![]() |
Ahmet Dursun(Hamiahausa)kimdir?
Kısaca kendimi tanıtayım.
1958 doğumluyum. Ankara'lı olmama rağmen Zonguldak'ta yaşıyorum. 2005'te emekli oldum. Hacettepe ün.Muhasebe böl 2 yıllık,daha sonra Anadolu ün.işletme böl.eğitimimden sonra 2005'te çalıştığım yerin özelleşmesi nedeniyle re'sen emekli edildim. Şimdi bilgilerimi paylaşmaya çalışıyor,vatanımın yetiştirdiği gençlere bilgilerimi aktarmayı deniyorum. Umarım ki bir faydamız olacaktır. Atatürk ilkelerine sonuna kadar bağlı bir düşünce içindeyim. 1978 yılında 1 nolu askeri sıkıyönetim mahkemelrinde sol görüşlü olduğum zannı ile uzunca yargılandım.lakin ben hiç solcuda sağcı da olmadığım halde. kendimi bildim bileli,her fikre saygılı oldum.Ancak tarafı olduğum yegane varlığım vatanım ve Atatürk ilkeleri olmuştur. Her dönemde,her şartta. Yine de bundan hep onur duydum. Dini,siyasi,felsefi,ilmi konular ve makaleler ilgi alanımı oluşturmaktadır. Şimdilik saygı ile selamlıyorum. Mahlas:Ahmet Dursun Not:Mahlas,her nekadar Türk halk edebiyatında, şairlerin asıl adlarının yerine kullandıkları takma ad olsa da, Asıl adım Ahmet Dursun dur.Böyle olmasına rağmen 1978 yılında yargılanmam sonucu adım ile hiç bir işe giremediğimden adımı değiştirmiş bulunmaktayım. Lakin tüm dostlarım beni yinede eski adım olan Ahmet Dursun olarak tanıdığı için bu adımı halen kullanmaktayım. Biraz detay da vereyim. Henüz 12 Eylül darbesi(askeri darbe-ihtilal)olmamış idi: 12 Mart olaylarını protesto gösterileri düzenlenmiş idi Solcular tarafından.(1978 12 Mart) Ankara'da öğrenci idim.Protesto(boykot)için okulu dışarı çıkartıyorlardı. Biz de hep bereber çıktık. Çünkü,bizden büyükler ve silahlı adamlar vardı.Hayır diyeni dövüyorlardı. Polis ne yazık ki ikiye ayrılmış idi. Sağcı polis/Solcu polis.Ya da ozamanki haliyle Polbir/Polder Bizim okul eskiden sağcı iken,solcular ele geçirmiş idi. Bu nedenle de çıkan olaylarda okul solcu olduğu için,sağcı polisler geliyordu. Yani komünistleri durdurmak için sağcı polis geliyordu. Bu başka yerlerde de tam tersi idi. Uzatmayım. Olaylar çıktı.Herkes kaçıyordu.Tabii ki esas sorumlular(organizatorler)profesyonel insanlardan olduğu için ustalıkla kaçtılar. Polis yakaladığını gözaltına aldı. Ben de o yıllarda çelimsiz biriydim. Zayıf,sıska. Kaçamadım.Bazı arkadaşlarla,bazı tanımadığım hiç görmediğim insanlarla beraber polis bizi aldı karakola götürdü. Orada bir güzel dayak yedik. CIA elemenları da oradaydı. Anti-Komünist yapılanmayı organize ediyorlar idi. Halbu ki komünist yapılanmada CIA tarafından organize edilmiş idi. Bunu biz biliyor idik. Tıpkı şimdiki olduğu gibi. Uzatmayım. Bzimle birlikte yakalanan biri daha vardı. Eski Malatya senatörünün kızı Gül Efe adında bir şahıs. Bunun ablası Adalet Efe'de başka suçlardan yargılanmış,idam cezası ile yargılanıyordu. İşte bu kızın kardeşi de bizimle beraber yargılanmaya başlandı. 1402 sıkıyönetim(örfi idare)kanununa muhalefet(karşı koyma)ile başlıyor,öğrenim özgürlüğünü engelleme,adam öldürmeye teşebbüs,polis aracını yakmak,havaya uçurmak vs.... Bir sürü suç yüklediler. Bizim avukatımız yoktu. Bahsettiğim kızın babası aynı zamanda avukat imiş. Kızının davasına bakıyor idi. Haliyle beraber yargılandığımız için de bizim davaya otomatik olarak bakıyor oldu. Kısaca,bu yargılanmamız 5 yıl sürdü. Delil yetersizliğinden beraat ettik. Bu arada 12 Eylül olmuş idi. Neyse okullarımızı bitirmiş işe girecektik. Girdik devlet işlerine. Maliye bakanlığında işe başladım. KDV kontrolörü olarak. Güvenlik soruşturması bozuk geldi işime son verildi. Tam 5 işten bu nedenle atıldım. Bir arkadaşım avukat çıkmış idi. Gel senin adını değiştirelim dedi. Nasıl dedim. Ön adın olan Ahmet Dursun'u kaldıralım,yerine başka bir isim koyalım. Öyle yaptık. Yerine şimdi kullandığım başka bir isim koyduk. Yani kendi adımı kendim verdim. Böylece Türkiye'de ki yapısal bozukluk bu kez işime yaramıştı. Böylece yeniden üniveriste okumak yeni adımla bir diploma daha almak zorunda kaldım. Yeniden üniversiteye girdim.O arada öğrenci belgesi alabildiğim için yeni adımla diplomaya gerek olmadan öğrenci belgesi almış oldum. Böylece güvenlk soruşturmasını geçtim. Şimdi emekli oldum. Bu nedenle bunları çok rahatlıkla anlatıyor herkesle de paylaşıyorum. Yani özetlersek işte ikinci hayatım bu. Reankarnasyon gibi. Ama hatırladığım ve yaşadığım önceki hayat. Şimdi yeni hayat. Emekli olunca da birikimlerimi(kültür)paylaşıyorum. Saygı ile... Ahmet Dursun(Yani eski ön adım) SÜLEYMAN EFE Merhum Süleyman Efe 1927 dogumlu olup baba adi Ibrahim`dir Ankara Üni.Hukuk Fakültesi mezunu olup 28 yil Avukatlik ve Hakimlik yaptiktan sonra CHP`den Malatya Senatörü seçilerek (05.06.1977-12.09.1980) arasinda TBMM görev yapmistir. Evli ve 7 çocuk sahibiydi. ************* HUKUK a) Kimse, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerin den dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.Anayasa, mad. 24/3/ b) Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Anayasa, mad. 25/ c) Herkes düşünce ve kanaatlerini;söz,yazı,resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.Anayasa mad. 26 d) Şiddet çağrısı içermedikçe sözlü ve yazılı ifadedeler cezalandırılamaz.Bu düşünceler şok edici bile olsa... (Yargıtay Genel Kurul Kararı.) ************* |
Ahmet Dursun(hamiahausa)kimdir-2
Bazı yazışmalarımda ilave bilgiler isteyenler için yazdığım açıklamaların bir bölümünü de buradan açıklamayı gerekli gördüm.....
Bizler de Bilimin Büyücüsü olabilirmiydik? Bu gidişle hepimiz bilim insanı olacağız gibi. Tabii ki bu anlamda büyücülükten bahsetmiyorum. Bilimsel yazılara karşı aşırı derecede ilgi duyduğumu istesem de gizleyemiyorum. TUBİTAK,Fizik Mühendisleri odası gibi bazı kuruluşlara 1970-1972 yılları arasında bazı deneysel projeleimi sunmuş idim. Tabii ki çocukluktan yeni çıkış aşamalrında olduğum ve Fizik bilgilerimin yeterli olmayışı nedeni ile(henüz orta okul ilk sınıfında)bazı nedenlerle bu projelerimin ileriki yıllarda takviye bilgilerle yeniden sunumunu o yıllarda düşünmüş idim. Tabii ki köprünün altından çok sular geçti. Zamanımız terör olaylarının yaşandığı yıllar olup,askeri ceza evlerine de girince tüm bunlar suya düştü. Şimdi kendi kendime düşünür dururum. Hepsi o. Projelerimden ilki o yıllarda henüz ülkemizde tanımlanmayan ancak yurt dışındaki çalışmalardan edindiğim bilgiler ışığında güneş enerjisi ile çalışan bir çakmak projem olmuş idi. Buna neden olan ise ODTÜ'den yapılan bir yayın sebep olmuş idi. Tabii 1969 yılında ilk televizyon yayınını izlemek için saatleerce necefli maşrapa izlemek zorunda kaldığımızı şimdiki gençlerimiz nereden bilsin. Bu gün sabah olmak üzere hala uykum yok.Saat 06:48. Belki de bu nedenle nostalji yapıyorum ne malum? Sonra Fizik bilgilerim artınca,Genel Sekreterliği 1956 yılında 6821 sayılı Yasa ile Başbakanlık'a bağlı olarak Ankara'da kurulan adı ilk olarak Atom Enerjisi Komisyonu olan,1982 yılında 2690 sayılı Yasa ile Başbakan'a bağlı olarak Türkiye Atom Enerjisi Kurumu adını alan bir yer vardı. Şimdilerde de sanırım ki adı hala aynıdır.Yeri aynımıdır bilmiyorum. Bu kurumun önünden geçerken atomların nasıl parçalandığı konusu beni öyle derin etkilemişti ki başka hiç birşeyden keyif alamaz olmuş idim. Gittim,içeri almak istemediler. Okuldan araştırma için geliyorum deyince bazı kaynaklar verdiler.Sonuçta ortada görecek hiçbirşey yok gibiydi. O zamanlar Milli Kütüphane bizim adeta internetimiz idi. Yaklaşık her iki gündcde bir giderdik. Uzatmayım. Atom parçalanması konusunu çok sıkı araştırmış idim. Kafamdaki konu bir madeyi duvarın arkasına nasıl geçirebiliriz sorusu idi. Tabii ki hem madde hem de duvar ya da her ney ise ikisi de zarar görmemeliydi. Bunun için hala iki yol olduğunu düşünürüm. Tabii ki bunu artık söyleyebilecek durum ve bilgide değilim.Çünkü bilim baş döndürücü hız ile ilerledi ve ben sadece emekli olabildim. Bir şey daha söyleyim. Sonsuza kadar hiç bir yerden(dış etkenlerden-ilave enerji kaynaklarından anlamında)bir katkı almadan,ebediyen elektirik üretecek bir keşfim de mevcut idi. Lakim Fizik Mühendisleri odası o zamanki başkanı sayın M.S.G...nin bana söylediği bir şey bu projemi de ertelememe neden oldu. Hani şu hepimizin bildiği Albert Einstein’ın meşhur enerji kuramı:E=MC² formülünden bahsediyorum. Hemen hatırladınız değil mi ? Enerjinin (e), kütle (m) ve ışık hızının (c) karesinin çarpımına eşit olduğunu anlatan formülü. İşte bu formüldeki E=Enerji tüm düşüncelerimi alt üst etmiş idi. Bana sadece bir traş makinesi çalıştırabileceğimi,bunun için 24 katlı bina büyüklüğünde kurulması gerğini ve maliyetinin aşırılığını vs... Ben de bir daha açmamak üzere kapatmış idim. Bunlar ve benzeri çok projelerim vardı. Proje diyorum. Belki kendimce birer hayaldi.Bu da proje dahi sayılamaya bilirdi. Ancak benim için o zamanlarda o anlamı ifade ediyordu. Ufak işlerden,küçük şeyleri düşünmekten hiç ama hiç haz etmezdim. Sahi gün ışıdı.Ben bunları neden yazıyorum ki? Sanırım gün ışığı beni kendime getirmiş olmalı. Saygı ile selamlıyorum. 1 Eylül 2008 Pazatresi:07:15 Ahmet Dursun http://www.toplumsalbilinc.org/forum...sg4279#msg4279 deki yazımdan alınmıştır. ********** Turan Dursun ile bir bağlantınız var mı? Bu soru sıkça sorulmakta olduğu için bir yazışmamdan alıntı yapayım. Turan Dursun'a gelince ise... Bu konuda çok yazdım. Özetle şunları söyleyim. 1960'ın ilk çeğreğinde rahmetli babam ile Sivas'ta o zamanlar ki adı ile sait Paşa camiinde bir hutbeden sonra tanışmışlar. Dostlukları ölene kadar sürdü. Babama enişte derdi. Annem Sivaslı olduğu için. Çok şiddetli ve çok nefis tartışmaları olurdu. Çok şey öğrendim. Ölümünden 2 yıl evvel de yine eve geldiğim bir gün tartışırlar iken buldum. İşlerim nedeni ile fazla konuşamadık. Ancak çok şeylere ilgimin kaynağı Turan Dursun oldu diyebilirim. Babam koyu bir dindar idi. Ancak asla yobaz değildi. Düşünemeyen insanlara göre değil islam derdi. Zamanın Giresun müftüsü Mehmet Coşturoğlu ile de çok sıcak sohbetleri/miz olur idi. Siyaset konusunda ise Turan Güneş,Gündüz Ökçün gibi değerli hariciyeciler ile tartıştığımız olmuştur. Özellikle rahmetli eski(1974)dış işleri bakanı Gündüz Ökçün çok güzel fikirler aşılamış idi.Belki kendisi farkında değildi diyemem,sonuçta bilinçli yönlendirici(yol gösterici anlamında) konuşmaları isteyerek yaptığına hala inanırım. Bülent Ecevit ile de sohbetim oldu ancak açıkçası fazla birşey alamadım.Belki de uzun sürei olmayışındandır. Ya da belki benim o dönemler 1974/1978 arası siyasete fazla sıcak bakmıyor oluşumdan kaynaklıdır. Genel de dini konular ağır basıyor idi. Şimdilerde ise Zebur,Tevrat,İncil ve yeniden Kur'an okumalarım devam ediyor,hala anlamaya çalışıyorum. Elbet ki hala anlamadığım çok yeri var. Zaten anladıkça da dini bir bağlantımın olmadığı hakkındaki fikrimin ne kadar doğru olduğunu anlıyorum. Belki rahmetli babamın vasiyetine aykırı davranıyor olabilirim. Ancak o da herzaman akıl ile karar verenler,akılsızlardan daha inançlıdır derdi. İşte ben de aklın neden bu denli önemli olduğunu yine kutsal öğretilerden de anlıyorum. Ne yazık ki inasnlık,neye inandığını da neye inanmadığını da bilemiyor. Keşke herkes araştırarak inanmayı öğrenebilseydi. İnanıyorum ki özllikle de ilmi çalışmalara yakın olanlar,allah inancına daha yakın,daha samimi,daha doğru yaklaşıyorlar. Vasıfsız bir dindar olacağıma vasıflı bir deist olmayı her zaman tercih ederim. Çünkü,inkar edilemeyecek tek şey allahın var ve tek oluşudur. Bunun dışında herşeyi tartışırım,her şeyi araştırırım. Zira inandığını söyledikleri halde kutsal metinlere bakmayan cühelaların ne dediği beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Ör: Kur'an akıl konusunda neler söylemiş sorunuz bilmezler. Oysa ki ben Ahmet Dursun olarak akıl konusunda kutsal adledilen metinler ne söylemiş,nasıl ve neden söylemiş,hangi olayın arkasından söylenmiş(indirilmiş)bunları araştırmadan asla inanç sahibi omaz idim/olmadım da. İnanmak birilerine itaat etmek anlamına gelmez.Bunu ne yazık ki inasnlar anlayamıyor. Zaten Zümer/3-4 bunları açıkça yasaklamış olmasına rağmen,türedi papazlar,imamlar,hahamlar vs..ler neden acaba pirim yapıyor hiç sormaz mı bu klendisine müslim diyenler,her dinden olan dindarlar? Hristiyan,yahudi vs.. dedikleri kimdir? Bunlara son metin nasıl bakıyor,neden onlara müslüman demiyorlar,vs..vs...vs... Özetle sorgulamayan beyin insana ait değildir. İnsan olmayan zaten islam değildir. Öyle ise bunlara sorgulamayı öğretmek zorundayız. Ta ki son nefesimizi verene kadar,gerisi de teferruattır. Kaynakları risale olanların allahları da risale yazarları olur. Bir örnek. HUMEYNİ-Risalesi,kadın kullanma el kitabı. saygı ile... Ahmet Dursun --------- Yazılarımdan bir kısmını da şu adreste bulabilirsiniz. http://blog.milliyet.com.tr/Arsiv.aspx?UyeNo=753778 Not:Burada bazı sevdiğim müziklerden bir demet yüklemesi yapmış idim. kaldırdım.Çünkü,zaman aşımına uğradılar.Listeden silindiler. Müzik sevgisi de belki de Sivas'tan kaynaklı olabilir. 3 yaşlarında ayrıldığım Sivas'ta Aşık Veysel'i canlı olarak karşılıklı olarak dinledim. Hala hafızamın bir köşesinde durur.Vaysel'i dinlerken aslında izliyor idim.Hep kendi kendime o anda sorduğum soru şu oldu. Görmeden nasıl çalıyor. daha sonraları bu merak beni kendi çapımda saz çalmaya itti. Hiç kimseden öğrenmediğim için illa ki yanlışlıklarla dolu bir süreç olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle sadece kendim çalar kendim dinlerim. İşte özet olarak Ahmet Dursun budur. |
Ahmet Dursun(hamiahausa)kimdir-3/Yarbay Ahmet Dursun
Değerli dostlar,
Ahmet Dursun adının Erdil Paşa'nın kuvvet komutanlığı yaptığı dönemdeki,boya alımını yapan Satın Alma Komisyonu üyesi Yarbay Ahmet Dursun,adı ile karılştırlığından dolayı bu notu açıklama gereksinimi duydum. O Ahmet Dursun ben değilim ve hiç bir çeşit bağım da yoktur.Kendisini tanımam.Sadece bir isim benzerliğinden ibarettir. İlgisini çekenlere duyurulur. Saygı ile... Ahmet Dursun ********** Yarbay Ahmet Dursun..... Yarbay, paşa için ağladı Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Erdil`in yargılandığı davanın tanıklarından Yarbay Ahmet Dursun, `Bize komuta etmiş bir komutanın adının böyle olaylara karışması beni çok üzdü` diyerek gözyaşı döktü. Deniz Kuvvetleri eski Komutanı emekli Oramiral İlhami Erdil, eşi Füsun Erdil ve kızı Deniz Halide Erdil hakkında `haksız mal edindikleri` iddiasıyla Genelkurmay Askeri Mahkemesi`nde açılan davaya dün devam edildi. Duruşmada Erdil Paşa`nın kuvvet komutanlığı yaptığı dönemdeki emir subayı emekli Albay Tayfun Aksoy, boya alımını yapan Satın Alma Komisyonu üyesi Yarbay Ahmet Dursun, emir astsubayları Selami Şenoğlu ve Hasan Basri Abidin tanık olarak dinlendi. Erdil Paşa`nın emir astsubayı Hasan Basri Abidin, özel amaçlarla kullanıldığı iddia edilen cep telefonun emir subayı yardımcısı tarafından kullanıldığını ileri sürdü. İddianameye konu olan boya alımında Satın Alma Komisyonu üyesi olarak görev yapan yarbay Ahmet Dursun, ne iddianamede geçen ihaleler, ne de diğer ihalelerin belli firmalara verilmesi konusunda hiçbir zaman kendilerine bir emir verilmediğini, Erdil Paşa`nın da bu konuda Tersane Komutanı`na telefon ettiği iddiasıyla ilgili olarak bilgi sahibi olmadığını ifade etti. Dursun, `Biz sadece görevimizi yaptık` dedi. Bu arada mahkeme salonuna üniformalı olarak gelen Yarbay Dursun`un gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Dursun, hakimin ikazıyla sandalyeye oturduktan sonra gözyaşları içinde `Bu olaylara çok üzüldüm. Bize komuta etmiş bir komutanın adının böyle olaylara karıştırılması beni çok üzdü. Biz Deniz Kuvvetleri Komutanlığı`nın modernizasyonundan başka hiç bir şey yapmadık` dedi. Duruşma hakimi ise, `Bunları başka yerde anlatırsınız. Biz burada Türk milleti adına görev yapıyoruz` diye ikinci kez uyardı. HABER MERKEZİ/ ANKARA Duruşma 6 Nisan`a ertelendi Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Oramiral İlhami Erdil`le ilgili askeri mahkemede görülen davanın dünkü duruşması, bazı tanıkların dinlenmesi için ertelendi. Duruşmaya öğlen verilen bir saatlik aradan sonra Genelkurmay Askeri Mahkemesi Hakimi Albay Turgay Çağlar, ara kararını açıkladı. Hakim Çağlar, duruşma savcısının halen aranmakta olan sanıklardan Şirin Melek Özden hakkındaki gıyabi tutuklama kararının kaldırılmasına yönelik talebinin reddedildiğini bildirdi. Özden`in, haksız kazanç elde ettiği ileri sürülen İlhami Erdil`in kızı Deniz Halide Erdil`in iş ortağı olduğu iddia ediliyor. Özden`le ilgili kararın oyçokluğu ile alındığını ifade eden Çağlar, iddianamede adı geçen İstanbul Deniz İkmal Grup Başkanı Albay Bahri Yılmaz Mısırlı ile İlhami Erdil`in amcası Muhterem Kolay`ın oğlu Selçuk Mısırlı`nın tanık olarak dinlenmelerine karar verildiğini belirtti. Duruşma 6 Nisan Çarşamba gününe ertelendi. http://www.tumgazeteler.com/?a=692423 |
Saygideger hamiahausa;
Sitemize ve aramiza hosgeldin. Saygilarimla; evrensel-insan |
Teşekkür
Hoş bulduk.
Umarım karşılıklı paylaşımlarımız hepimiz için yararlı olacaktır. hamiahausa rumuzunu eden kullandım? Çünkü,bu siteye kayıt olurden Dursun köklü bir isimle kaydolamıyor sunuz. Bu nedenle kayıt zorluğu yaşamamk için bu rumuzu seçtim. Bir anlamı var mı derseniz ben de bilmiyorum. Sadece çocukluğumdan dilimde kalan bir kelimdedir.Hepsi o. Saygı ile... Ahmet Dursun |
Solcular tarafından.(1978 12 Mart)
Ankara'da öğrenci idim.Protesto(boykot)için okulu dışarı çıkartıyorlardı. Biz de hep bereber çıktık. Çünkü,bizden büyükler ve silahlı adamlar vardı.Hayır diyeni dövüyorlardı. olmamış sayın Dursun, hiç olmamış. Öncelikle aynı yaştayız. İkinci olarak ben de Hacettepe/Beytepe'de okudum. Üçüncü olarak dediginiz komünist grubun içinde ve en önlerinde idim. Defalarca da yakalandım. Bu benim profosyenel olmadıgım anlamına mı geliyor. Dördüncü olarak okulda boykot ilan edilince kimseye asla ve katha şiddet uygulanmadı. Okulda (Beytepe) zaten sayıları 200-250 kişiyi bulan bir faşist gurup vardı ve bunlar tecrit edilmişti. Yurtlarda ise faşist yoktu. Hacettepe merkezde ise hemen hemen hiç yok gibiydi. Bunun dışında 15-20 kişilik bir müslüman grubu vardı ki onlara kimse dokunmazdı. 5000 e yakın okul kitlesi ise tamamıyla demokrat insanlardan oluşuyordu. Herhangi bir boykot, korsan gösteri, forum vs gibi olayda okul kitlesi hiç direnmeden katılım gösterirdi. Hiç kimseye de zorlama yapılmazdı. Çok az sayıda bir grubun da eylemleri desteklemedigi olurdu ve bunlar eylemlerinde serbest idi. Beşinci olarak faşistler ancak jandarma korumasında derlere girebilirlerdi, bunda da pek başarılı olabildikleri söylenemez. Beytepe'de jandarma olurdu devamlı ve tahminen beş yerde mevzilenirlerdi. Hemen her gün çıkan olaylarda bir kaç arkadaşımız Rüzgarlı karakoluna götürülür, ertesi gün mahkemeye çıkar serbest kalırdı. Bizlerin ise yakalananlara rutin olarak yemek götürmek, sigara götürmek gibi bir işimiz daha vardı. Her grubun buna yönelik ekipleri vardı. Son olarak ciddi bir çarpıtma içine girmişsiniz. Komünistleri CİA'nın örgütledigi ise koskoca bir yalan. Herhangi bir eylemde yakalanınca sadece sıkı bir sopa yer ertesi gün de serbest kalırdık. Silah yakalatınca bile cezası altı aydı fazla degil. Tekrarı halinde artardı. İşkence ise o zaman da şimdi de örgütü ortaya çıkarmak için yapılırdı. Size hoş geldiniz derken, birebir ve son derece ayrıntılı yaşadıgım bir dönem için çarpıtmalara izin vermeyecegimi dile getirmek isterim. saygılarımla |
Sayın Dilaver beye..
Merhaba Dilaver bey,
<<Üçüncü olarak dediginiz komünist grubun içinde ve en önlerinde idim. Defalarca da yakalandım. Bu benim profosyenel olmadıgım anlamına mı geliyor.>> Öncelikle buradan başlayayım. "Kullanılan yanlış,kullanılmayan doğrudan evladır"sözü sanırım ki çok yerinde söylenmiş. Profesyonel demek o işten para kazanan,gelir elde eden demektir. Öncelikle bunu(yani profesyonel sözcüğünü) bilinçli kullandığımı fark etseydiniz kendinize bu sıfatı yakıştırmayacağınızı düşünüyorum. Başka deyişle,anlatımlarınızdan gönül vermiş,baş koymuş bir kişilik olduğunuzu anlarken birden kendinizi bu tanımlama ile özdeş tutmanız bence anlamsız oldu diyebilirim. Tabii ki para karşılığı anlattıklarınızı yaşamadığınızı farz ederek söylüyorum. Rüzgarlı karakolunu çok iyi bilirim. Ancak tanımlamalarınız hala o dönemlerde kaldığınızı düşündürüyor. <<Herhangi bir boykot, korsan gösteri, forum vs gibi olayda okul kitlesi hiç direnmeden katılım gösterirdi. Hiç kimseye de zorlama yapılmazdı. Çok az sayıda bir grubun da eylemleri desteklemedigi olurdu ve bunlar eylemlerinde serbest idi.>> Bu ifadeleriniz belki o dönemleri yaşamayanlar tarfından doğru algılanabilir. Ancak tamamen ifadelerde taraflı olduğunuz açıktır. Kenimi tanıttığım yazımda demiştim ki"Hayatımın hiç bir döneminde ne solcu,ne sağcı olmadım.Her daim Atatürk ilkeleri ışığım,yüce Atatürk önderim olmuştur"demiştim. Buradan anlamalıydınız ki tarflı ve kasıtlı hiç bir ifade kullanmadım. Tabii ki socu(özellikle o dönem düşüncesi içindeki solcu-sağcı anlayış için)iseniz faşistler.... Sağcı iseniz komünistler ifadelerinizin olması normaldir. Gerçekten o dönemleri yaşamış birisi olarak hala nasıl oluyor da kendinizi haklı bulabiliyorsunuz anlamak mümkün değildir. Fazlaca uzatmayım istiyorum. Hemen altta özellikle okumanızı önerdiğim bir alıntı sunacağım. Lütfen dikkatlice zaman ayırarak okuyunuz. Belki o zaman tartışmalarımız sürecek olursa daha anlayışlı ve tarafsız olma ikmkanı yakalarız. Saygı ile... Ahmet Dursun |
TÜrkİye'de gİzlİ savaŞ
Bu yazıyı ne amaçla ve hangi kaynaktan yayınladığım altta belirteceğim kaynakta açıklanmıştır.
TÜRKİYE'DE GİZLİ SAVAŞ Türkiye'deki gizli ordu, Batı Avrupa'daki diğer tüm gölge ordulardan daha zorba bir tarihe sahip. Etnik Türk milliyetçi hareketiyle sıkı sıkıya bağlantılı olan bu şiddetin kökleri yirminci yüzyılın başlarına dayanmakta. 1923 'te Osmanlı İmparatorluğu 'nun yerine, çok daha küçük bir ülke olan yeni Türkiye Cumhuriyeti kuruldu ve saltanata son verildi. Ancak farklı toplulukların yoğunlaştığı bölgelerde, çatışmalar patlak vermeye devam etti. Yeni başkent Ankara'daki yönetici zümreyi ve nüfusun yüzde 80'ini temsil eden Türk etnik grubu, homojen bir ulus yaratmakta kararlıydı; yasama, yürütme ve yargı organları da bu doğrultuda organize edildi ve çalıştırıldı. Yeni Türk devletinin güç savaşıyla başlayan doğumu, Türk Komünist Partisi'ni de vahşice hedef aldı. 1921 'de yeni kurulan Komünist Parti'nin tüm liderleri Karadeniz'de öldürüldü ve parti yüzyıl boyunca yasal olarak yasaklandı. Milliyetçi Türkler, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü nedeniyle pek çok Türk'ün yeni Türk devletinin sınırları dışında "tutsak Türkler" olarak yaşamak zorunda kalması gerçeğini sorgulamaya devam ettiler. İdeolojilerini, on dokuzuncu yüzyılda, Çin'in batısından İspanya'nın belirli bölümlerine kadar uzanan tüm Türkler'i tek bir çatı altında birleştirme hayali kuran pantürkizm hareketine dayandırmaktaydılar. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından bu "tutsak Türkler'in" çoğunluğu yeni Komünist Sovyetler Birliği'nde ve Kıbrıs'ta kaldı. Pantürkizm hareketinde birleşen ve Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra tüm tutsak Türkler'i daha geniş bir Türk devleti içinde toplamayı ümit eden Türkler için, Sovyetler Birliği ve komünizmin çökertilmesi, baskın antikomünist ideolojinin yanı sıra, bu nedenle de bir zorunluluk haline geldi. Her ne kadar Türkiye İkinci Dünya Savaşı süresince resmi olarak tarafsız kalmış ve ancak 1945'te, kazananların tarafında olmak adına Almanya'ya savaş ilan etmiş olsa da; pantürkizm hareketi içinde Hitler ve Mussolini'yi destekleyen çok sayıda milliyetçi vardı. Almanya'daki faşist hareketin ırkçı teorilerinin etkisi altında kalan pantürkizm, Türk insanlarının ortak ırksal bağlarını giderek daha fazla vurgulamaya ve ırksal üstünlük doktrini vaazları vermeye başladı.! Almanya'nın 1941 'de Sovyetler'e saldırması, pantürkizm hareketi tarafından açıkça selamlanıp göklere çıkarıldı. Ve, 1942'de Stalingrad'ın düşeceği beklentisiyle, pantürkizm örgütleri, Sovyetler Birliği'nin çöküşünü avantajlı bir durumda karşılamak amacıyla Kafkas sınırına birlikler yerleştirdi.2* Sovyetler Birliği İkinci Dünya Savaşı'nı çökmek bir yana zaferle noktalayınca, büyük bir hayal kırıklığı yaşandı. Ancak yarım yüz yıl sonra, 1991 'de, Sovyetler Birliği çöktüğünde, pantürkizm örgütleri Türkiye'nin doğu komşusu Azerbaycan'da pantürkizm düşüncesini destekleyen bir rejim kurulmasını sağladı.3* İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından, Birleşik Devletler'in Türkiye'yle ilgili öncelikli düşüncesi, ülkeyi Batılı antikomünist savunma sistemine entegre etmek oldu. Coğrafi konumu nedeniyle, Türkiye çok değerli stratejik bir bölgeydi. ---Hem Soğuk Savaş süresince hem de sonrasında ABD ve NATO'nun Ortadoğu ve Kafkasya'daki petrol ülkelerine yönelik operasyonları için, özellikle de 1991' deki İkinci Körfez Savaşı sırasında önemli bir balkon görevi gördü. NOT:Yazı uzun olduğu için tamamını buradan veremiyeceğim. Tamamı için lütfen bakınız... TÜRKİYE'DE GİZLİ SAVAŞ http://www.toplumsalbilinc.org/forum...hp?topic=345.0 |
Sayın Dursun
Bizde profosyenellik zamanının tamamını devrime adamak anlamına gelir. Zikrettiginiz yıllardan daha sonraki geçen zamanda bu onura ulaşma şansım oldu. O yıllarda da ben olmasam bile devrimciligi profosyenel olarak yapan yoldaşlarımız vardı. Elbette ben tarafım. O zaman da öyleydim, şimdi de. taraflık ezen ile ezilen arasında saf tutma açısından taraflılıktır. O dönemleri yaşamış biri olarak kendimi her zamankinden daha haklı bulmamın en temel nedeni bu günlere tanık olmamdır. Güneş altında degişen bir şey yok. Ama benim itirazım bunlara degildi farkındaysanız. Siz de zikretmediginize göre bu diyalog olmamış kabul edelim. Buyrun. saygılarımla |
Komünistleri CİA'nın örgütledigi ise koskoca bir yalan
Sayın Dilaver bey,
Özellikle zikretmemşsiniz dediğiniz kelimeyi başlık olarak seçiyorum. Ancak bir üstteki başlıkta özellikle okumanızı önerdiğim bir yazı vardı. Bu nedenle<<Komünistleri CİA'nın örgütledigi ise koskoca bir yalan..>>kısmına hiç dokunmamıştım. Hala ısrar ediyorum. Bu yazıyı bir okuyunuz sonra kaldığımız yerden dilediğinizce tartışabiliriz. Lakin okumayı geçelim diyorsanız eh o vakit dediğiniz gibi bu yazışmayı hiç olmamış kabul edebiliriz. saygı ve selamlar... A.Dursun |
okuyacagım, ama okuma izni. Ancak şunu bilin, komünistlere laf ettiginiz her yerde karşınızdayım. Bu sitenin kadrolu komünistiyim çünkü. :)
saygılarımla |
Saygı..
Anlaştık Dilaver bey,
Kadrolu komünistlere de,Faşistlere de ve dahi kadrolu/kadrosuz bilumum düşünce sahiplerine de her daim olduğu kadar saygılıyım. Yeter ki neyi savunduğunu bilsinler. Haksız mı yım? Görüşmek üzere... Ahmet Dursun |
Sn Ahmet Dusun esenlikler dilerim, blogunuza arada girip bakınırım.Bende sizin gibi forumda yeniyim, umarım kalıcı oluruz.:D
|
Haksızsınıa sayın Dursun
Faşistlere saygı duyulmaz. Bak biri atlamış bile. saygılarımla |
Saygideger hamiahausa;
Kadrolu komünistlere de,Faşistlere de ve dahi kadrolu/kadrosuz bilumum düşünce sahiplerine de her daim olduğu kadar saygılıyım. Yeter ki neyi savunduğunu bilsinler. Haksız mı yım?-hamiahausa- Bu konuda haklisiniz. Cunku saygi; gercekleri oldugu gibi gorebilmek ve yorumsuz algilayabilmektir. Ama; sahipleri gercek olan; dusuncelerin dogrulugu; her daim yanlislanabilir ve yanlislamadaki alinacak baz da; insan ve insanliga gore olmalidir. Saygilarimla; evrensel-insan |
evrensel-insandan da beklenen ancak faşizme saygı olabilir zaten.
saygılarımla |
Sn Ahmet Dursun bu ülkede Faşist veya Komünist olmadığı için önemli ayrıntılar değil zaten.Sadece kendini komünist veya Faşist olarak adlandıran kişiler olmakla beraber kimse ideolojisini bilmez.Bildiği ise derinliksiz tekrarlardır.
|
Saygideger dilaver;
Benim yazdiklarimi anlamamakta harcadigin cabayi; anlamakta harcasan daha basarili olacaksin. Birincisi ben tum soyutlarla mucadele veriyorum ve buna tum izmler ve ideolojiler ve de inanclar dahil. Ikincisi; senin gercekle dogru farkini algilamadigin kanaatindeyim. Ya gercekleri kendi dogrularina gore degerlendiriyorsun; ya da gerceklere kendi dogrularina gore karsi cikiyorsun. Gercekler; senden ve benden bagimsiz olarak vardir. Gercekleri oldugu gibi gorebilmekte onlari yorumlamamaktan ve oldugu gibi algilamaktan gecer. Bence, bugun mevcut olan ve duzene karsi cikan izmler; hangisi olursa olsun; tek bir amac gutmektedir, erk ve iktidar. Zaten, erk ve iktidar dusunce ve davranisi; ozde; emperyalist zihniyeti, dini mentaliteyi ve tanrisalligi icerir. Ustelik te insanlikdisidir. Her biri kendi icinde; karsisindakine yasam hakki tanimamakta kendisini hakli gorur. Hepsi de; nihilizmin bir urunudur. Yine, hepsi; bugun amerikan idealizminin insanliga karsi arac olarak kullandigi ideolojiler ve inanclardir. Eger, bu carpitmalari bilerek yapiyorsan, ki sanmiyorum. Hic ugrasma, cunku; beni baskalarinin gozunde kendi gormek istedigin gibi tanitma cabalarin pek sonuc vermez. Oyuzden, bosuna bu konuda zaman veya mesaj harcama. Saygilarimla; evrensel-insan |
Saygideger dilaver;
Sirf sen suphe goturmeyecek bir sekilde acikca anlayabilmen icin; evet; tum nihilist kokenli; leninizm, komunizm, fasizm, gerilla hareketi, anarsizm ve teorizm ve de bilimum sosyal-siyasal, toplumsal icerikli ideolojiler ve din milliyet dahil tum inanclarin ortak noktasi aynidir. Hepsi de ilgili olduklari halka ve topluma "biz sizi en iyi idare ederiz, biz size dogruyu gosteririz, bizim duzenimiz sizi rahat ettirir, bizim ideolojimiz dogrudur v.s." temelli sozlerle yanasip, iktidari ve erki ele gecirmek isterler. Hicbirisinin de; ne icinde bulunduklari toplumlarinin gercekliginden; ne insan ve insanligin; butunlugu, birligi ve beraberliginden; ne gercek farklarin farkina varmaktan ne de baska dusuncede olanlara hak ve ozgurluk tanimaktan haberleri yoktur. Zaten; dini mentalitenin de; emperyalist zihniyetinde, tanrisal kullaniminda soros'un da amaci budur. Bu ideolojilerde; ister bilerek, ister bilmeyerek; onlarin; bu cikarci, ayrimci, erksel amaclarina hizmet etmektedir. Bu ideolojiler ve inanclar var oldukcada; insan ve insanlik huzur bulamayacaktir. Ne bir cografi bolge olarak, ne de bir dunya butunu olarak. Saygilarimla; evrensel-insan |
Hoşgeldiniz Sn.Ahmet Dursun
Sevgiler |
Alıntı:
insan denen canlının soyut(manevi) kısmını oluşturan iki öğe vardır.. --bunlardan biri akıl, zeka, sorgu, düşünce, algı, sezgi karışımlarından oluşan bilinç dediğimiz olgudur.. --diğeri korku, endişe kaygı yalancı mutluluk/mutsuzluk, sarhoşluk, keder, utanç gibi duygu dediğimiz olgudur.. insan dünyaya gözlerini açtığında safbilinç olarak yaşama merhaba der.. buna özbenlik deniyor.. zamanla insan yaşadığ aile/toplum tarafından bu özbenliğin üzerine bir çok katman geçiriliyor.. bunlardan en önemlileri inanç ve milliyet kavramlarıdır.. ama bunun dışında örf adetlerden tutunda onur gurur duyulacak şeylerden utanılacak şeylere kadar her şey bir katman olarak size giydiriliyor.. siz neyin eğri neyin doğru olduğunu algılayıp sorgulayacak yaşa gelene kadar her türlü kavram o küçük masum çocuğa bir katman olarak giydirliyor.. doğduğunuz andaki o safbilincin üzerine giydirilmiş katmanların tümüne birden zihin deniyor bir insanın kendini yönetebilmesi için bir yöneticiye ihtiyaç vardır.. buna ben(lik) deniyor.. insan doğduğundaki safbilinç olan ben özben(lik)tir.. toplumun bu özbenliğin üzerine bir çok zihin katmanı giydirmesinden dolayı insan çocukluktan erişkinliğe geçene kadar özbenlik çok derinlerde, merkezde gizli kalıyor.. ve insan bunun farkında bile olmuyor.. bu katmanlar özün üzerine giydirilerken merkezden çepere doğru ilerliyoruz.. ihtiyacımız olan ikinci bir ben büyüme aşamasında kendiliğinden oluşmaya başlıyor.. yetişkin yaşa geldiğimizde artık merkezde (özde) değil, çeperdeyiz.. Bu çeperde oluşan ikinci bene yalancı benlik/ego diyoruz.. manevi(soyut) kısmımızı oluşturan duygularımız bu egoda yaşayan insanda efendidir.. bilinciniz onun kölesidir.. ve bilincinizi duygularınız yönettiği için tam bir açıklığına izin vermezler.. çünkü bilinç/duygu arasındaki savaş insanda mutluluk dediğimiz kendini iyi hissetme olgusunun dozunu belirler.. aralarındaki savaş ne kadar şiddetliyse mutsuzluk, huzursuzluk(anxyete) o düzeyde artar.. savaş ne kadar az ise kişi o kadar mutlu huzurludur.. o yüzdendirki sorgulayan maneviyat huzursuzdur.. insanoğlu tanrı, varoluş ve ölüm sonrasını bilmediği ve bunu sorgulamak kişiyi mutsuz huzursuz ettiği için toplumun kendine giydirdiği inancı sorgulma yoluna gitmez.. gitse bile yaşayacağı huzursuzluk onu bu sorgulamadan men eder.. kişi varolan inancına teslim olup huzurlu bir şekilde derin bir uyku içine girer.. inancını hakikatmiş gibi yaşayarak yaşamın bilinmezliğinden gizeminden kendini kurtarır.. nerden gelip nereye gittiğini bildiğini zanneder(inanç dediğimiz şey).. bu bahsettiğim olaylarda neye, kime, hangi dine inandığınızın hiçbir önemi yoktur.. size giydirilen inancınızı yaşadığınız sürece mutlu ve huzurlusunuzdur.. bugün islama inanan insanla, fareyi kutsal sayan, budizme inanan ya da bir putperest inancındaki insanların huzuru aynıdır.. müslümanların huzur islamda lafına karşılık kurtuluş isamesihdedir diyen isevi/hristiyanlık gibi her dini inancın benzer sloganları vardır.. huzur; ne islamda, ne isameshte, ne de budzmde vs..dir huzur; sorgulamayan, yarı açık, uyku(stand-by) modundaki bilincin duygu parametresiyle olan barış uyum hali olan inanç skalasıdır.. devam edicem ama alıntı yaptığım ifadelerinizi şimdi tekrar bir değerlendirin isterseniz.. |
Uçkur Tanrıları,Kur'an da ki ayraç Şeriat-1
UÇKUR TANRILARI,KUR'AN DAKİ AYRAÇ ŞERİAT.
Her ülkenin kendi anayasaı olduğu gibi her dinin de kendi ana yasası vardır.Bir bakıma bu inançsal anayasaya ŞERİAT demek mümkündür. Birçok tarifi yapılmasına rağmen en uygun açıklamanın bu şekilde olduğunu şahsen düşünmekteyim. Yani beşeri anayasadaki gibi değiştirilebilir olmasa da islam anayasası değiştirilemez olduğu söylenmektedir. Ancak son birkaç yüzyıldır bu anayasa değiştirlmeye çalışılmış,bu konuda birçok çaba sarfedilmiştir. Biz bu çabalara şimdilerde ılımlı islam adı altında tanıklık etmekteyiz. Oysa bazı kaynaklarda ya da söylemlerde ise şöyle denilmektedir. "Kuran herşeyden önce 3 temel kavramdan meydana gelmiş bir bütündür ve bu bütün bozulamaz, değiştirilemez.. Bu kavramlardan biri ve en önemlisi şeriat’dır.. Kuran’ı yeni baştan yazmak mümkün değildir.. Bu mümkün olamıyacağına göre İslam üzerine herhangi bir reform yapılması da mümkün değildir. Ayrıca, Kur'an içinde reform yapmaya müsait herhangi bir olgu da yoktur. Her nekadar bazı İslam inanırları, Kuran'da zaman sana uymuyorsa sen zamana uy ifadelerinin bulunduğu ayetlerin (tutmaz ise de hadislerinin)var olduğunu söylüyorlarsa da, hiçbir ayet bu tür bir ifade içermez. Kur'an Ahzab 36, Maide 44, 45, 47, 48, 49 Araf 3, ayetlerdeki anlatımları ile içindeki hükümlerin uygulanmasının şart olduğunu açık olarak belirtir" denmesine rağmen ne yazık ki Kur'andaki islam yinede bazı şekillerde değişikliğe maruz bırakma hareketlerinden kendini kurtaramamaktadır. Bu nedenle de uzun yıllar boyu,Kur'an değiştimi değişmedimi tartışması yaşanmıştır. Bana sorarsanız değiştirildiğini düşünmüyorum.Ancak değiştirilme çabaları had safhadadır. Yorumlanırken değişikliğe uğradığını ya da uğratıldığını düşünüyorum. Ayrıca Arapça'dan çevirenlerin kendi fikirlerini,anladıklarını ekleme yolu ile de ilave ettiğini düşünüyorum. Bu arada ilginç bir bilgiyi de vermekten kaçınmak istemiyorum. Gallup, "şeriat" araştırması yapmış. Türkler’in yüzde 86’sı, “Din, günlük hayatımda önemli bir yere sahip” diyormuş.. İyi de %86 böyle diyor lakin %57si ise Şeriata karşı imiş. Bundan nasıl bir sonuç çıkar? Bu insanlar ne dediklerini bilmiyorlarmı dersiniz? İşte burada gündeme gelmesi gereken konu Kur'andaki ayraçlardır. AYRAÇ parantez demektir. Arap dili esnektir iddiasından dolayı Kur'an ayetlerinin arasına AYRAÇlar konmak sureti ile anlatılmak istenen şeyi okuyanlara anlatma çabası ya da çalışmaları görülmektedir. Oysaki bunlar şahsi görüşler,fikir,doktrin ya da diğer anlatımı ile MEZHEPLER dir. Kısaca Kur'an hükmü dışındaki olgulardır.Kur'an-ı Kerim'i bağlamaz. Tüm bunlara rağmen şunu diyebiliriz. Kur'an son kitaptır.Mucizeler içermektedir.Çünkü,en azından devrine gerçekten ışık tutmuş ancak dediğimiz nedenlerden dolayı da değiştirilme çabalarına şimdilikte olsa kısmi bir şekilde direnmiştir. Mucize olmasının bir göstergeside kıyamete kadar olan devirlerde yaşayan tüm insanlara ışık tutacak olmasıdır.. Bu ışık, yaşanan devirin ihtiyaçlarına göre yorumlanabilmesi (tevil edilmesi) dir. Değişme asla yoktur olamazda. Ancak tevilcilerin de Kur'ana sözde değil özde bağlı olması şarttır. Şimdi sözde Tevilcilerin Kur'an ın özüne yaptıkları ihanetleri,tahribatları özünde ise AYRAÇLARI inceleyelim. Bu ayraççılara,Mezhepçilere(Yorum,Düşünce,Görüş,Fikir ,Doktrin) veyahut tevilcilere UÇKUR TANRILARI diyorum. Neden diyorum: KUR'ANDAKİ AYRAÇ(PARANTEZ)İMANCILARI Kur'an da sık sık ayraçlarla anlatılmaya çalışılan bir anlatım bütünlüğümü var yoksa bizlere TANRI ROLÜ oynamaya çalışan parantez içi imancıları bazı işgüzarlar mı var? Bu ayraççılar birçok konuda acımasızca Kur'anın özünü değiştirmek pahasına diledikleri yerlerde ayraç kullanmış ve bunu da sanki Kur'anı bağlarmış gibi inananlara yutturma çabalarına girmişlerdir. Bu daha evvelki yazdığım OBUR PEYGAMBER VE TÜRBAN yazısında da anllatığım gibi Kur'anı Hristiyanlaştırma çabalarından başka birşey değildir. Tıpkı Protestanlığın oluşumundaki Martin Luther'in İncili araştırıp Katolik rahiplerin neden 95 maddeyi değiştirdiğini ve kasıtlarını keşfettiği durum gibi bir olguyu gündeme getirmektedir.Dileyen o yazıya bakabilir. Biz yine dönelim Kur'andaki oynanan oyunlara. Burada bir noktaya da temas etmeliyim. Şu ABD'li çiftlik sahiplerinin kendi ağıllarındaki mallarına damga vurmasını hatırlayanlar,bazı filmlerde de olsa izleyenler illaki vardır. İşte bu çiftlik sahibi hem kaç adet hayvanının olduğunu hem de kaybolması durumunda başka bir yerde bulunduğunda kendisine ait olup olmadığını belirlemek için kısaca kendi malı olduğunu isbatlamak için sahibi olduğu hayvanlara(mallara)damga vururlar.Bu kurban bayramlarında hayvan pazarlarında da sıkça rastlanmaktadır. İşte bu damgalama çabasını tıpkı ABD'nin gizli bayrağı olan TÜRBAN'ı içimize nekadar sokabildiklerinin damgası olarak kadınlarımızın başlarına geçirten çiftlik ağalarından bahsediyorum. Ayette Baş kelimesi de parantezden nasibini almıştır.Çünki Baş kelimesinin o ayete parantez içinde girmesinin başkaca bir izahı mümkün değildir. Hem Allah(cc)nün kitabı,sözü olduğuna inancaksınız,hem de Allah(cc)nün yanlış,eksik vs..gibi hatalar yaptığını ima edercesine Kur'an da olmayan,orjinalinde bulunmayan BAŞ kelimesini getirip ayetin içinde montajlayacaksınız. Bakınız şimdi sizlere aynı Allah(cc)nün olduğu iddia edilen farklı parantez taşıyan bir ayeti örnekliyorum. Ahzâb Sûresi, 59 Ali Bulaç 59- Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. Diyanet Vakfı 59. Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir. Edip Yüksel 59. Ey peygamber, hanımlarına, kızlarına ve inananların kadınlarına örtülerini üzerlerine salmalarını söyle. Bu, onların (erdemli kadınlar olarak) tanınıp hakarete uğramamaları için daha elverişlidir. ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir. Elmalılı Hamdi Yazır 59-Ey peygamber, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış elbiselerinden (cilbablarından) üzerlerini sıkıca örtsünler! Bu, onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah, çok bağışlayıcıdır, merhamet edicidir. Süleyman Ateş 59. Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle: (Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salsınlar; onların tanınıp incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Yaşar Nuri Öztürk 59 Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine alsınlar. Bu, onların tanınmaları ve incitilmemeleri için çok daha uygun bir yoldur. Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir. Eh peki şimdi sormazmıyım ki Allah(cc)bu parantez içinde anlatılanları ifade etmeyi bilmiyormuydu acaba? Hatta öyle ki bazılarında paranteze dahi gerek duymayacak kadar pervasız olunabilmiştir. ALLAH İLE ALDATANLARA DARBE zamanı geçmemişmidir? Tabii ki burada geçen DARBE sözünden ne anlamak gerektiğini yine yazıya bakarak çıkartınız... Peki bu falliyetlerin temeli nedir? Neden bu uygulamalar yapılmaktadır,kimdir bu uygulamanın sahipleri? İşte İrtica denen şey bu değilmidir? KUR'AN,İRTİCA İÇİN NE DİYOR? başlıklı bir yazı paylaşmış idim.Bu yazıda Kur'anın irticaya bakış açısı yine kur'andaki anlatımı ile sunulmuş idi.Bakmanızı öneririm. http://www.toplumsalbilinc.org/forum....msg402#msg402 İşte tüm bu yenileme(tevil edilmesi) çabaları ne yazık ki inançların özüne uygun olmamakta tam aksine menfaat,çıkar duygularının egemenliği altında yapılmaktadır. Oysa ki Kur'an geçmişten geleceğe yani zaman üstü olma özelliğini de bu tevilciler sayesinde kaybetmek üzeredir. Tıpkı Hristiyanlaştırılmış Kur'an,Hristiyanlık ihtiva eden Ilımlaştırılmış bir islam yaratma çabaları ve ABD'nin çifliğindeki sürüleştirilmiş ,gerileştirilmiş,damgalanmış toplum yaratma çabalarının bir ürünüdür tüm bu faaliyet ve çalışmalar. Şimdi size Kadın ve Kur'an tartışması yapılmış biryerden birkaç adet alıntı yazı sunacağım...İlgiyle okuyacağınızı umuyorum.Daha sonra sonuç kısmına geleceğiz. *************** Yabancı kadın hür değil de cariye ise bazı alimler "Onun avreti göbekle diz arasıdır" demiştir. Bazıları da "Cariyenin avreti yaptığı iş sırasında açılmasına ihtiyaç olmayan kısımlardır" demiştir. Buna göre, câriyenin başı, kolları, bacakları, boynu, göğsü avret sayılmaz. Sırtı, karnı, kollarının yukarısı avret mi değil mi münâkaşa edilmiştir. Ne erkeğin kadına, ne de kadının erkeğe dokunması hiçbir surette caiz değildir. Hacâmat, sürme veya bir başka sebep dokunmayı caiz kılmaz. ---------- Ahmet Dursun'un notu:HACAMAT (HİCAMAT)İki omuz arasından, sırttan, başın arka tarafından yahut vücudun herhangi bir yerinden tedavi maksadıyla bardak, şişe veya boynuzla kan aldırma. Peygamberimiz (s.a.s)'in sağlıkla ilgili tavsiyelerinden ve bizzat tatbik ettiği sünnetlerinden olduğu söylenmektedir. ------------ Zira dokunmak, şeriat nazarında bakmaktan daha beterdir. Zira, dokunmak suretiyle inzâl vaki olursa orucu bozduğu halde bakmak suretiyle vâki olan inzâl orucu bozmaz. Ebu Hanife,"Erkeğe, cariyenin bakılması helâl olan yerlerine dokunması da câizdir" demiştir. Yine Ebu Hanife,"Kadın, erkeğin nesb, raza (emme) veya sıhriyyet sebebiyle mahremi olduğu takdirde, ona karşı kadının avreti göbekle diz arasıdır, tıpkı erkeğin erkeğe avreti gibi" demiştir. Diğerleri ise: "İş sırasında açılmayan yerleridir" demiştir.MÜSTEMTİA (denen zevce, cariye gibi istifraşı helâl olan kadının) avretine gelince, erkeğin, bütün uzuvlarına bakması caizdir. Hatta fercine bile bakabilir, ancak ferce bakmak mekruhtur. Kişinin kendi fercine bakması da mekruhtur. Zira, ferce bakmanın bir nevi körlüğe sebep olacağı rivayetlerde gelmiştir. Kadının fercine bakmanın caiz olmadığı da söylenmiştir. Kadının kendine ayırdığı cariye veya müdebbere (ölümünden sonra hür olacak câriye) veya ümmü veled (efendisine çocuk doğurarak yarı hür hâle gelen, satılamayan cariye) veya merhune (rehinelenmiş câriye) olması farketmez. Cariye Mecusi veya mürted veya puta tapan, veya kendisiyle bir başkası arasında müşterek veya evli veya mukatebe anlaşması yapmış ise, bu durumda câriye yabancı kadın gibidir. Amr İbnu Şuayb babası, dedesi tarikiyle Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den şu hadisi rivayet eder: "Sizden biri cariyesini kölesiyle veya işçisiyle evlendirirse, artık göbekten aşağı ve dizden yukarısına bakmasın." İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/139-140. ---------- Tabii ki bu yazıya bir de yorum gerekecek.Merak etmeyin o yorumu da alıntı sureti ile paylaşayım.Kim yazdığı bende saklı kalsın.. -------------- Minareyi çalan kılıfını hazırlarmış. Burada Müridlik sisteminin ve ona dahil olanların hatunlarin bazi yerlerine bakma hatta kadınları 2. sınıf yapma yetkilerini nereden ve nasıl aldıkları sanırım ki anlaşılmış olmalı. Sonuçta bunu Ebu Hanife onaylamış değilmidir?Kur'ana iman etmiyorum ancak EBU HANIFE ve Kutubu Sitte Dinine imanda hiç şüphem yok derseniz zaten sisin için bir sorunda yoktur. Şimdi kadınların başının açıklığı yani örtü konusuna da değineleim. Normalde başörütüsü ile ilgili olduğu belirtilen ayetlerde Nur Suresi 30,31, 33. Ahzab Suresinin 59'uncu ayetlerinde, sadece bir tanesinin başötüsü ile ilgili olduğu iddia ediliyor. Daha önce Arap kadınlarının göğüsleri ve pek çok bölgeleri açıktı. Hatta Kabe'yi bile çıplak tavaf ederlerdi. Çıplak tavaf etmenin bir fazilet olduğunu düşünürlerdi. Örtünme ayetleri, gerek kadının, gerekse erkeğin her ikisine birden geçerlidir. Temel, kaba avret yerlerinin açık olmasından dolayı toplum içinde hoş karşılanmayan kaba avret yerlerinin (ön ve arkalarını) ve kadınların göğüslerinin örtülmesine yönelik emirlerdir. Bu konuda AÇIK bir hüküm olsaydı müminler ikiye bölünmezdi. İhtilafın olması o konuda en az bir tarafın yanlı yorumla meseleyi çarpıttığını gösterir. ------------- İlgili ayette (göğüs) bölgesinin örtülmesinin şart koşulduğu görülmektedir. Ayette ne baş, ne omuz, ne "kadar" ne de "uzatın" vb. kelimeleri var. Bu, mealcinin önkabulleri ve hayalgücünün bir uzantısıdeğilmidir? O halde başın örtülmesi hükmü nasıl çıkarılıyor bu ayetten? Allah "başınızı örtün" diyememiş mi haşa? Ama dememiş. O halde nasıl olmuş da başörtüsü farz olmuş? Böyle bir genel kabul var. Gelenekçi anlayış ayeti bastırmış. Ve böylece ayete parantezler eklenerek olmayan birşey farz oldurulmuş. İşin en acı olan tarafı da olmayan bir farz(!) için insanların mağdur oluşu. Bu mağduriyeti körükleyen ve mağdurları sözde destekleyen kesim de "tuzu kuru" müslüman erkek kesim. Bu tatlısu mücahidleri, bu fiyakalı cengaverler kendilerinin kıyafetine bakmaz mı hiç? Müslüman erkeğin sakalını kesmesi Hanefi mezhebine göre harama yakın mekruhken bu delikanlılar nasıl oluyor da sinekkaydı traşlı bir şekilde başörtüsüne özgürlük eylemlerinde en önde olabiliyorlar? Hele bu tipler nasıl oluyor da başörtüsünü Allah'ın en öncelikli farzıymış gibi dayatıyorlar kadınlara? Neden birileri kadınların örtüsü üzerinden tağuti(!) rejimle hesaplaşma gayretinde? Aktörler kim? Ezilenler kim? ---------- Alıntımız burada bitmiyor devam ediyoruz... Tabii ki bu alıntılar sonuçta bu toplumda yaşayan insanlarımızın görüş ve fikirleri(Mezhepleri)dir. http://www.mihr.com/ MİHR Vakfına ait yayınları okuduğunuz zaman göze ilk çarpan ayetlerdeki parantezler. Bitmeyen , tükenmeyen parantezler. Çünkü çıkar parantezleri tüm terminolojileri çöker. Aslında iddiası olmayan sıradan bir meale veya tercümeye baktığın zaman bu kadar çok parantez görmezsin, göremezsin. Ama burada parantez aşırı .... Neden .... ? Aslında olay şu anladığım kadarıyla : MİHR'ciler Kur'an'a iman ediyorlar. Ama KUR'AN'I anlamak için değil;söylediklerine,tezlerine kendi iddialarına delil olsun diye bakıyorlar. Yoksa bir yerde geçen bir kelimeyi hidayet diye çevirip aynı kelimeyi kuran hakkında görünce yanına parantez içinde hidayet rehberi yazmazlardı. Zannediyorum çoğu klasik bir dini bilgiden geçmeden cemaate katılmış insanlar. Yaptıkları işleri en radikal mutasavvıflarda bile göremezsin. Geçen gün bir kadiri dervişi ile konuşuyordum. Dedim ki : " Bak. İskenderciler Abdulkadir Geylaninin kitabını Allah'dan vahiy almaya delil getiriyorlar " . Ne dedi biliyor musunuz : - " Hadi oradan. Gavsın kitabı benim de dikkatimi çekmişti. Açtım baktım. O sözlerin tamamı öyle veya böyle hadis kitablarında geçiyor." Ne Adıyamancılar ne İsmail Ağacılar ne Haydar Başcılar ne de diğer cemaatlerin müridleri seyr-i sülukun sonunda Allah'ın görülebileceğini kabul etmiyorlar. Daha yeni konuştum adıyaman cemaatinin vekili ile. İşin ilginç tarafı bu arkadaşların akletmedikleri bir yer daha var : İskender Bey tecvid bilmiyor dediğiniz zaman tecvid ile Arapçanın ne alakası var ? Halbuki biraz araştırsalar Araplarda tecvid diye bir şey yok. ÇÜNKÜ TECVİD ARAPÇANIN KENDİSİ.... Yani Arapçayı eğer Allah'tan aldık diyorlarsa o zaman tecvidi de otomatikman öğrenmeleri gerekirdi. Ama maalesef bunu dahi akledemiyorlar. Dostum uzun lafın kısası : söylediklerine katılıyorum.. ----------------- İskendercilere göre; Ayetlere yapılan paranteziçi yorumlar da vahiy/ilham. İki vahiy birbirini tamamlıyor. Ortaya çykan bu anonim kitap da İskendercilerin kitabı. Kur’an ve parantezler… Parantezsiz bir Kur’an İskendercilere göre anlaşılmaz ve eksiktir. Bu haliyle o kitaba iman edilemez. İman edilse de idrak edilemez. Kur’an parantezler olmadan anlaşılamaz ve yaşanamaz bu arkadaşlara göre. Eskiden iskender mi vardı? ..... |
Uçkur Tanrıları,Kur'an da ki ayraç Şeriat-2
Eskiden iskender mi vardı?
İskendersiz geçen günlerde insanlar hep anlayamadan mı iman ettiler bu kitaba? İŞ bu kadarla da kalmıyor. Durum çok daha vahim. Örneğin; Kur’anda Allah “beni gözle yada gönülle görebileceksiniz diyor mu?” HAYIR. İskenderin paranteziçi yorumlarynda Allah “kendisinin görülebileceğini söylüyor mu?” EVET. Sonuçta kimin sözü muteber sayılıyor? İskenderin. Demek ki İskendercilerin kitaby Allah+iskenderin değil; İskender+Allah’ın sözlerinden oluşuyor. İskendercilere göre efendilerinin yapmış olduğu paranteziçi açıklamalar %100…00 doğrudur. Parantezlere iman etmek onların üzerine farzdır. İşte durum bu kadar vahim. Bu yazılar ALINTI dır.Alıntı adresi ve yazarı bende saklıdır.Alıntılara burada son veriyorum. ***************** Görüldüğü üzere tartışmalar çokmiktarda ancak dikkat çekecek konulardadır. Belkide bu uçkur tanrıları için şöylede diyebilirmiyiz? Birileri bizleri kandırıyor,amaç ise dinlerin ayakta kalmasımı yoksa dinlerin başka deyişle uçkur tanrılarının üretime sokmaya çalıştığı dinlerinin, onların ayakta kalması için,geçinebilmeleri için tek kapı ve en kolay kapı olmasından kaynaklanıyor olamasın? Öyle ya,neden olmasın ki? Bir başka yazımda ise HAC suresi 27.ayet ile alakalı olarak şöyle yazmış idim. Ülkemizde ÜLKEMİZDE MÜSLÜMAN ORANI % 1,9 DUR. İlgileneneler detayları için bakabilirler. http://www.toplumsalbilinc.org/forum....msg444#msg444 Yani;Düzemece uydurmaca yeni parantezlere yeni bilimsel kelimeler(!) sokularak sanki gerçekten orada o kelime geçiyormuş gibi aktarılmak sureti ile birisi inananları fena halde aptal,eneyi yerine koyuyor ve inanç sahibi insanlar da bu edepsiz uçkur tanrılarının dinlerini yüce Allah(cc)nün diniymişçesine yaşamaya gayret ediyorlar. Peki neden? Küçücük ama ulvi çıkarları için. Peki din adamları,alimler neden uyarmıyor?Uyaranda var ancak onların büyük çoğunluğu da işlerine böyle geldiği için sessiz kalıyor.Ayıptır ya ayıp;bari bildiğimiz arapça kelimeleri doğru çevirseler.Hadi kuldan utanmıyorlar da Allahtandamı korkmuyorlar? Boşunamı demiş Hacıbektaş Veli okunacak in iyi kur'an insandır diye. Konuyu bitirmeden,birtakım açıklamalara daha gereksinim vardır. Kur'an'da başörtüsü konusunu anlamak için bazı açıklamalara da ihtiyaç vardır. Bunlardan öncelikli olanı ise bahsedilen hangi ayet olursa olsun çıkartılmak istenen anlamın Vücup(kesin emir)ifade ettiğinin anlaşılmış olmasıdır.Tıpkı Nur suresi 31.ayette ki hımar(hamr)sözcüğünün neyi kastettiğinin anlaşılması gibi.Burada hımar derken her nekadar örtü anlaşılsa da bazı kaynaklar bunun başörtüsü olabileceğini de ifade etmektedirler. Örnek olarak bakılması gereken bazı eserler vardır. Özellikle Ebû'l-Âla Mevdûdî,Kur'ân'a göre Dört Terim,İst.1981,(4.bsm.);ayrıca,Burada İbn-i Faris'in Makayisu'l Lugat; İbn-i Side'nin el-Muhassıs ve İbn-i Manzur'un Lisanu'I-Ardh isimli eserlerinden oluşan yazılara bakabilirsiniz. Tabii ki anlatım ağır gelecek derseniz o vakit biraz açalım. Büyük müfessirlerden kabul edilen Fahreddin-i Razî Vücup konusunda yaklaşık olarak şöyle izahta bulunmaktadır.Emir kipi(Vücup)kullanılsa dahi kesin hüküm çıkartabilmek için 13 şart içermesi gerekiyor demektedir.Bu arada şunu da belirtelim,Molla-yı Cünûn (Cinnet, delilik mollası)Fahrettin-i Razi’ye bin kusur bulduğu rivayet edilir ve gerçi onun,İbn-i Melek’i yerin dibine geçirdiği de rivayet edilirya neyse bilgi olarak verelim istedim.Bakarsınız bu tarz bir eleştiri gelebilir ihtimali ile. Hülasası olarak görülüyor ki,İbn-i Manzur-Lisanû'l Arab,Lisanu´l arab-ibni manzur veya el-müfredat-ragıp el-isfehani gibi;Kuran´da geçen Arapça bir kelimenin o dilde hangi anlamlarda kullanıldığını açıklayan kaynaklara bakmadan açıklamak eksik anlamlar çıkartmaya neden olacaktır. Özetleyecek olursak bahsedilen kelimenin iştikak yolculuğunu iyi bilmek durumundayız. İştikak:Etimoloji,bir kelimenin geçirdiği tarihi macerası,yarılmış bir şeyin bir bölümünü alma,aynı kökten çıkma,türeme,aynı kökten gelen sözcükleri bir arada kullanma sanatı diyebiliriz.Örfi manasını(iştikak-i manasını) iyi araştırmadan yapılan yorumlar ya eksik ya da yanlı yorumlar olacaktır. Başka deyişle bu konu aslen İcap ve Kabul meselesi olmaktadır.Geleneksel icap ile,şer-i icap arasındaki farkı da iyi anlamak gerekir. Konu hakkında detaylı bir anlatımı şu adreste bulacaksınız. http://kitap.ihya.org/genel/samil.ph...p.ve.kabul&t4= Benim için son söylenecek olan herzaman dediğim gibi Allah(cc),bir yerde söylediğini başka bir yerde yalanlamaz. Öyle ise bir çoğunun yaptığı ve neredeyse ayetlere,bazende hadislere dayanak teşkil ettirilmeye çalışılan,rivayetlerle uydurulan söylem hiç yakışık alır mı? Yani,Kur'an hiç,hür kadın başını örtsün,cariyeler başını açsın der mi?Diyebilir mi?Mümkün ve muhtemel değildir. Yani Allah(cc)nün katında en makbul olanınız kim diye sorsalar verecek yanıtı benim vermeme gerek dahi yoktur.O yanıt yine Kur'an'da verilmiştir. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla: Şüphesiz, Allah'ın Resûlü'nün yanında seslerini alçak tutanlar; işte onlar, Allah kalplerini takva için imtihan etmiştir. Onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır. (HUCURAT SURESİ / 3) Demek ki takva sahibi olmak ahkam kesmek demek değilmiş.Takva görüldüğü üzere allah(cc)ile insan arasında imiş.Yani takva insan ile insan arasında olmuyor,olamıyormuş. Önüne gelenin yorumlaması,tevilcilerin hortlaması Kur'an'ın bu günki hallere gelmesinin en büyük mesullerindendir. Adam farklı anlıyor farklı yorumluyor. Ör: Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişseniz yahud kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin, (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (NİSA SURESİ / 43) İşte (şu) namaz kılanların vay haline, (MA'UN SURESİ / 4) Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar, (MA'UN SURESİ / 5) Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı da (yıkayın.) Eğer cünüpseniz temizlenin (gusül edin); eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız da su bulamamışsanız,bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün. Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz. (MAİDE SURESİ / 6 ) Şimdi nisa/43'e göre işine gelen "Namaza yaklaşmayın diyor,gerisi benim için önemsiz"diyebilir mi? Zira başka bir yerde (MA'UN SURESİ / 4) vay haline derken hemen altında devamını (MA'UN SURESİ / 5)görmezden gelinebilir mi? Ya da maide/6,bakara/196 ve daha en az 38 ayette baş diyebilen bir allah,neden nur/31'de baş demeyi ihmal etsin ki? Başka bir örnek: Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla Hırsız erkek ve hırsız kadının, (çalıp) kazandıklarına bir karşılık,Allah'tan, 'tekrarı önleyen kesin bir ceza' olmak üzere ellerini kesin. Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (MAİDE SURESİ / 38) Buradaki ellerini kesin ifadesinden ne anlamalıyız? Burada manaya delalet varmıdır,yokmudur? Bazı yorumculara göre vardır.Lakin el manası ile anlatılmak istenen şey,işten el çektirilmek için imakn verin,iş verin anlamıdır. Bazılarına göre ise el anlamı,tıpkı çizme anlamındaki gibi karıştırılmaktadır. Çizme kan dolana kadarmı anlaşılmalıdır yoksa çizme denen çizik ifadesimidir? Görülüyor ki önüne gelenin ahkam keseceği konular değildir. Bir derinlik,bir bilgi işidir tevil etmek. Hele hele de parantez açarak tevil alenen şirktir. Eğer ki şu anlamı da var diyecek iseniz oraya bir kesme işareti koyarak anlatmalısınız.Aksi halde aslında allah(cc)bunu anlatmıştır ancak eksik bırakmıştır.Bu nedenle de ben parantez açarak bunu düzeltiyorum anlamı çıkar.Şimdilerde artık paranteze dahi gerek duyulmamakta ve açıkça allah(cc)ye şirk içinde teviller yayınlanmaktadır. Buraya kadar yazdıklarımı özetleyecek olursak; Başörtüsü emrinin, vücûb mu nedb mi ifade ettiği tartışılmış kesin bir vücup içermediği söylenmiştir. Kur’ân’da yer alan nasların tahsis edilerek keyfiyetini, çoğu ahad olan hadisler açıklamaktadır. Yani onun izahı olmadan o ayetlerin anlaşılması mümkün olamaz. Vücub, nedb, irşad şeklindeki emir çeşitleri, nehy nevileri, hak ve hadleri, mahlukatın yekdiğerlerine karşı lazım gelen hükümleri ve emsali âyetlerin ahkamı bu cümledendir. Allah’ın Resûlünden bir nass olmadıkça yahut ümmetini onun tefsirine irşad edecek bir delâlet vârid olmadıkça, bu hususlarda hiç kimsenin söz söylemesi caiz olamaz." Yani başınızı örterseniz bir tercih meselesi olduğunu iddia edebilirsiniz,ancak kesin bir emir olduğu için örtüyorum demek caiz olmaz diyebiliriz.Örtmeyenlere de müslüman olamazsınız diyemezsiniz. Zaten müslümanım diyen birine hayır değilsin diyemezsiniz.Bunu Kur'an engellemiştir.Şöyle ki:Birkere ben müslümanım diyene asla şüphe ile bakamazsınız.Bunu ben demiyorum.Yüce allah diyor. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla Ey iman edenler, Allah yolunda adım attığınız (savaşa çıktığınız) zaman gerekli araştırmayı yapın ve size (İslam geleneğine göre) selam verene, dünya hayatının geçiciliğine istekli çıkarak: " Sen mü'min değilsin" demeyin. Asıl çok ganimet, Allah katındadır, bundan önce siz de böyle idiniz; Allah size lütufta bulundu. Öyleyse iyice açıklık kazandırın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (NİSA SURESİ / 94) Şimdi buradan kinaye niyeti ile de olsa bana ya da başkalarına şüphe duyduğunuzu dahi söylemenin hata olduğunu sanırım ki anladınız. Devam edelim. Herkesin aklı var mı? Öyle ise herkes değişik şekilde yorum çıkartabilir mi?Peki o halde şu ayetlere bakalım. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla Nikah (imkanı) bulamayanlar, Allah onları kendi fazlından zenginleştirinceye kadar iffetli davransınlar. Sağ ellerinizin malik olduğu (köle ve cariyelerden) mükatebe isteyenlere -eğer onlarda bir hayır görüyorsanız- mükatebe yapın. Ve Allah'ın size verdiği malından onlara verin. Dünya hayatının geçici metaını elde etmek için -ırzlarını korumak istiyorlarsa- cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları (fuhşa) zorlarsa, şüphesiz, onların (fuhşa) zorlanmalarından sonra Allah (onları) bağışlayandır, esirgeyendir. (NUR SURESİ / 33) Yani salat yorum yapacağım diye fuhuşa zorlama anlamını çıkartıyorum diyerekten,öyle ise isteyerek fuhuş yapabilir diyebilirmisiniz? Tabii ki hayır. Allah'ın o (fethedilen) şehir halkından Resûlü'ne verdiği fey, Allah'a, Resûl'e, (ve Resûl'e) yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet olmasın. Resûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır. (HAŞR SURESİ / 7) Bu iktidar dahil olarak tüm gelmiş geçmiş iktidarların yaptığı bu ayete karşı yapılmış değilmidir? Yani devlet imkanları,zengin olanlar arasında dönüp dolaşmıyor mu? Demek ki devletin din ile yönetilmesi/dindarlarca yönetilmsei hiçbirşeyi değiştirmiyor.O halde Laik sistem zaten islamın da emri değilmidir. Şimdi başak iki ayete bakalım. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla Resulleri onlara dediler ki: "Doğrusu biz, sizin gibi yalnızca bir beşeriz, ancak Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah'ın izni olmaksızın size bir delil getirmemiz bizim için olacak şey değil. Mü'minler, ancak Allah'a tevekkül etmelidirler." (İBRAHİM SURESİ / 11) Burada dilediğine Lütufta bulunur demekle zenginliği siz allahtan daha mı iyi bileceksiniz?İstediğini zengin yapar anlamı çıkartabilirmisiniz? Ancak bazı onursuzlar bu anlamı çıkartabilmektedirler.Neden? Çünkü bilmezler ki allah(cc)bir yerde söylediğini başka bir yerde yalanlamaz.Yani.. Allah,kullarına karşı lütuf sahibidir;dilediğini rızıklandırır.O,kuvvetlidir,azizdir.(ŞURA SURESİ /19) Bu ayette de üstteki söylediğini yalanlamamış aksine doğrulamış,pekiştirmiştir. Yani Rızık demekle konuya açıklık getirmektedir. Özetle yiyecek içecek başka değişle nasibinin nezaman kesleceğini o bilir anlamı çıkmakta iken,bakınız nerelere ve ne yorumlara sebep olmaktadır. Son olarak ta şu ayetlere bakalım. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz,doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır.Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa,o,sapasağlam bir kulpa yapışmıştır;bunun kopması yoktur.Allah, işitendir,bilendir.(BAKARA SURESİ / 256) Yani doğruluk içinde olarak ve dosdoğruca allah(cc)nün ne anlattığını herekse ilan edeceksiniz. Zaten bu ilan etme görevi de Peygamberimize verilmiştir. Ölümünden sonra mezhepler(fikir,görüş,doktrin)ayrışmaya başlamıştır. Andolsun ki Allah, mü'minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler. (AL-İ İMRAN SURESİ / 164). Demek ki ayetlerle belirtilmiş olan açıklama yetkisi Peygamberimize verilmiştir. Peki ölümünden sonra;üstelikte parantez imancılığına soyunanlara neden sormuyorsunuz? Bu parantez orjinal kur'an da yokken nereden uydurdunuz da utanmadan parantez ile inananları yanıltıyorsunuz demiyorsunuz? Allah(cc)nün hatalarını düzelten bir kurum mu var? Bu kurum fetva makamı mı olacak? Kim ne yapmak istiyor diye öncelikle sorunuz. Sonra da orjinal hali ile okuyunuz.belki ne demek istediğim o vakit anlaşılacaktır. İşte konunun özüne geldik. Kadınlarımızın Başlarını tıpkı damgalanmış çiftlik hayvanları gibi görmek isteyenler ne yazık ki tevil edeceği zannı ile yapılagelmiş yanlışların temelini oluşturanlardır diyebiliriz. Çünkü,Allah(cc)bir yerde söylediğini başka bir yerde yalanlamaz.Eğer ki yalanlıyor ise bu Allah(cc)kelamı olamaz. Nitekim abdest alinmasiyla ilgili ayette basin sivazlanmasi soylenirken, baş kelimesi Arapca karsiligi ‘res’ ile vurgulanir. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı da (yıkayın.) Eğer cünüpseniz temizlenin (gusül edin); eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin (hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün. Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz. (MAİDE SURESİ / 6)(Hemen üstte de vermiş idim) Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer (düşman, hastalık ve buna benzer nedenlerle) kuşatılırsanız, artık size kolay gelen kurban(ı gönderin). Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı traş etmeyin. Kim sizden hasta ise veya başından şikayeti varsa, onun ya oruç ya sadaka veya kurban olarak fidye (vermesi gerekir). Güvenliğe kavuşursanız, hacca kadar umre ile yararlanmak isteyene, kolayına gelen bir kurbanı(kesmek gerekir). Bulamayana da, hacc'da üç gün, döndüğünüzde yedi (gün) olmak üzere, bunlar, tamı tamına on (gün) oruç vardır. Bu, ailesi Mescid-i Haram'da olmayanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, muhakkak cezası pek çetin olandır. ( BAKARA SURESİ / 196) Görüldüğü gibi burada baş kelimesi parantezlerle sokuşturma yapılmamıştır. Aksi halde akla gelen şu olacak idi. Allah(cc) baş demeyi bu iki surede bilmiş lakin her ne hikmet ise Nur 31 ya da 30 fark etmez burada şaşırmış öyle mi demek istiyorsunuz sorusu gündeme gelecektir. Zira 5000 yıl evveline dayanan Kadın-Erkek çatışması ne yazık ki bunun temelini oluşturmaktadır. Bu yazıda konu aydınlatılmıştır. İşte Erkek egemen topluma geçiş ne yazık ki kadınlarımızın bir malgibi görülmesine yol açmış üzülerek belirtmeliyim ki bu kölelik düzenine de en çok kadınlarımız destek olmuşlardır. Hangi baba,hangi anne kendi kızını hiçbir vasfı olmayan ancak sadece mal zenginliği var diyerekten yaşlı bir adama üstelikte 4.kadını olarak elleri ile sunabilir ki? Hangi anne-baba salt Parantezlerde öyle diyor diyerekten kızlarının başlarına Allah(cc)nün emriimişçesine sıkılmış başörtüleri ile gezmelerini onaylayabilir ki? Hangileri olduğunu ben söyleyim. Kur'andaki islamdan habersiz,efendilerinin çiftliğinde köleleşmeye razı,dolayısı ile de kendine küçük çiftlik kurma hevesindeki cahil ya da kendine uleme diyen,bazende kendi kendine AYDIN diyen zavallı bir güruh.Başka kim olabilir ki? Oysa Kur'an ve islam,köleliği yasaklamasına rağmen,kadınlarımızı kölelerimiz gibi görmeye devam eden uçkurlarının keyfi pahasına onları köeleştirmenin yollarını arayan güuh sanırım ki bunda başarılı da olmaktadır. Hamile olan karısının kızmı erkek mi doğuracağını düşünen,hatta içinden erkek olsun diye dua edenlerimiz kaç kişiyiz acaba? Tabii ki herkesin aklından bu geçer.Geçmez diyen ya yalan söyler ya da kendini kandırır. Benim bu soruyu sormamdaki amaç aklından geçenden çok aklından nasıl geçtiğidir. Eğer ki erkek evladım olsun diye aklınızdan geçiriyorsanız siz PUTPERESLİĞİN SÜNNETİ ' ni yapıyorsunuz demişti bir panelde konuşmacı.Bakınız o yazıya derim. Şimdi UÇKUR TANRISI'nın kim olduğu anlaşıldımı acaba? İşte bu tanrıya hizmetin karşılığıa da birçok şekilde olmakla beraber en önemlisi kendini TÜRBAN ile göstermektedir.Çünkü dünyanın başka hiçbir ülkesinde bu tür uzaylı modeli ile aş bağlama asla yoktur.Değişik tiplemeleri vardır onlarda bu tanrının hizmetindedirler. İşte bu tür parantez(ayreç)içinde Kur'an a yapılan müdahale ve değiştirme çabalarına da yeni Anayasa çalışmaları denmektedir. Bu Anayasa çalışmalarına yazık ki Kur'an anayasası değil,Uçkur tanrısının uyduruk anayasa çalışması olup adına da ŞERİAT denmiştir. İşte UÇKUR TANRISININ ÖRTÜSÜ TÜRBAN,buradan kaynaklıdır. Adına din kuralları denen ancak uymayınca dinden çıkacağınızı söyledikleri kurallara da ŞERİAT denir. Tüm bunların sorumlusu ise ne yazık ki uçkur düşkünü içimizdeki bazı erkekler ya da erkek müsvetteleridir. Siz siz olun bu tanırının dinine değil,Allah(cc)ipine sarılın. Şüphesiz ki kurtuluş yanlız ondadır. Zira allahın ayetlerinde akıl ile ilgili Ahmet Dursun olarak kaçtane tesbit ettin derseniz onun içinde bakınız derim. AKIL KELİMESİNİN GEÇTİĞİ AYETLER Kur'an Okumayı efendilerinize bırakmayınız.Her okuyuşta yeni bir dünya öğreneceksiniz.... KUR'AN'DA BAŞ KELİMESİNİN GEÇTİĞİ AYETLER: http://ahmetdursun374.blogcu.com/1108517/ Saygı ile.. Ahmet Dursun 26/9/2007 |
Akıllı erkek ZİNA yapmaz,TECAVÜZ eder.
TDK:isim (zina:) Arapça zina
Aralarında evlilik bağı olmayan kişiler arasındaki cinsel ilişki. TDK:Tecavüz:tecavüz isim (teca:vüz) Arapça tecavüz 1 .Saldırı:"Çekler bir Alman tecavüzü karşısında mutlaka silaha sarılacaklardır."- Y. K. Karaosmanoğlu. 2 .Namusuna saldırma, sarkıntılık. 3 .Başkasının hakkına el uzatma. 4 .eskimiş Aşma ötesine geçme Konu ile ilgili haber,yazı ve ilgili kaynaklar için bakınız.... AKP'li Sağlık Bakanlığından 100 bin fahişeye mobil hizmet. http://www.toplumsalbilinc.org/forum...hp?topic=444.0 ****************** İnsan ister istemez tüm bu olumsuzlukların üzerine şöyle demesi gerekiyor. Akıllı erkek ZİNA yapmaz,TECAVÜZ eder. Gerçekten de AKP zihniyetinin çıkarmaya kalktığı yasaları düşünecek,anlamaya çalışacak olursak başka ne dememiz gerekiyor ki? Tabii ki AKP seçmenini tenzih ederim. Zira aralarında bunların bu tür yüz kızartıcı suçları teşvik edici nitelikteki yasaları TBMM'ye getirebeileceğini tahmin eden kaç seçmeni vardır ki? Tabii bunu zaman gösterecek. Eğer ki hala AKP artan bir oranda oy alabiliyor ise gerçekten Türk toplumu zinayı sever bir hal almıştır diyebilecekmiyiz? Bence hayır. AKP yönetiminin zinayı suç saymaya çalışırken,bir taraftan da tecavüzü özendiren,tecavüzcüye indirim kolaylığı gösterececek anlama gelen yasaları Türk toplumunda onaylayabilecek kaç sapık çıkar ki? Kendisine islamcı görüntüsü veren ancak islam düşmanlığı yaparcasına yasal düzenlemeler yapabilme cüretini pervasızca sergileyebilen bir zihniyet nasıl olur da allah inancı ile birlikte anılabilir ki? Bu yasayı TBMM'ye getirmeye kalkan utanmaz,ar damarı yırtılmışlara sormak isterim. 10/14 yaşlarında kız çocuğunuza tecavüz eden birine acaba nasıl bir hoş görü ile bakabiliyorsunuz da bu yasaları utanmadan,aralanmadan TBMM'ye getirebiliyorsunuz? Açık ve net olarak buradan soruyorum. 10/14-17 yaşlarındaki kız çocuklarınıza birleri tecavüz ettiğinde siz zevk mi alacaksınız? Sizin kadın ve cinsellik anlayışınız bu denli adi duygu ve düşüncelerin beslenmesini destekleyebiliyor mu? Belki sizin için hoş görü olgusu içinde değerlendirilebilir. Ancak şunu iyi bilin ki siz peygamber değilsiniz. Peygamberi örnek aldığınızı iddia etseniz dahi(-ki bu mümkün değildir)siz olsa olsa sadece sapık bir zihniyetin temsilcileri olabilirsiniz. Bundan ötesi ne inançlara,ne de geleneklerimize sığmaz. Belki sizlerin geleneklerinde bu tür olgulara yer olabilir. Bu tamamen sizleri bağlayıcıdır. Ancak dünyaya açılmaya çalıştığını iddia eden sizler(AKP yönetimi)ne yazık ki akıl hastalarının 10 milyonu geçtiği ülkemizde rahatlıkla TBMM'de bizleri temsil edebilme lüksünü yaşamaktasınız. Hastalıklı cinsel tercihleriniz yasalara dökülemez,buna yüce Türk milleti asla izin vermez. Çünkü Türk örf/adetlerinde böylesi bir sapkınlık mevcut değildir. Hastalıklı beyinleriniz öyle ya da böyle TBMM'ye girmiş olması demek,dilediğinizce uçkurlarınıza hizmet eden yasaları çıkartacağınız anlamına hiç gelmez. Bizler çocuklarımızı sizlerin kölesi,şeyhlerinizin,efendilerinizin cinsel tercihlerine göre yaşasınlar diye dünyaya getirmiyoruz. Efendilerinizi ya da efendilerinize kölelik yapanları kurtarmak amacı güden bu çağ dışı uygulamanın derhal durdurulması da yetmez. Bu sapık düşünce dolu yasaları her kim teklif etmiş,her kim uygulama alanı için yüce Türk milletinin kızlarını,kadınlarını birer zevk aracı olarak görmek istmiş ise,onu derhal aranızdan atınız ve çıkıp yüce Türk milletinden özür dileyiniz. Oysa ki sizler AB uyum yasalrına aykırı olduğunu bildiğiniz halde zina suç kapsamına alınsın diyebildiğiniz halde,nasıl olur da tecavüzcüyü kurtaracak,hatta daha da ileri giderek,yüzleriniz dahi kızarmadan tecavüzü destek yasası çıkartabiliyor ya da bu anlama gelecek bir yasayı yüce milletin meclisine ne cüretle getirebiliyorsunuz? Sizler kimsiniz? Kime,hangi UÇKUR TANRILARINA hizmet etmektesiniz? Utanmadan kendinize müslüman mı diyorsunuz? İslam nerede ve ne zaman tecavüzü teşvik etmiştir. Bir kere islamdan haberdar olmayan sizler ve ülkenin büyük bir bölümü ne yazık ki inançlarından haberdar bile değildir. Sizler de bunu fırasat bilerek sonuna kadar istismar etmekte hiç bir sakınca görmüyorsunuz. İslam hukukunda AİLE ayrı bir başlık altında incelenmiştir. Bu hukuka göre de öyle imam nikahı,müezzin nikahı falan dahi yok iken,her ne hikmet ise,imam olmadan kıyılan nikahı dahi geçersiz saymayı sanki islamın emri imişçesine millete yıllardır yutturmadınız mı? Oysa ki islam hukukunda aile başlığında görülüyor ki,içinde yaşanılan toplum nasıl bir nikah sistemini benimsemiş ise,islam da onu benimser denmesine rağmen,yıllardır cinsel zevkleriniz uğruna islamı dahi alet etmekten çekinmeyen,siysaal islamcılar,sizlere sesleniyorum. Durdurun bu tecavüzü destek yasasını. Dünyaya utanç vesilesi olacak bu yasyı durdurun. Aksi halde hristiyanların ve dahi diğerlerinin,zenginlerin(özel zevkleri için ülkelerinin dışında zevk ticaretine gidenler,servet dökenler için diyorum)Türkiye'de imam nikahı adı altında muta nikahı ile kızlarımıza tecavüz etmesi yasallaşacaktır. Yakında her köşe başında bir yabancı,muta nikahı ile kızlarımıza tecavüz dedeceğini ya görmüyorsunuz ya da İHANET içindesiniz. Unutmayınız ki millet sizden bunun hesabını erinde gecinde soracaktır. Kendi kızlarınızı acaba bir şeyhin,dervişin,şefin vs..nin bilmem kaçıncı karısı olarak koyunlarına sokabilirmisiniz? Tecavüzü destek yasası sahipleri;sizleri bilmem ancak bildiğim ve inandığım aziz milletim buna asla izin vermeyecektir. Günün 5 vakti camilerinde arapça seslenildiği için bu milleti araplaşmış sananlar...... İyi dinleyiniz... Millet neye inandığını/inanacağını,sizUÇKUR TANRILARININ HİZMETKARLARINDAN öğrenmedi öğrenemez de. Aklınızı başınıza devşiriniz. Tcavüzü övücü,tecavüzcüyü koruyucu ve kollayıcı yaslar milletin muta nikahı ile toptan tecavüzüne yol açacaktır. 5 vakit arapça dinlesekte biz herşeyden önce TÜRK'üz. Türk olarak var olduk,Türk olarak öleceğiz. İnançlarımızı da sizlerin sorgulamasına asla izin vermedik,vermeyeceğiz. Türk demek Türkçe demektir.NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE. Saygı ile... Ahmet Dursun |
Hz.Muhammed'in Biyografisi üzerine..
Doç.Dr.Nahide Bozkurt
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fkültesi İnsanlık tarihinde bir dönüm noktası oluşturan, tarihe damgasını vuran Hz. Muhammed’in hayatını bilmenin, onu tarihsel bağlamı içerisinde değerlendirmenin, Kur’an vahyini ve İslam kültürünü anlama ve anlamlandırma açısından önemi yadsınamaz bir gerçeklik olarak görülmektedir. Hz. Muhammed’in hayatını anlama ve anlamlandırma yönünde çabalar sürekli var ola gelmiş, konuyla ilgili onlarca eser yazılmıştır. Amacımız bu eserlerin analizini veya kritiğini yapmak değildir. Böyle bir uğraşının bu makalenin sınırlarını aşacağı açıktır. Bu makalenin çerçevesini, Hz.Muhammed’in hayatını kendi tarihsel bağlamı içerisinde değerlendirebilmek,onu gerçek tarihi kimliğine oturtabilmek için tarih metodolojisi açısından birkaç noktayı vurgulamak oluşturacaktır. Hz. Muhammed’i tanımak, onun hayatını bilmek, vahiy ve olaylar karşısında takındığı tutumu tespit edebilmek; hem Kur’an’ı hem de geleneksel kültürümüzü anlama ve anlamlandırma yolunda bize ışık tutacaktır. Vahyi ve Hz. Muhammed’i anlayabilmek için; Hz. Muhammed’in Peygamberlik ile başlayan risalet döneminin yanı sıra, onun Peygamberlik öncesi yaşamını da bilmek ve içinde bulunduğu toplumu sosyal, kültürel, siyasi ve dini kabuller açısından tanımak gerekmektedir.1Bunu yapabildiğimiz ölçüde Hz. Muhammed’i kendi tarihsel bağlamı içinde kavramamız mümkün olabilecektir. Bu da Hz. Muhammed’i anlamada,tanımada, dönemin sosyal, kültürel ve geleneksel yapısını bilmede önemli bir rol oynayacaktır. Kişiler kendi tarihi döneminden soyutlanarak algılanamaz. Bu Hz. Muhammed için de geçerlidir diye düşünüyoruz. İçinde bulunulan tarihsel koşullar ne kadar iyi tespit edilirse Peygamber’in de etken olduğu tarihi zaman dilimini en iyi şekilde algılamak o derece mümkün olacaktır. Tarihsel bir olgu asla momentinin dışında tam anlamıyla açıklanamaz.2 O çağın zihinsel atmosferiyle yoğrulmak Peygamber’i anlamaya ve anlatmaya yönelik bir çabanın önceliklerindendir. Tarihi Malzemenin Güvenilirliği Sorunsalı “...Geçmişte olanların ancak bir bölümünün aktarılabilir olduğu ve hiçbir tarihçinin anlatımının geçmişe tam karşılık olarak gelmeyeceği” 3 bunun yanı sıra kaynakların çoğunluğunun şu ya da bu şekilde yanlış, eksik, önyargıların etkisiyle yazılmış olabileceği4 gerçeği Hz. Muhammed’in biyografisi için de doğrudur.5. Hz. Muhammed’in ilk biyografisi onun vefatından ancak bir yüzyıllık zaman dilimi geçtikten sonra yazılabilmiştir. Bu tarihsel gecikmenin getireceği bazı sorunlar, İslam tarih yazıcılık anlayışı ile birleştiğinde bazı güçlükleri bünyesinde barındırabilecektir. İlk dönem İslam tarih yazıcılığının “haber” diye isimlendirilen formunun önemli özellikleri: Her haberin bağımsız olduğu,birden fazla olaylar arasında bir bağın kurulmayışı,olayların başka herhangi bir referansla desteklenmeyişi,olayları aktaran tarihçinin analiz yapmadan rivayetleri olduğu gibi aktarmasıdır.6 Rivayetler kitaplara genelde kritik edilmeden aktarılmışlardır. Bununyanı sıra yazarların sahip oldukları görüş, inanç veya ekolun yanlılığına sahip olarak olayları algılama ve buna bağlı olarak olay ve olguları anlatmaları, bazen de kendisinden rivayet aktarılan kişinin kendi varsayımlarını olmuş gibi göstermesi gibi sorunlar söz konusu kaynaklara eleştirel gözle bakmayı zorunlu kılan durumlardır. İşte bu noktada Hz.Muhammed’in hayatıyla ilgili ayrıntılı malzemeye sahip olmamıza rağmen bu malzemenin ne kadar güvenilir olduğu sorusunu sormak durumundayız. Bu açıdan Hz. Muhammed’in biyografisini yazacak kişinin, söz konusu malzemeyi modern tarih yazımının metodları ışığında değerlendirmesi kaçınılmazdır. Bu bağlamda Hz. Muhammed’in doğruya yakın bir biyografisini ortaya koymak için akademik bir tarihçinin Kur’an’ı ana kaynak olarak kriter alması gerekmektedir. Çünkü Kur’an hemen yazıya geçirildiğinden o dönem için çağdaş bir kaynak niteliği taşımaktadır. Ancak Kur’an bir tarih kitabı olmadığından, orada Hz. Muhammed’in hayatının kronolojik ayrıntılarının yer almayacağı da gözardı edilmemesi gereken bir husustur. Hz. Muhammed’in hayatı Peygamberlik öncesi ve sonrasıyla uzun bir zaman dilimini içermektedir. Dolayısıyla Kur’an’a aksetmeyen bir çok olay ve olgu bu konuda tarihin malzemesini teşkil etmektedir. Kur’an, ancak Hz. Muhammed’in kişiliği ve misyonunu gerçekleştirme noktasında takındığı tavrın ve uslubun ne olduğu noktasında belirlenimlerde bulunmaktadır. Bu doğrultuda Kur’an’ın belirlenimleri hareket noktası olmalıdır. İşte Kur’an’ın çizdiği tabloda Hz. Muhammed’i anlar ve tanır isek tarihi rivayetleri çözümlememiz,doğru ve yanlış olanları ayırt edebilmemiz büyük ölçüde kolaylaşacaktır. Kur’an’ın, Hz. Muhammed’in şahsiyeti ve misyonu ile ilgili belirlenimlerini tespit etmeye çalışırken de Kur’an metnine önyargısız yaklaşmanın, metnin ne demek istediğini anlamaya çaba sarfetmenin ve Kur’an’ı bir bütünlük içerisinde, kendi iç dinamikleriyle anlamaya çalışmanın bizi gerçeğe ulaştıracak bir bilimsel tavır olarak benimsenmesi gerekmektedir. Özetle Kur’an ve ilk geleneksel anlatımlar birbirini tamamlayan kaynaklar olarak görülmeli7, Kur’an’a aksetmeyen bir çok olay ve olgu da tarih metodolojisi ışığında yeniden kurgulanmalıdır. Kur’an’ın kesin belirlenimlerde bulunduğu konularda da geleneksel anlatımlar kuşkuyla karşılanmalı ve bunlara bilimsel değer yüklenmemeli diye düşünüyoruz. Sorunsal Tarihi Malzemeye Örnek Vermek Gerekirse... Hz. Muhammed’in Peygamberlik öncesi hayatını ortaya koyma noktasında temel kaynaklarımızdaki anlatımlardan birkaç örneği verdikten sonra, bunları yukarıda sözünü ettiğimiz teorik yaklaşımların ışığında analiz etmeye çalışacağız. “Resulullah’ın annesi Amine bintü Vehb şöyle anlatırdı: ‘ Muhammed’e hamileyken, bana gelindi ve şöyle denildi: “Sen bu ümmetin efendisine hamilesin...”8 “Kuşkusuz onun işareti, dünyaya geldiği zaman, onunla beraber, Şam topraklarından Busra saraylarını dolduran bir nurun çıkması ve kendisine Muhammed isminin verilmesidir. Onun Tevrat’daki ismi Ahmed-Yer ve Gök ehli onu över- İncil’deki ismi Ahmed- Yer ve Gök ehli onu över- Furkan’daki ismi de Muhammed’dir. “9 Hz. Muhammed’in süt annesi Halime anlatıyor: “... Muhammed ile kardeşi evlerinin arkasında kuzu güdüyorlardı. Kardeşi koşarak gelip bana ve babasına: “Üzerlerine beyaz elbiseler giyinmiş iki adam Kureyşli kardeşimi tutup yere yatırdılar ve karnını yardılar. Şimdi de onun içini karıştırıyorlar!” dedi. Bunun üzerine ben ve babası evden çıkıp Muhammed’in yanına vardık. Çocuğu yüzü sararmış bir durumda ve ayakta bulduk. Ben ve babası onu kucaklayıp “Ey çocuğum! Sana ne oldu? Deyince o bize “Üzerlerine beyazlar elbiseler giyinmiş iki adam beni yere yatırdılar. Karnımı yardılar ve karnımdan bir şey çıkardılar. Sonra onu yine yerine koydular.” dedi. Bunun üzerine çocuğu alıp birlikte döndük.” 10 ************ Burada bir not düşmek istiyorum. Bu yazıyı okuduğunuzda zihninizde bazı soruların canlanacağını biliyorum. Özellikle de bizi kandıranların EPİLEPTİK durumu olabilir mi? Bir epileptik nöbete ilahi anlamlar yükleyebilirmiyiz? Çünkü tıp dünyası hala bunu açıklayamadığına göre acaba bunun bize yansımaları tarih boyunca nasıl olmuştur?Lütfen inançlarınızla parallelik arz ediyor mu düşününüz? İşte soru: Acaba bu güne kadar dünyayı,epileptik nöbete ilahi anlamlar yükleyenler mi yönetti? İşte ilginizi çekeceğini düşündüğüm yazı başlığından alıntı.... Olasılıksız Improbable Yayınevi:April Yayıncılık Yazarı:Adam FAWER "Tıbbi Gerçek" Beyindeki sinir hücreleri fazla hareketlendiğinde,kontrolsüz,gelişigüzel gibi görünen sinyaller verirler.Bu sinyallerin sonucunda garip duygular hissedilebilir,farklı hareketlerde bulunulabilir;hatta psişik anomaliler olabilir.Bu gibi olaylara genelde nöbet denir. Tamamı için bakınız.... http://www.toplumsalbilinc.org/forum...sg5578#msg5578 ************************************************** ****** “Bir gün arkadaşlarından bir grup Hz. Muhammed’e: Ya Resulullah! Bize kendinden bahset” dedi. Resulullah da anlatt: “Davetim, atam İbrahim’in daveti, İsa’nın müjdesidir. Annem bana hamile iken, kendisinden bir nur çıkmış, o nurla Şam taraflarında bulunan Busra sarayları aydınlanmış. Sa’d b.Bekr oğullarına emzirilmek üzere verilmişim. Erkek süt kardeşimle beraber kuzular arasındayken, beyaz elbiseli iki adam geldi. Ellerinde içi kar dolu altından yapılmış bir tas vardı. Beni yatırdılar, karnımı yardılar, kalbimi çıkarıp yardılar, ondan siyah pıhtılaşmış bir kan çıkardılar ve attılar. Sonra kalbimi ve karnımı o karla yıkadılar. Temizleyince eski haline getirdiler...”11 “Ebu Talib bir kafile ile birlikte ticaret amacı ile Suriye’ye gitmek istedi;yola çıkmak için hazırlanıp yolculuğa karar verdiği zaman Tanrı elçisi üzülüp ona sarılarak kendisinden ayrılmak istememiş. Bu duruma dayanamayan Ebu Talib, “Tanrıya and içerim ki onu yanıma alıp birlikte götüreceğim. O benden ayrılmayacak ben de ondan ayrılmayacağım” veya buna benzer sözler söyledi. Böylece onu yanında götürdü. Kafile, Suriye topraklarında bulunan Busraya geldi.Burada Bahira adlı bir rahib, küçük bir tapınakta yaşıyordu. Bu rahip Hıristiyanlar arasında en bilgili bir kimse idi. Eskiden beri bu küçük tapınakta bulunan bir kitap burada yaşayan rahiplere geçtiği için, eline bu kitap geçmiş olan her rahip Hıristiyanların en çok bilgili kimsesi olurdu. Söylendiğine göre rahipler bu kitabı, yaşlısı gencine aktarmak suretiyle biribirinden devralırlardı. Bu ticaret kafilesindeki Mekkeliler o yıl Bahira’nın yanına indiler. Kureyş ticaret kafileleri çoğu zaman rahip Bahira’nın yanına uğrarlardı, fakat Bahira onlarla hiç konuşmaz ve ilgilenmezdi. Söylendiğine göre bu sefer Kureyşliler,yanına uğradığında, tapınağından bakıp gördüğü bir şeyden dolayı onlara yemek vermiş. Gene söylendiğine göre rahip, tapınağından kafilenin gelişini seyrederken bir bulutun Tanrı elçisini gölgelediğini görmüş. Kafile gelip bir ağacın altına konmuş. Bahira; bulutun, ağacın üstüne geldiğini ağacın dallarının Tanrı elçisinin üstüne eğilip gölge ettiğini de görmüş. Bahira bunu görünce tapınaktan inmiş, Kureyşli adamları çağırmış ve onlara “Ey Kureyşliler! Size yemek yaptım. Bu yemeğe hepinizin,büyüğünüzün, küçüğünüzün, kölenizin ve hürünüzün gelmenizi arzu ederim” demiş. Bunun üzerine onlardan biri “Ey Bahira! Tanrıya and içerim ki bugün sende başka bir hal var. Biz sana her zaman uğrarız. O zamanlar bize böyle bir şey yapmazdın. Bugün sendeki bu hal nedir?” diye sordu. Bahira da “Evet doğru söyledin, fakat ne de olsa siz konuksunuz. Bunun için size konuklamak,yemek vermek istedim. Bu yemekten hepiniz yiyiniz.” dedi. Bütün Kureyşliler yemek yemeye geldiler. Ancak Tanrı elçisi küçük olduğu için adamların eşyalarının yanında ağacın altında kaldı. Bahira gelenler arasında onu ve tanıdığı alameti göremeyince “Ey Kureyşliler! Aranızdan hiç biriniz eksik olmadan hepiniz soframda bulunmalısınız.” demiş. Kureyşliler “Ey Bahira! Gelmesi gereken herkes geldi. Ancak aramızda en küçük yaşlımız olan bir çocuk eşyaların yanında kaldı.” dediler. Bahira “Yapmayın, onu da çağırın; sizinler birlikte yemekte bulunsun.” dedi. Bunun üzerine Kureyşlilerden biri “el-Lat ile el-Uzza adına and içerim ki Abdülmuttalib oğlu Abdullah’ın oğlunun bizimle birlikte bu yemeğe gelmeyişi bizim için küçük düşüştür. Onu da birlikte getirmeliydik.” dedikten sonra kalkıp çocuğu kucaklayarak getirip öbürlerinin arasına oturtmuş. Bahira çocuğu görünce ona çok dikkatle bakmaya, vücudunda daha önce bildiği bazı yerleri kontrol etmeye başladı. Halk yemektin kalkıp dağıldıktan sonra Bahira, çocuğa doğru gelip şöyle dedi: “ Bak delikanlı! el-Lat ve el-Uzza hakkı için sana soracağım şeylerin cevabını ver.” Bahira Kureyşlilerin bu iki put üzerine and içtiklerini duyduğu için çocuğa böyle söyledi. Söylendiğine göre Tanrı elçisi Bahira’ya;“el-Lat ile el-Uzza adına benden bir şey isteme. Tanrıya and içerim ki onlardan nefret ettiğim gibi hiçbir şeyden nefret etmem.” Bunun üzerine Bahira “Peki Tanrı hakkı için sana soracağım şeylerin cevabını ver.” dedi. Çocuk: “Öyleyse istediğini sor.” dedi. Bundan sonra Bahira çocuğa,uykusuna,durumuna ve bunlardan başka hallerine ve işlerine dair sorular sormaya başladı. Tanrı elçisi bu soruların cevabını verdi. Hepsi de Bahira’nın önceden bildiği sıfatlara uyuyordu. Bahira son olarak çocuğun sırtına da baktı ve iki omuzu arasında tastamam daha önce bildiği bir de Peygamberlik mührünü gördü. Bahira sorularını bitirdikten sonra çocuğun amcası Ebu Talib’in yanına gelip ona, “Bu çocuk senin neyin olur?” diye sordu. Ebu Talib “Oğlumdur.”cevabını verdi. Bahira “Hayır! O senin oğlun değil. Bu çocuğun babası sağ olmamalıdır.” dedi. Ebu Talip “doğru...O benim yeğinimdir” dedi. Bahira “Peki babası ne oldu?” dedi. Ebu Talib “ Annesi bu çocuğa gebe iken o öldü” dedi. Bunun üzerine Bahira “Doğru söyledin. Bu yeğinini hemen memleketine geri götür; Onu Yahudilerden koru. Tanrıya and içerim ki Yahudiler çocuğu görüp benim anladıklarımı anlarlarsa ona kötülük yaparlar. Çünkü senin bu yeğeninin ileride büyük bir şanı olacaktır, sen onu hemen geri memleketine götür.”dedi.”12 Bu ve benzeri rivayetlerin buluştuğu nokta; Hz. Muhammed’in annesinin ona hamile kalışıyla birlikte olağanüstülüklerin başladığı, peygamberliğinin çok küçük yaşından itibaren öngörüldüğü ve kendisinin bu olağanüstülüklerin bilincinde olduğudur. Yukarıda verdiğimiz rivayetlerden çıkarılacak sonuç ise Hz.Muhammed’in bir peygamberlik beklentisi içerisinde olduğu, çevresinin de bu durumdan haberdar olduğudur. Böylesi bir beklentinin varlığını acaba aynı kaynaklar doğrulamakta mıdır? Bunun için de Hz. Muhammed’in ilk vahiy tecrübesi ile ilgili verilen rivayetleri takip etmek gerekmektedir. Hz. Muhammed’in ilk vahiy tecrübesi ile ilgili rivayetlerde, Hz. Muhammed’in bu durumu hiç de olağan karşılamadığı,hatta “...Allah’ın yaratıklarından en nefret ettiğim şairler ve mecnunlardır. Acaba ben de mi bunlardan oldum...”13 diyerek endişe ettiği ifade edilmektedir. Belazuri’deki bir rivayete göre de Cebrail kendisine “Ey Muhammed!”diye seslendiğinde koşarak Hz. Hatice’ye gitmiş ve ona “Kahin olmaktan korkuyorum.”14 demiştir. Bu bağlamda üzerinde durulması gereken bir diğer rivayet de Hz.Hatice’nin Hz. Muhammed’e görünen varlığın, bir melek mi yoksa bir şeytan mı olduğunu sınamasıdır.15 Bir diğer haberler grubu da “Fetret-i Vahiy” diye nitelendirilen ve 3 yıla yakın bir zaman dilimini içerdiği kabul edilen “Vahyin kesilmesi” karşısında Hz. Muhammed’in yaşadığı psikoloji ile ilgilidir. Kaynaklarımızın verdiği bilgilere göre vahiy belli bir süreyle kesilince Hz. Muhammed çok üzülmüş, bu üzüntüyle dağın zirvesine aşağıya atlamak için çıkmıştır. Bu arada Cebrail ona görünmüş ve “Sen Allah’ın nebisisin.” demiş, bunun üzerine de Hz. Muhammed sakinleşmiştir.16 Hz. Muhammed’in risalet öncesi yaşamından verilen kesitlerde, onu olağanüstü bir varlık olarak görme eğilimi ve peygamber olacağının öngörülmesi gibi bilgileri içeren rivayetlerle, onun ilk vahiy tecrübesi karşısında hiç de bilen, beklenti içerisinde olan biri olarak görünmemesini içeren rivayetler iç çelişmeler sergilemektedir. İlk vahiy tecrübesi ile ilgili rivayetlere baktığımızda Hz. Muhammed hiç de beklenti içerisinde olan bir insan tavrı sergilememiş; tam tersine şaşırmış,hatta kendisine vahiy getiren varlığın melek mi, yoksa şeytan mı olduğu ayırımını yapamamıştır. Rivayetlerdeki bu iki farklı noktaya vurgu, söz konusu rivayetleri eleştiriye tabi tutmanın ve analiz etmenin gereğini göstermektedir. İç çelişmeler içeren rivayetlerle karşılaşılınca ana kaynak konumunda olan Kur’an’ın bu konuda belirlenimleri varsa bunlar yol gösterici bir nitelik arzetmelidir. Belirtilen rivayetlerle ilgili Kur’an’ın bize bakış açısı kazandıracak ayetleri:(“De ki: ‘Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size hiç bildirmezdi.Bundan önce aranızda uzun süre yaşamıştım, düşünmüyor musunuz.’ ”17“Sen, Kitab’ın sana bırakılacağını da ummazdın. Ancak Rabbinden bir rahmet olarak bu kitap sana indirildi”18)olmalıdır. Sonuç Çok öz olarak göstermeye çalıştığımız gibi Hz. Muhammed’in biyografisi ile ilgili tarihi malzemenin çeşitliliğine, zenginliğine, iyi niyetimiz eklense bile doğruyu arama dürtüsü, söz konusu geleneksel anlatımlara kuşkucu bir gözle bakma gereksinimini güçlü bir şekilde hissettirmektedir. Tarihi malzemeyi güvenilir kılmanın yolu da bilimsel yaklaşımlarla verileri yeniden ele almak, gözden geçirmek ve yöntembilimsel kaygılar içerisinde hareket etmektir. Öyle görünüyor ki Hz. Muhammed’i kendi tarihsel bağlamı içerisinde değerlendirmek, onu gerçek tarihi kimliğine oturtmak için klasik literatürümüzü modern tarih yöntemleri ışığında yeniden gözden geçirmeliyiz diye düşünüyoruz. NOTLAR: 1- Hz. Muhammed (as)’in içine doğduğu sosyal, kültürel ve dini kabullerin ne olduğu noktasında da Kur’an büyük ölçüde ışık tutmaktadır Bu konudaki bir çalışma için bkz. İzzet Derveze, Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, çev.: Mehmet Yolcu, (İstanbul, 1998),I. 2- March Bloch, Tarihin Savunusu, çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, (Ankara, 1994), s. 26. 3- Keith Jenkins, Tarihi Yeniden Düşünmek, çev.: Bahadır Sina Şener, (Ankara, 1997), s. 23. 4- John Tosh, Tarihin Peşinde, çev.: Özden Arıkan, (İstanbul, 1997), s.66. 5- Hz. Muhammed’in biyografisi ile ilgili klasik literatür olarak bilinen bilgi kaynağı siyer adı verilen biyografi tarzındaki eserlerdir. Bunlar içerisinde İbn İshak (ö.151/768) “Sire”si (Bu eser Siretu İbn İshak adı altında Muhammed Hamidullah tarafından tahkikli olarak neşredilmiştir. Siretu İbn İshak, Muhammed b. İshak b. Yesar, tahk.: Muhammed Hamidullah, (Konya, 1981), Vakidi’nin (ö. 207/822) Kitabu’l-Meğazi’si (Vakidi, Kitabu’l-Meğazi, tahk.: Marsden Jones, I-III, (Beyrut, 1966), İbn İshak’ın eserini farklı açılardan ele alarak yeniden gözden geçirerek kısaltmalar yapan kendisi de esere katkılarda bulunan İbn Hişam (ö.218/833)’ın es-Siretu’n-Nebeviyye (İbn Hişam, es-Siretu’n-Nebeviyye, tahk.:Mustafa es-Sakka ve 2 arkadaşı, I-IV, (Mısır, 1936.) adlı eserleri temel kaynaklar niteliği taşımaktadır. 6- Bu konuda bkz. Franz Rosenthal, A History of Muslim Historiography, (Leiden, 1968), s.66-67. 7- Bkz. W. Montgomery Watt, Hz. Muhammed Mekke’de, çev.: Rami Ayaz-Azmi Yüksel,(Ankara 1986), s. 6 8- İbn İshak, s. 22; Ayrıca Bkz. İbn Hişam, Hz. Muhammed’in Hayatı: es-Siretü’n-Nebeviyye,çev.: İzzet Hasan-Neşet Çağatay, I, 100. 9- İbn İshak, s. 22. 10- İbn İshak, s. 27; Ayrıca Bkz. İbn Hişam, Hz. Muhammed’in Hayatı: es-Siretü’n-Nebeviyye,I, 103. 11- İbn İshak, s. 28; Ayrıca Bkz. İbn Hişam, Hz. Muhammed’in Hayatı: es-Siretü’n-Nebeviyye,I, 104. 12- İbn-i Hişam, Hz. Muhammed’in Hayatı: es-Siretü’n-Nebeviyye, I, 111-113. 13- Bkz. İbn İshak, s.101. 14- Bkz. Belazuri, Ensabu’l-eşraf, tahk.: Muhammed Hamidullah, (Kahire, ts.), I, 104. 15- “Hatice Tanrı elçisine (as) “Ey Amcam oğlu! Şu sana gelen melek bir daha gelirse bana haber verebilir misin?” demiş. Tanrı elçisi ona: “Evet haber verebilirim.” demiş. Hatice ona:“Öyle ise bir daha sana geldiği zaman bana haber ver.” demiş. Çok geçmeden Cebrail (A.S.) her defasında yaptğı gibi gene ona gelmiş. Tanrı elçisi (as) Hatice’ye dönüp “Ey Hatice! İşte Cebrail geldi.” demiş. Hatice ona “Ey amcam oğlu, kalk da sol dizimin üstüne O zaman Hatice ona “Onu görüyor musun?” diye sormuş, Tanrı elçisi “Evet görüyorum.”demiş, Hatice ona “Öyle ise kalk sağ dizimin üstüne otur.” demiş. Tanrı elçisi (as) kalkıp Hatice’nin sağ dizinin üstüne oturmuş, o zaman Hatice ona “Şimdi de onu görüyor musun?”diye sormuş. Tanrı elçisi “Evet görüyorum.” demiş. Hatice ona “Peki, öyleyse kalk kucağıma otur.” demiş. Tanrı elçisi (as) kalkıp Hatice’nin kucağına oturmuş. Hatice ona “Hala onu görüyor musun?” diye sormuş, o da “Evet görüyorum.” demiş. O zaman Hatice,kucağında Tanrı elçisi (as) oturmuş bulunduğu halde yüzünü açıp peçesini indirmiş ve Muhammed’e “Nasıl, hala onu görüyor musun?” diye sormuş, o da “Hayır, artık görmüyorum.” demiş. Bunun üzerine Hatice Muhammed’e “Ey amcam oğlu! Müjde olsun. Bu işte diren, Tanrı’ya and olsun ki bu bir melektir, şeytan olamaz.” demiş. İbn-i Hişam, I,151-152; Ayrıca Bkz. İbn-i İshak, 113; Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 89.16 Taberi, Tarihu’ul-umem ve’l-mulük, tahk.: Muhammed Ebu’l Fazl İbrahim, (Beyrut, ts.), II,305; Ayrıca Bkz. Belazuri, I, 108. 17- Yunus, 16 18- Kasas, 86 Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2002/I, ss. 160-167. ************ ÇAĞDAŞ HUKUK VERİLERİ IŞIĞINDA BİR CEZA HUKUKU KLASİĞİ VE ONUN ÇEVİRİSİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER http://www.akader.info/KHUKA/3_99_su...uk_veriler.htm |
Hz.Bush'un Oval Ofisteki Tokadı.
Aslında bir fıkra ile başlamak gerke ki konu daha net anlaşılsın.
İşte fıkra. http://ahmetdursun374.blogcu.com/3167216/ Şimdi dönelim konuya. Sayın Başbakan ne demişti? ABD'yi kasdederek,"Binlerce km.öteden kime sorupta geliyorsunuz?" Gerçekten de haklıydı.Evet demiştim. İşte tam da aradığımız sözleri söylüyor.Hiç tasvip etmesem de ilk kez evet demiştim. Sanırım ki başbakanımız ilk kez milletinden aldığı gücü yansıtmaya başlıyor diye düşünmüş idim. Lakin ne oldu? Oval ofis malumunuz mimli bir yer.Hatırlatmaya gerek var mı? Neyse,oburpeygamber Hz.Buş(Bush),sabıkalı oval ofiste acaba ne söyledi de sayın başbakanımızın yüzü bir karış dışarı çıktı? Tüm söylediklerini unutup istemediklerimizi söylemeye başladı? Peki nedir istemediklerimiz? En can alıcısını ben söyleyim o halde. Bir de bazı TV lerde "Buş ile beraber çıkarsa,birlikte görünürlerse,hele bir de dostum derse vs.."gibi ucubik yakıştırmalar aldı başını gitti. Ta ki sayın başbakanımıza açıklama sırası gelene kadar. Peki ne dedi sayın başbakanım? Farkında olanlar hemen algılamış olmalı. Konuşmasının sonlarına doğru,"Tabii ki Irak'ın istikrarı bizim içinde son derece önemli"dedi. Tam 1,5 saniye sonra Buş'ile göz göze geldiğinde "Tabii ki Kuzey Irak'ın da"diyerek ekleme yaptı ve aynı anda başı ile de "nasıl unutmadım ama değil mi?Kuzey Irak dedim"dercesine açıklamalarına devam etti. İşte benim için hayallerin bittiği an o andı. Tüm haber kanallarında ise ne yazık ki ilk söylemi verildi ve büyük bir ustalık ile "Tabii ki Kuzey Irak'ın da "sözü kesildi,yok sayıldı. İyi ki canlı yayın var da dikkatli izleyicilerin gözünden kaçmıyor. Peki ne varmış Kuzey Irak dediyse canım,bu ne saçma bir abartı,ne saçma bir ayrıntı diyeceksiniz değil mi? Peki sorun bakalım sayın başbakanıma;"Kuzey Irak neresidir,hangi paralleleri içerir"deyiniz eminim ki bilmeyecektir. Burada konuyu açıklamak için iki adet görüşe ihtiyaç vardır.İlginçtir ki ikisi de Huntington görüşüdür. Oysa ki 36'ncı paralel Osmanlı'nın nihayetinden bugüne gündemdeki önemini,yerini korumaktadır. Bir Huntington,1859'da ABD misyonerleri tarafından kurulan Evangelist Ermenilerin hizmetkarı Harput Koleji'nde ders veren Ellsworth Huntington'dur ve onun coğrafya tezini kaç kişi hatırlıyor acaba? Kısaca söyleyim: Coğrafi determinizm savunucusu olarak karşımıza çıkan Ellsoworth Huntington aslında bazı uygarlıkların gelişiminin özellikle 30 ve 60 gibi belirli paralleler arasında oluştuğunu varsayan indirgemeci sonuçlardan bahseder.Bu paralellerin de dikkatinizi çekeceğini sanıyorum. Bir Huntington daha var ki o evlere şenlik.Hani şu meşhur“Medeniyetler Çatışması” tezi,kitabı ile gündeme gelen Samuel Huntington'dan bahsediyorum.Söz konusu kitabında diyor ki,Türkiye, “Kimliği parçalanmış ülkeler” arasındadır. Neden iki Huntington örneklediğimi sanırım ki anlayanlara ayrıca izaha gerek yoktur. Evet bu görüşte işte o meşhur Samuel Huntington'a ait,başka bir deyişle S.Huntington,çağımızda yaşanacak olan savaşları dine, kültüre, medeniyetler çatışmasına bağlıyor. 36'ncı ve 40'ncı paralelin bir geçiş ve savaşlar dilimi olduğunu, egemen ülkelerin 40'ıncı paralelin kuzeyinde yer aldığını söyleyen bu ırkçı teorisyenlerin tezileri acaba şimdilerde haklılığını koruyor mu dersiniz? Peki ya Irak'ın Kuzeyi değil de özellikle Kuzey Irak denmesinin altında toplum mühendisliği aramamın acaba beni septik bir yapıya mı büründürdüğünü şimdi sizler yorumlayın. Terörün ve teröröizmin staj yaptığı,bölücülüğün profesörlük ünvanı kazandırıldığı coğrafya değil mi buralar? Birbaşka yazımda Kezban Hatemi'den dinlediğim ve burada yazdığım ABD'nin sinsi planının nasıl da adım adım gelişimini yeşertirdiği doğru değil mi? 36’ncı paralele göz atacak olursanız nereden nereye uzandığını açıkça göreceksiniz,taliplilerini de tabii ki. Cezayir, Antalya, Adana, İncirlik, Halep, Musul, Tahran, say say bitmiyor...... İşbirlikçilerin olduğu yerle,kapsam alanında olan yerler,AB,vs... Yahu ben acaba çok mu septik oldum? E.Huntington ve uygarlıklar çatışması tezinin sahibi,"Türkiye’nin yeri İslam dünyası, Batı’da işi yok "diyeninden bir diğeri S. Huntington'a kadar söylenecek çok şey vardır. ABD'nin,Sayın Hatemi'nin de belirttiği gibi,ve de Sayın eş başkanın da oluru ile projelerinin işlediği artık görülemiyor ise kör ya da Atatürk'ün dediği gibi,Gaflet,.....içindemiyiz acaba? Sayın Büyükanıt 16 Mart’ta, Özal dönemine atfen" ,“Bugün ürettiğiniz çözümler yarınlara sorun olarak yansıyacaksa, bu büyük bir hatadır. 1991 yılında Irak’ta ellerimizle 36’ncı paraleli çizip ona destek vererek Kuzey Irak’ta bugünü yarattığımız bir gerçektir. Kendi yaptığımız hataları da başkasına yükleme şansımız yoktur.” diyerek acaba kime ne mesaj vermişti hatırlayanınız var mı merak ediyorum. Üzülürüm de sadece bunları Ahmet Dursun'mu görüyor diye üzülürüm. Nerede yetişmiş siyasilerimiz,devlet adamlarımız,bürokratlarımız? İşte milletin gözünden kaçan,kaçırılan,gizlenen gerçekler burada saklıdır. Yoksa Hazreti Buş efendinin,"Türkiye'nin düşmanı bizim de düşmanımızdır" demesi ayrıca incelenecek bir toplum mühendisliği aldatmacasıdır. Burada daha fazla uzatmayım.Sadece dikkat ediniz,Türkler'in düşmanı demiyor,Türkiye'nin düşmanı diyor. Yani Türkiye'yi savunacak,bölünmesini engelleyecek herkes tabii ki onların düşmanıdır.Çünki Türkiye'yi bölecek olan kendileridir.Başkasının bölmesine asla izin vermezler. Eyalet halindeki haritaları hatırlayınız gerçekleri göreceksiniz. Saygı ile... Ahmet Dursun Not:4/3/2007 12:48 tarihinde ki yazımda bu detaylandırılmış idi. EYALET YA DA BÖLGESEL KALKINMA AJANSLARI. http://ahmetdursun374.blogcu.com/2160396/ ************* Oval Ofis’ten örtülü mesajlar http://www.ntvmsnbc.com/news/425333.asp ************** Sn. Ahmet Dursun; Yazlarınız, bilgilendirmeleriniz ve emeğiniz için teşekkür ederim.Devamını diliyorum... Sevgi ve saygılarımla, N.DEMİR ----------- Sayın Demir, Devamı bloğumdaki BİZZAT başlıklı yazılarımda mevcuttur.Lakin tabii ki devam edecektir. Saygı ile... Ahmet Dursun ------------ Can Dündar (Milliyet - 06.11.2007) Ortak düşman kim? ABD Başkanı Bush, Erdoğan görüşmesinin ardından, hayal kırıklığı yaratan açıklamasında gönül almak için, tıpkı Dışişleri Bakanı Rice gibi, Türkiye'ye "PKK ortak düşmanımız" dedi. Rice'ın açıklamasından iki gün sonra da ABD, tam da Erdoğan Washington'a uçarken "ortak düşman"a baskı yapıp esir askerlerin bırakılmasını sağlamıştı. Böylece, "Düşman"a söz geçirebildiğini de kanıtlamış oldu. Sonda diyeceğimi başta yazayım: Türklerle Amerikalıların düşmanı ortak mı bilmem; ...ama Türklerle Kürtlerin düşmanı ortaktır. * * * Eski dosyaları karıştıralım: 21 Ocak 2002 günü PKK Başkanlık Konseyi'ni temsilen Mustafa Karasu, ABD Dışişleri'ne bir yazı gönderdi. İki sayfalık bu yazıda, o ay, bir Ortadoğu ülkesinde, PKK ile Amerikalı yetkililer arasındaki görüşmede sağlanan mutabakattan söz ediliyordu. "Görüşme memnun edici geçti. Görüşlerimiz örtüşüyor" deniliyor ve şu vaatte bulunuluyordu: "PKK, ABD ile her alanda işbirliği yapacaktır." * * * Belgede, işbirliği için yapılacaklar 9 maddede sıralanıyordu: 1. PKK, ABD'nin Irak'a müdahalesine tam destek verecek. 2. PKK, bölgede demokrasinin gelişmesi için işbirliği yapacak. 3. Kürtlerin merkezi ve yerel iktidara katılması, Irak'ta Kürtlere federal bir statü tanınması, Kürt sorununun 4 parçada birbiriyle ilişki içinde çözüme kavuşturulması, işleri kolaylaştıracak. 4. Kürtler arası birlik için PKK, isim değişikliği dahil yeni adımlar atacak. 5. Kürtler arası ittifak için ABD çaba harcayacak. 6. PKK'nın uluslararası çalışmalarına kısıtlamalar kaldırılacak. 7. Öcalan'ın koşulları düzeltilecek. İdam cezası kalkacak. 8. ABD, HADEP'in baskı görmemesi için girişimde bulunacak. 9. ABD ile görüşmeler Kuzey Irak'ta heyetlerle devam edecek. * * * Çok önemli bir belgeydi bu... Milliyet'ten Namık Durukan, Kuzey Irak'ta ele geçirmişti. Ben de 18 ve 19 Ocak 2003 tarihinde bu köşede yazmıştım. Hatta son maddede heyetler halinde sürdürülmesi istenen görüşmelerden bir fotoğraf da yine bu köşede yayımlanmıştı. Dönemin Amerikan Büyükelçisi Robert Pearson, elinde o fotoğrafın olduğu Milliyet'le ekrana çıkmış ve "İğrenç yalanlar bunlar" diye bağırmıştı. O günden bugüne yaklaşık 5 yıl geçti. Şimdi yukarıdaki 9 maddeye bakın; hükmünüzü verin: PKK, Irak'ın işgalinde ABD'ye tam destek verdi. İsmini değiştirdi. Uluslararası çalışmalarında rahata erdi. Barzani ile çatışmaya son verdi; ABD'nin arabuluculuğuyla Kürt örgütler arası işbirliği gerçekleştirildi. ABD ile müzakerelere Kuzey Irak'ta devam edildi. Bu arada Türkiye'de idam cezası kaldırıldı. Kürtlerin yerel yönetimlerde ve Meclis'te temsil imkânları genişletildi. * * * Yani "Ocak 2002 mutabakatı"ndaki çoğu madde 5 yıl içinde gerçekleştirildi. ABD'nin, bunca yakınlaştığı PKK'yı şimdi "düşman" ilan etmesinin inandırıcı bir yanı var mı? Türkiye dün, Ortadoğu'nun baş antrenörüne bir takım oyuncusunu şikâyet etti. O da, oyuncusunun biraz kulağını büküp tansiyonu düşürmeye, Türkiye'yi sakinleştirmeye çalışıyor. Ama yarın oyun bozulursa "Büyük Ağabey"in işine yaramayan oyuncuyu satmakta hiç tereddüt etmeyeceğini tarihten biliyoruz. O yüzden dedim ya; Türklerle Amerikalıların ortak düşmanı belli değil ...ama, Türklerle Kürtlerinki belli.. *************** YAŞASIN KÜRDİSTAN,YAŞASIN ŞERİAT http://www.toplumsalbilinc.org/forum...hp?topic=310.0 |
Sayin hamiahausa;
Hosgeldiniz, sefalar getirdiniz. Tanisalim basligi altinda yazdiginiz yazilarinizi, konulari ile ilgili olan basliklarin altina yazmanizi rica edebilirmiyim.Sanirim böylece konular ile farkli düsünen arkadaslar ile tartisma olanaginiz olacagini düsünüyorum. Örnegin: Demokrasi ve Komunizm basligi altinda dilaver ile tarisabilirsiniz. Türkiye'de komunist ve sosyalist düsünceye sahip olup, yasantilarinda fasist gibi davranan insanlarin olabilecegini ben bir türlü anlatamiyorum.:) Ïfade özürlü bir insan oldugum icin bayagi zorluk cekiyorum. Size kolay gelsin. Saygilar. |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:13 . |