![]() |
evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
neden evrenin kendi kendine oluştuğuna inanmıyoruz...big bang'e gerek yok herşey birden başlayıverdi ve günümüze kadar geldi...buna inanmak allaha inanmaktan daha güç olmasa gerek...herikiside inanç her ikiside kendi kendine oluşmuş...
|
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
bunun pek inançla ilgisi yok kompleks
* * *öncelikle evrendeki madde mikarı ile antimadde miktarı arasında bir uyumsuzluk var. Anti madde miktarı olsaydı ya da fazla olsaydı evren kendi kendini yok ederdi. Büyük patlama anında bu yokoluş gerçekleşmiş olmalı. * * *uzay zaman olayı var, zamanın bir başlangıcı olması gerekiyor ya da başlangıcı oldugu öngörülüyor. * * * fosil ışınımlar var ve tespit edilebiliyor. Bu da patlamadan üçyüzbin sene sonraya tekabül ediyor. Bu ışınım gözlemlenebildi uzay teleskopları tarafından. * * * Evrenin genişlemesi olayı var. * * * Her halde hep var olan bir evren teorisi bunları açıklayamıyor. Ancak büyük patlamada karanlık maddeyi açıklayamıyor ve kütleçekim kuvveti ile diger üç kuvvetin başlangıçtaki birlikteligini henüz açıklayamıyor. * * *saygılarımla |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
saygı bizden...fiziğe biraz uzağım...ben sadece allaha inanların mantığına alterneatif bir mantık ortaya atmaya çalıştım...
|
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
kompLeks,
bilimsel iddialar öyle kabul olmaz.önce bilimsel bir araştırma yaparsın.bilim adamları sanırsam bir fikir ortaya atıp ona direk inanmıyorlar,araştırma yapıyorlaryanılıyormuyum? |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
... * yok herşey birden başlayıverdi ve günümüze kadar geldi..
*:D ...sorada herşe yok oluverdi birden... :lol: ..ne yaşadık.. ne yaşamadık.. demi abim... * işte eyle bişe... ne annadık*-ne annamadık... şaşşırıp kaldık.. ne eeri..ne doruu.. *:cry: cml. ve deVesi yaŞŞar... nOT..sıcaktan uyku dutmayıncas..oluyo bele sayıklamalar..kussura bakmayın... :wink: |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
sevgili gökhan007,
yanılmadığına emin olabilirsin...ama bu bilimsel bir iddia değil yeni bir inanç ortaya attım...allaha inananlara alternatif bir inanç... * * saygılarımla |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
kompLeks,
bilime inanç olur mu yahu.. bilimadamları boşuna mı ömürlerini deney yaparak,bir şeyleri araştırarak yaşıyorlar. hiç bir bilimadamı sizin bu söylediklerinizi araştırmadan,kendine göre bir sonuç bulmadan kabul etmez. sizin alternatif bu inancınız;küçük bir çocuğun kendisini,bir leyleğin anne ve babasına getirdiğine olan inancı gibidir. |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
sevgili gökhan007,
bilmediğimiz kanıtlayamadığımız yerde inanç başlar...dediğin gibi bilimde inanç olmaz...kanıt yoksa bilim olmaz...evrenin kendi kendine oluştuğunu kanıtlayamadığım için bu inançtan öteye gidemez...kanıtlamak gibi bir derdim de yok zaten...akside kanıtlanabilir... * tam olarak anlatmak istediğim şey, allahın varlığı da kanıtlanamaz ona inanılır...buna inanmakla evrenin kendi kendine oluştuğuna inanmak birbiriyle çelişen inançlar...birbirini çürüten inançlar...bu söylediklerim evrim teorisine inanmayanlar için...yani biri allahın varlığına inanıyorsa onun kendi kendine oluştuğuna inanıyorsa eğer, bu inancı çürüten fakat bu inançla aynı mantığa sahip ''evren kendi kendine oluşmuştur'' cümlesine de kendini inandırabilir...bir bakıma allah inancındaki mantığı çürütmeye çalıştım... saygılarımla |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
kompLeks,
herkesin inancı kendinedir.ben sadece bildiklerimi,düşündüklerimi bu sitede paylaşma amacındayım.bakıyorum bu sitede ki herkes benim gibi düşüncelerini paylaşma amacındalar. kimse kimseyi bir şeylere inandıramaz.çünkü herkesin aklı var iradesi var. kendi kendine oluşmaya inanabilirsin ama seninkisi boş bir inanç oluyor hem de tamamıyle boş bir inanç çünkü bilime de hayır diyosun ve dayanağın hiç kalmıyor senin. |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
sevgili gökhan007,
benimkisinin boş bir inanç olduğunu söylüyorsun...peki boş olmayan inanç nasıl oluyor onuda açıklarmısın... saygılarımla |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
sevgili komplex
* *evrim teorisi bir başlatıcının varlıgını yadsımaz, ama kabul de etmez. Gözlemyemedigi için böyle bir tartışmayı bilim dışı olarak görür. Kaldıki bir yaratıcının ya da başlatıcının varlıgı bize niye namaz kılmamız gerektigini açıklamaz. Neden kulluk etmemiz gerektigini açıklamaz. Neden dünyanın sınav yeri oldugu ve insanların bir kısmının cehennem azabı çekecegini açıklamaz. En temeli de bu yaratıcının niye Muhammed ile ilişki kurması gerektigini açıklamaz. Temel mesele de budur. * * *Varsın isterse bir tanrı olsun bana ne. Ya da benden ona ne. Ama işin içine Muhammed ve mülkiyet ilişkileri girdigi zaman yaptırımlar da başlar ve insanlar sömürülür, köleleştirilir. Gökhanın bize ispat etmek zorunda oldugu şey bir tanrının varlıgı degildir. Nasıl olup da o tanrının gökhana ölümden sonra ahret oldugunu bildirdigidir. Ve gökhanın bu bildiriyi neye dayanarak gözlemledigidir. Dayanak noktasının ne oldugudur. * * * Evrime göre belki de büyük patlamayı bir başlatıcı yaptı ama hepsi oraya kadar. O noktada da ya kendisi de patladı, ya emekli oldu ya da yaptıgı deneyin bir gözlemcisi oldu. Bu olasılıkgözlemlenemiyecegi için şimdilik bizim meselemiz degildir. * * * saygılarımla |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
sevgili dilaver,
aynen katılıyorum |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
kompLeks,
hiç bir dayanağı olmayan bir şeye inanmak,inandığınız o şeye körü körüne bağlanmak değil midir? dilaver, "evrim teorisi bir başlatıcının varlıgını yadsımaz, ama kabul de etmez" yazmışsın o zaman evrim teorisi kendi içinde,baştan, çelişiyor zaten. Dayanak noktalarım : Kur'an-ı Kerim ve O'nun tayin ettiği elçi Hz.Muhammed(sav)'dir. Yazmışsınız;sonuçta evrim teorisine göre de bir başlatıcı ve yaratıcı var. |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
gökhan önce evrim nedir onu ögren, sonra benim ne yazdıgımı okumayı ögren ondan sonra tartışmalara katıl. Bak sana bir link verdim oradan başlayabilirsin.
* Kuranı muhammed dillendirmiş ve onun söyledigine göre bu din var. Muhammedin vahyi aldıgının bir gözlemcisi bir tanıgı bir şahidi var mı. Neden kendini Muhammede inanmak zorunda hissediyorsun anlamış degilim. * *saygılarımla |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
sevgili gökhan007
allah nasıl varolmuştur?...yalnız bu soruyu cevaplarken bir dayanağının olmasına dikkat et ve körü körüne inanma olurmu?... saygılarımla |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
dilaver,
yazdıklarınızın hepsini okuyorum sonra da mesaj yazıyorum.bak sana da söz veriyorum en kısa sürede darwin'in kitabını alıp okuyacağım.haklısın evrim teorisi bilgim sizlere göre az.keşke fazla olsaydı da evrim teorisinde ki hataları bir bir yazabilseydim buraya ama merak etmeyin en kısa sürede darwin'in kitabını okuyacağım ve hataları bir bir yazacağım. işte büyük gafınıza gelelim şimdi. Hz.Muhammed(sav) Kur'an gibi bir şeyi yazmak için çok bilgisiz bir insandı yani okuma yazma bilmeyen bir insandı.böyle bir insan geçmişte yaşanan olayları ve geçmişteki peygamberleri ve geçmişte peygamberlkerin sözlerini dinlemeyenlerin başlarına gelenleri nsaıl bilebilirdi? halbuki Kur'an da bunlara dair bir sürü bilgi var. Hz.Muhammed'e tüm bu bilgileri Allah öğretmiştir zira kendisi okuma yazma bilmeyen birisiydi. işte bu yazdıklarım(daha bir sürü şey yazılabilir) yüzünden Hz.Muhammed'e inanıyorum kompLeks, Ku'ran a hiç göz atmadığın belli oluyor.soruna cevap almak için İhlas suresine bakman yeterli. |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
sevgili gökhan007,
hz muhammedin okuma yazma bilmediğini kanıtlayabilirmisin?...yoksa bu boş bir inançtan öteye gidemez... bende kuranı kerim olmadığı için ihlal süresine bakamıyorum ama sen hazır okumuş ve biliyorken cevabı bana yazabilirsin...bende ona göre sana karşılık verebilirim... * saygılarımla... |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
gökhan Varaka bin Nevfel ismini duymadıgın anlaşılıyor.
* Vikipedia şöyle diyor : Varaka bin Nevfel (Arapça ورقه بن نوفل بن أسد بن عبد العزي بن قصي القرشي ) Muhammed'in eşi Hatice'nin kuzeniydi. Nasturi rahibi olan Varaka Mekkenin rahibi ve vaiziydi. Tevrat ve İncil'i biliyordu ve bunları Arapçaya tercüme etmişti. Muhammedin Hatice ile olan evliliğinde başkanlık etmişti. Genelde kabul görmüş klasik kaynaklarda Hatice'nin Muhammed'i ilk vahyin ardından Varaka'ya durumu açıklaması için götürdüğü geçer. Varaka anlatılanları dinledikten sonra olayın bir vahiy olduğunu, Muhammed'e peygamberlik verildiğini ve eğer genç olsaydı onun destekçilerinden olmak istediği belirtir[1]. Türk tarihçisi Enver Behnan Şapolyo'ya göre, Muhammed 15 sene boyunca onun tarafından eğitilmiş ve Tevrat ve İncil'de yer alan bilgiler ona öğretilmiş ve yetiştirilmiştir * * * güzel kardeşim inanmana saygı duyarım, inancını ifade etme özgürlügünde de seninle beraberim, seni degiştirmek gibi de bir derdim de yok. Ama senden ricam ne olur inandıgınız şeylerin tarihsel ve kültürel temellerini de araştırın. *Mesele sadece tartışmak için tartışmak degildir. Karşılıklı bilgi alışverişi yapabilmektir. * * saygılarımla |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
kompLeks,
İhlas Suresi Yüce Allah'ın müşriklerin ileri sürdükleri sıfatlardan münezzeh olduğunu özlü bir şekilde bildirdiğinden bu şekilde adlandırılmıştır.Mekke döneminde indirilmiştir.4 ayettir. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. 1-De ki:"O Allah tektir" 2-Allah Samed'dir. 3-Doğurmamıştır ve doğrulmamıştır. 4-Hiç bir şey O'nun dengi değildir. Kur'an ı okuyupta bir şeyleri inkar etsen seninle tartışmanın bir anlamı olduğunu düşünecem fakat sen Kuran hakkında hiç bir şey bilmiyorsun kompleks. Kuranın mealinin okuyabilir misin acaba? neleri inkar ettiğini daha iyi öğrenirsin böylelikle.. dilaver, Varaka ismini duydum.Ve vikipedia da yazan şeyi zaten biliyordum. sadece bir türk tarihçisinin dediğine mi inanayım yoksa bir sürü kişinin yazmış olduğu bilgilere mi inanayım? |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
gökhan şu iki başlıgı incelemeni öneririm.
http://www.turandursun.com/modules.p...ewtopic&t=6285 http://www.turandursun.com/modules.p...ewtopic&t=5690 * * daha da vardır ama onu aramak da sana kalsın. * * saygılarımla not : ilgili başlıklar kişisel polemik yerine döndü ve konulardan sapıldı. Ben kendi açımdan tartışmalara son veriyorum ve konu dahilindeki iletilere cevap yazacagım. |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
sevgili gökhan;
birincisi bu ayette 'allah nasıl var olmuştur' sorusuna cevap olabilecek tek bir cümle var 'o doğurmamıştır doğrulmamıştır' aslında bu bile bir cevap değil o doğurmamış ve doğrulmamışsa nasıl var olmuştur ben bunu sordum...tutup bana kendiliğinden varolmuştur dersen en başa döneriz bu dayanağı olmadığı için boş bir inançtan öteye gidemez... ikincisi allahın varlığını anlamak için kuranı okumaya gerek olmadığı gibi onu inkar etmek içinde kuranı okumaya gerek yoktur...illaki kuranı okumaya gerek var diyorsan turan dursun bu işi çok güzel yapmıştır ve de inkar etmiştir... |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
komPleks,
yazdığım ayetten Allah'ı daha anlayamıyorsan sana diyecek pek bir şeyim yok. Allah nasıl var olmuştur gibi bir soru soruyorsun ayet net bir cevap veriyor sana:"Doğurmamıştır ve doğrulmamıştır." Turan Dursun'un nerde hata yaptığını başka bir başlık açıp size anlatacağım. |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
Sevgili gökhan ,bir copy yapıyorum. Linkini vermek isterdim ,ama normal erişimi türk telecom engellemiş. Mahkeme kararıylamı? kendi karalrıylamı belli değil.? onun için buraya almak zorunda kaldım.
SİTENİN ADI İSLAMİYET GERÇEKLERİ. Islamiyet Islam Tarihi Kur'an Tarihi Kendisini Tanrı-varsa eğer- elçisi olarak ilan eden Arabistan'ın Kureyş Kabilesi'nden Muhammed'in, okur-yazar olmayan birisi olduğuna inanılır. Islamiyetin kitabı Kuran'ın, Tanrı-varsa eğer- tarafından gönderildiğini savunanlar, okur-yazar olmayan birisinin nasıl kitap yazabileceğini sorarak, Kuran'ı Muhammed'in yazmadığını güya savunmaktadırlar. Muhammed'in okur-yazar olması ihtimali de var.. *Muhammed, okur-yazar olmasa bile, kör ya da sağır da değildi ve kendisine "anlatılanlar"ı Kuran'a koyacak kadar becerikli idi.. Kendisine kimler yardımcı oluyordu hazırladığı kitap için. Turan Dursun'un "Din Bu" adlı kitap serisinin dördüncü cildinde, Bel'am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr ve Iranlı Selman (Farisi) *ve İman adındaki *yardımcılarından söz edilir. Bunlardan Bel'am, Yunanlı bir köleydi. Yaiş ve Cebr (Yemenli) de birer köle idiler. Ilhan Arsel'in Şeriat'tan Kıssalar adlı kitabının önsözünde de Muhammed'in diğer öğreticileri/yardımcıları olarak Bahîra, Verkâ ve Abdullah Ibn-i Selâm'ın adları geçer. Muhammed katiplerini genellikle Yahudilikten ya da Hristiyanlıktan dönme ya da İbranice ve Süryanice bilen kişilerden seçerdi. Bu dillere vakıf değil iseler, öğrenmelerini isterdi. Örneğin, Hicret'in dördüncü yılında katiplerinden Zeyd bin Sabit'e Yahudi yazısını öğrenmesini söylemiştir. Söylendiğine göre, en ziyade yararlandığı kimselerin başında, Hristiyanlıktan dönme Selman-ı Farisî ile, Yahudilikten dönme Abdullah İbn-i Selam gelirdi. Siyer'in yazarları İbn-i İshak, İbn Hişâm ve Tabakat yazarı İbn-i Sa's gibi (ya da benzeri) kaynakların bildirmesine göre, Selman-ı *Farisî, Iranlı bir "Mecusî" iken çok genç yaşta Hristiyanlığı kabul ederek Suriye'ye gelmiş, daha sonra Bedevîler tarafından esir alınıp bir Yahudi'ye satılmış ve onun tarafından Medine'ye getirilmiştir. Kölelikten kurtulmak için Muhammed'e başvurup da onun tarafından satınalınmasıyla İslam'a girmiş ve azad olmuştur. Hristiyan ve Yahudi dinlerini en iyi bilen birisi olarak Farisi, Muhammed'e sadece din konusunda değil, yönetim ve savaş konusunda da Muhammed'e yardımcı olmuştur. Hendek Savaşı olarak bilinen savaşta, Muhammede'e hendek kazılmasını öneren kişinin Farisi olduğu söylenir. Abdullah İbn-i Selam'a gelince, Tevrat'ı en iyi bilen yahudi'lerden birisiydi. Muhammed'in Medine'ye hicretinden sonra Islamiyete girmiştir. Tevrat konusunda, Muhammed'e en fazla bilgi verenlerden biri olduğu kabul edilir. O kadar ki, Muhammed onu, muhtemelen bu yardımlarından dolayı, "Cennetlik olan on kişinin onuncusu" olarak tanımlamıştır. (Bkz. Sahih-i Buhari ... c.IX, s.81, ve c.X, s.25 vd.) Muhammed bu kaynaklardan aldığı bilgileri, kendi günlük siyasetine uyduracak şekilde değişikliklere sokmuştur. Ancak, bunu yaparken, "kıssa"ları (masal ve hikayeleri) bir teviye ya da belli bir sıra ve silsile esasına göre değil, fakat Kuran'ın çeşitli surelerine ve bu surelerin ayetlerine dağıtmıştır. Bazılarını da hadis olarak ifade etmiştir. Kuran'ın okur-yazar olmayan Muhammed tarafından hazırlanması bu şekilde mümkün olmuştur. Ne var ki, Muhammed'in Kuran'ı, daha sonra bizzat halife Ebu Bekir tarafından yaktırılmış ve sonra da değişikliklere uğramıştır. Muhammed, Allah'in-varsa eğer- sözü olduğunu iddia ettiği Kuran'i nasil ve kimlerle yazdi. Hristiyanlik, Musevilik, tarih ve efsanelerden alintilar yaparak celiskilerle dolu Kuran'i nasil yaratti Kuran Nasıl Yazıldı? Muhammed'in Öğretmenleri mi? Bel'am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr, Iranlı Selman Konuya iliskin Kur'an ne diyor? Kur'an'daki "Tanrı", her zamanki gibi ant içerek açıklama yapıyor: "And olsun ki biz, onların:'O'na (Muhammed'e) bir insan öğretiyor kesinlikle.' Dediklerini biliyoruz. Savlarını dayandırdıkları kimsenin dili yabancıdır. Buysa (Kur'an), apaçık bir Arapça'dır."(Nahl, ayet:103) Bundan sonraki ayetlerde, "inanmayanlar" korkutuluyor, "yalancı, iftiracı" olarak nitelendiriliyor ve "işkenceli bir ceza"yla cezalandırılacakları bildiriliyor. Yukarıdaki ayette, Muhammed'e öğreticilik ettiği söylenen kimsenin, "Arap olmadığı, yabancı olduğu" belirtiliyor. Yunanlı Bel'am, Yaiş.. Kimilerine göre, Muhammed'in öğretmeni, bir Yunanlı köleydi. Bel'am adında bir köle. Ibn Abbas anlatıyor: "Peygamber, Mekke'de köle olan birine öğretimde bulunuyordu. Yabancıydı. Puta tapardı. Adı da Bel'am'dı. Peygamberin yanına girişinde ve çıkışında putataparlar görüyorlardı. 'Muhammed'e her şeyi öğreten Bel'am'dır..' diye konuştular." (Bkz. Taberi, Cami'ul-Beyan, 14/119) Ya da Yaiş'ti üzerinde durulan köle. Bel'am için söylenen, Yaiş için de söyleniyordu. "Yaiş, Muhammed'e öğretmenlik yapıyor" deniyordu. (Bkz. Aynı yer) Ya da, Muhammed'e öğreticilik eden köle, Cebr'di. (Bkz. Aynı yer) Ya da, Yemenli CEBR, YESSAR, ADDAS. "Hadrami'lerin iki genç köleleri vardı. Yemen halkından olan bu iki köleden birinin adı Yessar, öbürünün adı Cebr'di" diye aktarılır. Bu iki kölelerin sahiplerinin tanıklığı şöyle: "Bizim iki genç kölemiz vardı. Kendi dilleriyle kitaplarını okurlardı. Peygamber de bunlara uğrar, durup bunları dinlerdi. İşte bunun için, putataparlar, 'Muhammed, bunlardan öğreniyor..' dediler." (Taberi, 14/119) Fahruddin Razi'nin yer verdiği aktarmada, bunların yanında bir üçüncü köle daha var: Huvaytıb'ın kölesi Addas. (Bkz. F.Razi, tefsir, 24/50) Görülüyor ki, ister Yunanlı, ister yemenli olsunlar, kölelerin Muhammed'le ilişkilerine bakışlar değişik açılardan: Müslümanların bakışları ve savları başka, "putatapar" dedikleri inanmazların bakışları ve savları başka. Müslümanlardan kimine göre: Muhammed'le köleler arasında bir "öğretme ve öğrenme" ilişkisi vardı, ama öğreten Muhammed'di, öğrenenlerse köleler. Inanmayanlara göreyse bunun tam tersi gerçekti. Yani, öğreten kölelerdi. Muhammed'se öğreniyordu onlardan. Müslümanlardan kimine göre de, aradaki ilişki, "okuma ve dinlenme" ilişkisini geçmiyordu. Köleler, kutsal kitaplarını kendi dillerinde okuyorlar, "peygamber" de "dinliyordu" yalnızca. Müslümanların bu savları karşısında şu soru yanıtsız kalıyor: "Dillerini bilmiyordu"ysa, Muhammed'in bu köleler arasındaki sürekli işi neydi? Ve kendi dilleriyle okuduklarını Muhammed'in dinlemesinin ne yararı oluyordu? Kısacası, müslümanların savları, akla sığacak türden değil. Iman nereli? Muhammed'in kendisinden bir açıklaması bu konuda oldukça ışık tutucu: "Iman, Yemen'lidir." Bu hadis, Buhari'nin "e's-Sahih"inin de içinde bulunduğu en sağlam kabul edilen hadis kitaplarında yer almıştır. Hadis'e göre, "hikmet (bilgi, bilgelik) de Yemen'lidir." Dahası: "Fıkıh da Yemen'lidir," hadise göre. (Bkz.Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Meğazi/74; Tecrid, hadis no:1362; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Iman/81-91, hadis no:51-52, ve öteki hadis kitapları.) Bu hadis, incelemecilere göre, sağlamlığın en yüksek basamağında olan "mutevatır hadis"ler arasındadır, ve peygamberin arkadaşlarından onbir kişi tarafından aktarılmıştır. (Bkz.Ebu'l-Feyz Muhammed, Lukatu'l-Lai'l-Mütenasire Fi Ahadisi'l-Mutevatıre, Beyrut,1985, s.42-43,hadis no:10) Kimi yorumcu, buradaki "Yemen"i, birtakım zorlamalı yorumlarla, "Mekke ve Medine" olarak göstermeye çabalar. (Bkz.Tecrid,1362 no.lu hadis,Kamil Miras'ın izahı.) Ne var ki, hadisin kimi aktarılışında "Yemenliler"den de açıkça sözedilir. Yani, buradaki Yemen, coğrafyada herkesin bildiği Yemen'dir. Demek ki, bu hadise göre, "imanı"yla, "hikmet"iyle ve "fıkh"ıyla (buradaki 'fıkh', sözlük anlamında olmalı) Islam, yabancı kökenlidir, "Yemen"lidir. "Muhammed'e öğreten, Iranlı Selman'dır ya da.." (Selman Farisi). Kimileri de, Nahl Suresi'nin 103.ayetinde sözü edilen yabancının, Iranlı Selman olduğu görüşünde.(Bkz. Taberi,aynı yer.) Sonradan Müslüman kimliğiyle ortaya çıkan ve müslümanlar arasında büyük ün kazanan Selman'ın, Muhammed'le son derece sıkı bir ilişki ve işbirliği içinde bulunduğu, herkesçe biliniyor. "Müslüman" olması, Selman'a çok şey sağlamıştır. En başta, özgürlüğü, yani, "kölelikten kurtulma"yı. Sonra da ünü, saygınlığı ve maddi, manevi çıkarları.. Ya da, sözü edilen "yabancı", önc Müslüman olup sonra Islam'ı bırakan bir "vahiy katibi"dir. Bunu ileri sürenler de var. (Bkz. Taberi, aynı yer) "Vahiy katibi"nin başına gelenler: Adam, önce müslüman olmuştur. Selman gibi o da Muhammed'le işbirliği halindedir. Ama sonra ne olursa olur, bırakır Islam'ı. Ve bir de açıklama yapar: "Muhammed'e ben öğretiyordum, ve benim öğrettiklerim Kur'an'a vahiy olarak yazılıyordu.." Sonra, adam ya öldü, ya da öldürüldü. Ölüsüne gelince, bir türlü gömüldüğü yerde kalmıyordu. Muhammed'in adamları şunu yayıyordu: "Bu olay, Tanrı'nın gazabının yansımasıdır. Adam, Tanrı'yı çok öfkelendirdi. Şimdi durum ortada. Gömülüyor, toprak da kabul etmiyor, edemiyor, Tanrı'dan korkuyor. Onun için de kafiri, mezarının dışına fırlatıyor. 'Ibret almak' gerek.." Gerçekten de adam gömülüyordu, ama, birkaç gün sonra, sabahleyin bakılıyordu ki, adam mezarın dışında. Birkaç kez olmuştu bu. Muhammed'in arkadaşlarından Enes (Malik Oğlu), çok sonra, şöyle anlatacaktır olayı: "Bir adam vardı. Neccaroğullarından..Hristiyan'dı, Müslüman olmuştu. Bakara ve Ali İmran surelerini okumuştu. Peygambere de vahiy yazıyordu. Sonra, yeniden Hristiyan oldu ve kaçıp Hristiyanlara katıldı. 'Ben ne öğretip kendisi için yazdımsa, Muhammed yalnızca onu bilir, başka bir şey bilmez,' demeye başladı." (Bkz.Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l Menakıb/25,c.4,s.181-182;Tecrid, hadis no:1477) Enes'in anlattığına göre, Tanrı adama öfkelenmiş, boynunu kopararak öldürmüş. Hristiyanlar, gömmüşlr adamı. Ama sabah bakmışlar, ölüsü ortada. Ve kefensiz. Hristiyanlar, "Muhammed adamları kefenini soymuş, kendisini de işte böyle ortada bırakmışlar.." diye konuşmuşlar. Adamı bir daha gömmüşler. Bu kez biraz daha derince. Ertesi gün sabah yine aynı durum. Sonra aynı konuşmalar. Sonra yeniden ve daha derine gömme. Sonra aynı durum ve aynı yorumlar. Bir kez daha ve derince gömme. Aynı durum. Bakmışlar ki bu böyle sürüp gidecek, adamı gömmekten vazgeçmişler artık. Bu adamın söylediğini söylemiş, yani "ben ne diyorsam, ne yazıyorsam o vahiy oluyor.." demiş, muhammed'in "Tanrı'dan falan vahiy almadığını" söyleyerek, Islam'ı bırakmış birisi daha vardı: Ebu Serh Oğlu Sa'd Oğlu Abdullah. Ama , onun başına yukarıdaki olay gelmedi nedense..Muhammed tarafından idamına karar verilmişti. Ne var ki, Halife Osman'ın süt kardeşiydi. Ve Osman'ın araya girmesiyle, bağışlandı. Sonra, Mısır Valisi bile oldu. (Ölm.656-657. Bkz. Islam Ansiklopedisi.) Ayetteki Cevap "Muhammed'e ögreten Tanrı değil, insandır.." diyenlere, ayette verilen cevap ne ölçüde doyurucu? Cevap, yukarıda verilen ayetin anlamında da görüleceği gibi şöyle: 1) Muhammed'e öğrettiği söylenen kişi, Arab değildir, yabancı biridir. 2) Kur'an'sa apaçık Arapça'dır. 3) Öyleyse, Muhammed'e sözü edilen kisi ögretmis olamaz. Oysa, Arapça'yı bilen yabancı biri de Muhammed'e "eskilerin söylencesi"nden, "Tevrat"tan, "Incil"den, başka "kutsal metin"lerden birtakım "bilgiler" verebilirdi. Ileri sürülen de bu. Muhammed, aldığı bilgileri, Arapça kalıplara döküp, kendi uslubu içinde sunmuş olamaz mıydı? Kaldı ki, "apaçık Arapça" diye nitelenen Kur'an'da; Yunanca, Süryanca, Ibranca, Koptça.. gibi dillerden birçok sözcük bulunduğunu, müslüman incelemeciler bile örnekleriyle yazıyor. (Bkz. Suyuti, el Itkan Fi Ulumi'l-Kur'an, Arapça, Mısır, 1978, 1/178-185) Kur'an'da bu denli değişik yabancı sözcüklerin bulunması da "Muhammed'e yabancının (ya da yabancıların) bilgi verdiği, öğrettiği" yolundaki savı desteklemez mi? Muhammed'e bir yabancının ya da yabancıların yanında, bir ya da birkaç Arap da ögretmiş olabilir. Islam için çok önemli bir kaynak, "Müseyime"dir. Müseylime, müslimcik demektir. Müslümanlar, onu küçümsemek için böyle demişler, ayrıca da "kezzab" yani "çok yalancı" demeyi uygun görmüşlerdir. Müslümanların bir sövgüsüdür bu. Anlaşılıyor ki, onun kendi adı "Müslim"di. Bu adı taşımış olması çok önemlidir. "Islam" ve "müslim" sözcüklerinin kaynağına götürür niteliktedir. Müslümanlarca sövülen, aşağılanan bu kişiye, "Rahman", "Yemame Rahmanı (Yemameli Rahman" da deniyordu. Yani adam aslında böyle ünlüydü. Bu da çok ilginç. Bir başka ilginç olan da, Mekke'lilerin, Muhammed'e söyledikleri şu sözler: "Bize ulaşan bilgiye göre, sana öğreten (Tanrı değil), Yemame'deki şu adamdır. Rahman denen adam. Tanrı'ya ant içerek söyleriz ki, biz Rahman'a inanmayız." (Bkz. Ibn Ishak, Siyer, tahkik ve ta'lik: Muhammed Hamidullah, Arapça, Konya, 1981, s.180, fıkra: 254) Mekkeli'lerin bu söyledikleri nedensiz miydi? Müseylime, daha doğrusu "Müslim", bir başka adıyla "Rahman", Yemame'nin Hanifeoğulları kabilesindendi. Ilgiç üç ad: "Müslim", "Hanife", "Rahman".Bu adlar, hele ilk ikisi bir araya gelince daha da ilginçlik kazanıyor: Kur'an'da islam inanırlarının, "müslim"lerin "ad babası" olarak tanıtılan Ibrahim (bkz.Hacc,ayet:78) için hem "Hanif" hem de "Müslim" denir. (Bkz.Bakara:135; Ali Imran:67,95; Nisa:125; En'am:161; Nahl:120,123.) "Peygamber" olarak yer alan Ibrahim, kısa anlamı ile "yıldız tapımı" demek olan Sabiilik Dini'nin "peygamberi"ydi. Islam kaynaklarından yaptığım incelemelerden vardığım sonuç bu. Muhammed de ilk ortaya çıktığında Sabii olarak niteleniyordu. (Bkz.Buhari,e's-Sahih,Kitabu't Teyemmüm,/6,c.1,s.89) Sabii'liğin dili Süryanca'ydı. "Allah", "Kur'an", "Furkan", "kitab", "melek" ve daha bir çok sözcük gibi "Islm", "müslim", "hanif", ve "Rahman" da bu dilden geliyordu. (Bkz.Aziz Günel,Türk Süryaniler Tarihi,Diyarbakır,1970,s.46-48;Suyuti el Itkan,1/180-184;Doğubilimci Arthur Jeffery,The Foreign Vocabulary of the Quran,Kahire,1938,s.12 ve ötk.)Yine benim incelemelerimden vardığım sonuca göre: Yıldız tapımı, "Sabiilik" adı altında, Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerine de kaynaklık eden bir din olarak kurumlaşırken, özellikle Ortadoğu'da "Müslimler"I ve "Hanifler"i içine alıyordu. Önce, "Müslimler" vardı, sonra "Hanifler" kolu meydana geldi. Ibrahim, bu kolun "peygamberi"ydi. Işte, "Yemame Rahmanı" diye ünlü "Müslim (Müseylime)" ve ondan çok şey öğrendiği anlaşılan Muhammed de bu kola bağlıydı. (Sabiilik konusunda geniş bilgi için, bkz.Eren Kutsuz-Turan Dursun, 'Saçak Dergisi', Subat 1988, sayı 49.) Yemame Rahmanı, Muhammed'in yararlandığı kaynaklardan yalnızca biri olabilir. Yukarıda adı geçenler ve daha başkaları, tek tek de, tümü birden de Muhammed'in "öğretmenleri" olabilirler. Furkan sures'nin 4.ayetine göre, Muhammed'in yardımcılarından, yani öğretmenlerinden "kavm", yani "topluluk" diye sözedilmistir. Bu ve bunu izleyen iki ayetin anlamı şöyle: (Diyanet'in resmi çevirisi) "Inkar edenler, 'Bu Kur'an, Muhammed'in uydurmasıdır. Ona başka bir topluluk yardım etmiştir.' Diyerek haksız ve asılsız bir söz uydurdular. 'Kur'an öncekilerin masallarıdır. Başkalarına yazdırılıp, sabah akşam onu okunmaktadır' dediler. Ey Muhammed, de ki: 'O'nu göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir." (Furkan, ayet:4-6) Buna göre, Kur'an'ın "uydurma" olduğunu söyleyenler, şunları da söylüyorlar: 1)Muhammed'e bir topluluk yardımcı oluyor, 2)Muhammed, Kur'an ayetlerini, başkalarından alıp yazdırıyor, 3)Muhammed'e sabah akşam okunuyor 4)Ayetler, "eskilerin masallarından" oluşuyor. Buna karşılık, Kur'an'ın cevabı şudur: "Yalan ve haksızca iddia. Kur'an'ın ayetlerini Tanrı indirmiştir. O, göklerin ve yerlerin gizini bilir.." Hars Oğlu Nadr, Muhammed'in kendisini "Tanrı'nın elçisi", yani Tanrı'yla insanlar arasında yer almış, Tanrı'nın bildirilerini insanlara iletme görevini üstlenmiş biri olarak tanıtmaya yöneldiğinde, ve "Kur'an ayetlerini" sunması karşısında Mekkelileri uyarma yoluna gitmişti. Ve şöyle demişti: "Sakın inanmayın bu adama. 'Tanrı'dandır' diye ileri sürdüklerinin tümü, eski masallardır. Ben size, onunkilerden daha güzellerini söyleyebilirim.." Iran krallarına, Iran'lı masal kahramanlarına ait söylencelerden örnekler aktarabileceğini söylüyor, anlatıp duruyordu Nadr.(Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyan,18/137-138) Nadr, haklımıydı? "Eskilerin masallarından" varmıydı Kur'an'da? Bilindiği gibi,Kur'an'da "kıssa" denen birçok öykü var. Bir çoğu; başta Tevrat; Yahudi kaynaklarında, kimileri Incil'lerde yer alır. Incelendiğinde görülür ki, bunların bir kısmı, Tevrat'tan da çok önceki çağların söylencelerinde aynen var. Örneğin, "Nuh Tufanı"na ilişkin öykü, "Gılgamış Destanı"nda hemen hemen aynıdır. Daha başka örnekler de verilebilir. Mekke'de, Medine'de ve çevrelerinde çeşitli din ve inançların inanırları vardı. Çeşitli toplumların "söylenceleri"ni, "kutsal metinler"ini bilenler az değildi. Muhammed'in özgürlüklerini söz verdiği ve işbirliği yoluna gittiği kölelerden de bu nitelikte olanlar bulunduğu biliniyor. Daha önce adlarına yer verilen Bel'am, Yaiş, Yessar, Addas, Cebr, Iran'lı Selman..da bunlardan. Bunların ya da başkalarının, Kur'an'ın oluşması için Muhammed'e yardım etmiş, öğretmenlik etmiş olmalarını düşünmek akla uzak değil. Aklın ve mantığın kabul edemeyeceği şey, "Tanrı'nın, insanlara gökten mesaj göndermesi" ve bunun için şu ya da bu insanı aracı olarak seçmesidir. Bunu insan aklı değil, ancak, akılla ilgisi olmayan "iman" kabul eder. Kaynakça: Turan Dursun, Bir Tabu Yıkılıyor, Din Bu kitaplar serisi ve Arif Tekin, Kur'an'ın Kökeni. * | |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
turan dursun yazana kadar yaklaşık 1350 yıl geçmiş müslümanlığın yayılmaya başlamasından beri *ve yazdıklarınızı turan dursun farkediyor milyonlarca kişi farkedemiyor yüzyıllardır.turan dursun olmasa siz nerden kayak bulacaktınız merak ediyorum.yazdığın yazıyıda okuyacağım.
|
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
GÖKHAN, biz geç uyanmış! olabiliriz ama 1350 yıldır uyumaya ve uyutmaya devam edecek bir gürüh olacağı belli oluyor.
|
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
Alıntı:
Ya gözlemsel verilerden yola çıkılarak ulaşılan mantıksal tekilliği (Big Bang'i) kabul edeceğiz ya da dünya görüşümüze uymuyor diye onu reddedeceğiz. İşin asıl garip yanı ise kompLeks'in bu tekilliği yani başlangıcı kabul ediyor olmasına karşın Big Bang'i kabul etmemesi. Big Bang zaten zorunlu bir başlangıcı öngörür, bilimsel bir başlangıcı sunan Big Bang varken onun reddetmenin mantığı nedir? Kabaca zaten Big Bang = Başlangıç. Öte yandan Big Bang'siz bir başlangıç ortaya konacaksa bile bu yine başlangıçları başlatan bir etkeni gerektirecektir. 2. Konunun esas kısmı ise kompLeks'in "bir şeyin nedeni o şeyin kendinde olamaz" önermesine karşı çıkmasıdır. Sayduyumuz, mantığımız ve neden-sonuç ilişkisine göre yaptığımız tüm somut gözlem ve analizler bize daima "bir şeyin sebebinin kendi dışında olduğu" sonucunu vermektedir. kompLeks'in bu duruma hangi gerekçeyle karşı çıktığını merak etmekteyim. Çünkü bu soru çözülmeden yukarıda zikrettiği fikirlerin hiç bir anlamı kalmıyor. Sonuç olarak durum kompLeks'in dediği gibi inanç meselesi değildir. Tabi kompLeks'in hangi gerekçeyle karşı çıktığını öğrenene kadar durum böyle. |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
Gökhan,neden bu kadar sadece tek yönden bakıyorsun? Bunu çok merak ediyorum.Allah dediğin varlık eğer gerçekten olsaydı;Dünya'nın hali böyle olur muydu? sana soruyorum.Eğer islamiyet gerçek olsaydı,biz bu kitaptaki safsataları sizlere gösterirmiydik? Ayrıca bu ilahi dinler neden ortadoğu'dan çıktı.Diğer yerlerde insanlar yaşamıyormuydu?Yaşıyordu,ama Tanrı bu insanları nedense unutmuştu.Ya düşün bir kere 1400 sene önce çıkan birisi,bugün de karşımıza çıkıyor:''Ben Allah'ın resulüyüm'' diyor..Bugün böyle insanlar çıkıyor,ve çıkmakta..Kim sallıyor bu kişileri? hiçkimse..Yani biraz mantığını kullanırsan dinler,ilahi kaynaklı değildir.İnsan kaynaklıdır..Ama senin gibiler bunu anlayamıyor maalesef. :( Evren'i vareden bir tanrı var ise gerçekten;Dünyadaki bütün sistemden sadece o sorumluysa,Dünyada yaşanan olaylardan da sorumludur demektir.Peki bu tanrı,kendisine yalvaran yakaran ve feryad eden masumları neden felaketlerden korumuyor?Neden onların imdadına yetişmiyor? Çünkü onların dua ettiği bir Tanrı maalesef yok.Eğer gerçekten hak din islam olsaydı;Emin ol ben geçmişimi bir kenara atmaz,sürekli namaz kılar ve ibadet ederdim.Bu sana bir dost tavsiyesi olsun.Bu yazıları okurken;Akıl,vicdan ve mantık üçlüsünü devreye sok ve öyle düşün..
saygılarımla. |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
bence sap ile saman ,herzamanki gibi karışıyor..
"Aşağıdan,yukarıdan yolun sonu görünüyor" *türküsünün lafına uygun, sağdan da-soldan da mantık karışıyor. Bir olgunun,birilerince yanlış tarif edilmiş olması ve sevmediğimiz biri tarafından bunun ısrarla övülmesi,müdafa edilmesi, o olaya ait bakışımzı objektiflikten kaçırmamalı. "Benim babam senin babanı döver,bütün herkezi döver" lafından hareketle babalardan nefret edebilirmiyiz? Böyle bir baba olamaz deyip ,onları yok sayabilirmiyiz? "Peki bu tanrı,kendisine yalvaran yakaran ve feryad eden masumları neden felaketlerden korumuyor" bence yanlış telefon numarası çeviriyorsunuz... :lol: " Çünkü onların dua ettiği bir Tanrı maalesef yok" doğru..onun tarif ettiği baba yok..dolayısıyla "baba" diye bir olay yok.. :wink: HaKa.. |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
Evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
Olamaz, yokluktan varlık doğmaz çünkü. Bir şey kendi kendine daha kendi dururken yani kendine rağmen oluşamaz. Zaten yaratılış masallarının toplu enjeksiyonu bizleri sürekli İRADİ bir perde arkası kahramanına iter, o hale gelir ki artık maddelerin haraektlerinin dahi fizik kurallarınca tanımlanmış mantık çerçevesi yerini iradi etmenlere bırakır. Öncelikle evren tanımımız nedir bunu bir sorgulayalım. Ama her şeyden evvel varlık sorgusunu yapalım, bu gün içinde olduğumuz ve gözlemleyebildiğimiz evren şahsında konuşacak isek, bu varlık sorunsalı karşısında evrensel bir bakış olamaz. Bilhassa ABD de yaratılışçıların yılana sarılır gibi sarıldığı Big Bang meselesi diğer taraftanda bu yaratılışçı kesimin tahrifine uğruyordu. Evreni ve zamanı Big Bang ile başlattıklarında her şey senaryolarına uygun hale gelirken asıl sorulması gereken soruda yan yatıp çamura batıyorlardı, bu soruda Big Bang'dan önce ne vardı? Avrupa da yeterli desteği alamayan bu yaratılış safsatacıları rotayı Doğu ve az gelişmiş ülkelere kırdılar ve bilimi ve bilimsel bilgi sağla yollarını,toplumların bilimden yararlanmasını dahi geride bırakacak düzeyde bir etki sağladılar. Big Bang'a mantıksal teori düzleminde yaklaşırsak göreceğiz ki Big Bang bir başlangıç değil bir SONUÇTUR. Peki bu teoride başlangıç olarak adlandırılan nedir? Evrenin başlangıcıdır ve Big Bang ile Evren bir ve aynı şeyler değiller ise, teoride birisi bir sonuç iken diğeri yeni bir başlangıç halini alıyor. İşte bu noktaya dayanarak yani Evreni Big Bang ile başlatıp her şeyide Big Bang ile başlatarak mantık dışı bir yol seçilmiş oluyor, ve unutulmuş öneml bir kriter, Big Bang'ın bir SONUÇ olduğudur. Gözlemler ve somut fizik kuralları bize maddenin yok olamayacağını, yokluktan ise varlığın türeyemeyeceğini var olanın ise yokluk noktasına götürülemeyeceği üzerinedir. Bu durumda Big Bang yokluktan varlığın doğuşu değil, bir varlık sürecinin ulaştığı sonucu gösterir, bu anlamda buradan(big bang sonrası) bakışımızla bir dönüşümüde sergiler. Bu gün gözlemlenen yıldız oluşumları en iyi doneleri sunar, gözlemlenmektedir, oysa gözlemlenen yokluk değildir, patlamalar yine bir yokluğun değil varlığın ve oradaki maddelerin, gazların açığa çıkan yada dönüşen enerjilerin kısaca etkiler ve tepkiler toplamının gözlemleridir. Barutun patlama öncesi hali, barutun patlama sonrası etkisine bakılarak es geçilemez yada ötelenemez. Big Bang öncesinde ne varsa varlık sorunsalı açısından yine o vardır. Ve maddeler, gazlar, enerji vs sürekli iletişim ve birbiri ile etkileşim, dönüşüm halinde. Hareket ise maddeler arası ilişkiler, etki ve tepkilerde açığa çıkar. Bu halde big bang önceside, big bang anıda ve sonrasıda hareket dolayısıyla madde vardı, ve asıl sorun evren sorunsalı değil varlık sorunsalıdır. Her şeyden evvel varlık sorunsalı altında bir irade aranacaksa bu kısır bir döngüye yol açar, varlık sorunsalının sebebi olarak gösterilecek herhangi bir varlık da yine aynı sorunsala toslayacaktır. Yada varlığı, varlık olarak kabul etmek, of yada poftan oluşturmak gibi bir mantık yürütmek, of yada pofun(yokluğun) varlığının da bir sorunsal olduğunu görmek gerekir. Heleki varlığın olmadığı bir alanda yokluğunda söz konusu olamayacağı, böylelikle varlık sorunsalını, ona yokluk noktasından kısaca yokluğun içinden var edilerek bakılamayacağını kavramak gerekiyor. Kısaca varlık yokluğun bir türevi yada O'nun içinden var edilen bir şey değil tam tersi Onun bir eşidir. Ne yokluktan varlık nede varlıktan yokluk oluşmaz, bunlar ancak yanyana ve birbirleri ile var olabilir iki uzlaşmazdırlar. Birisi yok ise diğerininde varlığı sözkonusu değildir... O halde yokluk her zaman vardı işte bu nedenledir ki varlık da yokluğun olduğu her dönemde var. Bir yaratım sözkonusu değildir. Sonsuz olan maddedir ve buradaki sonsuzluk soyut bir lokal zaman tanımı temelinde değildir. Madde hep oradaydı ve hep orada olacak zaman ise o maddelerin durmaksızın süren ilişkileri, etkileri, tepkileri, açığa çıkan yada dışa yansıyan değişimlerinin bir sonucu olmaya devam edecektir. Yer çekimi olduğu sürece su eğim merkezine dolayısı ile çekim merkezine doğru zorlanacaktır ve bu koşul var olduğu sürece bu akış sürmeye devam edecektir. Maddelerin, enerjinin birbirleri ile olan ilişkileri ve etkileri koşulları oluştururlar, bu hali hazırdaki koşulun değişimine yol açacak herhangi bir etki yada tepki suyun akış durmunuda değiştirecektir. Artık yeni bir koşul vardır ve o koşulun varlığı sürecinde su yine akmaya ama eskisinden daha farklı bir hız, belkide daha farklı bir yön ile yine devam edecektir. İşte bu belirleyici olan ve maddelerin birbirleri ile durmaksızın süregiden ilişkileri ve belirlenen koşullara bakarak bir tanımlama getirmek yerine, suyun akışında belirleyici olan koşul yerine herhangi bir laf olan ve ona *iradi sıfatlar yükleyerek, işte o diye bulduğumuz bir Tanrıyı geçirdiğimizde sadece kendi açımızdan bir fikir yürütür iken bizim nasıl baktığımız ve nasıl tanımladığımızdan bağımsız olarak o su koşulların elverdiği ölçüde davranmaya(?) ve akmaya devam edecektir. atta koşuluda etkileyerek ve koşuluda zorlayarak ve koşulun değişimine ortak olarak. Uzun zaman boyunca akmaya devam eden su altından parçalarını koparttığı toprağıda alıp götürüken, akışın hızını ve hatta yönünü dahi etkiyen eğimide değiştirmeye zorlayacak ona etki edecektir ve gördüğümüz gibi koşullarda suyun hareketine göre değişirken toplamda koşul dediğimiz şeyin maddeler arası ilişkiler, etkiler ve tepkiler süreci olduğu ortaya çıkacaktır. -Mekanik diyalektik ile modern diyalaektik arasındaki farkada bir örnektir bu- *İşte bu koşullar için İRADİ bir güç aramayada bulmayada gerek yoktur, zaten buna ihtiyaçda yoktur, bu koşullar iradi değil nesnel koşullardır, aynen Evrenin nesnelliği gibi. |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
bu konu hakkinda ozellikle bilinmesini istedigimiz sey su:
tanriya inananlar kafalarinda tanrinin baslangicinin ve sonunun olmadigi iddiasini nasil hararetle savunabiliyorlarsa biz de tanri yerine maddenin baslangicinin ve sonunun olmadigini savunuyoruz. burada onemli olan nokta su; tanrinin kullarina anlatmak istedigimiz sey su; yobaz tanri kullari, materialisme saldirirken genelde su sekilde davranirlar: derler ki: "ulan kafirler, sizin akliniz hic yok mu? her canli dogar, yasar ve olur. her yaratigin bir baslangici ve sonu vardir. maddenin de baslangici ve sonu vardir; cunku madde de tanrinin yarattiklarindandir. sizin kafaniz nasil baslangici ve sonu olmayan bir seyi kabul eder? zindiklar!" devami ise soyle olur: "ancak ve ancak tanrinin baslangici ve sonu yoktur. tanri dogmamistir; ezelden beri vardir, ebede kadar da var olacaktir..." vesaire... yobazin lafi bitmez. ama biz lafimizi soyle bitirecegiz: yukarda yazilan iki cumleyi de sarfederken yobaz; hic sunu akil edemez ne yazik ki: madem senin kafan ezeli ve ebedi bir seyi kabul edebiliyor, o zaman maddenin de ezeli ve ebedi oldugunu kabul et!!! yok eger zaten ezeli ve ebedi bir sey kabul edemiyorsan tanriyi da kabul etme!!! ama yobaza ne kadar anlatsan bos! ... sunu unutmamaliyiz ki christianlar bu dunyanin parazitleridir... diger tanriya inanan herkes de oyle!!! nokturnal mortum - lunar poetry |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
Alıntı:
Rakip gelmedi; biz de aramızda bölündük, çift kale maç yapıyoruz! Sevgiler... |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
Sevgili Gökhan,
Diyelim ki senin çok akılcı delillerin sonucunda 'sonsuz evren'i Tanrı'nın yarattığına inanç gösterdik. Bil ki bundan sonra gelecek ilk soru Allah'ın bunu niye yaptığıdır. Sahi sence Allah evreni ve insanlığı neden yarattı? Tekbaşınalıktan, kendine yetemezlikten canı mı sıkıldı; yoksa "Yav bir kaç fani yaratıp onlara çeşitli badireler, acılar, hüzünler, sevinçler yaşatıp vakit geçireyim; sonra da imtihan yapıp amellerini puanlayayım!" mı dedi? İyi düşünmeni ve bu sebebe kanıt bulmanı arzu ederim... Sevgiler ve hayırlı hidayetler kardeşim... |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
thunderpoint,
hala kendi aklınızdan bir şyeler türetip başak birisi söylemiş gibi yazıyorsunuz.ben öyle bir iddaa da bulunmadım.dikkatinizi çekerim. “İnsan niçin yaratılmış?” sorusuna sıkça muhatap oluruz. Böyle bir soruyu kendimize yahut bir başkasına sormamız, bizim için büyük bir İlâhî ihsandır. Şöyle ki: Bu soruyu güneş kendisine soramadığı gibi, bir başka yıldız da güneşe sorabilmiş değil. Yine bu soruyu bir arı bir başka arıya, yahut bir koyun berikine sormaktan aciz. Demek oluyor ki, bu sorunun cevabını arayan insanoğlu, kendi varlığını istediği sahada kullanma konusunda serbest bırakılmış; bir arayış içinde ve bu konuda bir imtihana tabi tutulmuş. Bu imtihanı kazanmanın tek yolu, sorunun cevabını bizi yaratandan öğrenmemizdir. Bu noktaya varan insanlar gerçeğin kapısını çalmış olurlar. Ve kendilerine Kur’an lisanıyla, Peygamber diliyle cevapları verilir. “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet -kulluk- etsinler diye yarattım.” ( Zâriyât Sûresi, 56) Nur Küllîyatında ibadete “marifet” manası veriliyor. Bu mana üzerinde çoğu tefsir alimlerimiz ittifak etmişler. Namaz, oruç gibi ibadetler ise bu marifetin neticesidir. Yani, insan nimetin şükür gerektirdiğini idrak edecektir ki, sonra bu şükür ve hamd vazifeni yerine getirsin. İnsan, bu kâinatı dolduran İlahi mucizelerin tefekkür ve hayreti icap ettirdiklerini bilecektir ki, tespih ve tekbir vazifesini ifa etsin. İnsan, başka insanlara merhamet etmesi gerektiğinin şuuruna erecektir ki zekât ve sadaka verme yolunu tutsun. Bütün bunlar imanın ve marifetin, yani Allah’a inanmanın ve onu tanımanın meyveleridir. Nur Külliyatından bir marifet dersi: “Şu kâinattan maksad-ı âlâ, tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet-i küllîye-i insaniyedir.” ( Sözler, 264 .) Rububiyet, terbiye edicilik manasına geliyor. Bütün alemlerin her birinde bu fiil bir başka şekilde, bir başka güzellikte, bir başka mükemmellikte kendini gösteriyor. Ve biz her namazda Fatiha Sûresini okurken alemlerin Rabbine hamd etmekle bu farklı terbiyelerin şuurunda olduğumuzu ilan etmiş oluruz. Işıklar alemini de Allah terbiye ediyor, gözler alemini de. Ve biz, güneşin ışık verecek şekilde, gözümüzün de ondan faydalanacak biçimde terbiye edildiklerini düşünerek Rabbimize şükretmekle “tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet” vazifemizi yerine getiririz. Gıda maddelerinin yenilecek şekilde, ağzımızın, dilimizin, midemizin de onlardan faydalanacak tarzda terbiye edildiklerini nazara alarak Rabbimizin bu sonsuz ihsanlarını hayret ve teşekkürle karşıladığımızda, yine o rububiyete karşı ubudiyetle mukabele etmiş oluruz. Kâinatın yaratılması insan için, insanın yaratılması ise ubudiyet içindir. Burada dikkatimizi iki kelime çekiyor; âlâ ve küllîye kelimeleri. Bu iki kelime bize bu vazifeyi yapan daha başka varlıklar da olduğunu haber veriyorlar. Şu var ki, insan ubudiyet vazifeni onlardan daha üstün ve daha küllî bir derecede yapabilecek bir istidada sahip. Sözünü etmek istediğimiz bu varlıklar, meleklerle cinlerdir. Bir melek, bir meyveyi tefekkür ederken, dünün şekilsiz, renksiz elementlerinin bugün güzel bir varlık haline gelmelerini, sert ağaçtan bu yumuşak meyvelerin çıkmasını hayretle seyreder. Ama o meyvenin tadını, vitaminini, kalorisini düşünemez, tefekkür edemez. Zira, istidadı buna müsait değildir. İnsana bu noktada bambaşka bir kabiliyet verilmiştir. O, aklıyla, hayaliyle sadece hazır eşyayı değil, o anda görmediği nice şeyleri hatta geçmişi ve geleceği düşünebilir. Böylece fikri, düşüncesi, anlayışı ve feyzi küllîleşir. Eline aldığı bir meyveyi yerken, o anda bir milyonu aşkın canlı türünün sonsuz denecek kadar çok fertlerinin rızklandıklarını, kendisinin de bu İlâhî sofradan faydalanan bir fert olduğunu düşünebilir ve böylece Allah’ın Rezzak ismini küllî manada tefekkür etme imkanına kavuşur. Dilerse, düşüncesini geçmiş ve gelecek zamanlara da götürür. Bütün zamanlarda ve mekânlardaki her türlü nimeti ve onlardan istifade edenleri, hayalinin yardımıyla, birlikte düşünür ve tefekkürü daha da küllîleşir. Bütün İlâhî isimlerin tecellileri için benzer şeyler söylenebilir. Nur Küllîyatında, “İyyake na’büdü” “Biz ancak sana ibadet ederiz.” ayetinin açıklaması yapılırken, ayet-i kerimede niçin ben değil de biz denildiğine dikkat çekilir ve böyle denilmekle üç ayrı cemaatin kastedildiği ders verilir. Bunlardan birisi bütün müminler, diğeri vücudumuzda vazife gören ve her biri kendine mahsus bir ibadetle meşgul olan bütün organlar, hücreler, duygular,.., üçüncüsü ise bütün bir varlık âlemi. Demek oluyor ki insan, bütün varlık alemi namına “İyyake na’budü” diyebilecek bir kabiliyettedir. İşte tek başına da namaz kılsa, ferdiyetten kurtulup bu üç cemaatin ibadetlerini Rabbine takdim eden insan küllî bir ibadet yapmış demektir. İnsanın bu kâinata meyve olması da böyle bir neticeyi doğurmaktadır. Bir ağacın bütün birimlerini şuurlu farz verseniz, en küllî tefekkürü meyve yapacaktır. Çünkü meyvenin içindeki çekirdek bütün ağaçtan süzüldüğü için o meyvede ağacın tümünün ibadetlerini temsil etme, tefekkür etme kabiliyeti bulunacaktır. Bu küllî ubudiyeti en ileri derecede yapanlar kâinat ağacının en mükemmel meyveleri olan peygamberler ve özellikle Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’dir(asm.). “Maksad-ı âlâ ve ubudiyet-i küllîye” manalarıyla şu kutsî hadis arasında yakın bir ilgi vardır: “Sen olmasaydın ben felekleri yaratmazdım.” Nur Küllîyatında insanın vazifesiyle ilgili birçok bahis mevcut. Bunların bir özeti olarak birkaç maddeyi takdim etmek isterim: - Ruhuna bir İlâhî ikram olarak takılan, ilim, irade, görme, işitme gibi sıfatlarını Allah’ın sıfatlarını bilmeye bir vasıta olarak kullanmak. Kendi ruhundan İlahi sıfatları bilmek için açılan bu marifet pencerelerini iyi değerlendirmek. - Akıl kuvvetini hikmet dairesinde, şehvet kuvvetini iffet dairesinde, gazap kuvvetini şecaat dairesinde kullanmak. - Muhabbetini ancak Allah’a vermek ve mahlukatı da yine Onun namına, Onun isimlerine ayna olmaları, kemaline işaret etmeleri, cemalinden haber vermeleri cihetiyle sevmek. - “İbadatın bütün enva’ına müstaid bir fıtratta” yaratıldığının şuurunda olup bütün ibadet çeşitlerinin ayrı ayrı feyizlerinden azami ölçüde nasiplenmeye çalışmak. - Kendisine verilen “kalb, sır, ruh, akıl hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirmek.” Böylece bunların her birini kendine mahsus ibadetiyle meşgul etmek. - Duygularının her biriyle Allah’ın rahmet hazinelerinden birini açmak, ondan güzelce faydalanmak ve küllî şükretmek. - Aczini ölçü alarak Allah’ın kudretini, fakrına bakaran Onun rahmetini, noksanlıklarını düşünerek Onun kemalini tefekkür etmek. Rabbini sonsuz kemal, rahmet ve kudret sahibi, kendi nefsini ise yine sonsuz aciz, fakir ve noksan bilmek. - Ruhunu günahlardan, bedenini de her tüllü kirlerden, pisliklerden uzak tutarak İlahi huzura çıkmak. - Kendini Allah’ın en mükemmel eseri olma cihetiyle meleklerin, ruhanilerin seyrine, temaşasına güzelce sunmak. İşte insan bu gibi ulvî gayeler için yaratılmıştır. Ama ne yazık ki, bir çok insan, kendini unutmuş ve bu gayelerden gafil olarak sadece dünya hayatını rahat bir şekilde geçirmek için çabalar. Bütün kâinatın ibadetlerini temsil etme kabiliyetine sahip olduğu halde, sadece çevresindeki bir gurup insanın teveccühlerini kazanmayı ve kendisini onlara beğendirmeyi hayatına gaye edinir. Bir süre sonra kendisi de, o insanlar da dünyadan göçüp gitmekte ve bütün bu gayeler de onun bedeniyle birlikte adeta toprağa gömülüp kaybolmaktalar. okursunuz inşallah hepsini, daha yazı ekleyebilirm isterseniz. |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
Alıntı:
yukarda yazilan iki cumleyi de sarfederken yobaz; hic sunu akil edemez ne yazik ki: madem senin kafan ezeli ve ebedi bir seyi kabul edebiliyor, o zaman maddenin de ezeli ve ebedi oldugunu kabul et!!! yok eger zaten ezeli ve ebedi bir sey kabul edemiyorsan tanriyi da kabul etme!!! ama yobaza ne kadar anlatsan bos! * * *tam olarak anlatmak istediğim buydu.... |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
komPleks,
birilerine hakaret ederek hiç bir şey kazanamazsınız aksine bir şeyler kaybedersiniz. Allah ezelde de vardı,ebedi de olacaktır. |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
bunları hakaret olarak algılıyorsan kendi yazılarına dön bir bak
hiç bir şey vardan yok olmaz yoktan var olmaz dolayısıyla allahta var olamaz bu bukadar basit anlayamıyorsan yapacak bişe yok daha açık bi şekilde anlatabilirmiyim bilmiyorum |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
komPleks,
yobaz diyen benmiyim sen misin? komik duruma düşüyorsun. Allah'ı daha anlayamıyorsunuz.O yaratmış bizleri ve kudrete sahip O.sen gelmiş mantık yürütüp hiçbir şey vardan yok olamaz yoktan var olamaz yazıp ardından öyleyse Allahta var olamaz diyorsun.Allah ne doğmuştur ne de doğrulmuştur.buda çok açık. Allah'a yok demekle Allah'ı yok edemezsiniz. İhlas suresini senin için yazmıştım değil mi? |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
tesekkurler kompLeks yoldasim;
bizi anlayan nadir kitleden oldugun icin tebrikler... bu arada tartismanin alemi yok; yobazlarin dusunceleri degismez... ve bir yobaza nedenler degil; timarhane gosterilmelidir! butun ilahi dinlere inananlar birer gereksizliktir!!! thy serpent - parasites |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
Alıntı:
demişsiniz abim...Kanımca BİLİNMEK ve TANINMAK için peygamberler(elçi) gönderdi.Lakin bu dönemin kulluk-kölelik anlayışına çok benziyor.Bu konuda ben de çok şüpheye düşmüştüm.Fakat ona (Allah) kulluk ile bir beşere kulluk çok farklı geldi bana biraz daha üstünde düşündüğüm vakit...Neyse SAYGILAR |
Re: evren kendi kendine oluşmuş olamaz mı?
---
|
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 21:42 . |