![]() |
Düşünce Orucu
Aşağı yukarı kırk yıl önceydi, 9-10 yaşlarında varım yoğum, babam bir gün kardeşlerim ve bana bir soru sordu.
Her şeye lazım olan nedir? diye. Bizde tabi aklımıza geleni söylemeye başladık, tanrı, hava, oksijen, ruh, su, atom, madde vs. ne söylediysek babam ısrarla "onada lazım" diyordu başka bir şey demiyordu, düşünüyoruz düşünüyoruz bir şey söylüyoruz, babam gene "onada lazım" demeyi eksik etmiyordu. Babamın aldığı keyif hala gözümün önünden gitmez, biz bilemeyip off baba ya! diye sinirlendikçe, o zevkten dört köşe oluyordu. Bir kaç saat sonra babam insafa geldi, tabi bizim kelimelerde tükenmişti artık, İSİM dedi, her şeye lazım olan İSİMDİR dedi. O zaman bi düşündük aa! babam haklı, isim olmadan hiç bir şeyi bilemeyiz deyip, babamıza hak verdik. Aradan zaman geçti zemin geçti, büyüdük ettik, din işlerine bulandık, kitaplara daldık, tasavvufa merak sardık derken, tabi bu ayeti de çoktan öğrenmiş olduk. Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti. 2/31 İsim olayı mistik tarafta da hayli önemliymiş, halife olarak yaratılan birinin bile en belirgin özelliği, melekleri bile bu özelliği ile şaşırtıyor ki isim olmadan olmuyormuş. Sonra şöyle bir söze de denk geldim. "Bir zamanlar Allahın kendi vardı ismi yoktu, şimdi ise Allahın ismi var kendi yok!" Söz eksik fazla olabilir, tam hatırımda değil, ama anlam olarak bu anlamdaydı. Bir insan böyle bir sözü nasıl söyleyebilir veya bilebilirdi, bir zamanlar Allahın isminin olmaması filan, çok çok uçuk bir sözdü, kafadan uydurulmuşta olabilirdi, tabi ilk anda pek çok düşünce geliyor insana. Acaba bu İSİMLER bir şeyleri açmak/anlamdırmak için mi? yoksa o şeyleri bir sır gizem altında saklamak/örtmek için mi? ya da hakikaten öyle olması gerektiği için mi? Öyle veya böyle İSİMLER önemli, isimsizlik acaba nasıl bir şeydi, veya böyle bir şeye nasıl ulaşılabilirdi? nedir, nasıldır, diye kafada deli sorular dönüp duruyordu. Tabi bütün bunlar bir süreçte ilerliyor, durmak dinlenmek yoktu, habire oku araştır, düşün dur, kovalamaca hiç bitmiyordu. Daha bir soruyu çözmeden, bir sürü soru sıraya giriyor, çözüm bekleyen sorular kuyruğu cevapları çoktan geçiyordu. Hayatım boyunca hep maddiyat sıkıntımda olmuştur, işleri ters giden biride olunca, kitap almakta hiç kolay olmazdı, genede son paramı kitaba verirdim. Eşten dosttan da çok kitap aldım okudum, hele dul bir komşumuz vardı, 70 lerin başında beyi vefat etmiş, kadında hiç evlenmemişti, kocasına ait bir kütüphane kitabını da hatıra niyetine saklarmış, bir gördüm pir gördüm adeta, hemen hepside tasavvuf ve felsefe kitaplarıydı, okuyabilir miyim diye izin istediğimde, "memnun da oluruz beyimin anısını yaşatırız" dedi, orada ilgimi çeken ne varsa okumuştum. Öyle ki kitapların en yenisi 70 den daha yeni değildi, 40,50,60 lı yıllara ait kitaplar ki aramakla bulunmazlardı. Sonra esas sorunumun, bitmez tükenmez arayış kaynağımın DÜŞÜNCELERİM olduğunu fark ettim, beni rahatsız eden bizatihi düşüncemin kendisiydi. Geylâniye ait olan bir söz görmüştüm. "Öyle bir oruç tut ki o oruçta sen olmayasın!" bu ne demekti, nasıl olacaktı hiç bir açıklamada yoktu. İşin garibi o güne kadar Geylâni ile ilgili hiç bir kitapta okumadım, ondan sonrada okumadım ama o sözünü epey düşünmüşümdür. Ben Arabiciydim fakat o da şöyle böyle tarifi yerine, ilkeler ve kavramlar üzerinden söylemler ediyordu ki zaten tıkanık olan yolumu o da iyice tıkıyordu. Düşünüyorum öyleyse varım! Benimde sorunum düşüncelerdi üstüne gitmeye karar verdim, düşünceyi ya durduracaktım, ya da oruç gibi bir yöntem uygulayacaktım. Fakat yöntemin ne olacağını bilmiyordum. Vakti zamanında zikir, tefekkür, yoga gibi şeylerde denedim ama onlarında bana göre olmadığını, boş işler olduğunu anlamam çok sürmedi. Kararımı verdim! Düşünce orucu tutacaktım, o güne kadar buna dair bir şey görmedim, sonrada görmedim ama bir şekilde iflah olmaz ruhumu ya terbiye edecektim, ya da diye başka bir alternatifim yoktu, ötesini bilmiyorum. Hiç bir şey düşünmemeye başladım, daha doğrusu çabaladım, düşünceler aklıma geldikçe kafamdan atıyor, boş bakmaya odaklıyordum kendimi, duygular hisler zamanla azaldığı gibi, birilerine karşı olan sevgiler nefretler de azalmaya başladı, bir nevi robot gibi oldum, düşünce yoksa sevgi ve nefrette yoktu, bir davam bir amacım, idealler filan hepsi zaten anlamsızlaştı. Hiç bir şey düşünmemek zordu ama imkansızda değildi, en azından o yola adamıştım kendimi, kararımı vermiştim bir kere. Dışarıda ki insanlar bu durumu fark etmedikleri gibi, eşimde durumdan bi haberdi, normalde aramız zaten pek iyi değildi, bu halle birlikte bana demediğini bırakmıyor ama genede ben ona kızamıyordum bile, çünkü dediğim gibi düşünce azaldıkça hislerde azaldı, etki/tepki yoktu bende, BEN diyebileceğim bir ben görülmüyordu içimde. Nefes alıp veren canlı bir et parçasından daha fazlası değildim, adeta yürüyen bir cenaze gibiydim. Bu olay bir ay kadar sürdü, bir ayın sonlarına doğru içimde, adeta bir volkan misali, bir öfke dalgası çıkmaya can atar gibi bir şey olmaya başladı, aslında şaşırdım da bir yandan zaten düşünmemeye odaklamışken kendimi, bu dalganın ne olduğu hakkında fikirde üretemiyordum, düşünmeyince fikirde oluşmuyor... tabi ben böyle oldukça onu bastırmaya çalışsam da, bir kaç gün sonra o dalga iyice sıklaştı ve en sonunda o volkan adeta patladı. O gece sabaha kadar, Tanrıya ve inandığım ne varsa, korku, ümit, beklenti ne var ne yoksa dışarı çıktı, ve çıkış o çıkış, sabaha kadar demediğim şey kalmadı. Sonra içimde kalan o son sözleri de kusunca, ne söylenecek bir sözüm kaldı, nede yapılacak bir şeyim kaldı, yorgun ve bitkin bir biçimde uykuya dalarken, şu sözlerimi çok iyi hatırlıyorum. ARTIK HER ŞEY BİTTİ !... Devam edecek ... |
Yazarın yaşamından bir kesit, oldukça akıcı ve edebi, aklıma Ömer Seyfettin'i getirdi, o da her hikayeyi böyle okunaklı yazardı.
Ama "Devam edecek" noktası heyecanımı kursağımda bıraktı adeta... Devam edecek değil, devam etmeli:) |
Hikayenin devamini bekliyoruz, Felasife sensei! http://s18.postimg.org/fx3t06d7p/Smi...y_Chinaman.gif
|
Devamı haftaya olsun o vakit. :)
Gerçi forum ortamlarında bu tip bir şey pek alışık bir şey değil ama olmaz diyede bir şey yok, neden olmasın. Teşekkürler ilginiz için. :) |
Olur olur neden olmasin, devamini bekliyoruz sevgili Felasife.
|
O ana kadar çocukluktan beridir büyüttüğüm, beslediğim ve öğrendiğim ne kadar bilgi, birikim ve değer varsa hepsini silmiş atmıştım ve de hayallerim... En önemlisi de onlardı ki artık hiç bir hayalimin de önemi kalmamıştı, neticede onlar herkes gibi benim içinde çok önemliydi, inandığım değerler, inancımı besleyen duygular, beklentilerim, ümitlerim, bir gecede onları çöpe atmak tuhaftı ama ok yaydan da çıkmıştı bir kere, belki kimseler duymadı, belki kimseler görmedi içimde kopan o fırtınaları ama ben çok iyi görüyor ve biliyordum.
Yılların bilgi birikimi, bir aylık bir çılgınca bir düşünce orucu macerasıyla, darma duman olmuştu. Ne BEN diyeceğim bir ben'im, ne de BEN'İM diyeceğim bir hayalimin anlamı kalmamıştı... Düşünce orucunun etkisiyle, içimde benimde tanımadığım bir şey çıktı ki o ben değildim, eğer derinlerde ki bensem o, hiç tanımıyormuşum, adeta benim ne ümidim ne hayalim varsa, bir ejderha gibi onları da yerle bir etti o! O ben olmasada, ben senim demesede, değil mi ki benden konuştu, ihale de bana kalmış oldu... Kim bilir belkide yıllardır içimde baskıladığım o kötü yanım da düşüncelerimle besleniyor olmalıydı ki, düşüncem sekteye uğrayınca o da ortaya çıktı. Artık ne olursa o olacaktı, bilmiyordum, yarın hakkında hiç bir bilgim, beklentim, düşüncem de kalmamıştı, zaten mantıklı düşünemiyordum da otokontrolden fersah fersah uzaktım. Yarınları olmayan adam misali, uykuya dalarken kendiyle olan kavgasında, kendine yenik düşen, mağlup bir komutanın tüm çöküklüğüyle, ilk kez yarınlar kaygısı olmadan yatmak, sonsuzluğun karanlıklarına son hızla düşerken, düşme hissinin kaybolması, zaman kavramını yitirilmesi gibiydi...Babam çocukken adeta uyarmış beni, oğlum isimlerle oynama, başın belaya girer, İSİM her şeye lazım, o olmadan hiç bir şey olmaz, SEN de olmazsın demiş; demişte ben anlayamamışım. Babamı dinlemediğim gibi, insanların en temel yapı taşını yerinden oynatınca, oluşan kara delik ben dahil her şeyimi sırayla yutmuş, en sonrada kalan benide yutmuş. Bir şey bitince, başka bir şey başlar derler, peki ya her şeyini, her değerini, isimleriyle birlikte kaybeden ne olur? Kimse bilmez! Böyle bir kumarı kimse oynamaz. Çünkü kimse böyle bir soru sormaz, cevap aramaz. Sorusuz cevap cevapsız soru, helede her ikisi isimsiz olursa, soruda olmaz, cevapta olmaz. Böyle bir şey HİÇ yaşanmadı addedilir, yaşanmamışlığın lafı ise beyhudedir. Velhasıl hiç yaşanmamışlığın koynunda, ruhunu kaybeden bir kumarbaz, nasıl uyursa öyle uyumuşum. Bir kaç saat sonra uyandım! Ama nasıl bir uyanış tarifi yok, içimde acayip bir coşku ve yaşama sevinci ki böyle bir şeyi değil yaşamak, lafını bile duymamıştım, aslında ne olduğunuda anlamadım ama anlamayada çalışmadım ve bir yaprağın kendini suya bırakması gibi, bende o sevinç akıntısına kendimi bıraktım. Zaten başka şansımda yoktu ki zira düşünme denen hadise bu sefer hakikaten yoktu, biriyle konuşurken filan sözcükler kendiliğinden geliyor, ben bir şey tasarlamıyordum. İçim içime sığmıyor, karşıma kim gelirse gelsin, insan ayırmıyor, iltifatlar güzel güzler bir birini kovalıyor, ve bunları yaparkende asla bilerek isteyerek değil, öyle içimden geldiği gibi yapıyordum. İlk sabah uyanınca, o coşku ile ilk önce balkona çıkmıştım, otlar arasında kocaman bir fare geziyordu, o, o an, o kadar güzel geldi ki gözüme, koynuma alıp öpüp koklamak, adeta dünyanın en güzel şeyiydi. Her şey inadına güzeldi!Bana n'oldu, n'oluyor, gece her şey bitmişti, şimdi ki bu hâl ne? hiç bir fikrim yoktu... Sonra içeri girdim eşimde uyanmıştı, ona söylediğim sözlerin iltifatlarında bir tarifi yoktu, eminim Romeo, Juliet için söylememiştir öyle candan sözleri, tabi eşim şaşırıyor n'oldu sana filan diyor ama bende açıklama yok ki, bende bilmiyorum ki ne olduğunu, ne söyleyeyim. Sanırım eşim yakında ayrılacağız diye, benim yağ yaktığımı filan düşünmüş olmalıydı, zira bir kaç yıldır böyle bir gündemiz de vardı, sonunada gelmiştik iyice, lakin hiçte öyle laf olsun diye değildi sözlerim... Yeni doğmuş bir bebekten bir farkım yoktu, yargılarım, kaygılarım, etiketlerim, kurallarım, hepsi sıfırlanmıştı adeta. Sonra dışarı çıktım, sanki başka bi dünyaya adım atmış gibiydim, her gün gördüğüm sokağımız bile değişmiş gibiydi, lakin bir o kadar da her şey aynı eskisi gibiydi, değişen yoktu. Tek değişen vardı o da ben, onuda benden başkası fark edemezdi, lakin genede dünyaya ilk kez gelmenin heyecanını tatmaktı yaşadıklarım, dünyayı keşf etmek gibiydi her şey. H.Bayrama doğru yollara koyuldum... Orada da durum aynıydı, ben delice akan bir çağlayan gibiydim. Anlayana aşk olsun! Devam edecek ... |
Alıntı:
Şiir gibi yazılmış anılar da bir başka oluyor yani, teşekkür eder ve devamını isteriz:) Hatta hiç bitmesse daha memnun oluruz:) |
Alıntı:
O yüzden bizimkisi gönüller bir olsun, sohbet muhabbet olsun anlamında. :thumb: Alıntı:
|
HACI BAYRAM AKADEMİSİBu ilk şiirsel çalışmamdı, bunun devamıda vardı ama unuttum, H.Bayram benim için adeta bir akademi gibiydi, delisinden akıllısına, otantik havasından mistik çekiciliğe güzel yerdi, ruhum huzur bulurdu orada, 2007 ye kadarda devam ettim, şimdilerde artık adeta uzay çağına hazırlansada, temiz bir görünüme kavuşsada, o eski otantik havası kaybolmuş, tabi o eski adamlarıda kalmamış artık. Daha net söylersem o eski mistik büyüsü kalmamış H.Bayram'ın, başka bir şey olmuş. H.Bayram olayıma gelince, din işlerine dikey olarak girdikten bir sene dolmadan başladı. 89 'un kışı askerden gelmişim, günlerimde lay lay lom geçiyor, o yaz aklıma balkona koca tv yi çıkartıp izlemek geldi, nereden geldiyse artık, tv yi kurdum ama bir türlü anteni ayarlayamadım, eski tip antenlerdendi, çekmedi tv. Neyse bir ara Vizontele misali TRT zar zor karlı marlı Kuran okunuyormuş onu gösterdi, bende tv ye doğru eğilip baktım, bilmiyorum kaç dk. geçti, 1-2 dk. lık bir şeydi, doğruldum ve ben namaza başlıyorum dedim. Anlık bir şeydi ama hakikaten de öyle oldu, sonradan çok düşündüm bu meseleyi içinden de çok çıkamadım, sanki bir düğmeye basılmış gibi, beynimde ki bir program START etti ve beni aldı sürükledi. Öyle dine başlayacağım filan aklımda hayalimde yokken, böyle bir şey düşünmemişken, durduk yere şak diye başlamak garipti. Zaten benim hiç bir işim de kendi tasarladığım diye bir şey olmazdı ki nerede aklıma gelmeyen, hayalimden geçmeyen varsa o oluyordu. Yoksa biri dedi diye bir şeyi de asla yapmayan bir yapım vardı ki babam dahi olsa kafama yatmasa o dediğini yapmazdım, inadım da yani... Neyse namaz niyaz işleri de tamda böyle oldu, tam gaz yola devam ederken, daha bir sene olmadan önce hocam dediğim, sonrada abi kardeş gibi olduğumuz insanla tesadüf eseri tanıştım. H.Bayram müdavimlik olayımda böylelikle başladı, zira bu emekli hocamız neredeyse her gün H.Bayrama da gidermiş, bende gitmeye başladım. Bu hocamız öyle bilindik hocalardan da değildi, Türkiye dolaşılsa bir eşi daha olmayan, aykırı mı aykırı biriydi. Namazsız hoca, fötrlü hoca, zındık hoca, gibi bir düzine lakabı olan, hafızlıktan, Arapçaya, hadislerden lugât bilgisine sahipti, bilgileri de oldukça sağlamdı. Çoğunca hoş sohbet ama iş ciddiye bindiğinde de oldukça sertti, ayrıca tasavvufi yönden de dolu biriydi. Ben o zamanlar fark etmediğim, şimdilerde fark ettiğim bir yönü de tam Şamanik biriymiş, zira giyim kuşam yönünden gören bu nasıl hoca derdi, her koluna bir saat, bazen ikişer takar, 2-3-4 yeleği üst üstte giyer, bir bakmışınız koluna kadın çantası takar, çatalını kaşığını hatta dişlerini cebinde taşır, hijyen diye bir şey bilmez. İtfaiye (her gelen) meydanında ki hurdalıkları dolaşır, nerede kırık dökük saatten gözlüğe, kıyafetten ayakkabıya şeyleri alırdı, giyerdi, itfaiye meydanı ikinci adresimizdi adeta. Özetle bu hocamızdan çok şey öğrendim, sonradan yolum ayrıldı, fikir ayrılığına düştüm, 2005 gibi de vefat etti ama bende ki yeri her zaman ayrıdır. İyi adamdı hoca. Genelde niye namaz kılmadığını, oruç tutmadığını sorarlardı, "bitti" derdi, ya olur mu öyle şey hocam filan diyenede "Anlasan sormazdın, anlatsamda anlamazsın" diye kestirip atardı. Bazende bunu detay detay anlatırdı, lakin bu mesele bilindik duyulmuş bir şey olmadığı için, karşı taraf illaki arızaya geçerdi. Nasıl arızaya geçemesin ki herkesin ölene kadar diye bildiği bir ibadeti, o yâkin gelene kadar derdi, ve devamına da "Bir adam 40 yaşına kadar namaz kılıyorsa, bitirememişse, kaç o adamdan!" diye eklerdi. İnsan denen varlığın, eğer bir şeyi bilmiyorsa, yaşamamışsa, bunu duysada inanmayacağını, inanamayacağını ben ta o zamanlardan çokca deneyimledim. İnanmayabilir elbet en doğal hakkıdır, ama illada OLMAZ diye diretmesi, olmadı hakaretler etmesi, kendini otorite görmesi ilginçti. O yüzden hocanın "Anlasan Sormazdın, Anlatsamda Anlamazsın" sözü benim için her zaman çok manidârdır. Neyse, gelelim benim içimden delice akan o sevgi çağlayanına, bu hislerle H.Bayram gitmişim, 10 yıldır zaten çok yüzleri tanıyorum, merhabam var çoğuyla, fakat benim içimde kopan bu sevgi fırtınalarını kimse fark etmedi, aslında bir aydır cenaze gibi hallerimi de kimse fark etmemişti, neticede içine kapanık biriydim, bunu dışıma oldum olası yansıtmazdım, zaten özel bir gayrette sarf etmedim insanlar beni fark etsin diye. O yüzden hiçte önemsedim, ben buydum, bu hiç değişmedi. Bu hâl 3-4 gün sonra bitti, yemek yememek, kafada hiç bir düşünce olmadan, çocuklar gibi şen olmak güzeldi ama bitti! Akabinde içimde ki o eski ben geri geldi, bu iş niye böyle oldu filan düşünmeler, gene eski kaldığı yerden devam etmeye başladı, tabi önceki kadar kaotik düşünceler değildi bunlar, daha sakin, çoğunca da gülümseten düşüncelerdi. Fakat bu olayı çözülmüş dosyalar rafına kaldırmadan, faili meçhul bir anımın olması beni ömrüm boyunca da rahatsız edecekti, bunu da biliyordum. Aslında bu olaya başlamadan bunun bir "Düşünce orucu" olacağının kararını vermiş, sınırlarını kafamda çizmiştim, zira düşüncelerim beni kemiriyordu, dayanma gücümün limitlerindeydim, hatta bir ara intiharı bile düşünmüştüm, zira çılgınlar gibi kronik bir bel rahatsızlığım, bitmez tükenmez düşünceler, başarısız bir evlik, fiyaskolar ile dolu iş yaşantısı derken, kafamda her şeyi tasarladım, o gece olmasa da yarına kesin yapacaktım, bu düşüncelerle uyuya kalmışım, sabah olupta eşim yüzümü gözümü öpüpte... Seni rüyamda gördüm, intihar etmişsin, çok korktum, n'olur sakın ölme diye söyleyince... Benim plan suya düştü, direncim kırıldı... Ez-cümle düşünceyi yok etmek mümkün değilse de oruç iyi bir yöntem olabilirliği kafama iyice yattı. Normalde ki oruç, zahiri bedenin, temizlenmesi, dinlenmesi içinde yapılıyordu, bunun için onun gıdası olan yemek ve içmek yasaklanıyordu, birde cinsellik, bunlar yasaktı. Peki batını beden, iç dünyam, ruhum için ne yapılmalıydı, onun besini neydi? neyden besleniyordu? Öyleya onunda beslendiği bir şey olmalıydı. Batını bedenimi besleyen yegâne besinin DÜŞÜNCELERİM olduğuna karar verdiğimde, bunun nasıl olacağını kestirmek güç olmadı, olacak olan belliydi. Düşünceleri durdurmak ya da durdurmaya çalışmak, ötesi yoktu, hedef belliydi, DÜŞÜNCELER! Peki ne kadar süre olacaktı bu? süresi neydi?Tek fikrim vardı o da düşünmekten nefret ettiğimdi, DÜŞÜNMEKTEN NEFRET EDİYORDUM !! Bir insan niye bu kadar düşünürdü ki? ne gereği vardı! Nasıl olsa istediğimiz bir dünyaya gelemiyorduk, istediğimiz hiç bir şeyi seçemiyorduk, her şeyin ama her şeyin hazır olduğu bir dünyaya geliyorduk, onun içinde yaşamak, bir zorlama, mecbur bırakılmadır. Düşünmeyi gerektirecek bir durum yok, esas mesele o! Madem istediğim bir yere gelemiyorum, neyi düşünüyorum ki ben! sistem hazır, kurallarıda belli, düşüncenin bana bir faydası yok. Ya atayım gitsin çöpe, ya taklit edip yaşa git! Düşünüleni düşünen düşünür olmak, en kestirme yol! Bitkilerde olduğu gibi statikte olsa üremek, gelişmek vs. olabiliyorsa, İnsana düşünce ne lazım! Yaşayabilir, karnını doyurabilir, üreyebilir, kandırabilir vs. hayvanlarda olduğu gibi içgüdülerle harekette edebilir pekâlâ! Çokları da elân böyle yaşayabilir, hatta mutluda olabilir, lakin 7/24 full çalışan BASKILAR ALTINDA Kİ bir düşünce ile mutlu olmak imkansız, helede hastalık ve işsizlik ile uyku uyumak tam bir işkence olursa. İnsanlar tatlı tatlı uyurken, gizem dolu hülyalara dalarken, sabahlara kadar düşünmek, varlık ile yokluk arasında sıkışıp kalmak gibi, ne varım diye mutlu olabiliyor insan, ne yokum diye sorunlarından kurtulabiliyor. Heyhât!Niye yaşıyorum ben, kendime bir faydam yok, kendimi geçtim dünyaya da bir faydam yok, kimseye bir faydam yok. Aldığım nefes bile zarar! Ölmek istiyorum, ölemiyorum, iş doğmaya gelince soran yok! Neyleyim böyle yaşamı! Devam edecek ... |
Alıntı:
|
Alıntı:
Millet camiye giderken, hadi hoca camiye derlerdi, La benim bu fötr müslüman oldu da, sizin sarığınız, takkeniz müslüman olamadı, hele siz gidinde yatın kalkın sporunuzu yapın gelin derdi. :D Tabi millet tövbe estagfurullah, hoca gene sapıttı diyerek giderdi. Çok kızardı onlara, 40 yaş kriteri vardı. Cumhuriyete kızıyorsun, hemde onun şapkasını takıyorsun derlerdi, hade oradan, bu Cumhuriyet şapkası değil, İlmin şapkası, Yahudi alimleride takar, siz anlamazsınız ilminiz yetmez derdi. :D Kalabalıklar içinde yalnız yaşardı, geyik, makara dostu çoktu lakin candan dostu bildiğim kadarıyla yoktu. Nevi şahsına münhasır biriydi. Genelde saat işi ile uğraşırdı, hobisiydi, pek çevresiyle ilgilenmezdi, selam verip masaya oturduğumda, o pek başını kaldırmadan, fötrün altından, gözlüklerinin de üstünden mas mavi gözleriyle bir bakışı olurdu, delerdi gerçekten. Gözlükleride orjinaldi, eski Osmanlı zamanından kalma yuvarlak çerçeveli gözlüklerdendi. |
HİÇ BİRİMİZ MASUM DEĞİLİZ!
Amaç iyi insan olmaksa, çevreye zarar vermemekse, doğumdan ölüme doğaya verdiğimiz zararın ise haddi hesabı yok, tonlarca yiyecek içecek, tonlarca sarfiyat, sırf BEN hayatta kalayım diye ve bunu mümkün mertebe en UZUN süre hayatta tutmaya çalışmak. Yaşamak için öldürmek, öldürmek içinse çoğunca sebebin bile olmadığı sistem! Ne sistem ama! Madem sistem bu ruhsatı vermiş, öldür öldürebildiğin kadar! Bir tarafta kendinden olan insanı kutsayan, diğer tüm canlıları fuzuli gören dini sistemler, diğer taraftada insan ömrünü uzatmaya kendini adamış, doğanın ayarlarını bozmaya odaklı, karşı bilimsel sistemler. Adeta dünyanın canına okumak için oluşturulmuş, KUTSAL İTTİFAK! Doğa bu kutsal ittifak karşısında ne yapsın, dili yok söylemeye diyeceğim ama doğanın da dili var, kitabı var, bas bas bağırıyor ama insanların kafası başka yerlerde olduğu için, duymuyorlar, görmüyorlar, haliyle de bilmiyorlar. Neticede keyifler gıcır, bir yanda uzun yaşamak, diğer yanda kutsanmak, vicdanda yastık olmuşken, kimin umurunda doğa! Bitki deyip geç, hayvan deyip geç, haşerat deyip geç, su deyip geç, geç babam geç! Her şey insan için! Doğaya bir şey yok! Bir insanın yaşamını bu kadar uzatmakta ki amaç nedir? İnsana hizmet için, doğanın ayarlarını bozmak, çok iyi bir şey midir? İnsan yaşamını uzatmakla, doğanın ayarlarıyla oynamakla, doğaya hizmet nasıl olacaktır! Gerek dinler, gerek bilimler, gerek ideolojiler insanı tanımamışlar. İnsan demek zararlı demek! Eserleri ortada! Doğumundan ölümüne tonlarca canlıyı yiyen, keyf için milyarlarcasını yok eden ve bundan da zerre pişmanlık duymayan, sözde düşünen ama bilimç altında bunu geliştiremeyen, kendine ve kendinden olana endeksli, kalabalıklar topluğunun da yaşayanın adıdır insan. Bu insanın hayatını uzatırsanız, doğaya iyilik yapmış olmazsınız.Doğa, güçlü olanın ayakta kaldığı bir sistemdir! Zayıf olanın, hasta olanın bu sistemden elenmesi gerekir, DOĞA bunu yapar, ta ki en güçlü genler geleceğe aktarılsın. Hasılı doğada sadece ve sadece güçlü olanın yaşamaya hakkı vardır, zayıf olanın, hasta olanın yaşaması doğanın kanununa aykırıdır. Neymiş efendim, hastalıklar çoğalmış! Ne münasebet! hasta insanlar çoğaldığı için, hastalıklar çok görünüyor. Eskiler bu kadar hastalık yok derken, haklıydılar. Zira eskiden HASTA İNSANLAR bu kadar yoktu. Erkenden göçüp gidiyorlardı. Kalanlarda en güçlü olanlardı. Şimdi hastaların ömrünü uzatta uzat, bu nereye kadar sürecek. Tibet gibi yerlerde, doğan bebeği buz gibi nehre daldırırlar, eğer o bebek güçlüyse yaşama devam eder, değilse yaşama hakkı başlamadan biter. Zira Tibette yaşamın kendi kutsal olduğu kadar, bir o kadar hassas ve çetindir, o ancak güçlü olanlara sunulmuştur. Doğada zaten bu şekildedir, çoğu canlı en GÜÇLÜ yavru/yavrularıyla yola devam eder. Bütün canlılar bunu bilir! Bütün canlılar DOĞAYI bilir! Tek bilmeyen İnsandır! Doğanın kaynakları KISITLI, yiyecek KIYMETLİ, temin etmesi ZOR. Bu yüzden doğada güçlü olan yaşam hakkını elde eder, olay sadece güçlü genlerin ileriye aktarılmasında da değil. Beslenme ve kaynak kullanımlarıyla da ilgili. Peki ya insan! Söylemeye gerek var mı? Laboratuvarlarıyla hayvanlar, Kimyasallarıyla topraklar, kanalizasyonlarıyla sular, bacalarıyla havalar. İnsanlar tarafından talan ediliyor, talan edilen sadece ormanlar değil. Mikropsuz, bakterisiz, hastalıksız bir dünya HAYÂL ediyorlar, bunu gerçekleştirmek içinde her şeyi MUBÂH görüyorlar. ve kimsede kendini suçlu görmüyor, çünkü suçlu ötekiler! biz masumuz! Ya tedavi! Ölecek hastayı ayağa kaldırıyor, doğmayacak olanı doğurtuyor, onun kalbini buna, bunun ciğerini ötekine, e! sonuç. Aklınca insan doğaya ayar çekmeye çalışıyor! İnsan ömrünü uzattık! (salon alkış sesleriyle inler) İyide bu doğadan alıp, insana vermek oldu, oldu mu şimdi? Ölümcül hastalıkları yok etmek, organ nakli yapmak, tıbbın başarısı. Oysa bunlar doğanın sigortası, emniyet subabı, buna müdahale ettikçe, doğa n'olacak? Bunu düşünen yok, insan, insan, insan, sonra yine insan. Nüfus 7,5 milyar! Full kapasite kaynaklar, katlayan nüfuslar, tükenmeyen ihtiraslar, yok olan doğa! Ya Tanrı zar atacak, ya zaafiyet teorisi icat olacak. Bekliyoruz bakalım !... İnsan da olsun, insan değerli, insan güzel, insan akıllı ama bu doğaya ayar çekmek mantığıyla olmasın. Doğal olsun, doğalı olsun. Nasıl olması gerekiyorsa öyle olsun, ama şimdi veya geçmişte olduğu gibi asla olmasın. Gelecek farklı olsun! Bilimin hatası, insan yaşamına müdahalesi oldu. Yoksa doğayı incelemesi, taklit etmesi, gözlemlemesi güzel şeylerdi lakin, bunu tersine kullandı, yaşama bu müdahalesi çok yanlıştı, bunu yapmayacaktı. GÜÇLÜ OLAN AYAKTA KALIR ! Bu prensib ortadayken, zayıf olanın yaşamını uzatmak veya hakkı olmadığı halde dünyaya getirmek (sezeryan, tüp bebekler vs.) fırsat yaratmak, ekstradan doğaya salınan kimyasallar, ilaçlar da demek. Olay sadece yiyecek içecek meselesi de değil, kaynaklar meselesi de, tüm bu ilaçlarda kanalizasyon yoluyla sulara karışmakta ve hiç bir filtre sistemi de uygulanmamakta. Sularda ki yaşamda bundan ciddi şekilde etkilenmektedir. İnsan yaşamını uzatmak için yapılan deneyler, genetiği değiştirilen gıdalar da, yanlışlar zincirinin sağlam halkalarından başka bir şey değil. Çevre kirliliği olayları zaten tam bir fiyaskodur insanlık için. Dinlerin hatasıysa zaten belli, kendilerine tabi olanları kutsadıkları için, Tanrının onlara yeryüzünde diledikleri gibi hoyratça yaşama hakkı verdiğini sanmalarından ötesi değildir. Dünya ne ki! Dünya bir hiç! Esas yurt öte tarafta ve burası bir geçiş yeri, o yüzden kaynakları hor kullanmakta bir beis yok! İyi işte ne güzel! madem burası bir geçiş yeri sizde misafirsiniz, misafir gibi olmak varken, bu hoyratlık niye? içilen sudan solunan havaya, topraktan bitkilere yaşam her yerde... Yaşam sadece insana değil ki? İnsan önemli ötekiler önemsiz olsun. Ez-cümle insanlar diniyle de, bilimiyle de, öğretileriyle de sınıfta kalmıştır. Bu tek başına ne dinlerin, ne bilimlerin ne de öğretilerin suçu. Hepimizin suçu, insanlığın suçu, Hiç birimiz masum değiliz !... Eğer insanlar doğayla UYUMLU yaşamı bilselerdi, zaten UZUN yaşamayı da istemezlerdi. Mesele, uzun yaşayıp ilkesiz olmak mı, yoksa kısa yaşayıp, onurlu ölmek mi? Her şeyi düşünen insan, doğayı da çözdüğünü sandı, lakin bu kararı yanlıştı. İnsan doğayı çözemedi, ardındakini göremedi, gördüğü şeyin körü oldu. Ha insan kendini kutsamış, ha kendini özgür ilan etmiş, ikisi de aynı şeydir. İkisi de sorumluluğu üzerinden atmak demektir. İnsan temelde SORUMLU bir varlıktır, sorumlulukları vardır, bu BİLİNCİ vardır en azından, sorumlu olmak ona YAKIŞIR, lakin işi aymazlığa getirip, kutsandım ben, özgürüm ben deyip geçince, bu da ihtiraslarla birleşince, dünyada bas bas bağırır da onu ne görür, ne duyar, ne bilir, olanda tam anlamıyla budur. Kızılderililerin dediği gibi;Doğa üzülüyor olabilir mi? Doğa ağlıyor olabilir mi? Taştan kayadan mı ibaret, yoksa hisleri duyguları da var mı? Doğa yaşıyor olabilir mi? Doğa ölüyor olabilir mi? İnsanlar birde huzursuzluk, mutsuzluk, stres gibi şeyler ürettiler ve mutluluğu aradı durdular. Daha çok ararlar, doğaya rağmen mutluluk, imkansızdır. Peki bu streslerin sebebi doğanın bizatihi kendisi olabilir mi? Yani doğanın stresi size yansıyor olabilir mi? Doğa sizin gözlerinizden ağlıyor olabilir mi? Veya sizin ruhunuzdan üzülüyor olabilir mi? Siz ağladığınızda, ağlayan doğa! Siz sevindiğinizde, sevinen doğa! Mümkün mü? İnsan mutluluğu bulsa, bu onu gerçekten memnun edecek mi? Buna inanıyor musunuz? İşte bu mümkün değil, olamaz! İnsan böyle anca kendini kandırır. Mutluluğu bulsa bile, kısa sürede sıkılacak, gene mutluluk arayışlarına girecektir. Her zaman dahası, dahanın dahası ve dahasının da dahasına meftudur insan. Buna ya şimdi dur diyebilir ya da asla ! Mutluluk KİŞİSEL değildir, ÇEVRESEL dir. Çevren mutlu ise sen MUTLUSUNDUR. Öteki türlü git bir kaya başında, bin yıl YALNIZ yaşa! Kimseye ihtiyacın olmasın, olabilir... Ama asla MUTLU olamazsın. Sadece yalnız yaşamaya ALIŞIRSIN! yalnızlık ise KAÇIŞTIR! Bak doğaya!Neticede insan, ister kabullensin istersede kabullenmesin, bu doğanın bir parçasıdır, bu parçalardan yansıyan da DOĞANIN halleridir. Doğanın lisanı hallerledir, sözlerle değil. Güçlü Olan Ayakta Kalır! Doğa bu, Doğamız bu, Doğalı bu. -------- Öldükten sonra hesaba çekilirsem söyleyeceğim belli, Tonlarca canlıyı yedim, milyonlarcasını da öldürdüm. Verilecek cezaya itirazım olmaz, neticede masum değilim! Lakin mükafata itirazım olur, böyle sistem olur mu diye? Ben ne kadar masum değilsem, sizde o kadar masum değilsiniz! Ben kötü olduğumu kabullenirim, o PİŞMANLIĞI zaten duyuyorum. Siz kötü olduğunuzu kabullenebilir misiniz? PİŞMAN olabilir misiniz? PİŞMANLIĞI bilir misiniz? Bir hesap yoksa, ben genede PİŞMANIM, yaşarken PİŞMANIM çünkü. Bu durum beni mutlu etmiyor ve hiç bir zamanda ETMEYECEK! Kendimi nasıl kandırabilirim ki? Devam edecek ... |
(Düşünce olayından devam...)
Bir yanlışlık olmalıydı bu işte. Bir robot gibi belli şeyleri yap ama ötesini karıştırma! Eyvallah tamam karıştırmam, kimseyide zorlamam, sistem böyle kurulmuş, sisteme zarar vermem ama bu da böyle gitmez. En azından benim için gitmez! Düşünmek zorunda mıyım? Değilim. (!) İntihar olayını da beceremeyince, düşünmek zaten iyice işkence olmaya başlamıştı. Bir işi yapmamak için sevmemek yeterliyken, nefret çoktan yeterliydi. Zerde de İNAT olunca, hayatın bu kadar dayatması FAZLA geldi. Hasılı düşünce orucu bana hiç zor gelmedi. Aksine düşüncelerden kurtulmak için sevimli bile geldi! KERVAN YOLDA DÜZÜLÜR! Nasıl yapacağımın kararını verdiğim ama sonunu hiç düşünemediğim, Düşünce orucu maceramda, bir şekilde ya kervan yolda düzülecekti, ya da kervan kaybolup gidecekti... Bu satırları yazdığıma göre kervan kaybolmadı, lakin yol kaybolmuştu! Yol ne?Din, dinsizlik, felsefe, tasavvuf, öteki, beriki, hangisi? Ortada bir yol görünmüyordu ki şundan gideyim bundan gideyim diyeceğim, bir iz, bir işaret, bir yön, sadece BELİRSİZLİK ve SİSLER vardı, ötesi yoktu. Belirsizlik bir yol olabilir miydi? Bilemiyordum ki! Tasavvuftan bildiğim bir kurala TECELLİ SONRADAN ANLAŞILIR buna tutunabildim sadece, bu kurala görede acele etmemek gerekiyordu, acele etsem ne olacaktı ki önceden de bir cevap bulamayan ben, sonra mı cevap bulacaktım, nasipte varsa zamanla anlarım, değilse zaten bir problemde olmazdı... Olayın sıcaklığı akli düşünceyi engeller, hissi cevaplarda nefsin hoşuna giden cevaplar olurdu. Kim bilir belki hiç anlamayacaktım, belkide yıllar sonra anlayacaktım. Ya sonra !...Sonra diye bir şey yoktu artık, bundan sonrasında anca BELİRSİZLİK kuralları geçerli olacaktı. Bunca zamandır dünyanın kuralları zaten belirlenmişti, belliydi, idealler, ideolojiler, fikirler, dinler her şeyi zaten BELİRLEMİŞLERDİ, İnsanlar illa bunlardan birine girecek, neyse ona tabi olup yönlerini bulacaklardı. Zira ister istemez bunların HAZIR olduğu bir dünyaya gelenin, başka bir seçim hakkı da olmayacaktı. Her şeyin bir nedeni vardı, ya TANRI ya da BİLİM! Her şey bir nedene çoktan bağlamıştı. Sadece neden olsa iyi, her şey ama her şeye bir cevabı vardı bu iki sistemin. Zamana ve duruma göre kendilerini de güncelleyebiliyorlardı, her ikisinde de UPDATE sistemi müthiş çalışıyordu ve tabi her ikisi de kendine İMAN istiyordu, iman ŞARTTI. Tanrı da Bilim de aslında konuşmuyorlardı, onları konuşturan gene insanlardı, hükümleri de onlar veriyordu. Onlara Tanrı adamları veya Bilim insanları dendi, onlar elit bir kesimdi! Bu iki sisteme göre NEDENSİZLİĞİ oluşturacak bir ortam bile mevcut değildi... yoktu... olamazdı !... NEDENSİZLİK diye bir şey olmadığı gibi düşünülmesi bile abesti, "Her şey zıttıyla kaimdir" bir dünyada, NEDEN 'in istisnası mümkün müydü? kaide bozulmuyor muydu? Ya öyle değilse !...Her şeyin %50 %50 (fifti fifti) şansa sahip olduğu yerde, sadece NEDEN kabul görmüş ve konuşuluyorsa, bu onun %100 olduğu anlamına gelmez, bu onun %50 lik kapasitesinin %100 kullanıldığı anlamına gelir ki, her şeyin bir nedeni olması anca %50 ye tekabül eder, diğer %50 ise NEDENSİZLİK ilkesine tekabül eder. Tabi insanlarca %1 bile kullanılmayan bir NEDENSİZLİK ilkesi varken, bunun varlığının kabulü de zordur. Kabulü zor olduğu içinde insanlar NEDENSİZLİĞİ konuşmamışlar, bunun üzerinde fikir yürütmemişlerdir. Konuşulmayan şeyde her unutulanın başına gelenle aynı akibete uğramıştır... Yani UNUTULMUŞTUR. Konuşulmayan şey unutulur gider! Hasılı yeni bir kural getirmeye, icat etmeye gerek yoktu, BELİRSİZLİK zaten tüm zamanlarda olan/olabilecek bir şeydi, yani hep vardı... Tek istisnası bunun insanlar tarafından pek bilinmemeside, kabul görmemesindeydi. İnsanlar kalabalıklar psikolojisi ile hareket etmeyi severler, bu yüzden de araştırma, soruşturma, okuma gibi şeyleri çok idareli kullanırlar, asla ileri gitmezler, ilerisini düşünmezler. Çünkü ilerisi belirsizliktir! Her şeyin bir nedeni var... Ok. Onlar belirsizlikleri bile böylece belirlemiş olurlar ki belirsizlik kalmaya, ve onun üstünde bir daha düşünmeye bile gerek olmaya. Nedensizlikte olabilir mi acaba... Yok öyle bir şey! nedensizliğin olamayacağı ispat oldu !... Kimilerine göre laboratuvarlarda oldu. Kimilerine göre kutsal kitaplarda oldu. Oldu mu oldu, pekte güzel oldu! Amma velakin, bu tıpkı siyahı kabul eden adamın, beyaza yok demesi gibi bir şeydi. Ne kadar yok desede o genede vardır. BELİRSİZLİK 'te soru olmaz, cevap bulunmaz, neyse o dur, ötesi olmaz, öteki bulunmaz. Çaresizlik kendi içinde çarelerini üretir dendiği gibi, belirsizlikte kendi içinde çarelerini üretir, bu da zamanla olacak, öğrenilecek bir şeydir. Cevap aramaya da gerek yoktu, aslında cevapsızlıkta kendi içinde büyük bir cevaptı, neden aramayada gerek yoktu, sonuçta nedensizlikte bir neden çeşitiydi, tek fark onun varlığını kabullenmekteydi. Cevapsızlık, Nedensizlik kabullenildiğinde insan istese de her şeye bir neden bulmaz, cevap aramaya da çalışmazdı. Nedeni olanla yetinir, nedeni olmayanın peşinden sürüklenmezdi. Ben niye yaratıldım? Bunun bir nedeni olmasına bile gerek olmayabilir, bir amacıda olmayabilir? illa herkes gibi neden yaratıldığımızın peşinden koşmak, kendi asli hakikatimizden alabildiğince uzaklaşmak anlamına da gelebilir, ki çoğunca da olan budur. Neticede hiç birimiz bir ROBOT değiliz, aynı etiket, aynı program/kader, aynı, dil, ırk, cinsiyet vs. ler ile gelmiş, büyümüş değiliz, öylede yaşamıyoruz zaten. Dışımızda ki bunca değişkenler varken, iç alemimizde neden tek bir değişken olsun ki, birde hepimiz aynı amaç için geldiğimizi iddia edelim! Bu iddiaları birileri yapıyor hem bilim adına hemde Tanrı adına yapıyor, lakin Tanrıda dileseydim hepiniz tek bir millet veya inanan yapardım diyor ama yapmamış. Dünya da zaten böyle. Öyleyse insanlara ne oluyor ki TEK tip insan modeli hayaliyle yanıp tutuşuyorlar. Özetle her şeyin bir nedeni olmayacağı gibi, her insan da aynı amaçla yaratılmış olmasa gerektir. Nihayetinde hepimiz farklı farklıyız. Hiç bir şey yapma! Bir kitabın arka kapağında okuduğum küçük bir paragrafın içinde geçiyordu "Hiç bir şey yapma!" sözcüğü, sonradan bu sözde benim için önemli sözlerden biri olmuştu, zira düşünce orucu dediğim şeyde, bu sözde etkili oldu, o kadar hiç bir şey yapma ki düşünme bile! Tabi "Hiç bir şey yapma!" sözcüğünü, ben herkesin yaptığını yapma! veya herkesin yaptığından daha farklı bir şey yap! olarak ele aldım daha çok. Zira "Hiç bir şey yapma!" teknik olarak zaten imkansızda bir şeydi, bitkisel hayatta bile insan bir şeyler yapıyor, nefes alması, beslenmesi bile bir şey yapmaktır. Ve tabiki düşünebilmesi... Hasılı "Hiç bir şey yapma!" sözünü ben, "Hiç bir şey düşünme!" olarak evirdim ve böylede uygulamaya çalıştım. Bütün insanların en ortak noktası "düşünmektir" düşünmeyen insan yoktur, gerçi insanlar bazen birilerini düşüncesizlikle suçlasa bile, o daha çok kendi gibi düşünmediği için, kinayen bir söylemdir, yoksa bu suçla suçlanan bile neticede düşünüyordur. Bazende düşünce suçu dediğimiz şeyler olur ki, insanlar enteresan şekilde, birbirlerini kâh düşündükleri için, kâh düşünmedikleri için suçlayabilirler. BELİRSİZLİĞİN BELİRLENMESİ - SİSLER ÜLKESİ Belirsizlik meselesinde sonradan çok ilginç bir şey de oldu, daha önceden yadırgadığım, kusurlu görüp itiraz ettiğim çok şey, sonradan adeta ilacım oldu. Yani madem her şeyin hazır olduğu bir yere geliyoruz, düşünceye ne gerek var diye isyan ederken, bu soru aynı zamanda cevabıda barındırıyormuş. Meğersem cevap sorunun içindeymiş !... Evrekâ!Devam edecek ... |
Sevgili felâsife, anıların gittikçe daha coşkulu bir hal alıyor.
Aynı zamanda içinde kendimizi bulacağımız bir çoğumuzun anısına tercüme oluyor. Bir yandan da düşünüyorum, acaba düşünce mi orucu oruç mu düşünceyi sorguluyor diye, yani düşünce orucu çok yönlü sorgulanması gereken anılar bütünü diyebilirim. Kimbilir belki bir uyanışın veya bir isyanın temelleri de olabilir... |
Alıntı:
Alıntı:
Başka bir çözüm olsa onu deneyeceğim ama yok, elde olan çözüm bu. Aslında düşünceye birazcık bir tatil imkanı olsa, yorgunluğunu atabilseymiş, deşarj olabilseymiş, belkide bu kadar isyan da etmeyecekmiş. Neyse sisler ülkesi bu imkanı sağlıyormuş aslında, gelecek bölümde gelecek bakalım. Sevgiler |
Bu arada illedelinux sayfalarında Felâsife rüzğarı esiyor, onu ölümsüzleştirmek için ilerde pdf formatına dönüştüreceğim, isteyen Yandex'ten indirsin...
|
Alıntı:
Aslında bir sonraki bölüm de cevabım hazır ama bakalım ne tür görüşler olacak, bunu merak ettim açıkcası. Sevgiler. |
Alıntı:
Her şeyin hazır olduğu bir yere geliyoruz, işte asıl düşüncenin önemi de burada başlıyor. Çünkü insanın bir değil binlerce sorunla başbaşa kaldığı bir ortama geliyoruz. Sorunlar bizim başımızdayken bunlara çözüm bulmaya ister istemez zorlanıyoruz, e hal böyle olunca da düşüncenin başladığı noktada düşünceler deryasına dalmaktan kendimizi alamıyoruz. Belki kısmen geçici olarak düşüncemizi uyuşturup buna düşünce orucu diyebiliriz ama sorunların imanı yok ki, düşünce orucumuza saygı gösterip de defolup gitsin. Zaten din ve sömürü tacirlerinin istediği de bu değil mi, biz düşünmeyeceğiz bizim yerimize onlar düşünecek, onlar bizim maddi-manevi bütün değerlerimizi elimizden alacak biz buna amin diyeceğiz... |
Alıntı:
|
Alıntı:
"Kimim ben" der "Nerden geldim" der "Ne olacağım"der "Ve nereye götürülüyorum" der Bu dünyaya gelmede gitmede ihtiyarım yok öyle değil mi? Hiç birimize sordular hah ha ha Beyefendi nasılsınız? Hanımefendi ya siz nasılsınız ? Dünya denilen çok zor ve acaip bir alem vardır. Güzel günleri pek kısadır. mihnet meşakkat cile hüzün hasret mahrumiyet alemidir. bu aleme gelmek ister misiniz teşrif buyurmaz mısınız? " diye sordular mı? Sormadılar. Bundan ne çıkıyor Allah hiç dinlemez seni! Senin fikrini sormaz yürrrüüüüüüü ense tıraşını göreyim Buradan alırkende sormaz Sen sıfırsın mahz-ı esirsin kölenin kulun esirin daniskasısın, kendini hür mü sanırsın? Hahah ahha haah hahahah kendini hür ve özgür mü sanıyorsun hahah ahah ahhaha hahaha Onu bunu alemin dedikodusunu bırak Allah'dan nasıl yakamızı kurtarıcaz onu düşün sen Seni sen yapmış olmam mı dedin? Herkes Robottur. kendisin esir olduğunu robot olduğunu farkına varanlar bir şey benzer kendini, hür sananlar çok zavallıdır. yakında Oda öğrecektir hür olmadını ağar bir darbe alıcaktır. Hani öldü kurtuldu derler ya bektaşinin dediği gibi "Yoo şimdi tutuldu" dünyada tutulduğunun farkında olsaydı bir şey benziycekti. O yüzden bu yolda halim olanlar Sıhhatten çok hastalığı isterler Zira felaketle kalkar gözün perde Hulasa: Doğdun tutuldun. Napıcam esir olmuşuz. Ayet: Allah herkesi percemeninde yakalamıştır Başkasını seni saçından yakalasa Kuvvetliçe çekersin nihayet saşın kopar kurtulursun. Fakat Allah Ben yakaladım percemeninden diyor nasıl kurtulacaksın. batırırkende ben batırırım, çıkarırkende ben çıkarırım, o Kendi kendine ben batıyorum der ama ben batırırım, O kendi kendine ben çıkıyorum der ama ben çıkarırım, batırırkende çıkarırkende ben batırır ben çıkarırım der kudret percemeninden yakalamış. Bazılarının saçını gevşek tutar, Tutulduğun farkında değildir ben özgürüm hürrüm der hah ah ahah zavallı Bazılarını ise sever Saçını sıkı tutar acıtır derler tutulduğunun farkına varsın diye O kıymetlidir derler İşte İnsan bir an olsun kendisini dünyanın bütün hadiselerinden azad edip kendini Hür yaptığı zaman Kendisine bu suallari sorar Ben kimim ya Kim çekti beni bu alame ne oluyoruz Ve ne olacağım ve nereye zorla götürülüyorum kendim kendimim değilim çürüyorum ihtiyarlıyorum hiç bir şey benim değil. Eyvah Unutturuluyorum!! uyutuluyorum Bir dakika sonra içinden ne geçiçek söylicem bilmiyorum ve o tecelliye durduramıyorum. İçinde sessiz sözsüz bizsiz sizsiz Konuşan varlığa sus dediğin vakit susmuyor ne olur artık dur yeter dediğin vakit durmuyor. napıcam ben bu çürüyen ihtiyarlayan beden içinde kapa gözünü kapa, kapa. kapkaranlık öyle değil mi? yatalak hasta olduğunu düşün kapa gözünü ızıtıraplı beden içine hapsolmuşsun öyle değil mi? Hüner sağlıklıyken bunu her daim düşünmek kendini cürüyem beden içinde çaresiz olduğunu bilmek ve Bunun sende böyle olduğu gibi diğerlerinde böyle olduğu bilip Hak demek Bu beden sana ne verirse, sen o olursun. Bilgili akıllı yahut cahil aptal bu beden sana ne verirse sen O olursun. Bundan nasıl kurtulucaz Nefs denilen bir şeyde var seni tahrik ediyor manevi vucudu açıtıyor dayanamıyorsun etrafına patlıyorsun. Bundan nasıl kurtulucaz Allahtan yakamızı nasıl kurtarıcaz bizi bedene hapsetmiş nefs denilen şeyi bize musallat etmiş İnliyoruz Hulasa : Hür adam Ruhunu Nefsinin esaretinden kurtaran adamda denir |
Alıntı:
Aynen, herkes göre farklı anlamda, zaten bende onu merak ediyorum, diğer türlü zaten aynı şeylere bakıp, aynı şeyleri görseydik, dünya bugün çok daha farklı olurdu. Ama olmaması da enteresan tabi, dünyayı bu günlere getiren de tam olarak bu, aynılık değil ayrılıklar meselesi. Alıntı:
Sen taşlama o zaman, anlaşılan boyumdan büyük taş atacaksın, küçücük taş atarsan kabulümdür. :D Ama tabi en derinlerde ki o beni soruyorsan, o kimi dinlemiş ki seni beni onu dinlesin, dağı üstüne yıksan genede dinlemez O :D Alıntı:
Düşünmeye gerek kalmadı güzel kardeşim, ben Tanrıyı bağışladım, affettim onu. Hatta bunun şiirselini de yazmıştım yıllar önce. Meğersem ben bağışlanmayı beklerken, esasta bağışlanmayı bekleyen oymuş. Lakin bunuda anlatamamış! anlatmasıda mümkün değilmiş, bunu anladığım gün ben Tanrıyı kalbimin en derinliklerine gömdüm zaten. O artık benim için ne var ne de yok, bilinmezlikler içinde bilinmezlerin en bilinmezi olarak kalacaktır, o yüzden ne Tanrıyı bilmek, görmek, ne de Tanrıdan hesap sormak bana göre değil. Allahtan nasıl yakamızı kurtaracağız diyorsunya, bunu bana sorma ben Olacak Olan Olur derim sana uymaz, bence kendine sor, Yoksa gelecekten bir isteğim beklentim zaten yok, garantim yok, yarınımı merakta etmiyorum, bilmemek daha doğru benim için. Bizdeki felsefe, olacak olan olur, kul boşa yorulur meselesidir, birilerinin dediği, ne olacağı meçhul şeyler bizi bağlamaz, bağlayan Olacak Olan Olur 'un "olan" kısmıdır. Cennetmiş cehennemmiş ya da başka şeylerin hayalleri, beni ne sevindirir havalara uçurur, ne de üzer azaplara düşürür. Sevgiler |
Her şey hazır!
Yani dünyaya getirilecek yeni bir şey yok, her şey yerli yerinde, tam da olması gerektiği gibi, eksiklik yok her şeyden var, burada bir sorun yok, burada ki sorun meseleye daha derin veya farklı açılardan artık bakmaya gerek olmaMAsıymış. Olduğu gibi basit bakmak yeterliymiş. Her şeyin hazır olduğu bir ispat ise, ben bunu çoktan ispatlamıştım, lakin bunu böyle olduğu gibi kabullenmek, işte onu hesaplamamışım. Tabi dönüp dolaşıp olay tekrara bindikçe, kendini habire tekrar ettikçe bu insanı bunaltıyor. Bu bunalımda insanı karanlıklara doğru çekiyor haliyle. Yoksa ben dünya şu kadar kusurlu, bu kadar kusurlu, insanlar yanlış yolda, o grup, bu grup, hatalı filan diye bir düşünceye de çok sahip değildim, neticede herkes kendince doğru bildiği yolda ilerliyordu, bazen yol değiştirse de fark etmiyordu, genede kaldığı yerden gidiyordu ve bu da onları mutlu ediyordu, bu halde kime yanlış yolda deyip, onu düzeltmeye çalışırdım ki, kimseye yapmadım bunu, en yakınlarımda dahil. Madem her şey hazırsa, buna göre mi hareket etmeliy mişim? Evet! tek seçeneğim bu olduğu ortaya çıktı. Yani durumu kabullenmek...Kabullenmediğim için hayat sürekli sürekli bunu karşıma çıkartıyormuş. Bununla mücadele ettikçe, onu besleyen güçlendiren de gene ben mişim. Yani hayat bunu kabullen diye inat ediyormuş! En temelde ben de zaten gerçeği ama sadece gerçeği arayan biriydim, beni hayaller mutlu edemezdi, edemedi zaten. Sırf cevap olsun diye alacağım cevaplarda beni ikna edemezdi, adeta hayatta bunu bildiği için, sürekli aynı manzarayı önüme getiriyormuş. Ya da içimde ki o ikna olmayan taraf, bunu kendine çekiyormuş, artık bunun bir önemi de yok aslında. Bilmediğim bir şeyi de sonradan bilemeyeceğime göre, gerçek nedir? Gerçek ya çok iyi bildiğim, ya da hiç bilmediğim bir şey olmalıydı ki bulacağım cevap beni ikna etsin. Olayda zaten bu yönden de enteresanya, hem çok iyi bildiğim, hemde hiç bilmediğim toplamın sonucuymuş, yani 3. bir şeymiş! Bunu nereden bilebilirdim ki?Tamam, her şey hazır bir dünyaya geliyorum, eyvallah, eksiği yok, ama dünyanın bir sürü kavgası döğüşü, yanlışı doğrusu, bir sürü ters işleri de var, bunlar bir yandan sırıttıkça, üzerime üzerime geldikçe ve bunlara karşı bir şeyde elden gelmedikçe, düşünce benim ne işime yarayacak ki, düşün düşün kendime zarardan başka bir şey değil. Helede doğru yanlış, güzel çirkin gibi ölçülerde varken. Amerikayı habire keşfet dur, bunun bir esprisi kalmıyor ki tekrar tekrar edince bayıyor insanı. Asla bir eylem adamı da olmadım, yapım bu değil ama hoca kendince eylem adamıydı, sağa sola mektup filan yazardı, fakat o bile ne kadar yazdıysa tek bir ses çıkmadı hiç bir yerden, eylem işi de fos işlerdenmiş. Öte yandan kendime dairde hiç bir hakimiyetim yok, eş, iş, sağlık konularında da düşüncemin bana hiç bir faydası olmadı, adeta ne hesap ettiysem tersi çıktı, o zaman bende doğal olarak, düşüncenin bana bir faydası yok çıkarımını çıkardım. Bunun yanlış neresinde ki? Ama gelin görün ki her şeyi yanlış hesap eden ben, maalesef onuda yanlış hesaplamışım! Vay canına yandığımın dünyası vay !...Bir adamın her yaptığı hesap, yanlış olur mu? En doğru yaptığı bile, temelde yanlışsa, bu adamın halini varın siz düşünün. Bir dağın zirvesine pek çok yoldan çıkılırmış, lakin benim gibiler en zor, belkide en imkansız yolu seçerlermiş ki böyleleri de zirveye, en yanlış yoldan ulaşırlarmış. Yani benim doğruya ulaşmam, artık yapacak başka yanlışım kalmadığı için olmuş!? Vay ki ne vay !...Bu çok ilginçti işte, cevabı bulupta bunu fark etmeyip, bunu soru zannederek, bu olmayan soruya cevap aramak, devenin iğne dediğinden geçmesi kadar imkansızmış. O yüzden ekstradan hiç bir şey bulmadım, ne görünmeyen alemleri gördüm, ne hayatın sırlarına erdim, ne Tanrıyla, meleklerle ne bitkilerle, hayvanlarla konuştum, ne de başka bir şey. Hiç ama hiç ekstradan bir şey bulmadım, görmedim. Zaten ne görebilirdim ki yanlışlarımdan başka... Sadece coşkulu bir sevinç ve yemek yememe hali ki o da bitti deyipte üzerimden yükün atılması ile oluşan bir haldi. Sonradan bir de 40 günlük bir hadisem var ki hakeza o da bir bitti 'nin sonucuydu. O hikayede sonra gelecek. Birinin "Allahı ararken kendimi buldum" dediği gibi ben de anca kendimi buldum, bulup bulabileceğim anca kendimmiş meğersem. Çünkü kaybettiğim kendimmiş. Başka değişle de "Kendimi kaybettim, kaybettiğimi buldum" Daha vahimi yıllar önce "gerçeklik algımı" yitirip, başka hayallerin peşine düşmekmiş meselem. Tabi sahip olduğum şeyin kıymetinin, kaybedince anlamak, bununda ne olduğunu unutup, düşünce kramplarıymış arayışlarım. Buna sebepte yanlış hesap yapmakmış, başka bir şey değilmiş. Şaşırmamak elde değil, zaten en çokta şaşırmak olayı beni etkiledi. Şuan bunları yazarken bile şaşırmanın etkisi var ama eskiden tek farkı o zamanlar dile bile getiremediğim şeyleri, şimdilerde çok daha rahat ifade edebiliyorum. Ne mutluluk ne de üzülmek, ikisi de değil, sadece şaşırmak! İnsanın bu şoku üstünden atması yıllar alıyor aslında, ha deyince anlaşılacak, hazmedilecek bir şey de değil. Bu kadar yanlışı yaparak feraha çıkmak, daha doğrusu artık yapılacak yanlış kalmadığı için, doğrunun ortaya çıkması... şaka gibi. İnsan sevinse mi, üzülse mi, ne etse, bilemiyor. Anca şaşırıp kalıyor-ki bende öyle yaptım zaten... Her şeyin hazır olması BELİRSİZLİK --> bunu kabullenmekse BELİRLİLİĞİ ortaya çıkartmak demekmiş. (Benim BELİRSİZLİK dediğim şey, zaten BELİRLİLİK miş, yani gerçeğin en YALIN haliymiş, anlamadığım buymuş) Belirsizlik kabullendiğinde, kucaklandığında, ardında soru da kalmıyormuş. En azından benim için kalmadı. Hasılı böyle bir dünya olur mu? sorusunun cevabı, Evet, olur! cevabıymış. Dünya zaten BU, iyisi kötüsü, doğrusu yanlışı ile BU... Başka bir şekilde olması HAYAL olur(muş). Cevap soruda göz kırpıyormuş yani. Soruyu üreten hayatın bizatihi kendisiyse, cevabı da üretmesi gerekiyormuş ki öylede olmuş netekim. Dünya zaten böyle idi... olan bu idi... gerçek bu idi... dünya neyse o idi... onun dışında ki her şey, her düşünce hayal(miş). Kişide bir hayalin peşinde giderse, şimdiden, bu anından uzaklaşırmış, haliyle kendini kaybetmekte, hayaller içinde ki özlemlerin sonucuymuş. Gerçek bir bütünmüş, parçaların birleşmesiyle oluşan bir bütünmüş, bu parçaların etkisine girmekte, aslında gerçeğin bir yönü olsa da kendisi değilmiş, Gerçeğin kendisinde iyide kötüde, güzelde çirkinde hepsi varmış, iyiliğin içinde kötülükler, kötülüğün için de iyilikler. Karanlığın içinde ışıklar, ışığın içinde karanlıklar gerçeğin cilveleriymiş, bir nevi gerçek, kendi gerçekliğinin içine adeta saklanmış. Hayatın içinde gerçek olmayan bir şey olmayınca, bunu kabullenince, o sorum bir daha kafamı kurcalamadı. İman ve İnkar; İki zıt kuvvet, peki bunlardan biri dünyaya tamamen hakim olsaydı, dünya ne olurdu? Evvela bu bir hayal tabi, böyle bir dünya yok! dünya bugünlere bu zıt kuvvetlerle geldi, yani bu dünyaca denenmiş, tecrübe edilmiş bir şey ve en önemlisi de bu durum elan geçerli... Dünyanın gerçeği BU, gerçek olan BU... bu cepte olsun. Şimdi dünyayı tek bir kuvvete verelim, diğerini yok edelim, iman veya inkar bunu siz seçin... hangisi olursa olsun fark etmez. Her şeyin gittikçe STATİKLEŞTİĞİNİ görebiliyor musunuz? Çocuğunuz hiç sözünüzden çıkmıyor, tam bir robot gibi, ne derseniz onu yapıyor... peki babacığım. Artık öyle bir noktaya geliyorsunuz ki hiç bir şey demenize de gerek kalmıyor, adeta onu odasında unutmaya başlıyorsunuz. Eşiniz size hiç karşı gelmiyor, adeta yürüyen bir bitki gibi, hiç kendi fikri, inancı yok, siz neyseniz o da o. O da her şeyi annesinden, babasından, okuldan vs.lerden öğreniyor, yanlış hiç bir şey öğrenmiyor. Hiç sizden habersiz bişi almıyor, size sormadan telefonda bile konuşmuyor, etrafınızda pervane oluyor. Sokağa çıkıyorsunuz hiç kimseye kızamıyorsunuz bile, her şey öyle durağan ki boş boş sokaklarda dolaşıyorsunuz. Sokağın başında berduşlar, ışıklarda arabalara hücum eden dinlenci çocuklar, çöp karıştıran evsizler, olumsuzlukların hiç biri yok. Güvenlik, emniyet gibi şeyler zaten yok, fakirlik korkusu yok, tasa edecek bir şey yok, herkes aynı şeyleri öğrenince, kimsenin kimseden farkı yok. Ve hiç bir şey yazmakta istemiyorsunuz, ne yazacaksınız ki içinizde hayaller de yok, bizatihi o hayalin içindesiniz artık. Geriye heyecanlanacak, korkacak, sevinecek, üzülecek, öfkelenecek vs. bir şey kalmadı... ohh bea hayat bu diyebilir misiniz? Diyemezsiniz !... Çünkü statikleşme öyle bir yok edici etkiye sahiptir ki zıttı yok edilen, bir şeyin kalan parçasını da statikleşme yok eder. Bu aslında bir yan etki gibidir, hayali yaşayınca da büyü bozulur, oysa ne hayaller kurmuştunuz ama o sıradanlaşmıştır artık. Bir çocuğunuz olduğunu unutursunuz.Sonuç; Ne yazayım ki bir son değil ki, akıl işi değil ki, artık ne yazılsa boş olur. Hasılı Statikleşme kendi kendini yer bitirir, helede hiç bir insan bu güce dayanamaz, zira ortada insanı insan yapan tüm değerleri siler o... İnsanı ayakta tutan DİNAMİK yapıdır, dünyada bu anlamda zaten, en MÜKEMMEL ANLAMDA DİNAMİK BİR YAPIDIR. Bu günlere gelmesi bile bu DİNAMİKLİĞİNİN sonucudur. Farkında mısınız? dünya bugünlere gelmiş! ciddi ciddi gelmiş! Şimdi beğenmediğimiz o yanlışları ve doğrularıyla beraber gelmiş. İçinde insanlarıyla, bilgileriyle, öğretileriyle her şeyiyle gelmiş. Onun bugünlere gelmesi insanın başarısı mı? yoksa dünyanın DİNAMİK yapısı mı? Biz ne yapıyoruz, Dünya bu günlere yanlış gelmiş diyerek, içinde ki yanlışları ayıklamaya, yeni bir dünya tesis etmeye çalışıyoruz. İnsanlığın bu güne kadar yargıladığı, uğruna bu kadar savaştığı bu yapı, aynı zamanda TEK koruyucusudur da, ZITSIZ dünya düşünülemez !... Mesele Zıtlar ile savaşmakta mı? yoksa onu kabullenmekte veya onunla iyi geçinmekte, geçinmeyi öğrenmekte mi? Statikleşme sadece dünyanın sorunu değil ki, cennetin, nirvananın, veya mutluluklar ülkesi başka nereler varsa oraların da sorunudur. Hatta cehennemin bile sorunudur, zira tekli bir yapı ne olursa olsun, statikliğin gücü karşısında yok olup gider. Zira statikleşme İSİMLERİ ve altında yatan ANLAMLARI da yok eder, öyleki isminin anlamı kalmayan şey, Alzheimer hastaları gibi o kişi için boş olur. Statikleşme insanın sorunudur, aklın sorunudur, bu cendereye düşmemesi lazımdır. Bunun en iyi ilacını dünya veriyor zaten, çevremize şöyle bakınca bile görürüz, o muazzam dinamikliği. DİNAMİKLİK candır... --- Artık sisler ülkesine veda zamanı gelmişti, içsel yolculuğumda ki sezgilerim beni bu sisler ülkesine kadar getirmişti, aynı sezgilerim ayrılık rüzgarlarını estiğini hissettikçe, burada ki ikametin de artık sona geldiğini haber veriyordu, sisler dağılmaya, belirsizlikler belirlenmeye başladıkça, sisler ülkesi de sanki hiç varolmamış yokluğuna doğru, geldiği gibi sessizce sürüklenmeye başlamıştı, o her türlü duygu, hisler, haller hatta Tanrıdan bile izole yalnızlık yok oluyordu. İnsan sisler ülkesinin o tarifsiz yalnızlığını özler mi, her düşünce seyyahının yolu, bu sisler diyarına uğrar mı bilinmez ama buranın isimlerden, inançlardan, ideallerden izole yapısı, full mesai çalışan düşünceler için, bir tatil beldesi gibi olduğu da kesindir. Tatilde iş olmaz, sisler diyarında kimse olmaz!Devan edecek ... |
"Yolda kalan da bir, yürüyen de bir, harcanıp gidiyor ömür dediğin."
Yaşamanın kısa özeti... Alıntı:
|
Arkadaşlar bu yorumlar büyük oranda nihilizme gidiyor, yani varla yok arasında bir hiç çıkıyor...
|
Alıntı:
Alıntı:
Bir nevi gelecek ne getirirse kabul, bu aynen şimdide böyle zaten. Alıntı:
|
Düşünce eski keşmekeşliğine geri dönmeliydi, hayat beklemiyordu, 1dk bile denmiyordu, sorulması gereken sorular, verilmesi gereken cevaplar biran önce halledilmeliydi.
Peki düşünceye ne gerek vardı sorusunun cevabı? İllaki gerek varmış, yanlış düşünsem de gerek varmış, yoksa düşünmeden de bulunacak bir cevap değilmiş bu. Her şeyin cevap olduğu bir ortamda soru üretmek nasıl zorsa, ürettilen o soruların altında kalmakta hiç kolay değilmiş. Yıllar sonra bu satırları yazıpta, ne anladım ben bu işten dediğimde, anca hatamı/yanlışımı anladım diyebilirim. Tabi hatamın hata olduğunu anlamak bile hiç kolay değildi, düşünce orucu gibi oldukça zor bir şeyi, göze almaya kadar varan hatalar zinciri, enteresan bir şekilde beni gene başladığım noktaya getirdi. Ben gene aynı yerimdeydim. Değişen bir şey olmadı. İnsanın hatalarından ders çıkartması ayrı şey, artık yapacak hata kalmayıpta doğruya ulaşması ayrı şey. Konfüçyüs aklı kullanmanın 3 yolu var demiş;4. seçenek olsa onu alayım diyeceğim ama 2. seçenekte bana uyar, deneyerek öğrenmek hakikaten acı, helede yapılacak başka yanlış kalmadığı için doğruya ulaşmak, bayağı bir acı, zaten bu "düşünce orucu" dediğim şeyi birileride yapsın diye ASLA ama ASLA yazmıyorum, aksine çaresizlik denen şeyin insana neler yaptırabileceğinden, baskılar altında ki düşüncenin, kendi içinde nasıl kaybolacağından bahsetmek için yazdım.1- Çok iyi düşünmektir ki bu en âsil olanıdır. Zaten bu yazılanlar herkese uymaz da (yazının en sonunda da bahsedeceğim bundan) emin olun, zira bizler ROBOT değiliz, her ne kadar şartlar TEK TİP insan yetiştirmek için can atıyor olsada, genede ROBOT değiliz, birinin yaptığını diğerleride aynen yapsın, asla böyle bir şey yok. O zaman hayatın DİNAMİKLİĞİNİN ne anlamı kaldı! Herkes bir birinden ayrı vede farklı, ona göre de yolu ayrı, izi ayrı, o yüzden bahsettiğim şeyler kimseyi bağlayıcı değildir. Dediğim gibi bir dağın zirvesine pek çok yoldan gidelebilir... Tek bir yol yok, herkesin yolu kendine tek! Tabi bunca hengameden sonra genede kendime kızamıyorum, o fasılları çoktan üzerimden atmıştım, sadece olayın şokunu üzerimden atmak için, belkide sesli düşüncelerimdi bunlar. Kolay değildi, iş, eş baskıları, yetmezmiş gibi aile, çevre baskıları, o da yetemezmiş gibi içselinize düşen o ateşin yakan acısı, hepsi bir araya gelip, sonrada kendime sardırmalar... buna düşünce ne yapsın... en doğru şekilde nasıl hareket etsin !... Edemedi zaten, neticede BASKILAR ALTINDA Kİ bir düşüncenin, çok sağlıklı düşünmesi beklenemez zaten, o yüzden kendime kızmıyorum, kızamıyorum, olması gereken ne ise o olmuş, yapmam gereken ne ise onu yapmışım, bu şartlarda bundan başkası yapılamazmış zaten. Şartlar müsait olupta bir meyve olgunlaşıp nasıl ki dalından düşüyorsa, bende ki şartlarda beni o yönde kıvama getirip, düşünce orucuna sevk etmiş, olay bu. Mesele şartların oluşmasıyla direk alakalı yani, Arabinin, "Hükmü altındayız hâllerin" dediği gibi o hâle girmek işin şeklini değiştiriyor. Başladığımda da aynı yerimdeydim, bittiğinde de aynı yerimdeyim, dön dolaş aynı yere gel! Bir adım ileri gidememe! --- YARINLAR SORUNSALI - RÜYALAR Yarınlarımı bilmek istemem, bildiğimde yarının bir sürprizi olmaz, bir anlamı kalmaz, bile bile lades gibi bir şey olur ki, dinamik dediğimiz hayatın da bir anlamı kalmaz. Bu dünyaya gelirken, ben yarınım ne olacak biliyor muydum? peki giderken niye yarınımı merak edeyim ki? Bu dünyaya gelirken, nasıl ki bir garantim, güvencem yoktu, hayattan giderken niye güvence isteyim ki? Benim için boş işlerdi bunlar. Bir bilinmeyenden gelmişsem, bir bilinmeyene de gideceksem, onu niye bilmek isteyim ki, onun bilinmez olması daha güzel ve doğru değil mi? Benim için bu daha güzel ve doğru, zira bilinmeyeni bilince hayatın sürprizlerinin de bir anlamı kalmaz. Ayrıca bizde bu bilmek ihtirası varken asla daha azıyla da yetinemeyiz, dahası, dahası ve dahada dahası derken, taa en dahasına kadar sürer bu, çünkü insan meraklı olduğu kadar, acaba şüpheleri de olan bir yapıdadır. Acaba ve şüphe kontrol edilmezse, o baştan durdurulmazsa, acaba sonra ne olacak, öyle mi olacak, böyle mi olacak, n'olacak, nasıl olacak vs. bu sorular hiç bitmez, bitemez... Çünkü bu noktada kişi acaba ve şüphelerinin kontrolü altına girer, kişi garanti peşinde koşar durur. Bugününü ise ıskalar. Yani geleceğin peşinde koşarken, bugün unutulur! Oysa kişi bu acaba ve şüpheden kurtulmak istiyorsa, geleceğe güvenmelidir, nasıl ki bu dünyaya gelirken geleceğini bilmiyordu, bunu problem etmiyordu, giderkende problem etmemelidir, yoksa yarınları bilme isteği, güvensizlikle birlikte bir kurt gibi kemirir durur. Ve en önemlisi yarınlara dair ne tür bir cevap bulursanız bulun, bu asla sizi tatmin de etmeyecektir.Ölümden sonra hayat var / yok! tartışmaları, Tanrı var / yok tartışmaları ; bilinmezliğin karşısında bir anlam ifade etmez! Bilinmezlik geleceğe dair her şeyi yutan-buna varlık ve yoklukta dahildir-bir güçtür, insanlarda bu gücü çok bilmez ama bilmediklerini ört-bas etmek için cevaplar üretirler, cevap ürettikleri içinde biliyoruz iddiası ederler, işte o iddialarla da VAR veya YOK tartışmalarını fitillerler. Kısaca temelde VAR diyende bilmez, YOK diyende bilmez. Adı üstünde, BİLİNMEZ. Eğer bunu 1 kişi bile bilseydi bu bilinmez olmaz, büyüsü bozulur, başka bir şey olurdu. --- Rüya gördüğünüzde değişik alemlere, farklı ortamlara gideriz, dünyamızdan alışkın olduğunuzdan bam-başka yerler, fakat ne ilginçtir ki orayada uyum sağlarız, bir yaşam yaşarız. Orasıda aslında bir bilinmezdir ve uyuduğunuz zamanda şimdiden daha ilerisi bir yerdir, gelecektir yani. Peki uykuya yatarken eyvah ben nereye gideceğim, nasıl bir evde oturacağım, kimlerle tanışacağım gibi tuhaf ortam korkularına kapılır mıyız? Veya bu bilinmeze girerken buna dair bir garanti arar mıyız? Rüyalarımızda bizim en büyük bilinmezlerimizdendir. Bazen çok korkar, bazen çok sevinir, üzülür, güler, huzur bulur vs. dünyada ki duygularıda aynen yaşarız, peki niye garanti istemeyiz, oysa o da bir bilinmez değil midir? Uykuya yattığımızda sabaha uyanacağız diye bir garantide yok, genede rüyalarda garanti aramayız. Biliriz ki sabah uyanacağız! ama uyanamayabilirizde, garanti yok! İşte bunun gibi bir rahatlıkla yarınlar kavramınıda düşünebiliriz. Yarınlar bize ne getirirse kabul ederiz, zaten ediyoruzda, hayır ben düne dönmeyi istiyorum beğenmedim bunu diyebilir miyiz? eğer mücadeleli bir şeyse zaten mücadelesini de ederiz. Tıpkı rüya da olduğu gibi, tıpkı geçmişte olduğu gibi, tıpkı şimdi de olduğu gibi. Hasılı yarının ne getireceğini bilmemek-ki zaten bilinemez-en güzelidir. Zaten bilmenin en güzeli yaşayarak bilmektir. Hayatın bize sunduğu kadarını bilmektir. Aslolan budur. Bu meyanda Tanrıda bir bilinmeyenmiş ama bilinmeyi murat etmiş densede, bu da anca onun bilinemeyeceğini bilmek anlamındadır, yani Tanrıda bir bilinmeyen olarak kalacak demektir bu. İnsan olarak dört bir yanımız bu kadar BİLİNMEZLERLE çevriliyken, bilinmezlerin peşine düşmek insanı aşar. O yüzden bilinmeyenlerin peşinden koşmak, bugünü ıskalamak demek olduğu gibi, sonsuz bir merak ve şüpheninde esiri olmak anlamına gelir ki hiç hoş olmaz. Güzelim rüyalar. İnsanlık rüyaların kıymetini bilmedi, onlarda da pek çok cevaplar adeta görüntülü olarakta verilir ama yok! rüyalara itibar eden yok! İnsanlık sahip olduğu en BİLDİĞİ şeyin kıymetini bilmeyipte, bilmediklerinin ardına düşerse, onları arzularsa, rüyalar ne etsin. Rüyalar, rüyalarını yalın bir biçimde göstermeye devam ederler, iyi kötü ayırmazlar, herkese eşit davranırlar, bazıları bunu hiç önemsemezde, bazıları da orada ki olaylara odaklanırlar, halbuki burada rüyanın kendisi bir mesaj verir. Farklı bir ortamda yaşadığınızın farkında mısınız? Rüyalarda ölümü deneyimlersiniz.Buradaki bilincimiz mi? Merak etmeyin burada ki bilinciniz, her yere adapte olur, olmasa rüyalara adapte olmazdı. Hatta bazı rüyalardan uyandığınıza üzülürsünüz bile, sebebi, oraya mükemmel adapte olmanız olabilir mi? Geleceği garanti altına almak, bugününüze ipotek koymak demektir. Bilinmeyeni bilmeye çalışmak, bildiğinizi de kaybetmek demektir. Şimdide, yani şuan da bir olay olupta, akabinde korkabilirsiniz, üzülebilirsiniz, hatta şoka da girebilirsiniz, bunda yanlış bir şey yok, normaldir, anlık tepkilerdir bunlar, nihayetinde insansınız ve bu duygularınız da vardır, bunlarında bir şekilde kullanılması, ortaya çıkması gerekebilir, bu durum asla sizi ZAYIF göstermez, lakin geleceğe ait korkuları, endişeleri bugüne taşıdığınızda, bu sizi çok zayıf gösterir, çünkü çaresi yoktur bu tip endişenin, büyüdükçe büyürler. Olmayan bir gelecekte, ne olacağı belli olmayan bir sorunu bügüne taşımak, size zarar verir. Çözümüyse, ya sorunu hiç çağırmayın, ya da geleceğe güvenin! Hasılı kendinize güvenin, yarınlarınıza güvenin! Bilincinize güvenin, rüyalarınıza güvenin! Yarınlar bilinmez, bilinmeze güvenin! Güvenmeye güvenin! Güvenin! Bilinç! Güven! Yarın! Rüya! ! . Devam edecek ... |
Hayat sonsuzluğa akan nehir misali, üstünde ki kuru bir yaprağı sağa sola savurmakla meşguldü, düşünce orucu hadisesinden bir kaç ay sonrasıydı;
Eşimle ipler iyice kopma durumuna geldi ve sonunda da ipler koptu, eşim ben bir gün dışarıdayken, kızım ve eşyalarla birlikte evi boşaltıp gitti. Anlaşarak ayrıldık aslında, ben her türlü sorumluluğu alıyorum, istediğini de alabilirsin dedim, o da bir kaç eşya harici her şeyini toplamış gitmiş. Eve gelipte boş halini görünce, insan bi tuhaf oluyor tabi bir sürü yaşanmışlık ve anıları düşününce, manzara hiç hoş değildi. Artık bir devir bitti dedim içimden, böyle dedikten dakikalar sonra üzerimden adeta bir tonluk bir yük kalkıverdi. Birden çok hafiflediğimi hissettim, öyle ki kuşlar gibiydim, ne bel ağrısı, ne sıkıntı, hiç bir negatif düşünce kalmadı birden bire. Bütün bunlar eşim gitti diye olmuştu, bu işe çok mu sevinmiştim, açıkcası çok anlamadım ama bilinç altımda sevinmişim demek ki dedim. Balık erkeği ile İkizler kadını asla olmayacak bir evlilik türüymüş, ben nereden bileyim bunu, evlenince öğrendim, zaten bir türlü anlaşamazdıkta. Sanki ruhum prangalardan kurtulmuş gibiydi, beni habire suçlayacak, her yaptığımın kabahat olarak görecek o birisi artık yoktu. Nasıl bir rahatlamaysa yemek yeme olayımda kalkmıştı üzerimden, artık yemekte yemiyordum, su, çay gibi sıvı şeyler bana yetiyordu. Bir kaç kere kendimi zorladım, ağzıma küçük ekmek veya peynir gibi şeyler alayım dedim, mümkün değil çiğneyemiyordum bile, çene kaslarım sanki yok gibiydi, zaten karnımda acıkmıyordu, acıkma diye bir his yoktu, hâl böyleyken ne enerji kaybı nede yorgunluk çekmiyordum, günde 30-40km yürüdüğüm zamanlar oluyordu, zerre yorulmuyordum. Bu hâl 40 gün devam etti. O aralar kitapta okumuyordum ama yarım kalan Deepak Chopra'nın Yaşlanmaz Beden, Sonsuz Zihin adlı kitabı vardı elimin altında, kitabı şöyle bir 10 sayfa okuyunca resmen kitaptan enerji alıyordum, zaten enerji sorunum yoktu, iyice full şarj oluyordum adeta. İlk başlarda her şey güzeldi, lakin bir haftadan sonra, çok tuhaf bir problem çıkmaya başladı, çevre ile uyum sorunları baş gösterdi, bir nevi yan etkiydi bu. Zira insanlar 3 öğün yemek yiyorlardı, o ara ev boşalınca kız kardeşte kalmaya başladım, babada orada, yemek, kahvaltı getiriyorlar ben yemiyorum, iştahım yok filan diyorum ama bir süre gene aynı şeyler tekrar ediyor, neredeyse kavga döğüşle yedirecek duruma geldik. Babam, bu oğlan dışarda yiyor, galiba bira da içiyor! filan diye bacıma söylenmiş. Hele birinde, galiba hanımını özlüyor, ondan yemeden kesildi, gidip aralarını düzelteyim bile demiş. Aman baba ne yapıyon, sakına! asla !... Şurada bir keyfimiz var, bozma onu, keyfini çıkartayım... diye geçirdim içimden. Onunda benimde bayağı zamana ihtiyacımız var, mesele bildiğin gibi değil! Dışarıda da durum aynı, insanlar habire bir şeyler yiyor, tutuyor banada veriyor, teşekkürler yemiyeceğim diyorum filan ama nerede! yemek fasılları hiç bitmiyor ki! birde insanlar hakikaten paylaşmayı da seviyorlar, sanuçta olayım tam bir saçma döngüye girdi, bir ara iyice, küçük bir çanta alıp terki diyara niyetlendim, paramda yoktu ama insan yemek yemeyince parayada ihtiyaç duymuyor, onu yaşayarak öğrendim. Helede hiç tanımadığım yabancı insanlarla çok daha iyiydim, en azından tanıdıklarım gibi sık boğaz etmiyorlardı. Bu arada ben bu hâle girdikten 1 hafta sonra, büyük 99 depremi oldu, memleket bir yandan kan ağlıyor, bir yandan da yaralarını sarmaya çalışıyor, ben kuşlar gibi hürlüğüm tam bunada denk geldi, yaşadıklarıma sevinemiyordum bile. Lakin genede içimde ki o coşkunun esiriydim, bu hâl böyle böyle 40 gün devam etti, artık sonlarına doğru baktım iş iyice sarpa sardı ya evi terk edip tamamen yeni bir hayat çizecektim, ya da uyum sağlayacaktım. İkinci seçeneği seçtim, zira evi terk etsemde bir süre o diğer insanlarla da problemler başlayacaktı, bunu hissedebiliyordum, en sonunda ya bir dağ başında ya da bir mağarada yalnız bir hayat bekliyordu beni, bunu gerçekten hissedebiliyordum. Kesinlikle huzursuz veya mutsuz da olmayacaktım, insanları da aramayacaktım, kendimle problemim yoktu ama genede diğerini tercih ettim. İnsanların bu haliyle bu iş uzun süre gitmeyecekti, zira yabancıda olsa insanlar için, aşırı sevginin baskısı bir yere kadardı, ee! yeter be! demeleri çok kolaydı. Zira insanların küçük dünyası o kadar dardı ki orada aşırı sevgi diye bir şey olmuyordu, buna tahammül edemezlerdi, edemediler de netekim. Sonradan Hindistan da birinin 60 yıldır hiç yemek yemediğini okumuştum, hatta o adamı bilim insanları incelemişler filan ama bu abimiz ne gariptir ki bir mağarada yaşıyormuş, neden mağarada yaşadığını tahmin edebiliyorum. (Bu yazıyı yazarken 73 yıldır yemek yemeyen adam diye nette haberleri var. Avrupalı Jasmuheen diye bir kadın var yemek yemeyen, sanırım dahası da vardır.) Bu olay adeta havayla, oksijenle beslenmek gibi, nefes aldıkça havadan besleniyorsunuz, adeta şarj oluyorsunuz, üsteki bayan güneş ve ışıkla beslenme demiş, Hintli abimiz kendi öğretilerinde olan pranadan enerji almak demiş, illa şudur demek istemem, demekte gerekmiyor zaten, böyle bir şeyin varlığı değişik isimler altında geçiyor olması bile yeterlidir. İnsan bir şekilde yemeden de durabiliyormuş, tabi bu olayında kendine göre yan etkileride varmış, onuda öğrenmiş olduk. Hiç su içmeden durmak bu biraz zor gibi ama gerekte yok, nihyetinde bu dünyada yaşıyorsak, insanlığa dair bir şeylerinde kalması gerek, yoksa bu insanlıkla hiç bir bağın kalmaması demek olur ki artık bu insan insan değil başka bir şey olur, o bu dünyaya ait bir şey değildir. İbni Arabinin de 9 ay yemek yememe olayı olmuş, o da aynen bakmış olmuyor, çevreyle uyum problemleri ayyuka çıkmış, yavaş yavaş o da yemeye başlamış. Bende aynen ufak ufak zoraki yemeye başladım, 1 haftaya kalmadan eski formuma geldim yine, normalde ekmek yemeden sofraya oturmam, resmen cıngar çıkartırım, oldum olası yemeyi sevmişimdir, kahvaltı yapmadan hiç bir iş yapmamak gibi huylarımda vardır, bu durum elân da devam etmektedir. Sonuçta her güzel şey gibi bu 40 günde geçti gitti, bitti... Ama psikolojik bakımdan çok daha iyiydim, bunun artçı etkileri giderek azalsada bu etkiler 1 yıl sürdü ve en sonunda ben tamamen gene eski ben olmuştum, eşimlede geri birleşmiştim, zira o gittiği yerde yapamamış, kendi ailesi ile geçinenemiş, kızım zaten babamı istiyorum diye hiç durmamış, en sonunda geri dönmek zorunda kaldı, daha detaya girmeye gerek yok, bazen birliktelikler için ayrılıklarda gerekiyormuş onu anladım. Bu ayrılık her iki tarafında iyiliğine oldu da diyebilirim, hasılı araya reklamlar girsede film devam ediyordu. Devam edecek ... |
AYRILIK RÜZGARLARI
40 günlük hadisemin hemen ardından bu durumu fötrlü hocamıza biraz bahsettim, böyle bir şey olamaz diye, sert bir biçimde kestirip attı, ondan sonrada bir daha o mevzudan ona bahsetmedim, fakat içimde de bir şeyler kırıldı gitti. Anladım ki artık hoca ile yollarımız ayrılacak, bir şekilde ikimizde kendi yalnız yollarımızda devam edecektik, netekim de öyle de oldu, ben yavaş yavaş hoca ile muhabbetimi kesmeye başladım, H.Bayrama gitsem bile hoca ile oturmamaya, ayda bir oturmaya, onuda geçmişin hatırına hâl hatır sormaktan fazla öte gitmemeye özen gösterdim. Tabi bu durum kem gözlerden kaçmadı, hocaya ayrı sormalar, bana ayrı sormalar, n'oldu aranızda ne geçti, niye ayrı oturuyorsunuz gibi üzerine vazife olmayanların merakı hiç bitmedi. Ona soranlara, yuları gevşedi, yuvadan uçtu gibi sembolik şeyler söylemiş ki o da sanırım yollarımızın ayrıldığını, artık eskisi gibi olmayacağını anlamıştı. Bu meseleden bir kaç yıl sonrada vefat etmişti hoca. Belkide bu olay da hocayı üzmüştür, akabinde de mide sorunu tavan yapmıştır orasını bilemem ama ben bildim bileli o sorunu hep vardı ve bir kaç kerede acillik olmuştu, zaten bir nevi pamuk ipliğinde gibiydi. "Ömür makara ipliği kadardır, ne kadarsa o kadardır" diyen bir adam için, ölüm hiç bir zaman zor gelmez, keşkeleri acabaları da olmaz. Yaşaması gerekeni yaşamış, söylemesi gerekeni söylemiştir. Mürşidim Merkeptir! Hocanın böyle tuhaf hikayeleri vardı "Mürşidim Merkeptir" derdi ve çeşitli sohbetlerde defalarca dinlemişimdir bu ilginç hikayeyi. Hoca çocukken 8-9 yaşlarında, merkepleriyle tarlaya çalışmaya gidiyor, merkebi çayıra salmış, o da biraz çalışınca bir ağacın altında dinlenmeye koyulmuş, biraz sonra Merkep acı acı feryat edince, yanına gitmiş, meğerse Merkep nasıl ettiyse semerini kaydırıp, üstünü altına getirmiş, tabi buda hayvancağıza acı vermiş olacak ki o meşhur sesiyle ortalığı inletmiş. Hoca da çocuk aklıyla semeri düzeltirken "niye böyle yaptın!" diye sertçe söylemiş. O zaman Merkep başını geriye döndürüp, hocaya bakınca, bakışı görünce hoca da korkmuş biraz. Ben ne yapabilirim, kusura bakma bakışı gibi bir bakış hissetmiş hoca. Tabi o küçük çocuk köyde okumuş etmiş, Arapça filan hepsini full tahsil etmiş, hocası çok iyiymiş bu arada, Cumhuriyetle birlikte medreseler filan kapatılıp, hoca avı başlayınca, ünlü bir medresenin baş müderrisiymiş hocası, kaça kaça onların köyüne kadar gelmiş, o yüzden hoca ücrâ bir köyde okumasına rağmen, İstanbul medresesinden mezunum derdi bazen. Neyse, hoca evleniyor, çoluk çocuk, Ankaraya geliyor, burada görev alıyor filan derken, mide sorunu yüzünden 20 yıldan erkenden emekli olmak zorunda kalıyor. 12 Eylül zamanı Kenan Evren baştayken, memleket halinden gidişattan filan memnun değilken, ne yapmalıyım diye evde düşünüp dururken. Mektup filan mı yazsam acaba diye hatırına geliyor. "Acep bir mektup yazsam mı Evren'e?"Tabi hoca şaşırmış filan ama sonradan da mektubu yazmış, gerçi ondan da bir şey çıkmamış. Ama bu olay, sonradan hoca için müthiş bir ifadeye dönüşmüş. Çoğunca "Benim Mürşidim Merkeptir!" derdi. Meğer Merkep olan Kenan Evrenmiş, semerini deviren oymuş, diyerek olayı farklı farklı da ele alırdı. Millet gülmekten yerlere yıkılırdı, ki hoca bunuda anlatırken ustalıkla anlatırdı da bir yandan. İki olay arasında tam 40 yıl zaman olduğunu da hesaplamış, 40 yıl önceki basit görülen bir olay, 40 yıl sonra hocanın neredeyse tüm felsefesini de değiştirmiştir. Dünya dolaşılsa Mürşidim Merkeptir diyen kaç kişi çıkar bilinmez, bilinen hoca nevi şahsına münhasır biriydi, öyle yaşadı, ben de o haliyle tanıdım. Devam edecek ... |
Çift cinsiyet (KADIN - ERKEK) --> Çocuk!
Sokrates, "Evlenin! işler yolunda giderse mutlu olursunuz, yok eğer gitmezse de filozof olursunuz" demiş. - Bir gün eşi Sokrates'e verip veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş. Bakmış kocası hiç bir tepki göstermiyor; bir kova suyu alıp başından aşağı boşaltmış. Sokrat, gayet sakin: "Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak zaten bekliyordum" - Hasılı bu abimiz de hanımı ile geçinemeyenler kulübündenmiş, hatta baldıran zehiri içerken ya da öncesinde "en çok hanımın sesini duymayacağıma seviniyorum" da diyesiymiş. Evlilik iki zıttı bir araya getiren, bir kurumdan ziyade, bir anlaşma, beraberlik, bunun yazılı bir şey olmasıda olayı çok değiştirmiyor, adam nikahlı karısını öldürebiliyor da, dövebiliyorda, resmiyet bu hakkı mı veriyor bilinmez... Resmiyet işin bürokrasi tarafı, bürokrasi olmayan taraflarıda var elbet, iki kişinin anlaşması veya gönül nikahı denen hadise ki bunu hocalar ret etselerde, şarkılarımıza bile girmiştir bu meseleler. Neyse şimdi olayı biraz tasavvufi mantıkla anlatalım. Zahirde,Batın denilen mana yönünde roller adeta değişir gibi olasada, aslında bu değişimden ziyade, bu diğer özelliği de varlamak anlamına gelmektedir. Yani zahirde ki gibi kadın sadece kadın değildir, aynı şekil erkekte sadece erkek değildir. Ya nedir; Her ikiside bir birlerinin özelliklerini taşırlar. O yüzden bunlar ikili yapıdadırlar, ikişerli yapıdadırlar, çift cinsiyet denilen şeydir. Kadın, hem kadın hemde erkektir.Şimdi, bu manzaraya göre, batında erkek, hamile kalabilir, doğum yapabilir, çünkü bu potansiyeli vardır. Kadında aynen gücün ve kuvvetin sembolü olabilir veya doğurtturabilir, zira onda da bu potansiyel vardır. Tasavvufta bu çok açık seçik geçmez ama manevi doğum, doğuş gibi kısa ifadelerle vardır. Ne var alemde, mevcuttur Adem'de. Anlayana yeterli gelesi bir sözdür. Olay çoğunca budur zaten, ne varsa alemde Sufi bundan çok ayıramaz kendini. Vahdet-i vücut dedikleri bir yönden de budur, yani Kesret-i vücuttur o, yani ayrılıkların olmadığı yegâne yer! Ayrılıkları isimler yapıyor, kalkınca isimler ayrılıklar yok! Orada baktığın, gördüğün, çocuklar gibi şen olmayan yok! Madem BEN yok, o nasıl oluyor ki? kurcalama işte oluyor! Bebekler de BEN var mı, yok! öyleyse yok diye şey de yok! Dünyayı flu, puslu, kötülük dolu gösteren BEN olabilir mi?Tam donanımlı bir BEN, neyi beğenir ki bu dünyayı beğensin! Öyleyse bak bebeklere, aynı dünyadalar ama nasıl da şenler! Dünyanın öğretileri ayrılık üzeredir, kadın kadındır, erkek erkektir, bitti... Helede işin içine ATAERKİL, ANAERKİL ler girdiyse, seyreyle cümbüşü. Bir kadın erkeksileştiğin de, bir erkek kadınsılaştığın da toplum bunu hazmedemez, oysa bu potansiyel bir şeydir ve herkeste bu potansiyel vardır. Tabi potansiyel olması bunun zahirde yapılmasını da onaylamaz, katı kurallarla da yasaklanır. Zaten onaylansın da demiyorum, zira insanlar bu halleriyle neyin cılkını çıkartmazlar ki bunun çıkartmasınlar, o yüzden bu meselenin yasaklı kalması ÇOK yerindedirde. Mesele batın da zaten, zahir de değil. Batında ki bir şeyi buraya çağırıp burada yapmaya çalışmak, zahir/batın dengesini de bozmak olur. Düzenin bozulması FARKINDALIK denen şeyi de yok eder, insan kıyas edemeyince farklılığı da bilemez. O yüzden batın batın da, zahir zahir de kalmalıdır. Zahirde kadının hamileliği ona mahsus addedilir ve erkekle arası ayrılır, erkeğinde güçlü olması erkeğe addedilir ve kadınla arası ayrılır. Batında bu ayırım çok bir işe yaramaz, zira batında erkekte hamile kalabilir ve çocuk doğurabilir, çünkü o potansiyeli vardır. Kadında çok güçlü olabilir. Mistik tarafta dişilik enerjisinin çok güçlü olduğundan bahsedilir mesela, o güç bundan dolayıdır, yani erkek enerjiyi de barındırır dişi güç. Sonuçta erkek güç dişi güç ayrı ayrı güç değil, aslında aynı gücün diğer yarısıdır. Her ikisi de eşit şekilde güçlüdür. Tabi tüm bunlar sembolik bir anlam ile anlamlıdırlar, bazen batında dişilik nefs olur, bazen ay olur, suretin şekline göre durum değişir yani, durumun değişmesi ASLINI bozmaz, altta yatan mana hep aynıdır. Batında olaylar evvela manaya göredir, sonra isme göredir. O yüzden kadın ve erkek cisimleri, her şey gibi, hem isim hemde mana taşırlar. İsimsiz mana, manasız isim de olmaz. Tabi tüm bunlar taşa kazınmışçasına da sabit değildir, zira isim ve mananın iç içe geçtiği durumlar da pek çoktur. Gündüz içinde karanlıklar barındırır, gölgeler. Gecede içinde ışıklar barındırır, ay ve yıldızlar. Özetle tasavvufi açıdan herkeste erkeklik ve dişilik vardır, bunun görünen (zahir) yönü farklı, görünmeyen (batın) yönü farklıdır. Görünen yönü baskın olduğu için, erkeği erkek, kadını kadın görürüz, yani aktif olanı görürüz, oysa pasif tarafta o görülmeyen yönde vardır. İşte tasavvuf bir anlamda bu pasif yöne de odaklıdır, onu ortaya çıkartmak, en azından varlığını haber vermek için, kişiyi bir nevi manevi doğuma itekler, tasavvufta yeniden doğuş, yeniden doğum, yaşarken olan bir doğumdur, ölüp habire geri gelmek şeklinde değildir. Zahiren doğuş bu bellidir, bunu zaten herkes yaşıyor. Lakin batında doğum işte bu herkeste olmaz, bu dediğim gibi bu yolun yolcuları Sufilerin adeta bir kaderidir, bütün hayatları adeta bunun için, bunun hazırlığı için, sanki kumpaslarla doldurulmuştur. Olay döner dolaşır en sonda buna gelir dayanır. "İmdi, Ruh ile Nefs nikah eyledikçe, ikisinden bir cisim tevellüd eder" Arabi İki zit gücün, erkek ve dişinin bir araya gelmesinde ki amaç çocuktur. Ruh ile Nefs, yani iki ayrı güç, yani dişi ve erkek enerjiler aslında bir birleriyle çok anlaşamazlar, hep bir LİDERLİK rekabeti vardır. O yüzden bir araya gelseler, birleşseler bile, bu çok uzun sürmez. Bunun için çocuk gereklidir, çocuk bu birlikteliği bağlayan, çatışmayı durduran, yegane sevimli şeydir. Burada ki çocukta gene Sufinin kendidir. Bu durum zahirden belli olmaz ama batın dediğimiz içsel de cereyan eder. Bu yüzden tasavvuf kitaplarda yazılanlarla öğrenilmez, anca kapı tarif edilir, sempatisi kazanılır lakin içerisi nedir, nasıldır söylenmez, bilen olmaz ki kime sorabilirsin ki? keşf/ispat denilen ölçüyle birlikte yaşanarak öğrenilir o yüzden tasavvufun okulu da olmaz, öğreteni de olmaz, o hayatın içinde, gözlerden ırakta kendi halinde, kişilerin içselinde yer bulur, yoluna böyle devam eder. Aradığını asla bulamazsın, arama!Devam edecek ... (artık FİNAL) |
Şehrin Tam Tam Tam! 'ları.
H.Bayramda bir arkadaşla tanışmıştım, aynı emsaldik, bilgileri benden daha çoktu, zira çok fazla şey okumuş, semavi dinlerden uzak doğu dinlerine, felsefelerden mitolojik şeylere bilgisi benden kat be kat fazlaydı, hatta bir kaç şeyhlere de tabi olmuş, sonra bırakmış filan derken çeşitli tecrübeler de edinmiş güzel bir arkadaştı, lakin benim hesap kafası da karışıktı. Açıkcası ben onun kadar çeşitli ne okudum, ne de kapı kapı gezip birilerini elini öptüm, ben sadece fötrlü hocayı tanıdım, onunla da öyle şeyh/mürit ilişkimiz hiç olmadı, adamın yanında zaten kimse yoktu ki, şeyh deyince etrafında adeta insan çemberleri olur. Tabi ben bu kafa karışıklığını atlatmıştım, o arkadaşta devam ediyordu, bilmiyorum sonra ne yaptı, 15 yıl olmuştur bir daha hiç görmedim. Ben üsteki yemek yememe hadiselerinden sonra, kafam rahatlayınca, şiirsel bir şeyler yazmaya da başladım, insanın kafası rahatlayınca bir şeyler üretmesi de kolay oluyor, şiir olayının güzelliği pek çok şeyi düşünebiliyorsunuz, bazen düşündüğünüz o şeyle kontak bile koruyorsunuz, adeta onun gözünden bakabiliyorsunuz, böyle olunca bir şeyleri kaleme almak kolaylaşıyor. Bazı şairler bunu yapar, bir kelebeğin, çiçeğin, ağacın dilinden şiirler kaleme alırlar, bu o şairin anlattığı şey olmasıyla, onun gözüyle bakabilmesiyle oluşan bir durumdur, o yüzden şair kafası hayata çok farklı bakabilir. Tabi bununda uykusuzluk, sıkıntılar gibi bedelleri yok değildir! El ayak çekilende, Böyle bir zamanda şehrin aslında göründüğü gibi olmadığını, altında yatan başka bir anlamı olduğunu düşünmelere başladım. Görünen bunca eşya, bina, yollar aslında modern bir şehri gösterse, insanların bilinç altında hâlâ ilkel çağlarda yaşadığını, olayın bir yanılsama aldatmacadan ibaret olduğu, giyim kuşamların bir örtü, binaların betondan orman, insanlığın gelişmediği, gelişenin İLKELLİK olduğu düşünceleri beynimde dönüp durmaya başladı. Şu an ki modern halin, adeta ilkelliğin başka bir versiyonu, boyut değiştirmiş halinden başka bir şey olmadığı kafamda netleşmişti adeta. 1 hafta sonra bu arkadaşımla oturmuşum sohbet ediyorduk. Ya arkadaş bu gece hiç uyuyamadım dedi. Hayırdır n'oldu dedim. Gece 24 gibi uykum geldi, yatağa yattım tam kafamı yastığa koydum ki birden Tam Tam Tam! sesleri gelmeye başladı, kalktım filan ama sesin nereden geldiğini anlamadım, camdan dinliyorum ses dışarıdan değil, binaya bakıyorum binadan değil, beynimden geliyor desem öylede değil, ritmik bir şekilde, Tam Tam Tam! sesleri hiç kesilmedi, saatlerce sürdü, kafayı yiyecektim uykuda uyuyamadım, ne zaman sonra sabah ezanları okundu, ses kesildi, ondan sonra anca uyuyabildim dedi. Tabi ben biraz tebessüm ettim, zira üstte anlattığım şeyin adeta bir ispatı gibiydi bu Tam Tam Tam! sesleri, aslında tam da ispatıydı, zira tasavvufta bu mesele keşf-ispat diye geçer, bu bir ölçüdür, ispatı olmadan keşf, keşf değildir. Keşf derken de bunun pek çok çeşiti olur/oluyormuş sınır koyulamaz elbet ama mantık aynıdır, insanın bilmediği bir şeyin açılımı veya şahit olduğu bir olayın doğruluğunun dıştan doğrulanmasıdır, başka bir değişlede içte yaşana(keşf)nın, dışta da onaylanması(ispat)dır. Bu yüzden bu keşf/ispat olayı tasavvufta önemlidir, ispatı olmayan keşf bir işe yaramaz, yanıltıcı olur, terk edilmesi gerekir, ilerleme asla kaydedilmez, kişi yerinde sayar, lakin sözde tasavvufçuların bu meseleden haberleri olmadıkları için, her yaşadıkları keşfi delil sayarlar. Böyle bir şey yoktur halbuki, bu hatadır, yanılmadır, yanıltmacadır. Neyse arkadaşa biraz bahsettim, şehrin göründüğü gibi olmadığını, altında yatan anlamın farklı olduğunu, insanlarında kendilerini geliştirmekten ziyade, gelişenin ilkellik olduğundan bahsettim ama pek anlamadı bende zaten fazla uzatmamıştım. Tabi ben bunu anlatırken şunun da bilincindeyim, o ilkellik benden de ayrı değil, hiç değildi... Öyle olsaydı o ilkelliği göremezdim bile, Ben içselim de yansıyan bir şeye şahit oldum sadece, onu kendimden ayırırsam, bunun bana faydası olmak yerine zararı olur. Bu işler böyleydi, suçu uzağa atmak, meseleyi çözmüyordu. Çözüm, kabullenmektir. İlkelim, kabulüm. İÇİMİZDE Kİ ÇOCUK! Tasavvufta ki TECELLİ SONRADAN ANLAŞILIR ölçüsü hakikaten ilginçtir, adamların bir bildiği varmış ki bu ölçüyü koymuşlar, hocanın 40 yıl önce çocukken yaşadığı bir mesele, 40 yıl sonra hayatını, bakış açısını her şeyini değiştirmiş, hakeza benim de 40 yıl önce oynadığımız bir İSİM oyunu, düşünce orucu diye anlattığım bir mesele ile resmen çakıştı. O yüzden çocukken yaşadığımız bir takım şeyler 40 yıl sonra bile karşımıza çıkabilir, çok daha evvelde çıkabilir, ama o anda hemen arefesinde filan mesele anlaşılmaz, anlaşılması için zamana ihtiyaç vardır... O zamanlar hiç bir anlamı olmayan şeyler, sonradan hayatımıza pek çok anlam da katabilir. İlla olacak diyede bir şey yok elbette, bu mesele birazda düşünce seyyahlığı ile ilgili. Neticede dinamik bir hayatta yaşıyoruz ve neyin ne zaman başımıza geleceğini, geleceğin bize ne gibi sürprizler hazırladığını da bilmiyoruz, bildiğimiz şimdimiz ve geçmişimiz. Onuda ne kadar bildiğimiz de tartışılır tabi. Ben şimdiden geriye baktığımda geçmişimi yargılamam, onu çöpe atmam, keşke yapmasaydım diyeceğim bir şey de yok, neticede o geçmişte ki iyiler ve kötülerle ben bu günlere gelmişim, temelimde onlar olmasaydı, bu günlerde olmayabilirdimde. Hasılı geçmişle barışık olmak, iyi bir şey, onunla küs veya kavgalı olmak, problemleri çözememiş olmak, geçmişin hatalı olmasından değil, geçmişin kucaklanmayı bekliyor oluşundandır. Kimin geçmişi sorunsuz ki? Geçmiş kucaklanmayı bekler! Orada bir çocuk yaraları sarılmayı ve okşanmayı bekliyor olabilir, onu dışlarsak o çocuk hep orada bekliyor olacaktır, onun tedavi edilmesi için, geçmişe sahip çıkıp, onun kucaklanması gerekiyor. Geçmişi kabullendiğinizde geçmiş yakanızdan da düşer. Hiç bir çocuk kan, kin, nefret gibi şeylerden anlamaz, intikam duyguları onun yaralarını sarmaz, aksine onu daha suçlu bir duruma düşürür, öyle mutlu olmazlar... çocuklar tek şeyden anlarlar! Sevgi ve şefkatten. Böyle mutlu olurlar. Bazen yaramazlıkta yapabilirler. Affedilmek en hak ettikleri şeydir. Bu onlara en güzel sözlerden, en ulvi manalardan bile iyi gelir, çocuk sevgi, şefkat, affedilmek ister! Sevgi ve şefkatle o çocuğa yaklaşıp, onun bir suçu olmadığını, yaşananların hayatın bir cilvesi olduğu telkin edilirse ve tabi ki sevgi ile bağıra basılıp, şefkatle de başı okşanırsa, affedilirse, o çocuk bunu anlar, o çocuk kurtulur... Siz kurtulursunuz... O çocuk aslında sizsiniz! Sizin pişmanlıklarınız, acabalarınız, keşkelerinizin vücut bulmuş masum yüzüdür o! O pişmanlıklarınızın çocuğudur! Pişmanlıklarınızdan başka birilerini sorunlu tutmak, o çocuğu edebiyet zindanlarında yaşamaya, mahkum etmekten başka bir şey değildir. O çocuğu sizden başkasıda asla serbest bırakaz, mutlu edemez !... Hasılı,İşte bu "Olan" meselesi bir Sufinin içsel yolculuğunun yegâne öğretisidir, olanı yargılamak, temelde sufinin kendini de yargılamasıdır. Ve bir Sufi de bunu bir gün ya fark eder ya fark edecektir. Fark etmemesi gibi bir şey söz konusu olamaz, zira Sufilik içsel bir yolculuktur ve yollar o çocuk ile de kesişecek veya o çocuğun sureti olan pişmanlıklar ile de illa yüzleşilecektir. Yüzleşme kaçınılmazdır, aksi düşünülemez. ----- o ----- Artık yazı sona geldi, yazacak kelimelerde tükendi, nihayetinde bir düşünce seyyâhının içsel yolculuğunda ki kâh hezeyanlarına kâhta mutluluklarına değinmeye çalıştım, söylediklerim kimseyi bağlayıcıda değildir elbet, öyle bir iddiam da olmaz, neticede bu benim hikayemdi, benim yaşadıklarımdı. Zaten tasavvufta "TECELLİDE TEKRAR OLMAZ!" ölçüsü de vardır, yani kimse kimsenin yaşadığını bire-bir yaşamaz, her yaşanan diğerinden farklıdır. Her yaşam bir birinden farklıdır çünkü. Bu yüzden Sufi anlayışı kimseyi zorlayamaz, kendi yoluna çağıramaz, başka yollara girip düzeltmeye çalışamaz. Zira her yolun yolcusu farklı, her yolcunun tecellisi de ona ÖZELDİR. Bunu bilmeyene zaten Sufi de denmez. Bir Sufinin tek değiştireceği şey anca kendidir, çevresi değildir! Bu yüzden Sufilikte toplumsal/kitlesel/grupsal hareketler de yoktur. Sufilik gönül işidir, akıl işi değildir!! "Düşünce orucu" dediğim şey benim için dönüm noktasıydı, o zamanlar ben bunu bir dönüm noktası olsun diye de yapmamıştım, çaresizliğim beni o noktaya kadar getirmişti ama ilginç bir şekilde de hayat devam etti ve bunları yazacak kadar, bilgiye, birikime ve deneyime dönüştü, nihayetinde ilk okul mezunu bir kafanın, insan psikolojisinden, mistik zor konulara ne bilgisi olabilirdi ki ama oluyormuş, neticede insanın kendini bilmesi güzel bir şey. Sonuç, Bugün, beni ben yapan bilgilerim değil, geçmişimin üzerine inşa olan tecrübelerimdir. Bu tecrübelerimin çoğunu da yanlışlarım oluşturuyor ki anca onları anladım hayatımda. Bilgilerim değişebilir elbet ama tecrübelerim her zaman yanımda olacaktır. Bâki kalan bu kubbede, hoş sadânın temennileriyle, Kusurlar nefs'ten, lütuflar gönülden. Hatalar kalemden, nezaket keremden. Düşünceler, İsimler, Sisler ardından selam. Sevgiler sevgiden, saygılar saygıdan. ---------- o ---------- BİTTİ 24 / 12 / 2016 Felâsife |
Düşünceler, İsimler, Sisler derken, kendimden yola çıkarak uzunca ele aldığım, bu yazı dizisi bitti.
İsteyen olursa buradan .pdf olarakta erişebilir. Sabrınız katkılarınız içinde ayrıca teşekkür ederim. Sevgiyle kalın, saygıyla anılın. |
Eline, emeğine sağlık.
Bana kalırsa biten yazıdır, bu ömür kim bilir daha neler görmüştür de yazıya dahil edilmemiştir tahminimce... Düşünce orucu, bir yaşamın neredeyse tamamını alıyor, ancak ne mutlu sana bu bir sorgulamadır, herkese kısmet olmaz... |
Alıntı:
Tabi böyle bir şey yapmamda ki amaçlardan biride, ben geçmişimi asla bir kenara atmadım, atamadım, geriye doğru dönüp baktığımda da onları görüyorum, bunun da paylaşımıdır amaçlarımdan biride. Geçmişle barışınca bu bir rahatlama yapıyor, bu da kişiye ileriye doğru daha olumlu da itiyor. Mesela burada değinmediğim ailesel şöyle bir şeyimde olmuştu, bu olaydan sonra ebeveyn'lerimi bir kaç yıl boyunca suçladım, onlardan nefret ettim, tabi yüzlerine değil ama genede içimden hep suçlamıştım, lakin benim o sahneyi yaşamam boşuna da değilmiş, sonra onları da bağışlamıştım, artık öyle bir sorunum da kalmadı tabi. Hayat bir şeyi sürekli önümüze getirirse-ki getiriyor-bunu çok iyi düşünmemiz gerekiyor, o şey suçlamak için mi, yoksa başka bir şey için mi habire önümüze geliyor, çok iyi analiz etmek gerekiyor gerçekten. Alıntı:
Bazen çılgınlık yapmak gerekiyor galiba. :) |
Sevgili Felâsife, hayatım boyunca ki, çocukluğumdan buyana sorgulamayan insanlardan hep nefret ettim, sorgulayanları ise tam aksi kendi canımdan daha çok sevdim. Sorgulamayanlar benim için her zaman korkunç ve ürkütücü gelmiştir, onlardan her zaman kaçmışımdır. Ha nefret ettiğim bir de ön yargılılar var, dünyayı yalayıp-yutsalar da her şeye at gözlüğüyle bakarlar, bu yüzden çok tehlikelidirler.
Zaten ben insanları iki parça olarak değerlendiriyorum, günümüz insanları ile iki bin yıl öncesinden kalma insanları iyi ayırt etmek gerekir. Hani diyoruz ya bütün insanlar eşittir, bu bana göre tamamen yanlış. Günümüz ile eşit olarak evrilen insan ile iki bin yıl öncesinde kalmış insanı bir tuttuğumuz için başımız beladan kurtulmuyor ve hatta düşünce orucuna iten neden dahi bu olabilir... |
Alıntı:
Saygı duyuyorum elbette, böyle bir görüş görüyorsan, zaten bu onun varlığını da gösteriyor, bu kesin. İnsan görmediği bir şeye (aynı benim gibi, bende öyleydim nihayetinde, yazımda o mahiyette zaten) niye savaş açsın veya onunla mücadele etsin, bilakis görüyordur da ondan sıkıntı çekiyordur. Geçen Irakta saat işi anlatmışsın, okudum onu, ilginçti hakikaten. Mikro ölçekte dediğin gibi bir adalet yok, alavare dalavare ama makro ölçekte, işin şekli değişiveriyorda. Lakin bu adamda çıkıp adalet yok diyebiliyor. Şikayet ediyorsan haklısın mantığı var birde. Mesela o arkadaş dese ki beni kandırdılar, dolandırdılar ne kadar inandırıcı olur değil mi? Çoklarıda inanabilir. Neticede planları çalıp, iş yapan sensin, batması normal, Rambo abimizin filmi gibi, "İlk kanı onlar döktü!" derken, "ilk" hatayı yapanlar bunu ne hikmetse gizlerler, ondan sonrası feryat figan tabi. Diyeceğim hayatta adalet olmaması diye de çok bir şey yok aslında ama nedir, görmediğimiz bir şekilde işliyor, bunu içinden çıkamıyoruz işte. Adam torpille, rüşvetle memur olur, hayat pahalı diye senden benden daha fazla şikayet eder. Çık işin içinden. Neticede sahtekarı da, üç kağıtçısı da, düzenbazı da kendini biliyor, İyiler de kendini biliyor. İyi insanın iyi olması için, illa din, dinsiz, ideolojik olmasına gerek yok, iyi insan bunlar olsun olmasın, genede iyi olan insandır. O yüzden insanlar derken, katılıyorum EŞİT değiller, çok çeşiti var çünkü. Kimse için kafaya da takmak gerekmiyor, herkes kendi gizli sevdası peşinde nihayetinde, söyledikleri ile içindekiler aynı şeyler de değiller, insanlar için üzülmek artık defterimde olan bir şey değil, yapan anca kendine yapar. |
Alıntı:
İşte o mühendis bunları yapamazdı, yani şirket vazgeçmemiş olsaydı şirketin de o mühendisin de eli-ayağı bağlanır işin içinden çıkamazlardı. Yani aslında şirket de farkında olmadan direkten döndü diyebilirim. Ancak benim asıl amacım para değildi, bir eser bırakma gayretindeydim. O mühendis benim projeyi çalmasına rağmen yine de ona üzüldüm. Çünkü gelecek vaat eden, yükselme şansı olan biriydi. Maalesef o saat borçlarından dolayı bu şansını kaybetti ve halen borçlu ve işçi olarak çalışıyor... |
Alıntı:
Anlaşılan bu olaydan birazda kendini sorunlu tutuyorsun, elbette bu erdemli bir davranış ama sonsuza kadar üzülmek maalesef bu olayı çözmez, eğer bu olayın ardında kendini görüyorsan, o gördüğün kişiyi, yani kendini, senin affetmeni bekliyordur. Sana başka bir şey de anlatayım, şurada bahsetmişim daha önce. Bizim bizzat içinde olduğumuz, gerçekten üzen, etkileyen olaylar aslında bizler için, aynı zamanda bir fırsatta yaratırlar. Sonuçta bunlar bizim bu hayattan aldığımız, alacağımız dersler öğretilerdir. Belki saçma gelecek ama bazen çevremde ki bunca yanlışlığın, hataların vs. lerinin adeta benim için, kendilerini feda ettiklerini bile düşündüğüm olur. O yüzden ilk başta elbette anlamasam da ama düşüne düşüne ardında ki benimle olan bağlantısını da çıkartmak, hoş olmasa da bir tecrübe oluyor nihayetinde. Böyle çok şeyim olayım vardır, olaylara karışanlara sonradan sorduğumda ilginç şekilde çoğunca o olayı unutmuşlar oluyor, oysa ben kendimce ne dersler çıkartmışımdır onlardan. Hasılı insanlar yaşadıklarından eğer DERS çıkartmamışlarsa, bırak hiç üzülme, o zaten onu hiç anlamamış demektir, eğer sen anladıysan, olayın ardında ki seni gördüysen de o da dediğim gibidir. Sevgiler |
Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
Sanırım bu ismi ezberlemem gerekecek zira bahsettiği şeyle, benim burada düşünce orucu yazısıyla anlattığım şeylerin PİŞTİ olma durumu var. Eckhart abimizde düşünceyi durdurmaktan bahsediyor ki o durdurulmadığı zaman, ona bağımlı olma, onun hükmü altına girmek gibi bir durumda da işaret ediyor. Ne diyebilirim ki anca susabilirim, sadece sessiz kalabilirim. Kendisinden daha bugün haberim oldu, bir iki yazısı ve bir iki videosuna bakabildim, Sufizmle de ilgili bir video serisi de varmış, kare kare dikkatle izleyeceğim. Altaki video onun hakkında çok hoş bir şekilde de hazırlanmış. Eckhart Tolle ve Düşünce Akışını Durdurmak :tea: |
Sevgili Felâsife, senin iyi niyetli, masum orucun ile başkalarının amacı aynı değil.
Sen zihnini rahatlatmak adına böyle bir orucu uygun görüyorsun, ancak bu birilerinin reklamı haline gelmişse durum çıkar ve farklı amaca yönelir. Örneğin eski dinlerin doğal hali ile bugünkü dinlerin çıkar amaçlı arasındaki fark gibi. Diyeceksin ki, öyle de olsa ne fark eder, onların orucu insanları uyutma amaçlı olamaz mı? Öyle ya insanları uyutmak için ne plan ve projeler uyguluyorlar, bu da reklam ve ticarete bindi mi aynı işlevi görür. Yani diyeceğim senin orucun seninle beraber saf olarak kalsın, bu niyeti belirsiz ve biraz da belli tiplere yine de dikkat et derim :) |
Uyarın için teşekkürler sevgili bilgivehis
Ben hiç bir zaman tartışmaların adamı olamadım, hiç bir zaman iddialarım da olmadı, en fazla sohbet muhabbet adamı olmuşum diyebilirim, onda da tavrımı tamamen karşısı belirler. Yunus gibi alana satmaya geldim de diyemem, böyle bir satıcı olayımda yok. Benim burda kararım yok, ben burdan gitmeye geldim,Hasılı davası olanlar düşünsün, bir davam da yok. Bana çok demişlerdir, niye oruç tutmuyorsun? Bende esas siz tutmuyorsunuz, daha doğrusu tutamıyorsunuz, eğer tutmuş olsanız orucunuz biterdi, bakın ben tuttum ve bitti. Siz tutamadığınıza göre, tutana kadar devam edin diye çok demişimdir. Ama dediğim gibi tavrımı karşısı belirler, yoksa bende laf çok, duruma göre de hiç lafım da olmaz. Yani bir çeşit siyasetim zaten vardır. Birisi, "Paranoyak olmam, takip edilmediğim anlamına gelmez!" demiş. Davamın olmaması da sâf olmam anlamına gelmez. Bu arada gece Eckhart Tolle 'nin Sufizm videolarına baktım, adam çok hoş gerçekten, yabancısı olduğu bu konu üzerinde, anlam çıkartabiliyor, çünkü kendine uzak değil Sufizm. Gerçi tasavvuf hakkında yakından bir tanıklığı olmadığı için, kitaplar da ki cümlelerden yola çıkmış, bunada yapacak bir şey yok. Sevgiler |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 16:07 . |