![]() |
Düşünce Düşünülür
"Düşüncenin Çağrısı" isimli kitabın derlemesini ve çevirisini yapan Ahmet Aydoğan'ın, kitabın girişine yazdığı toplumumuzun üzerine de bir eleştiri olduğunu düşündüğüm, üzerinde "düşünülesi" bölümü buraya eklemek istedim.
DÜŞÜNCE DÜŞÜNÜLÜR Ahmet Aydoğan Deniz bitti. En az iki yüzyıldır milletçe tam bir mirasyedi gibi yaşadık. Artık sonu geldi. Alacaklılar kapıya dayandı. Günü gün ederek har vurup harman savurduk ve değirmenin suyunun nereden geldiğine zerrece aldırmadık. Duranın durduğu yerde hep durmaya devam edeceğini sandık. Sürekli ihtimamla ona dönük yaşamak, günlerin deveranına göre aslın asliyeti içinde değişik imkânlara açık kalmasını sağlamak ve böylece onunla ayakta durmak yerine emsalsiz bir aldırmazlık ve umursamazlıkla sırtımızı döndük, dönmekle kalmadık bozucu saldırıların açtığı gedikleri görüp anlamaya, anlayıp onarmaya çalışmaya bile yanaşmadık. Gidenlere aldırmadık, gözden ırak olanlara gönlümüzde yer ayırmadık. Görünmez olup kayıplara karışanların hiç olmazsa dilimizde açtığı rahneler diri kalsın diye çaba göstermedik. Kurmanın bizim değil, bizden önce geçmişte yaşamış olanların işi olduğunu, bizim, ancak onu muhafaza edebileceğimizi düşündük. Onu bile bihakkın yerine getiremedik. Ancak bir darboğazla karşılaşıp da, tökezleyip düştüğümüzde aklımıza geldi onu hatırlamak. O da hatırlamak değil, bir sebep bulma telaşıyla oyalanmaktı. "Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur" diye belletmişti bize bizden öncekiler. Onlara da daha öncekiler. Bakmak özen göstermeyi, üzerine titremeyi, o da sürekli ayık ve uyanık durmayı gerektirirdi, zordu. Bakmazsak en fazla dağ olurdu. Ama o sözün söylendiği zamanlarda böyleydi bu, o zamanlar bir şey bozulmuş haliyle bile içinde imar ve İslahı için gerekli olan nüveleri barındırırdı, nitekim en fazla dağ olurdu, dağı karşılarında görenler kollan sıvar, tekrar onu açıp eski haline döndürürlerdi. Düşünmedik ki günler kısaldığında bozulmanın onulmaz onarılmaz bir şey olacağını: Bakarsan bağ, bakmazsan dağ değil: çöl olur. Ve bu zaman zarfında "kolaycılık"tı milletçe ekseriyetimizin karakterini belirleyen tek şey. Ve onun debelenişleri içinde bulup ortaya çıkardığı ucuz şeyler. Epeyce bir zamandır "yalan"ı da dahil ettik bunlara. Ve onun açtığı kapıdan "sahtelik" daldı içeriye, her şeye musallat oldu. Sahtelik de tıpkı zıddı gibidir, her şeye sirayet eder, şu farkla ki, o ondurmaz. Böyle bir yaşamaya, eğer yaşamak denirse tabii, neyin bel verdiğini, neyin sayesinde böyle bir savurganlığa güç yetirebildiğimizi ve hâlâ nasıl olup da ayakta kalabildiğimizi; Bunca zaman o bel veren şeyin biz aldırmadıkça, umursamadıkça nasıl belinin büküldüğünü, aldırmazlığımızın altında nasıl inim inim inlediğini ve günbegün yitip tükendiğini düşünmeye yanaşmadık. Düşünmeye yanaşmamakla kalmadık, başka bir sebeple değil, bizi sırf biraz daha avutup oyalayacak şeylerin hatrına bizzat düşünme denen şeyin kendisini horladık, hem de dünyanın hiçbir yerinde emsaline rastlanmayan bir horlamayla. Ve son yirmi yıldır horlamayla da kalmadık, onun insanlar nezdinde kalan itibarının son kırıntılarına sahtelerinin tasallutuna göz yumduk ve o böylece en sıradan şeylerin itibarından bile yoksun kaldı. Böyle bir yaşamaya, ona eşlik eden horlamaya hiçbir miras dayanmazdı ve nitekim dayanmadı da. Şimdi bu geldiğimiz noktada içinde bulunduğumuz duruma, tarihin kaydettiği medeniyetlerin sicilini tutup her birinin yükselişinin ve tarih sahnesinden silinişinin sebeplerini açıklamaya çalışanlar bile, bütün engin bilgi ve görgülerine rağmen muhtemeldir ki bir isim bulup veremeyeceklerdir. Bir ülkede düşüncenin söz sahibi olduğu bir konumdan uzaklaştırılması ve sadece uzaklaştırılması, öyle bizdeki gibi, horlanması, hakir görülmesi değil, o ülkenin başına gelebilecek en büyük talihsizlik, en büyük felakettir. Bunu yakında hep beraber göreceğiz. Her kim ki söze sahip olmadan söz sahibi olmaya kalkışıyorsa, oraya meşru bir yoldan değil, başka bir şeye tahsis edilmiş olanı gasp ederek kalkışıyordun Çünkü "söz sahibi olmak", ancak söze sahip olmakla olabilen bir şeydir, yani "söz sahipliği" münhasıran "söze" tahsis edilmiştir ve söz düşünceden, düşünce sözden neşet eder. Bir ülkede düşüncenin söz sahibi olmasını engelleyenler yol vurucuların ta kendileridir. Fakat asıl yol vurucular gene de bunlar değil. Bunlar belki onların ektiği tohumların devşiricileridir. Asıl yol vurucular düşüncenin dile gelmesinin ve söz sahibi olmasının yolunu değil, düşüncenin şeyleri birbirine ularken attığı ilmeklerin kördüğümleşmesine katkıda bulunarak bizzat düşüncenin yolunu kesenlerdir... İnsan düştüğü yerden kalkar, eğer kalkacaksa. Ta başından beri bu böyledir. Fakat, ancak düşünerek. Düşünmedikçe düştüğünün farkına varmaz insan. Düşünmedikçe, düşünmeye ayak diredikçe biteviye sürer düşüşü. Düşüne- cek ki düştüğünün farkına varabilsin. Ve nereden düştüğünün. Düşünmedikçe neresi olursa olsun yaşamasını sürdürür insan. Düştüğünü bilen insan nereden düştüğünü de bilir. Nereden düştüğünü bilen insan düşünen insandır. Hâlâ nereden düştüğümüzü bulup çıkaramadık. Öyle zannedildiği kadar ulu ve uzaklarda, erişilemeyecek kadar ötelerde bıraktığımız bir yükseklik de değildi oysa. Kendince bir yükseklikti. Ama gene de sırrına akıl erdiremiyoruz. Bir dünya ki ne üzerine kurulduysa, onu üzerinde taşıyan ve taşıdığı için taşınılan her neyse, ona atfedilmeyen nazar orada o dünyadan başka her şeyi görür. Daha o zamanlar denmişti: "Söğüdün erenleri. Çevirin gidenleri." Biz gidenleri, çevirmek bir tarafa, umursamadık bile. Bu noktaya gelinceye dek birçok badire atlattık. Nice büyük fırtınalar, öyle ansızın değil, öncesindeki büyük sessizliklerle gelip yakaladı ve yere çaldı her şeyi. O sessizliklerde silkinip kendimize geleceğimiz yerde, gafletin en koyusuyla uğraşmaya devam ettik uğraşılmaya değmez şeylerle. Sen ben kavgasıyla aymadık ayıkmadık, sen ve ben diye bir şeyin kalmadığı hezimete dek. Ardından bir kerecik olsun dönüp bakmadık, bu kadar masum, bu kadar suçsuz günahsız insan varken nasıl oldu da başımıza geldi bunlar? Ne sorduk ne anlamaya çalıştık. Nasıl ki yükseklerden düşüp de her yanı yara bere içinde kalan, kırıkları çıkıkları alçıya alınan kimse, değil dilediğince hareket etmekten, başını çevirmekten bile acizse, dışarıdan belletilen veya bile isteye seçtiği asılsız kabullerle, neyi koruduğu, neye hayrı dokunduğu belli olmayan dur işaretleriyle aklının ipotek altına alınmasına izin veren insan da özgürce düşünemez. Bugünlerde sık sık konuşulduğuna tanık oluyoruz: Eğer ülke fiili bir işgal yahut istila tehdidi altında olmuş olsaydı durum şimdikinden daha umutsuz olmazdı. Çünkü o zaman hiç olmazsa hatipler kürsülerde, münadiler meydanlarda parmaklarıyla gösterip diyebileceklerdi: "İşte istilacılar toplarıyla tüfekleriyle sınırlarımıza dayandılar! Hâlâ boş şeylerle oyalanıp avunmaya devam edecek misiniz?" Gerçekten de böyledir. Fakat gösterilen sebepten ötürü değil, böyle bir konuşmanın o ülkede bizzat düşüncenin iflasının en açık itirafı olmasından dolayı. Söylenilene göre ülke fiili bir işgal yahut istiladan daha ağır bir tehlikenin altındadır, çünkü bu durumun doğurduğu umutsuzluk, vaki tehlikenin ihsas ettirilemez, gösterilemez olmasından ötürü, bilfiil gerçekleşmesi halinde doğuracağı umutsuzluktan daha vahimdir. O halde niye durup sormuyoruz: Bir tehlikeyi tehlike olarak algılayabilmek için onun tehlike olmaktan çıkıp bütün tehditkâr unsurlarıyla tahakkuk etmesi mi lazımdır? Eğer orada düşünce varsa, onun işi nedir? Düşünce uzak olanı yakınlaştırmaz, yakın olup göze çarpmayanı yeniden görünür hale gelecek uzaklığa yerleştirmez mi? Temsil, temessül, misal, mesel düşüncenin oyuncakları değil midir? Ancak hayvanlar içinde bulundukları anda yaşar ve daha ötesini ne görür ne de onun için tasalanırlar. Bıçak gelip boğazlarına dayanmadıkça, hatta fiilen bıçağın acısını hissetmedikçe kurbanlıklarının farkına varmazlar. Demek,ki hayat hangi düzeyde yaşanırsa yaşama kabiliyeti de ona göre şekillenmekte ve o düzeye inmektedir. Bütün zamanlar boyunca insana insanlığına uygun bir hayat teklif edilmiştir, ki insan olarak sahip olduğu kabiliyet ve melekeleri kaybetmesin. İnsan da aksine hep kolay olanı seçmiştir. Fakat bu kolaycılık tercihi her zaman sahip olunanların kaybıyla sonuçlanmıştır. Düşünmek insana özgü etkinliklerin içinde en zor ve en yüksek olanıdır. Düşünme: bir etkinlik: üstelik öyle sıradan bir etkinlik de değil: en yüksek olanı? Cümle da- ha tamamlanmadan itirazlar birbirinin ardına yüzüne patlayacaktır. |
Alıntı:
Neticede "otomatik" bir hal alan bir özelliğimizdir. Düşünmeye mecburuzdur, çünkü kapatma düğmesi yoktur onun. Hal böyle olunca da düşün de düşün, sonu yok ki? Bunun bir özelliği, ekstra durumluğu da kalmıyor haliyle. Çok sıradan basit bir şey. Ama tabii ilginç bir şekilde her düşünen insan, sadece kendi düşünüyormuş gibi hissede biliyor, bu hissin sebebi düşünce denen şeyin büyüsünden kaynaklanıyor birazda. Bu büyüye kapılmamak gerekiyor. Düşünce aynı zamanda bağımlılık demektir, bağımlı olduğumuz içinde düşünürüz ki, düşünmeden duramayız, bu düşünmek çok iyi çok güzel olduğu için değil, aksine başka seçeneğimiz olmadığı içindir. Tabii başka seçeneğimiz olmadığından ve de mecbur kaldığımızdan dolayı düşünüyoruz itirafı yerine, bunu kutsamak adına, düşünceyi en özel yere yükseltiriz. Bu bize iyi gelir. Öteki türlü bağımlılıklarla mücadele etmek, her zaman zorlu süreçlerdir, bu kabusa kendimizi sokmayız. Kısa yolu seçip, düşüncenin çetin yollarına koyuluruz. Bu kutsal bir yolculuktur !!... Sevgiler |
Felâsife düşünmek bir insan özelliğidir. Ancak düşünce üretmek her insanın özelliği değildir. Burada ki eleştiri bunun üzerine oturtulmuş. 200 senedir hazırdan yedik. Bizler günlük işlerin ve kişisel menfaatlerin düşüncesini yaparken başkalarının düşüncelerine esir edildik.
Toplum olarak düşünce üretemiyoruz. |
Sevgili Turdur
Çevirmen arkadaş geniş açıdan 200 yıl hazırdan yedik diyor, eyvallah, sonra daraltıyor 20 yıla düşürüyor, sonrada adeta bitiriyor. Aslında bu giriş yazısı siyasi bir düşünce yazısı ama net değil, yazar muğlak yazmış, muğlak yazdığı içinde hedefin ne olduğu belli değil. Ben açıkcası din ile nasıl ki düşünceyi veya felsefeyi bir araya getiremiyorsam, siyasetle düşünceyide felsefeyide yan yana getiremiyorum. İkisine göre de kendinden olmayan "kötüdür" Bunun gerçekte kötü olmasına bile gerek yoktur, değil mi ki o, ondan değildir o kötüdür, sebebe, detaylara, düşünmeye, analizlere vs.lere bile gerek yoktur, o kötüdür... Bitti. Bu bakış açıları bana göre böyle, zira her ikiside geçmişi veya kendinden olmayanı "kötülemek" üzere kurulu. Hal böyle olunca, düşünmeye bile gerek kalmıyor, kötüle git, illa birileri sana taraf olur. Veya tarafın vardır onlara gider sözlerin. Bu da tabii bir felsefe, (hakkı teslim etmek dediğimiz adil bir bakış) değil. Düşünce düşünülür, ekmek yenilir, su içilir. Eyvallah. Ama bu her zaman gerçekte böyle değildir, ekmek bazen atılır, su dökülür. Düşünce de illa düşünülür olmamalı, ondan sonra iki satır yazınca kendimizi çok yükseklerde görüyoruz. Netekim de öyle oluyor. Deliliğin aklımızın kullanılmayan diğer yarısı, o delilikle akıl bir bütündür-Ki delilikte gerekli bir şey-çıkarımıyla "düşünce düşünülür" diyene, yo bazen çöpe de atılır diyebilirim. Şart değil düşünmek yani. Öteki türlü siyasi düşünce, zaten KAOS tan başka bir anlama gelmiyor, kötüleme üzerine kurulan bir sistem, kötülükten besleniyorsa, bunun adı KAOS 'tur. Sevgiler |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 08:46 . |