![]() |
TÜRKLER VE İSLAM
Türkler ve İslam: Panoramik Bir Bakış
Türkler ve İslâm, Türklerin İslâmiyet’i seçtiği asırlardan bu yana, birbiriyle et–tırnak mesabesinde olmuş ve çok yerde Türk kelimesi Müslüman kelimesiyle eş manâlı olarak kullanılır hale gelmiştir. İslâmiyet’i kabûl etmeyen Türkler, zamanla Türklüklerinden de çıkmış, Türkler İslâmiyet’e kale ve bayraktar olurken, İslâm da Türkler için koruyucu bir sera fonksiyonu görmüştür. Yer yer Türklere ve Türkiye’ye yeni referanslar arandığı günümüzde bu meseleye tarihî açıdan kısaca bakmakta fayda mülâhaza ediyoruz. BİR MUKAYESE Türklerin, medeniyet kurmuş en büyük milletlerden biri olduğuna tarih şahiddir. Objektif, hattâ bir dereceye kadar Türkçü tarihçi ve sosyologların bu konuda vardıkları hüküm şudur: Türklerde millî birliği kuran unsurlar arasında din, dilden hiç de geri kalmamıştır. Türkler Müslüman olmasaydı, değişik isimlerle kavimler halinde dağılıp gidebilirlerdi; nitekim daha önce çeşitli dinlere girip birbirlerine düşman olmuşlardı. İlk defa Müslümanlık bütün Türkleri bazı istisnalar hariç topyekün içine alacak kuvveti gösterdi ve Türkler Müslüman olduktan sonra kuvvetli birlikler teşkil ettiler.(Güngör, 16) Gerçekten de Türkler, Müslüman oluncaya kadar, girip çıkmadıkları din kalmamıştır denecek ölçüde pek çok dine girmiş çıkmış (Öztuna, 1:83), bu dönemde önemli devletler kurmuş, fakat bu devletlerin hiç biri Türkleri büyük ölçüde de olsa birleştiremediği gibi, tarihî açıdan çok büyük önem arz edici olmamıştır. Bunun da ötesinde, Müslümanlaşmayan Türkler, neticede Türklüğünü de kaybetmiş ve başka dinler, başka milletler içinde eriyip gitmişlerdir. Meselâ, 865’e kadar bir Türk devleti olan Bulgar Hanlığı ve bir Türk kavmi olan Tuna Bulgarları, bu tarihten sonra, Hıristiyan oldular ve Slavlaşmaya başladılar. Bu Slavlaşma bir asır içinde tamamlandı. 1000 senesinden evvel Bulgarlar arasında Türkçe artık unutulmuş ve Bulgar Türkleri bir slav halkı olmuştu. Bunlar, bugünkü Bulgarları teşkil etmiştir (Öztuna, 1:203). Aynı şekilde, 12’nci asırdan sonra artık Peçeneklerden de bahsedilmemektedir. Üç asır doğu Avrupa’da mühim rol oynamasına rağmen Peçenekler, yerleşik hayata geçememiş ve muntazam bir devlet kuramamışlardır (Öztuna, 1:221). Peçeneklerden boşalan kuvvet muvazenesinde Kumanlar onların yerini almış, fakat Macaristan’a girip, uzun zaman Macar Ovası’nda kalarak, neticede Macarlaşıp gitmişlerdir (Öztuna, 1:223). Tarihin, coğrafî genişlik bakımından belki en geniş imparatorluğu olan Moğol İmparatorluğu’nun hikâyesi de, farklı değildir. Öztuna’ya kulak verelim: “Japonya ve Hindistan dışında bütün Asya, bütün Doğu Avrupa, Viyana’ya kadar Orta Avrupa, Trakya’ya kadar Balkanlar, Moğol hakimiyetine düştü. Okyanusya ile Almanya arasında kesiksiz uzanan bu muazzam imparatorluk, bütün tarihteki devletlerin mutlak şekilde en genişidir. Kubilay zamanında büyük Moğol Kağanlığı 44 milyon km2 bir toprağa sahip bulunuyordu. O zamanki dünyanın 64 milyon km2 kadar olduğu hatırlanırsa, dünyanın üçte ikisinin ve dünya nüfusunun üçte ikisinden fazlasının Moğol idaresinde birleştiği anlaşılır. Onun zamanında Fransa’da 10, İngiltere’de 2 milyon nüfusun yaşadığı hatırlanmalıdır. Marco Polo, Kubilay hakkında; “Hz. Âdem’den beri yeryüzüne gelmiş en büyük ve en zengin hükümdar” der. “Hulâgu’nun Bağdat’ı, Şam’ı, Musul’u, Halep’i fethettiği 1258 yıllarında ağabeyi Kubilay, Tonkin’in merkezi Hanoy’u fethediyordu. Bu iki kardeşin amca oğulları Batu da, bir kaç yıl önce Balkanlar’ı, Macaristan’ı, Çekoslavakya’yı, Lehistan’ı fethetmiş, Breslau’ı almış, Viyana’ya gelmiş, Adriyatik’e dayanmıştı. Breslau ile Cava arasındaki mesafenin kuş uçuşu 10.000 kilometreden fazla olduğu hatırlanırsa, gerçekleştirilen fütuhatın azameti kavranabilir. “Bununla beraber, Moğol İmparotorluğu’nun tarihteki mevkii, Türk–Osmanlı İmparatorluğu derecesinde büyük değildir. Çünkü az zamanda dağılmış, ayrıldığı dört imparatorluktan üçü (Müslümanlaşarak) Türkleşmiş ve bu saydığımız üç muazzam siyasî teşekkkül derecesinde devamlılık gösterememiştir. (1:243) “Ve, Cengiz’den sonra Moğol İmparotorluğun’un dört şubesinden üçünün İslâm dinini ve Türk dilini ve kültürünü kabûlünü müteakip, artık Müslüman olmayan, hele Şaman dinine sâlik Türkler, ehemmiyetsiz bir ekalliyet halinde, Uzak Doğu’nun, Sibirya’nın ıssız ülkelerinde idamei hayat edebilmişlerdir.” (Öztuna, I:140) TÜRK TARİHİNİN EN BÜYÜK İNKILABI Türklerin Müslüman oluşu, Türk tarihinin en önemli hadisesi, insanlık tarihinin de en önemli hadiselerinden biridir. Bunun tarihi, genellikle 10. asırdan, daha geride 751 Talas Savaşı’ndan başlatılırsa da, Buhari, Müslim ve Tirmizî gibi en büyük Hadis imamlarının Maveraünnehir kökenli olduğu hatırlanırsa, bu tarih daha öncelere de kaydırılabilir. Nitekim, son İran Sâsânî şehinşÃ¢hı III. Yezdicerd, 642 Nihavend mağlubiyetinden sonra imparotorluğunu kaybedince, Merv’e gelip Batı Göktürk hakanı Tulu Kağan’a sığınmış, daha sonra Horasan’ı alan Müslümanlar, Emevîler çağında Amuderya’yı geçip Mâverâünnehr’e girmişlerdi. 710–716 arasında Emevî umumî vali ve başkumandanı Kuteybe ibn Müslim, Mâveraünnehr’in hemen tamamını Türkler’den almış ve Semerkand, Buhara gibi büyük merkezler, İslâm devletine katılmıştı. Buralarda yaşayan Türkler, İslâm hakimiyetini kabûl etmişler ve neticede Türkler arasında ilk Müslüman olma vakaları başlamıştır (Öztuna, 1: 88). Çinlilerin Müslümanlara karşı giriştiği Talas meydan muharebesinde Arap Müslümanlarla Türkler silah arkadaşlığı yaptılar ve bu, 7. asrın iki büyük fâtih milleti arasında büyük bir psikolojik yakınlaşma meydana getirdi. Bu tarihten itibaren İslâm, Türkler arasında sulh yoluyla yayılmaya durdu. Bu tedricî nüfuz ve yayılışlar sayesindedir ki, kaynaklar 960 yılında 200.000 çadır halkı gibi büyük bir göçebe kitlesinin İslâm dinini kabûl ettiğine dair mühim bir hadiseyi bildirmişlerdir (Turan, 239). Karahanlılardan Satuk Buğra Han’ın “Abdülkerim” adını alarak 920 yıllarına doğru İslâm dinini kabul etmesiyle, Türk tarihinin mukadderatı değişti ve bu hadise, Türk tarihinde tam bir dönüm noktası teşkil etti (Öztuna, 135). Artık Türklerin yüzleri İslâm dünyasına dönmüştü. Burada mağlûbiyete uğrayan Çin ise iç buhranlara düşerek, bir daha Orta Asya’ya ve Türklere müdahalede bulunamadı (Turan, 219). Bu âna kadar Türkler, etrafı yüksek dağlarla çevrili bozkırlardan ve çöllerden oluşan bir kara ülkesi halkıydı. Müslüman olduktan sonra yüzünü batıya, sürekli batıya çeviren Türkler, denizlere açılmaya ve kurdukları cihan devletleriyle dünya çapında bir millet olmaya yöneldiler. 1040’ta Karahanlılar, Kaşgar ve Semerkand’da idi. Bu tarihte Selçuklular, Gazneliler’e karşı Dandanakan zaferini kazandılar. Bu zafer, Türk tarihinin İstanbul’un fethi ve Malazgirt’ten sonra en mühim hadisesidir. 1000 yıl kapalı kıtalarda dolaşan Türkler, Dandanakan’la bir hamlede açık denizlere inmişler (Öztuna, 1:383) ve Büyük Türk Hanlığı tacı, Selçuklular’a geçince, artık Türk İmparotorluğu, bir Yakın Doğu devleti olmuştur. 1071 yılı ise, Malazgirt zaferi ve Anadolu’nun fethinin başlangıç yılıdır. 3 yıl sonra 1074’te Türkiye devleti kurulmuş ve başkent olarak İznik şehri seçilmiştir. Bu yüzyıl, Türk tarihi hesabına baş döndürücü olmuştur (Öztuna, 138). Moğol istilasıyla ağır bir darbe alan İslâm ağacı, Türklerin Müslüman olmasıyla birlikte yeni ve oldukça muhteşem bir sürgün verdi. O kadar ki, bugün İslâm tarihi ve İslâmTürk tarihi sanki 19 ve 20’nci asırlardan ibaretmiş gibi, gözümüzü bu geçmişimize kapayıp, son iki asırdaki gerilememizin vebalini İslâm’a yıksak da, tarihin apaçık şahid olduğu bir gerçek vardır ki, 1774’te Ruslar karşısında aldığı mağlûbiyetle Türk–Osmanlı devleti, dünyanın en büyük devleti olma sıfatını kaybedinceye kadar, kısa bir Moğol devri hariç, tam 11,5 asır cihanın en büyük gücü şu veya bu Müslüman devleti olmuş ve çok kere bu müddet içinde dünyanın 2., 3., 4. güçlü devletine de yine Müslümanlar sahip bulunmuştur (Öztuna, 1:326). Bunun sırrını Nureddin Topçu, şöyle açıklar: “Ruhî hayatımızın zirvesi, dinî tasavvurların dünyasıdır. İslâm dininin, milletimizin kuruluşunda en büyük rolü oynadığını biliyoruz. Türk’ün Müslüman olması, maddî hayattan ruhî hayata geçiş diye vasıflandırılabilir. Böyle bir gidiş, insanın tabiî ilerleyişidir. Gayesi ruha kavuşmak olan dinî hareket, yalnız ibadetler halinde görülen disiplinli bazı hareketlere münhasır değildir. O, mü’minin bütün hayatına yayılmıştır. Gerçek dindarın hareketi ibadet, sözü dua, bakışı rahmet, beraberliği kuvvettir. Bu hale ulaşabilme, duyulardan akla, akıldan kalbe ve ilhama yükselme sayesinde mümkün oluyor. Bu hayatta, tecrübe, akla dayanmış bir merdivendir. Akıl ise, kanadı aşk olmak şartıyla, kalbe ve ilhama yükseltici kuvvettir.” (Topçu, 133) İSLAMIN DÖNÜŞTÜRÜCÜLÜĞÜ İslâm, kendisini kabul eden fertleri ve toplumları, çok kısa zamanda değiştirme gücüne sahiptir. 23 sene gibi çok kısa bir zaman içinde, âdetlerine son derece bağlı, alabildiğine mutaassıp, acımasız, her bakımdan geri bir çöl topluluğundan, Kıyamet’e kadar bütün insanlara ilim, maneviyat, muamele, ahlâkî değerler gibi hayatın her sahasında rehberlik yapacak bir Sahabe toplumunu çıkarması, İslâm’ın eşsiz mucizesidir. Bunun gibi İslâm, kendisini kabûl eden diğer toplumları da aynı şekilde değiştirmiştir. Meselâ, Isaac Taylor, İslâm’ın kişiler üzerindeki tesiri konusunda Church Congress of England (İngiltere Klise Kongresi)’da yaptığı konuşmada şunları söylemiştir: “İslâmiyet kabul edildiği zaman putperestlik, totemizm, çocukları öldürme, büyücülük hemen kaybolur. Kirliliğin yerini temizlik alır ve İslâm’ı kabul eden kişi, şahsî bir şeref, haysiyet ve kendine güven duygusu kazanır. Hayasızca yapılan danslar, oyunlar ve cinsler arası ahlâksız münasebetler sona erer; kadının iffeti, kabul edilen bir fazilet halini alır. Çalışkanlık, tembelliğin yerine geçer ve keyfîlik yerini kanuna bırakır. Düzen ve temkin yerleşir. Kan davalarıyla, hayvanlara ve kölelere kötü muamele yok olur. İslâm, batıl inançlarla her türlü tefessühü silip süpürmüştür. İslâm, boş polemiklere karşı bir baş kaldırmadır. Kölelere ümit, insanlığa kardeşlik ve temel insan fıtratına tanıma getirmiştir.. İslâm’ın yerleştirdiği faziletler edeb, nefse hakimiyet, temizlik, iffet, adalet, metanet, cesaret, cömertlik, misafirperverlik, dürüstlük ve sabırdır.. İslâm, Müslümanlar arasında tam bir kardeşlik ve eşitlik vaz’eder. Kölelik, İslâm inancının bir parçası değildir. Çok kadınla evlilik şartlara bağlıdır ve zor bir iştir. Kaide olmaktan ziyade, sadece bir istisnadır. Musa [as] onu yasaklamamış, Davud [as] uygulamış, İncil de açıkça men’ etmemiştir. Muhammed [sas] ise, onu sınırlandırmış ve belli şartlara bağlamıştır. Müslümanlar, Allah’ın iradesine teslimiyetleri, nefse hakimiyetleri ve iffet, doğruluk ve İslâm kardeşliği sayesinde kendilerini taklitle çok şeyler kazanacağımız bir model oluşturmuşlardır. İslâm, Hıristiyan dünyanın üç baş belâsı olan sarhoşluk, kumar ve fuhşu ortadan kaldırmıştır. İslâm, medeniyet adına Hıristiyanlıktan çok daha fazla şey ortaya koymuştur.” (İzzetî, 335–36) YABANCI GÖZLEMCİLERE GÖRE MÜSLÜMAN-TÜRK TOPLUMU İslâm, Türk tarihinde, bugün Türkiye’de yaşayan hiç kimsenin hayal edemeyeceği bir toplum meydana getirmiştir. Onun ancak son ve yıkılış dönemine yetişmiş Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazar ve şairlerimizin bazı kesitlerini sunduğu bu toplum hakkında batılı seyyah ve gözlemciler şunları yazıyordu: HALKIN VE TOPLUMUN KARAKTERİ “Türkler, çok dindar ve merhametlidirler. Büyük saygı besledikleri padişahlarına son derece sâdık ve itaatkârdırlar. Türkler, birbirleriyle pek münakaşa etmezler. Şehirde askerler de dahil, kimse silah taşımaz. Pek az kavga ederler, düello nedir bilmezler... Gerçekten halis Türkler şarap içmezler... Çok sayıda oyunları vardır ama, parasız oynarlar... Türkler, az yerler, ne çok çeşitli, ne de çok nefis yemeklere düşkündürler... Kötü taraflarına gelince, çok izzeti nefis sahibidirler; kendilerini bütün milletlerin fevkinde görürler. Yeryüzünün en cesur ve asil kavmi olduklarına inanırlar... “Türkler, her sahada intizamı o kadar severler ki, onu korumak için hiç bir şey yapmaktan çekinmezler... Her türlü eşya makul fiyatlara satılır. Mal satanların tartılarını kontrolle tavzif edilmiş memurlar her gün satıcıları kontrol ederler. Eğer terazisi hileli olan veya pahalı satan bir satıcıya tesadüf ederlerse, derhal değnek cezasını infaz ederler ve ayrıca tazminata da mahkûm ederler...” (Monsieur de Thevenot, Relation d’un Voyage Fait Au Levant, Paris 1665, s: 111, 126; nakl: Yabancılara Göre Eski Türkler, 7, 9) “Türkler oyun oynamayı çok istihkâr ederler. Para kazanmak için oynayan bir adam, yani kumarbaz onların nazarında hırsızdan da âdi bir mahlûktur. Türkler dansı, kendileri için insanlık şeref ve haysiyetlerini lekeleyen, insanın en bayağı ve iptidâî taraflarına hitap eden basit bir maharet telâkki ederler.” (Porter, 32, nakl: Eski Türkler, 144) “İnsan, paşadan küçük bir bakkala kadar bütün Türklerin aynı okulda yetişmiş, aynı asâlet mertebesine sahip büyük senyörler olduklarını zanneder... İstanbul halkı, yeryüzünün en medenî ve en dürüst halkıdır. İstanbul’da sokak kavgalarına, maksatsız dolaşan serserilere, dedikoducu kadınlara, herhangi bir fuhuş belirtisine, yüz kızartacak hiçbir harekete rastlamak mümkün değildir. Bütün yüzler, eller ve ayaklar tertemizdir. Yırtık elbiselere nâdiren rastlanır. Ama kirli olanlarına hemen hiç rastlanmaz. Hiç bir tarafta haylaz ve dilenci güruhuna tesadüf edilmez. Her tarafta muhtelif içtimâî sınıfların birbirlerine, karşılıklı saygı duydukları müşahade edilir.” (Reclus, 165, nakl: Eski Türkler, 6667) “Birbirlerine karşı dürüst ve müşfiktirler. Yemek yerken kaç kere yanlarından geçen bir fakiri çağırıp doyurduklarını gördüm. Biz, bunu yapmazdık. Bir menfaat elde etmek yahut göze girmek için asla dalkavuklukta bulunmazlar. Hürmetkâr, cesur, ciddi ve sadedirler. Kimseye hakaret etmek istemezler. Az ve öz konuşurlar. O kadar dürüst ve namusludurlar ki, başka türlü olunabileceğini düşünmediklerinden ve herkesi kendileri gibi sandıklarından daima aldatılırlar. Türklerde sonsuz bir iyilik, şefkat ve sadelik hazinesi, güzel olan her şeye karşı köklü bir saygı ve zayıfa karşı derin bir merhamet mevcuttur.” (Garanville Murray, nakl: Eski Türkler, s: 79, 84, 85) KADIN VE AİLE “Sokakta bir kadına rastlayan erkek, bakmak yasak edilmiş gibi başını çevirir. Bir Türk için hiddetlenip kadına el kaldırmak kadar ayıp bir şey yoktur.” (Porter, nakl: Eski Türkler, 81) “İranlılarda görülen gösterişe Türklerde rastlanmaz. Türkler arasında çelimsiz ve hastalıklara nâdiren rastlanır. Kanaatkâr ve sâde bir hayat sürmek onları böyle sıhhatli tutmaktadır. Türk, hiç bir zaman aldatmaz. Namuslu, iffetli, doğru sözlüdür. Yakınlarına çok bağlı olan Türk, elinde bulunan her şeyi onlarla paylaşır, karşılığında da hiç bir şey talep etmez. Türk, aile içinde âdil ve müşfiktir. Türk, umûmiyetle aile ve izdivaç bağlarına Avrupalılardan çok daha hürmetkârdır... Evin içinde mutlak hâkim olan kadın, daima müşfik ve mültefit bir muamele görmektedir... Türklerdeki fıtrî iyilik, tesir sahasını hayvanlara kadar teşmil etmekte ve meselâ bir çok bölgelerde eşeklere haftada iki gün dinlenme izni verilmektedir.” (Elisee Reclus, Nouvelle Geographie Universelle, “La Terre et Les Hommes,” 1884, c:9, s: 543, nakl. Eski Türkler, 4446) İDAREYE SAYGI VE ORDU “Türklerde yalancılık, cinâyet ve hilekârlık yoktur. Padişahlarına tahtta kaldıkları müddetçe itaat ettikleri gibi, ALLAH’a da hiç bir engizisyona ihtiyaç olmadan mü’min ve mutidirler.” (Lord Byron, La Crise de O’rient’de, Paris 1907, nakl: Eski Türkler, 76) “Türkler, hükümdarlarına derin bir hürmet beslemelerine ve ondan bahsederken çok nazik ifadeler kullanmalarına rağmen, çok kere onunla serbestçe konuşmakta, şikâyetlerde bulunup gerek padişahı gerekse vezirlerini haksızlık yaptıkları takdirde tenkit etmekten çekinmemekte.... ve hattâ baskı ve tahakküm ifrata vardırıldığı takdirde, isyanlara bile tevessül etmekten kaçınmamaktadırlar.” (Porter, nakl: Eski Türkler, 189) “1832’de Arnavutluk, Manastır, Makedonya, Bulgaristan, Sırbistan’ı dolaştım. Bilhassa batı ve kuzey taraflarında Padişah ve Sadrazam’dan bahsederken ‘Allah, ömrümün on senesini alıp onunkine eklesin’ demeyen pek az köylüye rastladım.” (Eski Türkler, s:127) “1526’da 200.000 kişi (Mohaç’a giden ordu) ekilmiş tarlalara ayak basmadan ve bir tek ot koparmadan yaya olarak imparotorluğu bir baştan öbür başa katetmiştir.” (J. Michelot, nakl: Eski Türkler, 90) “Sükûn, intizam, ordugâhlarındaki temizlik, lüzumunda ceza vermek gibi müeyyidelerle desteklenen itaat, uzun yürüyüşlere, az gıdaya razı olmak, savaşa karşı iştiyak, muharebede şevk, disiplindeki mükemmeliyet, nefsi kontrol, gayeye sadakat: bütün bunlar, Türk askerlerinin mucizevî hasletlerinden bazılarıdır.” (Eski Türkler, 175) “Türkler, bizim askerlerimize göre üç sebepten dolayı üstündürler. Komutanlarına derhal itaat ederler. Savaşırken hayatlarını hiçe sayarlar; uzun müddet arpa ve su ile iktifâ ederek ekmek, su istemezler ve şarap içmekten nefret ederler. (Eski Türkler, 176) HOŞGÖRÜ “Fâtih bir millet olan Türkler, idâreleri altındaki çeşitli milletleri Türkleştirmeye çalışmamış, onların din ve âdetlerine saygı göstermişlerdir. Romanya için Rus ve Avusturya idaresi yerine Türk idaresi altında yaşamak bir talih eseri olmuştur. Zîra aksi taktirde bugün Romen milleti diye bir millet olmayacaktı.” (Popescu Ciocanel, La Crise de O’rient, Paris 1907, nakl: Eski Türkler, 79). Muhteşem medeniyet “Binâenaleyh Evliyâ Çelebi’nin 17. asır sonunda Ankara şehrinde 170 çeşme, 3000 kuyu, 76 câmi ve en büyüğü 3.000 dervişi barındıran Hacı Bayram olmak üzere 15 kadar zâviye tespit etmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Yine Ankara’da Evliyâ Çelebi’ye göre, 200 hamam, 70 bahçeli saray, 6.600 ev, Kur’ân’ı ezbere bilen 2.000 kadar kız ve erkek çocuk ve ayrıca şerh ve tefsir edebilecek 1.000 kadar genç mevcuttur.” (Reclus, 193, nakl: Eski Türkler, 71) “İstanbul’un büyük caddelerinin birinden geçiyoruz... Yol bizi, camilere, köşklere, minarelere, kubbeli çeşmelere, altın ve arabesk yazılarla süslü padişah türbelerine götürüyor. Her taraf mimarî şaheserleri, su şırıltıları, âhenkli bir mûsikî gibi hisleri kucaklayan ve ruha neşe veren serinlikteki gölgelerle dolu... Buradan padişahların kendi adına yaptırdıkları camilere varılıyor. Bunların her biri, caminin muhteşem kubbesi yanında hemen hemen silikleşen medrese, hastahane, kütüphâne, dükkân ve hamamlardan mürekkep küçük bir şehir teşkil etmektedir... Burada artık güzellik duygusundan çok daha derin ve çok daha kudretli bir şey hissetmeye başlıyoruz. Bize başka bir düşünce ve duygu dünyasının mermerden örülmüş muhteşem bir medeniyetin ifadesi gibi görünen bize yabancı ve karşı bir milletin, bize düşman bir îmânın iskeletini temsil eden ve zarif sütunlarının azametli diliyle, bizimkinden apayrı bir ALLAH’ın önünde eğilen, ecdadımızın titrediği bir halkın zaferini ilân eden bu âbideler, bu eserler, insana korku ve kuşku ile karışık bir hürmet telkin ederler.” (Reclus, 149, nakl: Eski Türkler, 7374) ANA KAYNAK “Avrupalılar, ahlâkî ve dînî peşin hükümlere kapılmasalar, Kur’ân–ı Kerim’in amelî hayatla sıhhatli bir felsefenin mükemmel bir imtizâcını teşekkül ettirdiğini, O’nun metafizik ve mücerret bir fazileti değil, beşeri hayata tam mânâsıyla intibâk ettirilebilecek bir fazileti talim eden bir kitap olduğunu teslime mecbur olurlardı. Eğer bütün insanlar Kur’ân’ın ahkâmına tam mânâsıyla riayet ederek yaşasalardı, bütün örf ve âdetlerin âhenkli bir şekilde muvâzelendirildiği altın çağın geri geldiğini görürdük.” (Reclus, 173, nakl: Eski Türkler, 68.) Müslüman–Türk toplumu hakkında batılı seyyah ve yazarlarca ifade edilen bütün bu meziyetler, Türk karakteri ile İslâm’ın âhenkdâr kaynaşmasının, İslâm’ı samimî kabulün ve hayata hayat yapmanın meyveleri idi. Öyle inanıyorum ki, yarının tarihine de aynı kaynaşma ve aynı samimî kabûl yön verecektir. |
Re: TÜRKLER VE İSLAM
İslam adı altında neler olmuş neler .....
|
Re: TÜRKLER VE İSLAM
Burada bayağı bir tebliğ ve aktarma yapılmış.
Ben Türklerin İslamı seçtiğni yadsıyorum. Arap saldırganlığına karşı koyamadıkları zaman kabul etme zorunda kalmışlardır. İslamiyetin çok kısa sürede geliştiği doğrudur. Ancak kıyamete (?) kadar baki kalacağı da çok şüphelidir. Bu, şu anda, şimdiye kadar Müslüman ülkelerin ne bağımsızlık husususnda ne de bilimsel hususta tamamen tarihin en geri kalmış ülkeleri arasında olmalarından bellidir. Mesele, İslamın verdiği çağdışı kalmış mesajlardan da zaten açık. Tarih bir sosyal bilimdir. Belgelere dayandığı zzaman anlam ifade eder. Yorumlar ise her zaman kuşkuyla yaklaşılmalıdır. Türklerin İslamiyet sayesinde ayakta kaldıkları ve erimedikleri yollu fikire gelince, bunun tamamiyle tersi olduğu kanısındayım. Türkler İslamiyeti kabul ettirildiler, ancak gelişmeye ve çevrelerini kontrol etmeyi sürdürdüler. Bir süre sonra da çevrelerine egemen olucak şekilde geliştiler. Gerçek şu: zamanın prekapitalistik ilişkilerinde Türkler üstün gelmeyi koşullar sonucu becerdiler. Düşünün Anadolunun yaşadığı istikaları. Eğer Türkler olmasaydı İslamiyet biterdi! |
Re: TÜRKLER VE İSLAM
Alıntı:
Amin |
Re: TÜRKLER VE İSLAM
millet olmak üst kimliktir, dini görüş alt kimliktir.alt kimliği üste yamamaya çalışmak bugün yaşadığımız sorunları ortaya çıkardı,acısını hep birlikte çekiyoruz.
|
Re: TÜRKLER VE İSLAM
,
* * *Tarih bu kadar mı çarpıtılır, bu kadar mı bihaber ve taraflı yazılır idrak etmek mümkün degil. Bu yazıyı buraya postalayan arkadaşın herhangi bir tarih kitabı açıp okudugundan şüphe ediyorum. * * * Bir kaç noktaya deginmek gerekiyor. Öncelikle Türklerin İslamiyete hizmetlerine dair. * * * Tarih her zaman egemen tarafından yazılıyor, ve on, ların istedigi gibi ögretiliyor. Selçuklulardan, Osmanlılardan bahsedilir ama her ne hikmetse Hazar Türklerinden hiç bahsedilmez. Avrupa ve Slavlar bugün Müslüman degilse Hazar Türkleri sayesindedir. * * * *Mervan önderligindeki Araplar fethede fethede Hazar topraklarına kadar dayanırlar, fakat burada ciddi bir direnişle karşılaşırlar. Bu arada Hazarların o aralar Misliman olmadıgını hatırlatmakta fayda var. Burada Hazarlar tarafından durduruldular ve bu dünya tarihinde bir dönüm noktası oldu. Mervan burada , kafkaslarda durdurulmasaydı Araplar kısa sürede Kafkasya üzerinden Rus toprakları üzerinden Avrupa üzerine dogru ilerleyeceklerdi. Slavlar arasında da yayılacak ve Avrupa üzerine dogru yayılacaktı. Hazarlar bu sefer esnasında uçurumdaydılar ve Hazar Hakanı islamiyeti kabul etti ancak İslamiyet yeterli gelmemiş olacak ki 9. yy da yahudi dinine geçti. * * * * Burada önemli olan nokta İslamiyetin Hazar yada Kafkaslarda durdurulmasıyla bir yüzyıl kadar süre kazanan Slavlar bir Rus devleti teşkil ettiler. İşte bu da Türklerin İslamiyete başka bir katkısı. * * * * *Yazar yukarıda Dandanakan muharebesinden bahsetmiş ve Türklerin İslami yayılmasından bahsetmiş. Halbuki hem Gazne hanedanı, hem de Selçuklu Hanedanı her ikisi de Türk ve Müslüman dı.Demek ki yapılan savaşın dinle imanla İslamiyetle, Müslümanlıkla bir alakası yoktu. Tamamen talan, ganimet ve sömürü araçlıydı. Halkların sömürülmesine yönelikti. * * * * * Bu arada Taberiden rivayete göre Mervan esir alınanları şehir surunun önünde sıraya dizdirir ve eline kılıcı alarak son ferdine kadar her birinin kellesini tek tek vurur, maglubun karısını, çocukları ve mallarını askerlerine dagıtır, sonrada şehrin yerle bir edilmesini emrederdi. İşte bu da İslam adaletinin bir örnegi. Gerçi Mervan'ın yaptıkları bana başka birini daha hatırlatıyor ya neyse. * * * * Türkler, çok dindar ve merhametlidirler. Büyük saygı besledikleri padişahlarına son derece sâdık ve itaatkârdırlar *demiş yazar * * * * Osmanlı payitahtı altında bu padişahlarına son derece sadık Türkler bakın neler yapıyorlar : * * * * *Şahkulu İsyanı, Nur Ali Halife İsyanı, Şeyh Celal İsyanı, Atmaca isyanı, Zünnuoglu isyanı, Kalender Çelebi isyanı, Karayazıcı Abdülhalim Bey ve Deli Hasan Bey isyanı, Kalenderoglu isyanı, Cennetoglu isyanı, Kara Haydaroglu isyanı, Katırcıoglu isyanı, Gürcü Abdünnebi isyanı. * * * * * Daha da saymak ve ayrıntı da vermek mümkün tabii ki. Daha Kuyucu Murat Paşadan bahsetmedik. * * * * * İletinin ancak yarısına kadar dayanabildim ve bu tespitleri yaptım. Ayrıca herhalde sitede Türkler Nasıl Müslüman Oldu diye bir link olması gerekiyor. Bu konuya şimdilik girmek istiyorum. * * * * * Ancak burasının TD sitesi oldugunu ve burada demagojinin biraz zor oldugunu hatırlatmak istiyorum. * * * * * İletinin tamamını da okuyabilirsem söyleyecek pek çok şey çıkacagından eminim. * * * * * *saygılarımla |
Re: TÜRKLER VE İSLAM
Yazının asıl amacı biz Türkler ve İslamiyet'in ayrılmaz ikili haline geldiği ve bundan geriye dönüşün mümkün olmayacağını kendince anlatmaya çalışmaktı. Meseleyi başka yerlere çekmeye çalışmayın. Türk insanına İslam'dan daha uygun bir kisve bugüne kadar uymadı uymayacak da.
|
Re: TÜRKLER VE İSLAM
Bence bunun adı karşılıksız aşktır.Platoniktir.Talkan'ı Curcan'ı yaşayan bir milletin mazohistçe kendisine işkence çektirene aşık olmasıdır!
|
Re: TÜRKLER VE İSLAM
Yazının asıl amacı biz Türkler ve İslamiyet'in ayrılmaz ikili haline geldiği ve bundan geriye dönüşün mümkün olmayacağını kendince anlatmaya çalışmaktı
* * * *yazının amacını anladım ve de bu amaca karşı çıktım. Hep söyleriz tarihi galip olanlar yazar. Bu konu da aslında bu olgunun ispatı olmuş. * * * *Türkler derken neden sadece Osmanlıyı görmek istiyoruz buna karşı çıkıyorum ve bunun izahını da galibiyet mevhumu ile açıklıyorum. * * * * Gazneliler, Peçenekler, Hazarlar, Dülkadirogulları, Karesiogulları, Karamanogulları vs. vs. hepsi Türk soyları idi. Üstelik pek çogu da İslam idi. Pek çogu da devlet kurmuşlardı. Uygurlar halen günümüze kadar gelmişlerdir, türk asıılıdırlar ve maniheist dirler. * * * * Madem ki İalamiyet Türklere ivme kazandırmış o halde İslam oldukları halde yenilen, köleleştirilen Türkleri ve Türk devletlerini nasıl açıklayacagız. Onlar galip degillerdi ve bugün esameleri bile okunmuyor. Tarihi dinlerle , üstyapıyla açıklayamazsınız. Açıklamaya çalışırsanız çelişkilerin üstünü örtme imkanı bulamazsınız. * * * * Osmanlının dinamizmi İslam adına yola çıkıp İslamı yaymamasında yatıyor. Devleti teslim ettikleri zümre tamamen İslam harici zümredir. Devlet bürokrasisi gayri müslümlerin devşirilmesinden oluşmuştur. Fethettigi hiç bir ülkede de İslamı yaymak gibi bir politikaları olmamıştır. Amaçları o ülkenin egemeni i le işbirligi içerisinde halkın sömürüsü idi. Devletin temeli yagma ve talanı paylaşma üzerine bir ittifak ile kurulmuştur. Degirmenin suyu kurudugunda da devlet gerilemeye ve çökmeye başlamıştır. * * * * Fethedilen tüm ülkelerin egemenleri genellikle yerlerinde bırakılarak haraç ve vergi ödemeye zorlanmışlardır. Temel güdü ganimettir, sömürüdür. Bu yüzden de Osmanlılar çekinmeden hem Türk hem de İslam olan beyliklerin tamamını yok etmişlerdir. Bu yüzden de İslam Araplar, İslam Osmanlıya karşı ayaklanmışlardır. Bu yüzden de İslam Kavalalı Mehmet Osmanlı ordularını yenerek İslam Mısır Hidivligini başına buyruk yönetmiştir. * * * * Bu yüzden İslam Fatih Mehmet kardeş katliamını yasalaştırmıştır. Acaba bu feyzi İslam mı Türklere vermiştir yoksa Türkler mi İslam a kazandırmıştır bu tartışılmalıdır. Kaldı ki Osmanlı yönetim kademelerinin Fatihten itibaren gittikçe Türklerden soyutlandıgını biliyoruz. Çandarlı Kara Halil in Bizans casusu suçlamasıyla idamı bu kavganın sonucudur. Halbuki Çandarlı sülalesi devleti kuran son Türk sülalesi idi. * * * * Sadrazam ve bürokratların Türk dışı unsurlardan oluşması bir yana Orhan haricinde hiç bir Türk padişahının da annesi Türk degildir, * * * * *Osmanlı devleti bir sınıf ittifakı devletidir, bunların hepsinin Müslüman olması hiç bir şeyi degiştirmez. Öne çıkan özellik ulusları bogmak ve sömürmek üzerinedir, talan ve ganimet üzerinedir. Hiç bir zaman üretici bir ekonomiye sahip olamamış bu yüzden de yıkılışının koşullarını kendi bagrında taşımıştır. * * * * * Gene Osmanlı tarihi Türk halk hereketlerinin de tarihidir. Hemen her döneminde Osmanlıya karşı bir Türk isyanı ile karşılaşırız. Osmanlı sınıf hareketleri Türk asıllıların egemen klige karşı mücadelelerinin tarihidir ve Osmanlı uleması tarafından çirkin ve pis olarak nitelendirilerek en aşagı sınıf olarak nitelendirilmiştir. * * * * * Bu yüzden de İslam halifesi Türk devrimi ile alaşagı edilmiş, Osmanlı padişahı Türk devrimi ile ortadan kaldırılmıştır. İslamiyet Osmanlı despotizminde egemen ideolojidir. Devletin resmi ideolojisidir. Türkler ise İslama tepkilerini alevilik şemsiyesi altında toplanarak göstermişlerdir. Osmanlı despotizminin İslamı zorla ve ganimet ve talan ile yaydıgı tespiti yapılabilir. Görünüşte de olsa zorla kabul ettirdigi söylenebilir. Ama Türkler için bu tespiti yapmak biraz abes kaçar diye düşünüyorum. * * * * * Pera diye tabir edilen Beyogluna, ya da payitahta Türklerin girmesi yasak idi. Anadolu insanı İstanbula geldiginde Kavaklar ilerisinde zorunlu ikamete tabi tutulurdu. İstanbullu askerlik yapmaz ama Anadolulu yapardı. Anadolu üzerindeki hakimiyet ise tımar sistemi ile ve zorbalıkla kurulurdu. * * * * saygılarımla |
Re: TÜRKLER VE İSLAM
Sn. Aliminyum,
Öncelikle selam ve sevgiler, sizlerin geçmiş dönem yazıları ile müşerref olmamıza rağmen, güncelinizi bulmaktan dolayı, daha da mutlu olduğumuzu belirterek başlayalım. Yazınızın girişinde; "751 Talas Savaşı’ndan başlatılırsa da, Buhari, Müslim ve Tirmizî gibi en büyük Hadis imamlarının Maveraünnehir kökenli olduğu hatırlanırsa, bu tarih daha öncelere de kaydırılabilir. Nitekim, son İran Sâsânî şehinşÃ¢hı III. Yezdicerd, 642 Nihavend mağlubiyetinden sonra imparotorluğunu kaybedince, Merv’e gelip Batı Göktürk hakanı Tulu Kağan’a sığınmış, daha sonra Horasan’ı alan Müslümanlar, Emevîler çağında Amuderya’yı geçip Mâverâünnehr’e girmişlerdi. 710–716 arasında Emevî umumî vali ve başkumandanı Kuteybe ibn Müslim, Mâveraünnehr’in hemen tamamını Türkler’den almış ve Semerkand, Buhara gibi büyük merkezler, İslâm devletine katılmıştı. Buralarda yaşayan Türkler, İslâm hakimiyetini kabûl etmişler ve neticede Türkler arasında ilk Müslüman olma vakaları başlamıştır (Öztuna, 1: 88 ). " Paragrafı geçmektedir. Söz konusu paragrafınız, oldukca yumuşak bir şekilde aktarılmış. Bu konuda farklı görüşler de vardır. "Oysa Türklerle Araplar, Talas Savaşından çok daha önce karşılaşmışlardır. Bu karşılaşma ne yazık ki çok kanlı sayfalarla yazılmıştır. Bu durum ne Türklerin ne de Arapların suçudur. Talas savaşını Çinliler kazansaydı tarih bu sefer de büyük bir olasılıkla -Çinliler, Türklerin yardımı sayesinde savaşı kazandılar, diye yazacaktı. Çünkü savaş sırasında hem Çin tarafında hem Arap tarafında çeşitli Türk boyları vardı. Türkleri katleden Arap komutanlar; Kuteybe bin Müslim, Yezid bin Mühelleb, Said bin Haraşi, Eşres bin Abdullah, Nasr bin Seyyar gibi Horasan valileri, binlerce Türk'ü öldürmüş Arap komutanlardı. 700'lü yıllar Horasan, çok şiddetli savaşlara ve aldatılarak teslim alınan Türklerin acımasızca kılıçtan geçirilmeleri gibi kanlı olaylara tanık olur. Fakat bu savaşlara ve kanlı olaylara karşın, resmi tarih, Türklerin kendi özgür iradeleriyle gönüllü olarak Müslümanlığı geçtikleri konusunda ısrarlıdır. Oysa bütün dinlerin gelişmesinde olduğu gibi, Türklerin de büyük ölçüde yenilgiler sonunda Müslümanlığı kabul ettikleri tarihsel bir gerçektir. Bu gerçek ne Türkleri ne de İslemı küçültür. Ortaçağ, dinlerin siyasal parti işlevi gördüğü bir dönemdir ve tek tanrılı dinlerin, özellikle de Müslümanlığın en belirgin yayılma yöntemi savaş kazanmaktır. " Kaynak (E. Kongar, Tarihimizle Yüzleşmek, 17.s-18.s) Aynısını düşünmekteyim. Tarihin tozlu raflarının ulaşamadığımız yerlerinde nelerin olduğu ve hangi tozların üstlerini kapattığını bilemiyoruz. Bildiklerimiz gördüklerimizdir. Gördüklerimiz ise gerçekler midir? Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 16:13 . |