaya çıkmaları, ortaya çıkmaları sırasında ve sonrasında kişilerin büyük çoğunluğunda sıkıntı ve sorunlara neden olmaları ve cerrahi müdahale ile alınmaları sonucunda herhangi bir eksiklik hissedilmeden kişilerin hayatlarını devam ettirebilmeleri, insan 20 Yaş Dişinin körelmiş bir organ olduğunu destekler. Körelmiş organların tasarım sonucunda oluşması gibi bir ihtimal olmadığına göre, bu körelmeyi evrimsel bir kanıt olarak ele almak mümkündür. İnsanın evrimi göz önünde bulundurulursa bu dişlerin geçmişteki işlevleri ve körelme nedenleri daha kolay anlaşılacaktır. Geçmişte insan ve maymunun ortak atasından ayrılarak evrim sürecinde kend yolunu seçmesinin ardından pek çok değişim geçirmiştir. En eski atalarımız hem ağaç üzerinde hem de yerde yaşamaya uygun bir yapıdaydı. Bu yaşam biçimine uygun olarak da meyveler, yapraklar ve diğer yeşillikler ile beslenmekteydi. Ancak selülozun sindirimi o kadar kolay değildi. Bunu sorunu farklı canlılar farklı şekillerde aşmaya çalışıyorlardır. Kimi enzimler kulandı, kimi geviş getirerek birden fazla fiziksel öğütüm gerçekleştirdi. İnsan ise bunu güçlü bir çene ve fazla sayıda öğütücü diş ile aşmaya çalışmıştı. Bu nedenle geçmişte yaşamış olan atalarımız daha geniş ve güçlü bir çeneye sahiptiler. Ancak, daha sonra bu atalarımız ağaçlardan inerek uzun mesafeli göçlere başladılar. Bu göçler süresinde alışık oldukları meyve ve yeşillikleri görmeden uzun süreli yolculuklar yaptılar. İşte bu göçler ve besin sıkıntısı ete yönelimi zorunlu kıldı. İşte bu aşamadan sonra doğal seçilim devreye girdi ve bu yeni beslenme biçimine ayak uydurabilenler tür içerisinde avantajlı konuma geldiler. Yeşilliklere göre daha fazla besin içeren sindirimi daha kolay olan bu yeni besin maddesi avantajın temelinde yer aldı. Bu yeni besin maddesine yönelim ile vücutta da uyum sağlama süreci başlamış oldu. Southern Illinois Üniveristesinden Robert Corruccini bu durum hakkında şöyle bir açıklama öne sürmektedir: son 400 yıllık süreçte insanların besin düzeni daha yumuşak ve daha fazla işlenmiş besinlerden oluşmaya başladıkça insan çenesindeki aşırı kalabalık diş sayısı daha da şiddetli hissedilmeye başladı. Azı dişlerindeki daha az aşınma(iş düşmesi), çene alanının daha da küçülmesine ve 3. azı dişi için gerekli alanın giderek azalmasına neden olmaktadır. İşte sadece 400 yıllık süreçte bile bu şekilde gözlenebilir bir değişim olduğu göz önünde bulundurulursa, evrimin sürdüğü milyonlarca yılda bu noktaya kadar gelmiş olduğumuzu düşünmek pek de zor değildir. Tazmanya'da yaşıyan yerlilerde bu dişler hiç görülmezken, Meksika'da yaşıyan bir yerli kabilesinde ise bu dişler sorunsuz olarak ortaya çıkmaktadırlar. Bunun yanında pek çok ülkede ve pek çok bireyde 20 yaş dişleri artan oranda sorun olmaya devam etmektedir. Genel olarak dünya nüfusunu incelenirsek de 20 yaş dişlerinin, yaklaşık %35'lik bir kesimde hiç görülmediği sonucu ile karşılaşırız. Yani tamamen kaybolmuştur. Bu da bizi evrimin devam ettiği gerçeği ile yüzleştirmektedir. |
İnsandaki Vücut Kılları
Memeli hayvanları incelediğimizde suda yaşayan türler hariç hepsinin vücutlarının kılla kaplı olduğunu görürüz. Bu kılları kendilerini sıcak tutmak, düşmanlarını tehdit etmek vb. amaçlar için kullanırlar. Ancak yine bir memeli olan insansa bu kıllar işlevini yitirmiş ve körelmişlerdir. Peki bunu nasıl anlıyoruz? Hayvanların soğuktan korunmak için ya da düşmanlarını tehdit etmek için vücutlarında bulunan tüyleri diktiklerine şahit olmuşuzdur. İşte bu davranışın bir mantığı vardır. soğuğa maruz kalan bir hayvan, tüylerini diktiği zaman tüyler arasındaki boşlukları dolduran hava sıcaklığı daha az ileteceği için yalıyımı arttırır ve hayvanın ısı kaybını minimum düzeyde tutar. Yine herhangi bir potansiyel düşman nedeniyle krkan hayvan tüylerini dikerek olduğundan daha büyük bir hacme sahip görünerek düşmanını tehdit etmeye çalışır. Benzer durumlarda tüylerin dikilmesini sağlayan mekanizma insanlarda da bulunmaktadır. Ancak, insan vücudundaki tüylerin evrim sonucunda azalması ya da tamamen ortadan kalkması nedeniyle, diğer memelilerdeki aynı görevi görememektedir. yani işlevini kaybetmiştir. http://img853.imageshack.us/img853/5523/bodyhair.jpg Hominid'lerdeki büyük beyin yapısı ve etkili bir şad damarı yapısının eksikliği, vücut sıcaklığındaki artışlara karşı savunmasız oldukları anlamına gelir. Bu durum, insanlardaki çıplak (tüylerin bulunmadığı) deri ve ter bezleri ile oluşturulmuş etkili soğutma sistemini açıklayabilir. Ayrıca, iki ayak üstündeki bir memelinin, doğrudan gelen güneş radyasyonundan etkilenmesi olayının azalmasının, vücut kılları üzerinde de azalmaya neden olacağısavunulmaktadır. Bu fikir, savana dört ayaklılarında da bu karakteristiğin olmayışısı açıklamaktadır. Ayrıca, hipertermiye bu kadar duyarlı bir türde, etkili bir soğutma sisteminin bulunduğu bireylerin doğal seçilimde daha avantajlı olarak şimdiki forma ulaşması beklenen bir durumdur. |
Alıntı:
http://www.youtube.com/watch?v=EUFDavALGrw |
Gerçekten gzel bir video sayın tuba. Özellikle beyin kullanımı ve paralel olarak gelişen hacmi son yazıdaki vücut kıllarının ortadan kalkma gerekçesini de destekler nitelikte.
|
videonun sonunda "belki biz insanlar en tepedeyiz diye o kadarda da rahat olmamalıyız" cümlesi oldukça hoşuma gitti, en azından narsist olan bazı dinci kesim için iyi bir söz :)
|
İnsanda Bulunan Körelmiş Kaslar
1) Plantaris Kası: Plantaris, insanlarda bacağın arka bölmesinde(posterior crural compartment) bulunan yüzeysel bir kastır ve körelmiş bir yapıya sahiptir. Öyle ki, insan nüfusunun yaklaşık %7-10'luk bir kesiminde bulunmaz. İnce bir kastan ve uzun ince bir tendondan meydana gelir. Motor fonksiyonları bakımından oldukça minimal bir işlerliğe sahiptir ve genelikle vücudun diğer kısımlarında kapatılması gereken doku ihtiyacını karşılamakta kullanılır. http://img69.imageshack.us/img69/2184/plantis.png İnsanlarda oldukça işlevsiz ve kimi insanlarda bulunmayacak derecede körelmiş olmasına karşın, plantis, diğer primatlarda oldukça önemlidir. Bunun nedeni, ayak ile cisimlerin kavranmasında kullanılıyor olmasıdır. http://img543.imageshack.us/img543/1521/monkeyq.jpg İnsan, evrimsel süreçte ağaçlardan inerek kendi yolunu çizdiğinde, artık bu kasa ihtiyacı kalmamış ve bu kas işlerliğini yitirmeye başlayarak körelmiştir. 2. Auricularis Kasları: Auricularis kasları, dış kulağı çevreleyen ve 3 farklı kastan oluşan bir grup kasa verilen isimdir. Hayvanlarda bu kaslar, kulağın hareket etmesini sağlayarak, işitme eyleminin daha verimli şekilde yapılmasını sağlarlar. Örneğin kedilerde bu kas, kulağın neredeyse tamamen geriye dönmesini sağlar. Bu özellik sayesinde avlanan bir kedi, gözünü avından ayırmadan arkasından gelebilecek herhangi bir tehlikeye karşı tetikte olur. İnsanda ise bu kas, kulaklarda çok küçük bir kımıldanmadan daha fazlasını yapamaz. http://img851.imageshack.us/img851/3804/auricularis.jpg |
İnsan evrimine ve evrimsel geçmişine yönelik en belirgin kanıtlardan biri de “Erkek” bireylerde de bulunan meme yapısıdır. Kadınlarda, ürettikleri süt ile, bebeği beslemeye yarayan meme, erkeklerde herhangi bir işleve sahip değildir.
Tüm insanlarda, her iki göğsün merkezine doğru birer tane olmak üzere doğumundan itibaren 2 adet meme bulunur. İnsan fetusu, süt hattı boyunca koltuk altından karın bölgesine kadar bir kaç meme daha geliştirir. Bu duruma “supernumerary nipple” adı verilir. Bu fazladan memeler, çoğu zaman doğumdan sonra kaybolsa da, belirgin olmamakla birlikte varlığını devam ettirir. http://img703.imageshack.us/img703/9...uction1aft.jpg İnsan fetusunun, bu şekilde bir gelişime sahip olması, insanın diğer memeli türleri ile olan akrabalığının kanıtlarından biri olarak değerlendirilebilir. Pek yaygın olmasa da, yine bu fazladan memeler bazen süt bezlerine de sahip olabilirler. Bazı yeni doğmuş erkek ya da dişi bebeklerde süt üretimi olduğu görülür. Halk arasında “Cadı Sütü” olarak nitelenen bu durum, anneden bebeğe geçen “östrojen” hormonu kaynaklıdır ve oğumdan birkaç gün sonra kaybolur. Kadınlarda meme, ergenlik döneminden itibaren salgılanan östrojen hormonu ile değişik ölçülerde büyümeye uğrar. Hamile kalma ve doğum yapma da meme büyümesine neden olan etkenler arasındadır.Erkeklerdeki gelişim sürecine bakılacak olursa; insan fetusu, genetik olarak erkek ya da kadın olması farketmeksizin gebeliğin ilk 6 haftası boyunca aynı görünüme sahiptir. 6 haftanın ardından, genetik olarak erkek olan fetus erkek hormonlarını, genetik olarak kadın olan fetus ise kadın hormonlarını üretmeye başlar. Genellikle, bu noktadan itibaren, erkek memesi fazla bir değişim göstermez. Ancak, bazı durumlarda, gynecomastia adı verilen bir durum ortaya çıkabilir. Buna göre, erkek memesinin altındaki ve etrafındaki yağ dokusu kadın memesine benzer bir yapı geliştirir. Bu durum, testesteron seviyesinde düşme yaşanması durumunda da ortaya çıkabilir. Gynecomastia, ergenlik dönemindeki erkek çocuklarında da hormonal yapıdaki ani dalgalanmalar nedeniyle ortaya çıkabilir. “Doğal seçilim neden erkek memesini eleyecek şekilde yürümedi” sorusu, pek çok kişinin aklına gelebilir. Bu soru için Prof. Andrew M. Simons’un “Why do Men Have Nipples?” isimli çalışması bir açıklama öne sürmüştür: Erkek ve kadını birbirinden ayıran özellikler eğer ortada bu özellikler için bir seçilim varsa meydana gelirler; özellik erkek ve kadında çiftleşmenin başarılı olması için gerekli ancak en iyi ya da optimal özellik kadında ve erkekte farklı olmalıdır. Böyle bir ayrımın, ne niteliğin her iki cinsiyet için de önemli ve aynı optimallikte olması durumunda ne de cinsiyetlerden biri için önemli ancak diğeri için önemsiz olması durumunda oluşmasını beklemeyiz. İkincisi, meme konusuna gelirsek. Çiftleşme başarısı bakımından kadınlardaki memenin avantajı gayet açıktır. Fakat, kadın ve erkek için aynı karakteri paylaşma genetik hatası ile ortaya çıkan erkek memesinin en iyi açıklama, genetik korelasyonda, kendisine yönelik bir seçilim olmadığıdır. İlginç olan, erkek memesi kaynaklı bazı sorunlar yaşanmasına karşın (kanser gibi), günümüzde çağdaş bir seçilimin de bulunmamasıdır. Bir anlamda, erkek memesinin, balinanın leğen kemiği gibi olduğunu söyleyebiliriz: eğer daha fazla hasara neden olurlarsa ortadan kalkabilirler. Stephen Jay Gould ve Richard C. Lewontin’in yeni ünlenen makalesinde dediği gibi, her özelliğin adaptif(uyum sağlayan) bir açıklaması olduğunu varsaymamalıyız. Venedik’teki St. Mark’s kubbeli katedrali Katedralindeki köşeliklerin mimari bir durum olması gibi, erkek memelilerde meme bulunması da kadınlardaki memeden gelen genetik mimarinin bir sonucudur. |
Alıntı:
|
Alıntılamış olduğunuz mesaj konusunda yazacak olursak;
Gözde bulunan retina, görme olayının gerçekleşmesi için gerekli olan ışığın geldiği yöne değil aksi istikamete bakmaktadır. Bu sebeple de retinayı besleyen kan ve siniz damarları gözün içerisinden geçmekte ve "kör nokra" dediğimiz bölgenin oluşmasına neden olmaktadır. Bu açıkça mükemmel bir tasarım olmaktan uzaktır. İşlevsiz konusuna gelecek olursak, yazılarımdan sadece birisine değinerek söyleyeyim; kulakların kımıldatılması(bir kaç milimetre kadar) insan için işlevsizdir. Dolayısıyla bunu sağşayan mekanizma da gereksizdir. |
Alıntı:
|
Alıntı:
Görme olayının optimal şekilde gerçekleşmesi ise görüntünün beyin tarafından düzeltilmesi ile oluşur. Bu düzeltmeler içerisinde, gözde görüntünün ters oluşması da vardır. Bu da gözdeki bir diğer kusurlu yapıdır. |
Alıntı:
|
Alıntı:
Daha fazla göze ya da 360 derecelik yorun döndürmeye ihtiacınız yok. İnsanın şuan sahip olduğu anatomi bunları telafi edebilecek düzeyde. Bu konuda Richard Dawkins'in son kitabı "Yeryüzündeki En Büyük Gösteri"yi öneririm. Sorularınızın bir çoğuna burada cevap bulabilirsiniz. Neden fazladan organlar geliştirilmemiş de buna dahil. |
Balinalarda Pelvis ve Arka Bacak Kemiği
Pelvis ve Hindlimb(arka bacak) kemikleri, balinalarda, herhangi bir eklemle omurgaya ya da iskelet yapısının diğer bir bölümüne bağlı olmayan ve vücutta yüzer halde bulunan kemiklerdir. Bu iki kemik, balinanın vücudunda gömülü(internal) halde bulunmaktadırlar ve balinanın hareket etmesinde(yüzmesinde) de hiçbir faydaları yoktur. Bu özellikleri ile, Pelvis ve hindlimb kemikleri körelmiş organ tanımını tam olarak karşılamaktadırlar. Peki, körelmiş organ olarak nitelediğimiz bu kemiklerin, evrimsel bir açıklaması var mıdır? Yoksa, körelmiş organ tanımlamamız, evrim karşıtlarının “bizim bilmediğimiz bir amacı ve işlevi vardır” açıklaması gibi bilimsellikten uzak ve komik bir tanımlama mıdır?
Diğer tüm körelmiş organların olduğu gibi, pelvis ve hindlimb kemiklerinin de evrimsel bir açıklaması vardır. Ayrıca bu açıklamalar “iman gücü”nün aksine, bilime dayalıdır. 65-50 milyon yıl önce (Early Tertiary) varolan tüm memeliler, karada yaşamaktaydılar. Bu nedenle, suda yaşayan memelilerin, karada yaşayan memelilerden evrimleşerek suya geri dönüş yaptıkları kesin olarak bilnmektedir. Ayrıca, suda yaşayan memelilerin ön bacak yapılarının, karada yaşayan memeliler ile aynı yapıda olması bunu kanıtlar niteliktedir. Bu benzerliğin yanında, suda yaşayan memeliler, hareket etmeyi, yüzmeyi, dalmayı ve beslenmeyi sağlayan pek çok adaptasyon ile karada yaşayanlara göre özelleşmişlerdir. Vücutları uzamış, aerodinamik yapıları gelişmiştir; kuyrukları, itiş gücünü yükselten bir hal almış; bacakları ise boyut olarak küçülmüştür. Ön bacak kemikleri, sert dirsek ve artan parmak kemiği sayısı ile yüzgeç halini alırken, pelvis ve arka bacak kemikleri işlevsizleşmiş ve körelmiştir. Bu geçişi gösteren fosil kayıtları aşağıdaki tabloda da görülebilir. http://img687.imageshack.us/img687/3...utionlarge.jpg Yukarıda, isimleri ve fosilleri verilmiş olan memelilerden, “Pakicetus” bilinen ilk suda yaşayan memelidir. Pakicetus’tan itibaren tabloda bulunan memeliler, “Ambulocetus” dışında, tamamı suda yaşayan memelilerdir Ambulocetus ise, deniz aslanı gibi amfibiyen(hem suda hem karada yaşayabilen) bir canlıdır. Karada yaşayan memelilerden, balinaya kadar olan evrimsel süreç, fosil kayıtları açısından da en iyi şekilde şematize edilebilen süreçlerden biridir. Konu ile ilgili daha detaylı bilgiye ise Richar Dawkins‘in kişisel sitesinden ve diğer elektronik ortam kaynaklarından ulaşılabilir. |
Alıntı:
Kaset gibi aynı yere gitmeye gerek yok... RDawkins ve Talkorigins gibi evrim konularını abarta abarta anlatan site ile şahısları kabul edilmez. http://www.turandursun.com/forumlar/...t=2898&page=25 yaratılışçıların cevap vermekte zorlandığı sorular ! Konu kısmı mevcuttur.. |
Apandiste fazlaca damar bulunması nedeniyle bir işe yaradığı düşünülüyor. Ancak kanıtlanmış ve bilim insanlarınca kabul görmüş bir işlevi yoktur. Bunu herhangi bir haber sitesinden değil bilimsel makalelerden inceleyerek rahatlıkla görebilirsiniz.
|
Apendisit, appendicitis,Appendix
Apendis (appendix vermifomis) ince bağırsağın kalın bağırsakla birleştiği noktadaki kör bağırsağa verilen isimdir. Apendisit ise bu kör bağırsağın iltihaplanmasıdır. Kör bağırsak 2-20 cm boyunda falkat ortalama 10 cm olup solucan şeklindedir. Kör bağırsağı eskiden Darvin işe yaramayan ve evrimleşme süresinde kötürüm kalmış bir organ olarak nitelemiştir. Bugün kör bağırsakta oldukca çok lenf bezi olduğu ve bunların bağırsaklardaki kokuşma ve iltihaplanmayı önlemek için sürekli bağışıklık sisteminin özel timleri olan lenfozitleri salgıladığı bilinmektedir. Peki dışarıda baktığımızda bağırsağa bağlı küçük bir çıkıntı ne işe yarıyor..İlk önce bu çıkıntı içsel ve dışsal özellikleri araştırmak lazımdır...Niye işe yaramayan bir organ vücutta olsun ki..Ve bulunduğu nokta ile boşaltım sistemleri hakkında detaylı bilgi öğrenmek lazımdır.. Apandis içinden besinlerin geçmediği küçük bir bağırsak çıkıntısıdır. Hareketli ve esnek bir boru biçiminde olan bu çıkıntı kalınbağırsağın başlangıç bölümü olan körbağırsağa, incebağırsakla birleşme yerinin hemen gerisinde bağlanır. Genellikle eğik biçimde gövde ek-senine doğru uzanır. Bu normal konumunun dışında leğen içine, karaciğer al-tına ya da sol böğüre doğru da yerleşebilir. Alışılmış yerinin dışında bulunan apandisin iltihaplanması, belirtileri değerlendirmede ve hastalığın tanışım koymada güçlükler yaratır. Apandisin anatomik yapısında üç katman göze çarpar. Dış yüzeyi seröz (sıvı içeren) bir zar örter. Bunun altında kas katmanı ve en içte de lenf dokusunca zengin, girintili çıkıntılı b peritonit oluşur. Apendis üzerine yıllarca araştırma yapılmasına rağmen birçok araştırmacı bilimadamlarına göre apendis içerdiği LENF dokusu insanı birçok rahatsızlıktan koruyan bir tabakadır..İnsan ve canlılar yiyecek olarak aldıkları besinde zarar virusler ve zarar asalaklar vardır..Apendi bu zararlı virus ve asalakları kendi bünyesinde yok ederek dışarıya atılmasını sağlar.. Bir düşünelim ince bağırsak içinde bulunan emici türler işe yaramıyor söylerse olmaz...Çünkü emici tüyler vücut için yararlı besinleri emerek kana karışmasını sağlar.. Şimdi Apendise bakalım içerdi LENF dokusu boşuna mı var..LENF dokuları ne işe yarıyor..İşte orda bizim sorunun cevabı ortaya çıkıyor..Lenf dokular insanların koruyucu bir kalkanı oluyor... Bağırsaklar alan olarak 300-400 m² büyüklüğünde, yani bir top sahasının yarısından biraz daha büyüktür. Bağırsak florasında bilinen 500 tür bakteri mevcuttur ve bunlar 1-10 katrilyon arasında yekün tutar ve bunlar genelikle kalınbağırsaktadır. Sağlıklı bir insanda bağırsakdaki bakterilerin % 98’i faydali olup yediğimiz besinlerdeki proteinleri aminoasitlere, karbonhidratları disakkaritlere ve yağları yağasitlerine dönüştürürler. Örneğin proteinlar 30 000-300 000 molekülden oluşur ve bunu amino asitlere (tek moleküle) enzimler veya bakteriler araciliği ile dönüşürler. Faydalı bakteriler bir taraftan besinleri parçalıyarak moleküllere ayırırken diğer taraftandan BC (Folikasit), B2, B6, B12 ve K-Vitamini üretirler. Aşırı et, peynir, yumurt ve mamüleri yiyen kişilerin sindirim organları zamanla yeterince ve kaliteli enzim salgılıyamazlar ve bakterileride görevlerini yapamayınca sindirim problemleri başlar. Faydalı bakterilerin oranının azalmasi ile onların yerine patojen (hastalik yapan) bakteriler, viruslar, mantarlar ve parazitler yerleşir ve dengeler bozulur. Kişide immunzafiyeti (bağışık sistemi), allerji, enfeksiyona karşı dayanıksızlık, iltihapli hastalıklar vb. rahatsızlıklar ortaya çıkar. Kişi Apendisi alındıktan sonra normal insan gibi birçok rahatsızlıklarda bağışıklık sistemi zayıf olacak ve erken rahatsızlanacaktır.. Mikroorganizmalar: Apandisin iç boşluğu çok dardır. Bağırsak florasında bulunan bütün mikroorganizmalar burada da yaşar. Apandis genellikle bu mikroplara karşı yeterince dirençlidir. Ama bazen çoğalan mikroplar hastalık yapıcı özellik kazanır. Böylece apandisin iltihaplanma süreci başlar. Zararlı ve zararsız bakterileri Apendis Lenf dokusunda geçtikten sonra kalan 98 % yararlı, 2 % zararlı olarak kalır..Bu süreçte bağırsak devamlı çalış halde olduğu için milyonlarca mikroorganizma vücuttan dışarı attılır. Bu Darwine göre gereksiz görünen organın faaliyetini tam anlatmak için Boşaltım,Sindirim,Dolaşım sistemleriyle bağlantı kurarak anlatmak gereklidir. O gereksiz denilen bu organ her vücut sitemine faydası olan bir organdır.. YUKARI BAK ..... Alıntı:
Ben Apandis bölgesinde Damar görmedim sen nasıl bir parmak uzantı kadar olan çıkıntıda toplar ve atar damar gördün.. Lenf dolaşımı, yağların sindirimi sonucu oluşan yağ asidi ve gliserol ile yağda eriyen vitaminleri bağırsaktan alarak doğrudan kalbe iletir. Lenf doku olan Apandist nasıl çalıştığını bulabilirsin.. |
http://upload.wikimedia.org/wikipedi...ad/Gray536.png
Sahip olduğu damar yapısını resimden görebilirsiniz. BURADA da referansları ile birlikte kendisi hakkında açıklamalar mevcut. İşlevi için ise "MUHTEMEL" ibaresi bulunmakta. Eğer yeni bir bulgunuz var ise bizimle de paylaşın. Apandis, yapısındaki damar ve lenf dokuları ile işlevi olan bir organ olarak düşünülür. Ancak bunların hiç bir kanıtlanmamıştır. |
Alıntı:
Ayrıca Amerikanın en ünlü sağlık dergisinde Apandist ve Bademciğin erken alındığında kalp krizi risk oluştuğunu yazmıştı.. Sen körelmiş organdır diyorsun senin Güncel olmayan yazılarına göre körelmiştir.. 20 yaşından önce apandisit, bademcikler cerrahi olarak çıkarılması, İsveç'te yapılan bir büyük nüfusu çalışmada erken kalp krizi riski ile ilişkili bulunmuştur . Tonsillektomi (HR 1.33)% 33 ile% 44 (risk oranı 1.44) ve apendektomi riskini artırmıştır. Riskini artırır sadece istatistiksel olarak anlamlı ve bademcik ve ek çıkarıldı hem zaman daha yüksek idi. Ancak, işlemleri, 20 yaş üstü insanlar yapıldı belirgin hiçbir risk ilişkisi vardı. MeteE "Koroner kalp hastalığı olan yangıyı güçlü biyolojik ve epidemiyolojik kanıtlar göz önüne alındığında," araştırmacı Dr Imre Janszky Stockholm Karolinska Enstitüsü Halk Sağlığı Bilim Bölümü dedi, "bir, bademcikler ve apandis bu cerrahi olarak çıkarılması, tahmin bağışıklık sonucu etkiler, aynı zamanda KKH üzerinde uzun vadeli bir etkisi olabilir. Ancak, apandisit ameliyatı veya ateroskleroz veya tonsillektomi KKH riski üzerine potansiyel etkilerini değerlendiren herhangi bir çalışma farkındaydılar. " |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 16:57 . |