![]() |
Biraz da oradan buradan
İstanbul güzelliğiyle kaç yürek yaktı bilinmez. Ama, yıllar önce bir evde başlayan yangın koca mahallelerin kül olmasıyla sona ererdi. 1509 yılındaki büyük depremden sonra halkın taş yapılar yerine ahşap evlere rağbet etmesi, en az deprem kadar yıkıcı olan yangın felaketinin doğmasına neden olur. İstanbul'un yürek hoplatan yangınları sokakların çok dar olduğu Haliç kıyılarında boy gösterirdi. Hava bir de poyraz ise yangın canavara dönüşür, ateşten diliyle bir kaç saat içinde mahalleleri yutarak aç karnını doyururdu. İstanbul yangınları mimarimizin en güzel örneklerinden olan yüzlerce konağın günümüze ulaşmasını engellediği gibi, matbaanın kullanılmadığı dönemlerde, raflarında elyazması kitapların dizildiği nice kütüphanedeki paha biçilmez eserleri küle dönüştürerek rüzgarın elinde oyuncak yapmıştır. İstanbul kadısı, yangınlara önlem olarak her evde çatıya kadar uzanan bir merdivenin bulundurulmasını şart koşar. Ayrıca, her evde su dolu bir büyük fıçının hazır bekletilmesi ve yangın çıktığında kimsenin kaçmayıp yardım etmesi de zorunlu kılınır. Ama, ne alınan bu önlemler ne de, ahşap evlerin çatılarına koruyucu olduğuna inanılan "Ya Hafız", "İsmi Celal" yazılı levhaların konulması yangınların büyümesini engelleyemez. Yangınlara karşı ilk koruyucu teşkilat, 1714 yılında, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından "Yangın Tulumbacıları Ocağı" adıyla kurulur. Bu ocağın kurulmasına Fransız asıllı Gerçek Davud Efendi'nin yaptığı ilk tulumbanın Tophane yangınında kullanılarak başarılı olması neden olur. Gerçek Davud Efendi'nin 130 kiloluk tulumbası İtfaiye Müzesi'nde sergilenmektedir. Yangın Tulumbacıları Ocağı'nın İstanbul sokaklarında 111 yıl süren koşuşturması, bünyesinde kurulduğu Yeniçeri Ocağı'nın 1825 yılında kaldırılmasıyla sona erer. Ocağın kapatılmasından iki gün sonra çıkan bir yangın İstanbul'a yeni bir yangın ocağının gerekli olduğu gerçeğini aydınlatır. Böylelikle, dillere destan, adlarına şiirler yazılan mahalle tulumbacılarının altın çağı başlamış olur. Mahallelerdeki tulumba sandıkları birinci reis, ikinci reis, borucu, fenerci, hortumcu, kökenci ve 22 tulumbacıdan oluşurdu. Her sandığın kendine özgü birer üniforması vardı. Yalnızca birinci reis ata biner, diğerleri ise koşarak ulaşırlardı yangına. Bu koşuş sırasında nice genç kız kafesli pencerelerin ardına üşüşürken, tulumbacılar, karşılarına bir türbe çıkarsa durur "El Fatiha" suresini okurlardı. Ayrıca, uğur getirdiğine inanılan 13-14 yaşlarında birde çocuk bulundurulurdu tulumba takımlarında. Bu maskotun da yangına takım ile birlikte koşmasına izin verilirdi. Tulumbacılar yangın öncesi kahvelerde bekler, sonrasında ise hamamlara giderek alem yaparlardı. Tulumbacı olup, yangına koşarken sokaklarda nara atmak yevmiyesi çok az olsa da, herkesin ulaşabileceği bir mertebe değildi. Ne var ki, 1874 yılında İstanbul'a gelen yazar Edmondo de Amicis, Galata Köprüsü'nde karşılaştığı tulumbacıları "İstanbul" adlı kitabında son derece kötü anlatır: "Köprü muhafızları Tulumbacılar!' diye bağırdı. Bir kenara çekildik. Yarı çıplak, başı açık, göğsü kıllı, kan ter içinde bir vahşiler, dördünün omuzunun üstünde çocuk tabutuna benzeyen ufak bir tulumba olan uzun saçlı, katil, hırsız suratlı ihtiyarlar, gençler, cüceler ve devler güruhu, çengelli uzun sırıklar, urganlar, baltalar ve kazmalarla gözleri yuvalarından uğramış, saçları dağılmış, yamalı yırtık urbaları uçuşarak, uluyarak, soluyarak yanımızdan geçtiler. Yüzümüze bir vahşi hayvan kokusu yayarak Galata sokağında kayboldular, uzaktan gelen son 'Allah!' feryatlarını duyduk ve herşey yine derin bir sessizliğe gömüldü. Uykuya dalmış koca şehrin sessizliği içinde bu gürültü ve yıldırım çarpmışa döndüren manzaranın bende uyandırdığı intibaı ifade edemem. Bir anda, o zamana kadar hayalimde boşu boşuna canlandırmaya çalıştığım uzak memleketlere ve zamanlara ait bir sürü barbar istilası, katliam ve dehşet sahnesi görüp anladım ve kendi kendime bunun sahiden İstanbul, gündüz üzerinden Avrupa sefirlerinin, Paris modasına göre giyinmiş hanımların ve Fransız gazetelerini satan müvezzilerin geçtiği köprü olup olmadığını sordum. Bir dakika sonra, Altınboynuz'un ihtişamlı sükuneti uzaktan gelen seslerle yeniden bozuldu, vahşi ve yarı beline kadar çıplak başka bir güruh önümüzden, dalgalanan ve gacırdayan köprünün üzerinden, uluma, soluma, boğuk ve meşum gülmelerle bir kasırga gibi geçti ve bir defa daha uzun ve hazin 'Allah!' feryatları Galata sokaklarında kaybolarak yerini bir ölüm sükunetine bıraktı." Alman ressam Hubert ise İtalyan yazar ile aynı görüşü paylaşmaz ve "Kahveci güzeli" lakabıyla anılan tulumbacı Bülbül Bilal'ın yağlı boya iki portresini yapar. Bu resimler yıllar sonra Ahmet Reşit Bey tarafından satın alınır. Padişah nerede olursa olsun yangın haberi anında ulaştırılırdı kendisine. Hatta, haremde bile olsa!.. Haremdeki padişaha yangın haberini vermek için özel bir odacı görevlendirilmişti. Yangın çıktığında, odacı, tepeden tırnağa kırmızı olan elbiselerini giyerek eşikte görünürdü. Ve padişah, İstanbul'un bir köşesinde yangın çıktığını anlayıp, koşuma hazır atını gecenin karanlığına doğru dört nala sürerdi. Halk, padişah gelirse yangının büyümeden söneceğine inanmıştı bir kere!.. İstanbul'a ise yangın haberi kulelerden verilirdi. Beyazıt ve Galata Kuleleri'nin yanısıra Vaniköy'deki İcadiye Kulesi bu amaç için kullanılırdı. Yangının nerede olduğu asılan sepetler, bayraklar ve fenerlerden anlaşılırdı. Beyazıt Kulesi'nde uygulanan yangın bildirme yöntemi de, son derece ilginçtir: Kuledeki bekçi yangını görünce ağayı uyandırır ve "Kalk ağa, bir çocuğun oldu" der... Uyanan ağa da "Kız mı, oğlan mı?" diye sorar. Nöbetçi "Kız" derse yangın Beyoğlu, Üsküdar ve Boğaziçi tarafında, "Oğlan" derse İstanbul'da, yani sur içinde demektir. Tulumbacılar arasında Hasköy sandığında ikinci reislik yapmış olan Kahveci Gürcü Nusret'in apayrı bir önemi vardır. Adam öldürme suçundan Rodos ve İstanbul zindanlarında yatan Gürcü Nusret'in, otuz yıl süren mahkum hayatı Sinop cezaevinde ölmesiyle son bulur. Edebiyatımızdaki bir çok eserin cezaevlerinde yazıldığı bilinir. Düşünce suçlusu olarak dört duvar arasına konan nice şair, buralarda birbirinden güzel nice şiir yazmıştır. Kitapçı raflarında bir çok "Cezaevi Şiirleri Antolojisine rastlanılır. İşte, bu antolojilerin ilki, bir tulumbacı olan Gürcü Nusret tarafından hazırlanmıştır! Değişik nedenlerle cezaevine düşen şair ya da, kendine göre şiir yazan mahkumlarla mektuplaşan Gürcü Nusret, aralarından 23 kişinin şiirlerini bir kitapta toplar. "Zindan Şiirleri" adlı antolojide ayrıca cezaevindeki yaşam üzerine notlar ve Gürcü Nusret tarafından yapılan resimler de yer alır. İlk cezaevi şiirleri antolojisinde şiirleri bulunan şairler ise şunlardır: Bahti, Giryani, Zindani, Zenciri, Maşuki, Uryani, Temenna Baba, Kutub Baba, Hamamcı Baba, Baba Mansur, Köçek Aşık, Çıplak Aşık, Mastor Aşık, Mestane Derviş, Çulsuz Oğlu, İspiroğlu ve Kahveci Gürcü Nusret. Ve ben, ne zaman sirenleriyle tüyler ürperten bir itfaiye arabası görsem ya da gazetede bir yangın haberi okusam, ilk cezaevi şiirleri antolojisini hazırlayan Hasköy tulumbasından Gürcü Nusret'i anımsarım: Zindanı zan etme şahım taştan dört duvar Dalga duman tekkesidir piri vardır kutbu var Mihrabımız güzeldir ayinimiz muhabbet Kardeş olmuş kuzuyla kurt,gazalanla canavar. |
Re: Birazda oradan buradan
Sevgili psiko , Burhan Felek tadında yazdığın bu yazı ,kafamdaki bir sürü karmaşıklığı uçurup, bir gönül dinginliği verdi.
* * * * *Teşekkür, öpüldün. Sevgiyle kal. |
Re: Birazda oradan buradan
Yeni şeylar öğrendikçe insan. hiçte bir şey bilmediğinin farkına varıyor. Teşekkürler dostum
|
Re: Birazda oradan buradan
Psiko kardaşım güzel bir yazı.. İnsan öğrendikçe gelişiyor tabi.. Tarihin insanlığa verdiği şeyler var elbette, o nedenle tarihi iyi bilmek lazım.. Tarihi anlamak tarihten sonraki tarihlere de ışık tutacaktır..
Emeğine sağlık.. |
Re: Birazda oradan buradan
Sn. Psikokemoterapi,
Ağzı açıldığı her an; çıkan tüm kelime ve harflerinden, bilgilendiğim ve keyif aldığım bir kişi var Sunay AKIN. Yanılmışım!!! İki kişi varmış. Diğerini söylememe gerek yok sanırım. Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın |
Re: Birazda oradan buradan
Sevgili güzel fıkracım özgür_beyin senin gibi birine gönül dinçliği verebilmek şahsen onurdur. Sevgili kalabalıklar içinde yalnız olmasına rağmen güçlü dostum kuvvacı;Daha çoookk öğreneceğimiz var can umarım hep birlikte birbirimizden öğrenebiliriz. Sevgili EZ_TuDu ;Kardaşım diyerek gösterdiğin içtenliğine teşekkürler kardaşım.Haklısın bana göre de Tarih eğer ders alınabilirse insanoğlunun vazgeçilmezi. Sevgili Mhmmd; Sen yinede Sevgili Sunay Akın'ı sevmeye,bilgilenmeye ve keyif almaya devam et. Çünkü aynısını bende yapıyorum :) Ayrıca o ikinci kişi kimse imrendirme beni buralarda.Senin gibi bir değer o ikinci kişiye de aynı sevgiyi duyuyorsa bu ben olmak isterdim :) İstanbul'dan Uludağ Görünür mü? Bu sorunun yanıtını vermek için oturduğu apartman dairesinin yüksekliğine güvenenler pencereye koşmakta acele etmesinler. Bilsinler ki, Bostancı'da bulunan Şükür Apartmanı'nm altıncı katında oturan Salâh Birsel "Tanrının Yeni" diye adlandırılan Uludağ'ı görebilmek için 1978 yılında pusuya yatmıştır. 1979 yılına girmeye hazırlanan komşuları, ellerinde hindilerle evlerine dönerlerken, 365 gün boyunca Yalova'nın Samanlı Dağı'ndan başka bir şey göremeyen Salâh Birsel, arada bir gözünü alan beyazlıkların Uludağı mı, yoksa Yalova Gemlik tepelerini saran sis mi olduğuna karar veremez. Salâh Birsel, Uludağ'ı İstanbul'dan görebilme umuduyla girer 1979 yılına... Ve dileği de gerçekleşir! Yazarın "Boğaziçi Şıngır Mıngır" kitabına tırmananlar ilk metrelerde şunu okurlar: "Yalnız 10 Ocak 1979 Çarşamba günü, ikindi üstü, bir kez, Uludağ'ın beyaz kireç taşından başını karşısında buluvermiş, ama ertesi gün o denli yağmur yağmıştır ki, Bursa, Yalova dağları değil, bütün adalar ortadan silinmiştir." İşin aslını ararsanız, Salâh Birsel'in, o gün, Uludağ'ı falan gördüğü yoktur. Bütün amacı "zibidi" bir Frenki tepelemektir. Gördüğünün Uludağ olmadığını, Samanlı Dağı'nın boy gösterdiği günün ardından yağmur yağacağını bilecek kadar iyi bir gözlemcidir Salâh Birsel. Yazarımızın tepesini attıran zibidi Frenk, Feld Mareşal Helmuth von Moltke'dir. Osmanlı ordusunda öğretmen olarak görev yapan Moltke, 1837 yılının Eylül ayının başlarında üç arkadaşını Triyeste'den İstanbul'a getirecek buharlı vapuru gözlemek amacıyla Galata Kulesi'nin fırdöndü balkonuna tünemiş ve Mudanya'nın arkasında Uludağ'ı gördüğünü iddia etmiştir. Salâh Birsel'e göre Moltke, Hezarfen Ahmet Çelebi'nin uçtuğu kuleden uçuşun bir başka türlüsünü gerçekleştirmiştir! Oysa, İstanbul'a gelen yabancı yazarlar arasında Uludağ'ı gördüğünü söyleyen biri daha vardır. İtalyan yazar Edmondo De Amicis, 1874 yılında, kendisini İstanbul'a getiren vapurun güvertesinden Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye camileri ve tekfur sarayını gördüğünü söyleyerek, "hepsinden yükseği de, Çanakkale'den Karadeniz'e kadar iki kıtanın kıyılarına hâkim Serasker Kapısı'ndaki beyaz kule" olarak tanımladığı Beyazıt Kulesi'ni "Costantinopoli" adlı kitabın sayfalarına kondurur. Amicis, Beyazıt Kulesi'ni Senekerim Balyan Usta'nm bir Osmanlı topunun dikine oturtulmuş görünümünden ilham alarak yaptığını biliyor olacak ki Uludağ'a doğru olan atışını bu kuleden gerçekleştirir. Hem de, ne atış!.. Uludağ'dan çok daha uzak yerleri gören kartal bakışlı İtalyan'ın kitabına bir göz atalım: "Boğaz'ın ilerisinde, masmavi Karadeniz gökyüzüyle karışıyor: arkada, Marmara Denizi, İzmit Körfezi, Prens Adaları, köylerle beyazlaşmış Rumeli ve Anadolu sahilleri; daha ileride, ince gümüş bir kurdele gibi parlayan Çanakkale Boğazı: Çanakkale'nin ötesinde, hayal meyal bir parlaklık Ege Denizi ve loş bir kavis, Truva sahili: Üsküdar'ın öbür tarafında Bursa ve Uludağ..." Ege Denizi'ni gördüğünü yazan Amicis biraz daha uçsa neredeyse İtalya'da oturduğu evi de görecekmişL Seyahatnamesinde İstanbul'dan Uludağ'ın görülmesi gibi pek çok konuyu abartarak yazan Evliya Çelebi bile İtalyan yazara yetişemez. Bu arada, İtalyan yazar, İstanbul sokaklarında Uludağ'ın karıyla yapılmış şerbetler satıldığını da okura bildirmekten geri kalmaz. Amicis'in susuzluktan yandığı bir anda böyle bir abartıya kaçtığı söylenebilir. Uludağ'dan, İstanbul'a buz gelirdi gelmesine ama yalnızca Saray'da kullanılırdı. Bu iş için Özel olarak görevli kayıklar bulunurdu. İhsan Oktay Anar'ın "Puslu Kıtalar Atlası" kitabında istanbul'un kulelerinden Uludağ'ın görüldüğü masalının nasıl ortaya çıktığını öğreniriz: "Ulema, cühela ve ehli dubara, ehli namus, ehli izzet ve erbab-ı livata rivayet ye ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki, kun-ı kainattan 7079 yıl, İsa meslhten 1081 ve hicretten dahi 1092 yıl sonra adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı. Ceneviz taifesinin buraya ilk gelen gemilerine karanlıkta uçan ak bir martının yol gösterdiği, ancak salimen karaya vasıl olduktan sonra dümencileri olacak Pavdus nam kâfirin bu martıyı bir mesih addederek yuvasını arayıp bulduğu ve itikatlarınca İsa'nın etini yemek sünnet olduğundan kuşu kızartıp yediği rivayet olundu. Eskiler bu martının yuvasının bulunduğu yere Ceneviz kavminin yüksek bir kule diktiğini rivayet etmişlerdir ki, sonraları Galata Kulesi diye nam salmış bu heybetli yapının tepesinde yalı adamlarının dürbünle, yiğitlerin ise çıplak gözle Bursa kentinin Uludağ'ını seçtikleri söylene gelmiştir. Ne var ki, bu şaiyanın ziyaretçilerden bahşiş koparmak hevesiyle kuledeki yangın gözcüleri tarafından okunan bir kurt masalı olduğu da ağızdan dolanmıştı bir zamanlar..." Uludağ'ı gördüğünü söyleyen ve bunun şiirini yazan biri daha vardır! Kim olduğunu yazmadan önce şiirinden birkaç dize okuyoruz: Yedi yıldır Uludağ'la göz göze bakışıp dururuz. Ne o kımıldar yerinden, Ne de ben. Lakin birbirimizi yakından tanırız. Nâzım Hikmet, İstanbul'un kulelerinden değil, Bursa Cezaevi'nden bakar Uludağ'a. Tutsaklığını yerinden kımıldayamayan Uludağ'a benzetir. Dağın gülmesini ve kızmasını bildiğine inanır. Duvarları aşıp Uludağ'a gidemez, ama şalvarı sarı kırpıt bezden, kara kaşlı dağlılardan biri komşusunu kesip misafir gelir, 71'inci koğuşta on beş yıl yatmaya... Ve bakın, kimi gün Uludağ'ı neye benzetir Nâzım: Sonra bazan, gün olur, Gazoz şişelerindeki resimlerine benzer. |
Re: Birazda oradan buradan
İstanbul İstanbul Olalı
Söz/Müzik: Sezen Aksu Uzanıp Kanlıca’nın orta yerinde bi taşa Gözümün yaşını yüzdürdüm Hisar’a doğru Yapacak hiçbir şey yok gitmek istedi gitti Hem anlıyorum hem çok acı tek taraflı bitti Bi lodos lazım şimdi bana, bi kürek, bi kayık Zulada birkaç şişe yakut yer gök kırmızı Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı Ah İstanbul İstanbul olalı Hiç görmedi böyle keder Geberiyorum aşkından Kalmadı bende gururdan eser İstanbul İstanbul olalı Hiç görmedi böyle keder Geberiyorum aşkından Kalmadı bende gururdan eser Ne acı ne acı insan kendine ne kadar yenik Bulunmadı ihanetin ilacı yürek koca bir karadelik Yapacak hiçbir şey yok gönül bu sevdi Yeni bir ten yeni bir heyecan bilirim üstelik Bi lodos lazım şimdi bana, bi kürek, bi kayık Zulada birkaç şişe yakut yer gök kırmızı Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı Ah İstanbul İstanbul olalı Hiç görmedi böyle keder Geberiyorum aşkından Kalmadı bende gururdan eser İstanbul İstanbul olalı Hiç görmedi böyle keder Geberiyorum aşkından Kalmadı bende gururdan eser Bize şarkılardan misal vermek düşer:) |
Re: Birazda oradan buradan
Necip Fazıl'ın gözünden bir de bak o tepeden, O manayı bul da bul ille İstanbul'da bul İstanbul İstanbul... dostum, sence bu kalabalığın bu duyarsızlıkların bu kudsi manaları bozmaya gücü yetecek mi? bu mümkün mü? CANIM İSTANBUL Canım İstanbul ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. İçimde tüten bir şey, hava, renk, eda, iklim o benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim. Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur. Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur. Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale. İstanbul benim canım vatanım da vatanım İstanbul İstanbul... Tarihin gözleri var, surlarda delik delik servi, endamlı servi, ahirete perdelik. Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat. Şahadet parmağıdır göğe doğru minare her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare? Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet. O manayı bul da bul İlle İstanbul'da bul İstanbul İstanbul... Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği. Oynak sular yalının alt katına misafir Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir. Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar perili ahşap konak, koca bir şehir kadar. Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi? Cumbalı odalarda inletir "Katibim"i Kadını keskin bıçak Taze kan gibi sıcak İstanbul İstanbul... Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler. Eyüp öksüz, Kadıkoy süslü, Moda kurumlu Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu. Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı sarayından. Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyar Güleni şoyle dursun, ağlayanı bahtiyar. Gecesi sümbül kokan Türkçesi bülbül kokan İstanbul İstanbul...
diyor bir Istanbul aşığı.. |
Re: Birazda oradan buradan
Sevgili Psiko, iltifatlarına teşekkür,ama esas teşekkür yazdıklarına. *Umarım *Salah Birsel, * sonsuzluk okyanusunun bir yerinden
kalkar arzın semasına gelir.kendine gönderilmek istenen anı dolu *seslen- meleri duyar. *Ve umarım hala kendini hatırlayanlar, sevenler olduğunu bilir,dilşad olur. |
Re: Birazda oradan buradan
Değerli arkadaşlar;Cafe forumumuzun ana teması;Din,tanrı ve ateizm konularından yorulduysak ara vermek,arkadaşlarımızla farklı konuda muhabbet etmek için kullandığımız bir forum olmasıdır. Siz değerli arkadaşlarım buradaki paylaşımlarımdan sıkıldı iseniz lütfen belirtin asla arkadaşlarımı üzmek ve sıkmak istemem. 1912 yılının 15 Ocak günü, İstanbul'daki bir evin kapısından içeri giriyoruz. Eşikte bir yığın ayakkabı göze çarpıyor. İçerisi kalabalık olsa gerek... Yanılmamışız, evin tek erkek çocuğu on yaşına basıyor. Kadınlar, ikram edilen yiyecekleri mideye indirip sohbeti koyulaştırırken, çocuklar yan odada oynuyorlar. Doğum gününü kutlayan Nâzım Hikmet, arkadaşlarının getirdiği hediyelerin sarılı olduğu kağıtları herkese dağıtıyor. Rengarenk kağıtlar küçük parçalar haline getirildikten sonra hep birlikte atılıyor havaya !.. Aynı gün, Tripoli'ye gökyüzünden kağıtlar yağar. İnsanlar, uçağın ilk kez psikolojik amaçla kullanılışının tanığı olduklarından habersiz, kendilerine doğru süzülerek gelen kağıt parçalarına bakarlar. Bir İtalyan pilot tarafından atılan bildirilerde şunlar yazılıdır: "Tripo'lili Arapların dikkatine: Bizimle birlikte olmak için daha ne bekliyorsunuz? Camilerinizde dua etmek istemiyor musunuz? Ailenizle birlikte barış içinde yaşamak istemiyor musunuz? Bizim de kutsal kitabımız var. Biz, aynı zamanda dürüst ve dindar insanlarız. İtalya sizin babanızdır. Çünkü, ülkemiz, sizin anneniz olan Tripoli'yle evlenmiştir." Uçaktan ilk kez bildiri atılması Tripoli savaşında gerçekleşir. Bu savaşta İtalyanlar, 28 uçak, 4 balon ile tarihe ilk savaş uçağını kullananlar olarak geçer. Havacılıkta ilklerin savaşıdır Tripoli... İlk gece uçuşu 11 Haziran 1911'de Marenki adlı pilot ile bu savaşta yapılır. Havadan ilk top atışı da, yine bu savaşın tutanağına yazılır. 1912 yılının 31 Ocak gününe gelindiğinde Carlo Muntu havada yaralanan ilk pilot unvanını ele geçirir. Bir pilotun ölümüne de, ilk kez Tripoli savaşında tanık olunur: 25 Ağustos'da, Manzini'nin uçağı isabet alarak denize çakılır. 10 Eylül 1912'de ise tüm dünya uçağıyla birlikte canlı olarak ele geçirilen ilk pilotun adını öğrenir: Moinzo... Şu işe bakın ki, Moinzo aynı zamanda ilk kez yara alan uçağın da pilotudur !.. İtalyanların hava saldırılarına karşı koymak için aşağıdan ateş edenler de, doğal olarak bir savaşta uçaksavarı ilk kez kullanmış olma unvanını hak kazanırlar. Kimler midir onlar? Yanıtı uzaklarda aramayın: Türkler !.. Dr. John Wilkins, 1628'de yayımladığı "Yeni Bir Dünyanın Keşfi Ay" adlı kitabında "eğer bana dünyanın manyetik gücünden daha yükseklere çıkabilmek için ne gibi araçlara ihtiyaç olunduğu sorulursa yanıtım şu olurdu" diyerek üç yöntem sıralar. Son önerisi şudur: "Bu iki yöntem işe yaramazsa o zaman, büyük bir kesinlikle şunu iddia ederim ki, içinde bir insanın oturacağı ve belli hareketler yaparak havada yükselebilecek bir araç yapılabilir... Ve belki de, bu araç o kadar büyük olabilir ki, birkaç insan ve hatta bu insanların yanındaki eşyalarını da taşıyabilecek durumda olabilir." Uçağı yazılı olarak tarif eden Wİlkins'in "işe yaramazsa" dediği iki yöntemden biri Marco Polo'nun Madagaskar'da gördüğünü söylediği, kanatlarının uzunluğu 12 feet olan Ruck kuşunun eğitilip, hava taşımacılığında kullanılabileceğidir. İlk yöntem ise tanıdık birini çıkarır karşımıza: "Bushepius'un anlattığı, İstanbul'da uçan Türk gibi vücudumuza kanat takıp uçmak o kadar da olanaksız değildir." Hezarfen Ahmet Çelebi'nin uçuşu Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde yazılıdır yalnızca...Ama, Busheqius tarafından da, anlatıldığını öğreniyoruz. Hezarfen'in uçuşu İstanbul'da yapılan ilk motorsuz denemedir. İlk motorlu uçuş, Baron da Catters tarafından, 500 kg ağırlığındaki "Voisin" tipi uçakla, Hürriyet-i Ebediye tepesinden Bulgar Hastanesi'nin önüne yapılır. Takvim yaprakları 1909 yılının 2 Aralık gününü göstermektedir. Hezarfen Ahmet Çelebi'yi herkes tanır ama Hezarpâre Ahmet Paşa o kadar ünlü değildir. Kösem Sultan'ın kafes arkasından hazırladığı ayaklanma 8 Ağustos 1648'de, oğlu Sultan İbrahim'in sonu olurken, Sadrazam Ahmet Paşa da saklandığı yerde yakalanır. Cellatbaşı Kara Ali'nin kendi elleriyle öldürdüğü Ahmet Paşa'nın cesedi çırılçıplak olarak At Meydanı'ndaki çınarların altına atılır. Bir yeniçeri, "cehil gizleti içindeki ayak takımına, mafsal ağrılarına yağı iyi gelir" diyerek paşanın ölüsünü bıçakla doğrayıp satar. Bu olayın ardından Sadrazam Ahmet Paşa halk arasında "Hezarpâre Ahmet Paşa" diye anılır. Hezarpâre "bin parça" demektir !.. |
Re: Birazda oradan buradan
İngiltere'nin Yorkshire kentinde yaşayanlar, 1738 yılında, gösterişli bir heykellerinin olmasını düşünerek aralarında para toplarlar. Heykeli sipariş ettikleri sanatçının elinde, Polonyalıların paraları çıkışmadığı gerekçesiyle almadıkları bir heykel vardır. Bu heykelde Polonya kralı atının ayakları altında bir Osmanlı askerini çiğnerken görülmektedir. Heykeltraş, Yorkshirelıların parasını alarak atın üstündekini Kral II. Charles'a, yerde yatmakta olanı ise tarihlerindeki kötü adam Cromwell'e dönüştürür. Kentin meydanına dikilen heykeli görenler bir unutkanlığa tanık olurlar: Cromwell'in başında bir Osmanlı sarığı vardır !.. Sarayburnu'nda bir heykel dikilidir. Bu heykelde, ayakta duran ve her sabah güneşin doğuşunu seyreden adam Mustafa Kemal Atatürk'tür. Ama, heykele baktığımızda diğer örneklerinden oldukça farklı bir duruş ile karşı karşıya geliriz. Krippel tarafından yapılan bu eser ülkemizdeki ilk Atatürk heykelidir. Şair Ahmet Haşim'in konuyla ilgili yazısı ister istemez İstanbulluların da Yorkshire'lılar gibi aldatıldıkları şüphesini uyandırır: "Yapıtın tartışmaya konu olabilecek tek aksaklığı duruşudur. Krippel tunçta yoğunlaştıracağı olağandışı yaşamın anlam ve niteliğini bilmezmiş gibi yontuya, İsveç beden eğitimi yöntemini bulan Müller'e yakışır bir jimnastik duruşu vermiş bulunuyor. Yontucu eleştirilere yanıt olarak, gazetelere dolaylı yoldan verdiği çeşitli demeçlerde, Gazi hazretlerini 'devinim ve etkinlik içinde' gördüğü için yontuya bu duruşu vermeyi uygun bulduğunu söylüyor. Bu neden gerçekten çocukçadır." Şair, 1942 yılında bir uçak bombardımanında ölen Krippel'in yanıtını hiç de inandırıcı bulmaz. Ahmet Haşim, heykeltraşın gövdeye verdiği keskin devinimle ilginin yüzde toplanmasına engel olduğu inancındadır. Sarayburnu'na gidilip, atletik yapılı heykele bu bilgilerin ışığı altında bakıldığında Haşim'e hak vermemek elde değildir. Ahmet Haşim'in 1927 yılında bir büstünün yapıldığını ve "Galatasaray sergisi"nde yer aldığını da, aynı yılın Eylül ayında yayınlanan Resimli Ay Dergisi'nden öğreniyoruz. Büstü yapan ülkemizdeki ilk kadın heykeltraş olan Sabiha Ziya'dır. Eyüp Sultan Numune Mektebi'nde okula başlayan Sabiha Hanım, dört yıl okuduktan sonra ailesiyle birlikte Şam'a gider. Fransız Katolik Mektebi'nde de, bir yıl okuduktan sonra İstanbul'a döner ve Büyükada'da Köprülü Fuat Paşa Mektebini bitirir. Sanayi-i Nefise Mektebi'ne kaydolan Sabiha Ziya'ya, bir derste antik bir büstü kopya ettiğini gören hocası Hasan Bey şunları söyler: "Sen, çocuğum, en temeli yapmadan çatıya çıkmışsın." Hocasının sözleri "izzet-i nefisine" dokunan Sabiha Hanım, canlı modellerin ve atölyelerin bile olmadığı bir ortamda heykel sanatında kalmaya karar verir. İki yıl hastalanıp okuldan uzaklaşsa da, kendisini kabul ettirmeyi başarır. Ahmet Haşim'in büstü ülkemizde yapılan ilk şair heykeli midir? Bu sorunun yanıtını heykel sanatçıları versinler. Biz, sözkonusu büstün bir kadın heykeltraş tarafından yapılan ilk şair heykeli olduğunu söyleyebiliriz. Bedri Rahmi Eyuboğlu, 1948 yılında yaptığı bir tabloya Kız Kulesi'ni oturtur. Kulenin yanından bir vapur geçmekteyken iki deniz kızı da öpüşmektedir. İlk bakışta öpüşen balık kuyruklu insanlar kız gibi görünse de, sonradan bir tanesinin erkek olabileceği konusunda beyinlerde şüphe uyanır. Bu tartışmalı öpüşme figürünün yanında ise kubbeli bir yapıya sarılmış bir durumda oturan, şişko ve çıplak bir adam görülür. Kim olduğunu tablonun adından öğreniriz: "Yahya Kemal ve İstanbul" Boğaziçi'ni seyretmek için bir tepeye tırmanan Yahya Kemal yarı yolda tıkanır... Ve şair, ağır bedenini bir bakkalın önündeki sandalyeye bırakır. Dışarıya fırlayan bakkal sorar: "Bir şey mi alacaktınız beyefendi?"... (Makyevelist,kurnaz bakkal senii :) )Yahya Kemal istifini hiç bozmaz: "Evet, biraz nefes alacaktım." :lol: Yahya Kemal'in Barbaros Bulvarı'nda bulunan heykeli de, yokuşun sonu olan Yıldız'da değil, ortalarda bir yerlerdedir. Şairin adını taşıyan parkın içinde bulunan heykel "Aziz İstanbul" yerine önündeki trafiğe bakmakta ve kara kara düşünmektedir! İstanbul'da, Boğaz'dan geçen gemileri seyreden şair heykeli Orhan Veli'ninkidir. Şairin, Rumelihisarı'nda bulunan heykelinin başına "İstanbul Türküsü" adlı şiirine uysun diye bir de martı kondurulur. Kravatlı takım elbisesiyle daha çok Ankara'da, memuriyet yıllarındaki Orhan Veli'yi andıran heykelin sağ elinde bir kitap vardır. Ama şairin gözü elindeki kitabı okumak yerine Boğaz'dan geçen gemilere takılmaktadır. Garip akımı şairlerinden Melih Cevdet Anday'ın heykeli ise Beşiktaş'taki bir parkın kuytu bir köşesinde unutulmaya terk edilir. Şüphesiz ki, 1875-1916 yılları arasında yaşamış olan İse Behzat imzasını taşıyan ve de, Resim ve Heykel Müzesi'nde sergilenen "Kitap okuyan Yahudi" adlı heykeldeki adamın şair olduğu hakkında bir yargıya varamayız. Ama, İstanbul'da, elinde kitap tutan ikinci bir şair heykelinin daha olduğunu söyleyebiliriz. Kalamış'ta bulunan Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın heykelinde, şairi kitap okurken görürüz. Daha doğrusu şair, bakışlarını kitabın sayfalarından bir anlık denize kaçırır gibi durmaktadır. Orhan Veli'nin elinde tuttuğu kitabın kapağı incelendiğinde, üstünde bir şey yazılı olmadığı anlaşılır. Fazıl Hüsnü Dağlarca, kendi şiirlerinden başkasını beğenmeyen biri olarak tanınır. Şairin heykelindeki kitabın kapağına bir göz atacak olursak şu yazıyı okuruz: "Dağlarca"... İstanbul, heykel yüzünden bir şairin öldürüldüğü kenttir !.. Kanuni Sultan Süleyman'ın, Macaristan'ı işgal etmesinin ardından, Vezir İbrahim Paşa bir kral heykelini İstanbul'a getirir ve At Meydanı'na koyar. Çok geçmeden, bu olayı alaya alan bir şiir halk arasında yayılır. Putları yıkan Hz. İbrahim ile Vezir İbrahim Paşa'nın karşılaştırıldığı dizeler şöyledir: Yeryüzüne iki İbrahim geldi, Biri putları kırdı, öbürü dikti. Şiirin sahibinin Figani olduğu söylenir. Hiçbir şeyden haberi olmayan şair yakalanır ve idam edilir. O tarihten itibaren de, Figani için dikilecek bir heykeli bekler durur İstanbul. |
Re: Birazda oradan buradan
Bugün biraz Nazım Usta'nın Kuvayi Milliye isimli eserinden bir parça ile hayata karşı bir duruş ve anlayışı paylaşmak istedim. Kuvayi Milliye isimli eserinin 6.Bab'ındaki Kartallı Kazım'ın hikayesidir. Adları Kazım olmasa da Tüm Kartallı Kazım anlayışındakilere yürekten sevgilerle *ruhlarınız şad olsun.... Mehtaplı bir gece, gümüş bir kutunun içindesin : ortalık öyle bir tuhaf aydınlık, öyle ıssız. Ya çok seslidir ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten. Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım. Kız gibi Osmanlı filintası. Parlıyor arpacık namlının ucunda : yüz yıllık yoldaymış gibi uzak ve bir damlacık. Kâzım emir aldı merkezden : Gebze'deki İngiliz'in tercümanı vurulacak. Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur : satıyor bizimkileri. Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri. İşte sökün etti Mansur karşıdan : beygirin üzerinde. Beygir yüksek, İngiliz kadanası. Kendi halinde yürüyor hayvan ortasında demiryolunun sallana sallana, ağır ağır. Tercüman herhalde bırakmış dizginleri, başı sallanıyor, belki de uyuyor üzerinde beygirin. Yaklaştıkça büyüyor herif. Zaten mehtapta heybetli görünür insan. Arada kaldı kalmadı dört yüz adım, namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım, nişan aldı sallanan başına Mansur'un. Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü. Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan, -ağaç çınar-. Kuş ürkmüş olacak. Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana, mehtapla yüz yüze geldiler. Mehtap koskocaman, desdeğirmi, bembeyaz. Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta. Zaten bu yüzden, tekrar göz, gez, arpacık ve filintayı ateşlediği zaman ilk kurşun Mansur'un başını delecek yerde galiba omuzuna girdi. Herif «Hınk» dedi bir, beygirin başını çevirdi dörtnal kaçıyor. Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım. Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur. Üçüncü kurşun. Tercüman düştü beygirden. Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış, sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz, sonra kurtuldu ki ayağı yıkılıp kaldı olduğu yerde. Yamaca sardı beygir. Kalktı Kâzım, yürüdü Mansur'a doğru, üzerinden kâatları alacak. Arada dört telgraf direği yalnız, ellişerden iki yüz metre eder. Mansur doğruldu ansızın, kaçıyor bayır aşağı. Filintayı omuzladı Kâzım. Dördüncü kurşun. Yıkıldı herif. Koştu Kâzım. Doğruldu yine Mansur. Yürüyor sarhoş gibi sallanarak, kaçmıyor artık, yürüyor. Kâzım da bıraktı koşmayı. Deniz kıyısına indiler. Orda boş bir fabrika var, bir de beyaz bir ev, tahta iskelesi iner denizin içine kadar. Mansur suya giriyor, kâatlar ıslanacak. Beşinci kurşunu yaktı Kâzım. Suya düşüp kaldı önde giden ve Kâzım tazelerken şarjörü bir ışık yandı beyaz evde, bir pencere açıldı. Galiba bir kadın baktı dışarıya.. Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur. Pencere kapandı, ışık söndü. Tercüman attı kendini tahta iskeleye. Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor. Hay anasını, ay da denize düşmüş toplanıp dağılıyor, dağılıp toplanıyor. Velhasıl, lâfı uzatmıyalım, Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kâzım. Kâatlar kan içindeydi. Fakat kan kapatmıyor yazıyı... Namussuzun biriydi Mansur, muhakkak. Düşmana satılmıştı, orası öyle. Kaç kişinin başını yedi, malûm. Ama ne de olsa mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu. Demek istediğim, böyle günlerde bile, böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp ortalık duruldukta, yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit üzüntü çekmemek için, ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak, yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin, Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür, fakat namuslu. Ne malûm? dersen : Dövüştü pir aşkına, yaralandı birkaç kere ve saire. Ve kavga bittiği zaman ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman. Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı, kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan... |
Re: Birazda oradan buradan
Doğum günümü 1980'den beri kutlamıyorum. Gözlerimi dünyaya 12 Eylül'de açmışım çünkü!.. Daha önce yazmıştım bu şanssızlığı. Ama, aynı günün uğursuzluğunu yaşayan William Huskisson'dan ilk kez söz edeceğim. Londra'nın Pimlico Gardens Parkı'na yolunuz düşerse, Mister Huskisson'un heykeliyle karşılaşırsınız. Her ne kadar parlamento üyesi olsa da heykelinin dikiliş nedeni görmüş olduğu saygınlık değildir. 12 Eylül 1930 günü ölen William Huskisson, tren altında kalarak can veren ilk insandır... Ve heykel, bu olayın anısına dikilmiştir ! Taksim Meydanı'ndaki anıtta yer alan insan heykellerine baktığımızda Berç Keresteciyan'ı göremeyiz. Ama, bilmemiz gereken onun da aralarında olduğudur. Anıtı yaptırmak için kurulan komisyonda çalışan bu Ermeni yurttaşımız, Cumhuriyet anlayışının simgeleşmesi yolunda emek harcayanların başında gelir. Güneydoğu'da ölen askerlerin cenaze törenlerini çıkarlarına göre kullanmak isteyenler "Kahrolsun Ermeni uşakları" sloganını attıkça yanlış malzemeden yapılmış olan anıttan gözyaşı biçiminde bir parça daha kopar. İtalyan sanatçı Kanonika'nın imzasını taşıyan anıtın kış mevsimine dayanıksız bir malzemeden yapıldığı jeoloji profesörü Malik Bey tarafından hazırlanan 11 Mart 1929 tarihli rapor ile tespit edilir. Bunun üzerine başlayan tartışmalar sonrasında sanatçı kendisine ödenmesi gereken son taksidi alamaz. Kanonika'ya emeğinin karşılığı olan paranın ödenip ödenmediği günümüzde de bilinmiyor ama heykel sanatını Cumhuriyete borçlu olduğumuz tarihsel bir gerçektir. 8 Temmuz 1928'de açılan anıtın yapımı sırasında, Güzel Sanatlar Akademisi'nde, bir yarışma düzenlenir. Birinciliği kazanan heykeltıraş staj görmek üzere Roma'ya, Kanonika'nın yanına gönderilecektir. Ödülü, Sabiha Ziya adında bir genç kız kazanırken, Hadi Bey adlı öğrenci ikinciliğe değer görülür. 22 yaşında ve bekâr olan Sabiha Ziya'nın gönderilmesine karşı çıkılırken, Maarifvekili Mustafa Necati Bey böyle bir olayın "kadın ve erkek mekteplerimizde tamamıyla müsavi hukuku malik olan öğrenciler arasında kötü tesir" yapacağına değinerek tartışmalara son verir. Cumhuriyet anıtı, cinsiyet ayrımcılığına da karşı duruşun bir simgesidir. Mithat Cemal Kuntay'ın "Kanonika'ya" adlı bir şiiri vardır. Şair, heykeltıraşa şöyle seslenir: Elbette bilirsin, onu herkes gibi kimdir, Lakin onu sen anlatamazsın, o bizimdir. Anıt, bulunduğu Taksim semtinin adıyla anılmakla birlikte "Atatürk Anıtı" diye de bilinir. Kuntay'ın "bizimdir" dediği hiç şüphesiz ki Atatürk'tür. Ama şair, Kanonika'ya haksız yere sırt çevirmektedir. Çünkü, sanatçının amacı Atatürk'ü değil, cumhuriyetin kazanımlarını yansıtmaktır. Bu gerçeği, anıtı yaptırma komisyonuna yazdığı ilk mektuptan anlıyoruz: "Bendenize kalırsa, İstanbul'a inşa edilecek bir abide yalnız Gazi Paşa Hazretleri'nin heykeli ile iktifa etmeyip millet arasında milli mücadele canlandırılmalıdır. Bu esaslar dahilinde heykeltıraşlık ile mimarlığa büyük bir yer verilmiş olur. Böyle bir Abide tarihi heybeti ve mimarisi ile Taksim Meydanı'nı süslemiş ve genişletmiş olacaktır." "Taksim" ya da "Atatürk" değil, gerçek adıyla "Cumhuriyet Anıtı" dört cepheden oluşur. Birinci cephe, emperyalizme karşı verilen kavgayı simgeler. Harbiye'ye doğru bakan bu cephenin karşısındaki bir evin tepesinde sigara reklamı bahanesiyle ülkemizde at koşturan bir Amerikan kovboyu görülür. Bu yüzden, anıtın o tarafında bulunan insan heykellerinde bir tedirginlik gözlemlenir! Sıraselviler'e bakan cephede ise cumhuriyetin ilanı canlandırılır. Diğer iki cephede ise zaferi ilan eden askerler yer alır. Bence, anıtın en önemli özelliği de bu cephelerde gizlidir. Askerlerin başlarının üstünde birer mask göze çarpar. Dikkatli bakıldığında masklarda birer kadın yüzünün bulunduğu görülür. Kadınlardan biri dünyaya peçe altından bakarken öbürü yüzü açık bir şekilde gülümsemektedir. Peçeli kadın esareti, gülen kadın ise özgürlüğü simgeler. Şu işe bakın ki, Cumhuriyet Anıtı'nın Taksim Meydanı'na konulmasının ardından, gülümseyen kadın maskının olduğu cephenin karşısına bir kültür merkezi yapılır. Peçeli kadın ise din sömürgecileri tarafından cami kondurulmak istenilen yöne doğru bakmaktadır !.. |
Re: Birazda oradan buradan
Ağabeyi Nejat ile birlikte okuldan çıkıp Cihangir'deki evlerine doğru gitmekte olan Ercüment Ekrem Talu'nun yoluna bir arkadaşı çıkar: "Haberiniz var mı? Şurada, Sponek salonunda bugün sinematografi göstereceklermiş. Pek meraklı bir şey diyorlar. Yeni icat olunmuş. Fotoğrafın canlısı gibi bir şeymiş." Sirkeci Garı'nın içinde bulunan 1 numaralı dükkanda fotoğrafçılık yapan Theodore Vafiadis, 22 Aralık 1885 tarihinde, Paris'teki Grand Cafe'nin bodrum katında ilk film gösterisini gerçekleştiren Lumiere kardeşlere aynı yıl içerisinde mektup yazar ve bu aygıtlardan birine sahip olmak istediğini bildirir. Vafiadis'in isteği gösteri aygıtından bir tane bulunduğu gerekçesiyle reddedilir. Sinema İstanbul'a 1896'da gelir ama bundan yalnızca saray ve çevresi yararlanır. Halka açık ilk gösteriyi yapmak ise Sigmund Weinberg'e kısmet olacaktır. Ercüment Ekrem Talu, babasını ağabeyi Nejat ile birlikte kandırarak "canlı fotoğrafı görmeye gider. Böylelikle de, İstanbul'da,1897 yılında, halka açık yapılan ilk gösterimin tanıklığı kağıda dökülür: "Derken ortalık birden karardı. Zifiri karanlık içinde kaldık, korktuk. Elim, gayri ihtiyari ağabeyimin elini aradı. Buldum ve bir tehlike karşısında imişim gibi sımsıkı kavradım. Arkamızdaki sıralardan ıslıklar fışkırıyordu. Karanlığın vaziyet icabı olduğunu kimseler takdir edemediğinden, perdelere örtülen siyah perdelere itiraz ediyorlardı. O vakitler İstanbul'da elektrik yoktu. Abdülhamit'in vehmi elektriğin memlekete girmesine engel olmuştu." Gösterimin ilk yarısında bir tren yolculuğu, verilen iki dakikalık aradan sonra ise bir boğa güreşi yer alır. Biletler 10 kuruş olduğu için Sponek salonunun koltukları dolmaz. Aslında bir sinema salonu değil, birahanedir Sponek! Beyoğlu'nda bulunan Avrupa Pasajı karşısında, o yıllarda, büyük bir mezbaha vardı. 1870 yılının 5 Haziran günü, Beyoğlu bir meşale gibi yanınca bu yapıda kül olur ve yerine yeni bir bina yapılır. Sponek Birahanesi işte bu binanın üst katındadır. İstanbul'da ilk sinema salonu ise yine Sigmund Weinberg tarafından, 1908'de, Tepebaşı'nda açılır. İstanbul'un ilk sinemasının adı Pathe'dir. Yabancı ülkelerin elçilerini Osman Hamdi'nin taşlarıyla kandırdığını söyleyebilecek kadar kültür, sanat ve düşünce fakiri olan Abdülhamit, iki Fransız'ın Şirket-i Hayriye'nin 18 baca numaralı "Asayiş" vapurunu kiralama isteğini geri çevirir. Fransızların amacı vapuru bir sinema salonuna dönüştürüp, martılara beleş film izletmektir. Böylelikle, bir birinciliği kaybeden İstanbul, kazanmış olduğu ikincilik madalyasıyla yetinir: Alexandre Promio, Haliç'te bir kayığa yerleştirdiği kamerasıyla sinema tarihinin ikinci kaydırmasına (travelling) imzasını atar. Yalnızca elektrik değil, ışığın her türlü kullanımından rahatsız olan Abdülhamit, mahyacıları da saraya çağırır ve kimin, hangi camiye, nasıl bir mahya kuracağını denetler. Uygun görülmeyen mahyalar sansüre uğrayıp, ustaları azarlanır! İslamiyetin egemen olduğu kentler arasında yalnızca İstanbul'a özgü olan ve "aylık" anlamına gelen "Mahya" sanatının hangi tarihte başladığı kesin olarak bilinmemektedir. Kandillerle iki minare arasına gerilen halatlara yazı yazma sanatının ilk ustalarından Urfa'lı Abdullah Efendi'nin 1598 yılında öldüğü, elimizde konuyla ilgili en eski tarihi bilgidir. Önceleri kandil ve bayram gecelerinde kurulan mahyalar, halkın ilgisi üzerine 1721'den sonra Ramazan ayının bütün gecelerine yayılır. Tek minareli camiler de aydınlanmaktan geriye kalmaz. Örneğin, Davutpaşa Camisi'nin minaresi ile kubbesi arasına mahya kurulur. İstanbullular öylesine severler ki aydınlanmayı Eyüp Sultan Camisi'nin iki minaresi mahya için kısa kalırken birer şerefe daha uzatılır. Üsküdar İskele Meydanı'nda bulunan Mihrimah Sultan Camisi'ne de, halkın mahya isteğinden dolayı ikinci bir minare yapılır. Kur'an'da resmi yasaklayan herhangi bir buyruk yoktur ama zaman içerisinde her türlü hareketli, canlı tasvir put yerine konulup, günah sayılır. Bu bağnazlık İstanbul'da, iki minare arasına resim yapılarak kırılır ! Mahyalarda, Ramazan ayının ilk onbeş gününde yazılar göze çarparken, sonraki günlerde resimler boy gösterir. Minareler arasına kuş, çiçek, elma, köprü, saltanat kayığı, yelkenli gemi, cami, şemsiye, çorba kasesi ve şadırvan resimleri çizerler mahya ustaları. Hem de, Prometheus'un tanrılardan çalıp insanlara verdiği, Türklerin İslamiyetten önceki dinlerinden Şamanizm'in sembolü olan ateşi kullanarak !.. Prof. Dr. Süheyl Ünver, Tarih Dünyası dergisinin 30 Haziran 1950 tarihli sayısında, mahya ustası Ahmet Efendi'nin defterinde yer alan çizimleri yayınlar. Yanlarında kullanılacak ip ve kandil sayılarının da yazılı olduğu resimler arasında Kız Kulesi de vardır. İstanbul'un diğer kulelerinin resmedildiği konusunda bir bilgi sahibi olmasak da, şiirimizde kurulu tek mahyanın Beyazıt ve Galata Kuleleri arasında ışıldadığını söyleyebiliriz. İşte, şair Erdal Alova'nm "Gökyazı" adlı şiiri: Beyazıt Kulesi'nden Galata Kulesi'ne İki tel çektim saçından Bütün gece yanıp durdu SEVİYORUM Ahmet Efendi, Hezarfen Abdüllatif Efendi'nin torunudur. Hezarfen, yani bir konuda uzman insan denildiğinde akıllara gelen tek isim Ahmet Çelebi'dir. Kendi yaptığı kanatlarıyla Galata Kulesi'nden uçan ve İstanbul kedilerinin "ne büyük kuş, düşse de yesek" diye mırıldanmalarını boşa çıkartan Hezarfen Ahmet Çelebi için kentte yer alan tek anıt, yalnızca Galata Kulesi'nin asansörle çıkılan son katında, duvara çakılı küçük bir plakettir. O plakette şunlar yazar: "İlk uçan Türklerden ve dünya uçuş tarihi öncülerinden biridir. 17. asrın ilk yarısında yaşadı. Bir şeyler icat etmeye çalışan uyanık bir insandı." Bir ışık demetinin üzerine oturduğunda dünyanın nasıl görüneceğini merak eden ve İzafiyet teorisini ortaya atan Albert Einstein'ın "uyanık" olarak tanımlandığı bir anıt var mıdır ?.. Üstelik, Hezarfen Ahmet Çelebi'nin anısına Galata Kulesi'ne konulan plaketi okuyanlar burun direklerinin kırılmamasına dikkat etmelidirler. Çünkü, plaket erkekler tuvaletinin kapısının hemen yanındadır. Böylesi bir yer seçilmesinin nedeni de, herhalde, Ahmet Çelebi düşmüş olsaydı "Bok yoluna gitti" denilme olasılığıdır !.. 1826 yılında, hocası Latif Efendi'nin elini öperek Süleymaniye Camisi'nin minareleri arasında mahyacılığa başlayan Hezarfen Abdüllatif Efendi, kısa zamanda ünlenir. Süleymaniye Camisi'nin üç şerefeli minareleri arasına üç halat çeken Abdüllatif Efendi, ortadaki halata o yıllarda Haliç'te bulunan köprüyü ve Azaplar Camisi'ni resmeder. Üst halata ise kandillerle bir araba çizer. Köprünün altındaki halatta kayıklar ve balıklar vardır. Biz her ne kadar yazımızın başında, sinemanın İstanbul'a ilk gelişini anlattıysak da, işin aslı şudur: Hezarfen Abdülhamit Efendi'nin kurmuş olduğu "gezdirme mahya"ya bakan İstanbullular, arabanın köprü üstünde, kayıklar ve balıkların ise köprü altında hareket halinde olduklarını görürler. Unutmayın ki, sinema sözcüğünün kökeni Grekçedeki "kinema"dan gelir. Kinema "hareket" demektir !.. Ne mi demek istiyorum? Buna siz karar verin. Ben yalnızca şu iddiada bulunuyorum: İstanbul'da bir zamanlar mahya babaları ünlüydü... Günümüzde ise sizce ne babaları !!! |
Re: Birazda oradan buradan
Sn. Psikokemoterapi,
Çok değerli hocam. Köprülerin altından çok sular aktı. Akan sulardan balıklar, sürü sürü geçti. Kimilerince kızıl diye adlandırılanlar kimilerince büyük han oldu. Paris'in ortasındaki icat, o dönemde İstanbul halkı ile buluşmak için ancak 12 yıl beklemişken!!!. Günümüzde batıda halka sunulan bir yenilik 70-80 hatta 100 yıl bekler Türk toplumunun istifadesi için. Rahmi Koç müzesinde 1940 model bir araba tanıtılıyordu dikkat ettim. O dönemde o arabanın tüm üretimi otomatik vites üzerine kurulmuş! Altımdaki Çek-Alman karması 2005 model oto dahi düz hala. Ülkemin cengaver üreticileri; kuş serisinden kurtarsa da düz serisinden kurtaramadı bizleri. Müze sahibinin kulakları çınlarmı acep... Tarih içinden çıkılamaz derecede cezbeder insanı. Cazibenin yarısı bilinmezliğe açılan kapı olsa da diğer yarısı, ulu köklerin üzerine düşmüş mevsimlik yaprak misali; geçmişi kavrama eksikliğidir. Aldığım eğitimin okulu; ABD de ilk olarak kurulmuş, yıl 1870. Gerçi 9 yıl sonra kapatılmış. Ama yine de başlangıcı bu kabul ediliyor. Osmanlıda ise 1883 yılında kurulmuş bu okul. Aradaki fark 13 yıl. Günümüzde ABD ve Avrupada okutulan ihtisas okullarının esamesi okunmaz Türkiyemizde. Kimsede ses yok. Verdiğiniz bilgilerin her biri yerine ulaşmasa da ulaşanlarla ben idare etmekteyim bu tarafta. Ve dahi takipte ısrarcıyım bu tip aktarımlarınızın. Beğeni derseniz, her zaman söylemeye gerek dahi duymam. Ellerinize sağlık derim. Ha, bi de; babaları sormuşsunuz. Yazıya başlarken esas bunları yazacaktım, çenem düştü. İskele babaları çok lirik kalır, isim babalarından başlayalım mafya babasından çıkalım, içine de siyasi babaları da katalım. Lakin tüm bu babaları toplasak; çocuklarına ekmek götürebilmek için günün 10 saatini zabıtalarla fink atarak, bağırarak, soğuklarda ve yağmurun altında satış yapan bir tane babanın kıymeti etmez bence. O babalara selam olsun. Adları da HARBİ BABA olsun. Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın |
Re: Birazda oradan buradan
Eskiden sabahları ilk yaptıgım iş bu başlıga göz atıp güne tatlı bir gülümseme ile başlamaktı.
* * *Sevgili Psiko ne oldu da bu güzel yazılarına ara verdin. * * *Niyetim bu başlıgı güncelleyip Psiko'yu cuş'u huruşa getirmek. * * *saygılarımla |
Re: Birazda oradan buradan
Sevgili dilaver;Benim değerli arkadaşım eğer bu yazılar seni güne gülümsemekle başlatıyorsa,sana haksızlık etmişiz.Kusurumuza bakma lütfen. COLLA Güney İtalya'daki Sicilya bölgesini 1282'de işgal eden Fransızlara karşı adanın özgürlüğe kavuşmasını isteyen halk bir yeraltı örgütü kurar. Bağımsızlık için savaşan insanların sloganı şöyleydi: "İtalya Fransa'ya Ölüm Diye Bağırıyor"... Ama, sloganın İtalyancasıdır bizi asıl ilgilendiren: "Morte Alla Francia, İtalia Aneta"... Topraklarını işgalden kurtarmak uğruna yaşamlarını veren Sicilyalıların kurmuş oldukları örgüt, slogandaki sözcüklerin başharflerinden alır adını: MAFIA! O ki, Sicilya'dan söz açarak başladık yazımıza, Orhan Veli'nin "Sicilyalı Balıkçı" şiirinden birkaç dize okuyalım: Yüz sene sonra bugünkü dünyadan Bir tek insan kalmadığı gün, Sicilya sahillerinde yaşayan balıkçı Bir yaz sabahı ağlarını atarken denize Her zamankinden daha geniş gökyüzüne bakıp Benden bir mısra mırıldanacak şarkı halinde. Orhan Veli, şiirin sonunda bu güzel düşüncenin olmayacağını, fakat, nedense bu işin pek tuhafına gittiğini söyler. Şiir 1937'de yazılmıştır. Yüz sene sonrası ise 2037'dir. O yılda, Sicilyalı balıkçının şairimizden bir "mısra" okuyup okumayacağını bilemem ama Orhan Veli'nin şu dizesinin gerçekleşeceğinden eminim: "Her zamankinden daha geniş gökyüzüne bakıp"... 2037 yılındaki gökyüzü, uzayın tanınmasıyla daha da genişleyecektir. Orhan Veli'nin dizesi belki de, insanoğlunun uzayda yürüyeceğine, aya adım atacağına, güneş sistemindeki diğer gezegenlere uydu göndereceğine göz kırpan, şiirimizdeki ilk örnektir. Gazetede bir haber: "Uzayda Cola Savaşı"... Haberin devamı şöyle: "Cola firmaları arasındaki rekabet uzaya taştı. Uzay yürüyüşü yapacak Amerikalı astronotlar Coca-Cola, Rus kozmonotlar ise Pepsi içecekler." Uzaya kadar taşan bu rekabet Atlanta'da, 1886 yılının Mayıs'ında başlar. Eczacı John Styth Pemberton "Beyin için ideal tonik" sloganıyla kendi buluşu olan "Fransız Coca Şarabı" satmaktadır. Dincilerin baskısı sonucunda alkol yerine, onun yerini tutabilecek başka bir madde arar. Afrikalı kölelerin yanlarında kocakarı ilacı olarak getirdikleri kola tohumunu bu iş için kullanır... Ve böylelikle Coca-Cola doğar ! Coca-Cola yaygınlaşmasını ise yine bir baskıya, alkol yasağına borçludur. Atlanta'da içki karşıtı ilk yasaların çıkmasıyla 25 galon olan yıllık satış 1049 galona çıkacaktır. Babası iflas edince tıp fakültesinden ayrılmak zorunda kalan Caleb B. Brabham 1893'de eczacılığa başlayarak ülser ve mide hastalıklarına iyi geldiği iddiasıyla "Brad's Drink" adında bir meşrubat üretir. Şişelerin etiketine 1902'de, Pepsi-Cola yazmasıyla da, Coca-Cola'nın karşısına dikilir. Eczanelerde başlayan rekabet seçim sandıklarına kadar uzanır. Amerika'da Cumhuriyetçi Partiyi Pepsi, Demokrat Partiyi ise Coca-Cola desteklemektedir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Coca-Cola "Savaşta öncelikli mal" ilan edilir ve askerlere dağıtılır. Amerikan askerleri bir şişenin kırılmaması uğruna ölürlerken bilmedikleri çok önemli bir şey vardır: Coca-Cola'nın şişelenmesi ticari bir anlaşmayla Naziler tarafından yapılıyordu ! Cola savaşlarının sonucunda dünyanın her köşesi iki firmanın reklam panolarıyla dolar. Şiirde bile rastlarız bunlara! İşte Oktay Rifat'ın "Çobanıl Şiirler" kitabında yer alan çardaklı kahve: Tentesi fırdolayı kırmızı-beyaz: Coca-Cola için. Oysa dutun orda otlar diz boyu Otlar serilmek için. Julien Green, 25 Mart 1942'de, Salvador Dali ile karşılaştığını yazar günlüğüne. Amerika'da peyzaj denen bir şeyin olmadığından yakınan ünlü ressam, otomobilinin camlarını değişik renklerle boyayacağını söyler kendisine. Bunun nedenini ise şöyle açıklar: "Böylece Coca-Cola reklamlarını görmekten kurtulurum"... Coca-Cola şişesinin tasarımı, 1914'teki "dolgun etek" modasından doğmuştur. Şişenin kadın bedenini anımsatan görüntüsünden insanların hoşlanacağı düşünülür. Karakola düşenlere uygulanan işkence yöntemlerinden biri de, herkes tarafından çok iyi bilindiği gibi, şişeye oturtmadır. Bunun olmaması için ülkemizde kutu kolaların satılmasını önerebiliriz. Ama, o da bir işe yaramaz. İşkenceciler, milliyetçi duyguları gereği yerli gazozların şişelerini kullanabilirler!.. Kutu kolaların doğayı kirlettiği gerçeğine Akgün Akova'da rastlıyoruz: Toros Dağları'nın Akdeniz'in dalgalarından dans dersi alan yollarında teneke Pepsi kutuları ve ezilmiş kaplumbağalar. Kola şişelerinin kapaklarıyla çocukluğumuzda hangimiz oynamadık ki! Mahallenin ya da kasabanın delisi ise madalya niyetine göğsüne takar kapakları !.. Coca-Cola'nın bir reklamında "Her zaman çocukluğunu yaşa" diye seslenişine bir dizesiyle karşılık verir Sennur Sezer: "Coca-Cola ile vuruluyor Vietnam bebekleri" Gazete haberine bakıp da, savaşın gökyüzüne çıkışının yeni olduğunu sanmayın. Uzaya doğru uzanan yolun ilk adımı 1930'lu yıllarda atılmıştır. O yıllarda, yeni bir buluş olan gökyüzüne yazı yazma haklarını satın alan Pepsi, Amerika'daki tüm kentlerin üstünü "Pepsi" yazısı ile donatır. Coca-Cola ise mehtaba göz koyar ve aya dünyadan bakıldığında görülebilecek bir reklam panosu koymanın hesaplarını yapar ! Nâzım Hikmet'in şiirinde her iki kola firmasının adına rastlarız. Tanzanya'ya yaptığı yolculuk sırasında izlenimlerini yazdığı şiirlerdeki şu dizeler ülkemizde bir zamanlar anlamı olan "Yerli Mallar Haftası"nı anımsatır: "hatta muz beş kiloluk hevenkleri / bir şişe Pepsi Kola'dan ucuz"... Coca-Cola ile karşılaştığımız dizeleri ise Nâzım Hikmet'in ne denli ileri görüşlü bir şair olduğunun kanıtıdır. 1961'de yazdığı "Kosmosun Kardeşliği Adına" şiirinde şöyle seslenir bir uzaylıya: Ne üs kurmağa geldim yıldızına ne petrol, ne yemiş imtiyazı istemeğe koka-kola satacak da değilim selamlaşmaya geldim seni yeryüzü umutları adına bedava ekmek ve bedava karanfil adına. Kola savaşlarının uzaya çıktığı haberi gazetelerde 1996'da yer alırken, Nâzım Hikmet tam 35 yıl öncesinden görmüş gerçeği. Yeryüzü umutlarını gerçekleştirecek olanlar kimlerdir?.. Kimlerdir, bedava ekmek ve bedava karanfil adına uzaylıları selamlayacak olanlar? Ben, diyorum ki, Edip Cansever'de geleceği görebilen bir şairdir: Küçüksu çayırını şantiye yapmışlar İşçiler beton döküyor, demir eğiyor, zift kaynatıyor Vakit öğleyi geçti çoktan Yemeklerini yemiş olmalılar Coca-Cola'ya doğrayıp ekmeklerini İşçilerimiz, yarını kuracak olan işçilerimiz Ben görür müyüm bilmem ama kuracaklar mutlaka. 12 Nisan 1961 'de Voskhod 1 ile yeryüzü umutları adına uzaya giden ilk insan olan Gagarin yoldaştan, Pepsi içip geğiren Rus kozmonotlara!.. Gagarin gördüğü bir uzaylıyı uyarmış olsa bari: "Biz kaptırdık, sen COLLA..." |
Re: Birazda oradan buradan
Arkadaşları, hiç sinemaya gitmediğini söyleyen Neyzen Tevfik'i bir Hollywood filmine getirirler. Filmin sonunda, başroldeki delikanlı kızı kurtarır ve öper. Işıklar yanıpta herkes ayağa kalkarken bir ses duyulur: "Tüh Allah müstahakkını versin!.." Neyzen Tevfık'tir, bağırarak memnuniyetsizliğini dışarıya vuran. Nedenini soranlara beyazperdeyi göstererek şu karşılığı verir: "Orada da, kurtardıktan sonra kızlardan yararlanmayı düşünüyorlar. Demek onlar da bizden farksızmış. Yazıklar olsun!.." Ölümünün ardından, 7 Temmuz 1968 tarihli Akşam gazetesinde yayınlanan yazısında Cahit Irgat, bilinmeyen bir yönünü anlatır Neyzen Tevfik'in: "O bir filmde oynadı. Bir frak giydirmişlerdi ona. Çok yakışmıştı siyahlar, o güzel başa. Bir konser veriyordu anıma göre. Ama pek beceremediğini, sevemediğini söylemişti bu işi. Gönlünce yaşamalıydı o, dörtgenler, çizgiler içine girmeden, dilediği gibi. Hiç kimseye boyun eğmeden." Cahit Irgat'ın sözünü ettiği filmin adı "Onu Affettim'dir. 1951 yılında çekilen filmde Neyzen Tevfik önemli bir rol üstlenir ve başarılı olur. 1951, Nâzım Hikmet'in çok sevdiği memleketinden ayrılmak zorunda kaldığı yıldır. Şairin bilinmeyen bir yönü de sinemacılığıdır. Muhsin Ertuğrul'un yönettiği "Karım Beni Aldatırsa", "Fena Yol", "Söz Bir Allah Bir" ve "Cici Berber" adlı filmlerin senaryolarını yazar Nâzım Hikmet. Şair, 1933 yılında çekilen filmlerde "Mümtaz Osman" takma adını kullanır. Bir yıl sonra, yine Muhsin Ertuğrul'un imzasını taşıyan "Milyon Avcıları", "Aysel Bataklı Damın Kızı" ve ikincisi çekilen "Leblebici Horhor Ağa" filmlerinin afişlerinde de aynı senaristin adını okuruz. 1942 yılında gösterilen "Kıskanç" ve 1946'da seyredilen "Kızılırmak Karakoyun" aynı yönetmen ve senaristin eseridir. Ama, Nâzım Hikmet "Kızılırmak Karakoyun" filminde Mümtaz Osman değil, "Ercüment Er" takma adını kullanır. "Düğün Gecesi-Kanlı Nigâr", "İstanbul Senfonisi" ve "Bursa Senfonisi" gibi kısa metrajlı filmler çeken Nâzım Hikmet'in ilk uzun metrajlı film yönetmenliği, Muhsin Ertuğrul ile birlikte çalıştığı "Cici Berber"dir. Bağımsız olarak ilk ve tek denemesi ise 1937 yılında senaryosunu da kendisinin yazdığı "Güneşe Doğru" adlı filmdir. Şairin künyesinde'kendi adını kullandığı filmin oyuncu kadrosunda şu adları okuruz: "Ferdi Tayfur, Mediha, Güzin, Reşit Baran..." Bir şairin adına da rastlanılır listede: Arif Dino... Neyzen'i anlatırken, Nâzım Hikmet'in sinema yaşantısına neden geçtiğimizin yanıtını da, Güneşe Doğru adlı filmin oyuncu kadrosunda buluruz. Evet, Neyzen Tevfik de, oyuncular arasındadır! 1938'de, Bakırköy Akıl Hastanesi'nde yatan Neyzen Tevfik'in odasına bir hasta daha konur: Fikret Mualla... Sanatçının elinde ney tutan bir portresini yapan ressam, dostunu hiçbir zaman unutmaz ve defterine şunları yazar: "Biraz edebiyat bilgim ve zevkim varsa onu Neyzen Tevfik'e borçluyum." Fikret Mualla'nın başına ne gelirse Degüstasyon'da gelir. Abidin Dino, Degüstasyon'da elli yıl boyunca konuşulanlar hakkında düzenlenen gizli raporların birkaç "debboyu" tepeleme dolduracağını yazar. Degüstasyon, sanatçıların uğrak yeridir. Öyle ki, Nâzım Hikmet, 1939 yılında bir sağlık raporuyla bir kaç günlüğüne özgür bırakıldığında, Sultanahmet Hapishanesinin kapısından bindiği taksi şoförüne Degüstasyon'a çekmesini söyler. Şair, garsona "köpüklü bir bira" diye seslenişindeki özlemi yıllarca anlatır durur, dost sohbetlerinde. İşte, Fikret Mualla, o yıllarda bir Alman ressamın yaptığı ve baskılarının tüm duvarlara asıldığı Atatürk portresiyle göz göze gelir, Degüstasyon'da. Ressam, resmin "kitcsh" edilip, her yere asılmasını yüksek sesle eleştirir. Bununla da kalmaz, resmin kusurlarını anlatmaya başlar. Şu işe bakın ki, Degüstasyon'un masalarından birinde Atatürk'ün aşçısı Muhittin Yeğen de oturmaktadır. Durumun "patlıcan oturtma"ya dönüşeceğini sezen Fikret Mualla, Beyoğlu'ndan uzaklaşmak istese de, yakalanır ve karakola götürülür yaka paça!.. Ressam, Atatürk'e hakaret etmek gibi bir niyeti olmadığını, resim hakkındaki düşüncelerini bir sanatçı olarak dile getirmesinin suç sayılamayacağını karşısındaki kahramanlara anlatamaz. Gazeteci dostları, Fikret Mualla'nın ağır bir ceza almasını engellemek için biraraya gelirler ve aklından zoru olduğunu belgelemek üzere Bakırköy'de yatmasını sağlarlar. Özgürlüğüne kavuştuğunda, akıllıların içerde, delilerin dışarda olduğu bir ülkede yaşayamayacağını anlar Fikret Mualla. Böylelikle, birçok ressamın devlet yardımıyla gittiği Paris'te kendi olanaklarıyla yaşamaya başlar. Ne var ki, bu güzel insanın sonu da, Paris'te, 1938 yılında, fakirlik ve açlıktan ölen ressam Hale Asaf'tan farklı olmayacaktır!.. Fikret Mualla'nın bakımını Madam Angles adında zengin bir kadın üstlenir. Ama ressam, soğuk kış günlerinde kadının kendisine kömür göndermeyeceği korkusuna kapılır. Korkusu yalnızca bu değildir. Polislerden korkar Fikret Mualla. Paris'te kaldığı evin alt katında oturan polisin kendini öldüreceğine inanır. Bir gün, evine dönerken adamın penceresinin açık olduğunu görür. İçeri girer ve yiyeceklerle dolu olan masanın üstüne çıkar. Kızını evlendiren polis davetlilerle eve döndüğünde masanın orta yerinde insan pisliğiyle karşılaşır!.. Fikret Mualla, "Manne" köyünde ölür. Abidin Dino, köyün adında bulunan Mualla'nın "M" harfinin silindiğinde geriye kalan sözcüğe dikkat etmemizi ister: "Anne"... Aradan yıllar geçer... Fikret Mualla'yı ülkesinden ayrılmaya iten anlayış ele geçirir meclisin koltuklarını. Ressam, "anne"ye sığınırken, Türkiye "baba"ya emanet edilir. Fikret Mualla'nın resimlerinin değeri ise gün geçtikçe daha da anlaşılır. Tıpkı, Neyzen Tevfik'in şu dizeleri gibi: Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler: Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus!. Dediler.. Künyeni almak için, partiye ettim telefon, "Bizdeki kayda göre, şimdi o meb'usl." Dediler!. |
Re: Birazda oradan buradan
Pamuk Prenses'in hikayesini okuyanlar cücelerin iyi kalpli olduklarını bilirler. Çocukluğunda, yedi cücenin Pamuk Prenses'i kötü kalpli cadının elinden kurtarmak için nasıl çaba gösterdiğini öğrenmeyen yoktur... Ama, Pamuk Prenses'i okumayanlar da varmış!
28 yaşındaki Kader Öztürk'ü bulur onlar... Dergilerde fotoğraflarını yayınlarlar, televizyonda haber programına çıkarırlar... Kolomb'un Amerika'yı bulması gibi medya da onu keşfeder. "Fuhuş yapıyorum de, sana yardım edeceğiz" sözüyle kandırdılar Kader'i. O da, bu teklif karşısında kaderinin değişeceğine inanır. Kimbilir, belki de, alacağı paralarla boy uzatma ameliyatı olmayı da düşlemiştir. Pamuk Prenses'in sonunda cüceler, mutluluktan zıplayıp oynarlar. Oysa, Kader Öztürk oturduğu Ömer Hayyam semtinde kimseciklerin yüzüne bakamaz. Nasıl aldatıldığını, kullanılıp bir köşeye itildiğini anlatamaz mahalle esnafına. Karşılaştığı insanlar "fuhuş yapıyormuşsun" diyerek sırt çevirirler Kader'e. Medya gerçekten ekrandan göründüğü gibi yardımsever mi?,. Hayyam bir rubaisinde ne de güzel söylemiş: Şeyh fahişeye demiş ki: —Utanmaz kadın; Her gün sarhoşsun, onun bunun kucağındasın. Doğru, demiş fahişe, ben öyleyim; ya sen? Sen bakalım şu göründüğün adam mısın? Kader Öztürk, kırılan onuruyla Beyoğlu'nda gezinirken "İstanbul Sokakları" adlı şarkının sözlerini mırıldanır: "Onu benden siz aldınız, onu benden siz çaldınız, İstanbul sokakları"... 1852'de yolu İstanbul'a düşen Fransız şair Gautier de, sokaklardan şikayetçi olmuştur: "Kimi sokakların geleneksel isimleri var. Bu isimler, bir hanın ya da bir caminin yakınlığından gelir. Sonradan öğrendim ki, benim sokağın ismi Derviş sokağıymış; ama hiçbir yerde yazılı olmadığından yolunuzu bulmak imkansız oluyor." İstanbul'da, yeni bir uygulamayla tüm sokakların köşebaşlarına adlarının yazılı olduğu tabelalar konur. Tabelaların kiminde "Sokağı" yazarken, kiminde "Sokak" sözcüğü okunur. "Sokak yazan tabelalara "Street" yazsalar daha doğru olur. Merak etmeyin, yanlış olduğunu kimse söylemez. Yabancı sözcüklerle dolu olan tabelalara herkes alıştı nasıl olsa! Alman şair Goethe'nin önsezileri çok güçlüydü. 1783 yılının 5 Şubat gecesi, hizmetkârı Seidal'i uyandırarak "Şu anda, yeryüzünün bir köşesinde korkunç bir deprem oluyor" der. Anılarında, iki hafta sonra Sicilya'da büyük bir deprem olduğunu söyleyen Seidal, şairin bu gibi olayları önceden hissettiğini, bazen de aynı anda haber verdiğini açıklar. Ama, Goethe aslında "Türk" olduğunu bilemez!.. Bu haber 1996 yılının Türkiye'sinde yayınlanan bir gazetede çıkar. Meğer Goethe'nin aslı Türkmüş. Bunun yazımızın konusuyla ne ilgisi var, demeyin?.. Böylelikle ünlü şairin adının İstanbul'da bir sokağa verilmesi olasılığı doğmaktadır. Evinizin bulunduğu sokağın köşebaşında şöyle bir tabela düşünebilir misiniz: "Goethe Sokak"... Siz, iyisi mi sokağınızın adını "Kuğu Kuşu" olarak düşünün... Ve de, etrafınızdaki sokak tabelalarına kuş adları yazacak kadar kanat takın düşlerinize: Toy Kuşu... Ardıç Kuşu... Keklik Kuşu... Balaban Kuşu... Karakuş... Çaylak... Çayır Kuşu... Gece Ku¬şu... Sarıasma Kuşu... Ördek... Kırlangıç... Bıldırcın Kuşu... Üveyik... Şakrak Kuşu... Kız Kuşu... Zümrüt Anka... Saka Kuşu... Serçe Kuşu... Martı... İspinoz... Çoban Aldatan Kuşu... Akbaba... Piliç... Penguen... Arı Kuşu... Atmaca... Pelikan... Çalı Kuşu... Kumru... Bülbül... İskete... Mavi Kuş... Alakarga... Gök Kuşu ... Tarla Kuşu... Muhabbet Kuşu... Karabatak... Sıra geldi sokağınızın bağlı olduğu caddenin adını koymaya. Tavuskuşu Caddesi olabilir mi? Ya da, Ağaçkakan Caddesi... Leylek Caddesi'ne ne dersiniz? Ebabil, Güvercin, Şahin, Sülün, Balıkçıl, Flaman Kuşu, Bozdoğan Kuşu, Florya Kuşu, Saksağan... Yukarıda saydığımız tüm kuş adlarını İstanbul'un sokak tabelalarında okuyabilirsiniz. Bunu yapmak için kenti boydan boya dolaşmanız gerekmez. Çünkü, hepsi de, aynı semt içinde, yanyana sıralanmaktadır. Sirkeci'den bir banliyö trenine binip "Kanaryada inmeniz yeterlidir. 1934 yılında, İstanbul Belediyesi tarafından yayınlanan "İstanbul Şehir Rehberi'ne bir göz atacak olursak Fatih Semti, Şehremini Nahiyesi, Veledi Karabaş Mahallesi'nde "Kürtler Sokağı"nın olduğunu görürüz. Hayrettin Lokmanoğlu'nun hazırladığı ve 1955'de basılan "Haritalı Şehir Rehberi"nde de, Kürtler Sokağı yerinde durmaktadır. Kürtler Sokağı'nm batısında Elektrik Sokağı, doğusunda Keresteci Veli Sokağı, kuzeyinde Yayla Caddesi, güneyinde ise Tıryakçı Sokağı bulunmaktadır. 90'lı yılların İstanbul'unda "Kürtler" adını taşıyacak bir sokağın varolabileceğini' elbette düşünemeyiz. Orhan Peksayar'ın hazırladığı "İstanbul Rehber'ine bakacak olursak sokağın adının değiştirilmiş olduğunu anlarız. Anadolu'nun doğusu kan gölüne dönerken Kürtler Sokağı'nın adını değiştirenlerin gayesinin ne olduğunu kestirmek hiç de zor değil. Zaten sokağın yeni adı da, "Gaye Sokağı"dır L |
Re: Birazda oradan buradan
NEREYE BASIYORUZ,NEREYE GİDİYORUZ
Önce kendi ayaklarının üzerinde durmalısın!" Malum, 80'lerde patladı bu laf... 90'larda zirve yaptı. 2001 krizinin gündelik hayat kültürümüz üzerindeki etkisi nedeniyle şöyle bir sarsıntı geçirdi. Ama bakıyorum da hâlâ pek havalı, pek parlak... Bir çok insana basit anlamda "özgürlük nedir" diye sorun, "kendi ayaklarının üzerinde durmak" diyecektir. Gençlere yetişkinliği sorun, "kendi ayaklarımın üzerinde durduğum zaman" diyeceklerdir. Yaşlılara sorun olgunluğu... Kuşkunuz olmasın ki, laf dönüp dolaşıp "ayaklarının üzerinde durmaya" gelecektir... Başarı derseniz, popüler kültüre göre çok açık bir yolu var; kendi ayaklarının üzerinde önce şöyle bir duracak, sonra yaylanıp ileriye doğru fırlayacaksın!.. Allah Allah! Nedir bu? Ekonomik bağımsızlığı, anne-babanın vesayetinden kurtulmayı, eşe dosta muhtaç yaşamaktan "yırtmayı" ifade eden parlak bir laf mı bu sadece? Biraz öyle... Ama o kadar yalın, o kadar da düz değil. Biraz "çağın ruhu"ndaki yamukluğu, benmerkezciliği, seçilmiş körlüğü de anlatıyor sanki... Düşünsenize; ayaklarınızın üzerinde duruyorsunuz, gayet  sağlam duruyorsunuz hem de! Gelen gidenin iteklemesi sizi sarsmıyor, tökezletmiyor, gücünüzü zayıflatmıyor (Yahu ne kadar şanslısınız, var mı böyle bir şey ?) Yani herkesin, hele gençlerin tam özlemini çektiği; kıskandığı bir merhaleye çoktan erişmişsiniz, demektir Fakat iyi de... Bastığınız yer neresi ? Asıl sorulması gereken soru bu değil mi ? Kendi ayaklarınızın üzerinde duruyorsunuz, güzel de, peki nereye basıyorsunuz ? Bastığınız yere, üzerinde durduğunuz şeye iyice baktınız mı ? Yo, hayır! "Çağın Ruhu" bu temel soruyu sormayı neredeyse yasaklıyor. Hele şu soruyu asla sordurtmuyor size: Başkasının sırtına dayanmadan, oradan bir başkasını itmeden o üç kanşlık yerde ayaklarınızın üzerinde dikilmeniz, yükselmeniz mümkün mü ? Ya da diyelim ki... Yalnız kendinize güveniyorsunuz. Gücünüze güveniniz tam, becerilerinize de, yeteneklerinize de güveniniz tam. Ve kalkıp yürümeye başlıyorsunuz. Ama o da ne? Yürüdüğünüz yer, yer filan değil sanki incecik bir tel... Sanki hayat sizi cambazlığa çağırıyor! Yada... Sevdiklerinizi kırdınız, tarumar ettiniz bütün çevrenizi. Ne için ? Ayaklarınızın üzerinde durabilmek için... Yazık! "Yazık ama gerçek bu, ne yapayım!" diyor ve ilerliyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz, hayat, dünya, başkaları ve ne derseniz işte, hepsi sizin üzerinize basmaya başlamış. Sizin beliniz büküldükçe bükülüyor. Bu ayaklar o ağırlığı çeker mi ? Bakın, ne diyeceğim biliyor musunuz? Şu parlak, trendy ve ucuz "felsefeleri" ara ara unutalım. Bizi bu güzel laflar öldürecek. Aklımızı başımızdan alan güzel lafları biraz unutalım. Ne var yani ? Zaten yürüyorsak ayaklarımızın üzerinde yürüyoruz; duruyorsak ayaklarımızın üzerinde duruyoruz. Peki  itiş kakış dünyasında ayaklarımız bizi nereye götürüyor ? Onu soralım... Yani her şey tastamam yolculuğa çıkmışız da... Yolculuk nereye ? Hiç bunu sorduk mu kendimize !...                                                          Haşmet Babaoğlu |
Re: Birazda oradan buradan
Sn. Psikokemoterapi,
Yolculuk nereye? Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın |
Re: Birazda oradan buradan
Çocuğumu yeniden yetiştirmem mümkün olsaydı: Ona işaret parmağımı kaldırıp yasaklar koymak yerine, parmaklarıyla resim yapmayı öğretirdim. Hatalarını daha az düzeltir, onunla daha cok yakınlık kurmaya çalışırdım. Onu sadece gözlerimle izler, saat kısıtlamaları koymazdım. Daha bilgili olmaya çalışır, daha cok şefkat gösterirdim. Onunla daha çok yürüyüşlere çıkar, uçurtmalar uçururdum. Ona karşı ciddi bir tavır içinde olmak yerine, onunla oyun oynardım. Onunla kırlarda koşar, yıldızları seyrederdim. Onunla daha az çekişir, ona daha çok sarılırdım. Önce benlik saygısı kazanmasını sağlar, sonra bir ev almaya çalışırdım. Ona her zaman katı davranmaz, onu daha çok onaylar ve yüreklendirirdim. Güç konusunda daha az ders verir, SEVGİ konusunda daha çok şey öğretirdim. Diane Loomans |
Re: Birazda oradan buradan
Sevgili dostum, Coktan karsilikli yazisamadik, Yukaridaki satirlar gercegi ne guzel yansitiyor: Hayat kavgasina girisenler geriye donup baktiklarinda gorebiliyor kolaylikla.
* Herhalde bunun bilincine varan ebeveynler, torunlarina kendi cocuklarina verebildiginden daha cok bir sevgiyle baglaniyorlar. Torunu olan bir dostuma haklarinda sordugumda, gozlerinin parladigini, sinirli bile olsalar gevsediklerine bir cok defalar sahit oldum. |
Re: Birazda oradan buradan
Merhaba sevgili ağabeyim,
Karşılıklı yazışamasakta biliyorum ki karşılıklı yüreklerde ve beyinlerdeyiz. Rahmetli babamın bir lafı vardı bu konuda.Onun torunları olan bizim çocuklarımıza daha fazla sevgi gösterdiğinde bazen takılırdık "neden bize göstermedin bu sevgiyi" diye.Derdi ki "Ülen siz sermayesiniz onlar kar" Aslında dünya işlerinden vakit o dönemlerde kalıyor galiba bizlere.Ülkemizde oynayan "Babam ve oğlum" filminin çok tutması " Herhalde *bunun *bilincine *varan *ebeveynler, *torunlarina *kendi *cocuklarina *verebildiginden *daha *cok *bir *sevgiyle *baglaniyorlar." *bu yüzden sanırım. Sevgilerimle hoş ve esen kal canım ağabeyim. |
Re: Birazda oradan buradan
psiko sana emrediyorum (yersen) bu tattaki yazılara devam et.
* * * * * * selamlar |
Re: Birazda oradan buradan
Puşkin'in en büyük özlemi yurtdışına yolculuk yapmaktı. Ünlü şair, 1829 yılında Erzurum sokaklarında görülür. Ne var ki, yapmış olduğu yolculuk yüzünü güldürmez Puşkin'in. Çünkü, yol boyunca önünde ilerleyen Rus ordusu, ayak bastığı toprakları ülkesine katmıştır. Böylelikle şair, yurtdışına yolculuk yaptığını kabul etmez. 1835 yılında yayınlanan "Erzurum Yolculuğu" adlı kitabında Puşkin, Ağrı Dağı ile karşılaşmasını şöyle anlatır: "Güneş doğuyordu. Dupduru gökyüzünde iki başlı, karlı bir dağ parlıyordu. Gerinirken: 'Ne dağı bu?' diye sordum. 'Ararat' dediler. Seslerinin etkisi ne kadar güçlü! Var gücümle baktım bu efsanevi dağa. Yenilenme ve yaşam ümidiyle onun doruğuna yanaşan Nuh'un gemisini, biri idamın, öteki barışın simgeleri olarak uçup gelen kuzgunla güvercini gördüm." Yalnızca Puşkin'in değil, Ağrı Dağı'nı gören birçok insanın aklına gelen ilk şey Nuh'un gemisidir. Süphan, Nissir, Cilo ve Cudi dağlarının yanısıra, Nuh'un gemisinin doruğunda yer aldığına en çok inanılan dağ Ağrı'dır. Mustafa Bilgili "Ağrı Dağı'na Yolculuk" adlı kitabında, kutsal gemiyi barındırma olasılığı bulunan dağların çokluğuna dikkat çekerek, her iskeleye uğrayıp Boğaz turu yapan dilenci vapuruna benzetir Nuh'un gemisini. İnsanlık tarihinin en ilginç ve en kalabalık yolculuğunu yapan bu gemi, Nuh'un torununun torunu Hayk'ın soyundan geldiğini İddia eden Ermeniler için apayrı bir önem taşımaktadır. Ermeni tarihçi Hayfan'ın 1254 yılında, Ararat'ın yani Ağrı Dağı'nın karla kaplı doruğunda siyah bir nokta halinde gördüğünü söylediği geminin fotoğrafı, ilk kez 1959'da, Doğu Beyazıt'ın haritasını çıkarmak amacıyla Yüzbaşı İlhan Durupınar tarafından kesif uçağından çekilir. Nuh'un gemisi hakkında kutsal kitaplarda bilgiler yer alırken, onunla başka bir yazılı kaynakta karşılaşan George Smith'tir. British Museum'da, Gılgameş Destanı'na ait toprak tabletleri tamir eden Smith, okumuş olduğu şu dizeler karşısında duraksar: Nihayet denizde bir ada belirdi Gemim oraya yanaştı ve dağa oturdu Nissir idi gemimin oturduğu dağın adı. Nuh'un gemisinden bahseden tabletin devamını müzede bulamayan George Smith, 1872 yılında önce İstanbul'a gelir, oradan da Bağdat'a geçer. Yirmi bir yaşındaki genç bilim adamı,1873 yılının bir ilkbahar gününde, Irak'ın Türkiye sınırında bulunan Niniva'da yaptığı araştırmanın sonucuna ulaşır. Ama, destanın Londra'daki tabletlerini yanında getirip, çalındığı yere bırakmak yerine, bulduklarını da yanına alır ve ülkesine geri döner. Nuh'un gemisinin ölçüleri Tevrat'ta yazılıdır: "Kendine gofer ağacından bir gemi yap. Gemide odalar yapacaksın ve onu içerden ve dışardan ziftleyeceksin. Ve onu şöyle yapacaksın: Geminin uzunluğu 300 arşın, genişliği 50 arşın ve yüksekliği 30 arşın olacaktır." Bu kutsal proje aşağı Mezopotamya'da, Babil'in cennet bahçelerinde kızağa alınır. Nuh, su geçirmesin diye gemisinin içini ve dışını ziftler. Şu işe bakın ki, canlıları kurtarmak amacıyla gemiyi sıvama işinde kullanılan petrol uğruna insanlar yüzyıllar sonra birbirini boğazlayacaktır!,. Ve, Körfez savaşı sırasında petrolün denize akıtılmasıyla zifte bulanan bir karabatak, savaş karşıtı, doğa yanlısı insanların simgesi olacaktır. Acaba karabatak, Nuh'un gemisindeki yolculuğu sırasında zifte bulanmış mıydı? Tarih boyunca Nuh'un gemisini bulmak amacıyla birçok gezgin, maceraperest ve bilim adamı çıkar Ağrı Dağı'na. Örneğin, 1876'da Sir James Briyce, zirveye yakın yerlerde insan yapımı ağaçtan malzemeler bulur. Bunlar arasında Pitton de Tournefort'u özellikle anmamız gerekir. Tırmanışı tek başına gerçekleştiren Tournefort ülkesine geri dönerken, Ağrı Dağı'ndan yürüttüğü çiçek soğanlarını da beraberinde götürür. Kendisini bu hırsızlığın ardından, Paris park ve bahçeler müdürü koltuğunda otururken görürüz! Kara kültürlerinin edebiyatlarında Nuh'un gemisinin hangi dağda olup olmadığı yazılırken, deniz kültürünü yaşayanlar böyle bir geminin yüzüp yüzemeyeceğini tartışmışlardır. 13 Mayıs 1501 tarihinde, Lizbon'dan çıktığı yolculuğunda yeni bir toprak parçasıyla karşı karşıya olduğunu anlayan ve Yeni Dünya'ya adını veren Amerigo Vespucci, bu ikinci yolculuğunda daha önce hiç görmediği birçok hayvan tanır. Ünlü denizci, yeryüzünde bu kadar hayvanın hem de bir değil, ikişer tane olmak üzere içine alacak bir geminin asla yapılamayacağı görüşüne katılır ve Nuh'un gemisinin hayal ürünü olduğuna inanır. Vespucci gibi düşünmeyenlerden biri de, 1970'li yıllarda Kadıköy çarşısında dükkanı bulunan antikacı Necip'tir. Bu dükkanın kapısında vaktiyle şöyle bir yazı vardı: "Nuh'un gemisinin enkazı satılır." Amerikalı astronotların Ay'a adım atışıyla Nuh'un gemisini bulma tartışmaları da alevlenir. "Ne ilgisi var?" demeyin ve Apollo 15 yolcusu James Invin'e kulak verin. Astronot Irwin ne yapmış, Ay'dan Nuh'un gemisini gördüğünü mü iddia etmiş?.. Keşke öyle olsa!.. Irwin Ay'da yürürken, Nuh'un gemisini Türkiye'nin doğusunda aramasını söyleyen bir ses duyar. Soluğu dünyada alır almaz da, milyonlarca "inanmış" vatandaşın dolarlarını toplayarak "Yüksek Uçuşlar Vakfı"nı kurar. Sonra da ver elini Türkiye... Amatör bir dalgıç olan Jimmy ile birlikte Ağrı Dağı'na tırmanan Irwin, geminin izine rastlamasa da, Nuh'un kemiklerini bulduğunu iddia eder. 1980'li yılların başlarında yaşanılan tartışmaya Prof. Dr. Tolga Yarman da katılır: "Ağrı Dağı'nda Nuh'un gemisini arama çalışması aslında dağa yerleştirilmesi amaçlanan lazer toplarının yerini belirleme çalışmasıdır. Bir istavrit kılçığına rastgelinmiş midir? Böyle bir şey yoksa bence Nuh'un gemisini Ağrı'da aramakla, Ay'da aramak arasında bir fark yoktur." Neler denmedi ki, James Irwin'in ardından; Amerika'nın silah yerleştirmek amacıyla gönderdiği casus olduğu söylendi, İncirlik Üssü unutularak!?. O yılların baldır bacak gazetesi olan Tan'da bile çıplak bir kadın fotoğrafının altına şu yazıldı "Ben gemiyi değil Nuh'u arıyorum." Ben ise alay dolu sesler arasında düşündüm sürekli olarak: Bir bilim adamı, hele Ay'a kadar giden bir bilim adamı, nasıl olur da böyle bir şeye inanır? Neyin arayışındadır James Irwin?.. Çocukluğu Kuzey Carolina'nın Wadeswille kasabasında geçer James Irwin'in. Babası küçük Irwin'e komşu kasaba Kitty Hawk'da yeni yapılan bir kiliseyi gösterir... Ve Irwin, pazar günleri, yüksek bir yerdeki kayalıkların üstüne kurulan ahşap ve gemi biçimindeki kiliseye doğru babasının elini tutarak yaptığı yürüyüşleri unutamaz. Herkes Ay'daki yürüyüşünü anlatmasını ister... Onun için ise asıl güzel olan, avucunda babasının sıcaklığıyla kumsalda yaptığı yürüyüştür. James Irwin'in de, babasıyla geçen mutlu çocukluk günlerini arama hakkı vardır. |
Re: Birazda oradan buradan
1890 yılının 16 Eylül günü, Japonların "Ayı Denizi" adını verdikleri sularda bulunan Oşima adası açıklarında, bir gemi azgın dalgalarla boğuşur. Dış görünüşü son derece güzel olan yaşlı geminin içi harap durumdadır. Denizciler, ellerinden geleni yapıp gemiyi yüzdürmek için çırpınsalar da, kaçınılmaz son çok yakındır. Direği yıkılan, tahtaları birbiri ardına koparak dağılan gemi, bu içler acısı durumuyla, bayrağını taşıdığı ülkenin de geleceğini haber verir. Kasımpaşa'da, denizcilerin uğrak yeri olan Tokatlının kahvehanesinde, Bahriye Nezaretinin Bab-ı Aliye hitaben kaleme aldığı 1 Nisan 1889 tarihli yazının "şaka" olduğu konuşulur. Çünkü, bu yazıda, Osmanlı padişahı II. Abdülhamid'in, Japon İmparatoru S.M.Meji'ye göndereceği hediye ve nişanı taşıyacak olan Ertuğrul Firkateyni için "alakalı tahsisata 2000 kuruşun ilave edilmesi" yazılıdır. On bir yıldır Haliç'te bir şamandıraya bağlı olarak duran Ertuğrul'un, böylesi bir yolculuğa çıkamayacağını, denizcileri bir kenara bırakalım, acemi oltalarıyla balık tutmaya çalışan çocuklar bile aralarında konuşmaktaydılar. Geminin çarkçıbaşı görevini yürüten İngiliz Harty Bey'in raporu dilden dile yayılır kısa zamanda. Harty Bey, Ertuğrul'un güçsüz bir gemi olduğunu, Japonya'ya gitmek gibi büyük bir seyahati asla kaldıramayacağını bildirse de, uyarılar saray tarafından ciddiye alınmaz. 14 Temmuz 1889'da, dönemin Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa, Haliç'ten çıkıp, Sarayburnu'nu dönerek Marmara'ya yönelen geminin güvertesindekilere el sallar. İstediği olmuş, imalat ve fabrikalar komisyonundan baskı yaparak aldığı "uygundur" raporuyla sefere Ertuğrul'u göndermiştir. Öyle ki, Hasan Hüsnü Paşa eleştirileri bastırmak için geminin komutanlığına da damadı Albay Osman Bey'i getirmiştir. Geminin süvarisi de Yarbay Ali Bey'dir. Çarkçıbaşı Harty Bey ise yeni görev yeri olan bir ada vapurundan el sallar Ertuğrul'a. Kazanlarının içine girdiği, bir orkestra şefi gibi makinelerinin her köşesinden gelen sesleri tanıdığı emektar gemiyi bir daha göremeyeceğini çok iyi bilmektedir... Deniz kenarına toplanan İstanbullular ise şiirle yolcu ederler Ertuğrul'u: Besmeleyle Ertuğrul'um demir aldı Hep ahali sahillerde bakakaldı Çoluğun çocuğun feryadı arşa vardı Hak selamet versin şanlı Ertuğrul'a Üç direkli firkateyndir gemimiz Kimimiz bekarız, evlidir kimimiz Gayret edin çocuklar Capanyadır yolunuz Hak selamet versin şanlı Ertuğrul'a Osmanlı donanmasında Mesudiye, Orhaniye, Mahmudiye ve Aziziye gibi zırhlı fırkatenyler bulunurken, zorlu bir yolculuğa neden Ertuğrul gibi yorgun ve ahşap bir gemi gönderilir? Bu sorunun yanıtını A. Cemaleddin Saraçoğlu, "Tarih Konuşuyor" dergisinin, Eylül 1967 sayısında şöyle verir: "Saydığımız bütün bu modern firkateynler, korvetler ya İngiliz, ya Fransız tersanelerinde yapılmış gemilerdi. Ertuğrul, bir Türk tersanesinin mahsûlü olduğu için Japonlara Türk yapısı bir gemi gönderilmek istenmişti. Fakat bu görüşe de iltifat etmek, bu özürü kabul etmek imkansızdır. Çünkü, böyle bir görüşün kabulü icap ederse, buna cevap olarak yine modern, demirden yapılmış fakat İstanbul tersanesinin mahsulü bir zırhlı korvet olan 'Mukaddime-i Hayır' gösterilebilirdi. 1879 yılında hizmete girmiş olan bu yepyeni gemi 1600 ton, yani Ertuğrul'dan daha ekonomik bir büyüklükte idi. Ne var ki, bu modern savaş gemisi yalnız makine kuvveti ile sefer edebilirdi ve gemici tabiri ile 'Kaba Sorta' denilen tam takım yelken tertibatından yoksundu. Bu yüzden de sefer bir hayli pahalıya mal olabilirdi." Fareler Ertuğrul'un ambarlarında gezinmiyordu yalnızca. Osmanlı devletinin hazinesinde de cirit atıyordu kemirgenler. Parasızlıktan, hurdaya çıkan gemilerin enkazı maaş olarak ödeniyordu memurlara. Maaş kağıtlarına "Maaşına karşılık Taif vapurundan 500 okka enkaz verile" diye yazılıyordu. Bu yüzden, kömür masrafının az olacağı düşünülerek, kazanlarının yanısıra yelkenleri de olan Ertuğrul gönderilir Japonya'ya. 30 Temmuz günü bir telgraf alınır Ertuğrul'dan. Süveyş kanalında dümen bodoslaması kırılan emektar gemi karaya oturmuştur. Yazışmalar sonrasında, 27 Temmuz'da kanaldan geçerken kuma oturan Ertuğrul'un ertesi gün kurtarıldığı ama kendisini kıyıya bağlayan kılavuzun hatası sonucunda sahile çarparak dümen bodoslamasının kırıldığı anlaşılır. 18 Ağustos'ta kendisine ayrılan bir havuzda onarım gören emektar gemi, 23 Eylül'de yola koyulur yeniden. Ertuğrul'un güzergahını içeren haberler "Ceride-i Bahriye" dergisinde yer alır: "Japonya'ya gitmekte olan Ertuğrul Firkateyni'nin Komutanı, Padişah Hazretleri'nin yaverlerinden ve Bahriye albaylarından İzzetlü Osman Beyefendi tarafından Bahriye Nezareti'ne gönderilen 7 Kasım 1889 tarihli telgraftan Aden'e vardıkları öğrenilmiştir.Aden'den gelen 10 Kasım 1889 tarihli bir diğer telgraftan da, Kolombo'ya müteveccihen hareket edildiği ve 21 Ekim 1889 tarihli telgraftan Bombay'a uğrandığı, 27 Ekini günü Kolombo'ya müteveccihen seyre başlanıldığı arz ve beyan edilmiştir." Ertuğrul'un 15 Kasım günü Singapur limanına ulaşması büyük bir başarı sayılmış olmalı ki, geminin komutanı Osman Bey, albay rütbesinden "Paşa'lığa terfi ettirilir. Süvari Ali Bey ise karısına gönderdiği mektupta limandaki diğer gemiler ile karşılaştırır Ertuğrul'u: "...buraların gemileri acayip, yani denizlerine göre yapılmış. Bizim geminin iki veya üç misli cesametinde olup, bizim mahut ise ekmekçi sepeti gibi her tarafı gıcırdıyor. " Japonya'ya ulaşmak için gerekli olan güney rüzgarının eseceği Haziran ayına kadar Singapur'da kalması kararlaştırılan Ertuğrul bakıma alınır. Hint Okyanusu'nun yıpratmış olduğu baş bodoslaması ve kırılan kemerleri gemideki marangoz, burgucu ve kalafatçı gibi emekçiler tarafından onarılır. Bu arada, "Silon Observe" adlı bir İngiliz gazetesinde, Ertuğrul Firkateyni'nin kömür alacak parası olmadığından Singapur'da beklediği, liman rüsumunu bile ödeyemediği haberi çıkar. Bunun üzerine, Ceride-i Bahriye dergisinde söylenenler yalanlanır ve Osmanlı devletinin kuruluşundan beri ilk kez yapılan uzak deniz seyahatine övgüler yağdırılır. Sofra takımı olmadığı için limanlarda karşılaştığı yabancı gemilerin kaptanlarının yemeğe davet edilemediği Ertuğrul'u, Japonya'da bir felaket karşılar: Kolera!.. Yokohoma limanında baş gösteren hastalık gemideki on üç denizcinin sonu olur. Osman Paşa, ağabeyi Mehmet Reşit Bey'e yazdığı bir mektupta felaketin "azıcık zayiat" ile atlatıldığından dolayı duyduğu memnuniyeti dile getirir. Tokyo'ya gidilip, II. Abdülhamid'in hediye ve nişanının Japon İmparatoru'na sunulmasının ardından geri dönüş hazırlıklarına başlanır. Japonlar, Yokohoma limanında bulunan Ertuğrul'un esaslı bir bakım görmeden denize açılmasının sakıncalı olduğunu bildirseler de, kesin emir gelmiştir İstanbul'dan: "Geri dönün!.." Yokohoma'dan ayrılan Ertuğrul, ilk günler elverişli hava koşullarında yol almış olsa da, dördüncü gün fırtınaya yakalanır. Güneşin batmasıyla birlikte daha da azan dalgalar yorgun gemiyi Oşima adasının doğu ucunda bulunan Kaşinozaki fenerinin ışığı ile aydınlanan kayalıklara sürükler. Osman Öndeş, " Ertuğrul Firkateyni Faciası" adlı kitabında şunları yazar: "Aslında bu fenerin bulunduğu burundan dönülebilirse, fırtınanın şiddetinden onları koruyabilecek Kobe limanına girmek mümkün olacaktı. Ama ağır felaketlere göğüs germiş ve üç gündür uyumamış yorgun nazarlar, solgun çehreler, perşembe gününün ışıklarını müthiş tayfun fırtınasının daha da azan dalgaları ile beraber gördüler. Halbuki ihtiyar Ertuğrul Firkateyni'nin takati da o derece azalmıştı. Gemiye dolan suları boşaltmak için sarf edilen çılgınca çalışma bir sonuç vermiyor, durmadan su seviyesi yükseliyor, yükseliyordu." Kaşinozaki fenerin ışığı, suların makine dairesini kapladığı haberinin ardından, yapılacak bir şey kalmadığını anlayan denizcilerin yüzlerini aydınlatır. Saat 21.30'da, demir atmış olan Ertuğrul sürüklenerek, büyük bir gürültüyle kayalıklara bindirir. Bir yaver, üniformasını giyip nişanını takmakta olan Osman Paşa'ya gemiyi terk etmeleri gerektiğini söyleyince şu yanıtı alır: "Ben Ertuğrul'un mukadderatına iştirak ediyorum, onunla batacağım, siz atlayın oğlum." Kaşinozaki fenerinin bekçileri, karşılarına çıkan perişan haldeki yabancıların anlattıklarından bir şey anlamazlar. Dil sorunu, denizcilerin evrensel bir iletişim aracı olan rengarenk bayrakların kullanılmasıyla çözümlenir. Fenerdekiler, kayalıklarda patlayan dalgaların sesinden dolayı Ertuğrul'un batışını duymamışlardır. Kurtarma çalışmaları son derece olumsuz koşullarda, Kaşino adlı köyde yaşayanların yardımlarıyla sabaha kadar sürdürülür. Ertuğrul'dan kurtulmayı başaran yalnızca 69 kişidir. Boğulan 502 denizciden çoğunun cesedi bulunamaz. Feridun Fazıl Tülbentçi, 3 Mart 1957 tarihli Hürriyet gazetesinde, kurtulanların tanıklığıyla, Süvari Ali Bey'in de, birçok gemi subayıyla birlikte Osman Paşa gibi davrandığını ve kaptan köprüsünden ayrılmadığını yazar. 20 Eylül 1890 tarihli "Japon Gazet" adlı gazete ise batış anını şöyle sunar okurlarına: "Bir çarpma ile herkes aklını yitirmiş gibi yerinden fırladı. Kaptan Ali elinde bir fenerle köprü üzerine çıkıp felekelerin mayna olması emrini verdi. Felekeler mayna olundu. Fakat seviye inince dalgalar ile kıç tarafa doğru gittiler. Yeniden 'herkes başının çaresine baksın' diye bağırdı. Sonra kendisini denize attı. Osman Paşa da kaptan gibi hareket etti. Ama başına çarpan bir seren nedeniyle boğuldu." Kaptan Ali Bey'in yetim kalan kızlarından biri yıllar sonra evlenir ve bir erkek çocuğu dünyaya getirir. O çocuk, denizcileri kurban eden kokuşmuş hilafetin ardından kurulan Cumhuriyet döneminde, Milli Eğitim Bakanlığı yapar ve eğitimin emeğe dayalı olduğu Köy Enstitüleri'nin kurucuları arasında yeralır. Böylelikle, Ertuğrul Firkateyni'nin adsız kahramanları olan marangozların, burgucuların, kalafatçıların, bağımsız ve demokratik bir ülkenin mimarı olacaklarına inanılır. Ama, çok geçmeden Cumhuriyet Türkiyesi'nde güçlenen Osmanlı anlayışı "Komünist işi" diyerek Anadolu'nun dört bir yanına yayılan okulları kapattırır. Ülke, yeniden tefecilerin, faizcilerin ellerine düşerek Kapitalizmin kayalıklarına doğru sürüklenir. Süvari Ali Bey'in torununun da "Yücel" soyadını taşıyacak bir oğlu gelir dünyaya. Eıtuğrul'u yutan dalgalar gibi öfke dolu şiirler yazacak olan çocuğa "Can" adı verilir: Gölköy adında bir köy varmış Gelibolu'da Televizyonda gösterdiler geçen gün Gelenek edinmiş köy halkı, Ben kendimi bildim bileli bu böyledir Diyor muhtar: 29 Ekim'de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını... Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi Kirvesi tutmuş kolundan Yatırdılar bir kamp yatağına, Ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi Elinde bıçağıyla, Çocuk kaldırdı başını, bağırdı: Yaşasın Cumhuriyet diye Korkarım, bu, sade Gölköylülerin değil, Umumuzun Sade küçüklerimizin değil, büyüklerimizin de Düştüğü bir tarihsel yanılgı Çünkü sünnet değil, farzdır Cumhuriyet |
Re: Birazda oradan buradan
Alıntı:
|
Re: Birazda oradan buradan
Sevgili Psikokemoterapi'nin Sunay Akın alıntısını bir kez daha zevkle okudum.
Ertuğrul Fırkateyninin kaptanı Ali Bey'in oğlu Hasan Ali Yücel, onun oğlu da Can Yücel. Ve Can Yücel yazdığı bir şiirde "Hayatta en çok babamı sevdim" der. Ertuğrul faciasına Japonya'da günlerce yas tutulur. Bugün japonların büyük çoğunluğu Ertuğrul faciasını bilir ve bir Türk'le karşılaştıklarında Ertuğrul'u anarlar. Ama biz de çok az insan bilir Ertuğrul'u. 11 yıl sefere çıkmamış ve gözden çıkarılmış bir gemi sırf masrafları düşük tutmak amacıyla gönderilmiştir. Üstelik de tüm olumsuz raporlara rağmen. Bahane olarak Ertuğrul'un %100 Türk yapımı olduğu söylense de asıl sebep mevcut gemiler içinde hem kömürle hem yelkenle çalışan tek gemi olmasıdır. Ertuğrul'a kömür dahi kısıtlı olarak verilip açık denizlerde yelken açmaları istenmiştir. Gemi için seçilen 500'e yakın tayfanın büyük kısmı marangozdur. Sebebi de dayanıksız gemide oluşabilecek hasarlar onarılsın diyedir. Bu bir iade-i ziyaret olsa da Abdülhamit'in asıl niyeti Japönya'ya İslam ihracıdır. Bol miktarda din kitabı gönderilir. Gemi personeli rıhtımda toplu halde namaza dururlar. Japon halkı bu ibadet rituellerine merak sarıp öğrense de itibar etmez. İslam'la ilgili çağrılara ise verilen yanıt: İzlediginiz bu yol ile dünyada inkişaf etmis tek bir millet bize gösterin, kafidir.." olur. Tabi bir yanıt verilemez.. Birkaç sene önce Hürriyetin yaptığı bir anket vardı, halka, "En çok hangi milleti seviyorsunuz? / Kendinize yakın hissediyorsunuz?" diye soruluyordu. İkinci soru da "Neden?". İlk sorunun cevabı, açık farkla "Japonlar" şeklinde çıkmıştı, asıl ilginç olan ise, ikinci soruya en çok verilen cevap: Bilmiyorum / Fikrim yok / İçimden geldi işte... |
Re: Birazda oradan buradan
Psiko abi.
harika bir yazı, Biraz içini sızlatsada insanın, Kaldırıp aynı kayalıklara vursada satırlarında. yinede harika bir yazı, teşekkürler. |
Re: Birazda oradan buradan
Adam maça gitmiş. Aldığı bilet, tribünün en uzak köşesindeymiş. Yerine oturmuş, birinci devreyi güç bela seyretmiş. O arada, ön tarafta, tam ortada bir koltuğun boş olduğunu fark etmiş. Devre arasında sıralar arasından geçip o boş yere ulaşmış. Yan koltuktaki adama sormuş:
- Burası boş mu? - Boş... - Nasıl oluyor da bu tıklım tıklım dolu stadda boş yer kalmış? - Orası benim eşimin... Aylar önce bu maç için almıştık. Ama eşim vefat etti... - Çok üzüldüm ama, dost ve akrabalarınızdan birine neden vermediniz bileti? - Onların hepsi şu anda cenazede... |
Re: Birazda oradan buradan
Dört arkadaş, her hafta sonu toplanıp mutlaka poker oynarlarmış.
* *Yine hafta sonu toplanmışlar, arkadaşlardan biri gecikmiş. * '' Herhalde trafiğe takıldı biraz bekleyelim'' demişler ama ,dördüncü uzun süre gelmemiş * - Bu artık gelmez hadi dağılalım, dedikleri anda dördüncü kapıdan içeri girmiş. * *Sormuşlar. Nerdeydin? * *Kaynanamı gömdüm. * *Bu üstün başın niye toz, toprak * * Cevap * - çok direndi şıllık. |
Re: Birazda oradan buradan
Her tarafı estetik cerrahlar tarafından mükemmelleştirilen bir kadına aşık olup,yıllarca ardından koşan adam en nihayet emeline kavuşur ve evlenirler. Adam akşamı heyecanla bekler.Nihayet eve gelirler ve yatak odasına girerler.Kadın başlar üstündekileri çıkarmaya.Üst başın çıkması bitince de kadın takma kirpiklerini çıkarır,tırnaklarını çıkarır,postişini çıkarır,silikonlarını çıkarır çekmeceye koyar ve adama -Hadi sevgilim gel. Adam gördükleri karşısında hayli şaşkın bir vaziyette bir kaç dakika donakalır ve sonunda -Tamam *karıcığım geleyim gelmesine de yatağa mı çekmeceye mi ? |
Re: Birazda oradan buradan
:lol: *:lol: *:lol:
|
Re: Birazda oradan buradan
İstanbul'un alınamayışına sinirlenen Fatih Sultan Mehmet, kızgınlığından bir ara atını denize sürmüş olsa da, kent düşünce büyük bir keyifle atının sırtında surlardan içeri girer.
İstanbul surlarının at için apayrı bir önemi vardır: 1453 yılında Fatih'i taşıyan at İstanbul'a ilk adımını attığı yer olan surlarda yıllar sonra hemcinslerinin eti için kaçak olarak kesileceğini nereden bilebilirdi?.. Hayvanlar dünyasının en soylusu ve insana en yakını olarak kabul edilen at, doğal ve tarihi değerler gibi İstanbul sokaklarında verdiği kavgayı kaybeder. Rüzgar, silmek için arar durur nal izlerini... Ama, boşunadır arayışı. Çünkü, bir at geçmiş olsa bile nal izlerini göstermeyen asfaltla kaplıdır tüm sokaklar. Oysa, yıllar öncesinde İstanbul'un tüm sokakları ve hatta meydanları at'ın egemenliğindeydi. At'ın geçmediği bir sokak öylesine yadırganırdı ki, Fener'deki bir sokağa "At Geçmez Sokağı" adı konmuştur. Bizans döneminde at yarışlarının yapıldığı Hipodrom'un bulunduğu alana Osmanlıların "At Meydanı" demesi de, bu hayvana karsı duyulan saygıdandır. At Meydanı'ndaki imparator locasının önünde dört at heykeli bulunuyordu. Heykeltraş Lizip tarafından yapılan heykellerin üçü günümüzde kayıptır. Bilinen tek at heykeli ise At Meydanı'ndan çok uzaklarda, Venedik'teki San Mark Kilisesi'nin bahçesindedir. Yalnızca at değil, heykeli bile değerbilmezlik sonucu İstanbul'u terk ederken, ata kolay binilmesi için sokak başlarına konan binek taşları da seçim öncesi oy kazanma telaşındaki politikacıların döktükleri asfaltlar arasında kaybolup gitmişlerdir!.. Ata binmek, at sırtında görünmek gücün simgesidir. Kanuni Sultan Süleyman son seferine çıkarken hastaydı... Ama, güçsüz bir padişahın askerlerin moralini bozacağını bildiğinden saraydan at üstünde çıkmıştır, İstanbul sokaklarını at sırtında geçerek halka moral veren Kanuni, Davutpaşa'ya geldiğinde gücü tükendiğinden arabaya binmek zorunda kalır. Osmanlı padişahlarında ata en çok meraklı olan IV Murat’tır. Şair Nefi'nin atları için bir "kaside-i rahşiyye" yazdığı IV.Murat'ın 400 binek atı, 50 yarış atı ve kendine özel 9 atı vardı. En sevdiği atlarının adları Tayyar, Daglardelisi ve Celali Beyazı olan IV.Murat ölünce üç atı ters olarak eyerlenerek cenazesine katılmıştır. Genç Osman'ın atı Sisli Kır da ölünce Üsküdar Sarayı'nın çevresine gömülür. Selimiye Kışlası ve camisi yapılırken atın mezarı açıkta kalır... Ve, böylelikle İstanbul'daki hasta atların şifa bulmaları için getirildikleri "At Evliyası" doğmuş olur!.. At pazarları iki tane olup, Fatih ve Üsküdar'da bulunurdu. Atlar, İstanbul sokaklarında yalnızca arabaları değil, toplu taşımacılığın ilk örneği sayılabilecek tramvayları bile çekmişlerdir. Günümüzde at ve tramvay birbirinden çok uzaklardadır: Tramvay, istiklal Caddesi'nde denizi görmeden gezinirken, atlar denizin ortasındaki adalarda fayton çekerek Robinson hayatı yaşarlar. Otomobillerin işgal ettiği İstanbul sokaklarında bir at görmek hemen hemen olanaksızdır. Bir ara, vahşi at anlamına gelen "Mustang" marka bir otomobil furyası esmiş olsa da, o bile uzun ömürlü olmamıştır. Çöpleri karıştırmak için İstanbul sokaklarına inen çingenelerin bakımsız, cılız atlarına otobanların kenarlarında otlarlarken de rastlanabilir. Enver Paşa'nın başkanlığında kurulan "At Neslini Islah Derneği" 1910 yılında Bakırköy'de bulunan hazineye kayıtlı Veliefendi Çayırı'na ahşap bir tribün yaparak İstanbul'daki ilk organize at yarışını düzenler. Derneğin bünyesinde bulunan "Sipahi Ocağı Kulübü"nün düzenlediği at yarışları 1950'den sonra Türkiye Jokey Kulübü'ne devredilir. Uzun yıllar İstanbulluları taşıyan at, artık zengin olma umutlarını sırtlayıp dört nala koşmaktadır, İstanbul'da at'ın büyüsünü kaybetmediği yer varsa orası da lunaparklardır.Çocukların atlı karıncaya olan sevgileri değişmemiştir. Fatih'i İstanbul'a taşıyan at, günün birinde çocukların neşe kaynağı olacağını da bilemezdi!.. Atı sevmeyen şair olur mu, demeyin... Ahmet Haşim "hayvanların en budalası" olarak kabul ettiği atı hiç sevmezdi. Bu sevgisizliğin nedeni atın renkten, kokudan, ışıktan, yerde uçan bir kağıttan, dalda kımıldayan bir yapraktan ürkmüş olmasıdır Ahmet Haşim'e göre bu korkulardan dolayı asaletin sembolü olan at, şehir caddelerinin acınacak bir maskarası haline gelmiştir. Oysa Ahmet Haşim yanılmaktadır. Çünkü at'ın ürkmesinin nedeni otomobili çok önceden sezmiş olmasıdır!. Maskara haline gelen ise at değil, İstanbul'un kendisi olmuştur. Evrensel gazetesinde Altay Aktay imzasıyla "Kanatlı At "köşesini hazırlayanın aslında nallarını eşeleyerek "Çamur Şiir"ler yazan bir şair olduğunu "tüyo" verdikten sonra zaman betimlemesinde çokça kullanılan at'ın ustaca küstürüldüğü Nâzım Hikmet'in dizelerini okuyalım: "Dört nala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan Bu memleket bizim"... Tarihi bir gerçek olan göç olayını Coğrafya ile bütünleştirip Jeomorfolojiyi (Yeryüzü Şekilleri Bilimi) kıskandıracak biçimde verebilen Nâzım Hikmet'in "Davet" adlı şiiri üzerine Düşünen Adam'da 3 Aralık 1964 günü Fuat Uluç imzalı şu yazı yayınlanır: "Neden Akdeniz'e doğru bir kısrak başı gibi uzanan da, şahlanmış bir at başı değil? Adamın dişilik iliklerine işlemiş. Bir türlü kurtaramıyor bu kompleksten kendini." Edebiyattan, şiirden anlamayan nice insan eleştirir durur Nâzım Hikmet’i Fuat Uluç kafasında olanlar şunu çok iyi bilsinler ki, Akdeniz'e bir at başı gibi uzanan toprakların adı Anadolu'dur. Yani "Babadolu" değildir. Ki, bu yüzden Nâzım Hikmet şiirinde dişi at olan "kısrak" sözcüğünü kullanmıştır. Bir atın şahlanıp şahlanmadığı da başından değil, ön ayaklarından anlaşılır!.. O ki, Nâzım Hikmet için çıkan yazılardan söz ediyoruz. Altıncı yılını dolduran Sonbahar Dergisi'nin Nâzım Hikmet dosyasına gelelim: Her sayısında bir şaire "özel bölüm" ayıran bir şiir dergisinin altıncı yılını doldurması elbette sevindirici. Ama, burnu büyük şair çetelerinin varlığı yanında Türkçe çayırında yayınlanan bir şiir dergisinde Nâzım Hikmetin ipi birinci sayıda, eh, hadi bilemediniz "burun farkıyla" ikinci sayıda göğüslemesi gereği de "Türk Şiiri Koşusu"nun gerçeğidir. Nâzım Hikmet'i çiftelemeye meraklı olanlar çiftetelli oynasalar daha yararlı bir iş yapmış olurlar Gülümseyin: Foto Finiş!.. |
Re: Birazda oradan buradan
1841 yılının bir bahar gününde 'Ramses' adlı gemi, Ege Denizi'nden giriş yapar, Çanakkale Boğazı'na... Geminin güvertesinde, sabahın ilk ışıklarının aydınlattığı manzarayı hayranlıkla izleyen bir yolcu, günümüzde birçok insanın Kız Kulesi'nde yaşandığını sandığı bir aşkı anımsar: "Leander kendisini sevgili Hero'dan ayıran, iki kentin arasındaki bu boğazı fırtınalı havada yüzerek geçiyordu. Fırtınada aşkın ışığıyla yanan lamba söner, fırtınada yanan kalpler buzlara döner." Otuz altı yaşındaki bu yolcu, İngiliz şair Lord Byron'un, kendisinden otuz yıl önce Çanakkale'ye geldiğini ve efsaneyi gerçekleştirmek için Leander gibi Boğaz'ı yüzerek geçtiğini de bilmektedir. Genç adamın gözüne, gemi Çanakkale limanına doğru yanaşırken kıyıdaki askerler takılır: "Kentin kalesinde yan yana dizilen toplar bizi selamlamıyor. Avrupai üniformaları ve başlarında kırmızı fesleriyle askerler kalenin mazgallarından, topların arasından bakıyorlar." Gemide, bir Türk'le şiir üzerine sohbet eden yolcu, yetmiş dört yıl sonra, yani 1915'te Çanakkale'ye gelmiş olsaydı, üniformalarını anlatacağı askerlerin sayısı da artardı! Çanakkale Savaşı'nın ilk haftalarında, hiç de bilinmeyen bir tutuklama olayı yaşanır İstanbul'da. Polisler, İstiklâl Caddesi'nde Avrupa'dan getirilen malların bulunduğu bir mağazayı basarak, satılmakta olan bir eşyanın tümüne Fransız yapımı oldukları gerekçesiyle el koyarlar. Tutuklanan, kurşun askerlerdir! Şüphesiz ki, bu yasağın nedeni, çocukları savaşmak duygusundan uzak tutmak değildir; çünkü o yıllarda, Birinci Dünya Savaşı'na katılan Osmanlı Devleti ve müttefiği olduğu ülke askerlerinin üniforma giymiş çocuklarla temsil edildiği kartpostallar satılmaktadır. Bu kartpostalda, Türk askerini temsil eden çocuk, bir eliyle bayrak diğer eliyle de ucuna ip bağlı olan oyuncak bir savaş topu tutmaktadır. Başında da, 1841'de Çanakkale'ye gelen genç adamın anlattığı gibi bir kırmızı fes vardır. Çanakkale Savaşı'nı kurşun askerlerle anlatırken, bir şiir okuyalım Oktay Rifat'tan: Uçaklar gelecekmiş Korkum yok benim Kâğıt gemilerim Kurşun askerlerim hazır Hem bunlar bozulursa Babam yenilerini alır. Kâğıt gemi ve kurşun asker! Acaba diyorum, Oktay Rifat bu dizeleri yazarken, çocukluğunda masallarını okuduğu Hans Christian Andersen'in etkisinde kalmış olabilir mi?.. Unuttunuz mu, Danimarkalı ünlü yazarın, içine konuldukları kutunun kapağı açıldığında duydukları ilk söz bir çocuğun "Kurşun askerler!" diye sevinç çığlığı olan, eski bir kaşık takımından dökülme yirmi beş kurşun askerin öyküsünü? Çocuk, askerleri masaya dizerken bir tanesinin tek bacaklı olduğunu farkeder. Kalıba en son dökülen bu asker, kurşun yetmediği için tek bacaklı gelir dünyaya. Masanın üstündeki karton şatonun içinde, tek ayağı üstünde dans eden balerin takılır kurşun askerin gözüne. Birden mutlu olur bizimki. Neden olmasın ki, o güzel kızı da kendisi gibi tek ayaklıdır! Gece el ayak çekildiğinde tüm oyuncaklar neşe içinde oynamaya başlarlar. Saat on ikiyi vurunca da, bir kutunun içindeki yaylı kukla fırlayıverir dışarı. Tek bacaklı kurşun askeri "Sana ait olmayan şeylere göz koyma!" diye uyaran kötü ruhlu kukla, kurşun askerin aldırmazlığı karşısında savurur tehdidini: "Sabahı bekle, görürsün gününü." Sabah olunca uyanan çocuk, kurşun askeri pencerenin kenarına koyar. İşte o an, kurşun asker, kuvvetlice esen rüzgâr tarafından sokağa düşürülür. İki taşın arasına tepe üstü sıkışmış bir şekilde, başına gelenin kötü ruhlu kuklanın işi olduğunu düşünür, yağmur altında ıslanırken. Sokak çocukları buldukları kurşun askeri kâğıt bir geminin içine koyup, yolun kıyısında akmakta olan yağmur suyuna bırakırlar. Zavallı tek bacaklı kurşun asker, dimdik durduğu kâğıt geminin içinde biryer altı borusuna girer. Farelere karşı korkusuzca savaştıktan sonra denize ulaşır. Ne var ki, kâğıt gemisi iyice yıprandığından sulara gömülmekten kurtulamaz. Bir süre, yutulduğu balığın midesinde bekler. Günışığına kavuştuğunda balığın karnını bıçakla kesen kadın gibi şaşkındır! Armağan olarak getirildiği çocuğun evine geri dönmüştür. Sıcak yuvasındadır yeniden. Daha da önemlisi, tek ayaklı balerine kavuşmuştur. Sevgilisiyle bakışırken, çocuk birden eline alır ve ateşe atar kurşun askeri. Erirken bile dimdik ayakta durmakta ve gözlerini kendisi gibi tek bacaklı olan balerinden ayırmamaktadır... Kapı açılır aniden ve rüzgâr balerini de atar ateşe. Ertesi sabah sobayı temizleyen hizmetçi, kurşundan yapılma küçük bir kalp bulur küllerin arasında!.. Andersen'in öyküsünü anımsatmamın nedeni, Çanakkale Savaşı'na katılan kurşun askerdir!.. Her yağmur sonrası, savaşan askerlerin gömülü eşyaları çıkar toprak üstüne. Kül tablası, cımbız, cep aynası, tırnak makası, çakı gibi eşyaların bir kısmı Eceabat'taki 'Çamburnu İdare ve Tanıtım Merkezi Müzesi'nde sergilenmektedir. Söz konusu eşyalar arasında bir de 'Heykelcik' vardır. Bu adı taşıyor olsa da, savaş alanında bulunan o yıllarda yapılan bir kurşun askerdir! Kimin cebindeydi kurşun asker?.. Kendisini, Andersen'in öyküsündeki askere benzeten bir Fransız'ın mı? Öyle ya, o da kâğıt gemiye bindirilmiş tek bacaklı kurşun asker gibi bir bilinmeze doğru sürükleniyordu. Siperlerin içi de fare kaynıyordu üstelik!.. Yoksa, savaşa giden babasının cebine bir çocuk mu koymuştu kurşun askeri? Küçük yüreğiyle uğur getireceğine inanmıştı... Masaldaki asker geri dönmüyor muydu evine? Belki de bir aşkın simgesidir kurşun asker? Masalın sonu gibi kavuşmayı, kalplerinin bir olmasını umut eden bir sevgili vermiştir onu, ateşe giden nişanlısına? Bu soruların yanıtını bilemeyiz elbette. Tıpkı otuz altı yaşındaki Hans Christian Andersen'in, gemiyle, 1841 yılında Çanakkale Boğazı'ndan geçerken, yazdığı öyküden etkilenen bir askerin, yetmiş dört yıl sonra bıraktığı topraklara savaşmak üzere cebinde kurşun askerle geleceğini bilemeyeceği gibi!.. |
Re: Birazda oradan buradan
"Adam *gördükleri *karşısında *hayli *şaşkın *bir *vaziyette *bir *kaç *dakika *donakalır *ve *sonunda
-Tamam * karıcığım *geleyim *gelmesine *de *yatağa *mı *çekmeceye *mi *?" :lol: Psiko; fıkran çok güzeldi.. Şimdiki kadınlar süs bebeği; her tarafları silikon veya takma.. TV lerde boy gösterenlerin çoğu bu takımdan.. Sahnede bakıyorsun; harika.. Ama normal hallerinde, dönüp yüzlerine bakmazsın.. Benim esprili olarak dillendirdiğim bir laf var.. "Adam arkadaşlarıyla barda içerken gözü televizyona takılır. Kadının biri şarkı söylemektedir. Adam kadehten bir yudum daha alıp; "Yahu ne muhteşem kadın..aahh"diye iç geçirince arkadaşları, "Ne diyorsun sen!.Bu senin karın yahu.." deyince sarhoş hayıflanır: "Yapmayın yahu..Evdeki buna hiç benzemiyor.." :lol: Brigitte Bardot diye bir fransız dilber vardı. Çok fazla benim tipim değildi. Ama kadının bir tutumuna hayran oldum. Yaşlanmaya başladığını hissettiği anda, ortadan kayboldu,hiç devamlı estetik maskaralığına bulaşmadı. Çirkinleştiğini de göstermedi. Sevenlerinin hafızasında/hayalinde hep o çok güzel bir Brigitte olarak kaldı. Arada akşamları hanımın zoruyla "Televole Magazin" kültürümüze de arttırıyoruz mecburen. Seyretmesen olmuyor,hanıma da uymak gerek arada. Oralarda görüyorum bu aşırı estetik facialarını.. Bu dudak silikonları iyice sevimsiz yapmış bu süs bebeklerini. Hülya gençliğinde harikaydı. Yaşlandığını anlaymadı.. Güzelliği uçtu gitti..kabullenemedi. Gündemde kalmak için devamlı polemiklere girdi. Güzelliğinden başka bir sermayesi yoktu.. O da kediye yüklenince, çekilmez oldu.. Bir başka estetik harikası da, her gün bir kadın programı yapıyormuş, engin Kasımpaşa kültürü ile her konuda fikir serdediyor, nasihatlerde bulunuyor. İki konudan biri de; kendinden 15-20 yaş genç sevgilisi ile yatmasını "Nikaha bağlasın mı, bağlamasın mı?" Çocuk bu "Kırk kocadan kalma " kart bakirenin genç düşkünlüğünden istifade ile, epey yol aldı, görünür bilinir oldu, şöhreti yakaladı. Bir de bir şarkıcının bir tutumu güldürdü beni. Zengin adamlarla yattığı için, kendine ayrı bir statü vermiş.. :D "Benimle böyle konuşamazsın..Ben şuyum..ben buyum.."diye hava yapıyor.. Başkalarını küçümsüyor.. Bu eski bir meslek.. Hep *revaçtadır.. Sosyetikleri de bunlar.. Halbuki bu mesleği icra edenler , hep kendini ve eksiğini bilir, böyle konularda boyunları bükük olur, "Hayat bizi buna itti.." derlerdi. Şimdikiler meslekleri ile gurur duyuyor. Ve RTÜK de bu ahlaksızlıkların yayınlanmasına ses etmiyor.. Ahlaki değerlerimiz çok düştü.. Çoluk çocuk bu görgülerle büyüyor. Esefle izliyorum. |
Re: Birazda oradan buradan
öpücük nedir:
Ekonomistler der ki: “Öpücük, talebin her zaman için arzdan fazla olduğu bir alışveriştir... Muhasebeciler der ki: Öpücük, geri dönüşüm sağladığı için kâr oranı yüksek bir tür kredidir. Matematikçiler der ki: Öpücük, sonsuzluktur çünkü burada 2’nin böleni yoktur. Geometriciler der ki: Öpücük, iki dudak arasındaki en kısa mesafedir. Fizikciler der ki: Öpücük, kalbin yoğunlaşması sonucu iki dudağın birbirine yapışmasıdır. Kimyacılar der ki: Öpücük, iki kalbin birleşmesi sonucu ortaya çıkan reaksiyondur. Anatomi profesörleri der ki: Öpücük, aşk ve heyecan taşıyan bakterilerin tükürük yoluyla ağızdan ağza geçmesidir. Fizyoloji profesörleri der ki: Öpücük, insan vücudundan 2 adalenin heyecanla birbirine değerek kasılmalarıdır. Dişçiler der ki: Öpücük, hem bulaşıcı hem de antiseptiktir. İstatistikçiler der ki: Öpücük, 90-60-90 ölçülerindeki artma ya da azalmaya bağlı olarak değişiklik gösterebilen bir olgudur. Filozoflar der ki: Öpücük, çocuklar için oyun, gençler için zevk, yaşlılar için güvendir. Dilbilgisi öğretmenleri der ki: Öpücük, tekil gibi görünen ama çoğul olan, cins isim gibi görünen ama özel olan ve her cümlede bir anlam ifade eden kelimedir. Mimarlar der ki: Öpücük, iki dinamik nesnenin arasında sağlam bir köprü oluşturan değerdir. Ve bilgisayar bilimcileri der ki: Öpücük, bazen iki sistemin iletişimini hızlandıran önemli bir sistem dosyası, bazen de bütün sisteminizi altüst eden bir virüstür. |
Re: Birazda oradan buradan
Kim tarafından ve ne zaman söylendiği bilinmeyen bir bildiride, Kızılderili reis şöyle seslenir Beyaz Adam'a: "Toprağımızı alma isteği üzerine düşüneceğiz. Halkım 'Beyaz Adam'ın almak istediği nedir?' diye soracak. Bunu bizim anlamamız zor. Eğer o güzelim havanın, köpüren suyun sahibi biz değilsek, onu bizden nasıl alabilirsiniz ki? Güneşte parıldayan her bir çam ağacının, kara ormanların üzerinden asılan sisin, vızıldayan arının, halkımızın belleğinde ve düşüncelerinde kutsal bir anlamı var. Ağaçta yükselen özsuyu Kızıl Adam'ın anısını taşıyor. Bir toprağın parçasıyız, toprak da bizim parçamız. Hoş kokulu çiçekler kızkardeşlerimiz bizim, rengeyiği, at, yüce kartal ise erkek kardeşlerimiz. Irmağın köpüren dalgaları, çayırdaki çiçeklerin özsuyu, tayın teri, her biri bir ve tek soya, bizim soyumuza ait. Bu yüzdendir ki, Washington'daki Büyük Reis bizden toprağımızı isterken, çok şey istiyor." Günümüzde poster yapılan Kızılderili reisin bildirisi bir çok odanın duvarını süslemektedir. Hediyelik eşyaların bile üstüne yazılan bu sözler amacından uzaklaştırılarak, doğa sevgisinin şiirsel bir anlatımı olarak algılanıyor. Oysa, bildirinin içinde Beyaz Adam'ın ilk kez Kızılderililer'e karşı kullandığı bir silaha karşı direnme arzusu vardır. O silah, insanı bir parçası olduğu topraktan ayıran dikenli teldir!.. Dikenli tel, Amerika Birleşik Devletleri'nin ağaçsız ve son derece büyük çayırlıklara sahip olan Illinois eyaletinin DeKalb kentinde doğmuştur. Ortaya çıkışıyla da batıya göç hareketini hızlandırmış ve Kızılderililer için kendilerini hoş kokulu çiçekler olan kızkardeşlerinden, rengeyiği, at, yüce kartal gibi erkek kardeşlerinden ayıracak koşulların oluşumunu sağlamıştır. Kızılderili topraklarının işgale açılmasıyla Avrupa'dan gelen göçmen çiftçiler, Atlantik kıyılarından kıtanın iç kesimlerine doğru yola koyulurlar. Amerika'nın batısına uzanan bozkırlar üzerine yayılan göç dalgasını Kızılderililer değil, başına buyruk bir şekilde ortalıkta gezinen hayvan sürüleri durdurur. Bu durum karşısında ekili alanlar tahta çitlerle çevrilmeye başlanılır. Ne var ki, tahta az bulunduğundan, bu malzemeyle çit yapmak pahalıya mal olur çiftçilere. Hayvan sürülerinin zarar vermemesi için, geniş arazileri tahta çitle koruma altına almak maddi sorun yarattığından, göç hareketi etkisini kaybeder ve Kızılderililer soluk alma fırsatı bulurlar. Çiftçiler, tahtanın zor bulunması, pahalı olması ve tam bir koruma sağlayamaması karşısında dallarında İri dikenler bulunan "osange orange" adlı kısa boylu ağacı çit yerine kullanmaya karar verirler. İkili sıralar halinde birbirine yakın olarak dikilen bu ağaçlar üç ya da dört yıl sonra büyüyerek iyi bir koruma sağlamayı başarırlar. Öyle ki, osange orange yetiştiriciliği başlı başına bir endüstriyi oluşturur. Fakat ağaçların geç büyümeleri, ekili alanı işgal etmeleri, sınıra yakın mahsule gölge yapmaları ve zararlı böceklere yuva olmaları gibi sorunlar yeni arayışları da gerekli kılar. Dikenli tel "osange orange" denilen ağaca borçludur doğuşunu. George Basalla "Teknolojinin Evrimi" adlı kitabında bu konunun altını çizer: "Dikenli tel, doğa ürünü bir nesnenin, insan ürünü bir nesneye dönüştürülmesi sürecinin modern bir örneğidir ve en basit ürünün bile bir öncele sahip olduğunu göstermektedir. Dikenli tel, insanların teli rastlanmadık bir biçimde tesadüfen eğip bükmeleri sonucu yaratılmadı. Çiftlik hayvanlarının izinsizce özel bir araziye girmesine karşı etkili bir engel olarak işlerlik gösteren organik bir biçimin bilinçli bir çabayla taklit edilmesi sonucunda ortaya çıkmıştır." Michael Kelly, üstünde on beş santim aralıklarla metal dikenler bulunan telin 1868 yılında patentini alır ama, dikenli tel sektörünü ele geçirenler DeKalb kentinde yaşayan üç uyanık olur. Jacop Haish adlı keresteci, Isaac L. Ellwood adlı hırdavat tüccarı ve joseph F. Glidclen adlı çiftçi, kentle 1873 yılında açılan panayırda Hently M. Rose'un, dikensiz tellere monte edilmek üzere hazırladığı bir aletle tanışır. Tahtanın üzerine takılan uzun çivilerden oluşan alet üç göçmenin de ayrı ayrı ilgisini çeker. Dikenleri çit teline bağlayarak üretmeyi kafasına koyan Glidden ve Ellwood ortak bîr fabrika kurarlar. Haish ise kendi fabrikasını kurarak onlara rakip olur. Patenti alınan dikenli tel, fabrikalarda her gün kilometrelerce uzunlukta üretilmeye başlanınca göç dalgası yeniden hareketlenir. Böylece, uyuyan dev uyanır ve koca adımlarıyla Kızılderilileri ezmeye kaldığı yerden devam etmeye başlar. Bu arada, patent denilen belgenin, icat edilen bîr aracın daha eski ürünlerden kaynaklanan ilişkiler ağını yok sayarak, geçmişe yönelik borçları örtbas etmek anlamına geldiğini de belirtmeliyiz. Patent, Karl Marx'ın, icadın bir dahinin kahramanca çabaları sonucu değil, bir çok küçük ilerlemenin birikimiyle gerçekleşen toplumsal bir süreç olduğu düşüncesini tutsak etmek amacıyla çekilen dikenli teldir! Kızılderili reisin sözlerinde yer alan mülkiyetçilik karşıtlığını görmemek de, Beyaz Adam'ın ekmeğine yağ, ne yağı, kan sürmekten başka bir şey değildir. Edit:Şahsıma son derece doğru ve haklı geldiğinden dolayı;yazıdaki Karl Marks'ın patent hakkındaki düşüncesini buraya aldığımdan kaynaklı Karl Marks adı geçtiğinden,propagandist sayılıp küfür falan yemem UMARIM. * * * psikokemoterapi |
Re: Birazda oradan buradan
Sevgili Psikokemoterapi Hocam;
Düşünmeye kim zincir yada tapu vurabilir ki. Ne alırsanız alın bu size gelen bir şey olmayacaktır. *Ve asla düşünsel alandaki katılımlarımıza ve düşüncemize böyle ortaçağdan kalma duvarların örülmesine izin vermeyelim, bin yıllardır insanlığı susturdular ve düşünceye örülen duvar için taş koyana susarak bir taşda biz eklemeyelim. Çünkü düşünce susturulamaz ancak insan susturulur ki o nedenle küfür gibi şeylerin, susturulması mümkün olmayan düşünceye set olmasına izin veremezsiniz(vermezsinizde bu gün gibi açık : ) ). İnsanı hedefleyerek düşünceleri susturmaya çalışan her türlü yöntem insanlık dışıdır, serti yada yumuşağı yoktur. Galileo işkence görsün diye hücre, ev hapsine alınmadı, düşüncesini kimse ile paylaşamasın diye yapıldı. Oysa Galileo'nun düşüncesi susturulamadı, artık ne mutlu ki şiddet ve baskı ile saklanan ve bulanı yalıtarak-yakarak susturulmaya çalışılan gerçek, gün gibi ortadadır. Dünya yuvarlaktır döner. |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 08:10 . |