![]() |
ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
Büyük filozof Herbert Spencer, her birimiz için önemli bir kavram olan aileyi, toplumun ilk canlı birimi olarak tanıtmıştır. Bir ülkede adaletin hüküm sürmesi ve uygarlığın ilerlemesi için yasalar ve düzen ne kadar gerekliyse, bir aile içinde işlerin pürüzsüz bir şekilde yönetilebilmesi ve evde adaletin ve doğruluğun yerleşebilmesi için de belirli kurallara ve düzene ihtiyaç vardır. Böyle olunca, çocuklar disiplinin, düzenin, sorumluluğun, adaletin ve insan haklarını korumanın gerçek anlamını kavrayacaklarıdır. Bunlar olmadan, çocukların eğitiminin temeli, insan âleminin gerçek Eğiticileri olan İlahi Mazharların öğretileri üzerine kurulamaz. Çocukların eğitiminde büyük etkisi olan bu temel amaç, geçmişte olduğu gibi, gelecekte de etkili olmaya devam ederek, çocukların kalplerinde insanlığın ve uygarlığın tohumlarını ekecektir. Son yıllarda, toplumsal bir birim olan aile hakkında birçok ayrıntılı çalışmalar yapılmıştır. Uzmanların bu çalışmalardan sonuçlanan düşüncelerinin bazılarına, anne-babalara ilginç geleceğinden, burada yer verilmiştir. ANNE-BABALAR ARASINDA UYUMUN GEREKLİLİĞİ “ SİZLER BİRBİRİNİZE KÖTÜLÜK VE KİN DEĞİL, SEVGİ GÖSTERMEK İÇİN YARATILDINIZ” 2 Her ailede yasaları koyan, yürüten ve hüküm veren anne-babadır. Ailenin küçük ve sınırlı ‘ülke’sinin hudutları içinde bu üç yönetim gücü anne-babaların elinde yoğunlaşmıştır. Çocuklar için sürekli olarak kurallar ve talimatlar çıkarırlar ve bazı eylemlere izin verirken bazılarını da yasaklarlar; çocuklar arasında anlaşmazlıklar çıkarsa, kararı anne-baba verir. Bu nedenle, anne-babalar çocuklarını yetiştirirken karşılaştıkları her önemli veya ikinci derecede kalan konularda karşılıklı anlaşmaya varmaları için kararlı olmalıdırlar. Çocuklarının eğitimlerini, fiziksel ve ruhsal refahlarının gelişmesini ilgilendiren konularda içtenlikle ve sistemli bir şekilde birbirlerine danışmaları gerekir. İyi bir araştırma ve iyi düşünülmüş cevaplardan sonra, anne-babalar uygun eğitim ruhuyla tamamen bağdaşan kuralları ve talimatları aile içinde yürürlüğe koymalıdırlar. Bu amacı yerine getirecek kabiliyeti kendilerinde bulamadıkları takdirde, daha yetenekli ve bilgili yetkililerin yardımını istemeleri gerekir. Bunlardan sonuçlanan kararları tam bir uyumla yerine getirmeliler. Çocuklarına karşı olan davranışlarında ve evin yönetiminde anne ve baba arasında hiçbir zaman görüş ayrılığı olmamalıdır. Öyle ki, çocuklar belirli bir plana göre yönetildiklerini küçük yaştan görsünler ve anne-babaları arasında düşünce ve fikir ayrılığının belirdiğini sezmesinler. Eğer annenin ve babanın çocuk yetiştirme görüşleri sürekli birbirine aykırı ise, çocuklarının önünde karşıt fikirlerde bulunarak tartışır ve kavga ederlerse, o zaman çocuklar ilk yaşlardan itibaren anlaşmazlık ve uyumsuzluk içinde büyürler. Aile birliğinin ruhu yok olur ve mutluluk kapıları kapanır. Dolayısıyla, çocuklar doğal olarak iki gruba ayrılırlar biri baba tarafına, diğeri de anne tarafına. Bu gibi durumlarda çocuklara uygun eğitimin verilmesi hemen hemen olanaksızdır. Eğer çocukların eğitimi ile ilgili düşünce ve görüşlerde uyum yoksa anne ve baba sürekli tartışır, birbirlerinin işine ve sorumluluklarına karışır ve her zaman birbirlerinin kusurunu bulursa; baba, annenin kurallarına ters düşen kurallar çıkarır ve babanın koyduğu kılavuz niteliğindeki ilkelere anne karşı koyarsa; aile bu durumda ise o zaman çocuklar şaşkınlık ve hayret içinde hangi yolu tutacaklarını bilemezler. Dolayısıyla hiçbir tarafın talimatını yerine getiremezler ve inatçı, prensipsiz ve kaygısız bir şekilde büyürler. Devam edecek |
Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
Konuyu aydınlatmak için bir örnek verelim. On üç yaşındaki genç kız, arkadaşının evine gitmek ister. Kızın babası bunda bir sakınca görmez. Ancak anne, genç bir kızın yalnız başına sokağa çıkmasının olmadığını düşünür. Anne-baba bu sorunu daha önce birlikte görüşmemiştir ve bu nedenle de aynı görüşü paylaşmazlar. Arkadaşının evine gitmek için genç kız babasından izin ister. Baba; “Elbette gidebilirsin, kızım” diye cevap verir. Bu sırada baba evden çıkar. Genç kız evden ayrılmak üzereyken, anne onu engeller ve babanın verdiği “yersiz” izinden dolayı rahatsız olur. Kızına, “Evden adımını dışarı atamazsın” der. Genç kız buna cevap olarak, babasından izin aldığını söyler. Anne kızarak, “Baban hata etti”, der. Bu olaylı sahneden sonra kız annesine boyun eğer ve arkadaşının evine gitmekten vazgeçer. Daha sonra akşam vakti, genç kız eve gelen babasını şikâyet yağmuruna tutar ve böylelikle anne-baba arasında tartışma zemini hazırlanmış olur. Sözleri hafife alındığından ötürü baba öfkelenir ve çaresiz, karısıyla tartışmaya başlar. Karısı kendi görüşünü savunmak ve onurunu korumak için susmaz ve düşüncelerini söyler. Böylece durum kavgaya dönüşür. Bu gibi evlerdeki çocukların karakterlerinin eninde sonunda bozulacağı açıktır, çünkü eğer baba çocukların önünde anneyi küçük düşürür ve açıkça onu kötüler ve onların gözünde değerini düşürürse: Çocuklar küstah ve saygısız olarak büyürler. Annelerine hükmeder ve sözünü dinlemezler. Tanrı gözünde kendilerini küçük düşürür ve arkadaşlarına karşı rezil olurlar. Anne, öç almak için, kocası hakkında dedikodu yapar ve onu mantıksızlıkla suçlar ve böylece çocukların babalarına karşı düşmanlık hislerini yerleştirmiş olur. Anne daha sonra kocasının makamını o denli küçültür ki, çocukların babalarına karşı saygılarını daha da azaltır; aldatıcı olur ve babalarını bir zalim olarak tanıtır ve ondan korkmalarını sağlar. Örneğin; bir gün anne çocuğunu çarşıya götürür ve babaya ait olan para ile ona bir çift ayakkabı satın alır. Babasına bu konuda bir şey söylememesi için çocuğunu uyarır. Eğer baban, sana yeni bir çift ayakkabı satın aldığımı öğrenirse, öfkesinden “ikimizi de öldürür” diye açıklar. Bu gibi durumlarda çocukların babalarına karşı nasıl bir tavır geliştirecekleri açıktır. Eğer anne-babalar daima birbirlerine karşı geliyorsa, bunun suçsuz çocuklar üzerinde zararlı etkisi olur. Yaşamın en tatlı ve seçkin meyvesi olan anne-baba sevgisinden onları mahrum eder. Bu nedenle, fikir ve görüşte uyum sağlamak aile yaşamının önde gelen sorunlarından birisidir; bu sağlanmadıkça, sükûnet ve kafa rahatlığı olanaksızdır. Birçok anne-babalar çocuklarına makul olmayan sorular sorar ve onlardan kesin bir cevap beklerler. Örneğin, annenin yanında baba küçük çocuğuna kimi daha çok sevdiğini sorar. Şüphesiz, baba çocuğun kendisini tercih etmesini umar. Çocuk cevap vermekte kararsızdır. Birkaç dakika bir şey söylemez. Eğer babasını daha çok sevdiğini söylerse annesinin kırılacağına ve annesini tercih ederse babasının gücendireceğini düşünür. Bir süre düşündükten sonra, anne ve babasının umutla bekleyen gözlerine bakarak, akıllıca ve kendinden emin bir şekilde, ikisini de aynı derece sevdiğini söyler. Ne yazık ki, akıllıca verilen bu cevap çoğu tecrübesiz anne-babaları tatmin etmez ve birini diğerine tercih etmesi için ısrar ederler. Böylece ikiyüzlülük çocukta kendini gösterir ve zorla (ve belki de fikrine aykırı olarak) kendisine daha çok maddi yararlar sağlayan kişiyi tercih edecektir. Annesine daha fazla sevgi beslediği halde, maddi bakımdan bağlı olduğundan veya öfkesinden korktuğundan babasına, “ Elbette seni daha fazla seviyorum” der. Baba evden dışarı çıkar çıkmaz anne, iyilikbilmez ve vefasız diyerek çocuğu azarlar. Çocuk çok dürüst bir şekilde, “ Anne, şüphesiz seni babamdan daha çok seviyorum, fakat bana yeni ayakkabı satın almazdı” der. Aile içinde çocuklara bu biçimde davranmak çok tehlikelidir ve ahlak ve eğitim açısından arzu edilmeyen sonuçlar doğurur. Eğer aileyi sevgi ve muhabbet sarmış ise, anne-baba tek bir ruh gibi birleşmiş olurlar ve gerçek samimiyet içindedirler; söyleyecekleri herhangi bir söz, verecekleri herhangi bir talimat üzerinde daha önce danışılmış ve aralarında karara bağlanmış ve bu, ailede tam bir birliğin ve gerçek uyumun bulunduğunu gösterir. Ayrılık hükmünün sürdüğü her ailede sonuç karanlıktır. Bu gibi ailelerde çocuklar arasında anlaşmazlık yaygınlaşır ve anne-babalara saygı kalmaz; hüzün, keder, kasvet ve hayal kırıklığı her defasında kendini belli eder; anne-babanın düşünce ve görüşlerinde uyum yoktur ve her biri diğerini bir yabancı gibi görür; kadın düşüncelerini, sözlerini ve yaptıklarını kocasından saklar, kocası da aldığı kararları ve yaptığı faaliyetleri karısından gizler. Kadın onu aleyhinde konuşurken, kocası da onu bir hiç sayar. Çocukların yanında onu küçümser ve hor görür; ikisi de geçimlerini sağlamak ve gelirleriyle masraflarını dengelemekte, kişisel çıkarlarını düşünerek vakitlerini geçirirler. Demek ki, ailede işlerin sağlam ilkelere dayalı olarak, iyi bir biçimde ve düzenle yönetilebilmesi için anne ve baba eğitimin her konusunda uzlaşmış olup, ayrılık ve tartışmadan sakınmalıdırlar. Çocuklardan sevgi ve muhabbet ruhu yayılmalı, birlik ışığı kalplerinde ışıldamalı ve aile çevresi bu bağıştan dolayı bir gül bahçesi gibi olmalıdır; çocuklar anne-babalarını saymalı ve aralarında hiçbir ayrılığı sezmemeli ki, büyüdüklerinde insanlık dünyasının gerçek bireyleri olabilsinler. Devam edecek |
Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
ÇOCUKLUK YILLARI VE ALIŞKANLIĞIN GÜCÜ ERGENLİK ÇAĞINDAN SONRA BİR İNSANI EĞİTMEK VE KARAKTERİNİ DÜZELTMEK ÇOK ZORDUR. TECRÜBE GÖSTERMİŞTİR Kİ, BU DÖNEMDEN SONRA ONUN BAZI EĞİLİMLERİNİ DÜZELTMEYE YÖNELİK TÜM ÇABALARIN HİÇ BİR YARARI OLMAYACAKTIR. BELKİ BUGÜN BİRAZ DÜZELİR; FAKAT BİRKAÇ GÜN SONRA UNUTACAKTIR VE ESKİ DURUMUNA VE ALIŞKANLIKLARINA GERİ DÖNECEKTİR. DEMEK Kİ, SAĞLAM BİR TEMEL ÇOCUKLUK YILLARINDA ATILMALIDIR. DAL TAZE VE YEŞİL İKEN KOLAYCA DÜZELTİLEBİLİR. İnsanın çocukluk devresi çok uzundur. Bazı çocuk psikologları çocukların on iki yaşına kadar, diğerleri de 14 yaşına kadar olgunlaşmamış olduklarını düşünürler. Bu yılları çocukluk yılları olarak nitelerler. Şair Hâkim Nizami şöyle diyor: Bir gün henüz yedi yaşındaydın, Çiçek gibi çayıra emanet edilmiştin, Şimdi dört ve on oldun, Göğe doğru çam gibi uzadın, Umursamaz olma, oyun zamanı değildir. Hüner öğrenme günüdür, Kendini yüceltme günüdür. Balık, hayatının ilk gününden bağımsızdır ve yardıma ihtiyacı yoktur, fakat insanoğlu çocukları öyle değildirler. Onlar çaresiz, güçsüz ve başkalarına uzun bir süre bağımlıdırlar. Çocukluk devresinin uzun olmasında büyük bir neden vardır ve her eğitici bunun farkında olmalıdır. Şayet anne-babalar konuya gerektiği kadar önem vermezlerse, çok değerli bir fırsatı elden kaçırmış olurlar ve bazı bilgisizliklerinden dolayı, küçük sevgililerini hayatları boyunca mutsuz ve neşesiz kılarlar. Bu gibi anne-babalar, tutum ilkesini ihmal eden insanlara benzerler. Sermaye ve maddi olanaklarını boşuna harcar ve sonunda üzgün ve güçsüz bir şekilde sadakaya muhtaç olurlar. Çocukluk devresinin uzun olmasının nedeninin, çocuğun fiziksel ve zihinsel yeteneklerinin, eğiticilerin rehberliği altında güçlenmesi, temel eğitiminin sağlanması, çok güç ve çoğu zaman acı ve tatsız olan yaşam mücadelesine gerekli olan övgüye değer nitelikleri elde edebilmesi için bir fırsat olduğu gayet açıktır. Çocuklar gelecekteki yaşam aşamalarına yavaş yavaş hazırlanır ve yaşam mücadelesine cesaretle karşı koyabilir ve kendilerini beklemekte olan toplumun ihtiyaçları ile doğal içgüdüleri arasında uyum sağlayabilirler. Buna ilaveten, fiziksel yeteneklerinin (yirmi beş yaşında) ve ruhani yeteneklerinin (otuz beş yaşında) olgunlaşabilmesi için yeterli kaynakları elde etmiş olmaları gerekir. Tecrübe ispat etmiştir ki, bir çocuk olgunluk çağına kadar eğiticisinden kolaylıkla öğrenir, fakat o yaştan sonra bir çocuğu eğitmek ve yetiştirmek zordur. Şöyle ki, çocukluk devresini aşıp olgunluğa yaklaşırken, terbiye vermek nispeten çocukluk yıllarından son derece yararlanmalıdırlar. Bu değer biçilmez fırsatı kaçırmamalılar ve bu yılların her saatinin, hatta her dakikasının özel bir amacı olduğunu ve ihmal edilen her çocukluk anının gelecekte bir kayıp olacağını anlamalıdırlar. Bir gemici tehlikeli bir suyu geçmeye karar verdiğinde, gemisini gerektiği gibi donatmakta zaman kaybetmez. Gideceği yere esenlikle varabilmesi ve kasırgalarda gemisinin büyük dalgalara dayanıp parçalanmaması için, gerekli olan önlemleri alacaktır. Aynı şekilde, anne-babalar değerli çocuklarının hayat gemisini toplumsal yaşamın kabarık denizine doğru çevirdikleri zaman, kurtuluş kıyısına varması için, ilk önce gereken ihtiyaçları hazırlamalı, uzun ve tehlikeli geçiş için gerekli olan şeyleri temin etmeliler. Bazı anne-babalar çocukluk devresine gereken önemi vermezler. Hiç kimsenin itirazına uğramadan, kendi istek ve eğilimlerine göre vakitlerini geçirmeleri gerektiğine, çocukların anlayış ve görüşlerinin kendi kendine oluşacağına ve toplum içinde ne yapılması ve nasıl davranılması gerektiğini kendi başlarına idrak edeceklerine inanırlar. Bu gibi anne-babalar, yeni bir fidanın bakımı ile ilgilenmeyen, kırpılması gereken dallarını ihmal eden ve ağacın, büyüyüp güçlenirken kendini düzelteceğini umut eden bahçıvandan farklı değildirler. Ünlü Şair Sadi şöyle söylemiş; Mutluluk, Çocukluğunda terbiye görmemiş kimseden kaçar, Düşünün: yeşil dal kılavuzlanabilir, Fakat kuru dalı yalnız ateş düzeltir. Devam edecek |
Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
Çocukluk yıllarından en büyük yararı edinebilmek için çocukların sadece okula gitmeleri yeterli değildir. Ayrıca, evde ve toplumda, tam bir bakım sağlanmalı ve zamanları düzenli bir şekilde kullanılmalıdır. Böylece değerli vakitlerinin bir dakikası bile boşa harcanmamış olur. Bazı çocuk psikologları ders araları ve oyun zamanının bile bilimsel araçlarla planlanması gerektiğine inanırlar. Doğal olarak çocuğun oyuna karşı eğilimi vardır. Eğitimci bu doğal eğilimden tam olarak yararlanmalıdır. Böylece çocuğun fiziksel ve ruhani yetenekleri, oyun yolu ile de olsa güçlenir, zamanı boşa gitmez ve yaşamı verimsiz olmaz. Onun amacı hayatın karanlık gecesini aydınlatmak olduğu için, parlak ışığı daima korunacaktır. İnsanoğlunun yaşamını yöneten alışkanlıkların oynadığı rol, anne-babaların ve eğiticilerin gözlerinden kaçmaması gereken önemli unsurdur. Dikkatle izlendiğinde, “huy edinmiş” deyiminin gerçekte çok doğru olduğu görülür, çünkü insan, hayatının sonunda kadar alışkanlıklarına bağlıdır ve onlardan kopması bir sorun olduğu gibi, çok da zordur. Örneğin, yıllarca cep saati taşıyan bir kişinin onu kol saati ile değiştirdiğinde, saatin kaç olduğunu öğrenmek için elinde olmadan elini cebine atıp saatini araması olağandır. Değişikliği bildiği halde, neden bu hareketi yapar? Çünkü cep saatine alışmıştır. Diğer bir örnek: mektup yazmakla meşgulsünüz ve mürekkeplik sağınızdadır. Birkaç satır yazdıktan sonra, mürekkepliği sağ tarafınızdan masanın sol tarafına alırsınız ve yazmaya devam edersiniz. Kaleminizin ucu kuruyunca, eliniz kendiliğinden sağ tarafa doğru uzanır ve kalemin ucu masanın üzerinde takırdayınca hatanızın farkına varırsınız. Hal böyle iken, aynı hatayı birkaç kere tekrarlarsınız, çünkü değişikliği yapmadan birkaç dakika önce sağ tarafa doğru uzanıyordunuz. Eğer huy edinmenin gücü bu derece hissediliyor ve birkaç dakika içinde bir şeye alışılıyorsa, o zaman şüphesiz, güzel huyları ve davranışları elde etmek için en uygun zaman birkaç yıl süren çocukluk devresidir. Tanınmış filozof John Locke’a göre, çocuğun iç dünyası basit ve temizdir ve öğretmen eğitimi araç edinerek, kalıtım yoluyla geçen niteliklere bakmaksızın, istediği herhangi bir şeyi çocuğun içine işleyebilir. Şöyle bir söz vardır: “ çocukluk yıllarında elde edilen bilgi taş üzerine yapılan oyma işe benzer.” Çocuklar, emanet edildikleri kişilerin dikkat ve ilgileriyle övgüye değer terbiye öğrenir ve kötü davranışlardan arınırlarsa ve çocukluk yılları da bilgi ve insani mükemmellikleri elde etmekle geçerse, şüphesiz Tanrısal bağışları kazanmış olurlar ve böylece büyüdüklerinde verimli ağaçlar-toplumun yararlı ve ilerici unsurları- olurlar. Devam edecek... |
Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
okudum.dersimi aldım.
|
Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
ANNE-BABALARIN SÖZLERİ VE DAVRANIŞLARI ÇOCUKLARA ÖRNEKTİR. SAKININIZ, EY İNSANLAR. BAŞKALARINA İYİ ÖĞÜT VERİP, KENDİLERİ O ÖĞÜTLERİ TUTMAYAN KİMSELERDEN OLMAYINIZ. Anne-baba olarak, çocuklarınızın öğretim ve eğitimiyle ilgilenmeniz doğaldır. Kötülükten arınmış, iyi huylu ve terbiyeli olarak büyümelerini ve uygar toplumda hak ettikleri yeri ileri görüşlü insanlar olarak almalarını dilersiniz. Örneğin, çocuklarınızın yalan söylememelerini, dedikodu yapmamalarını ve başkalarını haksız yere suçlamamalarını şüphesiz arzu edersiniz. Dürüst ve güvenilir olmalarını ve dillerini kırıcı ve uygunsuz konuşmalarla kirletmemelerini umut edersiniz. Anne-babalarına karşı saygılı olmalarını ve kısacası, insan âleminin mutluluğu, üstünlüğü ve ilerlemesine neden olan ahlak ilkelerine uymalarını beklersiniz. Hal böyle iken, çok nazik ve önemli bir konuyu anlamak gerekir. Bu arzu, ancak düşünceden eyleme geçtiği zaman gerçekleşebilir. Başka bir deyişle, çocuklarınızın elde etmelerini istediğiniz niteliklere ve kusursuzluklara ilk önce siz sahip olmanız gerekir. Çünkü dünyaca tanınmış eğitimciler anne-babaların söz ve eylemlerinin çocuklar üzerinde büyük etkisi olduğu görüşündeler. Uzmanlar, çocukların ahlak ve davranışlarını anne-babaların tayin ettiği ve annenin nitelik ve meziyetlerinin de daha etkili olduğu görüşünde birleşmişlerdir. Anne-babaların yaptığı her hareket ve söyledikleri her şey (iyi veya kötü) çocuğun davranışı için örnek olacaktır. Birçok çocuk psikologları, çocukların davranışlarının birçoğunu taklit yoluyla öğrendiklerine inanırlar. Bu durum çocuklarda o denli kuvvetlidir ki, çocuğun öz benliğini bir aynaya benzettiğimizde, orada babanın, annenin ve ilişki kurduğu kişilerin söz ve hareketlerinin aksettiği görülür. Bundan anlaşıldığı üzere, anne-babaların yaptığı her hareket ve söyledikleri her söz, çocuğun eğitimini ve terbiye sürecini kesinlikle etkilemektedir. Örneğin, eğer anne-babalar sevdiklerinin dürüst olmasını, dedikodu yapmamasını, dualarını veya diğer dinsel görevlerini ihmal etmemesini, dilini çirkin değimlerle kirletmemesini istiyorlarsa ve eğer bu onların içten arzusu ise, o zaman kendileri aile içinde ve çocuğun önünde yalan ve dedikodudan kaçınmalı. Örneğin, yalanın kötü olduğunu, yalancının başkaları tarafından küçümsendiğini ve İranlı şairin söylemiş olduğu gibi, Bir yalan insanı alçaltır, Bir yalan onun onurunu yitirir; sözünü devamlı hatırlattığınız halde çocuğun önünde yalan söylediğiniz an ve yalan söylediğiniz anlaşılınca, öğütlerinizin etkisi güneş ışınlarının sabah sisini dağıttığı gibi çocuğun öz benliğinden derhal silinir. Çocuğunuz yalanlarınızda size ortak olursa, eğitim araçları, niteliği taşıyan sözlü öğütleriniz, etkisini daha çabuk yitirecektir. Örneğin, görevini bilen bir baba çocuğuna yalan söylememeyi öğütlerken bir ziyaretçi gelir. Baba evde olmadığını bildirmek için haber gönderir. Düşünün: verilen bu öğütler çocuğun terbiyesine ne denli yararlı olacaktır. Ruhunda, kalbinde ve vicdanında doğruluk tohumları nasıl ekilecektir? Anne-babalar çocuklarına söyledikler her şeyi ve onlara gösterdikleri amacı günlük yaşamlarında ilk önce kendileri yansıtmalılar. Aksi halde davranışlarına uymayan ve lafta kalan öğütler zaman kaybından başka hiçbir işe yaramaz. Çoğu anne-babalar, çocuklarının “ bunları hiçbir zaman anlamayacaklarını” düşünürler. Oysa taklit etme duygusu o denli güçlüdür ki, her şeyi görüp anlamak isterler: anlayış ve kapasitelerine göre her kelimeye takılırlar ve her konuda her şeyi anlamak isterler. Böylesine meraklı yaratığın keskin görüşünden, hareketinden ve dikkatinden hiçbir şey gizli kalmadığı gibi (şüphesiz anlayış seviye ve yeteneklerine göre) zekâ ve kabiliyetinden de hiçbir şey eksik değildir. Etrafındakilere bakar, duydukları ve gördükleri üzerinde düşünür ve incelemelerinden kendi anlayışına göre bir sonuç çıkarır. Suyu göz önüne getirelim. Ateşin üzerine konar konmaz ısıyı toplamaya başlar ve kaynama noktasına varıncaya kadar ısınmaya devam eder; şöyle ki, bir müddet için ısınır, fakat sonunda kaynar. Aynı kıyaslama çocuklara da uygulanabilir; çocukluk yıllarında gördükleri ve duydukları her şey, belirli zamanda ortaya çıkana kadar, toplanır ve depo edilir. * * * * Anne-babalar yaptıkları her hareketin ve her davranışın dikkatle izlendiğini ve çoğu zaman duygu ve düşüncelerini açıkça söylemeyen çocukların, kendi zekâ seviyelerine göre her şeyi anladıklarını gayet iyi bilmelidirler. * * * * Bazen anne-babalar, çocuğun derin uykuda olduğunu ve rahatsız edilmeyeceklerini düşünerek, çocuğun yanında tartışılması uygun olmayan konuları görüşürler. Böylece çocuğu olumsuz yönde etkileyecek ifadelerin onun yanında kullanılmadığını ve bu konuda akıllıca davrandıklarına inanırlar. Ancak sabahleyin çocuk aralarında geçen konuşmaları tekrarladığında, anne, çocuğun uyuyor gibi göründüğünü ve söylenen her sözü işittiğini ve bunları temiz yüreğine kaydettiğini anlar. Olayı ruhuna sindirmiş ve duyduğu sözler üzerinde düşünerek uykuya dalmıştır. Anne-babaların daima uyanık olmaları gerekir. Hareketlerine ve sözlerine devamlı dikkat etmelidirler. Çocukların uyumaları gereken zamanlarda bu tedbirler gevşetilmemelidir. Çünkü onlar anne-babalarının yaptığı her hareketi ve söyledikleri her sözü örnek alacaklardır. Eğer bu sözler ve hareketler mantıklı ve doğru ise, sonuçlar yararlı olacaktır; eğer mantıksız ve yanlış ise, etkileri yıkıcı olmaya mahkûmdur. Devam edecek |
Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
Değerli *ağabeyim Psiko
yazı diziniz gerçektende çok güzel. Kendi adıma çok teşekkür ederim... |
Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
NEFSİNE HÂKİM OLMAK KİŞİ ÖYLE YÜKSEK BİR EĞİTİM GÖRMÜŞ OLMALIDIR Kİ… ÖFKELENİP İFTİRADA BULUNACAĞINA KILICA VEYA MIZRAĞA HEDEF OLMAYI TERCİH EDER. Çabuk sinirlenen ve genellikle kolay öfkelenen insanlar, söylediklerine ve düşüncelerine hâkim olamadıkları gibi, öfke anında Sadi’nin aşağıdaki öğüdünden de yararlanamazlar: Konuşmadan önce düşün, temel, duvarların yapımından önce gelir, düşünmeden konuşan bir kişi, cevaplarını çoğu kez uygunsuzca ifade eder. * * * * Dolayısıyla, sinir ve kızgınlık anında sert ve kaba sözler söylenir; öyle ki, bunlar normal şartlarda söylenmeyen sözlerdir. İç çalkantı yatışınca ve insanlar üzüntülerini bir yana atıp tekrar sakinleşip toparlanınca yaptıklarından dolayı içtenlikle pişman olurlar, fakat şüphesiz geçmişi değiştirmekte her zaman geç kalınır. Durumlar eğitim ve terbiye açısından pişmanlık vericidir. Anne veya babanın söylediği birkaç yersiz sözün çocuğun yaşam seyrini değiştirdiği ve onun tümüyle kayıplara karışmasına neden olduğu ne kadar sık görülmüştür. Anne ve baba ara sıra kötü duyguların ortaya çıktığını ve birbirlerine karşı olan sevgi ve şefkatin yerine yabancılaşmanın yer aldığını düşününüz. Çeşitli nedenlerle kadın, eşi tarafından kırılmıştır ve netice olarak kalbinde öfke birikir. Gerilmiş duyguları eninde sonunda patlar ve kocasına dil uzatarak iftirada bulunur. Bu safhada çocuklar etraflarına birikmiş ve her şeyi dinlemektedirler. Anne, gerçek olmadığını bildiği ve normal şartlarda asla söylemeyeceği düşüncelerini öfkesinden sıralar. Örneğin, şöyle söyleyebilir; “ Kocam olacak sefil adama bakın. Sağlıklı ve varlıklı, ben ise her zaman mutsuz ve perişanım. Eğer gerçekten insanları suçlarından dolayı cezalandıran bir Tanrı olsaydı, o zaman kocamın bugünkü gördüğünüz halde olmaması gerekirdi ve benim de bir arayanım, soranım veya edenim olsaydı bu perişan duruma düşmezdim.” Bu ortam içinde halden anlayan bir arkadaşı ona gerçeğin bu olmadığını kızgınlığından dolayı gerçekten düşündüğünü söylemediğini belirttiği zaman, hanım acıyla ve yanaklarından gözyaşları süzülerek hiddetle şöyle cevap verir: “ Öteki dünyaya ve Tanrı’ya inanmak mümkün müdür? Bunların hepsi sadece laf. Eğer Tanrı olsaydı, kocamı cezalandırır ve beni ondan kurtarırdı.” Yanı başında duran çocuklar bu olaydan dolayı hem rahatsız olurlar hem de üzülürler. Annelerinin sözlerinden çok etkilenirler ve kendilerine annenin söylediklerinin gerçekte doğru olduğunu düşünürler. Açıkça bellidir ki, dinsizliğin ve umursamazlığın tohumları çocukların kalplerine işte bu şekilde ekilir ve bunlar büyüyerek hayal edilemeyecek veya tarif edilemeyecek kadar acı meyveler verir. Anne, öfkeli duygularından kurtulup sinirleri yatışınca, söylediklerinin gerçekte doğru olmadığını çocuklarına anlatmaya çalışır. Bu girişim olumsuzdur, çünkü sözleri bir tepki oluşturmuş ve öldürücü zehirin etkisi kendini göstermeye başlamıştır. Sözlerinin çocuklara zararlı olmaması için, anne-babalar öfkelerini en azından çocukların önünde kontrol etmeğe çalışmalıdırlar. “ Sinirlenince, yaptığımız ve söylediğimiz şeyleri kontrol edemiyoruz” demenin yararı yoktur. Çocukların varlığı, anne ve babaya istedikleri gibi hareket edemeyeceklerini hatırlatmalıdır. Kişi, diğerlerinin önünde duygularını kontrol etmeğe çalıştığı gibi, çocukların önünde de kontrol etmesi gerekir. Devam edecek.... |
Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
ÇOCUKLARA VERİLEN SÖZLERİN TUTULMASI GÜVENİRLİLİK, İNSANLARI RAHAT VE GÜVENLİĞİ İÇİN EN BÜYÜK KAPIDIR. GERÇEKTEN DE HER BİR ŞEYİN DENGESİ ONA BAĞLIDIR. 6 Çocuklara çok küçük yaştan öğretilmesi gereken nitelik, verilen vaatlerin tutulması ve sözlere bağlılıktır. Kişiler toplumda sözlerini tutar ve tüm anlaşmalarına saygı duyarlarsa güven kapıları o toplumun üyelerine ardına kadar açılır; yararlı iş yerleri kurulur ve binlerce zorluklar ve engeller kökünden yok olur. Yerine getirilmeyen sözlerin sürekli sorun yarattığını, toplumdaki işlerin normal akışını nasıl engellediğini ve ne dereceye kadar günlük işleri karıştırıp, toplumu bozduğunu hepimiz biliyoruz ve görüyoruz. Sözünde durmayanlar hakkında gece gündüz birçok şikâyetler duyulmakta. Ayakkabıcıya bir çift çizme ısmarlarsınız ve size hazır olacağı gün ve saati bildirir. Söylediği günde ve sizin fırsat bulduğunuz daha sonraki günlerde gittiğinizde, “yarına” diyerek sürekli olarak tarihi erteler ve nihayet çizmenizi tamamlanmış olarak alırsınız. Erkek terziler, hanım terziler, saatçiler, gözlükçüler, tüccarlar kısacası, toplumun her kesimi bu öldürücü toplumsal hastalığa tutulmuşlardır. Bir gün bu hastalıktan kurtulmak istersek, tedavisi için bugünden önlemler almalıyız ve verdikleri söze bağlılığı toplumda yerimizi alacak çocuklarımızın içlerine öyle bir biçimde yerleştirmeliyiz ki, hiç tereddüt etmeden bu alışkanlıktan kaçınsınlar. Bu amaca ulaşmak için en kısa yol şudur: çocuklar, anne-babalarının sözlerinde durmadıklarını veya verdikleri sözden kaçındıklarını hiçbir zaman görmemelidirler. Ne yazık ki, çoğu anne ve babalar bu noktaya gereken önemi vermezler ve çocuklarıyla olan ilişkilerini de yerine getirilmeyen vaatler temeli üzerine kurarlar. Çocuklarına verdikleri sözü tutmaları çok seyrektir. Bu zararlı alışkanlığın temelini, kendi elleriyle, sevgililerinin iç benliğine yerleştirmiş olurlar ve böylece vaatlerini tutmayacak ve sözlerine bağlı kalmayacak bir biçimde büyütürler. Küçük çocuğun, çarşıya çıkmak üzere olan annesinin hazırlıklarını izlediğini düşünün. Annesiyle gitmek istediği için ağlamaya başlar. Anne onu susturmak için, evde akıllıca oturur ve ağlamazsa ona oyuncak veya yakındaki şekerciden şeker alacağına söz verir. Anne bu vaatlerde bulunurken verdiği sözü unutabileceğini çok iyi bilmektedir. Amacı, çocuğu o an için susturabilmek olduğundan bu yöntemin gerekli olduğunu düşünür. “Saf” çocuk annesinin bu yanıltıcı vaatlerine daha önce de kanmıştı, fakat bir kez daha sözüne inanarak sakin bir kafayla evde kalır. Annesini memnun etmek için gözyaşlarını siler ve mutlu olmak için tüm gücüyle gayret eder. Yapılan anlaşmaya kendi açısından tümüyle bağlı kalarak iyi, terbiyeli, sakin bir şekilde evde oturur. Şeker ve oyuncaklarına kavuşmak için dakikaları sayar. Nihayet uzun bir bekleyişten annesinin ayak seslerini duyar. Nefesi kesilmiş bir halde annesini karşılar. İlk önce elinde bir şey taşıyor mu diye bakar ve “Anne, bana oyuncak ve şeker aldın mı?” diye sorar. Anne derin bir nefes çekerek, ‘Aman Allah! Nasıl da unuttum!” der. Acıklı sahne, annenin riyakârca ortaya koyduğu şaşkınlık gösterisiyle sona erer. “ Ne olduğunu anlatayım. Komşulardan birine rastladım ve konuşmaya daldık ve bütün mesele aklımdan gitti. Bir hata yaptım. Fakat hiç endişelenme! Gelecek sefer çarşıya çıktığımda, onları sana muhakkak satın alırım.” Çocukluğunda geçen bu gibi olayları hatırlayabilen herkes, bunlardan doğan öfkenin, kızgınlığın ve acı haksızlığın uzun bir süre unutulmadığını çok iyi bilir. Yerine getirilmeyen bir söze tepkiler değişiktir: bazı çocuklar bağırır, diğerleri sessizce ağlar. Bazıları annelerini, “ Yalan söyleme. Hatırladın fakat para harcamak istemedin” diyerek suçlarlar. Sonuç tüm çocuklar için aynıdır, çünkü her seferinde yerine getirilmeyen sözlerden şu neticeye varırlar: “ anne-babalar vaat ettikleri şeyleri yerine getirmedikleri için, sözünde durmamak kötü bir şey olmasa gerek; çünkü kötü bir şey olsaydı büyükler böyle davranmazlardı” diye düşünürler. (Bu sonuç, okuyuculara bu gibi bir yaklaşımın ne kadar yanlış olduğunu anlatmaya yardımcı olabilir.) Bir gün, üç yaşındaki bir çocuk ile dedesi arasında geçen bir konuşmaya tanık oldum. Çocuk pazara giden dedesinden, kendisine bir şey getirmesini çocuksu bir ifadeyle ister. Dedesi, “Sana bir hediye getireceğim” diye söz verir. Geri döndüğünde çocuk parıldayan bakışlarla onu koşarak karşılar. Ve aynı çocuksu ifadeyle: “ Hediyemi getirdin mi? Nerede?” diye umutla sorar. Dede hatalı bir şey yaptığını anladığı halde, kuru bir ifadeyle, “Unuttum” diyerek konuyu kapatır. Çocuk o denli şaşırır ki, onun o hali, elimde olmayarak beni duygulandırmıştır. Çocuklarla ilgilenen anne-babalar ve diğer kişiler, yerine getirilmeyen sözlerin çocuk eğitimi üzerindeki yıkıcı etkisinden şüphe etmemeliler. Bu haksız hareketlerden sakınmak için tüm yollar denenmelidir. Ya söz verilmemeli veya verilmiş ise kesinlikle yerine getirilmelidir. Anne-babalar çocuğa söz vermeden önce bunu yerine getirip getiremeyeceklerini düşünmelidirler. Eğer sözlerini yerine getirebilirlerse ne iyi, fakat çocukları aldatmak için bunu hiçbir zaman bir araç kullanmamalılar. Çünkü böyle davranmakla iki önemli kusur işlemiş olurlar: Yaparım dedikleri şeyi yapmamış olurlar. Çocuğun kalbinde, sözünde durmamak gibi bir kötü alışkanlığın tohumunu ekmiş olurlar; zamanla bu tohum yeşerir, olgunlaşır ve dikenleri birçok soruna neden olur. Devam edecek.... |
Re: ANNELER, BABALAR VE ÇOCUKLAR
DOĞRULULUK, DÜNYA ÂLEMİNİN TÜM İYİLİKLERİNİN TEMELİDİR. DOĞRULUK OLMAZSA,OLMAZ BİR NİTELİKTİR. BU ÖNEMİ NİTELİK İNSANDA OLUŞUNCA, DİĞER ÖNEMLİ NİTELİKLER DE GERÇEKLEŞMİŞ OLUR. 7 “Çocuklardan bıktım” *“Bu çocuklar benim en güzel yıllarımı mahvetti.” “Çocuklarım bana nefes alacak zaman bırakmıyor.” Anneler görüştükleri veya tanıdıkları kimselere bu gibi şikâyetleri dile getirmekle çocuklarına karşı sabırlarının taştığını herkese bildirmiş olurlar. Çocukların yaramazlıklarından uzaklaşmak ve rahat etmek için anneler değişik yöntemler kullanırlar. Bunların çoğu kutsal amca aykırıdır ve eğitim yönetmeliklerine ters düşer. Başka seçenekleri olmadığından ve doğru yöntemleri bilmediklerinden bu yöntemlere sarılırlar. Kullanılan yöntemlerden birisi aldatmaktır: anneler bir süre dinlenmek için çocuklarını aldatırlar. Şu örneği düşünün. Anne sinemaya gitmek ister, fakat küçük çocuğunu birlikte götürmek istemez. Gitmeye hazırlanırken, çocuk annesine nereye gittiğini sorar. “ Kendimi iyi hissetmiyorum, doktora gidip iyileşmeme yarayacak bazı ilaçları vermesi için reçete almam gerekiyor” der. *Çocuk annesinin dış görünüşü yüzünden, parlak bakışlarından ve canlı hareketlerinden-sözlerinden doğru olup olmadığından kuşkulanır. Fakat yine de içinden belki bu kez, bu olasılıkla, doğruyu söylediğini düşünür. Anne gittikten sonra küçük oğlan tek başına kalır. Kendi sınırlı çocuk aklıyla annesinin sözlerini incelemeye ve düşünmeye başlar; onun kırmızı yanakları, parlak bakışları ve mutlu görünüşüyle hasta bir insana kesinlikle benzemediğini, hiç kimsenin bu denli neşeli ve mutlu bir şekilde doktora gitmeyeceğini düşünür. Sabırsızlıkla annesinin dönüşünü bekler. Eve geç gelmesi ve beraberinde ilaç getirmemesi kuşkularını doğrular. Çok dikkatlice, ancak tereddütlü bir sesle, “ Anne doktora gittin mi? diye sorar. Anne, daha önceki yalanlarını kapatmak için diğer yalanlara başvurarak, doktora gidemediğini, çünkü yolda bir arkadaşına rastladığını ve onunla bir süre konuştuktan sonra arkadaşına rastladığını ve onunla bir süre konuştuktan sonra arkadaşının kendisini evine götürdüğünü söyler. Anne olanları anlatana kadar sırrını ağzından kaçırır ve çocuğun önünde rezil olur. Yalanlarının ortaya çıktığını gayet iyi anlar. Bu gibi durumlar şüphesiz çocuklar için zararlıdır. Bir gün bir çocuk heyecanla bana şu olayı anlattı. Bir anne oğlunu sinemaya götürür, fakat kızına, kardeşinin dişini tedavi ettirmek için dişçiye gideceklerini söyler. Eve döndüklerinde kızı yataktadır ve uyuyor gibi davranmaktadır. Birkaç kez seslenir ve bir cevap alamayınca, kızının derin bir uykuda olduğunu düşünerek öğleden sonrayı oğluyla sinemada geçirdiğini kocasına anlatır. Kız *“uykusunda” her şeyi öğrenir ve sabah olunca annesine, “Anneciğim, dün gece rüyamda kardeşimi sinemaya götürdüğünü ve daha sonra çarşıya çıkarak ona bazı şeyler satın aldığını gördüm” der.Bu tür olaylar çocukların ahlaklarını tahmin edilemeyecek derecede bozar. Ailelerdeki bu alışkanlık kökünden kaldırılmalıdır, çünkü yalan söylemek ve onunla gelen sonuçlar diğer bütün kötülüklerden daha yıkıcıdır. Yalan, büyüklere veya küçüklere, kime söylense zararlıdır. Anne- babalar çocuklarını öyle bir biçimde yetiştirmelidir ki, yalan söylemeye gerek duyulmasın. Bir şey yapmak istediklerinde veya bir nedenle evden çıkmaları gerektiğinde, olayın gerçeğini söylemeli ve çocukların uygunsuz isteklerine boyun eğmemelidirler. Çocuklarını öyle bir şekilde büyütmeleri gerekir ki hile, sahtekârlık ve kurnazlık aile içinde hiçbir zaman denenmesin. Devam edecek..... |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 02:57 . |