Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   Tarih (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=29)
-   -   100 yıl önce M. Kemal ve arkadaşları, Samsun'a gitmek için İngilizler vize aldılar!!! (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=41928)

upuaut 16-05-2019 01:51

100 yıl önce M. Kemal ve arkadaşları, Samsun'a gitmek için İngilizler vize aldılar!!!
 
Sultan Vahdettin, M. Kemal’i neden Anadolu’ya gönderdi? Ingilizler niçin izin verdi? Oyun içinde oyun

https://belgelerlegercektarih.files....gecis-izni.jpg
M. Kemal ve arkadaşlarının, Samsun’a gitmek için İngilizlerden aldıkları vize.

Vizede’ki listenin birinci sırasında “Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri” yazmaktadır. Burada listedeki tüm neferlerin adını yazmak yerine, sıradaki 3 kişiyi zikretmekle iktifa edelim:

2 – Erkan-ı Harbiye Reisi Miralay Albay Kazım Beyefendi
3 – Sıhhiye (Sağlık) Müfettişi Miralay Ibrahim Tali Beyefendi
4 – Erkan-ı Harbiye Kaymakamı Arif Bey

https://belgelerlegercektarih.files....-bandirma1.png
M. Kemal Atatürk’e verilen 16 Mayıs 1919 tarihli Ingiliz geçiş izni.

Sultan Vahidüddin’in, suni bir memuriyetle, yani resmi olarak “müfettiş”, fakat gerçekte halkı teşkilatlandırması için M. Kemal Atatürk’ü Anadolu’ya gönderdiğini başka bir yazımızda belgelerle delillendirmiştik. [1] Sultan Vahidüddin’in Sevr’i imzalamamak ve vatanımızı düşmandan kurtarmak için takip ettiği bu siyaset her açıdan riskliydi ve İngilizlere kesinlikle sezdirilmemeliydi. Bu yüzden muvazaaya başvuruldu. Örneğin M. Kemal ve arkadaşları hakkında İngiliz baskısıyla çıkarılan idam fermanı[2], veya İstanbul’a geri çağırılması[3] gibi hadiseler muvazaa olarak değerlendirilebilir. Kuva-yı İnzibatiye ve Anzavur Hadisesi de muvazaadır.[4]

Muvazaa nedir? Sözlüğümüzde “muvazaa”, “sahte muamele, danışık” olarak tanımlanmaktadır. Daha açık bir tarif “tarafların sahte muamele göstermeleri; dışa karşı bir zıtlık, muhalefet veya mücadele varmış etkisi uyandırmaları” şeklinde olabilir. Yani iki taraf görünüşte mücadele edecek, fakat esasta anlaşmış olacaklar. Hakim tarafın sadık dostu muvazaanın esas unsurudur. Bu olmazsa olmaz bir şarttır. Hakim taraf sadık dost veya adamın her an ihanetini bekleyebilir. Çünkü içinde bulunulan şartlar muvazaayı gerçek bir karşıtlığa dönüştürebilir. Esasen muvazaa da konjonktürel bir zorunluluktur.

Yunanistan’ın eski Büyükelçilerinden Konstantinos Sakellaropulu dahi Sultan Vahidüddin’nin güttüğü bu siyasetin farkına varmış ve şunları yazmıştır:

“Osmanlı İmparatorluğu hükümeti, M. Kemal’i askeri müfettiş olarak Küçük Asya’ya göndermek kararını alınca, inanıldığı gibi, rahat oturmayan bir Generali İstanbul’dan uzaklaştırmak istememiştir. Bu hükümetin amacı, Kemal’in örgütleyici yeteneklerinden Anadolu’da yararlanarak; barış (Sevr) görüşmeleri sırasında İtilaf devletleri üzerinde baskı kullanmak ve Türklerin sert bulacağı barış koşullarına karşı davranmaya hazır olacak silahlı güçleri kurdurmaktı.”[5]

“Küçük Nutuk”da konunun ele alınış tarzı ve Milli Mücadele’nin belli safhasına kadar yürütülen siyaset, muvazaa ihtimalini güçlü şekilde hissettirmektedir. M. Kemal’in, Erzurum Kongresi’nde yaptığı konuşmada bir bölüm vardır ki, Büyük Nutuk’ta bu kısım yer almaz. Bu çok önemli bölümü dikkatlerinize arz ediyoruz:

“Anadolu’daki memuriyetime, bilhassa Ingilizler tarafından hazm ü tahammül olunmayacağı ve dahilden de birçok ifsadat ve tezviratın karışacağı, daha o zaman kestirilerek; alenen, gerek Sadrazam Paşa’ya ve gerekse ricali marufa-i devlete söylenmiş ve bilhassa, Zât-ı Akdes-i Hazret-i Padişahi’ye de bilmünasebe, maruzatta bulunmuş idim.”

“Bu bâbdaki esrar (sırlar) ve muhaberatın (haberleşmelerin) ve Zât-ı Akdes-i Padişahî (mukaddes padişahın şahsı) ile geçen maruzat (arzların) ve müdavelatın (görüş alışverişlerinin), şimdilik neşri (yayını) muvafık (uygun) olmayıp, inşallahü teala, mübarek vatan ve milletin, bilfiil (fiilen) mazhar-ı necat olduğunu (kurtuluşa erdiğini) idrak edince, kitap halinde intişarı (yayını) ve o zaman bugünkü Kongre heyet-i muhteremesini (muhterem heyetini) teşkil buyuran zevat-ı kıymetdara (kıymetli kişilere) da, bir hatıra-i millî olarak takdimi mutasavverdir (düşünülmektedir).”[6]

M. Kemal’in bu ifadeleri, 24 Nisan Nutku’ndaki bazı ifadelerle birlikte düşünülürse, şöyle bir noktaya varılır:

Padişah’la M. Kemal arasında hususiyet vardır. Yani özel ilişkiler sözkonusudur. Padişah, M. Kemal’e güvenmekte ve bu yüzden de, onu Anadolu’ya görünüşte asayiş için ve fakat geniş yetkilerle çok daha farklı bir mücadele için görevlendirmektedir. Son görüşmeleri bunun açık bir delilidir. M. Kemal’in, bu son görüşmeye ne kadar önem atfettiğini, Erzurum Kongresi’ndeki konuşması açıkça ortaya koymaktadır. Hatta M. Kemal, Padişahla arasındaki esrar (sırlar)dan bahsetmektedir. Bu sırlar, aradaki haberleşme ve görüşmeler zamanı geldiğinde, millet fiilen kurtulduğunda, milli bir hatıra olarak yayınlanacaktır.[7]

Böyle bir yayın olmadığına göre, ihanet mi sözkonusudur?

Sultan Vahidüddin’e göre, “EVET” (Murad Bardakçı’nın eserinden sadeleştirerek veriyoruz):

“Mütâlalarından ortaya çıkacağı gibi, Mütareke (ateşkes) günlerinde (1918) I. Cihan Harbinin neticelerinden sorumlu olan suçlulardan (Devleti harbe sokan Ittihâdcıları kasdetmektedir) bana miras kalan ve biribirini takip eden musibetlere karşı, sadece ve sadece şahsımı siper eyledim. Aslında bir taraftan tehlikeli bir yerde kalan hilafet merkezinde savaştan galip çıkan itilaf devletleri ile yüz yüze olmak ve onlar tarafından sıgaya çekilmek ve diğer taraftan Anadolu’yu istila eden Yunanlılara mukabele için mümkün ve mahrem vasıtalarla Anadolu’ya memur eylediğimiz yaverlerimizden M. Kemal’in ihaneti ve bize karşı takındığı isyankar tavrı karşısında kalmıştım.

Bununla beraber aziz vatanımın menfaatleri için Kuvayı Milliye’nin sonradan şekil ve mahiyetinin değişeceği hususunda bende meydana gelen fikir ve kanaatlerime rağmen, yine fedakârlık mesleğini tercih ve takip eyledim. Sırf bu sebep ve hikmet ile, milli davalara itaatkar kabineleri iktidara getirdim ve senelerce Kuvayi Milliye’yi takviye ettim ve gelişmesi için çalıştım..(En sonunda bana ve milletime ihanet için cephe alacaklarından emin olduğum halde, vatanın kurtuluşu için yine de M. Kemal ve arkadaşlarına destek verdim demek isteniyor.)

Anadolu Zaferinin ne gibi tehlikeli şartlar altında tarafımızdan hazırlandığını gösteren belgeler ile Anayasa gereği saltanat makamının korunacağını tasvir eden diğer mühim evrak tesbit edilerek derlenmiş olduğundan, bunların dahi zamanı gelince umumi efkâra (kamu oyuna) açıklanarak, Islam’ın hizmetkarı veyahut yıkıcısı olanların teşhir ve tayin edileceğini temin eylerim.”
[8]

Peki neden?

Mustafa Sabri Efendi’ye bakarsanız M. Kemal, aynı zamanda Ingilizler’le de anlaşmıştır, yani oyun içinde oyun vardır:

“Ingilizlerle M. Kemal muvazaasının asarını (danışıklı döğüşünün eserlerini), Lozan müzâkeratı zamanına kadar te’hir etmeyerek (ertelemeyerek) “Mudanya” Mütârekesinden Yunan inzihamından evvelki, yani Ingilizlerle Anadolu’da zuhur eden Kemâl’i kıyamını bastırmak üzere hem Istanbul’daki Halife hükümetine cebr-u tazyik icra ettikleri (baskı yaptıkları), hem de müşkülât ikaından hâli kalmadıkları zamanlarda bile bulmak mümkündür. Istanbul’un ve Halife’nin ecnebi işgâl-i askerisi altında serbest hareketten mahrum vaziyeti, Anadolu’yu Halife aleyhine ayaklandıran M. Kemal’i mücâdelede galip getirmeye sebep olduğu gibi meb’deinden (başından) itibaren üç sene süren M. Kemal harekâtının Yunanlılar’a karşı yüz ağarlamıyarak mağlubiyetle ve Anadolu dahilinde şehirden şehire çekilmekle geçen birinci, ikinci ve kısmen üçüncü senelerinde bile, müdafaa-i memleket nâmına yine bu hareketten hayır ve menfaat husûlî ihtimâlini hatırından çıkarmayan ve esasen M. Kemal’i Anadolu’ya husûsî bir sıfat ve mâhiyette gönderen Padişah’ın hiç bir zaman bu kıyamı tam bir ciddiyetle bastırmak meslekini iltizam etmeyerek Ingilizleri savsaklamakla vakit geçirdiği ve M. Kemal’le onlara oyun oynamaya çalıştığı esnada Ingilizler de aynı adamla (yani M. Kemal’le) Padişah’a Makam-ı Hilâfet’e oyun etmek fırsatını kaçırmamışlardır. Harb-i umûmî neticesinde Izmir’i velev muvakkaten (geçici) olsun, Istanbul’daki Hilâfet Hükûmeti’nin elinden alarak, Yunanlılar’a veren ve sonra bunu Ankara’nın lâik hükümetine iâde eden Ingilizler, kasden kabahatli vaziyete düşürdükleri Hilâfeti, bu alışveriş içinde Âlem-i Islâm’a sezdirmeden komisyon olarak aldılar.”[9]

Yunan tarih alimi Dimitri Kitsikis, Paris’te verdiği ve dilimize “Yunan Propagandası” adıyla nakledilen doktora tezinde, M. Kemal ile bolşevik Lenin hükümetlerinin Moskova’da bir dostluk ve kardeşlik andlaşması imzaladıklarını ve doğal olarak bolşeviklerin rumlara yardımcı olmasının beklenemeyeceğini belirttikten sonra, buna rağmen Sovyet hükümetinin temsilcisi olduğunu söyleyen bir adamın, Zinovyev, Troçki ve Çiçerin’in imzalarını taşıyan bir itimat mektubunu gösterip rumlara yardım teklif ettiğini ve M. Kemal’i maddi ve manevi olarak desteklemekten vazgeçeceklerini yazmaktadır. Sovyet temsilcisi bu dönüşün sebebini şöyle açıklar:

“Daha şimdiden elimizde, fransız kapitalistleri ve emperyalistleriyle ilişkileri bulunduğuna dair işaretler değil, kesin deliller var.”[10]

Yani M. Kemal, görünürde emperyalistlere karşı savaşıyor, fakat gerçekte onlarla işbirliği içindedir.[11]

M. Kemal, Erzurum Kongresinde yakın arkadaşı Mazhar Müfit’e bu oyunu itiraf etmiştir. Mazhar Müfit, M. Kemal’in Erzurum Kongresi’ni açarken yaptığı konuşmanın sonunu yadırgar ve niçin müftü efendinin duası gibi bitirdiğini sorar. Bunun üzerine M. Kemal şöyle cevap verir:

“Maksadını anlıyorum, anlıyorum amma şimdi vazifemiz halkı, vatanı ve esir padişahı kurtarmaya **inandırmaktan** ibarettir.”[12]

Yani görünürde Müslümanların padişahı ve halifesiyle beraber, ancak gerçekte O’na düşman…

M. Kemal’in tavsiyesiyle Sadrazam olan Ahmed Izzed Paşa ise hatıratında bu konuyla ilgili şunları söylüyor:

“M. Kemal Paşa, istediği kadar Padişah’ın özel memuru olarak bu işe başlamış olduğunu inkara savaşsın. Benim bu hususta kanaatim sağlamdır. Çünkü kendisine verilen yetki, şimdiye kadar hiçbir faniye nasip olmamış bir genişlikteydi. Kendi teftiş dairesindeki askeri kıtalardan başka komşu kolordulara ve bütün Anadolu vilayetlerine emri geçerli olacak, memurları istediği gibi görevinden alacak veya tayin edecektir. Benim bildiğim Babıali bu gibi işlerde, özellikle askerlerin yöneticileri hükmü altına alması meselesinde çok kıskançtır. Hele gurur ve kıskançlığı delilik derecesinde olan Ferit Paşa’nın Sadaret makamında olmayan yetkileri başkasına bahşetmek istemesi, doğal olmayan bir durumdur. Bu tarihlerde eski politikasının ilkelerini değiştirerek güya halka hoş görünmek ve güven vermek için, Tevfik Paşayla benim kabinelerimizin seçtiği ve tayin ettirdiği on iki nezaretsiz bakanın katılmasıyla oluşturulan kabinenin içinde ben de vardım. Mustafa Kemal Paşa’nın müfettişliğe tayinini içine alan ve yetkilerini belirleyen belge görüşülüp tasdik olunmak üzere Vükela Meclisi’ne verildiği tarihten bir hafta on gün önce Paşa fermanını, yetki mektubunu taşıyarak hareket etmiş bulunuyordu. Bu haller açıkça gösterir ki bu memuriyet resmi hükümetin değil, Padişahın düşüncesinin ürünü ve tedbirinin eseridir. Babıali ve Harbiye Nezareti Saray’dan aldıkları işaretle bunu uygulamaya koymuşlardır. Fakat bu gerçeğin gizlenmesi, M. Kemal Paşa’ca olduğu kadar, sinsi Padişahca da gerekliydi. Paşa, büründüğü esrarlı kisveye, gelecek için beslediği emeller ve hayallere uymaması yönünden Saray’a bağlılığını gizlemek, memur ve mensubu olduğu hükümdara karşı işlediği iğfal, sözünden caymak, küfran-ı nimet gibi basitlikleri halkın gözünden saklamak, hiç olmazsa hafifletmek istiyor, Padişah da ne şekilde olursa olsun, bir kimse tarafından aldatılmış olmayı kibrine yediremiyor, bir yandan da yabancılarca el altından oyun yapmak istediğinin anlaşılmasından korkuyordu.”[13]

M. Kemal’e vize veren Ingiliz Istihbarat Subayı Yüzbaşı Bennet, 1972 senesinde Nezih Uzel ile röportaj yapmıştı. Bu röportaj “Atatürk’e Nasıl Vize Verdim?” adıyla kitap haline getirilerek yayımlandı. Bennet, Samsun’a gidecek heyetin bir müfettişlik için çok büyük olduğuna dikkat çekiyor [ifade bozuklukları metne ait]:


"Son Osmanlı: Yandım Ali" filminin 1:00:19-1:00:50 sahnesinde Yüzbaşı Bennet'in, Kara Necati'den bir istihbaratın gelmemesi üzerine vizeyi imzalarken.

Bennet: Müfettişlik için ve on gün Mayıs onunda, on ikisinde bizden şey istemişler değil mi? Ruhsatname, permisyon…

Nezih Uzel: Vize…

Bennet: Boğazı geçmek için bir Türk zabit o zaman vize lazım geldi.

Nezih Uzel: Vize talebi olduğu zaman siz onu tanıyordunuz, kim olduğunu?

Bennet: Tanıyordum.

Nezih Uzel: Sultan’a yakınlığını da biliyor muydunuz?

Bennet: Biliyordum… Hatta Sultan adamı bir insan, öyle anladık. Padişahın emin olduğu bir adam olduğunu anladık.

Nezih Uzel: Ayrıca gitmeden önce Padişah Vahdeddin ile görüştüğü söyleniyor…”

Bennet: Öyle, biliyorum… herhalde oraya gitti, biliyorum. Evet.

Nezih Uzel: Vahdeddin gönderiyor onu…

Bennet: Padişah Vahideddin ona çok güveniyordu.

Nezih Uzel: Siz onun güvenmesinde şüphelenmediniz mi? Acaba bu adam aldatıyor mu onu falan gibi?

Bennet: Öyle anlamadım, yok, yalnız hey’et büyük olduğu için, üç dört kişi yerine otuz beş kişi ve büyük zabitan (subaylar), miralay (Tuğgeneral), mirliva (Albay) falan. Bunlar Erkanı Harb’tan, en mühimler gidiyordu, yalnız bir müfettişlik için çok gördüm ben.[14]

J. G. Bennet, kaleme aldığı hatıralarında ise Samsun’a gidecek heyetin listesine baktığında, bunların, kendisine barış yapacak bir kuruldan çok, savaş yapacak bir heyet izlenimi bıraktığını ifade etmektedir.[15]

KAYNAKLAR:

[1] https://belgelerlegercektarih.com/20...di-belgelerle/

Bu konuda daha fazla belge için şu konumuza bakılabilir: https://belgelerlegercektarih.wordpr...ler-konusuyor/)

[2] Idam fetvasının ingiliz baskısıyla alındığını ve bu yüzden Sultan Vahidettin’in suçlanamayacağını gerek M. Kemal ve gerekse Fevzi Paşa (Çakmak) Meclis huzurunda ifade etmişlerdir, meclis tutanakları için bakınız;

https://belgelerlegercektarih.com/20...ain-denilemez/

[3] M. Kemal’in geri çağırılmasıyla ilgili tafsilat için bakınız;

https://belgelerlegercektarih.com/20...rtulus-savasi/

[4] Kuva-yı Inzibatiye ve Anzavur Hadisesi için bakınız;

https://belgelerlegercektarih.com/20...avur-hadisesi/

[5] Konstantinos Sakellaropulu, İ Skia Tis Diseos – İstoria Mias Katastrofis (Batı’nın Gölgesi – Bir Felaketin Tarihi), Atina 1961, sayfa 56.

[6] Fahrettin Kırzıoğlu, Erzurum Kongresi, sayfa 21, 22.

[7] Mehmet Doğan, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, Yazar Yayınları, 2013, sayfa 328 ve devamı.

[8] Murad Bardakçı, Şahbaba, Osmanoğullarının Son Hükümdarı VI. Mehmed Vahidüddin Han’ın Hayatı, Hatıraları ve Özel Mektupları, Istanbul 1998, sayfa 413, 416.

[9] Yarın Gazetesi, 1 Teşr’nisânî 1929. (53 numaralı nüsha.)

[10] Dimitri Kitsikis, Yunan Propagandası, Meydan Neşriyat, Istanbul 1966, sayfa 68, 69.

[11] M. Kemal’in emperyalistlerle işbirligi hakkında geniş bilgi ihtiva eden konular için bakınız;

https://belgelerlegercektarih.com/20...-desifre-oldu/

https://belgelerlegercektarih.com/20...ngiliz-yapimi/

https://belgelerlegercektarih.com/20...astik-5-bolum/

[12] Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk ile Beraber, Türk Tarih Kurumu yay., 1986, cild 1, sayfa 85.

[13] Ahmed Izzed Paşa, Feryadım, Istanbul 1993, cild 2, sayfa 214.

[14] Ingiliz Istihbarat Subayı Yüzbaşı Bennet Anlatıyor, Atatürk’e Nasıl Vize Verdim, (Hazırlayan: Nezih Uzel), Selis Kitaplar, Istanbul 2008, sayfa 128, 129.

[15] John Godolphin Bennet, Witness, London 1961, sayfa 23 ve devamı. Bennet notlarını çok sonraları yazdığından bazı tarih ve bilgi hataları yapmıştır.

Not. Ben, sadece M. Kemal ve arkadaşlarının bugün 100 yılını dolduran İngilizlerden Samsun'a gitmek için aldıkları vizeyi hatırlatmak istedim ve konuyla ilgili bilgileri "Belgelerle Gerçek Tarih"ten aldım. Fakat bu tarihçenin çıkarılışı bana doğru gelmedi. Çünkü hesapta M. Kemal'in bir İngiliz ajanı olduğuna ilişkin yapılan bu tarihi araştırmada Padişah Vahidettin bile sorgudan geçirilmiştir. Yani tarihe mal olmuş ama kayıtlara geçmemiş Padişah Vahidettin ile M. Kemal arasındaki ilişkiyi sorgulamak ve Padişah'ın M. Kemal'i Samsun'a neden gönderdiğine dair duyulan güvensizlik ve İngilizleri devreye sokmak ancak hastalıklı bir zihnin eseri olabilir. Zaten bu hastalıklı zihnin çeşitli kaynaklardan aldığı bilgilerde bile sağa sola sataşması ve hakaret etmesi, bunu ispatlar niteliktedir. Bilin bakalım, bu hastalıklı zihin kimdir?

ForumKirpisi 16-05-2019 02:05

kadir mısıringen

kadir cornsson

magnitude cornson

ForumKirpisi 16-05-2019 02:18

Kadir Mısıringen ve Osmanlıcılar, burada Atatürk'e kesin bir yargı koymaya çalışıyor. Ama bakın bu konu öyle nevrotik öyle saçma ki.

Şimdi burada kafasında çizdiği planlar neticesinde bir aksiyon almış, duruma göre de hareket etmiş.

Emperyalistlerle Osmanlıyı yıkma planı yapmış deniyor. Yani Yunanistan Fransa İngiltere İtalya sadece Osmanlıyı yıkmak yerine de Türkiye Cumhuriyeti kurmak istiyordu gibi :D ahaha evet. aynen.

Komik ya. Evlat acısı gibi. Ülkenin dört bi yanını hoplatmışlar. Emperyalistler zaten başarmış. Neyi tutsun elinde?

Şimdi burdan Kadır Mısıringen diyo ki tüm bunlar aslında sadece Osmanlıyı yıkıp İslamı çökertmek için yapılmış şeylerdir ?!?

Atatürk eğer İngiliz ajanı olsaydı ona yapılacak en iyi muamele bi kenarda öldürmek olurdu. Ya da Türkiyeyi Commonwealthe sokardı.


İngilizlerden alınan vize kağıdı üzerine bol bol yorum yapmışlar. O dönemde şehir değiştirmek isteyenler işgal kuvvetlerinden
böyle bi vize alıyorlardı. Çünkü nüfus durumunu etkilemeleri ve iç karışıklık yapmaları istenmiyodu.

İngilizlerle görüşen İngiliz Kemal lakaplı biri bile var İngilizcesinden ötürü Amerikan gazetecisi veya subayı taklidi yapan.

İngilizlerde de o dönem başbakana karşı savunma bakanı ve dışişlerinin muhalefeti vardı. Çünkü yayılmacı politika İngilizlere
çok maliyetli oluyordu ve halk hiç memnun değildi.

Winston Churchille Atatürkün muhabbeti çok. Bu bakıma İstanbuldakileri de ikna edip savaşsız çekiyor.

upuaut 16-05-2019 08:27

Kadir Mısıroğlu'nun ölmeden önce son konuşması!!!
 
Alıntı:

ForumKirpisi´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 638481)
kadir mısıringen

kadir cornsson

magnitude cornson

Sen öyle diyorsun ama Kadir Mısıroğlu, giderayak (*) verip veriştiriyor:


(*) Ölmeden önceki son konuşmasında öteki tarafa geçeceğini birçok kez belli ediyor. Tabii ki anlayana. Yani anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!

upuaut 16-05-2019 08:34

90 Yıl Sonra Ortaya Çıktı!!!
 
Alıntı:

upuaut´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 638479)
M. Kemal'in bu ifadeleri, 24 Nisan Nutku'ndaki bazı ifadelerle birlikte düşünülürse, şöyle bir noktaya varılır:

Padişah'la M. Kemal arasında hususiyet vardır. Yani özel ilişkiler sözkonusudur. Padişah, M. Kemal'e güvenmekte ve bu yüzden de, onu Anadolu'ya görünüşte asayiş için ve fakat geniş yetkilerle çok daha farklı bir mücadele için görevlendirmektedir. Son görüşmeleri bunun açık bir delilidir. M. Kemal'in, bu son görüşmeye ne kadar önem atfettiğini, Erzurum Kongresi'ndeki konuşması açıkça ortaya koymaktadır. Hatta M. Kemal, Padişahla arasındaki esrar (sırlar)dan bahsetmektedir. Bu sırlar, aradaki haberleşme ve görüşmeler zamanı geldiğinde, millet fiilen kurtulduğunda, milli bir hatıra olarak yayınlanacaktır.[7]

[7] Mehmet Doğan, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, Yazar Yayınları, 2013, sayfa 328 ve devamı.


upuaut 16-05-2019 09:12

100 yıl sonra açıkladım!!!
 
Alıntı:

upuaut´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 638493)

Bu son gelişmeyle Padişah ile M. Kemal arasında gizli bir antlaşma olduğu ve bunun da zamanı gelince (millet fiilen kurtulunca) millete açıklanacağı ya da milletin bunu anlayacağını düşünmüşler. Çünkü "Harp desiseden ibarettir (Savaş bir hiledir)" Hadis-i Şerifi gereğince 2 taraf da oyun oynamak zorunda idi:


SORU: "Savaş hiledir" şeklinde bir rivayet var. Bu rivayetin Kur'an'dan geçerli bir karşılığı var mıdır?

Fakat işin kötüsü, bu oyunu gerçek sanıp kanmamız en büyük hata olmuştur. Buna göre, bu oyundaki her veriyi gerçek sanıp 100 yıllık bir tartışma içine girdik, ama bugün bittiğini düşünüyorum. Yani artık milleti bu konuyla boşu boşuna yormanın anlamı yoktur. Biz artık önümüze bakalım!

kartopu 16-05-2019 10:02

(*) Ölmeden önceki son konuşmasında öteki tarafa geçeceğini birçok kez belli ediyor. Tabii ki anlayana. Yani anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!

Sn upuaut
Tarih nerden baktığına bağlı Eğer padişah tarafı modern devlet karşıtı isen tarihi farklı anlar farklı yazarsın Eğer monarşi karşıtı cumhuriyet yanlısı isen yine farklı anlar farklı yazarsın.

İki farklı tarafın yazdığı aynı dönemi ve aynı insanları anlatan iki tarih kitabı okudum. Fetret dönemini anlatıyor. Biri Şeh Bedrettin ve yoldaşları olan Börtlüce Mustafa ve Torlak kemal i hain ilan ediyor diğeri aynı dönemi aynı şahısları anlatsa da halk kahramanı ilan ediyor. Biz bu tarihi nasıl anlayacağız hangisi doğru.

Mısırlıoğlu M.Kemal karşıtı insan aynı zamanda monarşiyi destekliyor cumhuriyete karşı çıkıyor Biz tarihi bu ağızdan dinlediğimizde o tarihi kendi düşüncesine göre anlatacaktır.

Evet Mustafa Kemal Padişahın izni ile Anadolu ya gitti bunu biz Mısırlıoğlunun tarih kitabını okumadan da biliyoruz . Peki sonra ne oldu o direnişi kırmak için Aznavuru kim direnişçilerin üstüne sürdü. Eğer Aznavur başarsa idi bu gün belki de Cumhuriyetten söz bile edilemeyecekti.
Peki Sn Mısırlıoğlu bundan söz ediyor mu o tarih kitabında yoksa tarihin en önemli zamanını aklından siliyor mu.
Daha da geriye gidelim Osmanlı yani Aptül Hamit o ulu hakan niçin tek bir mermi atmadan balkanlardan çekildi hatta direnişçileri hain ilan etti bunu yazıyor mu Sn Mısırlıoğlu.

Evet tarihi zafer kazananlar yazar ama tarihi yaşayanlar yapar. Bu hep böyle olmuştur.
Mısırlıoğlu bir şeyi doğru söylüyor İstiklal savaşı da dediğimiz Anadolu direnişinde ağırlık islamdı bu probaganda yurtseverlikten daha öncelikli idi bu doğru.
İşte onun için 1924 anayasasına- islam devletin dinidir- dendi. Bu konu çok tartışılır niçin dendi niçin 1928 de kaldırıldı. Bu konuda benim düşüncem Halk eğitimsiz cahil, egemenlik Şehler Şıhlar ve aşiret reislerinin elinde. Bunuda suçlusu yine halkı galeye almayan onu yok sayan cahil bırakan devlet gibi devlet olamayan Osmanlı devleti. Ama aynı Osmanlı devleti İngilizlerden izin almadan tuvalete bile gidemiyor Halk a karşı ali kıran baş kesen İngiliz Alman Rus generallerine karşı uyuz kedi.

Bunları da tarih kitabında yazmış mı Mısırlıoğlu.

Mısırlıoğlunu doğrulamak onu savunmak Cumhuriyet karşıtkığıdır Adam Yezit i övüyor Bir düşünelim bir tane çocuğuna yezit ismi koyan Aile var mı bu ülkede Ama Hüseyin ismi çok.

Turdur 16-05-2019 10:18

Alıntı:

kartopu´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 638496)
Mısırlıoğlunu doğrulamak onu savunmak Cumhuriyet karşıtkığıdır Adam Yezit i övüyor Bir düşünelim bir tane çocuğuna yezit ismi koyan Aile var mı bu ülkede Ama Hüseyin ismi çok.

Yezid'i değil Muaviye'yi övüyor olmasın?

kartopu 16-05-2019 10:44

Alıntı:

Turdur´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 638497)
Yezid'i değil Muaviye'yi övüyor olmasın?

Hayır Yezidi övüyor. Muaviyenin oğlu yezit diyor.
Bu bakış açısı tehdittir Alevilere tehdit, Şia ya tehdit. Caferilere tehdit .

İmam Gazaliyi övüyor. İslam da insan aklını başından alan adamı övüyor Düşünmeyen İslam, soru sormayan cevap aramayan İslam ı övüyor.

Benim gözümde İnsan bile değil şeytanın ta kendisi.

upuaut 16-05-2019 14:10

Alıntı:

kartopu´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 638496)
(*) Ölmeden önceki son konuşmasında öteki tarafa geçeceğini birçok kez belli ediyor. Tabii ki anlayana. Yani anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!

Sn upuaut
Tarih nerden baktığına bağlı Eğer padişah tarafı modern devlet karşıtı isen tarihi farklı anlar farklı yazarsın Eğer monarşi karşıtı cumhuriyet yanlısı isen yine farklı anlar farklı yazarsın.

İki farklı tarafın yazdığı aynı dönemi ve aynı insanları anlatan iki tarih kitabı okudum. Fetret dönemini anlatıyor. Biri Şeh Bedrettin ve yoldaşları olan Börtlüce Mustafa ve Torlak kemal i hain ilan ediyor diğeri aynı dönemi aynı şahısları anlatsa da halk kahramanı ilan ediyor. Biz bu tarihi nasıl anlayacağız hangisi doğru.

Mısırlıoğlu M.Kemal karşıtı insan aynı zamanda monarşiyi destekliyor cumhuriyete karşı çıkıyor Biz tarihi bu ağızdan dinlediğimizde o tarihi kendi düşüncesine göre anlatacaktır.

Evet Mustafa Kemal Padişahın izni ile Anadolu ya gitti bunu biz Mısırlıoğlunun tarih kitabını okumadan da biliyoruz . Peki sonra ne oldu o direnişi kırmak için Aznavuru kim direnişçilerin üstüne sürdü. Eğer Aznavur başarsa idi bu gün belki de Cumhuriyetten söz bile edilemeyecekti.

Peki Sn Mısırlıoğlu bundan söz ediyor mu o tarih kitabında yoksa tarihin en önemli zamanını aklından siliyor mu.

Daha da geriye gidelim Osmanlı yani Aptül Hamit o ulu hakan niçin tek bir mermi atmadan balkanlardan çekildi hatta direnişçileri hain ilan etti bunu yazıyor mu Sn Mısırlıoğlu.

Evet tarihi zafer kazananlar yazar ama tarihi yaşayanlar yapar. Bu hep böyle olmuştur.
Mısırlıoğlu bir şeyi doğru söylüyor İstiklal savaşı da dediğimiz Anadolu direnişinde ağırlık islamdı bu probaganda yurtseverlikten daha öncelikli idi bu doğru.

İşte onun için 1924 anayasasına- islam devletin dinidir- dendi. Bu konu çok tartışılır niçin dendi niçin 1928 de kaldırıldı. Bu konuda benim düşüncem Halk eğitimsiz cahil, egemenlik Şehler Şıhlar ve aşiret reislerinin elinde. Bunuda suçlusu yine halkı galeye almayan onu yok sayan cahil bırakan devlet gibi devlet olamayan Osmanlı devleti. Ama aynı Osmanlı devleti İngilizlerden izin almadan tuvalete bile gidemiyor Halk a karşı ali kıran baş kesen İngiliz Alman Rus generallerine karşı uyuz kedi.

Bunları da tarih kitabında yazmış mı Mısırlıoğlu.

Mısırlıoğlunu doğrulamak onu savunmak Cumhuriyet karşıtkığıdır Adam Yezit i övüyor Bir düşünelim bir tane çocuğuna yezit ismi koyan Aile var mı bu ülkede Ama Hüseyin ismi çok.

Evet kırmızı renkle vurguladığım yerde haklısın. Çünkü,


videosunun altındaki 2. yorumda Serkan Ünsal da aynı şeyi söylüyor.

Buna göre, hemen bir özet geçersek; evet, Atatürk'ün Samsun'a çıkışı Padişah'ın kararıyla oluyor ama Milli Mücadele ya da Kurtuluş Savaşı fikri ve başarısı tamamen Atatürk'te aittir!

Rapi 16-05-2019 16:57

belgelerlegercektarih Kadir Çandarlıoğlu'nun sitesi. Bu gerçekle yüzleşince hayatını padişah övmeye, Atatürk'ü karalamaya adamış, tarihçi olmayan Kadir Mısıroğlu'na üstad diyen ve kendisinin de tarihte akademik kariyeri olmadan, taraflı, saptırılmış yorumları işine geldiği gibi üreten siyasi din bezirganı birinden başka bir yazı beklenemezdi.

Bu nedenle Tarihçi Sinan Meydan'dan da bir bakalım olaya:

Atatürk'ü Samsun'a Kimler Neden Gönderdi?


Damat Ferit Hükümeti, direniş başlatması için değil, başlayan direnişleri sonlandırması için Atatürk'ü Samsun'a göndermişti. 1923'te Vahdettin,
"Mustafa Kemal'i Anadolu'ya gönderen kabineye uydum" demişti…

Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı Mevlanzade Rıfat, 1929'de Halep'te basılan "Türkiye İnkılâbının İç Yüzü" adlı kitabında Atatürk'ü, "milli kuvvet hazırlaması" için Padişah Vahdettin'in Anadolu'ya gönderdiğini iddia etmişti.

Turgut Özakman'ın, "yalan, yanlış ve martaval yığını" olarak tanımladığı bu kitabı kaynak olarak kullanan Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları, Atatürk'ü, Anadolu'ya Vahdettin'in gönderdiğini iddia etmeye başlamıştı.
Ancak Vahdettin düşmana karşı direnerek, savaşarak değil, özellikle İngilizlerin bir dediğini iki etmeyerek saltanatını; tacını ve tahtını koruyacağını düşünüyordu. Nitekim "Kaderimi Allah'tan sonra İngiltere'ye bıraktım" diyordu. "İngiliz milletine kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularımı Kırım Savaşı'nda İngilizlerin müttefiki olan babam Sultan Abdülmecit'ten miras aldım" diyordu. Vahdettin, bırakın düşmana karşı direnmek için "milli kuvvet hazırlamayı", milli kuvvetleri yok etmek için İngiliz altınlarıyla paralı bir ihanet ordusu (Hilafet Ordusu) kurup milli kuvvetlere saldırtacaktı. Milli kuvvetlerin büyümesini önlemek için Anadolu'ya nasihat heyetleri gönderecekti.

Ayrıca bizzat Vahdettin, 1923'te Mekke'de yayımladığı Beyannamesinde, "Mustafa Kemal'i Anadolu'ya gönderen kabineye uydum" diyerek Atatürk'ü Anadolu'ya kendisinin değil, hükümetin gönderdiğini; kendisinin bu karara uyduğunu belirtecekti.
Ancak Atatürk düşmanları, her 19 Mayıs'ta, "Atatürk'ü Samsun'a Vahdettin gönderdi" diyerek, akıllarınca Kurtuluş Savaşı'ndan, Vahdettin'e paye vermeye; işbirlikçi padişahtan bir kahraman yaratmaya çalışmaktadırlar.
Ayrıca mesele, Atatürk'ü, Samsun'a kimin gönderdiğinden çok niye gönderdiğidir.

ATATÜRK NİYE GÖNDERİLDİ
30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması'nın 7. Maddesi'ne göre "Karışıklık çıkan yerler İtilaf Devletleri tarafından işgal edilecekti." İtilaf Devletleri bu maddeye dayanarak birçok yeri işgal etmişti.
Mondros'tan sonra Samsun ve civarında bazı karışıklıklar baş göstermişti. Aslında karışıklığı yaratan Rum çeteleriydi. Rum çetelerine karşı Türklerin direnişi, İngilizlerin dikkatini çekiyordu.
İngiliz Calthorpe ve Amet, 1918 Kasım sonlarında "Samsun'da mütareke hükümlerinin henüz uygulanmamış olduğunu ve Hristiyanları toptan öldürmek için Müslüman ahalinin silahlandırıldığını" iddia ediyordu.

Ocak ayında Amerikan Tobacco Company, Londra'ya gönderdiği bir raporda "Bütün Müslümanların, özellikle köylülerin silahlandırıldığını" bildirmişti. Bunun üzerine İngiliz Dışişleri "Bu durumun gemi veya silah gönderilerek düzeltilmesi için gerekli tedbirin alınıp alınamayacağını" sormuştu. Bu soruya İstanbul'daki Amiral Webb, "Normal şartlara dönüş için bütün bölgenin tamamıyla silahsızlandırılması gereklidir, bu da ancak büyük bir askeri kuvvetle yapılabilir" cevabını vermişti. Bunun üzerine İngilizler, 9 Mart 1919'da Samsun'a 200 kişilik küçük bir birlik çıkarmışlar, 50 kişilik bir müfrezeyi de Merzifon'a göndermişlerdi. Ayrıca Teğmen Perring ve Yüzbaşı Hörst de incelemelerde bulunmaları için bölgeye gönderilmişti.
İngilizlerin Samsun'a asker çıkarmaları bölge halkının tepkisini çekmiş; 17-18 Mart 1919 gecesi Teğmen Hamdi Bey askerleriyle birlikte dağa çıkmıştı.
Teğmen Hamdi Bey'in direniş için dağa çıkması, İngilizler için bardağı taşıran son damla olmuştu. İngiliz yetkililer, İstanbul Hükümeti'nden bir an önce bölgede asayişi sağlamasını istemişlerdi.

İNGİLİZLERİN İSTEĞİ

İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe, 21 Nisan 1919'da Osmanlı Harbiye Nazırlığı'na şu notayı vermişti:
1- Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas yörelerindeki ordunun terhis ve silahlarının toplanması işi çok yavaş gitmektedir.
2- Bu yörelerde, Kars'ta olduğu gibi baştan başa şuralar kurulmuştur. Bu şuralar ordunun denetimi altında asker toplamaktadır.
3- Bu olaylar, Ermenistan hakkında verilecek karara karşı koymak için İttihatçı Jöntürklerce örgütlenmektedir.

Bu İngiliz notası sonunda Amiral Calthorpe, "Gereken her türlü önlemin derhal alınmasını, ilgililere emir ve talimat verilmesini, yoksa işin ciddiyet kazanacağını" bildirmişti.
Amiral Calthorpe, Sadrazam Damat Ferit'e gönderdiği resmi yazıyla da yetinmemiş, Padişah Vahdettin'le de görüşerek özellikle "Karadeniz'deki karışıklıkların bastırılması" konusunda ona da kesin uyarılarda bulunmuştu. Calthorpe, Vahdettin'e, "Yüksek yetkilere sahip askeri bir kurulun, başlarında yetenekli bir generalle derhal görev yerine giderek o bölgedeki 9. Ordu'yu disiplin altına almasını" söylemişti.

Aynı hafta içinde, 25 Nisan 1919 Cuma günü, İngiliz Komiser Vekili Amiral Webb de Sadrazam Damat Ferit'i ziyaret ederek aynı istekleri tekrarlamıştı. Damat Ferit de İngilizlere, bu sorunu kısa sürede çözeceklerine söz vermişti.
İngilizlerin isteği üzerine Damat Ferit Hükümeti, hiç zaman kaybetmeden Karadeniz'de ve Doğu Anadolu'da asayişi sağlamak için harekete geçti. Hükümet, bu işin üstesinden gelecek; Anadolu'ya gidip yer yer başlayan direnişe son verecek güçlü bir komutan aramaya başladı.
Damat Ferit Hükümeti, bu zor görevi aynı zamanda padişahın yaveri olan Atatürk'e verdi.
Damat Ferit Hükümeti, halkı örgütleyip düşmana karşı direnmesi için değil, yer yer başlamış olan direnişleri sonlandırması için Atatürk'ü Samsun'a gönderdi. Vahdettin de bu kararı onayladı. Amaç İngilizlere yaranmaktı. Çünkü direnerek değil, emperyalizmin merhametine sığınarak kurtulacaklarını düşünüyorlardı.


ATATÜRK'ÜN GÖREV VE YETKİLERİ

Hükümet, Anadolu'ya göndereceği Atatürk'e şu görevleri verdi:
1- Bölgede asayişin sağlanması,
2- Silah ve cephanenin toplanıp koruma altına alınması,
3- Şuralar varsa ve asker toplanıyorsa bunların derhal engellenmesi,
4- Şuraların kapatılması.

Görüldüğü gibi Padişah Vahdettin, Vahdettinci yazarların iddia ettiği gibi durup dururken bir görev icat edip Atatürk'ü Anadolu'ya göndermiş değildi. Damat Ferit Hükümeti, doğrudan doğruya İngilizlerin notası ve isteği üzerine harekete geçmişti. Görev ve yetkilerden de anlaşılacağı gibi Atatürk'ten istenen ve beklenen Anadolu'da bir direniş başlatması değil, tam tersine başlayan direnişleri etkisiz hale getirmesiydi. Vahdettin ise kendi ifadesiyle "bu karara uymuştu".

Samsun'a giderken Atatürk'e geniş yetkiler verildiği doğrudur. Atatürk, Anadolu'nun büyük bir bölümündeki asker-sivil yetkililere emir verebilecekti. Ancak Atatürk'e bu geniş yetkilerin "direnişi örgütlemesi için" verildiği iddiası yalandır. Bu yetkilerin geniş olmasının iki nedeni vardı. Birincisi, 21 Nisan tarihli İngiliz notasında özellikle Doğu illerinden söz ediliyordu. Yani, yetkilerin geniş tutulmasının birinci nedeni doğrudan İngiliz notasıydı. İkincisi de bu yetkileri Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım İnanç Paşa'yla yaptığı görüşme sonunda bizzat Atatürk genişletmişti.
Atatürk'e mülki (idari) yetkiler verilmesinin nedeni ise yine İngiliz notasında belirtilen "şuralara" son verebilmesi içindi. Atatürk'ün bu sivil örgütlere son verebilmesi için idari yetkilere sahip olması gerekiyordu.
Ayrıca Atatürk'ün, Batı'ya ve iç bölgelere değil de Karadeniz'e gönderilmesi, Doğu bölgelerine emir verebilmesi, onu gönderenlerin tamamen İngiliz istekleri doğrultusunda hareket ettiğini kanıtlamaktadır.

Neden Atatürk?

Peki ama Damat Ferit Hükümeti bu görevi neden Atatürk'e verdi? Peki ama Vahdettin neden bu kararı kabul etti?
Aslında bu konuda Atatürk'ün çalışmaları, çabaları belirleyici olmuştu. Atatürk, işgal İstanbul'unda bulunduğu 6 aylık sürede Anadolu'ya geçip direniş başlatmayı düşünmüştü. Bu amaçla bazı İttihatçı yeraltı örgütleriyle temas kurarak Anadolu'ya gizli geçiş planı üzerine çalışmıştı. Yaveri Cevat Abbas Gürer, Atatürk'ün Gebze-Kocaeli yolu üzerinden Anadolu'ya geçmeyi düşündüğünü, bu konuda her türlü hazırlığı yaptığını anlatacaktı.
Bir taraftan Anadolu'ya gizli geçiş planı üzerine çalışan Atatürk, diğer taraftan güvendiği arkadaşlarıyla Şişli'deki evde gizli görüşmeler yaparak bir "kurtuluş planı" hazırlamıştı. İşte bu görüşmeler sırasında hükümetteki ve Genelkurmay'daki nüfuzlu arkadaşlarını devreye sokarak müfettişlik görevini almayı başarmıştı.

Şöyle ki,
Atatürk, yakın arkadaşlarından Ali Fuat Cebesoy'un babası İsmail Fazıl Paşa aracılığıyla İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey'le tanışmış ve birkaç kere Şişli'deki evde görüşüp nabzını yoklamıştı. Daha sonra da Denizcilik Bakanı Avni Paşa'yla diyalog kurmuştu. Sonra da yaveri Cevat Abbas aracılığıyla Savaş Bakanı Şakir Paşa'yla temas kurmuştu. Ayrıca daha önce değişik cephelerde birlikte mücadele ettiği Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım İnanç Paşa'yla irtibata geçmişti.
İşte Atatürk, hükümetteki bu tanıdıklarını kullanarak Sadrazam Damat Ferit'e ulaşmıştı. Damat Ferit, "Acaba Anadolu'ya kimi göndersek?" diye düşünürken devreye giren Mehmet Ali Bey'in, Damat Ferit'e telkinleri; Avni Paşa, Şakir Paşa ve Kazım İnanç Paşa'nın onayıyla görev Atatürk'e verilmişti.
Ancak Damat Ferit çok temkinliydi. Önce Atatürk'le birkaç görüşme yapmış, onu herkese sormuş, soruşturmuştu. Sonuçta hükümet ve padişaha bağlılığına kanaat getirince görevi ona vermişti.
Bu sırada Atatürk, Genelkurmay'daki güvendiği arkadaşları Kazım Paşa ve Fevzi Paşa'dan yardım istemişti. Örneğin Fevzi Paşa, hükümete, bu işin üstesinden Atatürk'ün gelebileceğini söylemişti.

Atatürk, 6 ay kaldığı işgal İstanbul'unda İngilizlerin gözüne batacak faaliyetlerden kaçınan ince İngiliz politikası izlemişti. Bu nedenle İngilizler de Atatürk'ün Anadolu'ya gitmesine itiraz etmemiş, hatta ona vize bile vermişlerdi. İngilizler uyandığında iş işten geçmiş olacaktı.
Atatürk bu arada Genelkurmay'da Fevzi Paşa ve Cevat Paşa ile üçlü bir görüşme yaparak onlarla Anadolu direnişi konusunda anlaşmıştı.
29 Nisan 1919 Salı günü Atatürk'e, 9. Ordu Müfettişliği görevi verilmişti.
Atatürk görevin detaylarını öğrenmek için Genelkurmay'a çağrıldığında Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım İnanç Paşa'yla görüşerek yetkilerini biraz daha genişletmeyi başarmıştı. Yetki belgesini cebine koyup Kazım İnanç Paşa'nın yanından çıkarken hissettiklerini 1926'da Falih Rıfkı Atay'a şöyle anlatmıştı: "Tarih bana öyle müsait şartlar hazırlamış ki kendimi onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar bahtiyarlık duydum tarif edemem. Bakanlıktan çıkarken heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önümde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibi idim."
Savaş Bakanlığı, Atatürk'ün Anadolu'ya atanması kararını 30 Nisan 1919'da Padişah Vahdettin'e arz etmişti. Padişah onayı aynı gün saraydan çıkmıştı.
Atatürk'ün Samsun'a gönderilmesiyle ilgili kararname 4 Mayıs 1919 Pazar günü Bakanlar Kurulu'nda da görüşülüp kabul edilmişti.

‘Paşa, paşa! Devleti kurtarabilirsin'

Atatürk, Samsun'a hareket etmeden bir gün önce, 15 Mayıs 1919'da Padişah Vahdettin'le son bir görüşme yapmıştı. Atatürk'ün anlattığına göre Vahdettin o görüşmenin bir yerine, "Paşa, paşa! Devleti kurtarabilirsin!" demişti. Vahdettinci yazarlar, Atatürk'ün verdiği bu bilgiye dayanarak Vahdettin'in Atatürk'ü devleti kurtarması için Samsun'a gönderdiğini iddia etmektedirler. Ancak Vahdettin'in devletin kurtuluşu için bulduğu yol, İngilizlerin isteklerine uymak, İngilizlerin merhametine sığınmaktı.

Vahdettin'in ne demek istediğini Atatürk şöyle anlatacaktı:
"Vahdettin demek istiyordu ki hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek dayanak noktamız İstanbul'a hâkim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim onların şikâyet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğruluğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri tutuklarsam Vahdettin'in arzularını yerine getirmiş olacaktım."

Atatürk, Anadolu'ya geçip de kendisine verilen görevin tam tersine halkı direnişe çağırıp Milli Mücadele'yi başlatınca hemen geri çağrıldı. Geri dönmeyince görevden alındı, rütbeleri, nişanları söküldü, idama mahkûm edildi. Öldürülmesinin dine uygun olduğunu yazan fetvalar yayımlandı. Üzerine ihanet orduları gönderildi. Bütün bu kararların altında Vahdettin'in imzası vardı.

Sözcü /22 Mayıs 2017
SİNAN MEYDAN

ilahimasal 16-05-2019 21:16

Harika bir paylaşım rapi kutluyorum.

Demek ki neymiş ?
Osmanlı subayı Mustafa Kemal , esir halifenin verdigi görevi değil , sonucu bağımsızlık olan bir harekatın ateşini yaktığı için apoletleri iptal edilip , hakkında idam kararı çıkmış.

Sonuçta
Verilen görevi yapsaydı bağımsız olunamayacaktı.

Devrik esir halifenin bağımsızlık girişimine karşı yaptıkları için VATAN HAINI demek en doğru tespit olur.

Zaten soya bağlı bir aile mensubundan esir olmayı kabul ettikten sonra HALKIN BAĞIMSIZLIĞI gibi bir hareket beklenemezdi.

Hakimiyet KAYITSIZ ŞARTSIZ milletindir diyoruz. Soyun demiyoruz.

Rapi 16-05-2019 22:57

Sayın Türkü,

"Kara Sultan"ı Aklamak


Vahdettin'in hainliği sonradan mı uyduruldu?
"Vahdettin en son melanetini de gösterdi ve hilafet makamından firar ile İngilizlerin kucağına atılmak hıyanetini de irtikab etti.' (…) ‘Hilafet makamından İngiliz kucağına" (Hâkimiyeti Milliye, 19 Kasım 1922)

Oysaki "Vahdettin'in hainliği", cumhuriyetin ilanından sonra Kemalistlerce veya resmi tarih tarafından uydurulmadı; Vahdettin, Milli Mücadele sırasında –Bu mücadeleye yönelik düşmanca tavrı nedeniyle- daha 1920 sonlarından itibaren I. TBMM‘de "hain" ilan edildi. Yani Padişah Vahdettin'i sonradan tarihçiler değil, o dönemde meclis/millet ve tarih "hain" ilan etmişti.

VAHDETTİN AKLAYICILARINA SORULAR

"Atatürk'ü Samsun'a Vahdettin gönderdi" diyerek Milli Mücadele'yi "Vahdettin'in eseriymiş" gibi göstermeye çalışanlar aşağıdaki sorulara hep kaçamak cevap verirler:

1 – İstanbul Hükümeti ve Vahdettin, Atatürk'ü Samsun'a niye gönderdi? Milli Mücadele'yi başlatmak için mi, yoksa İngilizlere yaranmak için mi?
2 – Milli Mücadele'yi başlatmak için gönderdiyse (!) Atatürk'ü Samsun'a gönderdikten bir ay sonra (Haziran 1919) niye geri çağırdı, iki ay sonra (Temmuz 1919) niye görevden aldı?
3 – Atatürk, 23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'yi açınca, Padişah Vahdettin, sırtını İngiliz işgal kuvvetlerine dayayan Damat Ferit'le birlikte Milli Mücadele'ye ve Atatürk'e adeta savaş ilan etmedi mi?

a) Atatürk ve arkadaşlarının katledilmesinin "dinen caiz olduğunu" söyleyen fetvalar yayımlamadı mı?
b) Atatürk'ü ve arkadaşlarını gıyaben idama mahkûm etmedi mi?
c) Atatürk'ün rütbelerini ve nişanlarını sökmedi mi?
d) Yurtsever valileri, komutanları görevden almadı mı?
e) Kuvayı Milliyecilerin telgraflarının çekilmesini yasaklamadı mı?
f) Kuvayı Milliye'ye karşı, İngiliz desteğiyle paralı Kuvayı İnzibatiye Ordusu (Halifelik Ordusu) kurup Anadolu'ya gönderip Mehmetçik'e saldırtmadı mı?
g) Türk Milleti'nin idam fermanı Sevr Antlaşması'nın imzalanmasına izin vermedi mi?
h) Milli Mücadele'yi sona erdirmek için Anadolu'ya "nasihat heyetleri" göndermedi mi?
i) Türkiye'nin yönetimini 15 yıllığına İngilizlere bırakmayı teklif etmedi mi? İngilizlerle gizli antlaşmalar yapmadı mı?
j) İngiliz temsilcileriyle gizli görüşmeler yaparak onlardan Atatürk'ü ve Milli Hareketi ortadan kaldırmalarını istemedi mi? Bu görüşmelerde Atatürk'e ağır hakaretler etmedi mi? Büyük Taarruz'dan 20 gün önce bile Atatürk'ü ve milliyetçileri İngilizlere şikâyet etmedi mi?
k) Bu fetvalar, idam kararları, nasihat heyetleri, Kuvayi İnzibatiye (Halifelik Ordusu) gibi girişimler sonunda Anadolu'da Mili Mücadele'ye karşı 20'den fazla iç isyan çıkmadı mı?
l) Milli Mücadele sonrasında "Hayatımı tehlikede hissediyorum" diyerek İngilizlere sığınıp ülkeden kaçmadı mı?

(Vahdettin konusunda bakınız: Salahi R Sonyel, Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı, Ankara, 2007)

Vahdettin'i biz değil meclis "Hain" ilan etti

Tarih 25 Eylül 1920
Yer: TBMM


Saltanat ve hilafet konusu görüşülüyor.
Görüşmeler uzayınca Atatürk söz alıp şunları söylüyor:
"İkide birde Meclisi Âlinizin bu mesele üzerinde müzakere ve münakaşa açması caiz değildir kanaatindeyim. Bugün bu makamı işgal eden zat (Vahdettin) bu millet ve memleket için hain bir adamdır. (Alkışlar) Müsaade buyurunuz beyim. Hain bir adamdır. (Alkışlar, bravo sedaları)" (TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.1, s. 135)

Saltanat ve hilafet tartışması devam edince Atatürk bu sefer de şunları söylüyor:

Vahdettin'in besmeleyle taşlanmasını isteyen önerge. TBMM Zabıt Ceridesi, C. 24, s. 291.

"Esir olan adam padişah olamaz. (…) haince hareket ediyor…" (TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.1, s. 136)

TBMM'de 8 Şubat 1921 tarihli gizli oturumda Muş Milletvekili Hacı Ahmet Efendi, Halife Sultanın, Sevr Antlaşması'nın imzalanmasını kabul ederek "ecnebilere boyun eğen bir mahlûktan (yaratıktan) başka bir şey olmayacağını" söylüyor. (TBMM Gizli Celse Zabıtları, C.1, s. 412)

TBMM'nin 23 Nisan 1921 tarihli oturumunda Saruhan Milletvekili Mahmut Celal Bey, "Papaz Fru isminde bir casus maalesef Sultan Osman'ın tahtında oturmakta olan bugünkü padişahı avucunun içine almış…" deyince, İstanbul Milletvekili Neşet Bey, "O da onun gibidir. Kahrolsun!" diye bağırıyor. (TBMM Zabıt Ceridesi, C. 10, s. 71)

TBMM'nin 9 Temmuz 1921 tarihli oturumunda da Antalya Milletvekili Rasih Efendi, Bursa'da Osmanlı'nın kurucularının türbeleri üzerine Venizelos'un oğlunun ayak basarak fotoğraf çektirmesine sessiz kalan Padişah Vahdettin'e "Muzuriddin" adını takıyor. Bunun üzerine İstanbul Milletvekili Neşet Bey, "Bunu yaptıran o domuzdur" diye bağırıyor. (TBMM Zabıt Ceridesi, C.11, s. 208)

TBMM'de 30 Ekim 1922 pazartesi günü saltanatın kaldırılması için görüşmelere başlanıyor.

O görüşmelerde Antalya Milletvekili Hoca Rasih Efendi, Padişah Vahdettin'e "cani ve hain" diyor. Bütün İslam dünyasının ona "lanet ettiğini" söylüyor. (TBMM Zabıt Ceridesi, C.24, s. 272)

Rasih Efendi bir ara Vahdettin için "zavallı" diyor. Konya Milletvekili Refik Bey, "haindir" diye bağırıyor. Meclisten "haindir" sesleri yükseliyor.

Mardin Milletvekili Necip Bey ve Kırşehir Milletvekili Yahya Galip Bey, "O Papaz Fru'nun halifesidir" diye bağırıyorlar.

Hüseyin Avni Bey, "yabancıların tutsağı olan birinin halife değil, ancak kendine patrik süsü veren Papa'nın dostu" olabileceğini söylüyor. "Saltanat makamında Vahdettin değil, Vahimeddin adında aciz biri oturuyor" diyor. Hüseyin Avni Bey sözlerini şöyle bitiriyor: "Kendileri Sevr Antlaşması'nı imza ederken halifenin hukuku ne olduğunu okusaydı, keşke bacağı kırılsaydı da o halife lütfen ayağa kalkamasaydı. Bacakları kırılsaydı."

Çorum Milletvekili Haşim Bey, "Hutbelerde isminin anılmamasını" teklif ediyor.

Muş Milletvekili Hacı İlyas Efendi de "Bütün İslam dünyasının mukadderatına kayıtsız kalan Vahdettin'e biat ettiği için sağ elime nefretle bakıyorum" diyor. Vahdettin'in "böyle haince hareket etmesinin" nedeni "esirliği değil, kişiliğidir" diyor. "Bir an önce zavallı mabetlerimizi, mescitlerimizi, şu alçağın adıyla kirletmemek için buna bir son verelim." diye de ekliyor.

Kırşehir Milletvekili Yahya Galip Bey de "İstanbul'da bulunan ve ismine halife denilen (Kahrolsun, sedaları) o herifle kim temas ederse mutlaka insanlıktan çıkar." diyor. Şöyle devam ediyor: "İstanbul'da halife denilen adam, İslam diniyle alâkadar değildir. (…) O halife olsa olsa, daima nasihat aldığı Papaz Fru'nun halifesi olabilir. Müslümanların böyle bir halifeleri yoktur. Biz bunu açık olarak söylemeliyiz. (Yoktur, sedaları)."

Ankara Milletvekili Ali Fuat Paşa da padişahı, sarayı ve Babıaliyi "Milli Mücadele'nin düşmanları" olarak adlandırıyor.
İstanbul Milletvekili Neşet Bey, "Hepsinin Allah belasını versin" diye ekliyor.

Dahası da var!
Şimdi sıkı durun!
Diyarbakır Milletvekili Hoca Şükrü Efendi, meclise verdiği bir önergede "Padişah Vahdettin'in besmele ile şeytan gibi taşlanmasını" istiyor. (TBMM Zabıt Ceridesi, C.24, s.272- 291)

30 Ekim 1922'de saltanatı kaldırmak için Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na verilen 78 imzalı önergede de açıkça Padişah Vahdettin'in Milli Mücadele'de vatana, millete "ihanet ettiği" ifade ediliyor. "Türk Milleti, saray ve Babıalinin ihanetini gördüğü zaman anayasayı değiştirerek egemenliği millete verdi" deniliyor. (TBMM Zabıt Ceridesi, C.24, s.292,293)

Atatürk'e Göre de Vahdettin Haindi

Atatürk, ilk olarak 25 Eylül 1920 tarihli meclis gizli oturumunda "Vahdettin bu millet için hain bir adamdır" diyerek Vahdettin'in ihanetinden söz ediyor.

1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılması dolayısıyla mecliste yaptığı konuşmada da Vahdettin'in "hain" olduğunu söylüyor. Atatürk, bu konuşmanın el yazısı notlarında Vahdettin'den "bilinçsiz bir hain", "insanlık duygularından arınmış bir yaratık", "aşağılık bir araç", "alçak" diye söz ediyor. (Atatürk, Belgeler, El Yazısıyla Notlar, Yazışmalar, s. 322-329)

Atatürk, 1927'de kaleme alıp okuduğu Nutuk'ta da Vahdettin'den "hain", "alçak" ve "soysuzlaşmış, aşağılık yaratık" diye söz ediyor.


Atatürk, 1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılması dolayısıyla yapacağı konuşmanın el yazısı taslaklarında Vahdettin'in ihanetinden ‘Vahdettin'in (...) bu hareketi denaatkaranesi', yani ‘bu alçakça hareketi' diye söz ediyor.
Atatürk, 1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılması dolayısıyla yapacağı konuşmanın el yazısı taslaklarında Vahdettin'in ihanetinden ‘Vahdettin'in (…) bu hareketi denaatkaranesi', yani ‘bu alçakça hareketi' diye söz ediyor.

Şu cümleler Nutuk'taki Atatürk'e ait:

"Saltanat ve hilafet makamında oturan Vahdettin mütereddi (soysuzlaşmış), şahsını, bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta.(…) Vahdettin gibi özgürlüğünü ve canını kendi ulusu için tehlikede görebilecek derecede aşağılık bir yaratığın bir dakika bile olsa milletin başında bulunduğunu düşünmek ne acıklıdır?"

Demem o ki; bugünlerde birileri, "Yeni Türkiye" dedikleri yapıya uygun yeni bir tarih yazıyorlar. Bu doğrultuda öncelikle Padişah Vahdettin'i, –Ziya Gökalp'in ifadesiyle "Kara Sultanı"- aklamak istiyorlar. Ancak "Kara Sultanı Aklamak" mümkün değildir. Çünkü "Kara Sultan"a sonradan kara çalınmadı, o yapıp ettikleriyle kendi kendini kararttı. Aklanmaz.

Gazetelere Yansıyan İhanet


1 Kasım 1922'de saltanat kaldırıldı. Vahdettin artık sadece halifeydi.
Halife Vahdettin, 17 Kasım 1922'de İngilizlere sığınıp kaçtıktan sonra birçok gazete Vahdettin'in "hain" olduğunu yazdı.

Tevhid-i Efkâr Gazetesi Vahdettin'in kaçışını, "din ve millet düşmanı padişahın misli görülmemiş alçaklığı" olarak duyurdu. Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, "Hilafet makamından İngiliz kucağına" diye başlık atıyordu. Yeni Gün Gazetesi, "Türk ulusunun utkusu, hain padişahı tahtını ve tacını bırakmaya zorlamıştır (…) Cehenneme gitsin." diye yazdı.

Falih Rıfkı Atay, hâkimiyet-i Milliye Gazetesi'ndeki "Korkak Kaçtı" başlıklı makalesinde Vahdettin'e "Senin kanına hangi kirli su karıştı? (Senin adın Mehmet) peygamberin ve İstanbul fatihinin adı değil miydi?" diye sesleniyor.

Süleyman Nazif, 21 Kasım 1922'de İleri Gazetesi'nde "Malta'daki" başlıklı yazısında Vahdettin'i "lanetli" diye adlandırıyor. Dünyanın her yerinde "Vahdettin'in adı lanetlerle anılsın" diyor. İlkokuldan üniversiteye "her okulda her kışlada, her fabrika ve dükkânda sefil mahlûk olan Vahdettin'in resmini teşhir etsinler" diyor.

Süleyman Nazif, 30 Kasım 1922'de İleri Gazetesi'nde "Vahdettin'e Mektup" başlıklı yazısında ise Vahdettin'e "Başınızı yukarıya, göğe doğru da sakın kaldırmayınız" diyor. Tüm ecdat ruhları sizden "utanacaktır" diye yazıyor. "Kızarmak bilmeyen yüzünüze gökten lanetler yağar" diyor. "Yere daima yere… Yerin dibine geçeceğiniz dakikaya kadar yere bakınız, ey bu dünyanın en soysuz adamı…" diyor.

17 Kasım 1922 tarihli İleri Gazetesi'nde Ziya Gökalp, "İstida (Dilekçe)" başlıklı şiirinde Vahdettin'e "Kara Sultan" diye sesleniyor.

6 Kasım 1923'te Hüseyin Cahid (Yalçın) da Tanin Gazetesi'nde "Vahdettin, Osmanlı padişahları arasında ilk defa olarak vatana ihanet etti" diye yazıyor.

Sözcü/ 19 Kasım 2018
SİNAN MEYDAN

Rapi 16-05-2019 23:17

Vahdettin'in Milli Mücadele Düşmanlığı

Kuvayı Milliye'ye Karşı Yunan'a Destek Oldular
"Hükümet Yunan ordusunun ileri hareketini protesto etmek niyetinde değildir. Çünkü Yunan ordusu, bizim programımıza da uygun olarak Mustafa Kemal'e ceza verme işini yapıyor…" (Adalet Bakanı Ali Rüştü Efendi, Peyamı Sabah, 12 Temmuz 1920)
(Alemdar, 11 Nisan 1920) 1. Dürrizade Abdullah'ın fetvası, 2. Padişahın hattı hümayun sureti, sağda "Milletin hayatıyla oynanamaz" başlıklı yazı, 3. Hükümetin Milli Mücadele karşıtı beyannamesi. (Osmanlı yönetimi üç koldan Milli Mücacadele'ye savaş açtı)

Milli Mücadele'de Yunan ordusunun galip gelmesi için İngilizlerle birlikte hareket eden yerli işbirlikçiler vardı. İşte bugün o yerli işbirlikçileri "Keşke Yunan galip gelseydi" diyen fesli Kadir Mısıroğlu temsil ediyor.

Şöyle ki!
SALTANATI KORUMA İÇGÜDÜSÜ VE İHANET

Padişah Vahdettin Milli Mücadele yıllarında ne pahasına olursa olsun saltanatını sürdürmek istiyordu. Bu nedenle ülkeyi işgal edenlerden önce saltanatı tehdit edenleri "düşman" olarak görüyordu. İlginçtir! Ülkeyi işgal edenler sultanı kontrol ediyorlar ancak saltanatı tehdit etmiyorlardı. Örneğin, Türkiye'yi paramparça eden Sevr Antlaşması'na göre saltanat devam edecekti. Yani Sevr, sarayın değil, milletin idam fermanıydı. Buna karşın Atatürk ve onun açtığı TBMM, "milli egemenlik" ilkesiyle aynı zamanda gizliden gizliye saltanatı tehdit ediyordu.

Padişah Vahdettin, eğer Milli Mücadele başarılı olursa tahtını ve tacını kaybedeceğini düşünmeye başladı. İngiliz merhametine sığınarak tacını ve tahtını kurtarabileceğini sandı.
Padişah Vahdettin'in ne pahasına olursa olsun saltanatını koruma içgüdüsü ve kayıtsız koşulsuz İngiliz merhametine sığınması onu "ihanete" savurdu.

Gerçek şu ki: Milli Mücadele'de Osmanlı Hükümeti, (Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit) Atatürk'e ve Türk ordularına değil, Venizelos'a ve Yunan ordularına yardım etti. Ayrıca Atatürk'e ve Milli Mücadele'ye yardım eden veya etmek isteyen asker-sivil yurtseverleri de görevden aldı.

SARAY, MİLLİ MÜCADELE'YE DÜŞMANDI

Nisan 1920'den itibaren Osmanlı yönetimi; padişahından sadrazamına, içişleri bakanından şeyhülislamına kadar bütün unsurlarıyla Atatürk'e ve Milli Mücadele'ye açıkça düşman oldu.

8 Nisan 1920'de Sadrazam Damat Ferit, İngiliz Yüksek Komiseri Robeck'i ziyaret ederek Atatürk'e karşı İngilizlerden yardım istedi.

10 Nisan 1920'de Şeyhülislam Dürrizade Abdullah, Milli Mücadele'ye katılanları öldürmenin "din gereği" olduğunu belirten bir fetva yayımladı. Halife/Padişah Vahdettin'in onayladığı bu fetva İngiliz uçaklarıyla Anadolu'ya atıldı.

10 Nisan 1920'de Sadrazam Damat Ferit bir beyanname ile Milli Mücadele'yi kınadı.

11 Nisan 1920'de Padişah Vahdettin'in Milli Mücadele karşıtı fermanı yeniden yayımlandı. Padişaha göre siyasi durum düzelmeye giderken Anadolu'daki "ayaklanmalar" durumu büsbütün bozuyordu. (Padişah, Kuvayı Milliye'den "Anadolu'daki ayaklanmalar" olarak söz ediyordu).

12 Nisan 1920'de Alemdar'da Refi Cevat, Atatürk ve silah arkadaşları hakkında verilen fetvayı kastederek "Bu din ve devlet düşmanları böyle tepelenir" diye yazdı.

13 Nisan 1920'de Adliye Nazırı Ali Rüştü Bey, gazetecilerin Kuvayı Milliye ile ilgili sorusuna şöyle cevap verdi: "Kuvayı Milliye'nin hareketi pek çirkindir. Vazgeçirmeye çalışacağız. Aksi halde cezalandıracağız. İhtiyaç olursa jandarma kuvveti kuracağız."

15 Nisan 1920'de İçişleri Bakanı Reşit Bey, Şeyhülislam fetvası ve hükümet bildirisinin halk üzerinde etkili olacağını, bu fetva ile gerçeğin anlaşılacağını ve verilen sürenin ardından isyancıların (Kuvayı Milliyecilerin) bastırılmasına başlanacağını söyledi.

18 Nisan 1920'de Sadrazam Damat Ferit, Halife/Padişah Vahdettin'in onayıyla ve İngilizlerin desteğiyle Kuvayı İnzibatiye (Halifelik Ordusu) kurmaya karar verdi. 1.250.000 lira ödenekle Kuvayı Milliye'ye karşı Kuvayı İnzibatiye kuruldu.

8 Mayıs 1919'da Padişah Vahdettin'in "paşa" yaptığı Ahmet Anzavur, paralı bir kuvvetle Kuvayı Milliye'yi dağıtmak için İzmit'ten Adapazarı'na hareket etti. 15 Nisan 1920'de İçişleri Bakanı Reşit Bey, Anzavur hareketinin "doğrudan doğruya hükümet hareketi" olduğunu söylemişti.

11 Mayıs 1920'de İstanbul Divan-ı Harbi, Atatürk ve bazı silah arkadaşları hakkında idam kararı verdi. Padişah Vahdettin bu idam kararını 24 Mayıs 1920'de onayladı.

13 Mayıs 1920'de Padişah Vahdettin, Kuvayı Milliye'ye kurşun sıkan 13 Kuvayı İnzibatiye mensubunu Mecidiye Nişanı'yla ödüllendirdi.

14 Haziran 1920'de Kuvayı İnzibatiye Kuvayı Milliye'ye saldırdı, yenildi ve İzmit'teki İngiliz bölgesine sığındı.

13 Temmuz 1920'de Padişah Vahdettin, Kuvayı Milliye'ye katılan subaylara 7 yıl hapis cezası verilmesi hakkındaki kararı onayladı.

10 Ağustos 1920'de Padişah Vahdettin'in kabul etmesiyle Osmanlı Hükümeti, Türkiye'yi paramparça eden Sevr Antlaşması'nı imzaladı. Milli Mücadele kazanıldığı için Sevr onaylanmadı ve hayata geçirilemedi.

30 Ağustos 1920'de padişah yanlısı Teali İslam Cemiyeti, Milli Mücadele karşıtı ihanet bildirileri yayımladı. Bildirilerde Atatürk'ün ve silah arkadaşlarının öldürülmeleri isteniyordu.

23 Mart 1921'de Padişah Vahdettin, İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold'la yaptığı bir gizli görüşmede Atatürk'e ve Kuvayı Milliyecilere ağır hakaretler etti: "Bir avuç haydut Anadolu'da erki ele geçirmiştir" dedi. Ayrıca şunları söyledi: "Mustafa Kemal, kökeni bilinmeyen Makedonyalı bir asidir. Onun kanı Bulgar, Yunan veya Sırp kanı olabilir. (…) Onlar arasında tek bir gerçek Türk yoktur."

7 Ağustos 1922'de -Büyük Taarruz'dan sadece 19 gün önce- Padişah Vahdettin, İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold'a aynen şunları söyledi: "Millici liderler bir hükümet değildir, bir isyancılar ve ihtilalciler topluluğudur. Onlar İttihat Terakki'nin canlandırıcılarıdır. (…) Bolşevikten başka bir şey değildirler. Ben ve hükümetim barış yapmaya ve bu yolda özverilerde bulunmaya hazırdır."

Kısacası Halife/Padişah Vahdettin açıkça Milli Mücadele'ye karşı iç savaş başlattı.
Milli Mücadele'de padişah onaylı hükümet kışkırtması nedeniyle Anadolu'da çok sayıda isyan çıktı.
Bunun adı "ihanet" değil de nedir Allah aşkına?

Yunan galibiyetini bekleyenler

10 Nisan 1921'de Padişah Vahdettin'in has adamı Ahmet Anzavur şöyle bir açıklama yaptı:

"Padişah, Yunanlılara karşı harp edilmesine razı değildir. Yunanlar bizim dostumuzdur. Padişahın emir ve rızasına aykırı olarak onlara silah çekmek küfürdür, isyandır."

14 Mayıs 1920'de Beyazıt Meydanı'nda, Bekir Sıtkı Bey komutasındaki İkinci Kuvayı İnzibatiye Alayı'nı irşad amacıyla bir dini tören düzenlendi.

Törende ünlü İzmirli vaiz Hafız İsmail Efendi, Halifenin ordusu durumundaki Kuvayı İnzibatiye'nin "asileri" yani Kuvayı Mimleyicileri yok etmesi için dua etti. Dinleyiciler "âmin" sesleriyle duaya eşlik ettiler.

Hafız İsmail Efendi, İngilizlere düşman olanlara "aramızdaki hainler" dedi. Sonra da şunları söyledi: "Yarabbi sen bizi ıslah et! (…) Hele içimizdeki vatan ve İngiliz düşmanlarını atalım. Caniler, hak ettikleri cezaları alsınlar."
‘Geyve Boğazının Sükutu, Anzavur Paşa'nın Yeni Muvaffakıyyeti' manşetli bu haberde Anazavur'un Kuvayı Milliye'ye karşı nasıl savaştığı anlatılıyor. (Alemdar, 13 Mayıs 1920)

Hafız İsmail Efendi, Kuvayı Milliye'ye de şöyle saldırdı: "Kuvayı Milliye memleketi kurtaracakmış gibi adi, bayağı propagandalara kapılmak, karanlığa kapılmış görülmek, bunlar ne fena şeylerdir." Daha sonra da Kuvayı Milliye'ye en ufak bir merhamet gösterilmemesini istedi. (Sabahattin Özel, Mustafa Kemal Atatürk, Yeni Gerçekler Yeni Düşünceler, s. 152-154)

12 Temmuz 1920'de Osmanlı Adalet Bakanı Ali Rüştü Efendi, Peyam-ı Sabah'a verdiği demeçte, Yunan taarruzunun, İstanbul Hükümeti'nin programına uygun olduğunu açıkladı. "Çünkü Yunan ordusu, bizim programımıza da uygun olarak Mustafa Kemal'e ceza verme işini yapıyor. Bu hareket zorlukla karşılaşmaz. Mustafa Kemal'in ordusu haydutlardan, yağmacılardan, sabıkalılardan kuruludur" dedi.

Mili Mücadele'den sonra meclis gizli oturumunda 150'likler konusu görüşülürken Ertuğrul (Bilecik) Milletvekili Dr. Fikret Bey'in "Yunan bayrağını öptü" dediği kişi, işte bu Adalet Bakanı Ali Rüştü Efendi'dir.

12 Ağustos 1920'de Yunan Başbakanı Venizolos'a bir suikast girişiminde bulunuldu. Venizelos hafif yaralarla kurtuldu. Bunun üzerine aynı gün, Yunan işgali altındaki Edirne'de Metrpolithane Kilisesi'nde Venizelos için bir "şükran ayini" düzenlendi. Ayine Edirne Müftüsü Hilmi Efendi de katıldı. Öğleden sonra Rum Vali, General Zimbrakakis, General Leonardapulos, Metropolit Efendi ve yanındakiler Selimiye Camisi'ne geldiler. Müftü Hilmi Efendi Selimiye Camisi'nde Venizelos'un sağlığı için dua etti. Hilmi Efendi okuduğu duada Venizelos'u "özgürlük ve adaletin temsilcisi" olarak andı. (Özel, s. 156)

30 Ağustos 1920'de Yunan uçakları, Eskişehir üzerinde uçarak Teali İslam Cemiyeti'nin bildirilerini attılar. Bildirilerde Atatürk'ün ve silah arkadaşlarının öldürülmeleri isteniyordu.

İşbirlikçi basın da bir Yunan zaferi bekliyordu.

Örneğin, 8 Eylül 1921'de Refi Cevat Ulunay, "Görüyoruz ki Yunanistan, kısa zamanda Mustafa Kemal kuvvetleri denilen çapulcuları tepeleyecektir" diye yazdı.


‘Mustafa Kemal İsyanı, ilk günler' başlıklı bu haberde Milli Mücadele, ‘Mustafa Kemal isyanı' olarak adlandırılıyor. (Alemdar, 19 Mart 1920)

Milli Mücadele'de Mütareke Basını Kuvayı Milliye'den "Kuvayı Gayri Milliye" diye söz ediyordu. Alemdar ve Peyamı Sabah gibi işbirlikçi gazeteler Kuvayı Milliyecileri "bolşevikler", "İttihatçılar", "asiler", "eşkıyalar", "caniler", ve "Kemaliler" olarak adlandırıyordu. Kuvayı Milliye Yeniçeri Ocağı'na benzetiliyor, II. Mahmut'un Yeniçeri Ocağı'nı kaldırması gibi VI. Mehmet Vahdettin'in de Kuvayı Milliye'yi kaldıracağı söyleniyordu. Alemdar Gazetesi, Nisan 1920'de günlerce "Sultan II. Mahmut Yeniçeri Ocağı'nı Nasıl Kaldırmıştı?" başlıklı bir yazı dizisi yayımladı. Mütareke Basını'nın kirli kalemleri Milli Mücadele'nin önderi Atatürk'e "eşkıya", "cani", "sergerde" vb sıfatlarla acımazsızca saldırıyordu. Misakı Milli'den bile iğrenerek söz ediyorlardı. 2 Şubat 1920'de Alemdar'da Refik Halit, Misak-ı Milli'den "Allah'ım ne çirkin, ne gayri milli bir kelime" diye söz etmişti.

Sözcü/ 26 Kasım 2018
SİNAN MEYDAN

ilahimasal 17-05-2019 09:14

https://i.imgyukle.com/2019/05/16/kQzlWy.gif

" Yunan galip gelmesi için "
püsküllüye ilham kaynagı olan nesriyat buymuş demek ki !

Rapi TURKAN SAYLAN icinde bir
Başlıkta paylaşımlarınızı bekliyoruz.

kartopu 17-05-2019 10:47

Buna göre, hemen bir özet geçersek; evet, Atatürk'ün Samsun'a çıkışı Padişah'ın kararıyla oluyor ama Milli Mücadele ya da Kurtuluş Savaşı fikri ve başarısı tamamen Atatürk'te aittir!


Mustafa Kemal Daha samsuna ayak basmadan Yunanlılara karşı direniş başlamıştı Balkanlarda kırılan direniş ve dağılan ordu güçleri kendilerince direnişler yapmakta idi .İstanbuldan gizlice anadoluya kaçışlar çoğalmış ve bu güçler kendilerince bir araya gelerek küçük çaplı direnişler yapmakta idi .Balkanlarda denenmiş olan gayri nizami savaş yöntemi Anadolu da da yapılmış başarı da kazanmıştır.

Albay Bekir Sami bey bu işlerin başından beri içinde.

Yunan a karşı ciddi biçimde ilk barikat Salihli de kurulmuş ve güçlü direniş yapılmıştı. Anadolu da bir çok insan anayurt savunmasına katılmış ve emek vermiş şehit gazi olmuştur. Salihli de başlayan direniş cephesi planlı geri çekilerek Anadolu da güçlü direnişin örgütlenmesinde büyük emeği vardır. Yunan ordusu Kütahya nın Gediz ilçesinde tamamen durdurulmuş bütün saldırılarına cevaplar verilmiş hatta geriletilmiştir.
Şu da dikkat çekicidir Yunan ordusunun başarısız atakları yunan devletine pahalıya mal olması sebepiyle Yunanistan da isyanlar çıkmış hükümet değişikliğine de sebep olmuştur. Yunan ordusuna gereken teknik ve ekonomik destek giderek azalmış ordu içinde bayağı rahatsizlıklara sebep olmuştur. Yunan Ordusunda isteksizlikler artmıştır

Hiç bir şey bir insanın parmağını şıklatmasıyla olmamıştır.
Bu ülkede yunanlardan çok iç isyanlar da dikkati çekmiştir. Çapanoğlu isyanı Aznavur İsyanı Konya ayaklanması. Manisa Menemen deki dinci gericilerin isyanı da milli mücadele içindedir.

Her şeyi Mustafa Kemalin sırtına sarmayın onun süper güçleri yoktu. Komutan savaş kazanmaz ölecek davası olan insanların gücü inançları komutanla birleştiğinde savaş kazanılır.

Mustafa Kemalden daha çok söz edilmek isteniyorsa milli mücadeleye değil Türkiye Cumhuriyetinin kurulumuna bakmak gerekir.

ForumKirpisi 17-05-2019 10:47

Ordusu dağıtılan Osmanlının adliyecisi, İhtiyaç olursa jandarma kuvveti kuracağız.
Atatürkü yakalamaya jandarma kuracakmış. ahahah niye kaldırdın niye kuracan


İstanbulun işgali daha gizemli. O İngilizler ilk defa nasıl ayak bastılar, kim davet etti. Arada ne oldu bitti.
Hiç kurşun sıkmadan başkent nasıl alındı. Hiç direniş olmamış.

İslamcılar içlerine düştükleri durumu kader olarak kabul ettikleri için asla karşı çıkmamışlar.
Ters bi durum yok.

Sıçtık battık ama onlar bizden üstünler, bizi iyi güder demişler.

Heralde nakşi bendicilerin çoğu İslamı Yunan altında yaşasak daha iyi yaşardık lafında hemfikir.

ilahimasal 17-05-2019 10:58

Kartopu şu yukarıda mucadeleye dahil yazdıklarına itiraz eden mi olduda ATARLANDIN ?

Rapi nin ortaya koydukları bilinmesi gerekli görülen yazılı kaynaklar. Kışkırtıcı Başkada bir durum yok. Hayırdır !

Kaldı ki konu başlıgında arkadaşları da denmiş.

ForumKirpisi 17-05-2019 11:07

ata"türk" demişler ya bir kısmın travmatik düşmanı. anti komünist amerikancı falan :D çözemiyolar adamı çözemeyince de error veriyor.

maalesef o günlerde ankarada falan da başka grup yokmuş ki. doğudan iş aş göçü yok bişey yok. kürtleri düşünememişler düşünseler niye batar onu da bilmiyom ben bu bilinçaltına dair.

Turdur 17-05-2019 12:03

Karmaşa bir konu. Emperyaller Mustafa Kemal rejimi oturtmaya başlayınca çekip gidiyorlar. Belkide Mustafa Kemal'in rejimi kuracağından şüphe duyuyorlar. Nedense artçı saldırı yapmıyorlar. Yunanı Anadolu'da dövdürürken gidip orayı da karıştırıyorlar.. Türkiye yeni ülke, emperyal kapitalist sisteme entegre olacağını anlayınca çekip gidiyorlar.
Ortada bir hain falanda yok. Padişah (Vahdettin) var ve bir general (Mustafa Kemal) var. İkisi de ayrı ayrı yollardan iş bitirmeye çalışıyorlar. Vahdettin kaybediyor. Padişahçılar yeni rejimin iç düşmanı oluyor. Kazım Karabekir bile hapis hayatı yaşıyor. Kanlı yıllar yaşanmış. İpe giderken bile Mustafa Kemal'in kendisini kurtaracağını zanneden insanlar var. Asılmadan kısa bir süre önce gerçeği anlıyorlar. Olayın içinde bir kurtuluş mücadelesi var birde rejim tesisi. Bu yüzden bu tartışmalar hiç bitmez.

ForumKirpisi 17-05-2019 12:09

hain yok derken, emperyalistlere kendini vurdurtan hain değil mi?

yunan bizim işimizi görüyor diyen hain değil mi?

okumuyon hiç zaten biliyon di mi bunları sayın turdur

mustafa kemal gerçekten çok sıradan birisi gerçekten. bir rönesans beşiğine gelmiş , beyfendilerle hanımlarımız zaten hallederlerdi ne gerek vardı mustafa kemal adlı bir generale, elbette böyle olacaktı.

kapitalist sisteme pazar olarak entegre oluyor değil mi? tarımda sanayide pazar :D

kafalara bak çay demle.

nasıl saçmalarız nasıl sıçarız diye uğraşıyon yine.

Turdur 17-05-2019 12:28

Alıntı:

ForumKirpisi´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 638575)
hain yok derken, emperyalistlere kendini vurdurtan hain değil mi?

yunan bizim işimizi görüyor diyen hain değil mi?

okumuyon hiç zaten biliyon di mi bunları sayın turdur

mustafa kemal gerçekten çok sıradan birisi gerçekten. bir rönesans beşiğine gelmiş , beyfendilerle hanımlarımız zaten hallederlerdi ne gerek vardı mustafa kemal adlı bir generale, elbette böyle olacaktı.

kapitalist sisteme pazar olarak entegre oluyor değil mi? tarımda sanayide pazar :D

kafalara bak çay demle.

nasıl saçmalarız nasıl sıçarız diye uğraşıyon yine.

Erdoğan'ın çıkıp Kılıçdaroğlu'na hain demesi gibi bir şey. Siyaset böyle. Bugün gördüğün sınırları biz çizmedik, Yunanistan'a gidip darbede yapmadık. Çok uluslu bir emperyal oyunun bir ayağı Türkiye'de işlenmiş. Sonrada çekip gitmişler. Tarım ve sanayi yok diyorsun da Suriye, Mısır, Yemen, Cezayir yâda Ürdün'de çok mu vardı. Adamlar 100 yıllık hamle yapıyorlar. Geçenlerde bir İngilizce makale çevirdim Translate'de. Mustafa Kemal için son Osmanlı padişahı yazıyordu. Osmanlı'nın uzantısı bir ülkeyiz, Türklere kalan yere Türkiye demişler bununda sebebi lisandan geliyor, rejim değişikliği yaşanmış. İç olay bundan ibaret, dış olay Yunan ordusunun yeterince beslenmemesi ve destek görmemesi. O dönemlerde artı olarak komünizm devrimleri yükselişe geçmişti. Bunların hepsini bir birine bağlaman lazım ki bir şey elde edesin.

ForumKirpisi 17-05-2019 12:45

ben ne diyom sen ne diyosun ya.

Mustafa Kemal sıradan birisi midir? Soyundan mı padişahtır, aileden mi zengindir?
Siyasetçi midir? Meclis uyuyanı mıdır?

Hayır verdiğin mesajın yapmaya çalıştığın girişimin hiç bi anlamı yok ki.

Yiğidi öldür hakkını yeme diye bi laf var. Adam İslam coğrafyasına ışık gibi. Almasını bilene.
(Öyle bi coğrafya olsa en azından)

Beğenmediği bir kültürü değiştirmekten, askerliğe oradan siyasete dolu bi geçmişi var.
Bir ülkeyi doğudan batıya çekiştirmeye çalışmış birisi.

Donanımlı birisi. Bunu donanımsız çöplerle bir tutamazsın. Tayyip Erdoğanla Atatürk aynıdır çünkü 2'side devlet başkanıdır gibi bi kafa olur.

Laf anlatıyoz boş boş ya.

Turdur 17-05-2019 13:22

Alıntı:

ForumKirpisi´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 638577)
ben ne diyom sen ne diyosun ya.

Mustafa Kemal sıradan birisi midir? Soyundan mı padişahtır, aileden mi zengindir?
Siyasetçi midir? Meclis uyuyanı mıdır?

Hayır verdiğin mesajın yapmaya çalıştığın girişimin hiç bi anlamı yok ki.

Yiğidi öldür hakkını yeme diye bi laf var. Adam İslam coğrafyasına ışık gibi. Almasını bilene.
(Öyle bi coğrafya olsa en azından)

Beğenmediği bir kültürü değiştirmekten, askerliğe oradan siyasete dolu bi geçmişi var.
Bir ülkeyi doğudan batıya çekiştirmeye çalışmış birisi.

Donanımlı birisi. Bunu donanımsız çöplerle bir tutamazsın. Tayyip Erdoğanla Atatürk aynıdır çünkü 2'side devlet başkanıdır gibi bi kafa olur.

Laf anlatıyoz boş boş ya.

Senin bu yazdıklarına göre Vahdettin ile Kılıçdaroğlu'nu kıyaslamış olmuşum.

ForumKirpisi 17-05-2019 13:29

Alıntı:

Turdur´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 638581)
Senin bu yazdıklarına göre Vahdettin ile Kılıçdaroğlu'nu kıyaslamış olmuşum.

Kılıçdaroğlunı da kıyaslayamazsın. Kılıçdaroğlu kaç km yol yürüdü adalet yürüyüşü diye.

vahdettin bi kere hastalıklı depresif zayıf bir kişilik. onu oraya proje olarak koymuşlar.

hiç bi karizması etkisi yok ne biçim padişah o. ben sarayda olduğumda iyi bilirdim o dönem de
sevmezdim şimdi de sevmem zerre kadar.

Kılıçdaroğlu dediğin bu memleketin Mahatma Gandhisidir. CHPnin alın akıdır.

Yaşasın Kılıçdaroğlu

I <3 Kılıçdaroğlu

Turdur 17-05-2019 13:51

Alıntı:

ForumKirpisi´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 638582)
Kılıçdaroğlunı da kıyaslayamazsın. Kılıçdaroğlu kaç km yol yürüdü adalet yürüyüşü diye.

vahdettin bi kere hastalıklı depresif zayıf bir kişilik. onu oraya proje olarak koymuşlar.

hiç bi karizması etkisi yok ne biçim padişah o. ben sarayda olduğumda iyi bilirdim o dönem de
sevmezdim şimdi de sevmem zerre kadar.

Kılıçdaroğlu dediğin bu memleketin Mahatma Gandhisidir. CHPnin alın akıdır.

Yaşasın Kılıçdaroğlu

I <3 Kılıçdaroğlu

Mahatma Gandhi proje olmasın? Aynen Kılıçdaroğlu bir Gandhi olabilir. Şüphem yok.

Rapi 17-05-2019 16:57

Alıntı:

Türkü´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 638563)
https://i.imgyukle.com/2019/05/16/kQzlWy.gif

" Yunan galip gelmesi için "
püsküllüye ilham kaynagı olan nesriyat buymuş demek ki !

Rapi TURKAN SAYLAN icinde bir
Başlıkta paylaşımlarınızı bekliyoruz.


Kesinlikle haklısınız. Elbette, sınav yoğunluğumu azaltınca olabilir.
Araştırıp tarihi açıdan doğruluğuna inandığım yazıları eklerim yine. Sinan Meydan'ın hem akademik hem uzmanlık alanına giren bu konuya dair yazıları da bir hayli fazla.
Teşekkürler sayın Türkü.

kartopu 17-05-2019 20:41

Alıntı:

Türkü´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 638572)
Kartopu şu yukarıda mucadeleye dahil yazdıklarına itiraz eden mi olduda ATARLANDIN ?

Kaldı ki konu başlıgında arkadaşları da denmiş.

Sn Türkü Ben bildiklerimi yazdım Ayrıca 2 şeye dikkat çekmeye çalıştım
Kimsenin yazdıkları ile ilgilenmiyorum birilerine de cevap niteliğinde değil yazdıklarım.


1-Şu da dikkat çekicidir Yunan ordusunun başarısız atakları yunan devletine pahalıya mal olması sebepiyle Yunanistan da isyanlar çıkmış hükümet değişikliğine de sebep olmuştur. Yunan ordusuna gereken teknik ve ekonomik destek giderek azalmış ordu içinde bayağı rahatsizlıklara sebep olmuştur. Yunan Ordusunda isteksizlikler artmıştır.

2-Mustafa Kemalden daha çok söz edilmek isteniyorsa milli mücadeleyle değil Türkiye Cumhuriyetinin kurulumuna bakmak gerekir

.

Rapi 17-05-2019 22:51

Sayın Türkü, konuya detaylar devam ediyor. Çünkü milli mücadele kahramanı bir Vahdettin yok ortada.
Tarihçi Sinan Meydan'dan okuyalım:

Emperyalizmin Vahdettin Deneyi

Padişah Vahdettin sakalsızdı. "Ben büyük ceddim Yavuz Sultan gibi sakal bırakmayacağım, çünkü sakalımı kimsenin eline vermek niyetinde değilim" diyordu. Vahdettin, evet, belki sakalını kimseye kaptırmadı, ama bütün ruhunu İngilizlere ve İngilizci Damat Ferit'e kaptırdı.

ŞAŞKIN BİR PADİŞAH
4 Temmuz 1918'de 58 yaşında padişah olduğunda Şeyhülislam Musa Kazım Efendi'ye, "Şaşırmış bir haldeyim!" demişti.
Vahdettin, galip devletlerin kendisini tahttan indirmesinden ve ordunun yönetimine el koymasından endişeleniyordu. İşgal İstanbul'unda görüştüğü Atatürk'e ilk sorduğu sorulardan biri "Ordudan kendisine bir fenalık gelip gelmeyeceği" şeklindeydi. Kuşkular ve kaygılar içinde, eniştesi İngilizci Damat Ferit'e dört elle sarıldı.

Tahtını ve tacını öylesine çok düşünüyordu ki, Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalaması için görevlendirilen Rauf (Orbay) Bey'e öncelikle "Hilafeti, saltanatı ve Osmanlı hanedanlık hukukunu koruyacaksın" demişti.

Ancak çok geçmeden -işbirliği yaptığı sürece- emperyalist devletlerden kuşkulanmasına gerek olmadığını anladı. Çünkü emperyalizm için bir adamla ona biat etmiş kullarını yönetmek, bir meclise sahip özgür bireyler topluluğunu yönetmekten çok daha kolaydı. Vahdettin, işgalci emperyalistlerle, özellikle İngiltere'yle iyi ilişkiler kurup halkı da kendine biat ettirebilirse tahtını ve tacını koruyabileceğini düşünüyordu.

İNGİLİZ HAYRANLIĞI
Vahdettin, 24 Kasım 1918'de The Daily Mail muhabiri G. Ward Price'a verdiği bir mülakatta şunları söyledi: "İngiliz milletine kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularımı Kırım Savaşı'nda İngilizlerin müttefiki olan babam Sultan Abdülmecit'ten miras aldım. Şimdi bu sebepten memleketim ile İngiltere arasında öteden beri mevcut dostane ilişkileri yenileyip kuvvetlendirmek için elimden geleni yapacağım." (Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, Ankara, 1991, s. 3, 4)
General Milne, 16 Aralık 1918'de İngiltere'ye gönderdiği raporda şöyle diyordu: "Padişah, İngilizlerin, mümkün olduğunca çabuk Türkiye'nin idaresini eline alması için istirhamda bulundu… İç kısımlara İngiliz subaylarının gönderilmesini ve idareye yardımcı olmalarını rica etti. Buna karşılık Kafkasya'daki Türk askerlerini İngilizlerin buyruğu altına vermeye, istenmeyen subayları görevlerinden almaya ve birlikleri İngiliz subaylarının komutası altına vermeye hazır." (Jaeschke, age, s. 4)

EMPERYALİZMDEN YARDIM DİLENMEK
Vahdettin, İngilizlerin hoşuna gidecek bir şeyler yapıp onlardan güvence almak için çırpınıyordu. Savaşta Ermenilere ve İngiliz esirlere kötü davranmış Türkleri cezalandırarak İngilizlerin gözüne girmeyi bile denedi.

Sözde Ermeni kırımında rolü olduğu gerekçesiyle Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey'in idamını onayladı. Anadolu'daki Milli Mücadele'yi yok etmeleri için pek çok defa İngilizlerden yardım dilendi.

Öyle ki Büyük Taarruz öncesinde bile, 7 Ağustos 1922'de, İngiltere Yüksek Komiseri Rombald'a, Atatürk ve arkadaşlarıyla ilgili çok ağır sözler söyleyip İngilizleri Anadolu'daki "millicilere" karşı kışkırttı: "Millici liderler bir hükümet değildir, bir isyancılar ve ihtilalciler topluluğudur. Onlar İttihat Terakki'nin canlandırıcılarıdır…

Kişisel çıkarları için ülkede egemenliklerini kurmaya çalıştılar. Masum halkın vatanseverliğini ve iyi niyetini sömürdüler. İnançları ve politikaları bakımından onlar Bolşevikten başka bir şey değildirler. Ben ve hükümetim barış yapmaya ve bu yolda özverilerde bulunmaya hazırdır…"

(Salahi Sonyel, Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı, Ankara, 2007, s.187)
Vahdettin daha da ileri giderek bir İngiliz ajanı gibi çalıştı. Salahi Sonyel'in açıkladığı bir belgeye göre, 23 Şubat 1922'de huzuruna kabul ettiği Ankara Hükümeti Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey'in çantasındaki gizli belgeleri çaldırıp İngiltere Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold'a gönderdi. (Salahi Sonyel, "Son Osmanlı Padişahı Vahdettin ve İngilizler", Belleten,

XLIX/154, 1975, s. 257-264.) TÜRKİYE'Yİ İNGİLİZLERE BIRAKMAK
30 Mart 1919'da Damat Ferit'in İngilizlere sunduğu bir projeye göre İngiltere Türkiye'de gerekli gördüğü yerleri 15 yıllığına işgal edebilecekti. Her ile bir İngiliz konsolosu tayin edilecekti. Seçimler İngiliz kontrolünde yapılacaktı. Türk maliyesini İngiltere kontrol edecekti. İngilizler bu projeye cevap vermedi. Ancak Vahdettin vazgeçmedi ve 19 Eylül 1919'da İngilizlerle bir gizli antlaşma imzaladı.
Emperyalizm, bir adamı; Vahdettin'i kontrol ederek bir milleti esir almak üzereydi. Emperyalizmin merhametine sığınan Vahdettin, 10 Ağustos 1920'de Türkiye'nin idam fermanı Sevr Antlaşması'nı imzalattı. 21 Ağustos 1919'da Vahdettin'le görüşen J. de Robeck, Londra'ya gönderdiği bir raporda Vahdettin'in İngiltere'ye güvenerek Sevr Antlaşması'nı kabul ettiğini belirtiyordu. (Jaeschke, age, s. 7).

ŞAŞIRTAN TESLİMİYETÇİLİK
Doğrusu Vahdettin'in teslimiyetçiliği İngilizleri bile şaşırttı. İstanbul'daki İngiliz temsilcilerinden Richard Webb, 19 Ocak 1919'da İngiltere Dışişleri Bakanlığı'ndan Sir Ronald Graham'a gönderdiği özel mektupta şöyle diyordu: "Görünürde ülkeyi işgal etmediğimiz halde şimdi valilerini atıyor veya görevlerinden uzaklaştırıyoruz. Polislerini yönetiyor, basınlarını denetliyor, zindanlarına girerek Rum ve Ermeni tutukluları işlemiş oldukları suçlara aldırmadan serbest bırakıyoruz. Demiryollarını sıkıca denetimimizde tutuyor ve istediğimiz her şeye el koyuyoruz… Politikamız süngünün kesin ucuna dayanıyor. Halife elimizin altında bulundukça İslam dünyası üzerinde ek bir denetim aracına sahibiz… Bildiğiniz gibi padişah bizi buraya yerleştirmeyi diliyor…" (Sonyel, Gizli Belgelerde… s. 12)


İngilizler, bir adamı; sultanı/halifeyi kontrol ettikleri sürece "İslam dünyasını" kontrol edebileceklerini görüyordu.
10 Ocak 1918'de Vahdetin, Amiral Calthorpe'a bir aracı gönderip "Bütün umudunu İngiltere'ye bağladığını, İngilizlerin istediği kişileri tutuklayıp cezalandırmaya hazır olduğunu" belirterek İngilizlerin, halifelik makamında kalması için kendisine yardım edip etmeyeceklerini sordu. Damat Ferit de 9 Mart 1919'da Richard Webb'i ziyaret ederek, "Padişahın ve kendisinin ümitlerini Allah'tan sonra İngiltere'ye bağladıklarını" belirtti. (Sonyel, age, s. 20).

MECLİSİ DAĞITMAK
Vahdettin İngilizleri memnun etmek için öncelikle iki adım attı:
1- Meclisi dağıttı.
2- Hükümeti Damat Ferit'e kurdurdu.

11 Mart 1919'da Amiral Webb raporunda, "Damat Ferit Hükümeti, düşünülmesi mümkün olan en İngiliz yanlısı hükümettir" diyordu.
Vahdettin, 21 Aralık 1918'de -en gerekli olduğu anda- meclisi dağıttı. İstanbul'un işgal edildiği gün, "Bir millet var koyun sürüsü, ona bir çoban lazım o da benim" diyen Vahdettin'in meclisi dağıtması normaldi. Ancak meclisin dağıtılması çok yanlıştı. Öncelikle meclisin her şeye rağmen işgale direnme ihtimali vardı. İşgalcilerin meclisi kontrol etmesi daha zordu. Ayrıca yeniden seçim yapılması gündeme geldiğinde ülkenin işgal edilmiş bölgelerinden mebus seçilemeyecek, yeni mecliste buralar temsil edilemeyecekti. Dolayısıyla o bölgelerin elden çıkması kolaylaşacaktı. Ancak meclisi dağıtan "saray, serbestçe ve kendine en uygun biçimde galip devletlerle özellikle İngiltere'yle antlaşmaya varmak istiyordu." (Sina Aksin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, C.1, 2. bas, İstanbul, 1992, s.137)

İNGİLİZLERE YARANMA POLİTİKASI
Vahdettin, İngilizlerin istediklerini yaparsa hem tahtını, tacını koruyacağını hem de Paris Barış Konferansı'nın Türkiye lehine bir karar vereceğini düşünüyordu.


İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe, 21 Nisan 1919'da Osmanlı Savaş Bakanlığı'na bir nota verip Anadolu'daki direniş hareketlerine son verilmesini isteyince etekleri tutuşan hükümet ve padişah hemen harekete geçtiler. Atatürk'ü 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun'a gönderdiler. Atatürk'e verilen görev Anadolu'daki direniş ateşini söndürmekti. Atatürk ise tam tersine direniş ateşini körükleyince İngilizlerin isteğiyle hemen geri çağrıldı, gelmeyince görevden alındı. Benzer şekilde İzmir'de direniş örgütleyen Nurettin Paşa da görevden alınıp yerine İzzet Bey ve Ali Nadir Paşa getirilmişti. Çünkü Vahdettin, İzmir'in işgaline karşı direnilmemesini, mütareke hükümlerine uyulmasını istemişti. 15 Mayıs 1919'da İzmir kanlı bir şekilde işgal edildi. İzmir Valisi Kanbur İzzet, bırakın direnişi, 26 Mayıs'ta Yunan kuvvetlerini özel bir törenle ve saygıyla karşıladı.

Vahdettin'in Savaşı

Vahdettin, Milli Mücadele'ye adeta savaş açtı. Bu savaş gereğince;
Atatürk İstanbul'a çağrıldı. Gelmeyince ordu müfettişliğinden alındı. Bunun üzerine o da askerlikten istifa etti.
Atatürk sadece ordudan çıkarılmakla kalmadı, nişanları, rütbeleri ve fahri yaverlik unvanı geri alındı. Bütün bu kararları Vahdettin onayladı.
Görevden alınan Atatürk'ün emirlerinin dinlenmemesi için genelge yayımlandı.
Atatürk ve Rauf Bey'in "derhal yakalanarak İstanbul'a gönderilmeleri için" valiliklere emir verildi. Atatürk'ün tutuklanması için Kazım Karabekir'den yardım istendi.


Direniş cemiyetlerinin kurulması, direniş mitinglerinin yapılması ve millicilere ait telgrafların çekilmesi yasaklandı.
Damat Ferit, İngiliz Yüksek Komiserine, padişahın ve kendisinin İngilizler tarafından korunup korunmayacağını sordu. İngiltere, padişahın ve sadrazamın güvenliklerinin sağlanacağını bildirdi.
22 Temmuz 1919'da İngiliz ve Fransız Yüksek Komiserleri de "Padişahın desteklenmesine" karar verdiler.
İçişleri Bakanı Adil, "İzmir'deki millici çeteleri dağıtmak için gerekirse askeri kuvvet kullanacağız" dedi.
Milli Mücadele karşıtı propaganda için Anadolu'ya Nasihat Heyetleri gönderildi. Vahdettin'in Denizli'ye gönderdiği Jandarma Genel Komutanı, Yunanla çarpışmaktan vazgeçilmesini istedi.
Bütün illere, Kuvayı Milliye'nin dağıtılması emri verildi.
1.2.3. Ordu Müfettişlikleri kaldırıldı.
Başarılı komutanlar ve yurtsever valiler görevden alınıp yerlerine işbirlikçiler atandı.
Hükümetin verdiği listelere göre asker, sivil yurtseverler tutuklanıp Malta'ya sürgün edildi.
Elazığ Valisi Ali Galip'ten Sivas Kongresi'ni dağıtması istendi.
30 Eylül 1919'da İngiliz Yüksek Komiseri J. de Robeck, Lord Curzon'a gönderdiği bir yazıda, "Padişahın, İngilizlerin kuvvet kullanarak milliyetçileri durdurmasını istediğini" bildirdi. Robeck, değişik tarihlerde Londra'ya gönderdiği raporlarda "Vahdettin'in tahtını kaybetme korkusuyla titrediğini", "Padişahın kendisini İngilizlere teslim ettiğini" yazdı. Aynı Robeck, 23 Şubat 1920 tarihli raporunda, "Bizim aldığımız kararlara hürmet etmeyen yegâne halk, Türk halkıdır" diye yazacaktı.
16 Mart 1920'de İstanbul işgal edildi. Misakı Milli'yi ilan eden Meclisi Mebusan 18 Mart'ta çalışmalarına ara verdi. Bazı milletvekilleri tutuklanıp Malta'ya sürüldü. Çok geçmeden Vahdettin meclisi kapattı.
Şeyhülislam Dürrizade Abdullah, Milli Mücadele aleyhine fetva yayımladı. Fetvada istilacılara karşı direnen milliyetçileri tek tek veya topluca öldürmek din gereğidir. Bu uğurda ölenler şehit, öldürenler gazi sayılır deniliyordu. Fetvalar İngiliz uçaklarıyla Anadolu'ya atıldı.
Damat Ferit İngilizlere, Atatürk'e karşı Kürtleri kullanmayı önerdi.
Kuvayı İnzibatiye (Halifelik Ordusu) kurulup İzmit ve civarındaki Kuvayı Milliyecilerin üzerine yollandı.
Milli Eğitim Bakanı Rumbeyoğlu Fahrettin okul kitaplarından "Türk" sözcüğünü çıkardı.
Hükümet, Ahmet Anzavur'a paşalık rütbesi verdi. Anzavur paralı ordusuyla milli kuvvetleri dağıtmak için İzmit'ten Adapazarı'na hareket edip Adapazarı'nı işgal etti.
İstanbul Divan-ı Harbi, Atatürk ve arkadaşlarını (Karabekir hariç) idama mahkum etti. Vahdettin, idam kararlarını onayladı.
Vahdettin, 16 Kuvayı İnzibatiyeliye elbaşını, Mecidiye Nişanı ile ödüllendirdi.
Adalet Bakanı Ali Rüştü Efendi, Yunan taarruzunun başarısı için dua edilmesini istedi. Edirne'de Selimiye Camii'nde Müftü Hilmi Efendi, Yunan ordularına dua edip Venizelos'u övdü.
Vahdettin, Kuvayı Milliyeci subaylara 7 yıl hapis cezası verilmesi hakkındaki kanunu onayladı.
İngiliz ajanı Rahip Frew, Osmanlı Nişanı ile ödüllendirildi.
2 Eylül 1920'de Damat Ferit, Yüksek Komiser Robeck'e, "Vahdettin'in oğluna bir İngiliz vasi aradığı, anayasanın onun veliaht sayılmasına göre değiştirileceğini" söyledi.
Padişah Vahdettin, Sadrazam Damat Ferit'le birlikte, Anadolu'daki 20 civarında iç isyandan; kanlı kardeş kavgasından sorumludur.
Bu Vahdettin, Milli Mücadele'nin ardından,17 Kasım 1922'de İngilizlere sığınıp ülkeden kaçtı.

Sözcü/ 13 Mart 2017
SİNAN MEYDAN

Rapi 25-05-2019 00:43

Alıntı:

KAYNAKLAR:
...
[8] Murad Bardakçı, Şahbaba, Osmanoğullarının Son Hükümdarı VI. Mehmed Vahidüddin Han'ın Hayatı, Hatıraları ve Özel Mektupları, Istanbul 1998, sayfa 413, 416.
Birinci sayfadaki kaynakçada yer alan isimlerden biri de Murat Bardakçı idi.
Bakalım Murat Bardakçı güncel yorum olarak ne söylüyor?

24.05.2019
"Atatürk'ü Samsun'a Vahideddin gönderdi" saçmalığını bana mâletmeyin!
Mustafa Kemal'in Samsun'a gidişi padişahın değil, devletin kararıdır!

Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a gidişinin 100. yıldönümü münasebetiyle geçen hafta yapılan törenlerin ardından, sosyal medyada "Atatürk'ü Samsun'a Vahideddin gönderdi" diye bir söz dolaşıp durmaya başladı…

Bu sözü güya ben etmişim!

Meselenin ayrıntılarına girmeden önce kısaca söyleyeyim: Ben böyle birşey demedim!

İş bu kadarla kalsa, yine iyi! İddianın çerçevesini daha da genişletiyor, mevzuyu İstiklâl Harbi'ne bağlıyor, "Kurtuluş Savaşı'nın gerçek mimarı Sultan Vahideddin'dir" diyor ve bu garabeti de bana mâlediyorlar!

Bu sayıklama da bana ait değildir!

Üstelik, bu saçma iddiaların altında Tarihin Arka Odası'nda seneler önce Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkışı hakkında söylediklerim yeralıyor ve "Atatürk'ü Samsun'a Vahideddin gönderdi" yahut "İstiklâl Savaşı, Sultan Vahideddin'in eseridir" gibisinden ortaya sürülen tuhaflıkların da bu konuşmamda geçtiği iddia ediliyor...

Anlattıklarımı dinleyecek olanlar değil bu şekilde konuştuğumu, bu mânâya gelecek şekilde yorumlanabilecek bir imada bile bulunmadığımı, aksine açık-seçik şekilde "Mustafa Kemal Paşa'yı Samsun'a devlet göndermişti" dediğimi işitirler!

"Sultan Vahideddin'in göndermesi" ile "devletin göndermesi" arasında dünya kadar fark vardır ama memlekette nüans kavramı artık bir yana itilip unutulduğu için bu iki cümlenin arasındaki fark idrak edilememekte, "Ha devlet, ha Sultan Vahideddin! İkisi de aynı şey" mantığı ile hakikatler pervasızca eğilip bükülmektedir.

Benzer saçmalıkları daha önce de bana yamamaya çalışmışlar, Sultan Vahideddin'in Kahire'de çıkan El Ahram Gazetesi'ne 16 Nisan 1923'te bir demeç verdiğini, demecinde "Türkler dini, soyu, sopu, yurdu belirsiz karmakarışık bir cahiller sürüsüdür" dediğini ve benim bu ifadeyi "Şambaba" isimli kitabımda yayınladığımı söylemişlerdi...

İddiayı o zaman da yalanlamış, "İsmi ‘Şambaba' değil ‘Şahbaba' olan kitabımda bu sözlerin geçmesini bir tarafa bırakın, böyle bir edepsizliği uzaktan-yakından da olsa çağrıştıran tek bir cümle bile yoktur; hattâ kaynak olarak gösterilen El-Ahram Gazetesi'nde de Vahideddin'in bir mülâkatı yayınlanmamıştır" diye yazmıştım…

Ama artık bu kadar zirvelerde dolaşan cehle lâf anlatabilmek ne mümkün? Aynı utanmaz iddia hâlâ gevelenip duruyor ve üzerine de "Atatürk'ü Samsun'a Sultan Vahideddin gönderdi" saçmalığı ilâve ediliyor…


https://www.haberturk.com/yazarlar/m...etin-kararidir


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 05:17 .