Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   Felsefik Tartışmalar (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=148)
-   -   Karl Popper ve yanlışlamacılığı (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=42635)

Saint-Just 20-01-2021 09:07

Karl Popper ve yanlışlamacılığı
 
https://sol.org.tr/mdt/karl-popper-v...maciligi-14908

Alıntı:

Karl Popper ve yanlışlamacılığı

Bu makalede Karl Popper'ın yanlışlanabilirlik ölçütüne dayanarak Marksizm'e yönelttiği eleştirilerin geçersizliğinin gösterilmesi hedefleniyor. Bu çerçevede, Popper'ın yönteminin bilim tarihinin gerçek gelişimiyle uyumsuz olduğu, kendi içerisinde önemli tutarsızlıklar barındırdığı gösterilmeye çalışılıyor.

Sercan Kabakcı

Özet

Bu çalışmanın amacı, Karl Popper'ın yanlışlanabilirlik ölçütü etrafında oluşturduğu bilim felsefesi yaklaşımının tanıtılması ve eleştirilmesidir. Çalışmada özel olarak, Karl Popper'ın yanlışlanabilirlik ölçütüne dayanarak Marksizm'e yönelttiği eleştirilerin geçersizliğinin gösterilmesi hedeflenmiştir. Bu çerçevede, Popper'ın yönteminin bilim tarihinin gerçek gelişimiyle uyumsuz olduğu, kendi içerisinde önemli tutarsızlıklar barındırdığı, özel olarak Marksizm'e yönelik eleştirilerinin hatalı ve kendi içinde çelişik olduğu gösterilmeye çalışılacaktır. Popper'ın yanlışlamalara merkezi bir önem vermesi eleştirilecek ve açıklamalarında temel aldığı sahte bilim kategorisinin anlamlı olmadığı savunulacaktır. Karl Popper'ın yaklaşımı, bilim alanında çalışma yürüten insanlara yol gösterip bilimsel çalışmaların daha hızlı ve verimli hale gelmesi gibi bir amaca hizmet edemez. Aksine bu yaklaşımın temel alınması halinde bilimsel çalışma yürütmek imkânsız hale gelecek ve bütün bilim tarihinin akıl dışı temeller üzerine kurulduğu gibi bir sonuca varılmak zorunda kalınacaktır. Poppercı yaklaşımın asıl önemi, Marksizm'in bilimsel bir düşünce sistemi olmadığı iddiasına temel oluşturarak ideolojik ve siyasal mücadelede oynadığı rolden gelir. Karl Popper'ın düşüncelerindeki önemli bir tutarsızlık, kendisinin de kesin bir yanlışlanmanın olanaklı olmadığını teslim etmesine rağmen yanlışlanabilirliği kesin bir ayırıcı ölçüt olarak kullanmakta ısrar etmesidir. Diğer bir tutarsızlık ise Popper'ın, yanlışlanabilirliği tüm kuramlar için olmazsa olmaz bir koşul olarak koymasına karşın kendi kuramsal yaklaşımının yanlışlanabilir olmamasıdır. Popper'ın Marksizm'e yönelik eleştirilerinde ise Marksizm'in hem yanlışlanabilir bir sistem olmadığını, hem de birçok örnekte yanlışlanmış olduğu için geçersiz olduğunu bir arada savunmak gibi ciddi bir tutarsızlık bulunmaktadır.

1. KARL POPPER'IN YÖNTEMİ VE MARKSİZME KARŞI ELEŞTİRİLERİ

Karl Popper'ın çalışmalarını güdüleyen ve yönlendiren temel amaç, bilimsel olan ve olmayan açıklamaları birbirinden ayırmayı sağlayacak bir yöntem, bir ölçüt bulmaktır. Bilim felsefesi yazınında temel tartışma başlıklarından biri olan bu konu sınırkoyma sorunu (demarcation problem) olarak adlandırılır. Popper'a göre doğaya ya da topluma dair, oldukça yaygın biçimde savunulan pek çok düşünce, bilimsellik iddiası taşımalarına rağmen gerçekte bilimsel değil; belki sanatsal, edebi, siyasal yahut dini olarak kabul edilmesi gereken açıklamalardır. Bilimi sanattan, inançtan, propagandadan ve sahte bilimden ayıran şeyin ne olduğunun açıkça ortaya konulması gerekir (Popper, 1998).

Popper, bütün modern dönem boyunca bilimselliğin ölçütünü belirleyen egemen yaklaşımı eleştirerek işe başlar. Söz konusu yaklaşımı doğrulamacılık olarak adlandırır. Popper'a göre doğrulamacılık bilimi sahte bilimden ayırmak konusunda yetersiz bir yöntemdir. Doğrulamacılar, bir kuramın bilimsel kabul edilebilmesi için olgularla uyumlu olması gerektiğini savunurlar. Oysa herhangi bir kuramı doğrulayan örnekler bulmak hiç de zor değildir. Ve kaç örnek bulunursa bulunsun, evrensel geçerlilik taşıyan herhangi bir iddiayı mantıksal düzeyde kanıtlamak olanaksızdır (Popper, 1998).

Bilinen örneği kullanırsak, tüm kargalar siyahtır önermesi, bugüne kadar görülmüş bütün kargalar siyah da olsa mantıksal kesinlik taşımaz. Bir gün bir yerlerden bir beyaz karganın çıkmayacağı ya da daha önce bir beyaz karganın yaşamış olmadığı söylenemez. Ayrıca herhangi bir gözlem ya da deney herhangi bir kuramı kanıtlayamaz; çünkü kuramdan arınmış, saf gözlem ya da olgu önermesi diye bir şey yoktur. Gözlemlerimiz ya da olgulara dair saptamalarımız da birer kuramdan fazla bir şey değildir. En açık ve kesin, üzerinde hiçbir tartışma bulunmayan konularda bile her zaman kuramlar içinde hareket ederiz (Popper, 1998).

Bu nedenle, bir önermeyi doğruladığı söylenen olgu ya da gözlem önermelerinin de doğrulanmaları gerekir. Elbette onları doğrulayan başka önermelere dayanılarak… Ama doğrulayan önermeleri doğrulayan bu önermelerin de doğrulanmaları gerekir. Yine kendilerinin de doğrulanmaları gereken başka önermeler yardımıyla… Ve bu böyle sonsuza kadar gider (Popper, 1998).

Popper'a göre bilimi sahte bilimden ayıracak ölçüt, olgularla uyumluluk değil, sınanabilirliktir (Popper, 1998). Kesin bir doğrulanma olanaksız olduğundan, bir kuramın olgularla uyumlu olması, o kuramın sınanabilir olduğu anlamına gelmez. Sınanabilirliğin göstergesi, doğrulanabilirlik değil, yanlışlanabilirliktir. Milyonlarca uyumlu örnek bir kuramı doğrulamaya yetmezken, bir tek uyumsuz örnek, kuramı bir kerede ve kesin olarak yanlışlamaya yeter. (Popper, 1998). Bulunan bir tek beyaz karga, bütün kargaların siyah olduğu iddiasını çürütecektir.

Kuramları olgularla uyumlu bir şekilde kurmak bilimsel dürüstlük için yeterli bir ölçüt değildir. Kuramların, yanlışlanabilir biçimde oluşturulmaları ve ifade edilmeleri de gerekir. Yani bir kuramın olası yanlışlayıcılarının neler olduğu açık olmalı, kuramın hangi durumlarda yanlış sayılıp terkedileceği açık biçimde belirtilmelidir. Bu durumda kuramların daha çok olumsuz biçimde formülleştirilmeleri, belirli durumları yasaklamaları gerekir (Popper, 1998). Mümkün olan en çok şeyi yasaklayan kuram en bilimsel kuramdır (Popper, 1998).

Ve bu kuramın yasakladığı durumlardan biri bile, bir kere bile gerçekleşirse kuram terk edilmelidir (Popper, 1998). Bilim tarihinin kilometre taşları, bir kuramın terk edilmesini zorunlu kılan yaşamsal önem taşıyan kararlaştırıcı deneylerdir (crucial experiment). Bilim, kuramların birbiri ardına oluşturulup, sınanıp, yanlışlanmaları ve yerlerini yeni kuramlara bırakmaları ile ilerler. Bilim, kuramların savaş alanıdır. Popper, bilimsel ilerlemenin temel kuralını açıklarken, en güçlü kuramın ayakta kalması deyimini kullanmıştır (survival of the fittest theory) (Popper, 1962).

Bilimciler kendilerinin ve birbirlerinin kuramlarını doğrulamaya değil, ısrarla yanlışlamaya çalışmalıdırlar (Popper, 1998). Kuramlar olanaklı olan en sert sınavlara sokulmalıdır. Olası yanlışlayıcıları belli olduğu halde bir türlü yanlışlanamayan kuramlar bilimseldir. Nasıl yanlışlanacağı açık olmayan kuramlar ise bilimsel değildir, sahte bilimdir. Bunlar baştan bir kenara konulmalıdır.

Olası yanlışlayıcıları belli olduğu halde belirli bir anda yanlışlanamamış kuramlar ise er geç yanlışlanacaklardır. Bilim, bataklığa çakılmış kazıklar üzerine kurulmuştur. Ne kadar sağlam çakılmış olurlarsa olsunlar, bataklık, kazıkları mutlaka yutacaktır. Yutulan kazıkları her seferinde daha derin, daha sağlam çakılmış olanlarıyla değiştirmek gerekir (Popper, 1998).

Ancak bu çabanın bir işe yarayıp yaramadığı bilinemez. Popper baştan, bilimin gerçek doğaya dair bilgi verip vermediğinin bilinemeyeceğini kabul ederek yola çıkar. Bilimin ilerleyişi sırasında doğanın gerçek bilgisine giderek yaklaştığımız, mantıksal düzeyde iddia edilemez. (Popper, 1998). Doğada nedensellik diye bir şeyin bulunup bulunmadığı, bizim o nedenselliğin yasalarını bulup bulamadığımız da bilinemez.

Popper bu açıdan, mutlak kuşkucularla aynı noktadadır. Ancak kuşkuculuğa tamamen teslim olmak istemez. Çünkü bu durumda bilim olanaksız hale gelecektir. Aklı kurtarabilmek için bir yol arar. Gerçekte hiçbir şeyi bilemediğimiz halde ve üzerlerine kuramlar inşa edebileceğimiz kesin olgularımız olmadan bilim yapabilmenin bir yolu bulunmak zorundadır. Popper'ın çözümü, olgusuz bir olguculuk yaratmaktır. Olgusuz, çünkü artık olgular var olmadığına göre kuramları olgularla sınamak olanaksızdır. Kuramlar, yine kuramlarla sınanacaktır. Popper olguların yerine saf mantıksal bir yöntem koymaya çalışır. Eskiden olguların yapacağı işi yapacak bir tür makina. Bilimi sahte bilimden ayıracak, tamamen nesnel bir süzgeç. Her şeyin onlara göre değerlendirileceği, ama kendilerinin hiçbir şeye göre değerlendirilmeleri gerekmeyen birkaç kural. Mantıksal açıdan yanlış biçimde kurulmuş, yani yanlışlanabilir olmayan kuramlar elenir. Tabii yine de olgu işlevi görecek bazı önermelere ihtiyaç vardır. Ama bunlar, geçerliliklerine bilimciler tarafından karar verilmiş, geçici olgulardır. Yoksa bildiğimiz kesin olgular değil.

Bu arada Popper, metafizik kurguların da bilimin gelişmesine tesadüfen yararlı olabileceklerini kabul eder. Ayrıca bilimsel çalışmayı sürdürebilmek için de bazı kaçınılmaz metafizik inançlara ihtiyaç vardır (Popper, 1998).

Bilimin bizi doğanın gerçek bilgisine giderek yaklaştırdığı inancı, doğada nedenselliğin var olduğu inancı böyledir. Popper kendi payına bunlara tamamen inanır (Popper, 1998). Ama bunları mantıksal düzeyde savunmaya kalkmaz. İnançtan öte bir şey olduklarını iddia etmez. Sadece birer inançtır bunlar, ama gerekli inançlardır.

Popper, kuramların doğru olup olmadıklarını değil, bilimsel olup olmadıklarını araştırmayı önerir. Kuramlar doğayla sınanamaz ama, mantıkla sınanabilir. Bu yolla, pozitivistlerin bir türlü üstesinden gelemedikleri, öznelliğin işe karışması sorunundan da kurtulduğunu düşünür. Öznel etkiler saptırıcıdır. Ama ortaya bir kuram atılırken bunlardan arınmak olanaksızdır. "Metafizik" kabullerin bu süreçte rol alması kaçınılmazdır. Aslında kuramlar tamamen keyfi biçimde oluşturulurlar (Popper, 1998). Ama nasıl oluşturulmuş olurlarsa olsunlar, tamamen nesnel biçimde sınanabilirler. Popper varsayım oluşturma sürecinde özneyi tamamen rahat bırakmayı önerir.

Nesnellik istemini varsayım oluşturma sürecinden sınama aşamasına kaydırır.Yanlışlanabilir bir biçimde formülleştirildikten sonra bir kuramın hangi amaçlarla ve hangi etkiler altında oluşturulduğunun bir önemi yoktur. Saçma kuramlar nasıl olsa ilk sınamalarda elenecektir.

Karl Popper kendi bilimsellik ölçütü uyarınca bir dizi yaklaşımı, en başta da Marksizm'i sahte bilim olarak etiketler. Ona göre Marksizm yanlışlanabilir bir kuram değildir. Marksizm'in olası yanlışlayıcıları yoktur. Marksistler hangi durumda Marksizm'i terk edeceklerini açıklamayı reddederler (Popper, 1989). Zaten hiçbir başarısızlık onların Marksizm'i sorgulamasına yol açamaz.

Marksizm her zaman fazlasıyla genel ve sınanamayacak varsayımlarla iş görür. Neredeyse hiç bir şeyi yasaklamaz. Sadece sınıflara, ekonomiye, topluma dair bir yığın sınanamaz kurgu üretir. Marksizm kehanetlerde bulunmak üzere oluşturulmuş bir sistemdir (Popper, 1989).

Marksistler durmadan kehanetlerde bulunurlar. Ama henüz hiçbir kehanetlerinin doğru çıktığı görülmüş değildir (Popper, 1989). Sınanamaz varsayımlara dayanması, Marksizm'e gerçekleşen bütün başarısızlıkları bir şekilde açıklama gücü kazandırmıştır (Popper,1962). Zaten bu nedenle Marksizm, zaman içerisinde yapılan eklemelerle yamalı bohçaya dönmüştür. Asla çürütülemez çünkü olabilecek her şeyi bir şekilde kapsama yeteneğine sahiptir (Popper,1962).

Böylece Karl Popper'ın bilim felsefesine dair yaklaşımını ve Marksizm'e yönelik eleştirilerinin bilim felsefesiyle ilgili kısmını genel hatlarıyla da olsa ortaya koymuş olduk. Yazının geri kalanında, yukarıda açıklanan düşünce ve eleştirilere dair karşı savlar ortaya konulacaktır.

2. BİLİM TARİHİ POPPER'I YANLIŞLAR

Popper'ın yöntemi, bilim tarihiyle uyuşmamaktadır. Bilimin somut gelişme biçimi, Popper'ı yanlışlar. 20. yüzyılda bilim felsefesinin gelişimi Popper'ın düşüncelerini geride bıraktı. Bilim tarihçilerinin ve bilim felsefecilerinin çalışmaları, işlerin gerçekte Popper'ın anlattığı gibi yürümediğini ortaya koydu. [1]

Popper bilimsel ilerlemenin, ortaya atılan kuramların kararlaştırıcı deneyler aracılığıyla yanlışlanması ve yerlerini daha iyi kuramlara bırakması yoluyla gerçekleştiğini savundu. Buna göre bilimciler bir sorunu çözmek için bir kuram ortaya atarlar, o kuram yanlışlandığında ise sorunun çözümü için yeni ve daha iyi bir yol ararlar. Bu arada da hatalarından öğrenirler (Popper, 1998).

Ancak sorun şu ki bilimsel düşünce zaten boşluksuz ilerlemez. Popper'a yönelik eleştirilerin önemli bir dayanak noktası da bu oldu. Thomas Kuhn ve onu izleyerek İmre Lakatos, hiçbir kuramın, verili bir anda açıklamayı amaçladığı bütün olguları açıklayamayacağını oldukça ikna edici bir biçimde savundular. [2] (Kuhn, 2018; Lakatos, 2014).

Popper bir varsayımı doğrulayacak örnekleri bulmanın genellikle kolay olduğu konusunda haklıdır. Ama aykırı örnekler de her zaman oradadır. En güçlü, bilim tarihinde büyük yeri olan, bilimin gelişmesine en çok katkıda bulunmuş kuramlar bile, daha en baştan açıklayamadıkları durumlarla birlikte var olurlar. Bütün kuramlar, olgularla ancak bir yere kadar uyumludurlar (Kuhn, 2018) ve bu bilimciler için bir sır değildir. Bu nedenle bilimciler, eldeki kuramlarla aykırılık gösteren bir somut örnekle karşılaştıklarında, kuramlarını çöpe falan atmazlar. Zaten böyle yapsalardı bilim diye bir şey olamazdı çünkü Thomas Kuhn'un dediği gibi, "Uyumdaki her başarısızlık kuram reddi için yeterli neden sayılsaydı, bütün kuramların her zaman için reddedilmesi gerekirdi." (Kuhn, 2018).

Bilimciler kuramlarını çöpe atmak yerine, genellikle kuramı geliştirerek, ona ekler yaparak ya da ayrıntılandırarak açıklanamayanı açıklanabilir hale getirmeye çalışırlar. Gözlem ve deney koşullarını gözden geçirirler, ek varsayımlarla kuramı derinleştirmeye çalışırlar, gözlenen sürece bilinmeyen etkenlerin karışıp karışmadığını araştırırlar, yeni deney ve gözlem araçları geliştirip daha hassas gözlemler yapmaya ya da henüz gözlemlenmemiş etkenleri bulmaya çalışırlar (Lakatos, 2014). Daha birçok şey yaparlar. Yine olmazsa söz konusu aykırılığı bilinmeyen bir süreliğine görmezden gelmeyi tercih edebilirler (Kuhn, 2018). Zaten kuramlar ancak zaman içerisinde, üstünde çalışılarak, öyle kolayca terk edilmemeleri sayesinde gelişip olgunlaşırlar. Zamanla açıklama güçleri artar. Hiçbiri daha en baştan tam ve eksiksiz olarak doğmaz, başlangıçta hepsi ham ve biraz kabadır.

Bilim tarihi, işlerin Popper'ın anlattığı gibi olmadığını gösteren örneklerle doludur. Burada yer darlığı nedeniyle ancak bir kısmına, o da yüzeysel biçimde değinilebilecektir. Ancak daha çok örnek ve daha çok ayrıntı için Thomas Kuhn ve İmre Lakatos'un çalışmalarına bakılabilir. Bunların her ikisi de Marksist değildir ve hatta Lakatos, Popper kadar Marksizm düşmanıdır.

Newton'un kuramı, 200 yıldan uzun bir süre boyunca bilim dünyasına tamamen egemen olabildi. Bir kez yerleştikten sonra 20. yüzyıla gelene kadar ciddi bir sorgulamayla karşılaşmadı. Bilimin ilerleme biçimi Popper'ın anlattığı gibi olsaydı, Newtonculuğun 200 yıl her şeyi güzel güzel açıklayabildikten sonra, 20. yüzyıla gelindiğinde bir anda, bir veya birkaç kararlaştırıcı deneyin sonucunda yanlışlanarak terk edilmiş olması gerekirdi. Ama elbette böyle olmadı. Newton'un varsayımları en çok ilk ortaya atıldıkları dönemde sorgulanıyor ve en az şeyi o zaman açıklayabiliyorlardı. Ancak bilimcilerin kuşaklar boyu süren sabırlı ve inatçı çalışmaları, Newton'u yavaş yavaş haklı çıkardı, başlangıçta onun kuramı içinde açıklanamayan şeyleri zamanla açıklanabilir hale getirdi (Kuhn, 2018). Bilimciler o yıllarda Popper'ın öğütlerinden yararlanabiliyor olsalardı, Newtonculuk daha baştan, yanlışlandı diye bir kenara konulacaktı ve onun üzerine kurulan onca gelişme var olamayacaktı.

Örneğin ortaya atıldıktan sonraki ilk 60 yıl boyunca ayın hareketleri Newton'un varsayımlarını yanlışlıyordu (Kuhn, 2018).

Lakatos'a göre Newtonculuğun bu aykırılıkla birlikte yaşadığı süre 60 yıldan da daha uzun oldu. Sorun, her biri kuramın öngördüğüne biraz daha yaklaşan bir çok hesaplamadan sonra ancak 1787'de Laplace tarafından tam olarak çözülebildi (Lakatos, 2014).

Ayrıca Lakatos, "kuyrukluyıldızların kuyruğunun güneş tarafından çekilmek yerine itildiği gibi gayet iyi bilinen bir olgunun, Newton'un araştırma programında bir sorun ya da Kuhn'un kelimeleriyle bir bulmaca olarak adlandırılmasına rağmen, aslında Newton'un kuramını çürüttüğünü kimsenin düşünmemiş" olduğunu yazar (Lakatos, 2014).

Aykırılıkların çoğu bilimcilerin inadı sayesinde zaman içerisinde çözüldü. Ama bazıları Newtonculuk aşılana kadar çözülemeden kaldı. Kuhn şöyle anlatmış:

"Gerek Merkür gezegeninin hareketleri gerek sesin hızı olguları ile Newton kuramından elde edilen tahminler arasında uzun süredir var olduğu saptanmış çelişkiler yüzünden, kimse bu kuramı ciddi şekilde sorgulamayı düşünmemişti. Bu çelişkilerden ilki, sonuç olarak çok başka amaçlarla ısı üzerine yapılan deneyler sayesinde birdenbire ve beklenmedik şekilde çözüme kavuştu. İkincisi ise, ortaya çıkmasında hiçbir rol oynamadığı bir bunalım sonucunda, Einstein'ın genel görelilik kuramının geliştirilmesiyle birlikte yok oldu. Bundan her iki çelişkinin de bunalımla başlayan rahatsızlığı yaratacak kadar temel düzeyde görülmedikleri sonucunu çıkarabiliriz. Karşı-örnekler oldukları saptanarak ileriki çalışmalar için bir kenara konmaları yeterliydi (Kuhn, 2018).

Bilimsel ilerlemenin Popper'ın yöntemiyle olanaksız hale geleceğini gösteren bir başka örnek de Neptün gezegeninin keşfidir. Uranüs, 1781 yılında keşfedilmişti. Ancak Uranüs'ün yörüngesi beklenenden farklı gözlemlenmekteydi. Benzer durumlarda yapıldığı gibi bu örnekte de bilimciler, Uranüs'ün yörüngesindeki sapmanın nedenlerini bulmaya çalıştılar. Sapmanın, henüz bilinmeyen bir gezegenin Uranüs üzerindeki çekim etkisinden kaynaklandığı düşünüldü. Bilimciler bu varsayımsal gezegenin büyüklüğünü, yörüngesini ve tam ne zaman, nerede olması gerektiğini hesapladılar. Sonra da tam beklenen yerde, tam beklenen zamanda yeni gezegeni (Neptün'ü) gözlemlemeyi başardılar (Miner, 2019).

Popper'ın öğütlediği gibi davransalardı bu keşif asla yapılamazdı. Çünkü sapma gözlemlendiği anda yerleşik gökyüzü kuramı çöpe atılmış olurdu.

Görüldüğü gibi bilimciler, pek de Popper'ın akılcılık ölçütlerine uygun davranmıyorlar. Şimdi bu durumda, bütün modern bilimin akıl dışı olduğunu, bilimsel ilerlemeyi akıl dışılığa borçlu olduğumuzu mu söylemek gerekir? Popper'ın yöntemini izlersek öyle görünüyor. Kanıtlanmamış bilginin peşinden gitme diyenlere uyarsak da öyle. Bilimciler çoğu durumda Popper'ın istediği anlamda kanıtlanmamış bilgilerin peşinden giderler. Bilimcilerin eldeki kuramları öyle hemen terk etmemekteki ısrarı, bilimsel ilerlemenin olmazsa olmazıdır. Bu ısrar, gücünü Karl Popper'ın pek de önemli saymadığı o milyonlarca doğrulayıcı örnekten alır. Bir kuramın milyonlarca kez doğrulanmasının hiç bir anlamı olmadığını söylemek saçma değil mi? Pratik olarak sürekli doğrulanan bir düşüncenin doğru olduğu yönünde bir kanı oluşmasından daha doğal ne olabilir? Varsayımlar işe yarasın diye ortaya atılıyorsa, işe de yarıyorsa, bu elbette bilimcileri o varsayımlar üzerinde çalışmak, onları geliştirmek ve ayrıntılandırmak yolunda cesaretlendirecektir. Sırf biçimsel mantık açısından kesin kanıtlanamıyor diye kuramları çöpe atacak olsaydık zaten kuşkuculara uyup gelmiş geçmiş tüm kuramları çöpe atmak zorunda kalırdık. Diyalektik materyalistleri böyle bir zorunluluktan kurtaran, pratikle temastır. Doğrulanmayı anlamlı hale getiren mantıksal kanıtlama gücü değil, işe yararlığın göstergesi olmasıdır. Kuramların gerçek doğayla karşılaştığı yer pratik uygulamadır.

Popper kuramların nasıl birbirinin yerini aldığı konusunda da yanılmıştır. Bir kuramın başka bir kuram tarafından yenilgiye uğratılması her durumda aynı olması gerekmeyen karmaşık bir süreçtir ve genellikle uzun bir zamana yayılır. Popper'ın iddia ettiği gibi bir anda her şeyi çözen kararlaştırıcı deneylere bağlı da değildir (Lakatos, 2014).Tarihte bir kuramın öbürünün yerini aldığı anlar aramak bilim tarihinin anlaşılmasına katkıda bulunmaz. Bu konuda, Popper'ın yönteminin ne kadar gerçek hayattan uzak olduğunu gösteren iki örneği, Lakatos'ta bulunabilecek bir sürü örnekten sadece ikisini vermek yeterli olacaktır.

Peki, Venüs'ün Galileo'nun 1616'da keşfettiği evrelerine ne demeli? Kopernik'in üstünlüğünü gösteren can alıcı testi bu meydana getirmiş olabilir mi? İki rakip de aykırılıklar okyanusuna eşit derecede gömülmüş olmasaydı, bu gayet makul bir cevap olabilirdi. Venüs'ün evreleri Kopernik'in kuramının Ptolemaios'unkine üstünlüğünü tesis etmiş olabilirdi ve eğer öyle olsaydı bu, tam da zafer kazandığı anda Kopernik'in çalışmasını yasaklayan Katolik kararı daha da korkunç hale getirirdi. Fakat yanlışlamacı ölçütü, Kopernik'in kuramının ne zaman yalnızca Ptolemaios'unkinin değil (1616'da oldukça tanınan) Tycho Brahe'ninkinin yerini de aldığı sorusuna uygularsak, yanlışlamacılığın verecek sadece saçma bir cevabı vardır: Ancak 1838'de. Bessel tarafından yıldızlara ait uzaklık açısının keşfi ikisi arasındaki can alıcı deneydi. Fakat tabii ki yermerkezli astronominin bilim çevresinin tamamınca terkedilmesinin rasyonel olarak ancak 1838'den sonra savunulabileceği görüşünü muhafaza edemeyiz.(Lakatos, 2014).

Daha sözü edilen "kararlaştırıcı deney" gerçekleşmeden önce, Kopernik'in haklılığını Vatikan bile kabul etmiş bulunuyordu.

3. YANLIŞLAMA GERÇEKTEN DOĞRULAMADAN DAHA MI KULLANIŞLIDIR?

Popper'ın yönteminin bir diğer önemli sorunu, doğrulamayı olanaksız kılan aynı nedenlerle yanlışlamanın da olanaksız olmasıdır. Gerçi bir kuramı yanlışlayacak örnekler her zaman bulunur. Ama bu örnekler kuramı kesin olarak yanlışlayabilir mi? Bilimsel önermeler her zaman ceterus paribus koşulunu taşırlar. Her zaman verili bir bağlam için öne sürülürler. Her bağlam daha geniş bir bağlamın, her bütün daha geniş bir bütünün içerisinde var olur. Koşullar gerçekte asla sabit değildir. Kontrol edemediğimiz veya tamamen habersiz olduğumuz etkenlerin işe karışması mümkündür. En kesin sayılan durumlarda bile işlerin beklediğimizden farklı olma olasılığı vardır. Lakatos'un, "Eksiksiz biçimde en hayranlık uyandıran bilimsel kuramlar bile herhangi bir gözlemsel olgu durumunu yasaklamayı tamamen başaramazlar." (Lakatos, 2014) diyerek anlatmak istediği de budur. Popper'ın da kabul ettiği gibi, kuramlar olgularla değil, başka kuramlarla muhataptırlar. Deney ve gözlemlerde karşı karşıya gelen, kuramlar ve doğa değil, kuramlar ve kuramlardır. Kuramlar kuramlarla sınanır. Doğa, asla doğrudan konuşmaz. Herhangi bir ön varsayım olmadan gerçekleşen bir algılamanın var olmadığı yüzyıllardır farkında olunan bir durum. Bu nedenle gözlem ve olgu önermeleriyle kuram önermeleri iki bağımsız kategori değildir (Lakatos, 2014). Bu iki önerme türü arasında kesin bir sınır yoktur. Özel bağlamlara göre, belirli işlevleri yerine getirmek üzere saptanan yapay sınırlar vardır. Olgu ve gözlem önermeleri de kuramsaldır: Mantıksal düzeyde kanıtlanamazlar. Tabii burada söz konusu olanın, Popper'ın istediği anlamda, soyut mantıksal düzeyde kesin kanıtlama olduğu hatırlatılmalı.

Olgu belirten önermeler varsayım, kuramlar da yanılabilir olduğuna göre, bir kuramı doğrulayan örnekler kesin olmadığı gibi, yanlışlayan örnekler de kesin değildir. Ayrıca yanlışlayıcı bir önermeyi iptal edecek bir yeni bulgu her zaman çıkabileceğinden, bir kuram hiçbir durumda kesin yanlışlanmış sayılamaz. Bir kuramı yanlışlayan bir olgu önermesinin kendisinin de yanlışladığı kuramla aynı sınama işleminden geçmesi gerekir. Yani onun da yanlışlanabilir olması, bir metafizik ön kabulden ibaret olmadığının gösterilmesi gerekir. Kuşkusuz bir olgu önermesini de yanlışlayacak olası önermeler bulunabilir. Ama onların da aynı şekilde yanlışlanabilir olmaları gerekir. Ve bu böyle sonsuza kadar gider. Doğrulamanın kanıtlanması bir yerde durmuyorsa, yanlışlamanın kanıtlanmasının da durması için bir neden yoktur. Kısacası Popper'ın yanlışlama yöntemi de doğrulamacıların karşısına çıkan aynı sonsuz geriye gidiş sorunundan kaçamaz.

Popper'ın doğrulamacılığa karşı eleştirilerinin kendisine yöneltilmesinden ibaret olan bu eleştiriler elbette Popper'ın da aklına gelmiş. Popper sonsuz geriye gidiş meselesinin kendi yöntemi için bir sorun oluşturmayacağını, çünkü yanlışlayıcı önermelerin mutlaka sınanmalarının gerekmediğini, sadece sınanabilir olmalarının yeterli olduğunu söylemiş (Popper, 1998).

Anlaşılan Popper, kesin bir doğrulamanın olanaksız olmasına rağmen yanlışlamanın olanaklı olduğu varsayımından hareket ediyor. Ama kanıtlanması gereken şey de tam buydu zaten. Bir önermenin yanlışlanabilir olduğunun gösterilmesi için de sahih kabul edilen başka önermelere ihtiyaç vardır. Ama görünen o ki herhangi bir önermeyi mantıksal düzeyde sahih kabul edemiyoruz. Popper'a göre de bütün önermeler başka önermelere dayanırlar. Kanıtlama sürecini sonsuza kadar sürdürmek mümkün olmadığına göre makul görünen bir noktada durmaktan başka yapılabilecek bir şey yoktur (Popper, 1998).

Böyleyse yanlışlanmayla yanlışlanabilir olma arasında neden fark olsun? Yanlışlanabilirlik sınamasında makul görünen bir noktada durulacaksa, doğrulama sınamasında neden durulamasın?

4. HİÇBİR ŞEYİ BİLEMİYORSAK SAHTE BİLİM NE ANLAMA GELİR?

Popper'ın yöntemi aşılmaz bir sorunla karşı karşıyadır. Popper sınanabilirlikten, salt biçimsel bir değerlendirmeyi anladığını belirtir. Kuramların diğer kuramlarla tutarlılığının sınanabilir olması gerekir.Yanlışlanabilirlik, ancak bu anlamda kesindir. Yoksa yanlışlama da kanıtlanabilir değildir (Popper, 1998).

Yani Popper, daha kendisi kesin olamayan yanlışlamayı, kesin bir sınama için kullanmayı istemektedir. Mutlak bir nesnel temelin yapacağı işi, kesin olmayan ve uzlaşıma dayanan önermelerle yapmayı önerir. Bu imkansız istek, mutlak bilgi saplantısından kopamayan bir anti diyalektikçinin umutsuz çabaları olarak görülmelidir.

Popper'a göre önermelerin yalnızca birbirleriyle uyumlu olup olmadıkları sınanabilir. Ama bir önermenin doğayla uyumluluğu sınanamaz. Bu durumda önermenin diğer önermelerle uyumlu olup olmamasının ne anlamı var? Bilim felsefesi yazınında Duhem-Quine tezi olarak bilinen yaklaşımdan öğrendiğimize göre, söz konusu olan salt soyut tutarlılık sorgulamasıysa, sistemin herhangi bir yerinde yapılacak gerekli düzenlemelerle doğru hale getirilemeyecek bir önerme yoktur (Lakatos, 2014). Eğer doğaya dair hiç bir bilgi edinemiyorsak, bilimin bir oyundan farkı kalmaz.

Bir soru da şu. Sınanan kuram da sınayıcı kabuller de birer kuram olduklarına göre bunların arasındaki tutarsızlıklar tersten, gözlem kuramlarının değiştirilmesiyle de giderilemez mi? Zaten pratikte böyle olduğu çoktur. Bu da demek oluyor ki bir kuram yanlışlandığı zaman, o da kendisini yanlışlayan yerleşik kuramları yanlışlamış olur. Yani kuramlar karşılıklı olarak birbirini yanlışlamıştır. Hangi yanlışlama daha önemlidir? Kuramlardan birinin daha yerleşik olması ona mantıksal bakımdan bir üstünlük sağlamaz. İki yanlışlamanın mantıksal değeri eşittir. Öyleyse neden yanlışlanan yeni kuramı reddedeceğimize, onun yanlışladığı yerleşik kuramları reddetmeyelim? Bu durumda isteyen gönül rahatlığıyla istediği kuramı seçebilir. Herkes de eşit ölçüde haklı olur.

Aklı kurtarmak için diyalektik dışı bir yol bulma çabaları tamamen boşa gitti. İşin sonunda Karl Popper, bilinemezcilik karşısında teslim bayrağını çekmiştir. [3]

Bu nedenle şu yazdıklarında Lakatos tamamen haklıdır.

"...Bilim oyununun metodoloji-dışı hiçbir gerekçeye ihtiyaç duymadığı yönündeki bu ısrarı, onu, epistemologların cesaretini kırmaya götürür: "Hiçbir bilgi kuramı şeyleri açıklama çabalarımızda neden başarılı olduğumuzu açıklamaya kalkışmamalıdır" Peki, öyleyse bir bilgi kuramı neyi açıklamaya kalkışmalıdır?" (Lakatos, 2014).

Bir kere kuşkuculuğa teslim olduktan sonra, yani mantıksal kanıtlamanın olamayacağını ve geçerli tek kanıtlama yolunun mantıksal kanıtlama olduğunu kabul ettikten sonra, artık yöntem üzerinden kuşkuculuğa set çekmek olanaksızlaşır. Popper'ın kuşkuculuğu bertaraf edememesi, onun asıl amacına ulaşmasını da olanaksız kılar. Bilimin doğaya dair bilgi verip vermediği bilinmiyorsa, artık bilimin gerçeği sahtesi olmaz.

5. BİR PARANTEZ

Okurda herhangi bir kafa karışıklığı oluşması ihtimaline karşı, yazarın konumunu netleştirmek yararlı olacaktır. Biçimsel mantığı temel ölçüt alırsak Popper karşısında Kuhn, Feyerabend, bütün postmodernistler ve her türden akıldışılık savunucuları haklıdır. Ancak diyalektik mantığı esas alırsak sorun kalmaz. Gerçi herhangi bir ön varsayım olmadan gözlem yapılamayacağı doğrudur. Bu anlamda bütün önermelerin kuramsal kaynaklı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama bu, her şeyin keyfi uzlaşımlara dayandığı anlamına gelmez. Uzlaşımların içerisinde gerçekleşeceği akılcı sınırları doğa çizer. Gerçek doğayla kuram arasındaki açı arttığı anda pratik başarısızlık gelir ki bu çok açık bir göstergedir. Mutlak kesinlik taşıyan bir sınama olamaz. Ama kuramların doğayla temas kurduğu yer pratiktir. Nesnellik fikri, pratiğe dayandırıldığında ve matematiksel kesinlik saplantısından arındırıldığında, mantığın, bütün iddiaların anlamsız olduğunu, yani aklın güçsüzlüğünü kanıtladığı gibi garip bir sonuçtan kurtulunmuş olur. Biçimsel mantık açısından kanıtlanamayan her şey fizik ötesi değildir. Fizik ötesi, doğaya uymayandır. Mantığa uymayan değil. Aslında Popper fizik ötesi diyeceğine, biçimsel mantık ötesi demeliydi. Bilim felsefesini biçimsel mantık ilkelerine dayandırmakta ısrar etmenin bir anlamı ve yararı yoktur. Pratik insan eylemini düşünme biçimimizden ve somut bilimsel çalışmadan dışlayamadığımıza göre, bilim felsefesinden atmaya çalışmak niye?

Peki yanlışlamanın bilimde nasıl bir yeri olabilir? Kuhn, yanlışlamanın, yeni bir kuramın eskisini yenmesinden ibaret olduğunu söyler (Kuhn, 2018).

Lakatos'un düşüncesi de aynı yöndedir (Lakatos, 2014). Ama bu yaklaşım pek anlamlı görünmüyor. Yanlışlama bir kuramın öbürünü yenmesinden ibaretse, yanlışlama diye bir terime gerek yoktur ya da yanlışlama basit bir kısaltmaya dönüşür. Üstelik bir kuramın öbürünü yenmesi yanlışlama sözcüğünün çağrıştırdığından çok farklı ve hiç de "deneysel" olmayan boyutlar da içerebilir. Bu nedenle kısaltma olarak da pek uygun değil. Yanlışlamayı, sadece bir gözlemin bir varsayımla uyumsuzluğunu anlatmak için kullanmak uygun olabilir. Bu haliyle yanlışlama, pek de önemli olmayan bir sürü terimden biridir sadece. Öyle merkezi bir yere konulacak bir şey de değildir.

6. YANLIŞLANABİLİRLİK YANLIŞLANABİLİR Mİ?

Buraya kadar pek çok örnekte, Karl Popper'ın düşüncelerinin bilimin somut ilerleyişini açıklayamadığı gösterilmeye çalışıldı. Bu örnekler bir bakıma Popper'ın yanlışlayıcılarıdır. Yanlışlamanın yukarıda önerilen basit anlamıyla… Ama Popper'ın yöntemini kendisine uygularsak ne olur? Popper'ın yöntemi Popper'ın istediği yüce anlamda yanlışlanabilir midir? Öyle ya, o da bir kuram olduğuna göre onun da aynı sınamadan geçmesi gerekir. Peki Karl Popper, hangi gözlemin sonucunda yanlışlanabilirlik kuramını terk ederdi? Popper hiç bir yerde böyle bir olası yanlışlayıcıyı belirtmedi. Kendisi yanlışlanamaz olan yaklaşımıyla, tarihin hakemi rolüne soyundu.

7. DOĞRU VE YANLIŞ NEDİR?

Karl Popper'ın çalışmaları tam bir başarısızlıkla sonuçlandı. Başarısızlığının en önemli nedenlerinden biri, biçimsel mantığın metafizik karşıtlıklarından kurtulamamasıdır. Doğruluk ve yanlışlık kavramları arasındaki karşıtlık, diyalektikçi olmayanlar için kafa karıştırıcıdır. Biçimsel mantığın tüm ikilikleri gibi, bir delinin bir kuyuya attığı, kırk akıllının çıkaramadığı taşlardan biridir bu da.

Karl Popper doğruluk ve yanlışlığı, birbirinin tam karşıtı ve tarih dışı biçimde geçerli kavramlar olarak anlar (Popper, 1998).

Sonra da bu kabulün yarattığı bir sürü yapay sorunu çözmek için uğraşır. Uğraşmak zorundadır. Metafizik karşıtlıklar Popper'ın düşüncelerinin temelini oluşturur. Önce doğru yanlış, geçerli geçersiz, tutarlı tutarsız, desteklenmiş deşteklenmemiş, sağlanmış sağlanmamış türünden biçimsel karşıtlıkları mutlaklaştırır Popper, sonra bir kuramın bu karşıtlıkların hangi tarafında yer aldığını saptamak için kılı kırk yaran açıklamalara girişir. Eldeki karşıtlıklar yetmediğinde yeni karşıtlıklar icat eder. Söz konusu karşıtlıkların doğada mutlak şekilde bulunmadığını gördüğünde ise doğaya dair gerçek bilgi edinemediğimiz kararına varır.

Oysa bilim felsefecileri bu konular üstüne bir araba laf yığmadan çok önce Marksizm çok sade bir açıklama getirmişti. Engels, Anti Dühring'de şöyle yazar;

"Doğruluk ve yanlışlık, kutupsal karşıtlıklar içinde devinen düşüncenin bütün belirlenimleri gibi, ancak son derece sınırlı bir alan için mutlak bir geçerliliğe sahiptir; tıpkı görmüş bulunduğumuz ve bay Dühring'in de, eğer tam da bütün kutupsal karşıtlıkların yetersizliğini konu alan diyalektiğin ilk bilgilerini biraz edinseydi, bilebileceği gibi, doğruluk ile yanlışlık arasındaki karşıtlığı, yukarda belirtmiş bulunduğumuz dar alan dışında uygular uygulamaz, bu karşıtlık, göreli ve gerçek bilimsel anlatım için elverişsiz bir nitelik kazanır; bununla birlikte eğer onu, bu alan dışında kesenkes geçerli olarak uygulamaya girişirsek tamamen başarısızlığa uğrarız;..."(Engels, 2003).

"Örnek olarak, eşit sıcaklıkta gazların hacminin basınçla ters orantılı olduğu yolundaki ünlü Boyle yasasını" verir Engels. Boyle Yasası geçerli bir yasa olarak tanındıktan sonra Regnault, yasanın "geçerliliğini, özellikle basıncın sıvılaştırabildiği gazlar bakımından ve sıvılaşmanın başladığı noktaya yaklaştığı andan sonra yitirdiğini buldu." (Engels, 2003). Tabii ki bilim dünyası bundan, Boyle Yasası'nın doğru olmadığı sonucunu çıkarmadı. Yasa, belirli sınırlar içinde doğruydu. Ama metafizik mantık açısından bakılırsa bir şey ya doğrudur ya da yanlış. Yeni bulguların ortaya çıkışından sonra daraltılmış haliyle Boyle Yasası artık ilk Boyle Yasası'ndan tamamen başka bir şey sayılmalıdır. Yasa, biraz da olsa değiştiğine göre artık kendisi değildir, başka bir şeydir. İşte oluşan bu saçmalıktan kaçınabilmek için Popper ve başkaları, doğruluk dışında tutarlılık, desteklenmişlik, sağlanmışlık gibi kavramlar kullanmaya çalıştılar. Oysa saçmalık olduğu yerde duruyor. Anti Dühring Engels tarafından yazıldı. Bu önerme gerçi mantıksal olarak kanıtlanamaz ama, yeterince sağlanmış, daha tam olarak söylersek, yeterince sağlanmış olduğuna genel uzlaşımla karar verilmiş bir önermedir. Dolayısıyla kaldığımız yerden devam etmemizde herhalde Poppercılık açısından da bir sakınca yoktur. Engels şöyle devam eder.

"Demek ki Boyle Yasası, ancak belirli sınırlar içinde doğru olarak ortaya çıkıyordu. Ama bu sınırlar içinde, mutlak olarak, kesin olarak doğru mudur? Hiçbir fizikçi bunu öne sürmeyecektir. Her fizikçi, Boyle yasasının kimi basınç ve sıcaklık derecesi sınırları içinde ve kimi gazlar için geçerli olduğunu söyleyecek ve bu zaten dar olan sınırlar içinde, daha da dar bir sınırlama ya da gelecekteki araştırmalar tarafından değiştirilmiş bir formül olanağını dıştalamayacaktır."(Engels, 2003).

Engels, doğruluk ve yanlışlık gibi "doğmatik ve ahlaksal" terimlerin fizik açısından pek bir öneminin bulunmadığı sonucuna varır (Engels, 2003). Marksizm, doğanın kesintisiz hareketini hareketsiz kavramlara sıkıştırmaya çalışmadığı için sayısız kafa karışıklığından kurtulur.

Kesin ifade edilen mantıksal ve dilsel kategoriler belirli işlevleri yerine getirsin diye icat edilirler. Ve belirli işlevler açısından gerçekten de kesin ve işe yarar olurlar. Karl Popper'ın kendi verdiği örnekten gidelim. Popper, "yarın yağmur yağacak ya da yağmayacak önermesi bilimsel değildir, çünkü yanlışlanamaz." der (Popper, 1998).

Kısmen haklıdır. Bu önerme tamamen doğru olmasına rağmen bilimsel değildir, çünkü hiçbir şey söylemez. Bu nedenle de hiç kimsenin hiçbir işine yaramaz. Yanlışlanamaz olduğu doğru. Yanlışlanamazlık, bu bağlamda önermeyi anlamsız kılar. Bu bağlamda sadece iki alternatif vardır ve yağmurun yağıp yağmadığı kesin olarak söylenebilir. Ama bu gündelik yaşam düzeyindeki örneklerde yanlışlanabilirlik kadar doğrulanabilirlik de iş görür. Yarın yağmur yağacak önermesi yanlışlanabileceği kadar kesin bir şekilde doğrulanabilir de... Öte yandan yarın yağmur yağacak ya da yağmayacak önermesinin doğrulanması açık ki fazla kimseyi şaşırtmayacaktır. Aslında insanlar daha ziyade Karl Popper'ın bu konudaki ısrarlı uyarılarına şaşırabilirler. Bu uyarılar sayesinde yanılgıdan kurtulacak birilerinin bulunması ise epeyce düşük bir olasılıktır.

Günlük yaşam düzeyinde yağmurun yağıp yağmadığını söylemek genellikle zor değildir. Genellikle, çünkü bu düzeyde bile herkesin uzlaşamayacağı durumlar olabilir. Çoğu insan yere birkaç damla düştü diye yağmur yağdı demez. Bir kaç damla? Kaç tane yani?

Bilimsel araştırma düzeyinde ise işler çok daha zordur. Genellikle hangi durumda bir şeyin gerçekleşmiş kabul edileceğini belirleyen sınırın önceden saptanmış olması gerekir ki bu saptama her zaman saymaca olacaktır.

Saf su 1 atmosfer basınç altında 100 derecede kaynar. Ama bu kural bir soyutlamadır. Yoksa hiçbir su saf olmadığı gibi, basınç da hiç bir durumda 1 atmosfer olmaz. Tam 100 derece ise ancak matematikte olur. Zaten ölçüm aletlerinin hassaslığı bir yere kadardır. Su, ölçülebildiği kadar saptanmış bir aralıkta kaynar. Bu durumda diyebiliriz ki bugüne kadar hiç yanlışlanmayan su yüz derecede kaynar önermesi, ölçümler kesin olamayacağından yanlışlanabilir değildir, başka bir deyişle sahte bilimseldir. Neyse ki bu bilim dışı önerme yeterince doğrudur. Bütün mühendislik, böyle yaklaşık doğrulukların üzerine kuruludur. Suyun yüz derecede kaynadığı belki yeterince kesindir ama, daha geniş kapsamlı fizik kuramlarına doğru çıkıldığında kesinlik azalır, doğa bilimleriyle toplum bilimleri arasındaki fark silikleşmeye başlar. Hayat, felsefecilerin ayıplamalarına bakmadan ilerler. Felsefenin insanlara bir şeyler öğretmesi gerekirdi. Ama burjuva felsefesi en az 150 yıldır kimseye bir şey öğretmiyor. Bilimin yolunu açacağına, onun arkasından gidiyor. Bilimsel ilerlemeden gerici sonuçlar çıkarmaya ve bilimi kendi ideal, fizikötesi kategorilerine sığdırmaya çalışıyor.

8. ÖZNEDEN VE TOPLUMDAN KURTULMA ÇABASI

İlk duyumculardan olguculara kadar pek çok akım tam bir nesnel değerlendirmenin olabilmesi için değerlendirmeyi yapan öznenin tüm ön kabullerinden sıyrılması gerektiğini düşündü. Bildiğimiz gibi Popper bunun mümkün olmadığını kabul etti ve özneyi kuram oluştururken rahat bırakmaya, ama oluşturduğu kuramları en acımasız biçimde sınavdan geçirmeye karar verdi. Varsayımın nasıl bir süreç sonunda oluştuğunun önemi yoktur. Nasıl olsa nesnel olarak sınanacaktır. Popper özneyi umursamayarak onun etkisini azaltabileceğini sanır. Tam bir olgucu gibi öznenin etkisi azalınca aklın etkisinin artacağına inanır. Ama tam tersi özneyi incelemeyerek aklın nüfuz edeceği derinliği azaltır. Varsayım oluşturma sürecini incelememek, bilimsel çalışmanın çok öğretici olabilecek bir parçasını gözardı etmektir.

Popper olgucu gelenek uyarınca özneyle nesne arasına aşılmaz duvarlar koyar. Öznenin nesnesiyle birlikte biçimlendiğini reddetmese de önemsemez. Bu yaklaşımın arka planında kuşkusuz, o tarih dışı ve yalnız, burjuva birey soyutlaması bulunur. Popper varsayım oluşturma sürecini aslen psikolojinin alanı olarak görür. Psikolojik, Poppercada kuralsız, tutarsız, akıl dışı demektir. Kuramların ortaya atılışı, toplumsal ilişkilerin doğrudan belirleyici olduğu bir süreçtir. Bu süreç "işte öyle... psikolojik şeyler, olunca toplumsal etkenler rahatça değerlendirmenin dışında bırakılır, Popper'ın "saf bilimsel" bilim tarihi anlatısına yer açılır.

9. SAHTE BİLİM KATEGORİSİ NE İŞE YARAR?

Karl Popper bütün bu işlere niye girmişti? Bilimi sahte bilimden ayırmak için. Buraya kadar amacına ulaşamadığı gösterilmeye çalışıldı. Şimdi amacın kendisini sorgulayalım. Böyle bir ayrım gerçekten anlamlı mı? Popper, Lakatos ve daha pek çokları, hayatlarını bilimle sahte bilim arasına mantıksal bir sınır çizmeye adadılar. Hiçbiri bunu başaramadı. Başarısızlıklarının basit bir nedeni var. Böyle bir sınır çizilemez.

Diyalektik, sorunları bizim yerimize çözmez. Ama çok işe yarar bir bakış açısı sağlar. Bu işe yarar bakış açısını bilim sahte bilim ayrımını değerlendirirken nasıl kullanabiliriz? Diyalektik bize karşıtlıkların ancak belirli bağlamlarda geçerli olduğunu, birbirine karşıt biçimde tanımlanmış iki kategori gördüğümüzde, bu karşıtlığın mutlak, her durumda ve her zaman geçerli olduğunu varsaymamamız gerektiğini öğretir.

İnsanlar çevrelerine dair bilgi edinmeye çalışırken tanımlarlar, sınıflandırırlar, düzenlilikleri saptarlar. Bilgilerini eylemlerinde kulanır, eylemlerinin sonuçlarına göre yeniden şekillendirirler. Ön kabullere dayanırlar, varsayımlarda bulunurlar. Buna benzer şeyler yaparlar. Ama her şeyi soyut düzeyde kanıtlamaya çalışmazlar. Gündelik bilgi de bilimsel bilgi de böyle ilerler.

Popper'ın bilimden anladığı, saf mantıksal süreçlerle işleyen bir faliyettir. Saf mantıksal olmayan her şeyi bilimden atmaya çalışır. Popper'ın sahte bilim dediği şeyler çoğunlukla bilimin onun beğenmediği, gündelik bilgiyle ortak olan kısımlarıdır. Sınırı bunlarla saf mantık arasından geçirmeye çalışır. Biçimsel mantığa sığmayan şeyleri atmak ister. Ama gerçek doğayla ilişki içinde yürütülen hiçbir çaba, saf mantıksal olamaz. Bilimi böyle kavramaya çalışan yanılır. Popper'ın saf mantıksal olmayan süreçleri bilimden çıkarma, daha doğrusu mantıksal sınama yoluyla etkilerinden sıyrılma çabası boşunadır.

Diyalektik bir de bize, herhangi bir şeyi anlayabilmek için, içerisinde oluştuğu bağlamı anlamak gerektiğini öğretir. Karşıt kategoriler de içinde tanımlandıkları bağlama göre değerlendirilmelidir. Bilimsel olanla olmayan arasına neden sınır koymak istenir? Genel olarak hurafeden arınmak için. Daha özelde bu ayrım, burjuvazinin yükseliş çağında, kilisenin entellektüel otoritesine meydan okunurken işlev kazanmıştır. Burjuvazinin desteğindeki bilim, skolastik dogmalara karşı akla, mantığa, deneye dayanan bilginin meşruiyetine yaslanarak savaşıyordu. O dönem için bilimi inançtan ayırmak önemliydi. Aynı zamanda bilim bu dönemde, biçimsel, metafizik mantığın ve diyalektik olmayan, doğrusal ilerleme anlayışının etkisi altında gelişmiştir. Dogmalara karşı akla mantığa dayandırılmak istenen bilginin, yıkmak istediği dogmalar kadar kesin ve değişmez olması gerekiyordu. Burjuvazinin çürüme çağında bu durum bir başka siyasal itki kazandı. Yıkıcı sınıf mücadelesi karşısında düzenin değişmezliğinin savunulması ihtiyacı... Karl Popper'ın bilimsel olanla olmayan arasına sınır koymak konusunda bu kadar ısrarlı olmasının altında böyle bir düşünsel miras ve güncel ihtiyaç yatar.

Akıldan vazgeçilmesi, burjuva dünyasını Marksizm karşısında savunmasız bırakacaktır. 20. yüzyılda gelişen akıl dışılık ideolojileri ve din, her ne kadar toplumsal mücadeleleri zayıflatmak açısından işlevli olsalar da, aklı tamamen Marksizm'e terketmek olmaz. Marksizm gücünü bilimsellik iddiasından aldığına göre, onu bilim alanında da baskılayabilmek gerekir. Bilimsellik iddiasını Marksizm'in elinden mutlaka almak gerekir. Klasik doğrulamacı yaklaşım, kuşkuculuğa bir set çekmekte yetersiz olduğu gibi, Marksizm'e set çekmekte de yetersizdir. Çünkü Marksizm'in açıklamaları, olgularla diğer tüm açıklamalardan daha uyumludur, diğer tüm açıklamalardan daha çok olguyu açıklar. Yanlışlanabilirlik kuralı, Popper'ın aklı muhafaza ederken Marksizm'i devreden çıkartmak için bulduğu çözümdür.

Herkesin susacağı ve burjuvaziden maaş alan akademisyeni dinleyeceği, onun da neyin bilim olduğuna neyin olmadığına hükmedeceği bir ortam herhalde burjuvazi için çok arzu edilir olurdu. Bilimci, bilim adına konuşur. Tarafsızdır, siyaset üstüdür, yücedir. Zaten öyle önüne gelenin konuşacağı işler değildir bunlar. Böylece düzene karşı bütün itirazlar bilim dışı boş konuşmalar durumuna düşürülebilir. Sahte bilim kategorisinin işlevi işte budur. Popper'ın yaklaşımı, saf mantığa dayandığı iddiasında bulunduğu için, son derece otoriterdir. Bir taraftan akla duyulan güveni sınırlayıp denetim altına alırken, bir taraftan da akıl otoritesini mantıksal kategoriler aracılığıyla kullanmaya olanak verir. Popper otoriterlikte eleştirdiklerinden hiç de geri kalmayarak elinde barkot cihazı, burjuva toplumunun temel kabullerini sorgulayan görüşleri etiketler: sahte bilim. Sahte bilim kategorisi Marksizm'in meşruiyetini kırmaya yarar. Bunun dışında kimsenin bir işine yaramadı. Bugüne kadar, bilimin içine sızmış olup da Popper'ın sınır koyma ölçütü sayesinde bilimsel olmadığı farkedilen bir yaklaşım olmadı. İnsanlık bu sayede herhangi bir zarardan kaçınabilmiş değil.

Peki bilim sahte bilim ayrımı tamamen red mi edilmeli? Hurafeleri bilimden nasıl ayıracağız? Evet, sahte bilim kategorisi yararsızdır, tamamen çöpe atılmalı. Hurafeleri bilimden ayırmak için bu kadar genel bir ölçüte gerek yok. Sıradan bir sorgulamada kolayca çöküyorlar zaten. Örneğin astrolojiyi ele alalım. Popper'a sorarsanız Marksizm neyse o da o (Popper, 1962). Peki astrolojinin bilimsel olmadığını kanıtlamak için ciltlerce kitap yazmak, çok incelikli yöntemler kullanmak mı gerekir? Bir-iki basit soru yetmez mi? Astroloji yanlışlanabilir değildir evet. İyi de zaten doğrulanamıyor ki yanlışlanabilirliğini sorgulayalım!

10. MARKSİZM YANLIŞLANABİLİRLİK SINAVINDA

Karl Popper'ın Marksizm'e yönelik eleştirileri, kendi kendini bir saçmalık durumuna düşüren büyük bir çelişkiyle maluldur. Popper hem Marksizm'in yanlışlanabilir olmadığını söyler (Popper, 1962), hem de Marksizm'in bir çok kez yanlışlandığını, bu nedenle de başarısız sayılması gerektiğini (Popper, 1989).

Popper eleştirilerin ikisini de çok beğenmiş, dayanamayıp ikisini de yazmış olmalı. Konulara daha "bilimsel" bakmayı seven okur için yanlışlanamazlık savı, öyle karmaşık konuları sevmeyen okur için somut yanlışlanma örnekleri… İkisini birden okuyanlar ne düşündü bilinmez. Ama böyle bir ciddiyetsizliğe rağmen Karl Popper'ın pek de rezil olmaması, emperyalizmin propaganda düzeneklerinin kahraman yaratma konusunda ne kadar başarılı olduğunu gösterir.

Popper bu meseleye açıklık getirmek için bir şey yazmadı. Ama Lakatos Popper'ı kurtarmak için fazla ısrarcı olmayan bir girişimde bulunmuş. Lakatos, geniş anlamıyla kuramlar için araştırma programı terimini kullanır. Lakatos'a göre bir araştırma programı, programın temelini oluşturan ve sorgulamadan azade tutulan az sayıda varsayımın oluşturduğu bir katı çekirdek ve bu çekirdeği çevreleyen, sorgulamaya açık varsayımlardan oluşan esnek bir koruyucu kuşaktan oluşur. Çekirdekteki temel varsayımlar üçü beşi geçmez. Bunlar programın özüdür. Program terk edilmeyecekse sorgulanmazlar. Koruyucu kuşaktaki varsayımlar ise genel olarak çekirdekle uyumlu biçimde oluşturulurlar. Bunlar somut olguları programla uyumlu bir biçimde açıklamaya yöneliktir. Sınamalar sonunda gerekirse terk edilirler. Hatta bunların bir bölümü daha baştan terk edilecekleri bilinerek öne sürülür. Araştırma programları koruyucu kuşakları üzerinde çalışılarak geliştirilir (Lakatos, 2014).

Lakatos Popper'daki çelişkinin, onun gerçekte bir dogmatik yanlışlamacı olmadığı halde dogmatik yanlışlamacılığın terimleriyle konuşmasından kaynaklandığını iddia etmiştir. Buna göre aslında çürütülemez olan Marksizm'in çekirdeğidir. Çürütülmüş olan ise bir araştırma programı olarak Marksizm'in bütünüdür (Lakatos, 2014).

Bu açıklama çok garip. Çünkü araştırma programı, katı çekirdek ve koruyucu kuşak terimleri Popper'a değil Lakatos'a ait. Hatta dogmatik ve dogmatik olmayan yanlışlamacılıklar arasında bir ayrıma giden de Popper değil. Popper'ın dogmatik yanlışlamacı olmadığı Lakatos'un iddiası. Popper çekirdek, koruyucu kuşak falan bilmez. Bir kuram yanlışlandıysa terk edilecek der. Kaldı ki Lakatos'un anlayışına göre çekirdek zaten baştan bir karar alınarak sorgulamalardan korunur. Yani çekirdek diye bir şeyi kabul eden biri zaten onun yanlışlanamaz olmasını eleştirmez. Tanımı gereği çekirdekte yanlışlanabilirlik aranmaz. Yani Lakatos'un iddiası, hem Popper çekirdek koruyucu kuşak ayrımı yapmadığı için, hem de çekirdeğin yanlışlanamaz olması eleştirilmeyeceği için anlamsızdır.

Bu çelişki üzerine söylenebilecek daha fazla bir şey yok. En iyisi bir yana bırakalım .Ne yazık ki Popper'ın, Marksizm'in yanlışlanabilir olmadığı halde yanlışlandığını iddia ettiği somut örnekleri burada inceleyecek yerimiz yok. Onlar başka yazıların konusu olabilir. Şimdi sadece yanlışlanamazlık savı üzerinde duralım. Gördük ki Popper'ın istediği yüce anlamıyla yanlışlanma diye bir şey yoktur. Hiçbir kuram bu anlamda yanlışlanabilir değildir. Buna Popper'ın çok saygı duyduğu Newtonculuk da dahil. Hatta Popper'ın kendi kuramı bile dahil... Kuramlar uzun vadede, pratikle sınanır. Kesin olarak sınanmaları ise olanaksızdır.

Peki Marksizm Popper'ın yüklediği yüce anlamıyla değil de basit anlamıyla, yanlışlanabilir midir? Evet. Marksizm sınanabilir iddialar ortaya koyar. Örneğin kapitalizmin yapısı gereği krizlerden kurtulamayacağını, yaşadığı sürece döngüsel krizlere gireceğini ve bu krizlerin giderek derinleşme eğiliminde olacağını söylemiştir. Bu öngörü bugüne kadar hep doğrulandı. Yarın örneğin kapitalizm 50 yıl boyunca krize girmezse herhalde bazı soru işaretleri gündeme gelir. Açık ki bu, Marksizm'in iddiasını yanlışlayan bir durum olur. Ama böyle bir durumda Marksistler, her mantıklı insanın yapacağı gibi, kuramlarını derhal terk etmek yerine neyin ters gittiğini, önceden doğru çıkanın artık neden doğru çıkmadığını, kapitalizmin yapısında bir değişiklik olup olmadığını veya genişlemeyi mümkün kılan yeni alanlar keşfedip etmediğini veya diğer nedenleri araştırmaya başlarlar. Araştırmanın sonunda büyük olasılıkla Marksizm'in toptan yanlış olduğu sonucuna varmazlar. Yeni durumun bulabildikleri nedenlerini ortaya koyarlar ve gerekirse kuramdaki bazı şeyleri değiştirirler.

Öte yandan bir kuramın içerdiği tüm varsayımlar böyle doğrudan sınanamaz. Kurama temel oluşturan varsayımların değeri, açıklayıcı güçlerinden, olguları tutarlı biçimde birbirine bağlamalarından, yokluklarında kuramın anlamlı bir bütün oluşturmaktan çıkacak olmasından gelir. Bu varsayımlar kuramın iskeletini, Lakatos'un deyimiyle çekirdeğini oluştururlar. Marksizm, insanların maddi yaşamlarını yeniden üretme çabası içerisinde birbirleriyle ve doğayla girdikleri zorunlu maddi ilişkilerin temel bir belirleyen olduğu iddiasındadır (Marx ve Engels, 2003). Toplumu ve onun tarihini anlamak istiyorsak bu ilişkileri merkeze alarak düşünmeliyiz. Bu temel yaklaşım çok açıklayıcıdır. Bir anda tüm tarihi, pek çok şeyi anlaşılabilir hale getiren güçlü bir ışıkla aydınlatır. Ama Popper'ın ölçütlerine göre fizikötesi bir inançtır. Çünkü genel bir iddiadır. Çünkü öyle bir iki aykırı örnekle yanlışlanamaz. Karl Popper Marksizm'den, su 100 derecede kaynar ya da şu tarihte devrim olacak gibisinden kesin iddialar bekler. Marksizm'in esasen böyle kehanetlerde bulunmayı amaçladığına inanır (Popper, 1962). Kendi kafasındaki marksizme atfettiği böyle bir kesinliği gerçek Marksizm'de bulamayınca da kızar ve bir laf kalabalığıyla, bir hileyle karşı karşıya bulunduğunu sanır. Marksizm asıl böyle iddialar ortaya koysaydı hayatın zenginliği karşısında hiçbir işe yaramazdı ve Popper'ın arzuladığı gibi çoktan çöpe gitmiş olurdu.

Hiçbir şeyin kesin olarak yanlışlanamayacağı gibi, maddi yaşamın üretilmesi sırasında girilen ilişkilerin belirleyici olduğu iddiası da kesin olarak yanlışlanamaz. Ama bu iddiayı temel alarak geliştirilen açıklamaların yeterince açıklayıcı olmadıklarını göstermenin yolu, bilgisine güvenen hiç kimse için kapalı değildir. Bunun yolu, ortaya Marksizm'in yaptıklarından daha iyi, daha doyurucu, daha kapsamlı, daha bütünlüklü açıklamalar koymaktır. Eğer insanlık tarihi maddi ilişkiler temeline dayanmıyorsa başka neye dayanıyor olabilir onun açıklanması gerekir. Bugüne kadar, burjuva toplumunun bekası için çok önemli olan bu görevi başarabilen kimse çıkmamıştır. Onun yerine Karl Popper, kimsenin karşılayamayacağı ölçütleri Marksizm'den bekleyerek sorunu daha zahmetsiz bir yoldan halletmeye çalışır.

Sona doğru şu yamalı bohça eleştirisini de halledelim. Yamalı bohçadan bir kuramın ek varsayımlarla geliştirilmesi anlaşılıyorsa evet, Marksizm yamalı bohçadır. Ama zaten bütün bilim yamalı bohçadır. Yamalı bohça olmayan kuram yoktur. Yok eğer yamalı bohça birbiriyle tutarsız biçimde bir araya getirilmiş varsayımlardan oluşmak demekse, söz konusu tutarsızlıkların gösterilmesi gerekir. Popper tutarsızlık olarak bir şey gösterebilmiş değildir. Büyük olasılıkla kastettiği sadece Marksizm'in ek varsayımlarla geliştirilmesidir. Açıklamaların zamanla geliştirilmesi bilimin normal ilerleme biçimidir. Popper bu geliştirmeleri yasaklayarak, kuramları kendi sorgulamaları karşısında açık hedef haline gelecek şekilde dondurmak ister. Kendi değerlendirme yöntemi bilimin gerçek yapısına uymadığı için, bilimi kendi sorgulama biçimine uygun davranmaya zorlar. Sorguladığı kişiden sadece evet ve hayır yanıtlarını isteyen, fazladan açıklamalara izin vermeyen bir polis gibidir Popper. Böyle bir sorgulamayla kişinin ağzından tam da kendini mahkum ettirecek ifadeyi almak deneyimli bir sorgucu için hiç de zor değildir.

SONUÇ

Karl Popper'ın yanlışlanabilirlik ölçütü, bilim tarihini anlamaya yardımcı olmadığı gibi, bilimsel çalışmaları daha verimli kılacak bir yöntem de sunmaz. Bu ölçüt, bilimsel olmaktan ziyade ideolojik ve siyasal amaçlarla ortaya konulmuştur. Popper'ın yanlışlanabilirlik ölçütüne dayanarak geliştirdiği yöntemin temel amacı Marksizm'i bilim dışı ilan etmektir. Zaten bu yöntemin gerçek anlamda kullanılabildiği tek iş de Marksizm'e karşı mücadele olmuştur. Ancak Popper'ın yönteminin kendi içinde tutarsız oluşu Marksizm'e karşı mücadeledeki işlevini de sınırlandırır. Yanlışlanabilirliğe dayanan bu yöntem, kendisi yanlışlanabilir değildir. Kesin bir yanlışlamanın olanaksızlığını Popper da kabul ettiği halde, onun yöntemi yanlışlanabilirliği kesin ve her şeyin temelinde yer alan bir ölçüt olarak koyar. Popper'ın Marksizm'e yönelik eleştirileri, hem Marksizm'in yanlışlanamaz olduğunu, hem de yanlışlanmış olduğunu içerdiği için kendi içinde çelişiktir. Karl Popper'ın Marksizm'i bilim dışı ilan ederken kullandığı ölçütler geçerli kabul edilecek olursa bütün bir bilim tarihinin bilim dışı çabalardan ibaret olduğunun kabul edilmesi gerekir.

Sercan Kabakcı (2018). Karl Popper ve Yanlışlamacılığı, Madde Diyalektik ve Toplum, 2/3, sf: 187-197

KAYNAKLAR

Engels, F. (2003). Anti-Dühring.(K. Somer, Çev.) Ankara: Sol Yayınları.

Kuhn, T. S. (2018). Bilimsel Devrimlerin Yapısı. (N. Kuyaş, Çev.) İstanbul: Kırmızı Yayınları.

Lakatos, I. (2014). Bilimsel Araştırma Programlarının Metodolojisi. (D. Uygun, Çev.) İstanbul: Alfa BasımYayım.

Marx, K. ve Engels, F. (1992). Alman İdeolojisi [Feuerbach]. (S. Belli, Çev.) Ankara: Sol Yayınları.

Miner, E. D. (2019). Neptune's discovery. Erişim tarihi: 16.07.2019,

https://www.britannica.com/place/Nep...unes-discovery

Popper, K. R. (1962). Conjectures and Refutations: The Growth of Scientific Knowledge. New York: Routledge.

Popper, K. (1989). Açık Toplum ve Düşmanları. Cilt 2 (H. Rızatepe, Çev.) İstanbul: Remzi Kitabevi.

Popper, K. R. (1998). Bilimsel Araştırmanın Mantığı. (İ. Aka, İ. Turan, Çev.) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

[1] Bu konuda Thomas Kuhn ve İmre Lakatos'un Karl Popper'a yönelik eleştirilerinden yararlanıldı. Bu eleştirilere ana doğrultusunu veren Kuhn olmuştur. Lakatos ise Popper'ın yaklaşımını temelde benimsemesine rağmen, Kuhn'un eleştirilerini büyük ölçüde kabul etmiş, Popper'ın yaklaşımını bu eleştirileri de dikkate alarak daha gelişkin bir hale getirmeye çalışmıştır. Öte yandan Lakatos'un eleştirileri Kuhn'unkilere göre daha doğrudan, daha fazla ayrıntılandırılmış ve daha fazla örnekle desteklenmiştir.

[2] Kuhn ve Lakatos dile getirilen yaklaşımı eleştirilerinin temel noktalarından biri yapmış ve pek çok yerde pek çok farklı biçimde dile getirmişlerdir. Kaynakçada belirtilen bu yazarlara ait kitapların bütünü bu düşüncenin ışığında yazılmıştır.

[3] Popper 1960'lardan itibaren Tarski'nin etkisiyle doğru gibilik (verisimilitude) kavramını kullanmaya başlamış ve özetle, gerçeği asla bilemeyecek olsak da "gerçeğin" düzenleyici bir ideal kavram olarak kullanılabileceği biçiminde bir açıklama getirmiştir. Popper bu adımı atarak sonunda kuşkucu tezlerden kaçınmanın bir yolunu bulduğunu düşünür. Lakatos ise Popper'ın bu gelişmeye rağmen bir kuşkucu sayılması gerektiğini savunur ve ben de buna katılıyorum. Burada yer darlığı nedeniyle ayrıntısıyla değinemediğim bu tartışma için bkz. Karl R. Popper, Conjectures and Refutations: The Growth of Scientific Knowledge, New York, Routledge, ss. 225-232; Imre Lakatos, Bilimsel Araştırma Programlarının Metodolojisi, İstanbul, Alfa Basım Yayım, 2014, ss.253-254.

spartacus 21-01-2021 13:51

Karl Popper
Yöntemi sunum açısından anlamlı, ama bilgi açısından yanlış. Bir görüşün, bir düşüncenin öznel gerekçelendirmeleri veya izahı bakımından ele alındığında, öne sürdüğü yöntemle dogma ile bilimsel olan arasında ayrım yapmak mümkün olmaktadır, ancak özlelikle yanlışlanabilirlik ilkesi olarak, mutlak şart koşmak düşünülemez. Yani burada yanlışlanabilirlik yönüyle değerlendirmek tercih meselesidir, zira doğrulanabilirlik de yanlışlanabilirlikte aynı kapıya çıkar. Herhangi bir iddia için doğal olarak doğruluk payı, doğrulanması ilk elden esas ölçüt değil midir? Yine de duruma göre bir iddiayı sınamak için aksi yoldan da gitmek gerekebilir, bu da tercih meselesi veya iddiaya göre değişir-şart olabilir-. Yine de iddianın doğruluğunun üzerinden gitmek, daha başından ret etme veya dışlama amacı taşımadığı için daha olumludur...

Popper'ın hatası, bu yöntemi, olgu ve bilgi esaslı teorilerde de kullanmasıdır. Dünya dönüyorsa, nasıl yanlışlanacak? Yani yanlışlanması şart mıdır, işte bu mantıkla, önce evrimi retti, sonra kabul etti, "ama" diyerek, sonra ideolojik kaygılarla, bilimsel temelden ayrılarak, yukarıda sözünü ettiğim yöntemle, cümlelerin yapısını değerlendirip, yargılar üretti. Cümlelerin, iddiaların, teorilerin nesnel dayanaklarını irdelemek yerine, nasıl ifade edildikleriyle uğraşıp, teori ret etme yolunu seçti. Kısaca sığ bir lafazanlık felsefesi yürüttü...

Bir diğer mesele de hiçbir teori, bir tane örneği doğrulanamadı veya yanlışlandığı için çökmez. Bu da bir diğer sığ yaklaşımı olmakla birlikte, bilim ve bilimsel yöntemlerden ne kadar uzak olduğunun bir başka göstergesidir.

Teoriler yaslandıkları temel çökerse çöker, ancak şu ya da buna dair destekleyici örnek üzerinden teoriler çökmez, bilim doğrulayarak ilerler, bilimin amacı yanlışlamak değil, bilgi edinimi ve bu bilgiyi bilimsel yollara sınamaktır. Yanlışlamak diye bir amacı olamaz zira yanlışlanabilmesi için ortada bilgi olması gerekir, bilimsel bir bilgi olması içinde doğrulanmış olması gerekir. Daha teorilerin olgulara dayalı yani nesnel olduklarını anlayamadığı için, onlara daha başından dogma, öznel, polemik muamelesi yapmaktadır, zira kendisi de öznel yaklaşmaktadır.

Hakim ideoloji Popper'ı ikiyüzlüce abarttı çünkü işine geliyordu, ama aynı hakim ideoloji ve egemen otoriteler aynı ikiyüzlü tavrı, çeşitli teoriler adına gösterdi. Madem Popper gibi yaklaşacaklardı -ki Popper gibi yaklaşılılırsa bilim imkansız hale geliyor-, Big Bang teorisinden neden vazgeçmiyorlar? Üstelik örnek bazlı değil, teorinin temel dayanakları geçerliliğini yitirmiş iken...

Geçen yüzyılda bilimsel ilerlemeler konusunda en anlamlı eleştiri ve yaklaşımı getiren Kuhn'dur, ama Kuhn'un yaklaşımı sistem ve statükoya uymuyordu, daha doğrusu statükonun sözde değişmez ve mutlak anlayışına karşı, olgusal ve nesnel, bilimsel yaklaşlımı tehlike oluştuyordu, bir de üzerine bilim tarihi üzerine yapıtının başlığını "Bilimsel Devrimlerin Yapısı" olarak belirlemişken...

Bilim gözlemle, deneyle, sınayarak ilerler, yanlışlayarak değil, zira önce bilgi edinimi gelir, bilimsel bilgi ise sınanarak elde edilebilir, ortada herhangi bir bilgi yokken, yanlışlanacak bir şey de yok demektir ve var olanlara bilim yanlışlamak amacıyla değil doğrulamak ve daha ileri gözlemler, bilgi edinmek amacıyla yaklaşır...

Bununla birlikte başta dediğim gibi Popper'ın yaklaşımı öznel-iradi-, politik vb. tartışmalar, iddialar yani meselenin düşünce esaslı olduğu iddialar için kullanılabilir, kısaca bir iddiayı sınamak en temel yoldur ancak iddiacı sınayabilecek veriler sunmalıdır, doğrulanmış ise nasıl doğrulanmış veya yanlışlanabilirlik kriteriyle karşı-iddia öne sürmenin mümkün olabilmesi gerekir, ama olgu-bilgi yani nesnel zeminde hiç bir anlamı yoktur, bilim öznel değil nesnel zeminde var olabilir ve olguların kendi şahıslarına münhasır bir iradeleri, amaçları vs. yoktur, dolayısıyla, yanlışlanabilirlik namına karşılarına geçip muhatap olabileceğimiz bir iradeden söz edemeyiz.

Öznel iddialar doğrulanabilirlik kriterini istismar etmeye yatkındır, zira doğrulanmış bir bilginin kabul görmesi olağan hal alır, böylece iddiacılar doğruculuk adı altında ideolojik bir yol tutarlar, bu bağlamda doğru olmanın haklı olmak olduğu noktasından meseleler düğümlenir. İşte bu tür iddia ve tartışmalar için yanlışlanabilirlik ilkesi önemli hale gelir. Bu bağlamda Popper bu durumun farkına varmıştır, bu bir gelişmedir ancak mesele nesnel, bilim zemini olduğunda, aynı yaklaşımı olgu-bilgi zemininde de ısrarla sürdürmesi de -ki bunu ideolojik kaygılarıyla yaptığı çok açık, dar kafalılıktan öteye geçememiştir denebilir.

Şimdi dünya dönüyorsa nasıl yanlışlanabilir? Dünya dönüyor dendiğinde bilim, dönüp-dönmediği üzerinde mi yoğunlaşır yoksa bu iddiayı yanlışlamak için mi çalışır? Dünya dönüyor diyen birisine aksi olsa ne olurdu diye sorulmaz, zira orada mesele aksini göstermesi değil, bu kanıya nasıl, neye dayanarak, hangi gözlem ve bulgularla eriştiğini, bu bulguları nasıl sınadığını ortaya koyması üzerine yoğunlaşmalıdır... Bu kişi, dünyanın dönüp, dönmediğiyle ilgili, aksini ortaya koymak gibi bir sorumluluğundan söz edilemez, böyle bir gaye yüklenemez, amacı bu değildir ve zaten araştırmasını da, çeşitli gözlem ve bulgulardan yola çıkarak, dünya dönüyor olabilir mi ekseniyle başlatmıştır...
Bilimsel teoriler, önce yargı konup sonra da bunu doğrulamak, yanlışlamak maksadıyla oluşmaz(Big Bang hariç!), çeşitli gözlem ve bulguların nasıl, neden açığa çıktıklarını bulmak-açıklamak amacı taşır, yani önce dünya dönüyor denmez, gözlemler, bulgular araştırmaya iter. Popper bunu anlamamış…
Popper bazı bilimsel teorilerin ise yanlışlanmaya vurulamayacağını anlamış(ne zaman anlamış ise), yine de yanlışlanamayan teori varsa sözdebilimdir anlayışını sürdürmüş. Hipotezleri kanıtlamaya çalışmak yerine sorgulamaya, yanlışlamaya çalışmak gerektiğinden vs. söz etmiş, hipotezler nereden geliyor? Sanki bilimin amacı hipotezleri yanlışlamakmış gibi bir anlayış geliştirdi, bunun içinde öznel esaslara dayalı, antik çağın formel mantığının açmazlarını öne sürüp, öznelliğinden dolayı safsata bir amaç-yöntem belirledi, örneğin Newton'un çekim yasasıiçin, sonrakilerin amacı Newton'u yanlışlamakmış gibi bir algı oluşturdu, böylece kafasında oluşturduğu kalıp için örnek halini aldı. Oysa bir hipotez gözlemler veya çeşitli bulguları açıklamakta yetersiz kalıyorsa veya daha geniş ve detaylı araştırmalar, deneylerde çeşitli ve farklı sonuçlar alınıyorsa, veya ilgili bulgular için yeni bir teori gerekiyorsa, o hipotez ya geliştirilir, ya da şu, şu koşullar için geçerli olsa da şu ve şu koşulları kapsamadığı dolayısıyla da kapsamı dar kaldığı için, çok daha geniş kapsamlı ve çok daha fazla bulguyu açıklayan şu hipotezle değiştirilir, yani amaç yanlışlamak değildir, Popper'ın dar görüşüyle anlamadığı bilimin hipotezleri yanlışlamak gibi bir amcanın olmadığıdır, bilim bu bakımdan bulgulara göre konum alır(yine de Popper'ın yaklaşımının çok yerinde olduğu zeminler vardır ki yukarıda değindim)…
Wiki'de, " Yanlışlamacılık, bu sebeple hipotezleri kanıtlamaya çalışmak yerine sorgulamaya, yanlışlamaya çalışır." böyle bir ifade mevcut. Peki bu hipozetler nereden geliyor? Bu yanlışlanmaya çalışılması gereken hipotezler, nasıl hipotez olmuşlar, yanlışlıyorsa hipotez olmazlar, yanlışlanmacılık için de, ortada bir hipotez olması lazım, sonuç? Bunlara neden, nasıl hipotez denebilmiş, inler, cinler mi getirmiş? Hz. Adem'e kitap halinde mi inmişler?

Yıldıztozu 21-01-2021 18:45

Alıntı:

spartacus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 648010)
Şimdi dünya dönüyorsa nasıl yanlışlanabilir? Dünya dönüyor dendiğinde bilim, dönüp-dönmediği üzerinde mi yoğunlaşır yoksa bu iddiayı yanlışlamak için mi çalışır?

yanlışlanabilirlik ilkesini yanlış anlamışsın.

Bu ilke dünyanın döndüğünü yanlışlamayı amaçlamaz. Dünyanın döndüğü iddiasının yanlışlanmaya müsait olmasını yani test edilebilir olmasını amaçlar.
Dünyanın döndüğü iddiası yanlışlanabilirlik ilkesine uygun bir iddiadır. Uzaya çıkar dünyaya bakarız ve dönmüyorsa yanlışlamış oluruz. Dolayısıyla iddia test edilmeye açıktır.

Alıntı:

Saint-Just´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 648004)
yöntemin temel amacı Marksizm'i bilim dışı ilan etmektir.

popper'ı eleştirmenizin sebebi belli oldu.
peygamberiniz Marks'a karşı gelenler kafirdir, şeytandır tabi!

ilahimasal 21-01-2021 19:42

Haham Poperin liboş olması ve ezanperest liboşlarla bir bağının olması coğrafi şartlar düşünüldüğünde elbet bir sonuç verir. Araştırmak gerekir de!

Haham Poperin aslacılığı Dünyanın dönüşü uzaydan gözlemlenince bile sonuç vermiyor. Döndüğünü liboş gözleri ile bile görse ASLA kesin değildir.

Din kafalı işte , tanrısının ona bir kitap ve peygamberle işaret etmesi gerekir. Yadaaa para karşılığı.
Ezanperestlerde öyle değilmi?

spartacus 22-01-2021 01:01

Alıntı:

Yıldıztozu´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 648012)
yanlışlanabilirlik ilkesini yanlış anlamışsın.

Bu ilke dünyanın döndüğünü yanlışlamayı amaçlamaz. Dünyanın döndüğü iddiasının yanlışlanmaya müsait olmasını yani test edilebilir olmasını amaçlar.
Dünyanın döndüğü iddiası yanlışlanabilirlik ilkesine uygun bir iddiadır. Uzaya çıkar dünyaya bakarız ve dönmüyorsa yanlışlamış oluruz. Dolayısıyla iddia test edilmeye açıktır.



popper'ı eleştirmenizin sebebi belli oldu.
peygamberiniz Marks'a karşı gelenler kafirdir, şeytandır tabi!

Hayır Yıldıztozu sen yanlış anlamışsın... O evrim teorisine de aynı kafa ile dogma demiştir, o Darwin'e de aynı kafayla, Hegel'ede aynı kafayla, cesaret etse Einstein'a da aynı kafayla yaklaşıyor, söylememesi bir anlam ifade etmiyor. İzahlarım orada,, Marks ile alakası yok, sen bu dinci, safsata kafayı ne zaman bırakacaksın acaba?, Popper ideolojik yaklaştığı için sapma yaşıyor, peygamber sorunu yaşıyor olabilir mi? Bu yaklaşımın doğru değil, bizler omurgalı insanlarız ve esas aldığımız bilgidir, olgudur, nesneldir, diyalektik ve tutarlı olmaktır...

Bilim uzaya Dünyanın dönmesini yanlışlamak için çıkmaz, bilim dünyanın dönüp, dönmediğini anlamalı ki, ortada bir izah olsun, bilim anlamak, öğrenmek, bilmek için çıkar, hipotez ortada yoksa, bilim neyi yanlışlayacak, önce bilimsel hipotez gelir(o da geçmiş ve verili gözlem, deneylere, sınanmalara yani yine bilgi-veriye dayanır), teori namına SINAMA İŞİ DAHA SONRA!!!! Gözleme açık ise, deneye açık ise ve bu geçmiş gözlemlerden bir önermeye(hipotez) ulaşılabilmişse bilimseldir, vargı, çıkarımlar ister tamamen isterse kısmi yanlış olsa da, yanlışlanamasa da bilimseldir, buradaki yanlışlanamamak fiilidir(gözlemle, deneyle ilgili), nesnel anlamdadır(hala daha Popper'ın hatasını anlamış değilsin, öznel yanlışlanabilirlikle, nesnel sınama-doğrulama-yanlışlama aynı şeyler değildir, öznel olan yapısaldır, nesnel olan ise olgusal)! Sıkıyorsun insanı...

Popper öznel bir sorunla uğraşırken, öznel meseleyi, bilime yani nesnel zemine, olgu zeminine uygulamaya kalkarak hata yapmıştır, bu hatasıyla evrimi ret etmiş, dogma olduğuna kanaat getirmiştir(aynı mantığı hiç değişmediği halde, 1960larda çark etmiştir, oysa aynı hatasını sürdürmeye devam etmiştir, bu da bir tutarsızlıktır) burada mesele Popper değil, yöntem olarak nerede hata yaptığını tespit edebilmektir.

Dünyaya çıkıp dönmediğini göremiyorsan o halde ne yapmış olursun? Hadi çıktın uzaya, maksadın Ay'a bakmaktı, bir de baktın ki Dünya dönüyor, ne diyeceksin? Aha dönüyor dedin peki nasıl dönüyor? neden dönüyor? Önerme(hipotezler burada anlam kazanır ve her biri bir yığın sınamaya tabi tutulur, dünyanın döndüğü bir bilgi değil mi, gözlem veya bilimsel yollarla, bulgulara dayanmıyor mu, önermeler bu bulgulardan hareketle ortaya atılmıyor mu, hiç bir bilimsel hipotez doğru veya yanlış diye sunulmaz, bilimsel yöntem olarak anlam kazanır, amacı da hipotezi yanlışlamak değildir, Dünyanın nasıl döndüğünü bulmaktır ve teori sınamalarla oluşur, önermeler ister bütün, ister kalem bazlı kah doğrulanır, kah yanlışlanır, bilimde böyle ilerler. Bir şeyi yanlışlamak demek, başka bir durumu doğrulamayı gerektirir, yani aksini göstermen-doğrulamanla mümkün, üfürerek olmuyor ve doğrusu sınama işine bir bütün olarak bakabilmektir, ideolojik değil!)...

Bilim gözlem, deney ve sınamaya dayanır, yanlışlanabilirlik diye bir temele dayanamaz, çünkü bu öznel ve iddiaların, öznel önermelerin yapısına dair bir sorundur. Kelime ise çok açık, yanlışlanabilirlik, bu bir özelliktir, vasıftır, nedir o yanlışlanabilir olması beklenen, olgu değildir, olguya dair bilgidir, önermelerdir veya olguya dayanmayan(dogmatik) iddialardır vs.

20. yüzyılın ilk başlarında neyin dogma, neyin bilim olduğuyla ilgili bir tartışma dönemi vardır... Neyin dogma, neyin bilim olduğu tartışması da YAPISAL BİR SORUN olup, geçerli bir İLKE belirlemekle ilgilidir... O dönemde bununla ilgili birisi doğrulanabilirlik(ki antik çağdan beridir bu mevcut) bir de yanlışlanabilirlik İLKESİNDEN söz edilir. Ortada bir iddia varsa, iddianın DEĞERLENDİRİLMESİ GEREKİR, İÇERİK OLARAK DEĞİL, TEKNİK, yapısal OLARAK! Önce İLKE kavramını anlaman gerekir...

O dönemler açısından, mesele bilim zeminiyle ilgili ise okunması gereken Kuhn'dur!

Bugün Popper sözdebilime karşı çalışmış birisi olarak, sözdebilimcilerin elinde en çok refreans gösterilen kişidir de, bunu; anlaşılır dille izah ettiğim hatasına borçlu. Dogmalar yapısı gereği bilimsel değildir, haliyle bu temelde Popper'ın ilkesi kullanılabilir, kullanılıyor da orada sorun yok... ve bilim hipotezlerde ve bilim zemininde Popper'ı esas almıyor, istemediğinden değil, Popper'ın ilkesinin,ÖZNEL meseleye dayalı olmasından dolayıdır. Ve sandığın gibi bırakın teoriyi, hipotezler de 1 sadece 1 aksi örnekle falan çökmez(yeniden değerlendirilir, değerlendirilimez ise değiştirilir, taki hipotez sınamalarla tutarlı olana değin), bilimsel hipotezlerde masabaşından çıkmaz, öncü gözlem, deneyler ve birikimler, bilgi söz konusudur. Yani zaten dogmatik üfürüklerden gelmez ve mutlak dokunulmazlığa sahip değildir, bir kere dogma değildir-temeli geçmiş ve verili gözlemlere dayanır- defalarca da sınanır, çünkü yapısı bilimseldir, çünkü gözleme-deneye, bilgiye dayanır ve yüzlerce kez sınanabilir... Örneğin milyon yıldır hiç evrim geçirmemiş bir canlı bulunsa, bu evrimi yanlışlamaz, evrim yanlışlanabilirlik özelliği taşımaz, o bir olgudur. Örneğin insanların doğumu, ölümü olgudur, dünyanın dönmesi olgudur, bunlara dair bilgilerimiz ise sınanabilir :biggrin1:.

https://upload.wikimedia.org/wikiped...%C3%B6ntem.png

Bilim ile dogmayı ayırt etmeye mi ihtiyacınız var? Popper'ın ilkesini kullanabilirsiniz bu bir referanstır, yeterli ise fazlasına da gerek yoktur -ben kullanmıyorum zira iddianın gözleme, deneye imkan verip, vermemesiyle(yani dayanaklarının benimde gözlemleyebileceğim dayanaklar olması, kendi kişisel düşüncesi, inancı olmaması, diarlik ve ilişki kurabileceğim biçimde sunulmuş olması) ve ilgili iddia sahibinin neyi gözlemlediği, bu gözlemlerlerde neleri tespit ettiği, nasıl tespit ettiği, ne gibi bulgularla sonuca gittiği ile ilgilenirim, zira bir iddiayı kabul edecek veya karşı çıkacaksam, benim de bir sonuca ulaşabilmem lazım. Bilim gözlem, deneyle-sınama ile yapılıyorsa, o halde iddialarda bilime açık olmalı daha doğrusu bilimsel yollara dayanmalı, demek ki burada ben iddiayı, İÇERİĞİNDEN ZİYADE öncelikle YAPISAL olarak, TEKNİK olarak değerlendirmeliyim(öznel sorun dediğim nokta, neyin dogma, neyim bilim-sel olduğunu ayırt etmemin elzem olduğu nokta burası, yanlışlanabilirliğinde ilk başta durduğu nokta burası idi, Popper sonraları şaşırdı, öznel sorunu, nesnele dayattı, önce Evrimi reddetti, Darwinin görüşlerinin dogma olduğunu söyledi, sonra Hegel, sonra Marx(Marrx peygamberim mi diyorum leyla, aynı mantıkla git, bütün bilim insanları ve teorileri dogma oluyor, zira Popper'ın nerede yanlış yaptığını gayet açık tespit edip izah ettim, o mantıkla dogma olmayan tek bir bilimsel teori kalmaz)! Popper ve diğer doğrulamacıların, 1930'lu yıllarda alıp başını yürüyen lafazanlık felsefesinin(bilgi feslefesi) popüler olduğu dönemde saplantı ettikleri bu ölçütler beni bağlamıyor, hem fazlasıyla dar, hem de grupsal rekabet, karşılıklı iddialaşmadan ibaret ve eksik, klişe ve basit... Bilimsellik açısından, kıstas olarak, nesnel mi, sınanabilir mi, tutarlı mı, bu yeterli zira nesnel olmayan, yani bilgiye, gözleme dayanmayanı ve bu daynaklarla alakalı-tutarlı olmayan çıkarımı sınamak mümkün değildir. Örneğin öznelci simülasyon söylemi, hem saçma(zihinsel kurguyu, faraziyi, inak(zan'a-inanca dayalı=dogmatik) nesneleştirmeye kalkması, bilimin dışında iddialar öne sürmesi) hem de dogmadır, Popper açısından bakarsak da dogmadır :)

Saint-Just 22-01-2021 17:58

Alıntı:

spartacus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 648010)
Geçen yüzyılda bilimsel ilerlemeler konusunda en anlamlı eleştiri ve yaklaşımı getiren Kuhn'dur, ama Kuhn'un yaklaşımı sistem ve statükoya uymuyordu, daha doğrusu statükonun sözde değişmez ve mutlak anlayışına karşı, olgusal ve nesnel, bilimsel yaklaşlımı tehlike oluştuyordu, bir de üzerine bilim tarihi üzerine yapıtının başlığını "Bilimsel Devrimlerin Yapısı" olarak belirlemişken.

Spartacus, pardon burası dikkatimi çekti.

Bilim felsefesi üzerine yapılan tartışmalarda diyalektik materyalistler genelde kuhn'un kuramına da eleştirel yaklaşıyorlar çünkü kuhn'un kuramı bildiğim kadarıyla bilimsel birikim ve ilerlemeyi reddediyor. Dolayısıyla aslında klasik yaklaşım halen daha en kullanışlı yöntem değilmi sence?

spartacus 23-01-2021 04:34

Alıntı:

Saint-Just´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 648019)
Spartacus, pardon burası dikkatimi çekti.

Bilim felsefesi üzerine yapılan tartışmalarda diyalektik materyalistler genelde kuhn'un kuramına da eleştirel yaklaşıyorlar çünkü kuhn'un kuramı bildiğim kadarıyla bilimsel birikim ve ilerlemeyi reddediyor. Dolayısıyla aslında klasik yaklaşım halen daha en kullanışlı yöntem değilmi sence?

Her görüşe eleştirel yaklaşabilmeli. Ve orada belirtmiştim, "o dönemde" yani neyin dogma, neyin bilim olduğunu ilke bazlı, kolayca ayırt edebilme üzerine tartışmaların olduğu ve lafazanlık felsefesi olarak ifade ettiğim ve belirli bir akademik çevrede etkili olan bilgi felsefesinin popülerlik kazandığı bir dönemde, eğer bilimin yapısı üzerine okumak istiyorsanız Kuhn okumalısınız dedim, Kuhn şunu söylüyor demedim.

Kuhn statükoyu aşan yaklaşımıyla önemlidir orada, söylemlerinin hangisi doğru, yanlış, değerlendirmeleri vs ayrı bir başlığın konusu olabilir ve Kuhn ilerlemeyi, birikimi ret etmiyor, devrimden söz ediyor. Mevcut satatükolar-otoriteler, kabuller bir dönem hakim olur ve paradigmayı oluşturur diyor-kabyller oluştuğu için otomatikman gelir-, paradigmanın kırıldığı dönemi ise, bunalım dönemi olarak adlandırır, bu bunalımdan çıkış ise yeni paradigma oluşturduğunda, devrim olmuştur... burada kastettiği bilimle ilgili, bilimsel buluşlar, yeni bilgiler edinip, edinilmemesine dair değil(bilimsel devrimlerin yapısı ile igili, bilimdeki ilerlemeyle ilgili, bilimsel ilerleme farklı, bilimde ilerleme farklı bir konu). İfade ettiği yaklaşım şu an yaşanıyor, örneğin Big Bang terorisi için,,,, pradigma kendisi ile çelişiyor, ama bu teori üzerinden bir sttaüko, kabul, otorite kurulmuş durumda. Kuhn diyor ki, ne kadar istesek de, öznelliği, bilimden yalıtamayız, buradaki öznelliği metod olarak düşünmemeli, kabuller(!), statükolaşma, paradigma, otorite vs olarak düşünmeli, yani bilimsel ilerlemelerden, buluşlar vs ziyade bilimin ilerlemesinden söz eder(bilim anlayışı dersem daha yakın ifade olur). Örneğin ortaçağda bilim tanrıcıdır, bir paradigma vardır, hakimdir ve bilim insanlarının çoğu tanrının dilini anlamak vs motivasyonuyla çalışır, buna bağlı paradigma kırıldığında, bunalım dönemi yaşanır, yeni bir paradigma oluşturuğunda ise bilimde devrim yaşanmıştır(sıçramalı ilerleme diyalektiktir, türlerin evriminde de görebilirsiniz, ama bu Kuhn'un temellendirmeleri, çözümlemeleri bakımından tamamen geçerli sayılacağı anlamına gelmez, lakin söylemi, esaslı değişimin diyalektiğiyle uyumdur. O dönemde en önemli ve dikkate değer yaklaşımdır bu, doğrusu, eğrisi ayrı bir konu, statükoyu aşan, hedef alan bir söylemdir ve yaptığınız alıntıda dikkat ederseniz buna vurgu yapmışımdır)... Örneğin Big Bang teorisine karşı iseniz makaleleriniz yayınlanmaz, imkanlarınız mümkün oldukça elinizden alınır ve kariyeriniz de tehlikeye atılır, zaten etki alanınız da yoktur, ama birisi çıkar, aşırı Big Bang'ci davranmaktadır, teorik fizikçidir, ona ödül yağdırır, aldığı ödüle, konuya bakarsınız herhangi bir hipoteze nesnel olarak dayanmaz, var olan hitotezlere göre "meli","malı" demektedir, ama bu meli, malılar, hipotezi sınayan değil de, ne olursa bu hipotez geçerrli olur, ne olursa bu teori kurtarılabilir kafasıdır(öznellik, statüko, bağımlılık, paradigma)... Teorik fizikçi olmayan insanlar ise bu kadar kolay meli, malı, teoriyi kurtarmak için ortaya şunu atayım diyemez, çünkü bilim yaparken, bilimsel yöntem ve yöntemin dayanakları dışına çıkamaz, gözlemi, sınamayı dışlayamaz ve bir hipotezi geçerli kılmak namına, işini varsayıma-tahmine bağlı kılamaz...

O dönemde, o çevrelerde öne çıkan kişiler, Popper, Kuhn, Feyerabend, Carnap sayılabilir, ama bu isimlerin Popper'dan farkı, Popper gibi sığ ve Popper gibi önzel gerekçeyi, bilime dayatmış olmamalarıdır, yani hamuru tutup, yoğuran kişilerdir. Konu ilerleseydi, Feyerabend önerecektim, ama yazıştığım muhatapla devam etmek istemiyorum, çünkü ilerleme kaydedemiyoruz...

Eğer Marx'a şu dönemde, şu konularda veya akranları arasında kimi okuyalım diye sorsaydınız size Hegel okuyun derdi..

Klişelerden uzak durmak gerekir, kimin ne dediğini hiç bir zaman önemsemedim, önemsemem de, bilgiye bakarım, değerlendiririm.

Tabi bir de konu önemli.

Örneğin Poppercılar safsatayı o düzeyde ilerletmiştir ki, doğrulamacılık=> dogmacılık anlayışına değin vardırmışlardır

Oysa bu bir safsatadır, hem zemin hem de kıyas bakımından.

Doğrulanabilirlik, yanlışlanabilirlik, yani sınanabilirlik, söyleme, iddiaya, önermeye, tahmine dairdir, nesnel zeminde ele alınan olguya ait bir özellik değildir. Yani özneldir ve işin doğrusu, sınamakla ilgilidir ve bu dar kafalıalrın anlamadığı, eğer amaç biçimde değilde, içeriğe yönelmek ise zaten ilk önce esas lınana gözlemdir, delildir(eee doğrulanmışlık, ispat durumu buradan yalıtılabilir mi), yanlışlanan bir önerme ispatlanabilir mi, ee doğrulanamsını da dogma olarak gören bir zeka, bilimden söz edebilir mi?

Kaldı ki, sınama işi bir bütündür, orada diyalektik bir ilişki söz konusudur, yani bir doğrulama-yanlışlama, bir yanlışlama doğrulama işlevi görür, bunlar birbirinden yalıtık, ayrı bağımsız olarak düşünülemez, aksine bu tür kavramlar varlığıyla diğerini de var eder, birisi yoksa diğeri de olmaz...

Birde diyalektik-materyalist, kimileri öyle olduğunu söyler, ama çoğu tarikat düzeyinde, kendi kendisini öznel olarak doğrulamacı, doğrucu(dini anlayıcı) bilgi ile donanımlıdır ve bir çok konuda yüzeysel klişelerden öte derinlik arzetmezler...

Klasik yöntem derken neyi kastettiğiniz de önemli, 19. yüzyıl öncesi bilimi için, yerleşmiş, oturaklı yöntemlerden bahsetmek kolay değildir zaten ayrıcalıklı işidir o dönemler, mekanik, kaba yaklaşımalrın sergilenebileceği dönemlerdir ve basit ilkeler yeterlidir, zaten ilişkisel değil daha çok odaklı dönemlerdir, 19. yüzyıl sonrası ise, 20. yüzyıl ve sonrası için yeterli değildir, çünkü gözlem araçları gelişmiş, bilimde gelinen nokta ve birikim artmış ve kabaca görünenden daha detaya, daha fazla ilişki ağına, yordamına girilebilmiş, girildikçe yeni sorular, yeni bulgular, birbiriyle bağlı çok daha fazla faktör ve açıklama gereği doğmuştur... Bir de kapitalizm, popüler bilim, sözde bilim, teorik bilim(! zırt dediği yer), ortaçağın havasından sıyrılmışlık ve herkesin bilim hakkında konuşabildiği ortamla birlikte, bu tür tartışmalar da kendini göstermiş...

Bana göremi, zaten yazımda dile getirmiştim, gözlem, deney, sınama, bilimin fiilayat alanı, zemini açısında, Popper'ın sorunlu ilkesi lazım değil, bir sav, iddia, önerme, bilimsel temellerden yoksun ise, yani olguya dayanmıyorsa, bilimsel olarak onu yanlışlamaya çalışmanın da anlamı, gereği yoktur, bilim dışı olarak, akıl, mantık çerçevesinde değerlendirilebir ki, bunu yapıyoruz zaten(her lafa, nasıl yanlışlayabilirim ki diye sormak abestir, gereksiz enflasyondur bırakın iddiasını doğrulamaya çalışsın, mükellef olan iddia sahibidir. Doğrulanabilir bir şey sunmamışsa bu zaten otomatikman yanlışlanabilir bir şeye sahip olmadığı anlamına da gelir, kelime oyunlarının anlamı yok. Eğer orada o ayrımı yapmaktaki yönelim, anlayış ise, orada sorun doğruculuktur ki bunun sınamayla ilgisi yok, kastedilen kişinin tutumu, anlayışıdır ve doğruculuk, haklıcılık anlayışı öznel bir meseledir ve esasen tutucudur, öznel-siyasidir, aslolan olguculuktur, nesnelliktir, bilgidir, tutarlıdır. Yoksa doğruculuk var diye yanlışlanabilirlikte diretmek farklı kapıya çıkmaz ve bunlar farklı konulardır, birisi bir anlayıştır, diğeri ise bir görüşün, bir fikrin, bir önermenin, sınanabilir özelliklere sahip olmasıyla ilgili)... Bir önerme, olgulara dayanıyorsa, sunumunda öznellik olabilir, burada sorun yok, o yoruma nasıl vardığı önemli, bunu bilmek önemli, kimin söylediği, yorumunda ne gibi öznellikler yaptığı önemli değildir(eğer konumuz, kişi, kulvarı, konumu, tarafını yani öznel bir yanını tartışmak değilse, öyle bile olsa yine bu davranışlarının temelinde yatan nesnel temelleri irdelememiz gerekir -ki davranışlarını koşullayan temeli görebilelim), zira dayanaklarını yorumlayabilmeniz önemlidir, bağlayıcı olan budur. Böylece eleştirme imkanı da doğar, ama bilimsel önermeleri, zaten olguya ve bilime dayalı söylemleri, oturup sırf Poppee dedi diye yanlışlamaya kalkmak, önermenin amacına terstir, yapılan işin mahiyetine de terstir, kaldı ki ilgili önerme olguya dayanıyorsa ve o koşulda da yanlışlama şansı yoksa, o olgunun aksini gösterme durumu yoksa, neden bu öznel meseleye şartlanıp, saçmalayalım ki...

Saint-Just 23-01-2021 16:13

Spartacus, gayet net bir şey soruyorum.

sen kuhn ilerlemeyi reddetmiyor şöyle söylüyor yok paradigmayı savunuyor diyorsun. İyide bunları biliyorum ben zaten.

Makaleyi yazan arkadaşa benzer şekilde alanlarında uzman veya yetkin bir çok marksisti ve bir çok felsefe hocasını okudum ve hatta bizzat bu konu üzerine sordum. Çoğu da kitabının ismine aldanmamak gerektiğini kuhn un görüşlerinin anti diyalektik olduğunu, Birikimi ve ilerlemeyi reddettiğini savundular kısaca. Ki Kuhn'un kendisi marksizm'in bilim olmadığını savunan bir insan.

Kendini marksist olarak tanımlıyormusun bilmiyorum ama bu konu üzerine yetkin bir felsefeci olduğunu düşünerek kuhn ve diyalektik, ilerleme ve birikim üzerine soru sordum. Çünkü okuduğum ve konuştuğum çoğu kişinin görüşüne zıt bir şeydi. Hemen yok onlar tarikat dinci demenin ne anlamı var ben anlamıyorum. Özel olarak diyalektik materyalizm'i okumuş ve anlamış birkaç büyük felsefe profesöründen biri falanmasınız ben anlamadım? Ne bu kibir yani?

Zamanını ayırıp cevap verdiğin için teşekkürler ama bahsettiğim konuya özel biraz daha detaylı bir şey yazmanı rica ederim.

spartacus 23-01-2021 18:12

Hegel'de materyalist değil, ama okunması gerekir, bana şunlar şöyle diyor Kuhn hakkında derseniz, bu yaklaşıma bir şey diyemem ki, ne demem gerekir. Marksizm bilim değildir tabi, materyalizmde bilim değildir, bilim felsefenin aracı olabilir-felsefeyi tanımlamaz, felsefenin parçası olabilir- ve teorilere bilimsel veya değil diyebiliriz. "ist" ifadesi, yaklaşım, taraf, öznel, ideolojik bir kavramdır. Görüş ve teorileri bilimsel olabilir. Popper gibiler ciddiye alınamaz, şuncu, buncu olmasından dolayı değil, neyin bilimsel, neyin değil, neyin bilim, neyin bilim olmadığı konusunda bunlar içeriğe, olgulara bakmayan kişiler, sistemi eleştiriyorsa, muhalif ise otomatikman zaten bilim dışıdır bunlara göre. Zira bunlar olgulara bakmaz, bilim dışı konumlanışlarına da kılıf gerekirdi, işte bu başlık üretilmiş kılıflardan birisiyle ilgili, bir yargıya varılamaması, bir sonuca ulaşılamaması en önemli arzularıdır, Popper'ın buluşu bilimi işlevsiz hale getiriyor, imkansız hale getiriyor(bu o dönemin yerleştirmeye çalıştığı paradigmadır, sistemin ideolojik olarak bilimi teslim almasının ardınca yerleştirilen statükodur, günümüzün de paradigmasıdır ve bu paradigma kırılmalı, işte bu devrim olur veya devrimle mümkün olur, bu bakımdan da Popper yerine Kuhn okunmalı demiştim.)

İfadelerin, neye göre, neye dair söylendiği önemli. örneğin birisine Kant'a rağmen, o dönemler namına Hegel okuması gerekir diyebilirim, Hegel, Marx açısından da önemlidir. Buradan nerelere çekerseniz bu sizin sorununuzdur ve bu mantıkla sorular sorarsanız, yanlış sorular olur, nasıl cevap vereyim? benden bir kelime bekliyorsunuz, otada bu kişiye ait bir görüş, bir iddia sunup, irdelememi istemiyorsunuz.. Çıkıp Hegel materyalist değil derseniz, bu anlamsız olur -söylediğiniz doğrudur(!!!) ama benim yaklaşımım veya tutumuma karşı getirmeniz yanlıştır, neye görelik en önemli faktördür ve söylediğiniz bir doğrunun, tüm diğer konuları belirlediği düşüncesi ise safsatadır.

Yazdığım kısım diyalektiktir, kimin ne dediği önemli değil, amentü beklememek gerekir, ama atıyorum 1 konuda söyledikleri geçerlidir, başka bir konuda geçersiz olabilir..

https://bilimvegelecek.com.tr/index....nasil-ilerler/

Karl Popper'in öne sürdüğü bilim anlayışında, kuramlar deneylerle doğrulanamaz, ancak yanlışlanabilirler. Çünkü deney, ancak doğanın çok küçük bir hacminin kısa bir zaman süresince simüle edilmesidir ve bu da bize, doğanın tümüne dair bir bilgi sağlayamaz. Kuhn ise, Popper'in doğrulamanın olamayacağına dair kanıtına katılmakla beraber, yanlışlamayı da reddetmektedir. Çünkü hiçbir kuram, hâkim olduğu herhangi bir anda tüm olguları açıklamakta değildir. Kuramın açıklayamadığı olgular yine kuram içinde kalarak çözülmeye çalışılırlar, bu çalışmalar başarısızlığa uğradığındaysa kuramın yerine, yine olguların tümünü açıklamayan ancak, bilim insanlarına daha makul gelen bir kuram geçer. (Kuhn, s.250)


Neden Kuhn dediğimi, neye göre dediğim konuyla ilgili düşünülmeli(verdiğim linki okumak gerekir). Kuhn'a katılıyor musun diye sorulabilir, bazı görüşlerine katılmıyorum, katılıyorum, ama bunun sebebi Kuhn'un marksist olup, olmaması değil ki, dinsel, dogmatik yaklaşım dışında böyle bir ayrım konamaz(ki yazımda dediğim gibi konu kişinin siyasi görüşünün ne olup, olmadığı üzerine değilse), kaldı ki okumakta amaç, okunanın yorumlanması olmalı, olduğu gibi kabulü veya alınması değil.

Örneğin ilgili yazımda diyorum ki, olgular, olgu zemini, olguların, maddenin, maddi ilişkilerin bizim irademize ve doğrulayıp, yanlışlamamıza gereksinimi, bir bağlılığı yoktur, onlar tarafımızca da ortaya konmazlar, onlar ortadadır, kendisini yine kendisi(kendiliğinden) ortaya koyar, bizim doğrulamak-yanlışlamak ve bizim ortaya koymak söylem ve edinimimiz bize dairdir, özneldir. örneğin Popper ne diyor, kuramlar deneylerle doğrulanamaz diyor, ama paşam, yanlışlanabilirler diyor. Bu hem bilimsel hem de akıl-mantık ölçeğiyle saçma bir ifade değil mi, kendisi tamamen öznel bir zeminde, kelime oyununa gerek yok. Popper, öznel bir meseleyi alıp, nesnel zemine, bilime dayatacak, aralarındaki farkı anlmayacak denli sığ düşünen birisiydi, bütün ömrünü 1 sadece 1 kelime etrafında geçridi, tarifi zor bir yüzeysellik, sığlık, dar kafalılık, açısızlığa mahkum, ama aynı dönemlerde, aynı meseleler üzerine Kuhn öyle değil, siyasi görüşünün ne olduğu önemli değil, Kuhn kafa patlatmış, çok daha fazla detaya inmiş birisi, Feyerabend, Carnap var, ben en sığ, en geçersiz olan Popper'ın neden bu denli şişirildiğini de ifade etmeye çalıştım, işte neden bu kadar şişirildiğine dair de Kuhn ilgili dönem açısından refans söylemlere sahip...

Bana soruyorsan, yazımda zaten nasıl baktığımı izah etmişim, olgular değil, olgulara dair bilgilerimizdir doğrulanabilir-yanlışlanabilirlik kıstasına vurulacak olan, haliyle dayanak, ölçüt, yine olgunun, nesnenin(ne ise), maddi süreçlerin kendisi olacaktır. Haliyle buradan, doğrulama ve yanlışlama edim, edinim ve gerekirliğin öznel karakteri konusunda da söylediklerim gayet açıktır...

"NEYE GÖRELİK" bu anlamanın temel, en önemli faktörlerinden birisidir. Kısaca bir ifadenin, bir söylemin neye göre, neyi esas aldığı tespit edielemezse, o söylem anlaşılamaz, ya da alakasız bir çok farklı noktalara çekilip, farklı sonuçlar çıkartılır.

Konu nereden nerelere geldi, şimdi konumuz Kuhn'un marksist olmaması, bir kaç marksistin, Kuhn'u eleştirmesine dönüştü, oysa ben böylesi bir amaçla veya bu doğrultuda bir şey söylemedim, şimdi de, bu minvalde hiç bir ifadem olmamasına karşın, Kuhn, marksizmi bilim olarak görmüyormuş, bazı marksistler şöyle demiş, bu durum da, beni Kuhn savunucuymuşum noktasına doğru çekiyor...

Kuhn'a dair yazmak istiyorsanız, bir alıntı yaparsınız, benim görüşümü merak ederseniz, o alıntıya göre yazarım, ama bana şunculuk, bunculuk, şu kişiye göre(ben o kişi değilim) vs üzerinden, yargılayıcı bir biçimde gelirseniz, bu tutumu ret ederim ve hoş karşılayamam(bunun sizinle ilgisi yok, bu benimle ilgili ve anlayabilmeniz için beni anlamış olmanız gerekir).

Saint-Just 24-01-2021 00:12

Konu Kuhn'un marksist olup olmaması değil, diyalektik, bilimde birikim ve ilerleme ile ilişkisi üzerine size sormak istedim. Link için ayrıca teşekkür ederim. Bu konu üzerine yeterince okuduğumda belki bir yargıya varabilirim.

Görüşmek üzere.

spartacus 24-01-2021 01:23

Alıntı:

Saint-Just´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 648030)
Konu Kuhn'un marksist olup olmaması değil, diyalektik, bilimde birikim ve ilerleme ile ilişkisi üzerine size sormak istedim. Link için ayrıca teşekkür ederim. Bu konu üzerine yeterince okuduğumda belki bir yargıya varabilirim.

Görüşmek üzere.

Sevgili Saint-Just
Yargıya varılması gereken hiç bir ifadede bulunmadım ki... Sadece Kuhn okunmalı dedim, ama bu konuya göre, Popper ve dönem anlayışına karşı, bir de paradigma açılımından dolayı...

Dönem için, Popper'ın da içinde olduğu akım bakımından, genel anlamda, Kuhn, Feyerabend, Carnap önemli isimler,

Örneğin; Feyerabend, bilimin ortodoks dogmatizmine karşı ya da başka bir deyişle bilimin ortodoks dogmatik tarzda anlayılışına karşı isyan eder.

O dönemin ciddi sorunlarından birisi olarak ele alınıyor, şimdi ise ağır bir statüko hakim... Bu sürece, Popper, Kuhn, Feyerabend, Carnap gibi isimler dahil oluyor, en gereksiz, en yüzeysel, en dar-kafalı, hatta alakasız sonuçlara varan Popper olmasına karşın, Popper şişiriliyor, bu bilinçli bir seçmece, bilinçli bir tercih(çünkü neo-liberal politikalarla, neo-liberal tarih karşılığıyla vb. de uyumlu, yani öznel etki hakim).. O yüzden o dönemle ilgili bu isimler okunmalı diyorum, bilgi için...

O dönemlerde belli ki, doğrulanabilirlik-yanlışlanabilirlik, bu çevrelerde saplantı sorunu haline gelmiş, o derecede sorun edilmiş... örneğin Gödel, karmaşık bir sistemde doğruluğunun da, yanlışlığının da kanıtlamayacağı önermeler olduğunu ileri sürmüş ve bunu matematikle ispat etmiş... Kısaca dönemin takıntılı bir sorunu gibidir (batı felsefesi için) ve döneme olguculuktan ziyade mantıkçılık hakimdir, yani öznel temel, şimdi de öyledir, hakim olan bilim değil, öznelliktir, öznellik ise sırtını 100 yıl önceki buluşlara, ortaya atılan önermeler ve kuramlara bir de, kimyanın kazanımları, teknolojik gelişmeleri kullanan neo-liberal politikaların aldatıcı baskısıyla da, heleki kapitalizmin varlığı koşullarında, meli, malı söylemleriyle, teorileri, olguya değil, olguları teorilere uydurmaya çalışan garip bir masabaşı idealizmine dönüşmektedir... İşte Kuhn o dönem söylemleriyle önemli hale gelir, bu günümüzün paradigmasıdır artık ve bu paradigma ancak devrimle aşılabilir yani mevcut olanı sürdürmekle, olguları teorilere uydurma kampanyalarıyla bir yere varılamaz, buna mecbur bırakan, yönelimi, yönü bu yönde tayin eden anlayış, yapı, değişmek zorundadır. Elbette kapitalizm denecektir, öyle, ancak burada anlayışla ilgili ifade ediyorum, kapitalizmdir denip geçilemez, örneğin Marx, kapitalizmidir, ne yapalım ki böyledir demez, Hegel'mi, aman canım idealisttir, ne yapalım ki öyledir demez, mevcut olanı değerlendirmek, irdelemek, sorgulamak, gözlemlemek, eleştirel yaklaşmak, analiz etmek gerekir...

Saint-Just 04-03-2021 17:05

BSMTV

Celal Şengör Ve Karl Popper Zırvaları (1) Diyalektik

Saint-Just 09-03-2021 13:13

BSMTV

Celal Şengör Ve Karl Popper Zırvaları (2) Yanlışlanabilirlik

bilgivehis 09-03-2021 20:12

Konuyla alakasız ama ne ilginçtir ki, kapitalizmin her iki zıt görüşleri bile fırsata çevirme imkanı var.
Örneğin Marx'ın teorisini, Lenin'in eylemini, Machiavelli'nin düşüncesini öğrenip ona göre önlem almak ve uygulamak gibi.
Kapitalizmin böyle bir şansı olması onu her zaman bir sıfır önde götürmüştür.

xcan 09-03-2021 20:57

Popperin bilimsel ölçütler arasına yanlışlanabilirlik ilkesi tıkıştırmasının deşifresini yapabilmek için

Bilimsellik ölçütleri nelerdir bakalım
A. Gözlemlenebilir
B. Denenebilirlik
C. Ölçümlenebilirlik
D. tekrarlanabilirLik
E, anlaşılır yayımlanabilirlik
E şıkkı tartışmalıdır ben kabul etmiyorum misal
BDenenebilirlik
İki başlığa bölümebilir
1 Doğrulanabilirlik
2. Yanlışlanabilirlik
Yani bilimsellik
Denenebilir olmak diyorken
Birde yanlışlanabilirlik icadı
Kısaca şarlatanlıktır
Ahlaksızlıktır
Namussuzluktur

Saint-Just 14-03-2021 21:26

BSMTV

Celal Şengör Ve Karl Popper Zırvaları (3) Marksizm Yanlışlanabilir mi?

Şüpheci Dinsiz 30-03-2021 01:46

BSMTV

Tarih Anlaşılamaz mıdır? - Celal Şengör Ve Karl Popper Zırvaları (4)


Marksizm'e Göre Birey Güçsüz müdür? - Celal Şengör Ve Karl Popper Zırvaları (5)

Şüpheci Dinsiz 06-04-2021 23:55

BSMTV

Açık Toplum Palavrası - Celal Şengör ve Karl Popper Zırvaları (6)

Şüpheci Dinsiz 13-04-2021 23:35

BSMTV

Bölük Pörçük Toplum Mühendisliği - Karl Popper ve Celal Şengör Zırvaları

Andrew 29-07-2024 02:11

Popper vs Kuhn --Once genel olarak, daha sonra Popper gelecek
 
Bilim, evrenin ve icindeki her seyin dogasi ve isleyisi hakkinda bilgi ve teoriler olarak tanimlanabilir. Bilimde, deneyler, gozlemler, testler ve diger yontemlerle elde edilen veriler, sistematik ve anlamli bir duzen icinde organize edilir. Felsefe ile bilimin iliskisi ise, bilimin insanlarin bilgiye nasil yaklasacaklarini duzenleme sekli olmasidir. Bu iki alanin kesistigi nokta burasidir. Bu yazida, Karl Popper ve Thomas Kuhn'un goruslerini aktaracagim. Temel soru ise bilimde ilerleme olup olmadigi, bilimin tarafsiz olup olamayacagina iliskin sorgulama.

Once "bilimsel realizm" ve "anti-realizm" kavramlarini netlestirmek gerekiyor. Bilimsel realizm, bilimin dunyayi anlamamizda ve etrafimizda olup biteni aciklamada bize dogru bilgi verdigini savunur. Gercekcilik, dunyayi daha iyi anlamamiza yardimci olur cunku gercekleri daha acik bir sekilde gormemizi saglar. Ornegin, E = m * c^2 denklemi isigin hizini ve m ile c arasindaki iliskiyi gosterir. Bu tur bilimsel denklemler ve teoriler, gercek dunyayi anlamamiza yardimci olur ve bu teoriler gercek bilgiler sunar. Realizme gore bilim, zaten var olan seyleri kesfetme surecidir ve bu var olan seylerin daha once fark edilmemis yonlerini ortaya cikarir. Bu yuzden bilim objektiftir; bilim insanlari teorileri bulur, icat etmezler. Realistler, bilimsel gelismelerin herkese ortak ve tarafsiz bir gercege goturdugune inanirlar.

Karl Popper, bilimde ilerleme oldugunu savunur. Popper, bilimsel surecin birikimli oldugunu ve bu surecle insanlarin tarafsiz bir gercege ulasabilecegini soyler. Realistler ve Popper, bilimsel ilerlemenin doganin isleyisini daha dogru bir sekilde yansitma yonunde oldugunu dusunurler. Popper, teorileri test etmek icin yanlislama yontemini kullanir. Yanlislama, teorilerin gelistirilmesi icin bir yontemdir ve bilimsel ilerleme saglar. Newton'un teorisiyle Einstein'in teorisi arasindaki farki ornek olarak verebiliriz. Popper'a gore, Einstein'in teorisi Newton'un eksik yonlerini gosterir ve isik gibi yuksek hizlarda daha iyi bir aciklama getirir. Bu yuzden Einstein'in teorisi kullanilir.

Popper'in yontemi tumden gelimdir. Bu metot, evrensel bir durumdan baslayip spesifik ve tekil bir olaya gecis yapmayi saglar. Hipotez ve teori uzerinde yapilan gozlemler ve deneyler, bir sey yanlislanana kadar gecerli kabul edilir. "Tum kugular beyazdir" ifadesi buna uygun bir ornektir. Eger tum kugularin beyaz olup olmadigina dair baska bir gozlem yapilmazsa, bu ifade dogru kabul edilir. Bu durum, demokrasideki "suclu oldugu kanitlanana kadar kisi masumdur" kuralina benzer. Teoriler denenir, yanlislanirsa yeni bir teori olusturulur. Bu surec, bilimsel ilerlemenin zincirleme devam etmesini saglar. Realistler ve Popper, bilimsel ilerlemenin surekli bir surec oldugunu ve tarafsiz bir dilin, yani herkes icin ayni anlama gelen bir dilin oldugunu soylerler.

Popper'in gorusunun bir eksikligi ise, eski teorinin yerine gecen yeni ve daha iyi teorinin eski teoriyi tamamen gecersiz kilmasidir. Ancak eski teori bazi alanlarda hala kullanilabilir; bu, Newton ve Einstein teorilerinin orneginde oldugu gibi.

Diger tarafta anti-realistler var. Realistlerin aksine, bu grup bilimin gercek dunyayi anlamamiza yardimci olmadigini, bilimin sadece bir dizi aciklama sundugunu savunur. Anti-realistler, bilimin objektif olamayacagini ve nihai bir sonuca goturemeyecegini one surerler. Her birey, dunyayi anlama, anlamlandirma ve yasam sekli olarak kendi bakis acilarini olusturur, bu yuzden her kisinin kendine ozgu bir dunya gorusu vardir ve bu gorusler degiskendir. Bu nedenle, bilim subjektif olup kisiden kisiye degisir ve tek bir tarafsiz gercek yoktur. Anti-realistler bilimi bir icat olarak gorurler, kesif olarak degil. Newton ve Einstein'in teorilerinin dilleri farklidir ve birbirlerini temsil etmezler. Dolayisiyla, bu iki teori uyumsuzdur.

Thomas Kuhn ise cogunlukla anti-realist ama kismen realist olarak degerlendirilebilir ve Popper'in gorusleriyle catisir. Oncelikle, kuhn bilimde ilerlemeyi ve yanlislama yontemini reddeder. Kuhn'a gore, bilim paradigmalar (surekli gelismeler degil) etrafinda sekillenir ve bilimsel topluluklar bu paradigmalar etrafinda toplanir. Paradigma, Kuhn'a gore bir dizi fikir ve dunya gorusudur. Kuhn, bilimin surekli bir gelisme olmadigini ve bunun yerine cesitli dunya goruslerinin radikal degisimler yasadigini one surer. Paradigmalar sadece devrimle degisir. Iki paradigma uyumsuzdur ve ortak bir karsilastirma olcutu yoktur. Bir beklenmedik sonuc bir anomali yaratir ve bu, teoriyi engelleyebilir ve belirsizlik yaratabilir. Krizler basladiginda, radikal degisiklikler olur. Eger anomali cozulemezse, paradigma terk edilir ve sistem degistirilir.

Kuhn'un "normal bilim" aciklamasi ise bir realist bakis acisi gibidir, cunku normal bilim donemlerinde ilerlemeyi kabul eder. Normal bilim, yeni bir paradigmada yapilan deneyler ve gozlemlerle genisleme donemini kapsar. Kriz donemleri normal bilim donemlerine dahil edilmez.

Kuhn ise "Duyusal deneyimler gercekten tarafsiz mi? Son uc yuzyildir Bati felsefesine yon veren gorus bu sorulara Evet diyor. Ancak bu gorus pek dogru gorunmuyor ve gozlemleri tarafsiz degil" der.

Bu ifade, ilk basta anti-realist bir bakis acisini yansitiyor gibi gorunuyor. Deneyimler, uygulamalar ve anlayislar kisiseldir ve degiskendir. Bu yuzden, tarafsiz olduklarini soylemek mumkun degildir. Insanlar, ozellikle bilim insanlari, farkli paradigmalar yaratirlar ve bu paradigmalar oznel olup kendi dili ve dunya gorusunu icerir. Karl Popper, bu ifadeyi kendi gorusleri ve teorileri dogrultusunda elbette ki reddedecektir.

Kuhn'a karsi bir karsi arguman ise su olabilir. Mesela: "Bilimin mumkun kildigi teknolojik ilerleme, Kuhn'un bilimin ilerlemedigi gorusunu curutur." Fakat bu ifade, Thomas Kuhn'un teorisiyle pek uyumlu degil. Cunku teknolojik ilerleme, bilimsel ilerleme tarafindan tanimlanir. Kuhn, normal bilim doneminde paradigmada ilerlemeyi kabul eder. Bu yuzden, teknolojik ilerlemenin paradigmadan kaynaklandigi durumlarda bu iddiayi kabul edebilir. Kuhn, paradigmada gerceklesen teknolojik ilerlemeyi kabul edebilir. Ayrica, "bilimsel ilerleme teknolojik ilerleme uretir" iddiasi, bilim ve teknoloji arasinda paralel bir iliski oldugunu soyler. Ancak Kuhn'un teorisi, bu iki alan arasinda boyle bir paralellik kabul etmez.

Simdi buraya kadar kisa bir ozet gecersek, Karl Popper ve Thomas Kuhn iki onemli filozof olup zit goruslere sahiptir ve ikisi de kimi noktalarda hem dogru hem kendi baslarina eksik--Oyle gorunuyor--Popper, bilimin gercekleri ortaya koydugunu ve insanlarin dunyayi anlama yolunda ilerlemeyi sagladigini savunur. O, nihai bir hedef oldugunu ve bilimsel ilerlemenin bu hedefe hizmet ettigini dusunur. Popper, ilerleme icin yanlislama yontemini kullanir. Ote yandan, Kuhn daha cok anti-realist bir gorunum sergiler ancak kismen realisttir. Bilimsel ilerlemeyi ve nihai hedefi reddeder. Kuhn'un realist tarafi, sadece normal bilim doneminde paradigma icindeki ilerlemeyi kabul eder. Paradigma, normal bilim, kriz, anomali ve bilimsel devrim gibi onemli noktalari icerir. Popper'in surekliligine karsi cikar ve bilimde kesintiler oldugunu savunur. Ayrica, Popper'in tarafsiz dil savini reddeder, cunku Kuhn'a gore farkli dunya gorusleri tarafsiz bir dilin olusumunu engeller.

Andrew 29-07-2024 02:32

Popper olayi
 
Karl Popper ve Thomas Kuhn birbirlerinin fikirlerini elestirse de, aslinda yaklasimlari sanildigi kadar zit degil, hatta birbirini tamamliyor olabilir. Ikisi de bilimin dogasi ve bilimsel bilginin nasil gelistigi konusunda onemli seyler soyledi, ama farkli sorulara cevap ariyorlardi.

Popper ideolojik teorilerle bilimsel teoriler arasindaki farki aciklamaya calisti. Ona gore sadece bilimsel teoriler birikimli olarak ilerliyor. Kuhn ise ideolojinin nasil bilime donustugunu ve bir donemin bilimsel aciklamalarinin nasil eskiyip gecersiz hale geldigini inceledi. Popper'in en onemli fikri "yanlislanabilirlik" kriteriydi. Buna gore bilimsel teoriler surekli test edilmeli ve yanlislanmaya calisilmali. Kuhn'un en onemli kavrami ise "paradigma"ydi. Yani bilim insanlarinin paylastigi ortak bakis acisi ve calisma bicimi. Popper bilimsel dusunceyle ideolojik dusunce arasindaki siniri belirlemeye cok kafa yordu. Zamanin bilim felsefelerini inceledi ama hicbirini tam olarak benimsemedi, kendi ozgun fikirlerini gelistirdi. Popper resmen kabul etmese de aslinda Pragmatizm'den etkilenmisti. Charles Peirce'i cok begeniyordu ama onunla kafasi uyusmuyordu. Uyusmayan sey de dogruluk kriteri.

Pragmatistler "ise yarayan" seyin dogru oldugunu soyluyordu. Yani sonuclari tahmin etmemizi ve kontrol etmemizi saglayan sey dogrudur diyorlardi. Popper bilimin bir arac oldugu fikrine katiliyordu ama teorilerin sadece arac olmadigini dusunuyordu. Ona gore teoriler dunya hakkinda gercek tahminlerdi. Ama bunu kanitlanamaz bir inanc olarak goruyordu, kesin bir bilgi olarak degil.

Popper, Pragmatistlerin dogrulama kriterini tutarsiz buluyordu. David Hume zaten deneyimle dogrulamanin mumkun olmadigini ileri surmustu. Popper'a gore bilimsel yontemle kesin olarak yapilabilecek tek sey yanlislamaydi. Popper'a gore bilimsel bir teori, deneyimle curutulebilecek evrensel bir ifade olmaliydi. Teoriden cikarimlar yapip bunlari gozlemlerle karsilastirarak, tek bir gozlemden yola cikip teorinin yanlis oldugu sonucuna varilabilmeliydi. Bu tumdengelimli bir akil yurutmeydi aslinda, tumevarimli gibi gorunse de. Popper bazi onermelerin digerlerinden daha guvenilir oldugunu soyluyordu. Cunku daha cok seyi daha kapsamli acikliyorlar ve zaman icinde curutme cabalarina daha iyi direniyorlardi. Yani ona gore, amacimiz teorilerin dogrulugunu test etmek degil, onlari yanlislamaya calisarak guclendirmek olmaliydi.

Popper'in argumanini ozetlersek: Bilimsel bir teori, belirli olaylarin gerceklesmesini acikca dislamali ki, bu olaylar gerceklesirse teorinin yanlislandigi kesin olsun. Bir teori ne kadar cok yanlislama girisimine direnirse o kadar guclenir. Boylece gelecegi tahmin etmede daha guvenilir hale gelir. Ama yine de gercegi tam olarak yansittiginin garantisi yoktur.

spartacus 29-07-2024 10:31

Popper 20. yüzyıl biliminde gedikler namına dinamitin fitili.

Tarihin gördüğü, en sığ, en dar kafalı sözde felsefecilerden, ideolojik saplantılarıyla, lafazanlığı edebiyat diye yurtturmayı başarmış(aslında birilerinin işine geldiği oranda), neredeyse bütün bilimsel teorileri ret etme noktasına getirdiği öznelci, nesnel ile özneli, olgu ile yorumu, veri ile yorumu, bilgi ile kurguyu ayırt etme kapasine sahip olmayan kıstasları, ideolojik bir o kadar da felsefi dar görüşüyle, Evrim teorisini dahi ret etmiş, uzun zaman sonra kabul edip kendisiyle de çelişmiş ve böylece sözde idealist, öznelci, sunuma, biçime dayalı kriterlerini aslında tarihe gömmüş, bilimselliğin temel ölçütünün veri olduğunu(gözlemler, deneyler veri edinmek içindir) görmezden gelmiş veya işine gelmemiş, ideolojik saplantılarıyla kör olmuş bir garabet manzumesi yazarı, umarım bir gün açtığı gedik ve zararlar -ki anlayan insanlar yok değil- anlaşılacaktır.

Bilim doğrulayarak , sınayarak ilerler ve burada doğrulamak amaç(ideolojik) değil, ölçüdür, yöntemdir, bu zeminde doğulanamayan zaten yanlışlanamaz da, yanlış olması içinde ayrıca yanlışın kriteri namına, yine doğrulama gerekir -ki Popper gibi ideolojik, öznel kriter, amaç olarak değil yöntem-ölçü-t olarak düşünülmeli. Bilimsel olan illa %100 ve "mutlak-her koşulda(saçma olurdu)" doğru olacak diyebir kaide olmadığı gibi, yorumu yapan da ısrarla ben bu yorumu yaptım, ama yanlışta olabilir deme zorunluluğunun şart koşulması demek değildir. "ebilir, abilir" gibi varsayım harici durumlar için de keyfi eklerde direten bilimden anlamıyor, bilimi sırf bir kurgu, varsayım, düşünme biçimi, fantazi, edebiyatta bir çeşit cümle kuralı gibi görüyor demektir.

Yanlış da, doğru da, gözlem, deney veriye dayanarak elde edilen, akıl-mantıkla bağdaşan yorum da bilimseldir. Kısaca yanlış bildiğimiz ne varsa, bilimsel yol ve yöntemlerle edinmiş, yorumlamışsak, bilimseldir, doğru bilgi de, yanlış bilgi de bilgidir, yeterki bu durumun temelinde veri ve nesnel dayanaklar yatıyor olsun.

Doğrulanamayan, veri, gözlem, deneye, sınamaya dayandrılamayan veya bağıntı kurulamayan, zaten yanlışlanamaz da, diyorum ya dar kafalı... Bize, aşağıdan baktığı bir tepenin çıkışı olduğu, ama inişi olmadığını söylemiş gibi, nasıl varmış o kanıya? Tepenin diğer yüzü yokmuş diyelim, inişten anladığı kendi dar açısı, iyi de iniş-çıkış ön yüzde de mevcut, yani önce tepeyi aşıp, sonra diğer taraftan inişe geçmemiz gerekmiyor. Birisi yoksa, diğeri de yok veya anlamsız, zaten birlikte. Yöntemi geçtim, yorum -öznel- açıdan da baksak, doğrulanamayan, yanlışlanamaz(nasıl anladık yanlış olduğunu, yoksa başka bir doğru mu bulduk), doğru yoksa yanlışta olmaz, ama ortada bir teori varsa, esas olan doğru-yanlış kıstasıdır, daima yanlışlama diye bir kıstas olmaz, ancak yöntem olarak doğrulamak esas alınmalıdır -ki yanlışı anlam kazanabilsin -ki akıl-mantık, insan doğası bilerek yanlış yorumlayım da birileri yanlışlasın mantığıyla çalışmıyor, saçma olurdu, mantık kıyas-kıstas doğrulama esaslı işlev kazanır.

Ne yapalım ki şimdi, evrimi yanlışlayalım, bu bir olgudur, teorinin olgu düzeyi artık ne yanlış, ne doğru kıstasına muhatap değildir, muhatap olan artık spesifik detaylardır. Örneğin şu ya da bu türün ilk ortaya çıkışının 500.000 yıl önce olduğunu söylersek, elimizdeki budur ve şu halde yorumumuz doğrudur, bu sebeple yanlışta olabilir-çünkü eldeki veriye dayalı, kıstas kriterimiz var-, ancak yarın bir başka fosil bulunur(diğer kıstas kriterimiz oldu) ve onun yaşı 600.000 ise bu o türe dair spesifik bir detaydır, yani teoriyi bağlamaz. Evrim yanlışalanabilir mi? Hayır. Genel -olgu- teorisi yanlışlanabilir mi? Hayır, işin bu yönü artık doğru-yanlışın muhatabı değil, bir gerçekğin ifadesidir.

Popper bilimselliği, gözlem, veri ve yorumun nasıl elde edildiği(yol->bilimsellik burada aranır) ölçütünü, dar görüşü ve ideolojik saplantılarıyla deformasyona uğratmış denebilir. Asıl temel yerine -bilimselliğin ölçütü olan nesnellik, gözlem veri ve akıl-mantıkla bağdaşırlık- meseleyi öznel kanallara, doğru-yanlış üzerinden ideolojik zemine kanalize, o zeminde ele almaya çalışmıştır. Oysa doğrulamak burada yönteme-ölçmeye- dairdir de denebilir. Yani buradaki doğrulama kavramı, gözlem, deney, sınama bilimin, bilimsellik(gözlem, deney sınamalarla elde edilen veriye dayanırlık) kümesinin içindedir, belirleyen değil, bilimle-bilimsellikle belirlenendir. Bilim de böyle gözlem->deney->veri->yorum->sınama(doğrulama içinde), akıl-mantıkla bağdaşırlıkla ilerler. Herhangi bir teoriyi sonsuza kadar yanlışlamaya çalışmak, bir bütün halinde teoriyi de mutlak doğrulamak gibi bir amaç olamaz, o sınama işi veri edinimi sürecine tabidir ve şahsına mahsus genellenmiş, ideolojik amaç haline getirilmiş bir uğraş değildir. Örneğin bir şeyi bir kez ölçeriz, bir kez daha, bir kez daha ölçeriz, burada amacımız ne olabilir? Yanlışlamak mı? Neyi? Sonsuza kadar ölçmek zorundayız o halde...

Andrew 29-07-2024 22:21

Kuhn I -Kitap hakkinda genel
 
Yukarida, iki mesaj ile genel olarak Popper'in gorusleri paylasildi. Simdi, Thomas Kuhn'un goruslerini anlamak icin asil kaynaga gidelim. Yani, *Bilimsel Devrimlerin Yapisi* kitabini genel hatlariyla ele alalim ve neler anlatiliyor bir bakalim. Bu kitaba ne olcude hakim olundugunu bilmedigim icin genel hatlariyla ifade edilecektir. Kitabin adindan da anlasilacagi uzere, Kuhn'un ilgilendigi ana konu "bilimsel devrimler" dedigi tarihsel donemler. Bu donemlerde, evrenin nasil isledigine dair mevcut bilimsel anlayis koklu bir sekilde -- yada devrimsel diyelim--degisir ve yerine tamamen farkli bir anlayis gelir. Kuhn'a gore, bir bilim dali olgunlastiginda, tarih boyunca uzun sureli duraganlik donemleri olur. Ve devrimlerle kesintilere ugrar. Yani, bir bilim dali gelisirken birkac farkli asamadan gecer.

Bir bilim dali gelismeden once, genellikle konuyla ilgili yonsuz ve biraz da daginik bir arastirma donemi yasanir. Bu donemde cesitli okullar vardir ve her biri problemleri degerlendirme yontemlerini farkli sekillerde tanimlar.

Bu on-paradigma donemi diyelim. Bu donemde, bilimsel cerceveyi cizen bircok rekabetci okul arasindan biri, zamanla digerlerine oranla daha cok egemen gorus haline gel(ir)ebilir. Bilim insanlari, kendini bircok problemi cozebilen ve gelecekteki arastirmalar icin buyuk vaatler tasiyan bu gorus/ekol/okul etrafinda toplanir. Bu ekolu one cikaran cesitli gelisimler ve basarilar olur ve Kuhn bu basariyi "paradigma" olarak adlandirir.

Paradigma derken, Kuhn, "paradigma" terimini iki sekilde kullanir. Ilk olarak, paradigma somut bilimsel basarilari ifade eder. Bu, bir bilimsel disiplinin tum sonraki arastirmalarini yonlendiren ornek basaridir. Ornegin, Newton'un mekanigi, yada Franklin'in elektrik teorisi gibi ornekler...Bu calismalar, kendi disiplinlerinde genis kapsamli sorunlara yonelik birlesik bir yaklasim sunar ve bu nedenle belirleyicidir diyebiliriz.

Ikincisi, paradigma terimi, orneklerde bulunan problem, yontem, teorik ilke, kavram vb. standartlarin tum kumesini ifade eder. Bu kumeye "disiplin matrisi" denir. Ingilizce mealiyle 'Disciplinary Matrix' olarak soylenebilir. Disiplin matrisi, bilim insanlarinin arastirmalarini yuruttugu teorik, metodolojik ve degerlendirme cercevesidir. Bilimsel topluluk, sosyal bir tanima dayanir: belirli bir egitim ve iletisim araciligiyla bir araya gelir ve belirli turdeki problemlerle ilgili benzer ilgi ve cozumler var mi, onlarla ugrasir.

Ornekler, problemleri cozme ve gelistirmenin temelini olusturur. Bilimsel egitimde, bir ornegi ogrenmek demek su demek: yeni problemleri o ornege benzer sekilde gormeyi ve o ornege uygun ilkeleri yeni problemlere uygulamayi ogrenmek anlamina gelir. Baslangic seviyesinde bilim insani, bir problemin bircok ozelliginden soyutlanarak, cozumun turetilebilmesi icin hangi ozelliklerin bilinmesi gerektigini belirler. Bu nedenle, ders kitaplari genellikle standart problem setleri icerir ve bu formulleri dogru bir sekilde uygulamak onemlidir. Teori ogrenmek, yeni bir bakis acisi kazanmaktir; yani problemleri teorik ilkeler dogrultusunda gruplayabilmek anlamina gelir.

Bir paradigma kabul edildikten sonra, arastirmalar, bu paradigmaya uygun yontemlerle belirlenen problemleri cozmeye yonelik olur. Paradigma, cozumlerin oldugunu soyler (ancak cozumun tam dogasi ve yolu genellikle bilinmez), bu yuzden Kuhn, bu donemi "bulmaca cozme" olarak tanimlar.

Bazen, paradigma icinde bir cozum bulunamaz. Eger problem cozulmeye calisildiginda devam ederse, bilim insanlari bir kriz duygusu yasayabilir ve bazi temel varsayimlar sorgulanabilir. Bu durum, cesitli rekabetci gruplarin yeni cozum stratejileri gelistirmesine yol acar. Problem artik bir "anomali" haline gelir ve eski paradigma sorgulanir. Yeni yaklasim, genel basari ve vaatleri nedeniyle buyuk bir takipci kazanir ve bu cozum, yeni bir paradigma olarak kabul edilir.

Ancak, tum bilim insanlari hemen bu yeni paradigmayi benimsemez. Bazilari eski paradigmanin teorik cercevesini koruyarak bir cozumun bulunacagina inanir. Zamanla, cogu bilim insani yeni paradigmanin basarisina ikna olur ve sadakatlerini degistirir. Direnenler, bilimsel topluluk tarafindan goz ardi edilebilir veya bu toplulugun guc yapisindan cikarilabilir. Sonunda, yeni paradigma gecisi tamamlanmis olur.

Andrew 29-07-2024 22:44

Kuhn II --Onu anlamak
 
Thomas Kuhn'un Bilimsel Devrimlerin Yapisi kitabinda bilimin tarihini inceleyerek bilim felsefesini olusturdugunu goruyoruz. Bilim insanlarinin ne yaptigini spekulasyonla degil, teorilerin nasil yaratildigini ve test edildigini, bilim topluluklarinin arastirmalarini destekleyen varsayimlar ve aksiyomlari nasil belirledigini gozlemleyerek anlamaya calismisti. Thomas Kuhn kitabina su sozlerle basliyor: tarih, eger sadece anekdotlar veya kronoloji olarak degil, daha fazlasi olarak gorulurse, mevcut bilim anlayisimizda keskin bir donusum olmali.

Kuhn, tarihsel incelemelerinden bir teori modeli buluyor. Bu asamalari basit bir sekilde ozetlemek gerekirse, on-paradigma asamasinda, bilimsel bir alanda birbirine rakip okullar arasinda tartismalar yasaniyor. Bu okullar, hangi arastirma yontemlerinin en kullanisli oldugu, hangi sorulara daha fazla dikkat edilmesi gerektigi ve bilimsel sorunlara nasil cozumler bulunacagi konusunda anlasmazlik icine giriyor. Bu asamada bilimsel bir fikir birligi saglanmamis oluyor. Genellikle bu on-paradigma asamasi, bir disiplinin erken donemleriyle iliskili.

Eski filozoflar, ornegin Thales, Anaksimandros, Anaksimenes ve Demokritos, evrenin dogasini anlamaya calismis ama "arche" yani her seyin ilksel elementi konusunda farkli gorusler ileri surmusler. Bir bilim toplulugu, yontemleri, problemleri ve ana aksiyomlari kabul ettikten sonra, ikinci asama olan normal bilim basliyor. Burada arastirmalar bir paradigma altinda yurutuluyor ve disiplin, olgunlasmis bilim olarak kabul ediliyor. "Paradigma" teriminin kisaca anlami, gelecekteki arastirmalar icin rehber olarak alinan ornek arastirmalardir; yani bilimsel topluluk tarafindan benimsenmis problem ve cozum modelleme yollari. Bu kavram, Kuhn'un daha sonra "sembolik genellemeler" olarak adlandirdigi ifadeler ve iddialari icerecek. Sembolik genellemeler, grup tarafindan gerekce gostermeden kullanilan bir dizi ifade. Ornek parcalar ve sembolik genellemeler, bir paradigmanin parcalaridir.

Normal bilim, bu genellemeleri paradigmanin tahminleri ile gercekler arasindaki uyumu artirarak gerceklestirir. Ayrica paradigmayi daha da detaylandirir. Normal bilim, paradigmada belirlenen teorik ve metodolojik tekniklerle calisir. paradigma sadece teoriyi degil, ayni zamanda arastirmada one cikarilmasi gereken gercekleri de yonlendirir. Bir metafor kullanmak gerekirse, paradigmalar dunyayi gordugumuz ve yorumladigimiz lensler gibidir; bazi olgular one cikarilirken, digerleri goz ardi edilir. Bu anlamda, normal bilim devrimci girisimleri ve yeni kesifleri tesvik etmez cunku bunlar paradigmayi tehdit eder. Kuhn, paradigmanin ne oldugunu daha iyi aciklamak icin Gestalt Psikolojisi kavramlarini kullanir. Gestalt Psikolojisi'nde, algiyi aciklamak icin genellikle resimler ve goruntuler kullanilir. Ana fikir, goruntunun notr bir sekilde gozlemlenmedigi, aksine yorumlandigidir. Ornegin, unlu ordek-tavsan resmine bakildiginda, hem bir ordek hem de bir tavsan gorulebilir. Ancak her iki katmani ayni anda gormek zor. Kuhn, bu etkiden, paradigmanin bir arastirmacinin dunya ile olan iliskisini nasil etkiledigi konusunu gundeme tasimistir. Paradigma bir yonu one cikarirken digerini golgede birakir. Bu yuzden bilimsel devrim, vizyon degisikligi gibidir; bilim insani "yeni bir gestalt gormeyi ogrenmelidir."

Bir paradigma, hem gelecek arastirmalar icin model olan ornek arastirma parcalari hem de varsayimlar, yontemler, problemler ve bunlarin cozum yollari ile olusur. Kopernikus'tan once, evrenle ilgili kabul gormus paradigma neydi?Greko-Romen astronom Ptolemaios'unkiydi. Ptolemaios, evrenin Dunya merkezli bir modelini savunmustu. Dunya, onun modelinde sabitti ve tum goksel cisimler etrafinda donerdi. Daha sonraki asamada bir devrimle sonuclandi. Bu, bilimsel uygulamayi ayrintilara kadar sekillendiren bir paradigmanin mukemmel bir ornegidir.

Andrew 29-07-2024 23:08

Alıntı:

spartacus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 659829)
Popper bilimselliği, gözlem, veri ve yorumun nasıl elde edildiği(yol->bilimsellik burada aranır) ölçütünü, dar görüşü ve ideolojik saplantılarıyla deformasyona uğratmış denebilir.


Bu ve diger yazilanlar dogru. Bu sebeple, Popper'in modasi--popularitesi bir seviyede dususe gecti. Ben, yanlislanabilirlik hakkinda biraz konusmak istiyorum. Cunku burada bazi problemler var.

Karl Popper'in bilim felsefesinde one surdugu yanlislanabilirlik (falsifikasyon) ilkesi, bilimin dogasini anlamak icin onemli bir adim olabilir, ancak bu ilkenin bazi buyuk eksiklikleri var. Popper'a gore, bir teorinin bilimsel olabilmesi icin yanlislanabilir olmasi gerekiyor. Yani, bir teori eger curutulebilirse bilimsel kabul ediliyor. Peki, bu gorus pratikte ve teorik olarak ne kadar gecerli buna bakmak lazim.

Ilk olarak soyle soylemek lazim: herhangi bir teoriyi test etmek genellikle cok sayida yardimci varsayim ve arka plan bilgisi gerektirir. Ornegin, Newton'un evrensel cekim yasasini ele alalim. Bu yasa, cekim kuvvetlerinin nasil isledigi hakkinda bir seyler soyler ama dogrudan kuvvetleri gozlemleyemeyiz; bunun yerine, kuvvetlerin etkilerini gozlemleriz. Bu etkileri test edebilmek icin hareket yasalari gibi ek teorilere ve cesitli olcum cihazlarina ihtiyac duyariz. Yani, bir teoriyi test etmek icin ek hipotezler ve varsayimlar yapmamiz gerekir. Test basarisiz olursa, bu genellikle her zaman teorinin degil, bu yardimci hipotezlerin yanlis olabilecegini de gosterebilir. Bu durumda, teorinin kendisini curutmek o kadar kolay olmuyor; daha cok bu ek varsayimlar ve yardimci hipotezler uzerinden ilerliyoruz.

Bir diger onemli nokta, Popper'in yanlislanabilirlik ilkesinin arka plan varsayimlarinin dogru oldugunu kabul etmesiyle gecerli olmasidir. Yani, bir tahminin yanlislanmasi, teorinin yanlis oldugunu degil, kullanilan varsayimlardan birinin yanlis olabilecegini gosterebilir. Bu, bir teoriyi dogrudan yanlislamak yerine, varsayimlar uzerinde yogunlasmamiza neden olur. Bu da, teorilerin aslinda yanlislanabilirlik ilkesinin otesinde test edilmesi gerektigini gosterir.

Bilim insanlari genellikle bir teorinin basarisiz tahminleriyle karsilastiklarinda, teoriyi hemen reddetmek yerine, bu teoriyi test etmek icin kullanilan varsayimlar ve yardimci hipotezleri gozden gecirirler. Bu yaklasim, Popper'in teorinin sadece yanlislanmasina dayali gorusunden farklidir ve bilimin daha karmasik isleyisini yansitir. Bilimsel arastirmalar, teorileri dogrulamak ve gelistirmek icin surekli bir gozden gecirme surecini icerir. Bilim insanlari, genellikle teoriye bagli kalmak yerine, eksiklikleri gidermek icin daha genis bir cerceve icerisinde calisirlar.

Son olarak, Popper'in induksiyon sorununu cozulmesi mumkun olmayan bir problem olarak gormesi, bilimsel bilginin evrimini ve gelisimini anlamada eksik bir yaklasim. Popper, teorilerin asla kesin olarak dogrulanamayacagini savunur, ancak bilimsel teoriler genellikle gozlemsel verilerle desteklenir ve bu veriler zamanla daha guclu bir temel olusturur. Bu, bilimin bilgiye ulasma yollarini daha genis bir cercevede ele almak gerektigini gosterir. Bilimsel bilgi, zamanla birikimle ve gozlemsel destekle sekillenir; bu da Popper'in onerdigi basit yanlislama surecinin otesinde bir anlayis demektir.

Sozun kisasi, bu ilke, bilimsel teorilerin dogrulugunu ve gecerliligini degerlendirmede eksik bir cercevedir..Oysa, bilimin gercek isleyisi farklidir; daha kapsamli bir yaklasimi vardir ve surekli bir gozden gecirme sureci ve dogrulama vardir.

Bu nedenle, onerilen bu ilke, kulaga hos geliyor ama bilimin karmasikligini ve gelisimini yeterince yansitamiyor. Eksik kaliyor.

spartacus 30-07-2024 07:36

Alıntı:

Alvin´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 659834)
Karl Popper'in bilim felsefesinde one surdugu yanlislanabilirlik (falsifikasyon) ilkesi, bilimin dogasini anlamak icin onemli bir adim olabilir, ancak bu ilkenin bazi buyuk eksiklikleri var. Popper'a gore, bir teorinin bilimsel olabilmesi icin yanlislanabilir olmasi gerekiyor. Yani, bir teori eger curutulebilirse bilimsel kabul ediliyor. Peki, bu gorus pratikte ve teorik olarak ne kadar gecerli buna bakmak lazim.

Yazının ilerleyen bölümlerinde gerekirlik ve kapsamın genişliği açısından, asıl belirleyici zemin açısından ve asli unsur ve belirleyenleri dile getirmişsin, tekrar etmek gibi değil, ben biraz daha özele, daha dar çerçevede işin mantığına inerek;

Evet, tabi, Popper açısından sorun şurada, ister doğrulanabilir mi, ister yanlışlanabilir mi diyor olalım, doğrusu sınanabilirliktir(ki bu da faktörülerden birisidiri amaç değildir) ama bu tür kriterler -ki gerekli olursa- aslında ikincildir. Yine de Popper gibi düşünelim ve tamam kabul "yanlışlanabilir mi" diyelim. Bu zaten bir kriterterdir, ancak burada Popper'ın dar görüşlülüğü -ki ben bilerek yaptığını düşünüyorum-, biçime-kalıba, aslında iddia'ya(yani öyle ya da böyle ideolojik, öznel) dayalı bir kriteri temsil eder.

Oysa bizim kastettiğimiz doğrulama, ideolojik bir doğru-yanlış temelinde değildir, sınamanın geçerliliği ölçüsü-teyidi anlamındadır, Popper ve türevleri, dar kafalı ideolojik-politik safları gereği, işine böyle geldiği için, meseleyi ideolojik bir doğrulama-yanlışlama amaca(!), düzlemine, eksenine kaydırıp, dilediğini bilimsel, dilediğini de keyfen bilim dışı, zırva ilan edebiliyorlar, bu kabul edilebilir mi? Oysa bilimde, felsefede sınama bir araçtır, yöntemdir, amaç veya ideolojik doğru-yanlış zeminiyle zerre ilgisi yoktur.

Örneğin bilimsel bir iddiada doğru-geçerli görünen bir ifade, mutlak doğru, tek doğru benim, ben doğru söyledim gibi ideolojik bir ifade amacı taşımaz, yani yorum açısından kaçınılmaz olan teyit ile ilgilidir, bir ölçüdür. Peki bizim sözde bilimciler, tuberler(youtube v.s) ne yapar, işine gelmeyeni bu temelden çarpıtıp, ideolojik hasım ilan ederek tribünlere oynar.

Teori dediğimizde ise, doğrulabilir mi, yanlışlanabilir mi gibi sorular tavşanla, dağ meselesine dönüşür, -ki Alvin zaten değinmiş, hiç bir teori dar-öznel veya kapsamı darlaştırcı kriterlere vurulamaz(şart olarak söylemiyorum, teorinin yapısı-doğası gereği), bu eşyanın da doğasına aykırı.

Bir iddianın doğrulanabilir mi, yanlışlanabilir mi olduğunu belirleyen nedir? İşte o anda içeriğe, muhtevaya yöneliriz. Popercılar ise bununla ilgilenmezler. Kişilerin çeşitli makalelerde ulaştıkları kanılarını ifade ettikleri cümle, makaleden kopartılır, sonra da bunlar -magazin-tuber- bilimcileri, diplomalı ezberciler, sözde bilimciler diyebiliriz- alın işte, dir, dur demiş, o halde bu bilimsel değil deyip çıkarlar. (bilim edebiyat değil ki, kişi bir şeyi ölçmüş ise ölçtüm bu değeri gördüm diyecek tabi görmüşte olabilirim, görmemişte olabilir demeyecek, Zübüklük burada aranamaz, kanılar, yargılar, vargılar artık her ne ise, meselenin kendisini değil, ulaşılan sonucu temsil ederler.)

Popper bilinçli olarak şişirilen birisi oldu, çünkü dar görüşüyle, birilerine bilimselliği deforme edebilirlik imkanı sunarken, başka birilerinin işine geliyorsa doğru gelmiyorsa yanlış esaslı pragmatizmine de kapı aralamış oldu Bu da günümüz paradigması için, sözde bilim için, şarlatanlar için bir nimete dönüşmüştür. Elbette bu Popper'ın iradesinden bağımsızdır, ancak yine de, Celal Şengör gibi nazi kafalı, yobaz-bağnaz sözde bilim insanı modelli lafazanların, cahillerin, popüler hamasetçilerin, ideolojik saplantılı ve bu bahisle trolleşmişlerin veya orada burada popüler bilim gösterisi adı altında kişisel popülerlik, bilimselliği eğip bükerek, bulunduğu kabın şeklini alacak bir form-kıvama değin cıvıtıp, bilim ve bilimselliği kıvırtabilen, herkesin görüşüne göre hitap eden sözler manzumesiymiş gibi sunmaya çalışan, şahsı namına maddi-manevi menfaat kasan orta oyuncuların iradesinde hayat bulur.

Andrew 30-07-2024 07:54

Alıntı:

spartacus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 659835)

Kişilerin çeşitli makalelerde ulaştıkları kanılarını ifade ettikleri cümle, makaleden kopartılır, sonra da bunlar -magazin-tuber- bilimcileri, diplomalı ezberciler, sözde bilimciler diyebiliriz- alın işte, dir, dur demiş, o halde bu bilimsel değil deyip çıkarlar.

Bunu popular bilimciler ve genelde oradan beslenen 20-35 yas araligindaki bir gruplar icin de soyleyebilir miyiz? Bugun evrimagacinin yeri de yukarida ifade ettigin aralikta midir?

spartacus 30-07-2024 10:47

Alıntı:

Alvin´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 659836)
Bunu popular bilimciler ve genelde oradan beslenen 20-35 yas araligindaki bir gruplar icin de soyleyebilir miyiz? Bugun evrimagacinin yeri de yukarida ifade ettigin aralikta midir?

Evet.

Platform açısından ise, sanki ağrılıklı olarak teşvik edilenin, sosyal medyacılık, kütüphanecilik, alıntıcılık, bazı hallerde papağanlık olduğunu görüyor gibiyim -ki bazı akademik sitelere üye olanlar varsa görebilir(*), yüzlerce makale vardır ve her gün birileri şu ya da bu konularda-her ne kadar bazıları belkide bir çoğu ezber, ölü gibi, estetik kaygısının ağır bastığı(sanki roman yaz demişler), muğlak, çok şey söyleyip, hiç bir şey söylemeyen tarzda olanı çok olsa da, buralardan ezber üzre kopyaya-yapıştır yapıldığını düşünüyorum..

(*) kaynak açısından örnek bir site vereyim
https://www.academia.edu

Tabi pragmatik ve kısa vadeli yaklaştığımızda faydalı mıdır, evet, böylesi bir dünya ve toplum bilincinde, faydalıdır, uzun vadede zararlı olabilir mi-evet-, ancak faydalı olup, olmaması başka bir konu açısından değerlendirlebilir belki, ama bu konu-eleştiriyi saf dışı bırakacak bir gerekçe olarak öne sürülebilir mi? hayır.

Yani faydalıdır, kabul, ama bu bilimsel ciddiyet ve kriterleri, magazin anlayışına, çeşitli menfaatlere değişeceğimiz anlamına gelmemeli.

Şimdi wiki'de dahi gezsem, kendime bir konu seçsem, ya da arasam bulduğum makalelerden edebiyat manzumesi ve estetik kurallarına uygun bir şeyler söylesem aktarmış olur muyum? Evet, ancak bu yapıla, yapıla geride düşünmeyen, sorgulamayan, böylece kavramayan, klişe, tek dayanağı kim-hangi kurum- söylemişe indirgenmiş, istifçi-kütüphaneci, bilimsellikle bağdaşmayan kriterlerle dolu bir magazin anlayışı hakim oluyor.

Yani bilmiyorum, kutsal kitaptan ayet aktarılmış gibi hissediyorum, makale dilleri bilimsel değil, metafizik, edebiyat, estetik ağırlıklı, çok şey söyle, ama hiç bir şey söyleme gibi bir anlayışın hakim olduğunu görüyorum ya da bana öyle geliyor. Oysa, eleştirilemeyen(olumlu veya olumsuz sorgulanamayan) hiç bir makaleyi, bilimsel makale olarak görmüyorum, günümüzde hakim olan magazin dünyasında ise aksine makaleler ölü, yazar edebiyat parçalamış, bunu yaparken de tamamen muğlak, suya, sabuna hiç dokunmamış, klişeleri tekrar edip çıkmış, bana çok sığ, garip geliyor.

Bilimi anlamlı kılan ve felsefenin de kaçınılmaz olarak doğurduğu(doğum yaptığı) o sorgulama, irdeleme, sınama, şüphe, akıl-mantıkla bağdaşırlık kriterlerinden ise eser yok, dolayısıyla eleştiri şansı da olmuyor... (tümü de böyle mi, elbette değil, böyle bir iddiam yok, ama beni rahatsız eden hakim olan bilimsel edinim, eylem(düşünme, irdeleme, sorgulama) yerine magazin kültürü olması... şu ya da bu kişiyi mi yargılıyorum, hayır, paradigma-statüko hakim anlayış bizi buraya sürüklüyor)

spartacus 05-06-2025 09:50

Şu başlıkta tarafımca konusu geçmiş ancak, yazı uzayacağı ve ilgili içeriğe uygun düşmeyeceği ya da en azından ilgili videonun konusu olmamasından ve ifadelerimin mesnetsiz kalmaması adına, Poppercı Yanlışlama İlke-sizliğine buradan devam ediyorum.

Bir Görüş, İddianın Koşulu, Sağlayanı mı, Yoksa Nerede ve Nasıl Sunulduğu mu Önemlidir?
Daha önceleri bu konuda bir hayli yazmıştım ancak Popper'ın bilerek çarpıttığı, ideolojik, politik davrandığı görüşümü, tümünü birden daha da anlamlı kılacak bir biçimde trollük faaliyetleri eksenine değin taşımış bulunmaktayım. Popper'ın bilinçli, ideolojik olarak sakatladığı mantığın nasıl işlediğini örneklemek gerekirse; Popper, yağmurun oluşumunu nasıl açıklayabilirdi? Güneş ısı, atmosfer, suyun yapısı, buharlaşması, deniz,okyanuslardan söz edilmemeli, çünkü bu durumda yağmura gerçekte neyin sebep olduğunu itiraf etmiş olurdu. Bu soruya nasıl cevap verilebilir? Popper ne yapmalı, nasıl yapmalıydı da objektif temel, dayanak ve koşulların göz ardı edilmesi, gözlerden uzak tutulmasını sağlamalıydı? Popper bu sorunu öznel,subjektif bir alana taşımalıydı ki, çözüm olarak kriteri SUNUMA endekslemiştir. Mesele yağmurun nasıl oluştuğu değil, artık mesele söylemin nasıl dile getiridliği olmuştur. Yani BİÇİME DAYALIDIR -ki Popper da bunu bilir, zaten inkar da edilemezdi. Kabaca izah etmeye çalışırsam, yağmurun nasıl oluştuğu, ne olduğu vb. içeriğiyle ilgilidir, ne olduğu, nasıl oluştuğunun sunumu ise biçime.

Kısaca Popper'ın sözde "yanlışlama ilkesi" bir iddianın nasıl sunulduğuyla , bir çeşit üslup, dilin doğru kullanımı, kanının mutlak biçimde sunulmaması gibi esaslarla ilgilenir, ilgilidir. Yani bilimsel pratikle ilgisi olmamakla birlikte bilimsel eylemin bir parçası da değildir. Neden dile getirdim? Çünkü doğrulama ilkesi, hem bilimsel pratikle ilgilidir hem de bilimsel pratiğin bir parçasıdır. Bunları ben söylüyorum ya, şu an bilimin statükosu nedir? Sen bunları söylüyorsun da uzman mısın, Nobel Ödülü mü aldın, ifadelerin hangi hakemli dergide yayınlandı vb. gibi safsatalardır, yani nasıl bir çark kurduklarının farkında mısınız? Kısaca ne dediğiniz önemli değil, safsataya uyup, uymadığınıza bakılır ve bu yaptıkalrının da bilim olduğunu söylerler, işte buradan dahi tabanda felsefe (nesnel, materyale dayalı) yoksa bilim, sadece hamallığa endesklemiş ve bu hamallıktan işlerine geldiği ölçüde faydalanan akıl, mantık dışı edebiyat, karmaşa ve karışıklığa yol açan, deforme edilmiş biçimde bilim bürokratları edebiyatından ibaret hale gelir, ki işte tam da bu yüzden bu alanda yaşanılan Modern Ortaçağdır ve artık tek kıstas öyle iddia ediyor madem, olamaz mı? O'nun dediği de gerçek olamaz mı, hem Nobel mi aldın, hangi hakemli bir yayında yayınladın gibi subjektif veya sırf sadece kuruma dönük "mesleki yayınlar" bazında değerlendirme ölçütüne varır(elbette örneğin bir Jeolog'un mesleki yayınlarda yazıları vb. önemsenebilir bu kişi, kişinin eylemi, ilgili alanda katkısı, üretimi vs. değerlendirmek için, yani aslınd akişiseldir. Çok yazması veya az yazması söylemlerinin kıstası, değerlendirmesi, ölçütü olabilir mi? Olamaz, bir görüşün değerlendirmesi, görüşün kendisiyle, içerik, dayanaklarıyla yapılabilir, kimin söylediği, nerede söylediği önem arzetmez. Bu düşünceye, bilimsel tespit, analiz ve eleştiriye, düşünceye ket vurmak için yapılmamalıdır). Birisi çıkıp "evreni dedem yönetiyor olabilir(!)" dese, bilim iddiada bir dayanak, kanıt aramayacak, ama "ne yani olamaz mı?" diye mi soracak, sormalı, ya da o da O'nun düşüncesidir diyerek kabul mü edilmeli(nerede kaldı ciddiyet, akıl, mantık, felsefe ve bilim disiplini?)?. Oysa "bırakın bilimsel mi değil mi tartışmasını, böyle bir iddia olamaz çünkü hiç bir dayanağı dolayısıyla da ortada bir iddia yok. Olabilir demesi ve yanlışlamaya yani aksini(nasıl olcaksa) göstermeye imkan tanımakla bilimsel, iddiaya da olabilirlik katmış olmuyor ve olmayan iddiayı kabul etmenin de imkanı, koşulu yok" demenizin yanıtı bu olmamalı. Evet birisi çıkmıştı evrende sadece 1, evet sadece 1 elektron olduğu ve her an her yerde olduğunu iddia etmiş, ciddi ciddi oturup bilimsel teori olarak ele alınmıştı, aynen 24 boyut uyduranların idealist, mitolojik, metafizik kurgularına da(elbette içinde olguya, bilime dayalı unsurlar da var) o gözle bakıldığı gibi...

Bilimsel açıdan "Doğrulamak(SINAMAK, yanlışlamak buna içkin)" Bilimsel Pratiğin Parçası iken, Popper'ın Subjektif Kriter Yanlışlamacılığı Bilimsel Pratiğin Dışındadır.

Diyelim ki bir olguyu ele aldınız, gözlemler, yüzlerce deneyler, elde olan veri, dayanaklar, koşullardan yola çıkarak, "A durumunda sonuç daima B olacaktır, oldu, olmuştur" dediniz. Tamam işiniz bitti, Popper'a göre bu bilimsel olamaz. Bilimsel olması için şöyle demeniz gerekirdi, "A durumunda sonuç B olabilir, ama bu yanlışlanamadığı sürece de bu ifade geçersizdir". Evet Popper'a göre durum budur. Peki nasıl yanlışlayacaksınız? Burada bahse konu olan olgudur ve zaten yanlışlanamaz, illa yanlışlanmalıdır diye bakılırsa, olgudan da söz edilemez. O zaman cümle "X ne olduğu bilinmeyen ve dahi hiç bir zaman gözlemlenmemiş olanın sonucu, hiç bir zaman bilinemeyecek olan K olabilir, tabi ki bu Z'de olabilir, hatta her an her şey olabilir" Popper'a göre şimdi bilimsel oldu, oysa olguyu ve koşulları dile getirirken, olguya dayanmaktan başka çareniz mi var(yani bir olgu, sanki iradi bir eylemmiş ve keyfilik içeriyormuş gibi oturup kendini yanlışlayabilir mi ki, gözlemi de yanlışlanabilsin?)? Kısaca A durumunun, o koşulda(her koşulda değil!) B durumuna yol açmasını kabul ederseniz, olguyu yanlışlayamıyorum o halde bilim dışıdır denemez, olgu veri koşulda(zaten o koşullarda kriteri vardır) yanlışlanamaz, ancak doğrulabilir(sınama ile tespit), bu verili koşullar farklı olduğunda ise; farklı sonuçlara yol açar, açabilir(bu da bilimsel (Popper bilim dışı subjektif yanlışması gibi değil) yanlışlama kriteridir, salt nesnel koşul değil, gözlemin kendisi de koşulun bir parçasıdır, yeterli gözlemin ve sınamanın, deneylerin yetersizliği durumu da göz önüne alındığında, bu mümkün olduğunda teori, iddia, kanılar da, yine olgudan alınan veri, dayanağa(bir illa yanlışlama, yanlışının d aolması safsatasına bağlı olarak değil) evrilebilir, değişebilir, değişmelidir. Kısaca doğrulamak(yanlışlama da buna içkindir, beraberdirler, sınama bütününün parçasıdırlar) tamamen pratik, yani bilimin, keyfiyet değil olgudan hareketle eylemin, gözlemin parçası olmalıdır. İşte bu bahisle de denebilir ki, Popper; "Modern Bilimin Ortaçağı" mimarlarındandır denebilir.

Peki Evrim Teroisine bilimin parçası olan doğrulama açısından bakarsak sorun kaldı mı? hayır, ilgili cümle bilimin dışına mı çıktı, hayır, tam aksine, bilim olmasının sağlayıcı koşulundan birisi oldu(gözlem, akıl, veri-dayanak ve sınama(işte doğrulama ilkesi burada) haliyle aynı zamanda Popper'ın değil, bilimin parçası olan yanlışlamayı da temsil eder, burada kelime oyununa ihtyiacımız yok. Her çıkış=>iniştir de, "vay sen çıkış dedin de neden iniş demedin?", arkadaşım "birini söylediğimde zatan diğeri de içkindir" ve eğer yol almaktan söz edeceksek, sınamanın amacı ortada olmayan bir görüşü yanlışlamak değil, ortaya çıkabilmesi, kavrayışın, çözümleme, analizin yeterliliğini sağlamaktır. İşin bu yanı-kısmı biçimsel değil, aksine objektif, pratiktir. Yani sınama pratik bir eylemdir... Bir iddianın nasıl sunulduğu değil neye dayandığı önemli, elbette dayanaklar sınanacak. Biz bu sınamayı, iddiayı yanlışlamak için mi yaparız, yoksa aksine iddia ediliblirliği sağlamak için mi? O sebeple de sınama eyleminde öncelik doğrulama pratiğine yoğunlaşır, yoğunlaşmak zorundadır yoksa ortaya çıkan şey iddia değildir, mantıksızdır ve dolayısla bilimle de bağdaşmaz.

Popper'ın Yanlışlama İlkesi; İlkesizliğin İlkesi
Herneyse Popper subjekif yaklaşımıyla Evrim Teorisini ret etti. Savunanlar ise diyor ki; ama sonradan kabul etti, iyi de bu daha kötü ya, çünkü kabulü muğlak ifadeleriyle de anlaşılıyor ki, hissettiği politik baskıdan, ilkesizliğin ilkesi sözde yanlışlama ilkesinin pratik kanıtlarla rafa kalkacağından dolayı yaptı, çünkü Popper'ın Yanlışlama İlkesi zırvalığına sadık kalırsanız Evrim teorisini kabul edemezsiniz, ederseniz subjektif ve iddiayı belirlemeyen bu kriteri, iddianın kriteri haline getirip buradan alınan destekle objektife dayatmaya varıdrırsanız, Yanlışlama İlkesi zırvalığa dönüşür ve böylece çöpe atmanız gerekir. Böyle bir ipte, iki cambaz oynatarak bilimsel olunmaz, ama şarlatan olunabilir -ki Popper egemen ideolojinin trolü olarak üzerine düşeni yaptı. Şarlatanlığı, sözd eilkesinin subjektif sınırlarını net çizmeden güçlü bir biçimde bilime dahil etmiş, onarılması güç bir gedik açmış oldu. Artık, adına Bilgi Feslesefi dedikleri biöime dayalı boş kelime oyunlarıyla, bilime don giydirme ve donun rengini tartışma lakırtısın avarmış ve ne bilim ne de feslefe olmayan darkafalı edebiyat, şekilciliğin de etkisiyle, bilimle, sahte bilimi değil ayırmak, yapışık ikiz haline geldiler. Ne dediğiniz, neye göre ifade ettiğiniz değil, nasıl bir biçimle, nerede sunduğunuz(makale kuralları gibi) ve kimin söylediği esas alınır oldu. Dayanak, kanıt, gözlem, sınamanın anlamı kalmazken, kriter; kurgu ve statükonun işine gelip, gelmezliği, statükonun faydası, zararı eksenli ideolojik, politik bir hal aldı.... Popper'ın aynı yaklaşımla Darwin'i eleştirdiği gibi, Marx eleştirisi de var, açıp okuyan, aklı başında birisi daha bir kaç sayfa okuduktan sonra alır çöpe atar, "Açık Toplum" safsatası var o da aynı, obejktif koşullara, verili olanın analizine, tespitine sahip değil, yerçekimsiz uzayda sırıkla atlama yarışı düzenliyor.. Çünkü Popper bir cümleyi ele aldığında, cümlenin ne olduğu, neye dayandığına, olgu düzeyine bakmıyor, sadece biçime bakıyor, "böyle olursa bu böyle olur demiş", "bu şekilde olduğu için sonuç buna varır" vb. temelinde cümleler kullanılmış, "vay bu kabul edilemez", sebep? Aksini göstermemiş, iyi de olanın gözlemlendiği ve analiz edildiği koşulda aksini nasıl gösterebilir ki(olan budur, aksi budur, öyleyse olması gereken de bu olmalıdır denebilir elbette, ama bu olanın, sır olduğu koşulda olmadığı gösterilemiyor diye, olmadığı anlamına gelmez)? O an "kısaca kalp atarken atıyordur ve bunu tespit eden de atıyor diyecek". Muhatap diyor ki, "A, koşulları belirliyor, A'nın koşulları da B ye yol açıyor", bunun aksini nasıl, A'yı analiz etmeden nasıl söyleyebilir, nasıl yanlışlayabiliriz? Yapabilen varsa buyursun gelsin, bize de öğretsin. Kısaca sahtekarlık önerisinde bulunmak ve kişi sahtekar olmadı diye de ret etmektir bu. Zaten Popper'ın da istediği bu, Darwin, Marx gibi insanlar çıkmış, egemen olanın öznel idealist tekerine çomak sokmuş, vay sen misin bunu yapan... Madem "sözde" eleştireceksin, bir satır bile olsa söylem ya da iddialara dair(yani OBJEKTİF) bir eleştirin olsaydı... Eleştiri neye göre yapılır, neye dayanmak zorundadır(OBJEKTİF) bir de bunu izah etseydin... Bir insanın ne dediğine neye dayandığına değil,sadece nasıl sunduğuna, biçime bakarım diyen insana felsefeci, yok "bilim felsefecisi"(bu da zırvalık) diyen varsa, net söylüyorum ahmağın önde gidenidir, artık sözde temsil etitiği ne varsa zarardan öte bir anlamı yok...

Buyrun yanlışlayın, İnternetimin olduğu, ben bu foruma yazdığım, site sunucusunun da sorunsuz olduğu koşullarda ve bu yazının altında bulunan cevapla butonuna bastığım sürece, editöre yazdıkalrım foruma dahil olacaktır. Bunun aksini nasıl göstereyim ki? Gösteremiyorum diye, şimdi bu ifade, bu olgu yalan mı oldu?. O halde nasıl okudunuz bu yazıyı? Nesini yanlışlayabileyim, koşullu iddia, ifadedir bu. İşte tam da bu noktada Popper, koşullu olursa bilimsel olamaz diyor, yahu koşulsuz olursa da ifade olmaz elde kalan sıfır. Oysa aksine, koşulsuz, dayanaksız olursa iddia da olmaz, bilimsel de. Koşullu süreçler olmazsa evrim olur mu? O da olmaz, koşullar sömürüye yol açıyorsa, hayır açmıyor denebilir mi, yahu o da olmaz, trolce yöntemler bulmak, bilimsel ve politik ciddiyeti geçersiz kılmak namına, kısaca ilkesizliğin ilkesini oluşturmak namına bin dereden bin su getirmiş!

o26ur 30-10-2025 14:45

Evet yanlışlanabilirliğin bazı sıkıntıları olması, Marksizmin bilimsel olması demek değildir. Önce Marksizmin neden bilimsel olmadığını sonrada bilimsel yöntemle ilgili yazacağım.

Bir şeyin bilimsel olabilmesi için eleştiriye ve teste açık olmak zorundadır değil mi? Karl Marx' ın savunduğu ve kurallarını koyduğu toplum düzeni bilimsel değildir, tamamen üstten inmedir. Zaten herhangi bir sosyal toplum düzenin bilimsel olması da çok zordur. Çünkü değişkenler vardır. Bu değişkenler doğada olduğu gibi bulunmaz. İnsanın garip sezgilerine ahmakça duygularına vs. davranışlarına göre değişir. Bu olayları test etmek imkansızdır çünkü toplum terimi bütün şahsi ilişkilerin olduğu bütün sosyal ilişkileri içerir, hatta bunun testini yaparken tekrar kontrol edilmesi gereken yeni bir sosyal ilişkiler ağına sebep olur ve böylece sonsuz değişkenler durumu ortaya çıkar. Bu yüzdendir ki insan yaşamı kısa olduğundan ve böyle büyük ölçekli sosyal düzen planlaması yapmak bir çok eleştiriyi ve hoşnutsuzluğu da beraberinde getireceğinden, bireylerin bu planlamaya karşı farklı ve karşıt fikirleri filizlenecektir. Bunlarında kendince taraftarları oluşacaktır. Eğer üsten inme toplumsal düzenin amacına ulaşılması isteniyorsa, bu şikayetlerin ve eleştirilerin bir çoğuna kulak tıkayacaklardır ve hatta onları bastıracaklardır. Bu da işinin bir parçası olacaktır ve böylece faydalı olan eleştirileri de bastırmak zorunda kalacaklardır. Bu sayede sosyal planın bireysel vatandaş üzerindeki yansımalarını doğru anlayamayacaklardır ki bu olgular olmadan bilimsel yöntem ve eleştiride mümkün olmaz. İnsanların ne düşündüklerini öğrenemeyince bunları kontrol etmek için bireysel farklılıkları basitleştirerek istedikleri amaca ulaşmak adına, biraz geride kalan proleter diktatörlük ön safhada ortaya çıkmaya başlayacaktır. Yine bu yüzdendir ki Marx'ın komünizmi ve bütün üsten inme toplumsal sosyal düzenlemeler bilimsel olmadığı gibi ayrıca doğaları gereği diktatörlükler ve tiranlıklar barındırırlar.

Ayrıca yanlışlanabilirlilik geçerli olsada çok fazla doğru bir bakış açısı değil, radikal yöntemler sunuyor ve insanı sınırlıyor. İmkanlardan ötürü bilimde herşeyi doğrudan test edemeyiz, ancak dolaylı olabilir. Mesala evrim teorisini ilk başta Popper karşı çıkmıştır, sonradan kabul etmiştir. Çünkü evrim teorisi için milyonlarca yıl geriye gidip yanlışlayamazsın ancak rastlantısal kanıtlar bulabilirsin, onlara Lamarkçı evrim daha bilimsel gelmiştir çünkü çabuk yanlışlanabilir. Bir özelliğini geliştirirsin sonra bu özelliğini bir kaç nesil sonra çocukların doğuştan bu özelliğe sahip olduğunu gözlemleyebilirsin, evet bu teoriyi kolayca yanlışlayabildin ama bu şekilde Darwin'inkininden daha iyi bir kuram haline gelmedi. Ayrıca bağlatısallık bilimi diye bir yöntem var. Yanlışlanabilirlilik yukarıdan aşağıya tümden gelime yani bir şeyin parçalarına ayırıp karşılaştırmaya dayanır. Oysa bu parçaları tekrar birleştiğinde ilk baştaki bütünün aynısı bulamayoruz. Bağlantısallık biliminde mekanında zekası olabileceğinden bahsediyor, klasik söylemi ise şu; veri işleyen her sistem er ya da geç zeka üretir. Mekanında değişebilceğini özelliklerinin farklılaşabilceğinden bahsediyor. Tek tek parçaların bütün ile bağlantılarını analiz eden bir bilimsel yöntem.

spartacus 03-11-2025 23:53

Alıntı:

o26ur´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 662595)
Bir şeyin bilimsel olabilmesi için eleştiriye ve teste açık olmak zorundadır değil mi? Karl Marx' ın savunduğu ve kurallarını koyduğu toplum düzeni bilimsel değildir, tamamen üstten inmedir.

Evet bilimsel olan her yorum, nesnel zemine dayanmalıdır. peki bu iddianızı neye dayandırdınız? -> kendi ifadenizle => " tamamen üstten inme"... Bilim ile bilimselliği karıştırmamak gerekir, örneğin hava durumunu gözleme dayalı yorumlamak = bilimseldir, burada deney beklenmez, beklenen temel kriter gözleme dayanması, somut veri(duyularla elde edilen), nesnel olması(kişilerin istencine göre değişmemesi) ve elbette akıl, mantıkla çelişmemesi... Örneğin bir hava olayı gözleme dayansa bile, "şimşekler Zeus'un eseridir" ifadesi bilimsel değildir, çünkü dayanak gözlem dışıdır, akıl, mantıkla da çelişir.

Oysa Marx'ın bir çok eseri yorumdan çok, somut, nesnel dayanakların öne sürümünü içerir. Marx'da metotlar vardır ve metodun anlaşılması gerekir... Evrim karşıtı insanlar ne kadar çoksa ve üfürüyorsa, bu konuda da uyduruklar bol ne yazık ki... Marx'ın kendisi bilim değildir, deney yapmak zorunda da değildir, bilimsel yorumların, yorum olmazdan önce deneye tabi tutulması da gerekmez. Ortadadır, hal böyle olunca aynı nesnel koşul ve dayanakları, aynı veya daha odaklı açı ve derinlikle gözlemleyip, yorumlamak mümkündür. YANLIŞ YORUM DA = BİLİMSELDİR, yeter ki nesnel, gözlemlenebilir ve yorumlanabilir veriler üzerine olsun... Marx veya kim olursa olsun, yazarları eleştirmek istiyorsak, DAYANAKLARINA, neye göre yorumladıklarına bakmamız gerekir.

Şimdi bakıyorum hava yağışlı ve yorumladım, havada yağmur var ve metrekareye şu oranda düştü(şu yöntemle ölçtüm vs. onları da sundum), neden Popper'ın, bilimi metafiziğe, kurguya, öznelliğe eşleme çabasını esas alalım ki? (yağmur şu biçimde oluşuyor diye sundun, aksini göstermediğin ya da yanlışlanamadığına göre, bu bilimsel değildir, denirse, peki aksi nasıl olacak? Yağmur yağarken, yağmurun yağmadığı nasıl ispatlanır veya yanlışlanabilir? Bu iradi bir eylem değil ki! Bu tür bilim dışı ilkeler ileri sürmek için değil bilim, akıl, mantıktan dahi uzak olmamız gerekir... Popper OLGU ile kurguyu, nesnel ile özneli ayırt edememiş, ki öznel kriterler bilimsel ilke olsun. Kapitalistlerin, neo liberallerin çok işine yaradı, abartılarak yüceltildi(çünkü menfatlerine uygundu) ve taktir ediyorum ki, ustaca akıl oyunu oynamış, bir çok insan öznelciliğiyle bilime ket vurduğunu görememiş, göz boyamış....)... Ortaçağın yeminli sahtekar klise psikopozları gibi... Her çağda bu ve benzeri sarıklı, sarıksız sömürgenler veya şarlatanlar veya hiç bir art niyeti olmaksızın şaşkınlar çıkmıştır... Bilimin DOĞRULAMACILIĞI(somut sınama), Popper'in yanlışlamacılığı gibi veya alternatifiymiş gibi düşünülmemeli., tamamen farklı kulvardalar. Popper'da yanlışlama kriteri, ÖZNEL ve biçime dairdir(içeriğe, nereden, neye göre, neye dair olduğu, verinin nasıl elde edildiğine bakmaz), bilimsel doğrulama ise SOMUT temele, nesnel gözlem, deney, duyulara, böyle bir bütün halinde NESNEL SINAMAYA ve somut VERİYE dayanır. Bilim olguyu tespit eder, açıklamaya çalışır, Popper ise, açıklamanın biçimine bakarak, safsata bir yolla olgunun yanlışlanması, aksinin gösterilmesini(nasıl olacak?) bekler, böylece niyetten bağımsız olsa bile, bizi bilim ve bilismelliğin, akıl ve mantığın dışına iter...
Alıntı:

o26ur´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 662595)
Zaten herhangi bir sosyal toplum düzenin bilimsel olması da çok zordur. Çünkü değişkenler vardır.

Bu konu ya da önceki iddianızla ilişki içermiyor, bir kişinin görüşlerini eleştiriyorsanız ve o kişi de = sosyal toplum düzeni değilse, sosyal toplum düzenlerinin bilimsel olup olmaması, o kişinin bilimsel olup olmadığına dair gerekçe edinilemez. Kısaca sizden alıntıladığım 2 ifadeniz de mantık hatası içeriyor. Bilimselliğin beklendiği alan, sosyal, siyasal, hukuk vb. alanlardır(akademik olarak).
Alıntı:

o26ur´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 662595)
Ayrıca yanlışlanabilirlilik geçerli olsada çok fazla doğru bir bakış açısı değil, radikal yöntemler sunuyor ve insanı sınırlıyor. İmkanlardan ötürü bilimde herşeyi doğrudan test edemeyiz, ancak dolaylı olabilir. Mesala evrim teorisini ilk başta Popper karşı çıkmıştır, sonradan kabul etmiştir. Çünkü evrim teorisi için milyonlarca yıl geriye gidip yanlışlayamazsın ancak rastlantısal kanıtlar bulabilirsin, onlara Lamarkçı evrim daha bilimsel gelmiştir çünkü çabuk yanlışlanabilir.

İşte asıl mesele bu. Peki nasıl yanlışlıyor, neyi yanlışlıyorsunuz? Yanlışlayamazsak, olguya dair yorum bilimsel olmaktan çıkıyor mu(oysa en temelde bilim, olguları açıklamakla ilgili)!? Popper'ın darbesi tam da burada kendini ele veriyor. Popper Evrim teorisini zımmen kabul etti(böyle düşünüyorum, sakat düşünme modeli gereği ideolojik davranmış olabilir), oysa bu durum kendi bilimsel olmayan metoduyla, kendisiyle çelişti. Darwin gözlemleri ve verileri üzerinden olguyu şöyle açıkladı, Lamark böyle vb... Oysa ortada Evrim olgusu diye nesnel bir durum mevcut... Kişilerle ilgisi yok, ama Popper bilim bilmez, nesnel bilmez, olgu bilmez değil mi? Kulvarı vasat edebiyat... Ve yine Poppercı mantığa göre "1 tane bile evrimleşmeyen canlı bulunsa evrim çöker" derler... Kısaca bilimle zerre ilgileri yok,,,, Popper etkisinde,,, akıl, mantık aramamalı... Evrim, olgular yanlışlanamaz, ama gözlemi bakımından tespite dair doğrulanabilir, olguya dair yorumlar sınanabilir, önce bu kavranmalı. Olmayan olgudan da söz edilemez, eden varsa da aklını, mantığını yitirmiş veya çok akıllıdır cahilleri sömürüyordur. Örneğin ortada olan bir olgunun olmadığını, olmayanın da(zerre tespit yok, hakkındalığı da yok) olduğunu göstermemizi istemek; en temelde akıl noksanlığı sorunudur. :)

"Yanlışalanabilirlik" denilen(o haliyle, öznel ile nesneli ayırt etmeyen biçimiyle!), mantık kriteri olmayan öznel söylem, ne geçerlidir ne de olmalıdır. Bu yaklaşımın(sözde ilkesizliğin ilkesinin) kendisi bilimsel değil, öznel ve tutarsız... Günümüz bilimi eğer içine düştüğü ortaçağ sarmalından kurtulmak istiyorsa ilk elden yapması gereken Popper ve safsatalarını terk etmek ve bilimin olmazsa olmaz sınama ve iddiaların kanıt, doğrulanmaya olan geresinimi ve yöntemlerini kullanmak zorundadır... Ve olgu ile yorum farkı da kavranmalı...
Alıntı:

o26ur´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 662595)
Çünkü evrim teorisi için milyonlarca yıl geriye gidip yanlışlayamazsın ancak rastlantısal kanıtlar bulabilirsin, onlara Lamarkçı evrim daha bilimsel gelmiştir çünkü çabuk yanlışlanabilir.

demişsiniz, işte aynı şey insanın SOSYAL, TOPLUMSAL yaşamı için de geçerli ve meselenin bu tarafı daha nettir(Popper dürüst olup bir kez olsun içinde yaşadığı dünyayı değerlendirmemiştir -ki iddianız geçerli olsun, Evrim teroisi gibi tutarlı biçimde irdeleyen de zaten durumun farklı olmadığını görür, ama işine de gelmezdi. Çünkü göründüğü kadarını biliyor olmalı, o tercihini, feodal dünyada ortaçağ savunucusu bir monarşist gibi, çoktan yapmıştı)... Örneğin ABD evrim karşıtı enstitüler vb.'nin, binlerce yıllık taş alet resimlerinin içine, resim işleme programlarıyla toplu iğne yerleştirmesini ele alalım,, bu sahtekarlığı yapan sahteakrlık yaptığını biliyor, ama yine de yapıyor... Eğer saf, gerçekten kavrayamadığı için veya darkafalılık değilse, Popper, tutarsızlığını perdelemek, bilimsel yorum, tespitlere, bilhassa sistem muhafazakarlığı, kendi ve hizmet ettiği sistemin, sınıfın menfaatleri endişesi, ruhban sınıfı psikolojisi gibi bir tutumla karşı çıkabilmek veya bilimi belirli alanlarda sınrılandırma endişesiyle(sadeece kimya ile ilgilensin, biyoloji, sosyal alanalrdan çekilsin vb.) sözde öznel(!) ilkeler türetmiş olabilir.

bilgivehis 04-11-2025 11:33

Alıntı:

o26ur´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 662595)
Evet yanlışlanabilirliğin bazı sıkıntıları olması, Marksizmin bilimsel olması demek değildir. Önce Marksizmin neden bilimsel olmadığını sonrada bilimsel yöntemle ilgili yazacağım.

Bir şeyin bilimsel olabilmesi için eleştiriye ve teste açık olmak zorundadır değil mi? Karl Marx' ın savunduğu ve kurallarını koyduğu toplum düzeni bilimsel değildir, tamamen üstten inmedir. Zaten herhangi bir sosyal toplum düzenin bilimsel olması da çok zordur. Çünkü değişkenler vardır. Bu değişkenler doğada olduğu gibi bulunmaz. İnsanın garip sezgilerine ahmakça duygularına vs. davranışlarına göre değişir. Bu olayları test etmek imkansızdır çünkü toplum terimi bütün şahsi ilişkilerin olduğu bütün sosyal ilişkileri içerir, hatta bunun testini yaparken tekrar kontrol edilmesi gereken yeni bir sosyal ilişkiler ağına sebep olur ve böylece sonsuz değişkenler durumu ortaya çıkar. Bu yüzdendir ki insan yaşamı kısa olduğundan ve böyle büyük ölçekli sosyal düzen planlaması yapmak bir çok eleştiriyi ve hoşnutsuzluğu da beraberinde getireceğinden, bireylerin bu planlamaya karşı farklı ve karşıt fikirleri filizlenecektir. Bunlarında kendince taraftarları oluşacaktır. Eğer üsten inme toplumsal düzenin amacına ulaşılması isteniyorsa, bu şikayetlerin ve eleştirilerin bir çoğuna kulak tıkayacaklardır ve hatta onları bastıracaklardır. Bu da işinin bir parçası olacaktır ve böylece faydalı olan eleştirileri de bastırmak zorunda kalacaklardır. Bu sayede sosyal planın bireysel vatandaş üzerindeki yansımalarını doğru anlayamayacaklardır ki bu olgular olmadan bilimsel yöntem ve eleştiride mümkün olmaz. İnsanların ne düşündüklerini öğrenemeyince bunları kontrol etmek için bireysel farklılıkları basitleştirerek istedikleri amaca ulaşmak adına, biraz geride kalan proleter diktatörlük ön safhada ortaya çıkmaya başlayacaktır. Yine bu yüzdendir ki Marx'ın komünizmi ve bütün üsten inme toplumsal sosyal düzenlemeler bilimsel olmadığı gibi ayrıca doğaları gereği diktatörlükler ve tiranlıklar barındırırlar.

Ayrıca yanlışlanabilirlilik geçerli olsada çok fazla doğru bir bakış açısı değil, radikal yöntemler sunuyor ve insanı sınırlıyor. İmkanlardan ötürü bilimde herşeyi doğrudan test edemeyiz, ancak dolaylı olabilir. Mesala evrim teorisini ilk başta Popper karşı çıkmıştır, sonradan kabul etmiştir. Çünkü evrim teorisi için milyonlarca yıl geriye gidip yanlışlayamazsın ancak rastlantısal kanıtlar bulabilirsin, onlara Lamarkçı evrim daha bilimsel gelmiştir çünkü çabuk yanlışlanabilir. Bir özelliğini geliştirirsin sonra bu özelliğini bir kaç nesil sonra çocukların doğuştan bu özelliğe sahip olduğunu gözlemleyebilirsin, evet bu teoriyi kolayca yanlışlayabildin ama bu şekilde Darwin'inkininden daha iyi bir kuram haline gelmedi. Ayrıca bağlatısallık bilimi diye bir yöntem var. Yanlışlanabilirlilik yukarıdan aşağıya tümden gelime yani bir şeyin parçalarına ayırıp karşılaştırmaya dayanır. Oysa bu parçaları tekrar birleştiğinde ilk baştaki bütünün aynısı bulamayoruz. Bağlantısallık biliminde mekanında zekası olabileceğinden bahsediyor, klasik söylemi ise şu; veri işleyen her sistem er ya da geç zeka üretir. Mekanında değişebilceğini özelliklerinin farklılaşabilceğinden bahsediyor. Tek tek parçaların bütün ile bağlantılarını analiz eden bir bilimsel yöntem.


Marksizm herşeyden önce sömürüsüz bir toplum teorisidir ve bu pratikte gerçekleşmiştir.
O halde marksizm bilimseldir.
Sosyalist ülkelerin yıkılmış olması bu bilimi çürütmez. Çünkü Marks'ın kendisi de bundan bahsetmiştir. Engebeli, inişli , çıkışlı oldugunu vurgulamıştır.
Sizin iddianızın aksine marksizm tepeden inme veya bir mutlaklık değil, sömürüsüz toplum hedefine birçok denemeler, çalkantılar ve tartışmalarla ulaşılacağını zaten söylemiştir ve aynen söyledigi gibi oluyor.
Hani endirek bir rota çizmiş olsaydı o zaman sizin bahsettiginiz çeşitli etkenlerin önemi yok sayılır ve mutlak bir noktaya otururdu.
Örnegin, laik sistem olsun veya günümüzdeki laik karşıtı sistem olsun bütün bunlar marksizmin bahsettigi yollardan, çatışmalardan bazılarıdır. Zira zıt zıttını oluşturur, bu da her daim, her koşulda marksizmi doğrulamaktadır.
O halde marksizm bilimseldir ve yanlışlanamamıştır.

spartacus 04-11-2025 15:47

Esas yorumumu burada yaptım; https://turandursun.com/forumlar/sho...616#post662614

Bu yazı ise, -aslında bu konu, bu başlığın konusu değil- konuya dahil olduğu için bir değini ve ilgili adresleri vermek üzerine, diktatörlük konusu Popper ile de Marx ile de özelde ilgili değil(zira aksine Marx bürokrasiyi ret eder)

Aksine hükümet, kişilerin diktatörlüğüne dönüşüyorsa o sistem sosyalizm değil, başka bir sistemdir. Sosyalizmin olup, olmadığının temel kriterlerinden birisi de budur... Bırakalım kişilerin veya bir ailenin dikatörlüğünü(size yabancı gelmemeli) o sistem zaten sosyalizm değildir. Bu irdelenebilir, irdelenmeye muhtaçtır, örneğin sürecin bir yerinde bürokrasi zorunlu olabilir, bu geçiş süreçlerine özgündür. Örneğin kapitalizmden devralınan miras henüz tamamen dönüştürülüp, değiştirilememiş veya tasfiye edilmemiştir, en nihayetinde bu süreç geçiş süreci olmaktan çıkarsa, ortaya "sosyalizm" adını kullanan devlet kapitalizmi çıkıyor... Neden sosyalizm ismini kullanmaya devam ediyorlar, çünkü, sosyalist yöntemlerle kalkınma, ekonomik ve belli oranda bağımsız güç olmak ve sürdürmek daha sağlam, anlamlı ve kolaydır(bu tercihte bulunmalasar, başta ABD, İngiltere olmak üzere ambargolar ve bir kaşık suda boğma, yağmalama girişimelri karşısında 3 ay ayakta kalamazlar)... Arka planda hala daha güçlü sosyalist bir kitle veya üst-yapı, kütlürel veya henüz tasfiye edilmesi mümkün olmayan, sosyalist tarzla kurulmuş kamu kurumları vb. vardır,, ya da henüz kapitalizm demek için ço kerkendir çünkü bu söylem egemen bürokrasinin darbe ile indirilmesine yol açabilir, veya kolayca gerekçe yapılabilir...

Kaba ama en nihayetinde belirleyici başlıklarıyla ele alınan, şu başlığa bakılabilir, insanlar itiraz edemeyince şunu söyler, söyledikelriniz teoride(!) ideal, güzel, iyi, oysa o halde neden teoride de olsa kabullenemiyorsun?(işte bir çelişki, tutarsızlık, iki yüzlülük örneğidir bu, kısaca üzüm yemek değil bağcı dövme derdi)... Oysa pratikte de öyledir, sovyetler bağımsız, sınıf, halk örgütleri, kısaca kamu örgütü, kurumlarıdır. Komünist veya adı ne olursa olsun hükümetin kuruluşunda partilerin fiili varlığından söz edilemez, ediliyorsa zaten aksine orada demokrasi, sosyalizm yoktur(develt ve hüküğmet aynı şey değildir, daha bu kavranamadı)... Kapitalizmde demokrasi mümkün mü? HAYIR(işte görüyorsunuz Trump, Erdoğan vb...), cevap çok net, çünkü kapitalizm sermaye diktatörlüğüdür. Siyasi temsilcileri de o diktatörlüğü temsil eder. Kişisel mi olacakları yoksa sermaye diktatörlüğünün cilalanmış yüzününün mü hakimiyet görüntüsü vereceği konusu dış iç kapitalistlerin ülkeyi ne kadar talan ettiği, ülkenin ekonomik durumu, toplumun bilinç düzeyi ve taleplerine bağlıdır... 3 büyük takım neden büyük? Çünkü sermayesi güçlü, herhangi bir küçük takımın başarılı olması istisnadır ve o başarı da yine sermayesiz sürüdürülemez, yani sisteme entegre olmak zorundadır ya da en iyisi sistemi yıkmak ve yeni bir sistem kurmak zorundadır(eğer amaç sermaye diktatörlüğüne son vermek ise) :)

https://turandursun.com/forumlar/sho...586#post661594

Alıntı:

spartacus´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 661742)
Sosyalizmde seçimler ve hükümetin kongrelerle(en büyük organ) alttan, üste oluşumu.

1. Milyonlarca halk, kendi doğal konseylerinde KONGRE TOPLAR.
2. Konseydekiler işyerinde(işyeri konseyi), mahallende(mahalle konseyi), yüzyüze olduğun, komşun, iş vb. arkadaşlarından oluşur(parti gibi değildir, özel üyelik gerekmez, doğal üyesindir).
3. Bu konseyde sorunlar ortaya konur, insanlar çözüm, fikirlerini(buna siyaset denir, siyaset çözüm üretme, bulma işi) sunar, sende kimin fikri çözüm noktasında etkili görüyorsan ve o kişiler aday da olmuşsa delege olarak onlara-ona oy verirsin, kendini de aday gösterebilirsin, bir başkasını da önerebilirsin(oylanır kabul edilirse delege olur), kapitalizmdeki gibi absürt kuralları, reklamı, parti üyesi şartı, ayrıcalıklı kişi, zümre, para verme şartı, kişilerin tepeden, ne idüğü belirsiz, tanımadığın ve hesap soramayacağın kişilerin aday olma, belirlenme durumu yok. O ilk delegeleri seçtiğin konsey de(en alt konsey, [yerel hükümet]) hükümet kurmanın, hükümetin ilk organıdır.
4. Delegeleri seçtiğinizde otomatikman ilçe konseyi oluşur, yukarıdaki gibi süreç orada da işler, çok sayıda temel birim konseylerden gelen delegeler, ellerinde geldikleri konsey kararları ve sorunlar vb. üzerine teaitlerle yine delegeler seçilir(bu delegelerle il konseyi oluşur) (yerel, ilçe ve ilde hükümet organları da oluşmuş olur)
5. Aynı süreçle İl konseyi kongresinde seçilenler de otomatik olarak MERKEZ KONSEYİ[merkezi hükümeti] oluşturur...

Buradan katkı sağlanabilir, Küba örneği 20 yıldır ortadadır, sermaye medyası ise yalan yazmaya devam etmekte. Küba'da hükümet seçimlerine hiç bir parti, para, genel sermaye gücü, genel reklam, genel hamaset dahil, müdahil olamaz. Herhangi bir Parti'nin başkanı bile olsanız, halk konseylerinde seçilmek zorundasınız, seçilmişseniz,bu halkın kongre, seçim yapmadığı ve seçmediği anlamına gelmez. Örneğin Lenin'i seçen Tüm Rusya İşçi, Asker Sovyetleridir(Parti değil, partilerin kendi kongreleri, kendileriyle ilgilidir, diyelim ki Türkiye'de halk konseyleri vardı toplandı(kongreler) ve herhangi bir Parti başkanı da konseylerde ve sonudna merkez konseyde de delege seçildi(!), bu durum hükümetin parti tarafından belirlendiği veya hükümetin parti olduğu anlamına gelmez. Seçme ve seçilme hakkı herkesin hakkıdır(parti başkanı, işçi, köylü, memur, akademisyen, doktor, öğrenci veya her ne daldan, meslekten olursa olsun)... :)
https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=43501

Konuya dönersek, Popper'ın sözde hem Darwin, hem de Marx eleştirileri ideolojik daha doğrusu hamasettir, keşke bu ve tüm diğer konularda söylemleri, metodolojisi bilimsel olabilseydi. (Açık Toplum safsatasını okuyan var mı? Bilmiyorum, ama net ifade ediyorum, bütün temeli ve kullandığı yöntemler safsatadan ibaret, o sebeple edebiyat veya sorunların üzerini örtüp, cilamama, aldatmaca alanında değerlendirilebilir. Bırakın bilimselliği objektiften dahi yoksundur)...

Hadi geçelim "serbest piyasa ekonomisi" söylemcilerinin tutarızca, ikiyüzlüce savunuluşunun özünde "pisaya faşizmini" görebiliyor muyuz? Gücü, gücü yetene ... egale, soykırım... Elbette kullandığım faşizm ifadesi metafordur ancak ifade edilecekse de yeni türde(ekonomik merkezli) bir faşizm tanımlamamız gerekirdi ki, işte bu sebeple de faşizm olduğunu söylüyorum, otokrasi, monarşi(gücün miras yoluyla devri) veya oligarşiye dayanması tek başına yeterli olmuyor...

spartacus 12-11-2025 14:08

Basitleştirip, örneklerle toparlayalım, bir ifadenin bilimsel olması için;

1. Gözlem ve böylece nesnel veriye dayanması
2. Yorumun nesnel olması(kişisel istemler veya beklentiler veya işine nasıl geliyorsa vb. dahil edilmemesi, kısaca yorumun öznellik(kişilere bağlı, has) içermemesi)
3. Gözlem ve verinin neye dayandığı, neye dair olduğu, nerede, nasıl, ne tür yöntemler, araçlarla yapıldığının ortaya konması(dayanak)
4. Akıl ve mantıkla bağdaşması...

"Bir ifadenin bilimsel olması için YANLIŞLANABİLİR olması gerekir" yaklaşımı ise hem tutarlı değil hem de geçerli bir kriter olamaz, yanlışı, yanlışlamanın, yanlışının, yanlışlığının irdelenmesi diye lineer bir monolog, paradoks olarak uzar gider(üstelik sınama eylemini de işlevsiz kılar)... Bu yaklaşım bilim ve bilimselliği öznel, ama tekdüze, imkansız(doğru ve yanlışı ayrıştırmak, inişi, çıkıştan yalıtmak gibi) kritere indirgemektir... Üstelik ihtiyacımız da yok... Gözlem, gözlemlenebilir olması, nesnel olması, akıl ve mantıkla bağdaşması, esası bu kriterler temsil ve teşkil etmeli...

"Bugün güneş doğdu yarın da doğacak veya güneş doğduğunda, bu yarasalar yine mağaralarına çekilecek"
. Bu söz bilimsel mi değil mi? Oysa bu ifade bir çıkarımdır ve kişi "bugün Güneş doğdu yarın da doğabilir" de diyebilirdi, ancak anlam, ifade, yerine göre kullanım bakımından her ikisi de gerekirlik içerir, bu bir yerde maksat ve dil ile de ilgilidir... Bilimselliği, bilimsel olup olmamayı, bu tür söylemler üzerinden değerlendirmenin kendisi zaten bilimsel bir uğraş değildir, yani işin bu yönü vasat edebiyatçılıkla ilgili...

Güneş milyonlarca yıl, doğup, batmış, yani insanın içeriklendirdiği haliyle gerçekleşmiş. Dün de, önceki gün de, geçen ay da, geçen yıl da, ömür boyunca ve bugün de Güneş doğmuş(yani Dünya dönüyor ve bu olay(gün doğumu anı) hergün yaşanıyor)... Dünyanın dönmesi olgu, şu ya da bugün Güneş'in doğması olguya dayalı olaydır... Bilimde mutlaklık arama veya mutlakmış gibi öne sürmek bilimsellikten uzak olmaktır, Dünya bugün dönüyorsa bilim = DÖNÜYOR diyecek, yarın dönmez olursa da dönmüyor diyecek, birileri süreğen bir yerlerinden MUTLAK tantanası okuyor, sebebi de; bilim ve bilimsellikten uzak, o an, o hal, o koşul üzre olan neyse onu söyleme konusunu kavrayamamış olmaları.

Bu halde bu kişiye(yarın da Güneş doğacak, Dünya dönüyor vb.) dayanağın nedir diye sormanın gereği yoktur, çünkü Dünyanın dönmesi, cisimlerin ışığı engellemesi olgudur, olağandır, olandır. Yarın yine aynı, benzerinin olabileceği öngörüsü de bugün ve milyarlarca kez olmuş olmasına dayanır, genel olarak düşünürsek de olgudur...

Ama A göktaşının dünyaya çarpacağı iddiası ise, ilgili taş nezdinde olgu değil, henüz gerçekleşmemiş, iddia edilen bir olaydır.. Bu kişi düşebilir dese bilimsel, şu gözlem ve hesaplar, veriler ışığında, takriben şu tarih, şu saatler, şu bölgeye düşecek dese bilim dışı mı oluyor? Tamam düşmesi bekleniyor desin, şimdi bilimsel mi oldu?... Kriteri bu olabilir mi? :)

Oysa kriter daha en temelde şu şekilde olmalıdır;
Nasıl gözlemledin, göktaşının hareketi, yörüngesini ölçtün mü, ölçtüysen nasıl ölçtün, nasıl hesapladın, nasıl sonuca vardın, bizim de gözlemleyebiceğimiz biçimde ortaya koydun mu? Tüm bunlar yapılmış ve hesapların sonucu taşın dünyaya düşeceğine dair sonuç veriyorsa, söylem bilimseldir... Diyelim ki yanlış hesaplanmış vs. ve sonuç baştan öne sürüldüğü gibi gerçekleşmemiş veya sapmalarla gerçekleşmiş, olsbilir, her durumda ilgili bilgi bilimseldir, yanılmış olsa da, hata yapmış olsa da bilimseldir.

Sonuç olarak bu başlıkta Popper'ın tutumunun kırılma noktasına değindim, bir yönüyle -nesnel dayanakları esas alması durumunda- baktığımızda doğru bir adım gibi görünür(ama zaten işin o yönünde sınama, doğrulama, kanıt kriterleri var, ekstarsı gerekmiyor, yani sınama eylemine= yanlışlamak denemez, bu sınama eylemi, kriterini işlevsizleştirir), ama meseleyi biçime indirgediği veya endekslediğinden etkisiyle de olumsuz rol oynadı...

??? = 240
Günümüzde akıl, mantığın dışında kalan hangi iddiayı eleştirsek karşımıza şöyle diyenler çıkmakta(gerçekten de çok fazla sayıdalar). ??? = 240 bu iddiada mantık hatası var, bilimsel de olamaz... Aldığımız cevaplar; "O da O'nun görüşü, bakış açısı, ne yani işlem 120+120=240 olamaz mı, demek ki olabiliyormuş, her şey olabilir, kişi '???=240' olabilir derse zaten bilimsel olur vs. vs. vs.".

Mesele 240 rakamı değil, yani insanlar içeriğe, temele bakmaz oldu, ebilir, abilir demişse bilimseldir yanılgısı ve her şey olamaz(böyle bir kriter de olamaz, olursa bir şey olur, öngülebilinmiş veya bilinememiş, ama her şey olamaz)... "Yanlışlanamaz olarak sunmuş, o halde bilimsel değil" diyenler de var, ama işte bu yaklaşımda da sorun var... Bilim doğru-yanlış olmak amacı üzerine kurulu değildir, doğru-yanlış "OLMAK" meselesi ideolojik bir meseledir.

İdeolojik olanda söylemin, iddianın vb. doğruluğu, yanlışı, tutarlılığı kıstas alınırken, bilimsellikte doğru-yanlış söylem değil, sınama ile ilgilidir ve bir söylemin yanlışlığı ancak doğru ortaya konduğunda veya doğrulanamadığında anlam kazanır. yani yanlışlanabilirlik adıyla öne sürdüğümüz sözde ilke de anlamsız, çelişkili, zorlama ve paradokstur(bu paradoksun bir yönü, diğer yönünü de aşağıda örnekledim)...

Başa, baştaki basit kriterlere dönersek böylesine öznel, ideolojik açmazlarımızdan hareketle, bu tür gereksiz kriterler türetmemize gerek yok. Bilimin amacı yanlışlamak olamaz, gözlemler ve verilerin sınanması, snınabilirliği ve doğrulanabilirliğini esas almak zorundadır(çünkü önce gözlem, tespit, veri, dayanak, yorum, sınanması gereken vardır. Amaç yanlışlamak(ideolojik) olamaz, yorumun tutarlılığını sınamak olmalıdır. İşte bu sınama ve tutarlılık arayışı doğrulamakla ilgili, burada doğrulamak ideolojik bir doğru gibi düşünülmemeli, gözlem ile yorumun tutarlılığının, geçer(!) ölçütü , tespiti olarak görülmeli. Dahi zaten geçer olmayan aynı zamanda yanlış ve geçer sınamasında da başarıl ıelde edilemediği için yorum geçersiz olmuş olur. Doğru-yanlış, ama bu ideolojik veya dilde kullandığımız gibi değil, sınama doğrulandı, geçti(doğru, geçerli yorum), geçemedi(yanlış, geçersiz yorum)... Zamanında bir kişi burada benimle tartışmıştı, sen true, false için geçerli, geçersiz diyorsun, onu bile doğru bilmiyorsun demişti, oysa ifade yukarıda ve açık, kelimelerin dildeki karşılıklarından söz etmiyorum, geçer, geçmez notunun dayanağı olarak ifade ediyorum. 2+2=5 = false=>sınama sonucu->geçesiz, 2+2=4 true=>sonuç->geçerli. Böylece geçerli mi, geçersiz mi konusu da doğrulanmış oldu(bir de işlemin doğrulanması var burada, kısaca son tahlilde dahi yanlış olanın yanlış olduğu da doğrulanmak zorundadır, yanlışın yanlışlığı yanlışlanabilseydi(böyle bir beklenti olsaydı) 2+2=5 için geçer dememiz gerekirdi. Çünkü;; "yanlışın yanlış olduğu yanlışlanamıyor" denirdi, kısaca yanlışın yanlış olduğunun anlaşılması için doğrulama şart olur. Doğru bilinenin de yanlışlanması için yine doğru olanın ortaya konması gerekir, böylece yanlış olan da açığa çıkmış olur(yanlışlanmış olur), yani doğru-yanlış birlikte anlamlıdır ve bunlar amaç değil, araç olmalı. Ve ikisi de yerli yerinde kullanılmalıdır. "2+2= 4 dedin e bu yanlışlanamıyor" o halde doğru değil demek, saçmalamak olur ya da 2+2=5'e yanlış dedin, yanlış olduğunu yanlışlayamazsan geçersizdir denemez, burada aranan ölçüt, o halde doğrusu nedir olmalıdır, yani sınama için kriter ve dayanak şart olur :)

Andrew 15-11-2025 08:31

Burada yazdiklarin yer yer hatali, gecersiz ve anlamsiz; ozellikle yanlislanabilirlik uzerine.

spartacus 15-11-2025 14:19

Alıntı:

Andrew´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 662667)
Burada yazdiklarin yer yer hatali, gecersiz ve anlamsiz; ozellikle yanlislanabilirlik uzerine.

Olabilir... (çünkü en azından bildiğim, bazı metaforlarımda kaba/kolay yoldan ifadelerimin anlaşılması için abartı yöntemi kullandım)

Biçime dayalı bir kriterin bilimsel kriter olması beklenemez, "doğrulanabilir, dayanaklandırılabilir, gözleme, sınamaya açık değil de, yanlışlanabilir, söylemin biçimiyle ilgili(e-bilir, a-bilir) ifadeler kullanmış ise bilimseldir" diye bir kriterin, kriter olma niteliği taşımadığı açık (olabilir!)... Bugüne kadar herhangi bir ifadenin bilimsel olmadığını anlamak için "yanlışlanabilirlik ilkesine" ve aksinin de doğrulanma gerektirmediğine ihtiyaç duyduğumuz tek bir tane olsun örnek verilebilir mi?

"Zeus'un fırtınalar ve yıldırımlar gönderdiğini hepimiz biliyoruz, öyleyse bu yağmurları, fırtınaları da Zeus göndermiş olabilir." Bu ifade bilimsel mi? İçeriğe değil sadece biçime bakılmalı(Zeus kimdir sorgulanmamalı)...

"Zeus bir hayal ürünüdür o sebeple de bu yağmurlar Zeus tarafından gönderilmiyor"
peki bu ifade bilimsel değil mi? Burada ise kriter edinirken biçime değil, içeriğe, dayanağa, e-göre, e-dariliğe bakılacak, "yani Zeus nedir, hayal eseri değil mi, yağmur yağdırabilir mi, bilimde metafiziğe yer verilirse bilim mümkün olur mu? Yağmur oluşum gözlemlerimiz nasıl sonuçlar verdi, doğa-l- olduğu anlaşılmadı mı? Zeus ve eylemi gözlemlendi mi? ki önceki ifade anlam taşısın" vb... Mutlak mı söylemiş, "gönderilmiyor olabilir" mi demeliydi? Yani Zeus'a ve olmazsa yağmur olamayacağı anlayışına kapı açmalı(!), ihtimal mi vermeliydi? Gönderilmiyor, "yağıyor" derse, yani bir yargı, vargı halini almışsa, aksi ele alınamaz ve ifadeler buna engel mi? Aksi ispatalanmaz mı? Doğru veya yanlış,, sonuç olarak metafizik içermiyor, gözleme dayandırılabiliyor, akıl ve mantıkla çelişmiyor, nesnel ve öznellik içermiyorsa, bilimsel olmasına mani olan nedir? Kesin mi konuşmuş, yargı, vargı mı içeriyor, yanlışlanamaz olarak mı sunmuş? Vay haline...

Bilim temelden olgulara dayanır, gözlemin ifadesi de gözleme dayanmalıdır, yani belirleyici olan söz sanatı değil, ne olduğu ne görüldüğüdür(eldeki imkanlarla ne görüldüğü, ne düzeyde sınanabildiği, olgunun süregiderliği, nasılı, koşullar ve göreceliği vb. ile ilgilidir. Dünya dönerken "dönüyor", dönmüyorken "dönmüyor" denecektir, ikisi de bilimseldir... "Dönüyor, ama aksine dönmüyor da olabilir" demek, yani hiç kimse illa gözlem dışı, o an için öngörülemez biçimde hayal ürünü, kurgu, sözde aksini de anlam taşımaz ve gereksiz biçimde ifadeye eklemek, kullanmak zorunda değil(Popper'ın Darwin, Marx sözde eleştirilerine bakın, bilimsel değil, hele ki tahminler konusunu suistimal etmesi veya bugün edilmesi de bilimsel değildir. Öngörüler ve tahminler, tahliller, çıkarımlar vb. tutmasa dahi bilimseldir, bilimin gereğidir, çünkü verili koşula, gözleme göredirler, nesnel dayanakları var.). Elbette insanlar diyor ki, ama Dünya'nın dönmesi bir olgu, ben de diyorum ki, bilim ve bilimsel söylemlerin temeli zaten olgu... Olguyu çıktığında(nesnelliği dışladığında) geriye bilim de kalmaz, bilimsel olup olmadığını kıyas edeceğimiz bir ifade de... Belli ki ve anladığım kadarıyla akıl, mantık çerçevesine vurabileceğimiz veya vuramayacağımız çeşitli yorumlarla, "bilimsel ifadeler" karıştırılmış-"aynılaştırılmış(!)" ve bu ciddi kavram kargaşasına, kavrayış zedelenmelerine yol açmış... Nesnellik ve olguya dayanmıyorsa, hiç bir ifade bilimsel değil, örneğin bu da benim görüşüm, fikrim, düşüncem, yorumum gibi başvurumlar=bilimsel değil, aslında öznel, politiktir, yani kişi onaylayıcı, dayanak olarak kendisine, inancına vb. de başvurmamalı, muğlak değil olabildiğince de net olunmalıdır...

Ama alıntı yapıp kıyaslamak daha sağlıklı olur...

spartacus 15-11-2025 19:26

Bilmiyorum belkide Popper'ı hiç okumadınız;

Özetle
1. Popper der ki; doğrulamacılık yanlıştır çünkü, doğrulama işi sonsuza kadar gider...
Doğrulamacılık veya doğrulama sonsuza kadar gitmez, her doğrulama(sandığı gibi laf ebeliği değil, sınama!) kendi özgülünde tektir. Yaptığı mantık hatasını görebildiniz mi? (bu sebeple bilimsel sınamanın olgulara dayandığı, amacın DOĞRUCULUK olmadığı, doğru-yanlışın bir bütün ve yöntemde araç oldukları(amaç değil!) defalarca söylenmiştir! ama nafile, olabildiği gibi çarpıtmaya devam etmiştir.)

2. Doğrulama Popper'ın anladığı gibi ideolojik değil, olgusaldır, ki doğrulama metodu buna dayanır(ki Popper bunu zaten biliyordu!). Her olgu kendi ölgülünde ve koşulunda SINANIR, burada sınanan söz öbekleri değil, özgül koşulunda gözlemlenen olgunun yine ilgili özgül koşuluna göre yorumunu içerir. Yani Popper'ın "doğrulayanın da doğrulanmasının doğrulanması...+n" ifadesi geçersizdir ve bilinçli çarpıtmadır. Oysa bu paradoksa aksine kendi yöntemiyle yola çıktığımızda düşeriz, çünkü bırakın süregiderliği, sonsuz sürdürebilmeyi, yanlışlamak, doğrulama-tespit olmadan imkansızdır. Bunu bir kez anlarsak zaten bu konuyu ciddiye almanın da bir anlamı kalmaz... :)
3. Popper tanınmış bir çok bilim insanının veya filozofun bilimsel düşünmediğini, olamayacağını ileri sürer, dayanağı da bilimsel olmayan sözde ilkesidir. Örneğin eleştirilerinde bir sözün neye dair, ne koşulda, ne gibi durumlar namına söylendiğini gizleyrek, deyim yerindeyse cımbızla kelime seçip, üzerine kurgu üretir veya alakasız anlamlar yükler. (Popper'da yöntem tutarsızdır, öznel ve pragmatisttir.)
4. Popper bilimin;; film izleyen bir kişinin, saniyede ortalama geçen 60 karenin her biri için, her defasında, ama her defasında sonsuza kadar yorumladığı veya yorumlaması gerektiğini düşünüyor... hal böyle olunca bir kareye bakarak bir diğer kare üzerine yorumunda geçersiz olduğu sonucuna varıyor! Burada basit akıl, kelime oyunları var, oysa her kare kendi özgülündedir, yani 1. kareye bakıp ne görmüşsek, o kareye dairdir, Popper'ın kurguladığı hayali bir geleceğe dair değil. Yani 1. kareye yapılan yorum, 45. kareye gelip, bakın 45. kare, 1. kareden çok farklı, demek ki o kişi veya o yorum bilimsel değildi demek eleştiri, yaklaşım kurallarına da aykırı... :)

5....... uzamasın, gereği yok..

Örneğin şuna benzer örneklerle ele alalım, "bütün kuğular beyazdır" dendiğini düşünelim, oysa bilim veya andığı filozof, düşünürler böyle söylemiyor, öyle söylemişler gibi kendisi gösteriyor. Bu filozoflar şöyle yaklaşıyor, bir kuğunun beyazlığını sağlayan nedir? Biyolojik olarak, işte bu koşullarca sağlandığında ve biyolojik yapılarına dayalı bu durum hakim olmaya devam edittiği koşulda(!), kuğular beyaz oluyor(yani koşullu ifadedir bu) ve genel popülasyona bakıldığında kuğular beyazdır(kuğuların beyaz olduğunu, yeterince gözleme dayalı olarak söylemek de yine bilimsel olur, gözlemci hayatında hiç siyah kuğu görmemişse, kuğular beyazdır ve bu bilimseldir, bilimselliğin ölçütü istisnalara değin her şeyi bilmek veya görmek değildir, gözleme, sınmaya, NASIL'ına vb. bakılmış, yani nesnel veri ve bilimsel yöntemlere dayanmış olmasıdır... Asıl mutlakçı olan Popper'dır, o mutlak, salt kusur arayarak kusursuz olana ulaşmaya çalışmaktadır ve bu başarılmadığı sürece de ona göre bilim yoktur(buradan çıkan sonuç bu. Örneğin Marx'ın tahminlerinin tutmadığını söyler, oysa Marx mutlak bir tarih vermemiş. Tahmini öngörü olarak bir tahminde de bulunulabilir(yeterki nesnel dayanakları ona işaret etsin, bu halde bilimsel varsayımlar, önermeler, tahminler de bilimseldir. Popper yanlışlanamaz önermeleri var demiş, ama tahminlerinden tutmayanlar olduğunu öne sürerek de Popper yine kendisiyle çelişmiştir. Popper gerçekten de koşul nedir, değildir, neye göredir, yorumlar neye dairdir, neleri kapsamaktadır bilmeyen veya bu düzeyde düşünebilecek yetilere haiz değil. Bir görüşün nasıl eleştirlemeyeceğinin de örneğidir, kişinin cümle sonlarında kullandığı kelimeye bakıp "e-bilir, a-bilir" dememesine dayanıp, bütün görüşü bilim dışı ilan edebilir. Popper'da koşul diye bir kriter ise hiç bulunmuyor.. Yani 1. kareye baktığımızda ne görüyorsak o koşullarda görebildiğimizi yorumluyoruz, kuramın veya yorumun gözlenenin yerine ikame edilemeyeceğini kavramak için yüksek zeka gerekmese de, Popper bu tür safsatalara(alakasız kıyaslama) başvuruyor. Yani bu tarz yollara başvuracak denli sığ. Oysa bizim kuramlarımız veya yorumlarımız, olgunun kendisi olamaz, bu amacı da taşımazlar, burada yorum gözlemle elde edilen veriye göre, dairdir, en nihayetinde kavranabildiği ölçüde insan için, anlam için, kavramak içindir. Kendi öne sürdüğü sözde çeşitli iddiaları öne süren kimse de yoktur, yani senaryo yazıp kurgu üreten yine kendisidir...

İstisnalar üzerinden genelleme yapan da yine kendisi. Bilimin kuramları yanlışlamak için çalışması gerektiğini söyler, ama daha bu söz kendisiyle çelişir. Kuram diyor, kurgudan söz etmiyoruz, SINANAMADIĞI(doğrulamakla kastedilen budur özünde) ölçüde "kuram" nasıl kuram olmuş peki, sınanamıyorsa nasıl oluyor? Yanlışlanabiliyorsa o halde ilk versiyonu mu, sonraki versiyonu mu kuram oluyor, yoksa ikiside mi olmuyor? Deney yok, sınamak yok ise nasıl yanlışlıyor? Sınıyor ama dayanak kontrolü(doğrulama->otomatik yanlışlama->otomatik doğrulama), kanıtlama vb. içermiyorsa yanlışlayabildiğini nasıl iddia ediyor. Tüm bunları geçelim neden iniş ile çıkışı, evet ile hayırı, aşağı ile yukarıyı, doğrulamak ile yanlışlamayı birbirinden kopuk ve tamamen ayrı şeyler gibi ele alacak kadar dar kafalı düşünebiliyor? Neden tekdüzeliği istiyor?

İlk bakışta çok iyi bir kriter gibi görünüyor -bir zamanlar bana da öyle gelmişti, Popper iyi bir kriter yakalamış diye düşünmüştüm, ama sonraları gördüm ki, Popper kurgusunda bilimsizliği örgütlemiş...

Anladığım şu ki, Popper'ın temel sorunu sahtekarlığı, Celal Şengör'ün mülayim tipi(ki Celal Şengör bile o kadar sığ ve darkafalı değil).

Her şey değişir ve değişene dair yorum da... Değişmezliği savunduğunu iddia ettiği düşünürlerin altın kuralı budur oysa ve bu kuralda olanlar kendsinin yaptığı gibi, cümleleri cımbızlayıp, maksadı dışına taşıracak mahiyetlerde veya insan edinim, iradesine dayalı olanla, salt olgu olanları karıştırmak, boca etmek gibi bir bönlükte bulunmamışlar(Popepr bunu da yapıyor, neye dair yorumlanmış bakmıyor). Şu koşulda, şu durumda, şu şartlar, şu yöntemlerle, şu bu olduğunda, şu, şu kadar olduğunda vb. gibi öncelikle bütün görebildiklerini ortaya döküp, sonra yorumluyorlar.. Popper gibi düşünürsek, yemek yapmak bile (bilim açısından) imkansız olur...

Andrew 15-11-2025 19:31

Demek istedigim bazen dogrulari soyluyorsun, yine de kavramlari anlayamadigin icin yanlis sonuclara variyorsun. Yukaridaki en azindan son iletine ben kisisel olarak zaman ayirip cevap verecektim. Orneklerin uzerinde de dusundum, yazmaya basladiktan iki uc dakika sonra sildim. Cunku sen muhattabini assagilayan saygisiz bir insansin. Konusmamizin bir anlami yok. Durdum ve ne gerek var ki dedim. Varsin yukarida senin dediklerin dogru olsun. Bu mesaj ile de buradaki arkadaslara selam vermis olayim. Sana kolay gelsin.

spartacus 15-11-2025 20:12

Alıntı:

Andrew´isimli üyeden Alıntı (Mesaj 662672)
Demek istedigim bazen dogrulari soyluyorsun, yine de kavramlari anlayamadigin icin yanlis sonuclara variyorsun. Yukaridaki en azindan son iletine ben kisisel olarak zaman ayirip cevap verecektim. Orneklerin uzerinde de dusundum, yazmaya basladiktan iki uc dakika sonra sildim. Cunku sen muhattabini assagilayan saygisiz bir insansin. Konusmamizin bir anlami yok. Durdum ve ne gerek var ki dedim. Varsin yukarida senin dediklerin dogru olsun. Bu mesaj ile de buradaki arkadaslara selam vermis olayim. Sana kolay gelsin.

Teşekkürler, belli ki hala sohbet etmeyi, iğneli, ağdalı, irrite edip, kenara çekilip dalga geçebileceğini sandığın oyunlara veda edememişsin, gerekçen bu idiyse neden dayanaksız, asılsız, fasılsız o girişi yaptın :) Ne zaman üzüm yeme tarafında olacağız da birlikte yiyeceğiz?...

muhatabım olarak sergilediğin bu. Sadece laf söyler, muhatabını her zaman çarpıtır, ama ne zaman iş, bu yorumu neye dayanarak yaptın sorusuna gelir, sinir krizlerine girer ve o bildik muhataba saldırma, kişiselleştirme taktiklerine başvurur... Aşırı kompleks olabilir mi? Ben bilmiyorum bir türlü de çözemedim, neden illa senin dediğin olmalı, üstelik hiç bir söylemin, iddia ettiğin ne varsa, hiç birisi içinde tek bir dayanak sunmuyorsun, sadece sana ve nevi şahsına münhasır oluyorlar.. Gerçekten diyorum söz, dayanaklı bir ifaden olsun, eğer evvelinde farklı düşünmüşsem, konu her ne olursa olsun, görüşümü değiştirecem, yeter ki, yorumlanacak bir dayanağı olsun... Ben kapalı ortamdayım, tamam dışarıda hava kapalı ise aç camı göreyim, ama mahzende oturup, dışarısı hakkında iddialarda bulunup, öyle diyorum bu da benim görüşüm demek anlamlı olmuyor, çünkü muhatabın dışarı çıkmış ve seni davet ediyor..

Ateizm dindir, inanmamaya inanmaktır gibi söylemler öne sürdün, ben de bu sözü söyleyen ateizm hakkında bir şey bilmiyor demektir dedim, vay beni aşağıladın, yok senden beklemezdim, düşünsene verdiğin cevaptaki kişiselleştirmeyi, sonrasında ise süreğen ağdalı ve kişisel monologa girdin, bilinçli değil kesinlikle ama trol taktiklerine düştün...

Art niyetli künde getirme, önyargınız, muhataplarınızı aşağılayıp, görüşleriniz eleştirildiğinde sinir krizlerine girip, oyuncağımı aldılar, şekerimi vermediler modu devam ediyor demek ki...

İşin olumsuz tarafı ne biliyor musun? Yorum, görüş, fikir eleştirisi ile kişi eleştirisi arasındaki farkı bilmiyorsun, bir fikir öne sürüyorsan ve birisi eleştiriyorsa, anında kişisel hasım moduna geçiyordun, hala sürüyor demek ki..

Hava rüzgarlı dense vay bana hava, civa mı dedinm, vay benim gibi yüce(!) birisine nasıl söylersin, asla yanılamaz, hatalı olamam(öyle durumlarda safsata yöntemlerinin tümüne başvurmak nedir? bu yaptığın budur dense anında hakaret saymalar), olsun bu da benim görüşüm vs. Öyle ya bir sebebi yok, şunlar şöyledir, bunlar böyledir diye yazılar yazıyorsun, ama sırf sen söylediğin için öyle olmayı kabul etmelerini istiyor bekliyorsun(sence bu neye işaret, umarım iyisindir)... Sonra şöyle, böyle dediklerin, sen şöyle, böyleler hakkında veya görüşleri hakkında gerçekten de bir şey bilmiyormuşsun dense, hakaret sayabiliyorsun :)

Neyse bu konuda da konumuz yine gördüğün gibi, hiç bir dayanağı olmaksızın söylem öne sürmen, sonra kişiselleştirmen, aynı şekilde devam... yani sen ne demişsen odur, peki kabul ediyorum...

spartacus 16-11-2025 13:40

Basit gidelim; ilgili kaynak; Bilimsel Araştırmanın Mantığı - (The Logic of Scientific Discovery) - Popper, 1934

Öncelikle Popper'ın cevheri Kant'dan gelir... Kant'ın "tümdengelim[diyelim]" üzerine olan düşüncelerinden ve özellikle örtüşen bir ifadesiden esinlenir. Kant, "sonuçlardan temellere giden çıkarımların, yine bu çıkarımların yadsınması aracılığıyla kolayca kanıtlanacağını ve bu halde ilgili önermeden çıkarsanan tek bir yanlışın da o önermeyi yanlışladığını" söyler.

Yani burada, Popper, Kant, önermeleri salt formel olarak ele almakta ve bu düşünüş biçimini esas-temel alaıp, eleştirmekte veya kullanmaktadırlar. Örneklersek;

"Bütün kargalar siyahtır" - sözde önerme. 1. şahıs
"Çünkü gördüklerimizin tümü siyahtır"...
sözde ispat! 1. şahıs
"İşte bir beyaz karga, milyonda birinde de olsa buldum" Sözde yanlışlama... 2. şahıs
"istisnalar kaideyi bozmaz" -> Her genelleme salt genel geçere dairdir(saltıklaştırılamaz), istisnalar olası ve mümkündür. 3. şahıs - "Haksız da değil yani..."
"Bütün kargalar değil, "genelde" kargalar... Ayıkla pirincin taşını, 1 ve 2.(örneğin Popper, Kant) şahıslar, işleri güçleri yok laf salatası. Oysa adı üzerinde genel-de öylelik, gerçekte, pratikte ise temel sorunumuz ise; genel kanılar üzerine sanki özellermiş gibi laf salatası yapmak değil, herhangi bir özelden, genele, genelleme safsatasıdır" -> 4. Şahıs [ben] :)

Yani bu yaklaşımda bütün evreni dolaşmaktansa sadece 1 tane beyaz karga gözlemi beklenir ve doğrulaması, yanlışlanmasından daha kolaydır... Peki Popper buradan ne anladı? O halde bütün amacımız o beyaz kargayı bulmak olmalıdır, kazığı sağlam çakmak gerekir, oysa genelleme yine değişmiş olmaz(ne zaman değişir, kargaların siyah rengi, genel-geçer olma özelliğini kaybederse, yani burada seçim, iradi değil). Popper bu denli kavram, kafa karışıklığı, yanıltımı üzerinden yol almayı seçmektedir... Oldu, işimiz gücümüz yok, böyle genel, geçer formel genellemelerin, daha genellemelerin, göreceliklerin(de) mantığını kavrayamamış bir alıklıkla, her bir karganın peşine düşüp, beyaz karga, siyah kuğu aramalıyız. Milyonda biri böyle olsa ne olur, olmasa ne olur? İlla dert olacaksa, ne görüyorsak gördüğümüz koşula göreliğiyle(!) söyleriz, ama sandıkları gibi de, saltıklaştırcı biçimde genelleme, öyle saltık iddia olma iddialı absürt önermeler de yoktur, varsa da ve bu amaçla(saltık, mutlak, istisnasız) öne sürüldüğü iddia ediliyorsa -> zaten safsatadır. Adı üzerinde,,, genellemeler, kuram veya bir şeyin şahsına münhasır saltık bir iddia da değil,, genel kanıdır(Popper kuram veya iddia konusunu da böyle yanlış kavramış veya böylesi işine gelmiştir)... Genellemeler genel, geçer ifadelerdir, salt mutlak iddia niteliği taşımazlar(ki önce bunu kavrayabilmek gerekir)... Neden böyle söylüyorum çünkü -> oysa, aksine bilim ve materyalizmde her olgu, olay, kendi özgülü, koşulunda ele alınır ve öznel mantık üzerine genellemelerle inşa edil-e-mez... gerçek, nesnel bilimin de, materyalizmin de pratik alanı değil bunlar. Bilim ve materyalizmde her önerme, DAYANAĞINA, KOŞULUNA ve HANGİ DURUM VE KOŞULDA ne oranda ve nasıl şeklindedir, daima bir e dairi, e göresi olmak zorundadır ve aslında amaç açıklayabilme, izah, çözümleme esasına dayanır(yani öznel idealist yaklaşımlarda olduğu gibi, dert kargaların rengi ve altında yatan gizemli, iradi amacı bulmak veya iradi bir amaç giydirme endişesi değil, neden, nasıl o renge sahip olma eğiliminde olduklarıdır, umarım anlaşılıyordur). Önerme, iddia(nihayetinde ideolojiktir, doğa iddiada bulunmaz) üretmek namına da değil, yine de bahse konu olan önermelerin de iradeden bağımsız olması gerekir(yani kişi iradesiyle dilediği gibi evirip, çevirememeli, nasıl istiyorsa öyle olmasını sağlayacağı şeyler salt-kendinden dayanaklar içermemelidir)

Popper ciddi ciddi bilimin formel genellemelerle hareket ettiğini sanmış, düşünmüş... hal böyle olunca eleştirel yaklaşımı da safsataya dönüyor. İşte hani bugün sık sık söylenir(saçmalanır), "bir kuramda bir zerre dahi yanlışlansa, o kuram çöker" :) diye, yani bu halde sanki kuramlar temel dayanaklar ve temeller, objektif veriler üzre değil de gaipten ayet, döküm halde yekpare inen veya herhangi bir insanın gündelik hayatta öne sürdüğü herhangi bir konuya dair iddiaymış gibidir. Temel, temel taşları, duvarları, tuğlaları, kumu, çakılı, çatısı, bacası, kapısı bir yığın bileşen içermiyormuş gibi(yani illa parça bile aranacaksa bu öyle bir parça olmalı ki, çekildiğinde, bütün temel ve bina çökmüş olmalı, öyle herhangi bir kum tanesini binadan çekmekle bütün bina çöker, bizim de bütün amacımız işte o kum tanesini bulmak olmalıdır iddiası geçersizdir, kaldı ki bir binayı 1 kum tanesi bile çökertebilir(eşik aşımı), ancak ortada bina varsa, binayı çökertecek kum tanesi de o binada olmadığı için bina ortaya çıkabilmiştir -> diyalektik, yani oluşa gelmiş bir binadan, Popper uğraşıyla, 1 kum tanesi çekerek, herhangi bir kum tanesini yanlışlayarak vs. yıkamayız, kuramlar, bilimsel iddialar Popper'ın öne sürdüğü gibi formel ve biçime dayalı, yekpare ve salt döküm ürünü gibi değillerdir)... :)

Ve dikkat edersek bu tür örnekler de yine öznel idealizmin temel taşını oluşturan öznelliği esas alır, renk, tad, koku, saltıklık vb. gibi, yani bilim, materyalizm vb. işi gücü yok "renkler, bana öyle geliyorlar, zevklerden" ve üzerine genellemelerden ibaret sanılır, sayılır... (tabi elbette ve günümüzde hem popülerlik namına, hem yer yer darkafalılık adına, hem de çeşitli menfaatler namına öznellik batağının genişlemesi, bilimin öznelliğe hapsedilmesi vb. olumsuz durumu açısından Popper'ın payı da hesaba katılmalıdır)

Burada bahse konu olan sözde "önerme" ise, bildiğimiz genellemelerdir, yani aslında bilimin veya akılcı düşünürlerin başvurmadığı, genelde Kant'ın da mensubu olduğu öznelci çevrelerde görülen, "ben daima haklıyım çünkü olmasada oldurabilir, gaipten okuyabilirim" yöntemidir. Peki Kant'ın bu ifadesini, tümevarım vb. bütün yol ve yöntemlere uyarlarsak ne olurdu? Ziyan olurdu, ki Popper bunu başarmıştır... Popper'da bilimin bambaşka bir tanıma kavuştuğu görülür(Bu durum; Popper'ı daima haklı çıkaran, daha doğrusu Popper'ın yolunun taşlarını, Popper'ın daima haklı çkacağı biçimde dizilmesine yol açacak, bu yol üzre gidildiğinde Popper daima haklı olacaktır.)

Bu anlayışla yaklaştığımızda bilgi edinmek de, aslında bilim de imkansızdır... Popper salt Kant'ın bu yaklaşımını genellemekle yetinmemiş, bu yaklaşımı bütün bilimsel yol ve yöntemlere ikame(yerine geçirerek) etmiştir. hal böyle olunca ortaya bilimin, bilginin ve doğrulamanın imkansızlığı ve sonsuz paradoksal salınımı(sonsuza kadar doğrulama uğraşı yanılgısı) ve beraberinde iflah olmaz bir şüphe fobisi çıkmakta ve bu sorunu aşmak, elzem olmaktadır -Popper, temeli bir kaç mantık hatasına dayalı fobiden hiç bir zaman kurtulamadı... (Popper'ın sonsuz doğrulama paradoksu safsatası da bu ve benzeri safsatalarına dayanır, orada görürüz ki Popper'da kuram, kendisi önce gelen(gaipten ortaya atılmış) öznel salt-yekpare bir iddia gibidir)

Öncelikle bilim genellemeler üzerinden yol almaz ve bunu hareketin motoru şeklinde bir yöntem olarak kullanmaz, sadece bilim değil materyalistler de salt bu biçimde yaklaşmaz. Örneğin materyalistler bu konuda, bir olay veya olgunun sınamasını, özelden genele, genelden de özele ulaşılabilirlikle ancak özgülü, koşulu şartını da başa alarak sınar... Yani her durumda, her koşuldalığa atfen olmadığı gibi, önce kuram veya iddia, sonra dayanak arama ve doğrulama veya yadsıma durumuna geçilmemiştir, önce dayanak, temeller, sınamalar, ancak sonra yorum, iddialar gelir. İlgili süreç(henüz kuramın olmadığı ancak dayanakların, verilerin oluştuğu ve sınamalar, kıyasların anlam kazandığı koşullarda), henüz ortada bir önermenin(Popper'ın deyimiyle iddia kuram'ın) olmadığını gösterir(kastedilen; kuramlar önce, dayanak, kanıt edinimi sonra gelmez, dayanak edimi sürecinde henüz kuramdan söz edilemez)... Yani kuramlar, hatta iddialar dahi Popper'ın öne sürdüğü gibi(*) ortaya atılmazlar ve kendi, kendine ortada olmazlar. Bir örnekle evrim. Darwin'e has bir olgu, iddia, kuram değildir, her iddia, kuram ancak e-dair olabilir ve el insaf, dairlikte salt kesinlik ve tek bir yerdenlik de aranamaz...

Yani ne bilim ne de materyalistler Kant'ın veya Berkeley türevi öznel felsefecilerin dünyasında yaşamazlar. Bilim veya materyalist görüşlerde önermeler, kurgu ve kişiye bağlı, salt bir idia olarak ele alınmaz. Yani birileri basit genel, formel mantıkla önermelerde bulunup, sonrasında da hadi işe koyulalım, kendimizi haklı çıkaracak şeyler bulalım, türetelim denmez. Bu öznel idealizmin düşünme modelidir, o sebeple ne kadar öznel idealist filozof vardır görüşlerini açıklamak için renge, tat gibi öznel gerekçelere dayanır veya dayanaklanırlar, neredeyse bütün bilgi külliyatının temeli zevkler ve renkler meselesidir çünkü onlara göre en nihayetinde ve temelde sadece zihin vardır ve tüm dışsal uyaranlar olarak düşündüklerimiz de, [aslında] zihnin çeşitli tezahürleridir(yani idealistler bu ve benzeri konulardaki öznel, zevkler ve renkler ve salt formel temelde giden yaklaşımları açısından kendileriyle tutarlı, ancak dogmatik ve bilimle uzlaşmazdırlar, bunun için de bin dereden bin su getirme ve bilimin imkansızlığı eğilimine iteklenirler)...

Popper'da "kuram"; bilim insanlarının ortaya bir kuram koyduğu ve sonrasında da sınanarak ilerlendiği yönündedir. Yani Kant'ın yaklaşımı ile örtüşür, gerçekte ise kuramlar basit formel mantıkla, öznel idealizmin yöntemleriyle ortaya konmaz. Kuramlar bir bina gibi, çok çeşitli tuğlalardan oluşur ve bir kuramın esasını temeli oluşturur. Kısaca herhangi bir tuğla değil*... Popper'ın kuramlar üzerine genelleyici ve yekpare dökümleyici yaklaşımı, bu yönüyle de mantık hatası(safsata) içerir. Ve ancak bu şekilde, çarpık yaklaştığında kendisini olumlayabilir-di, ya da daha doğrusu bu yaklaşımı Popper'ı, içinden çıkılamaz ve indirgenmiş paradokslara dahil etti ve sözde ve usüle aykırı bir hale soktuğu yaklaşımıyla, "sonsuza kadar doğrulama" paradoksu derken, kendisi bir kritiğe bağlanamaz biçimde(aksinin, aksi olup-olmadığı tespiti imkansızlığı), yanlışlama paradoksu üretti(yanlışlamanın, yanlışladığına dair, bir onaylama olmayacaksa, yanlışlama olduğuna nasıl kanaat getirecekti-k?. Peki ya Popper'ın üstünkörü yanlış dediği konular ne olacak? Popper herhangi bir görüşe yanlış derken yanlışlanabilir biçimde mi sunmuş? Mutlak mı, değilse neye dayanarak yanlış demiş, kendi safsata yöntemine mi, o halde aynı yöntemle Popper'da yanlıştır çünkü kesin konuşmuş, yanlış demiş :) Bu öznel akıl ve kelime oyunu sonsuza kadar sürebilir... Gelecek bir kaç yıl için bir tahminde bulunursam, AKP'nin düşeceğini düşünüyorum, ama bu gerçekleşmezse benim bu ve tüm diğer konularda öne sürdüğüm görüşlerim yanlış olmaz. Tahminim de aslında şu halde yanlış olmaz, çünkü zaten doğru da değildi, o sebeple zaten anladığımız biçimde doğrulanamaz, yanlışlanamazdı -gelecekte bir gün, tutar veya tutmaz, gerçekeleşir veya gerçekleşmez, ama o zamana kadar ne doğrulanır ne de yanlışlanır... Ancak tahmin eleştirilebilir, tutarlı veya tutarsız yönleri ortaya konabilir, hesaplamalar, dayanaklar elden geçirilebilir, yine olumlu veya olumsuz bir çıkarıma varılabilir :) (İşte yine burada görünen Popper'ın kelime oyunları)

* Bir binanın tuğlası yanlış yerleştirilmiş olabilir, şart ve koşula göre değişedebilir, uyumsuz(yanlış) da, çeşitli koşullara göre yeterince sınanmamış da olabilir vb. Tümü de doğal, olağan, mümkün, ama yöntem olarak kuram ya da iddia dendiğinde, salt çatısına bakan bir yaklaşımla, -hal böyle olunca- bilim de Poper'a yekpare, tekdüze(aynı biçimde sürüp giden, ardışık!), üstelik evrensellik zoratımıyla(zorlayıcı dayatması) öncül iddia gibi görünür [Bkz: bu konu başı, aşağıdaki alıntı: genellemeci formel mantık anlayışı, kabulü, ikamesi safsatası];

"Herhangi bir kuramı doğrulayan örnekleri bulmak zor değildir. Kaç örnek bulunursa bulunsun, evrensellik taşıyan herhangi bir iddiayı mantıksal düzeyde kanıtlamak imkansızdır."
(Popper 1934)
- [kuram böylece salt ve tekdüze saltık iddia derecesine indirgenir ve temelsiz bir muğlak, yekün hale getirilir(yukarıdaki ifadelerimde detaylandırdığım gibi), ya da aslında bu yaklaşımı bilimin, kuramın hatta iddianın da mantığıyla uyuşmaz, "evrensellik" söylemiyle de gizliden tersinden mutlaklık yaptırımı giydirir, kendi çalar, kendi oynar deyimi gibi... Ve örneğin, şimdi Popper inancında bütün amaç evrimleşmeyen bir tür bulmak olmalıdır, böylesine basit oyunlarla mantıken ispatın imkansızlığı gibi safsatalar üretir, kanıt ile ispat arasındaki farkı dahi anlayamamıştır... Çünkü öncesinde izah ettiğim gibi, kendisi salt ideolojik, öznel-idealist düşünmektedir. Oysa her olgu zaten mantıken ispatlanır ve bu hal evrensellik taşımak zorunda da değildir, çünkü esas alınan ilgili olgu ve koşullarıdır, yani olgular, koşullarıyla da bütündürler ve bir kanıt aranacaksa, kanıtlar da bütünlük dahilinde ele alınabilir, haricinde veya bilinmez, hayali kurgularla kıyas eşiğinde değil...]

Yukarıdaki izahlar, yine başından beridir yanlış olarak sürdürdüğü yaklaşım ve düşünme modelinin 2. temel yanlışı üzerinedir. Popper'ın söylemleri ayrıca geçersiz anıştırma(aynileştirme safsatası) üzerine de kurulu ve bir temeli, bizi istediğimiz sonuca götürecek biçimde attığımızda sonuç ne olacaktır? Baştan arzu ettiğimiz gibi, baştan bellidir, işte Popper'a sahtekarlık yaptığı yönündeki ifadelerimin bir diğer sebebi de buradan gelir, yani daha en başında en temel kriterleri, etkili söz yumakları(edebiyat) ile çiğnemiştir...

Okuyucu eğer(if) daha en temelde yatan 2 temel yanlışının farkına varmaz, saldırdığı korkuluğun kurgusal, öznel, yani aslında gerçekte var olmadığını görmez ise(then), öznel idealizm yolunda Popper daima haklı olacaktır ve bu durum Popper'ın pratik inadının da, ben haklıyım çıkmazının da temelini temsil eder :)

Umarım 2 temel yanlışı izah edebilmişimdir...


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:56 .