![]() |
Akıl ve Bilim Üzerine Düşünceler
Varlik/ontoloji nedir? Ontoloji (Yunanca ón "varlik" ve lógos "bilim" anlamina gelir), yani varlik bilimi. Ontolojide yapilan en onemli ayrim, metafizigin diger tum ayrimlarini belirler: VARLIGIN KENDISI (ipsum esse) ile VAR OLAN SEYLER (entia) arasindaki ontolojik FARK. Bu iki kavrami daha net bir sekilde ayirt edebilmek icin Thomas Aquinas'in kullandigi Latince terimleri kullaniyorum. "Varligin kendisi" (ipsum esse), varlik fiilini ya da var olma eylemini ifade eder. Varlik, bir fiil olarak dusunulur ve yalnizca "var olma" anlamina gelir. Bu kavramda varlik, bir seyin belirli bir anda var olup olmamasiyla ilgili degildir; varlik her yerde ve her zaman mevcuttur. Basitce ifade edilirse, varlik sadece "vardir." Bu kavram, bireysel varliklarin var olabilmesinin gerekli kosulunu olusturur.
Ontolojik farkin ikinci terimi olan entia ise, var olan her seydir—yani varliga sahip olan, ancak varligin kendisiyle ozdes olmayan her sey. Tum bireysel varliklarin (entia) ORTAK BIR VARLIK paylastigini soyleyebiliriz, ancak varligin kendisi (ipsum esse), bireysel varliklardan farklidir ve onlarin ozdes oldugu bir varlik degildir. Varligin kendisi, tum varliklari kapsar ve onlari asar. Bu anlamda, varligin kendisi (ipsum esse), bireysel varliklarin (entia) var olmasina izin veren, onlara varliklarini "paylastiran" seydir. Boylece metafizigin en temel ayrimi, varligin kendisi (ipsum esse) ile bireysel varliklar (entia) arasindadir. Bu ayrim yapilmazsa, evrenin merkezinde ben varim diye dusunme hatasina duserim. Ancak gercek su ki, ben, ORTAK BIR VARLIK PAYINI PAYLASAN ve varlik dunyasinda bulunan bir varligim. Hicbir varlik kendisini varliga getirmez, VARLIK YARATILAMAZ, varligin kendisi, bireysel varliklarin var olmasini saglayan bir kaynaktir. Varliklarini baska nereden alabilirlerdi ki? Tanri'dan mi? Sanmiyorum. Her bir varlik, var olma bakimindan ortak bir yon tasisa da, bireysel farkliliklarla birbirinden ayrilir. Her bir varlik, belirli bir zaman ve mekânda var olur ve bu var olma bicimleri onlari diger varliklardan ayirir. Yani, tum varliklar var olma ortak paydasini paylassa da, her varlik bu varolusu kendine ozgu bir sekilde deneyimler ve varligin kendisiyle dogrudan ozdeslesmez. Varligin kendisi (ipsum esse), bireysel varliklari (entia) hem icerir hem de asar. Bu bireysel varliklar, varligin kendisinden tureyerek var olurlar, ancak varliklarinin kaynagi olan bu varligi asla tam olarak kavrayamazlar. Bireysel varliklar, varligin kendisinden bir pay alirlar, ancak bu pay hicbir zaman tam anlamiyla varligin kendisi olamaz. Bu baglamda, ontoloji, bireysel varliklarin nasil var oldugunu ve bu varliklarin ortak bir varolusta nasil birlestigini arastirir. Burada dikkat edilmesi gereken bir diger onemli nokta, varlik ile varliklar arasindaki iliskinin NASIL oldugudur. Her bireysel varlik, KENDISINE OZGU BIR BICIMDE var olur ve diger varliklarla belirli bir iliski icinde bulunur. Bu iliskiler, varliklarin birbirleriyle nasil etkilesimde bulunduklarini ve birbirlerini nasil tanimladiklarini belirler. Varliklarin bu iliskisel yapisi, onlarin varolus bicimlerini daha da zenginlestirir. Ornegin, bir varlik yalnizca kendi basina var olamaz; varlik, diger varliklarla olan iliskisi sayesinde anlam kazanir. Bu iliskiler, varligin hem bireysel hem de toplumsal boyutunu aciga cikarir. Metafizikte bu tur sorular, bireysel varliklarin nasil bir butun icinde yer aldigini ve bu butunun nasil yapilandigini anlamaya yonelik derin bir sorgulamanin parcasidir. Bireysel varliklar, birbirleriyle olan bu iliskileri araciligiyla var olurlar ve bu iliskiler, varligin cok boyutlu dogasini anlamamiza yardimci olur. Varligin kendisi, tum varliklarin sinirlarinin otesindedir. Varlik, ne mekana ne de zamana baglidir; mekân ve zaman, varlik sayesinde var olan seylerdir. Varligin kendisi, tum bu sinirlamalardan bagimsizdir. Varligin, en kucuk yapi biriminde evrenin bir BASLANGICI YOKTUR. Bu nedenle, varligin askinligi, bireysel varliklarin sinirlarinin otesine gecer. Varligin askin dogasi, ayni zamanda varolusun sonsuzlugunu ve sinirsizligini da ifade eder. Varlik, tum bireysel varliklara imkân tanir, ancak onlarin sinirlariyla sinirli degildir. |
Gercek goreceli midir?
Bugun bircok insan, nesnel gercek diye bir seyin olmadigini iddia eder. Bu goruse gore, gercek herkesin kendi bakis acisina gore degisir ve her bireyin inanci, kendi icinde gecerlidir. Ornegin, Ali kuresel isinmanin bir aldatmaca olduguna inaniyorsa, bu onun gercegidir. Ayse ise kuresel isinmanin gercek oldugunu dusunuyorsa, bu da onun gercegidir. Bu iki gorusun arasinda nesnel bir dogruluk olcutu olmadigi iddia edilir. Ve bu gorecelik nispeten safsatadir.
Fakat felsefede bu goruse Alethic relativism denir, yani gercekligin kisiden kisiye gore degistigini savunan bir dusuncedir. Ancak, gerceklik goreceli diye iddia eden bir kisi, bu iddiayi nesnel bir hakikat olarak ortaya koyarak kendisiyle celismez mi? Gercekligin goreceli oldugunu savunan bir kisinin, aslinda bunu evrensel bir gercek olarak ifade ettigini goruruz. Eger gerceklik gercekten goreceliyse, bu dusuncenin kendisi de sadece bir gorus olmaktan oteye gidemez. Relativizm, gecmiste Sofistler tarafindan da savunulmustu. Sokrates, Sofistlerin bu ogretisini tehlikeli buldu cunku Sofistler, insanlarin duygularina hitap ederek gercegi saptiriyor, adaletten ve dogrudan uzaklasiyorlardi. Sokrates'e gore, nesnel bir gercek olmadigina inanan politikacilar iktidara geldiginde, adaletsizlik ve yanlis bilgilendirme kacinilmaz olurdu. Bu tehlikeye karsi koymak icin, nesnel gercek ve bilgi kavramlarinin korunmasi gerektigini savundu. Nesnel gerceklik olmadigina inananlar, genellikle geleneksel bilgi kavramini da reddederler. Onlara gore, herkesin sadece bir gorusu vardir ve bu goruslerin hepsi esit derecede gecerlidir. Ancak bu iddianin kendisi de bir bilgi iddiasidir ve bu durum bizi tekrar bir celiskiye goturur: Cunku bilgi yoksa, bu iddiayi da bilmek mumkun degildir, degil mi! Cogu filozof, uyusma (correspondence) teorisinin sagduyuya dayali oldugunu dusunse de, iki alternatif teori de one surulmustur. Bunlardan ilki, tutarlilik (coherence) teorisidir. Bu teoriye gore, bir onermeyi dogru yapan sey, onun bir butunluk ve tutarlilik icinde diger onermelerle uyumlu olmasidir. Bir onermeler sistemi, eger uyeleri (1) mantiksal olarak tutarliysa ve (2) birbirleriyle yeterli sayida aciklayici ve mantiksal iliskiye sahipse, tutarli kabul edilir. Ornegin, iyi yazilmis bir roman, tutarli bir onermeler sistemine ornek olarak verilebilir. Roman icindeki olaylar ve karakterler mantiksal olarak birbiriyle baglantilidir ve bu baglamda tutarlidir. Ancak, tutarlilik teorisi, cogu filozofun ettigi bir sorunla karsi karsiya kalir. Iki esit derecede tutarli onermeler sistemi tanimlamak mumkundur, ancak bu sistemler birbiriyle celisebilir. Eger bu iki sistem birbirine tamamen zit ve celiskili ise, her ikisi de dogru olamaz. Bu durumda, dogruluk sadece tutarliliktan ibaret olamaz, cunku birbirine zit iki sistemin tutarli olmasi, her iki sistemin de dogru oldugu anlamina gelmez. Ikinci alternatif ise, pragmatik dogruluk teorisidir. Bu teoriye gore, bir onermeyi dogru yapan sey, onun kullanisli olmasidir. Yani bir onerme, eger ona olan inanc bir insani amaci yerine getiriyorsa, dogru kabul edilir. Ancak, pragmatik tanim da cogu filozofun oldurucu olarak gordugu bir itirazla karsilasir. Bazi onermeler, pragmatik anlamda kullanisli olabilir, ancak acikca yanlis olabilirler. Ornegin, Hitler'in irksal teorileri onun iktidar mucadelesinde kendisine fayda saglamistir; bu teoriler, Hitler icin son derece kullanisliydi. Ancak, bu teorilerin bilimsel olarak yanlis oldugu kanitlanmistir. Eger bir teori hem kullanisli hem de yanlis olabiliyorsa, dogruluk sadece kullanislilik olamaz. Bu nedenle, bazi filozoflar, hala uyusma teorisinin ana akim ve sagduyulu bir yaklasim oldugunu savunur. Uyusma teorisi, bir onermenin gerceklige uygunlugu temelinde dogrulugu belirlerken, diger iki teori, yani tutarlilik ve pragmatizm, cesitli itirazlarla karsilasir. Bu teoriler, dogruluk kavramini aciklamak icin alternatif yollar sunsalar da, mantiksal olarak celiskiler icerirler ve genis capta kabul gormemislerdir. Uyum teorisi, hem felsefi hem de gunluk kullanimda daha saglam bir dogruluk anlayisi sunar ve bu yuzden hala yaygin olarak kabul ediliyor. |
Peki ama 'bilgi' nedir?
Bilgi, bireylerin dunyayi anlamalarina ve kararlar almalarina yardimci olan temel bir kavramdir. Ancak, bilgi kavrami sadece dogru ve gecerli bilgilerin birikimi degildir. Epistemoloji (bilgi felsefesi), bilginin ne oldugunu, nasil edinildigini ve nasil dogrulandigini sorgulayar. Bu yazida, bilgi turlerine, bilgi ile dogruluk arasindaki iliskiye ve epistemik gerekcenin onemine deginecegim.
Bilgi, belirli bir konuyla ilgili dogru ve gecerli olan inanclarin birikimidir. Farkli bilgi turleri bulunmaktadir. Pratik bilgi, belirli bir beceri veya pratigi ifade eder; ornegin, Alvin'in bisiklet surmeyi bilmesi pratik bir bilgidir. Zanaat bilgisi, belirli bir meslek veya zanaat alanindaki uzmanligi ifade eder. Bir marangozun ev insa etme yetenegi zanaat bilgisidir. Tanidiklik bilgisi, bir kisiyi tanidigimizda elde ettigimiz bilgidir; ornegin, "Alvin'i taniyorum" ifadesi bu tur bilgiyi yansitir. Kamusal bilgi, kamuya acik olan ve herkesin erisebildigi bilgilerdir. "Dunya yuvarlaktir" ifadesi bu kapsamda degerlendirilebilir. Genel bilgi ise cogu insanin bildigi ve yaygin olarak kabul edilen bilgilerdir; ornegin, "Gunes dogudan dogar" gibi ifadeler genel bilgi olarak kabul edilir. Son olarak, onerme bilgisi, "Sonsuz sayida asal sayi vardir" veya "Ay'in kraterleri vardir" gibi ifadeleri icerir. Epistemolojide bilgi, genellikle dogru olan inanclar uzerinden degerlendirilir. Platon'un diyaloglarinda, Sokrates bilgi kavramini incelerken bazi temel sorular sormaktadir. Bir kisi bir seyin dogru oldugunu "biliyor" diyebilmemiz icin ne gereklidir? Sokrates'in temel gozlemleri uc kosulu icerir. Inanc kosulu, bir kisi, P onermesinin dogru olduguna inanmadigi surece, bu kisinin P'nin dogru oldugunu bildigini soyleyemeyiz. Ornegin, "balinalarin memeli oldugunu" inanmayan bir kisi, bunun dogru oldugunu bilemez. Dogruluk kosulu, eger bir kisi, aslinda dogru olmayan bir onermeye inaniyorsa, bu kisinin bilgi sahibi oldugunu soyleyemeyiz. Ornegin, bazi insanlar dunyanin duz oldugunu iddia ediyor; ancak bu yanlistir, bu yuzden "dunyanin duz oldugunu biliyorlar" demek yaniltici olur. Gerekce kosulu, bir kisinin P onermesinin dogru olduguna dair yeterli bir gerekcesi yoksa, bu kisinin bunu bildigini soyleyemeyiz. Ornegin, bir secimlerde Alvin'in kazanacagini dusundugumuzde, eger bu inancimiz tamamen sansa dayaniyorsa, Alvin'in kazanacagini bildigimizi iddia edemeyiz. Gerekce kosulu, bilgi edinme surecinin en karmasik yonlerinden biridir. Kisilerin inanclarini sekillendiren cesitli gerekceler vardir. Duygusal gerekceler, bireylerin belirli bir inanci yalnizca duygusal rahatlik sagladigi icin benimseyebilecegini gosterir. Ornegin, bazi insanlar belirli bir inanci kabul ederek kendilerini daha iyi hissedebilir. Kendine yarar gerekceleri, bazi bireylerin kendilerine fayda saglayacak bir inanci kabul edebilecegini ifade eder. Ornegin, bir kisi belirli bir ekonomik sistemin kendisine yarar sagladigini dusundugu icin bu sistemi en iyi sistem olarak kabul edebilir. Pragmatik gerekceler ise, bir inancin kullanisli oldugu icin kabul edilebilecegini gosterir. Ancak bu tur gerekceler genellikle bilgi edinme amacina hizmet etmez. Alvin'in Jupiter'in atmosferinin cogunlukla hidrojen ve helyum oldugunu bilip bilmedigini degerlendirelim. Ilk olarak, Alvin "Jupiter'in atmosferinin cogunlukla hidrojen ve helyum oldugunu" inanmaktadir. Ikinci olarak, gercekten de Jupiter'in atmosferi cogunlukla hidrojen ve helyumdan olusmaktadir. Ucuncu olarak, Alvin, bu bilgiyi bir bilimsel arastirmadan veya guvenilir bir kaynaktan ogrenmisse, yeterli bir gerekceye sahiptir. Eger bu uc kosul da saglaniyorsa, Alvin'in Jupiter'in atmosferinin ne oldugunu bildigini soyleyebiliriz. |
Thomas Aquinas hakli miydi?
Evet, sanirim, bu yaziyi yazarken, biraz duraklamamiz gerekiyor. Hristiyan teolog ve filozof Aziz Thomas Aquinas'i konusacagiz. Aquinas skolastik hareketin onemli ismidir. O yuzden biraz durmamiz lazim. Su, kozmolojik argumani duymussunuzdur. Iste, bu argumani onun eserlerinde okuruz. Muslumanlarin bunu sakiz yapmasi, Aquinas'i degersizlestirmez. O, gercegi arayan bir adamdi. Yanilsa da oyleydi. Aquinas, sonsuzlugun mumkun olmadigini savunmustu--yanilmisti o ayri-- epey erken bir donemde, 1250'lerde onemli bir kitap yazmistir: "Summa Theologica". Bunu hatirlayaniniz olabilir. Bu eserde epey ayrintiya girer ve bes sekilde argumanini bize sunar.
Kendisi "bes yol" dese de, biz "yontem" diyelim. Iyi ama nedir bu "Bes Yontem? Inanmasaniz dakendisine duydugum saygidan dolayi, burada buna deginmem gerekiyor. Ona gore bu yollar, gozlemleyebildigimiz bir gercege dayaniyor. Kendisine gore gozlem'den hareket ediyor. Gerek var midir bilmiyorum ama bu argumanlari "demonstratio" olarak adlandiriyor. Bu yollari dusundugumuzde, aslinda her biri bir bakima ayni amaca hizmet eden ama farkli acilardan yaklasan argumanlar olarak goruluyor. Ornegin, Besinci Yol, daha cok teleolojik argumanin bir versiyonu olarak gorulurken, kozmolojik argumani Birinci, Ikinci ve Ucuncu Yollarinda geciyor. Aquinas, bu Bes Yolu tanitmadan once onemli bir uyari yapiyor ve diyor ki "TANRI'NIN ETKILERI... TANRI'NIN VARLIGINI KANITLAMAK ICIN YETERLIDIR, ancak ONUN NE OLDUGUNU ANLAMAMIZA YETMEZ." Yani Aquinas, Bes Yolun Tanri'nin varligini gosterebilecegini dusunuyor ama Tanri'nin DOGASI hakkinda kesin bir sey soyleyemeyecegini kabul ediyor. Asil amaci, 'bir seyin' var olmasi gerektigini gostererek, bu 'seyin' Tanri olabilecegini ortaya koymaktir. Aquinas'nin ilk uc yolu, varliklarin neden var oldugunu ve onlarin varliklarini surdurmeleri icin gereken ilk nedenleri arastiriyor. Her bir yol, Tanri'nin varligini desteklemek amaciyla farkli bir bakis acisi sunuyor. Aquinas, gozlemlerden yola cikarak, her seyin bir sebebi olmasi gerektigini savunuyor. Bu sebeplerin nihayetinde Tanri'nin varligina isaret ettigini dusunuyor. Aquinas'nin Ilk Yolu: Hareket Argumani Aquinas'nin Ilk Yolu su sekilde ozetlenebilir: Dunyada bazi seyler hareket halindedir. Bir seyin hareket etmesi icin, baska bir sey tarafindan hareket ettirilmesi gerekir. Hareket sonsuz bir sekilde devam edemez. Dolayisiyla, bir ilk hareket ettirici (Tanri) olmalidir. Simdi, bu noktalari dikkatlice incelemeye calisacagim. Aquinas, dunyada bazi seylerin hareket halinde oldugunu kabul ederek basliyor. Bu, GOZLEMLERIMIZE DAYANAN BIR GERCEK olarak kabul edilebilir ve burada bir anlasmazlik yok. Ancak sanirim Aquinas'nin "hareket"ten ne anladigini netlestirmemiz gerekiyor. Aquinas icin hareket, miktar ve nitelik acisindan her turlu degisikligi ifade eder. Bu, uzaydaki konumunuza atifta bulunmak zorunda degildir. Ornegin, bir sandalyede oturdugunuzu dusunelim. "Hareket etmiyorum" diyebilirsiniz, ancak bedeniniz hâlâ degisiyor; yaslaniyor, kalp atiyor, beyin faaliyetleri suruyor, vb. Hatta bir tas bile, yavas da olsa ruzgar ve yagmurla asindigi icin degisiyor. Ancak Aquinas, HERSEYIN HAREKET HALINDE OLDUGUNU SOYLEMEK ISTEMIYOR; ornegin geometrik sekiller ve matematik formulleri gibi gorunuste evrensel 'seyler' hareket eden nesneler olarak kabul edilmez. Genellikle bir seyin hareket etmesi icin, baska bir sey tarafindan hareket ettirilmesi gerektigi gorusu, dunyanin 'dogal durumu' icinde tamamen durgun oldugu dusuncesine dayanir. Dolayisiyla, nesnelerin hareketi 'dogaya aykiri' olarak gorulur ve dolayisiyla bir 'dogaustu' guc tarafindan neden olunmasi gerekir. Aquinas, "Summa Theologica"da 'potansiyellik' ve 'aktuellik' gibi terimleri kullanir; bunlar esasen Aristoteles'ten alinmistir. Aquinas, nesnelerin kendilerinin disinda bir sey tarafindan degistirildigine inanir. Ornegin, bir parca odun (Aquinas'nin "aktuellik" dedigi sey) bir sandalye, masa, kul vb. olma potansiyeline sahiptir. Yani bir parca odun, hem aktuellik (bir parca odun) hem de potansiyellik (ornegin bir masa) olarak kabul edilebilir. Ancak bu potansiyel, odunun kul haline gelmesi icin bir seyin ates vermesiyle gerceklestirilebilir; kendi kendine ates yanmaz. Dissal bir nedensel guc olmalidir. Tabii ki, potansiyellerin sinirlari vardir; bir parca odun, insan olma potansiyeline sahip degildir. Tam anlamiyla aktuellik yalnizca Tanri'ya aittir; cunku Tanri'nin potansiyeli olamaz, aksi takdirde mukemmel olmazdi. Hareket sonsuz bir sekilde devam edemez mi? Eger mesela (1) ve (2) onermesi diyelim dogruysa, (3) hakkinda ayni seyi soyleyebilir miyiz? Hareket acisindan, evreni avucunuzun icinde tutabileceginiz bir kure olarak hayal edin. Onu surekli hareket halindeymis gibi izliyorsunuz; eski bir saati actiginizda nasil calistigini gorebilirsiniz. Evrenin hareket etmeye devam etmesi icin, bu kureyi ara sira sarsmaniz gerekir, tipki bir saati calisir tutmak icin kurmaniz gibi. Bu durumda, siz hareket ettiricisiniz, degistiricisiniz; evrenin disinda bir yerde duruyorsunuz. SIZ OLMADAN HAREKET OLMAZ. Bu, Aquinas'in donemindeki cogu teologun benimsedigi klasik Tanri gorusuydu: Hareket surecini baslatan, ardindan da kayiplara karisan turden bir Tanri degil, tipki bir muzisyenin muzik calmasi gibi surekli harekete neden olan bir Tanri. Eger muzisyen olur veya calmayi durdurursa, muzigi de sona erer. Dolayisiyla, mevcut bir hareketin var olabilmesi icin bir hareket ettiricinin mevcut olmasi gerekir, diyor. Ikinci Yolu: Neden Argumani Aquinas'nin Ikinci Yolu su sekilde ozetleyebilirim: Dunyada olaylar meydana gelir. Her olayin (etki) bir nedeni vardir. Bir nedenler zincirinin sonsuz olmasi imkânsizdir. Dolayisiyla, bir ilk neden (Tanri) olmalidir. Baslangicta, Aquinas'nin sadece "hareket" kelimesini "neden" ile degistirdigi izlenimi dogabilir. Ancak, bazi ortacag skolastikleri bu iki kavram arasinda onemli bir fark oldugu fark etmislerdir. Ilk Yolda, Aquinas, dunyada degisen seyler oldugunu gozlemledi ve bunun sonucunda kendisi degismeyen veya hareket etmeyen bir "degistirici" veya "hareket ettirici" olmasi gerektigini savundu. Ikinci Yolda ise, Aquinas dunyada bazi seylerin baska seyler tarafindan var edildigini gostererek, kendi varligini bir seyin var olmasi gerektigine bagliyor. Biraz karisik olabilir, tekrar ediyorum: 1. Dunyada olaylar meydana gelir. Bu, oldukca saglam bir a posteriori onermedir: Olaylar gercekten de meydana gelir. Aquinas "etkiler" terimini kullaniyor, ama her iki terim de bir seyin "oldugunu" belirtmek icin kullaniyor: gunes dogar, siz yoldan gecersiniz, bir kus ucar, bir meteor yere carpar vb. Her olayin (etki) bir nedeni vardir. Her olay kendi basina gerceklesmez; baska bir sey tarafindan neden-lenmistir. Ornegin, cok katli bir binadan bir piyano dustugunu ve milimetrelerce yaninizdan gectigini dusunelim. "ahahah her zaman oluyor boyle seyler" seklinde dusunerek yurumeye devam etseniz biraz garip olurdu. En azindan, bu olayin neden gerceklestigini bir an dusunurdunuz. Ancak, her olayin bir nedeni olmadigi iddia edilebilir mi? Bazilari, belirli bir elektronun varligini yitirebilecegini ve sonra atom cekirdegi etrafinda farkli bir yorungede tekrar var olabilecegini, bunun gorunuste bir neden olmadan gerceklestigini one surer. Ancak, belki de bilim henuz bu olayin nedenini belirleyememistir; yani, bir neden yoktur demek yanilticidir. Dolayisiyla, bir ilk neden (Tanri) olmalidir. Aquinas'nin ilk neden argumani, kalam argumanindan nasil farklilik gosteriyor? Temel fark, nedenlerin nasil goruldugudur. Kalam grubu, nedenleri zaman icinde lineer bir surec olarak gormekteydi. Yani, gecmise dogru duz bir hat boyunca uzandigini varsayiyorlardi: Mesela soyle: (baslangic/hareket ettici) A-----> B-------> C--------> D--------> E felan. Eger zamani bir daire olarak goruyorsaniz, bu durumda bir ilk nedene asla ulasamazsiniz. Dolayisiyla, bu bakis acisi, nedenlerin sonsuz bir surec icinde geriye gittigini savunarak, Tanri'nin varligini sorgulayan bir yapi olusturuyor. Mesela soyle. Burada baslangic yok, duz. Tipki Mormonlarin inandigi gibi. Tanri'nin baslangici var ama evrenin yok. https://superstarworksheets.com/wp-c...template-1.jpg Aslinda yazinin uzun olacagini tahmin etmedim. Ve yazarken yoruldum. Dolayisiyla burada kesiyorum ve uyumaya gidiyorum. |
Ilk insanlarin dini inanci var miydi?
Erken donem insanlarinin dini inanclarina dair kanitlari ele alirken, bu sorunun cevabini tam olarak verebilmek, esasen, "erken insan" kavraminin nasil tanimlandigina bagli. Antropolojik ve arkeolojik bulgular isiginda, insan turunun evrimi incelendiginde, yaklasik 3.8 milyon yil once ortaya cikan hominid ailesinden modern insanin atalarina uzanan evrimsel sureci anlamak gerekir. Hominid ailesinin iki ana cinsi olarak bilinen Australopithecus ve Homo cinsi, zamanla birbirinden ayrilmistir. Gunumuz insanina uzanan evrimsel cizgide, sirasiyla Homo habilis, Homo erectus, Homo sapiens ve nihayetinde modern insan olan Homo sapiens sapiens gibi turler yer alir.
Bu evrimsel surec, biyolojik gelismelerle birlikte bilissel kapasitelerin de artmasina zemin hazirlamis. Homo habilis ve Homo erectus gibi erken donem turlerde beyin kabugunun (korteks) gelisimi, soyut dusunme yeteneklerinin ilk adimlarini atmis gibi gorunuyor. Bu donemlerde, ates kullanimi, tas alet yapimi gibi gelismeler, insanoglunun cevresini daha bilincli sekilde organize etmesine olanak tanimistir. Ozellikle Jean Piaget'in cocuklarin zihinsel gelisimini siniflandirdigi "pre-operasyonel donem" kavramiyla benzestirilen bu gelisim, insan beyninin soyut ve sembolik dusunceye yonelmesine bir isaret olarak kabul edilebilir. Bu durum, estetik degerlere sahip olma ve hatta dini ya da rituelistik egilimlerin filizlenmesi icin uygun bir zemin yaratmis olabilir. Bir de, erken donem insanlarinin dini inanclarina dair arkeolojik kanitlar biraz kisitli. Aslinda yorumlanmalari da biraz zor. Ornegin, Olduvai Gorge gibi yerlesim bolgelerinde bulunan bazi kirmizi minerallerin kasitli olarak toplanmis olmasi, bu materyallerin estetik ya da sembolik amaclar dogrultusunda kullanildigini dusundurebilir. Kirmizi rengin bir anlam tasiyabilecegi ve bu rengin olum ya da yasam gibi kavramlarla iliskilendirilebilecegi tartisilir. Olulerin kafataslarina yonelik bazi ritueller de bu donemde dini pratiklerin varligini dusundurebilir. Bununla birlikte, bu bulgularin dogrudan dini bir anlam tasiyip tasimadigi konusunda bilim dunyasinda gorus birligi yok. Homo erectus gibi turlerin dik yurume yetisi kazanarak cevresini daha iyi organize edebilmesi, sosyal disiplinin gelismesine neden olmustur. Bu gelisim, bireylerin topluluklar halinde yasamaya baslamasi ve kurallara dayali sosyal yapilar olusturmasiyla sonuclanmistir. Bu sosyal disiplinin, dini pratiklerin ve inanclarin temelini olusturdugu ileri surulebilir. Cunku sosyal duzenin korunmasi ve bireyler arasindaki iliskilerin belirlenmesi, cogu zaman dini rituellerle iliskilendirilmistir. Olulerin gomulmesi gibi rituellerin ise olum sonrasi yasama dair bir inancin ipucu oldugu dusunulmektedir. Yine daha sonraki donemlerde yasamis olan Neandertallerin dini inanclara sahip olup olmadigi sorusu da tartismali bir konudur. Neandertaller, Homo sapiens'ten farkli bir tur olmasina ragmen, insanlarla ortak bazi bilissel ozelliklere sahipti. Bazi arkeolojik bulgular, Neandertallerin olulerini kasitli olarak gomduklerini ve gomme islemi sirasinda belirli ritueller uyguladiklarini gostermektedir. Ornegin, bazi mezar alanlarinda bulunan olulerin yaninda birakilan cicek kalintilari, olum sonrasi hayata inandiklarina dair ipuclari olarak yorumlanmistir. Ancak, Neandertallerin dogrudan bir tanri ya da dogaustu varliklar inancina sahip olup olmadiklari hala net degildir. Yine de bu gomme rituelleri, dogaustu bir dunyaya dair inanclarin ortaya cikisinin bir gostergesi olabilir--olmayabilir de. Ust Paleolitik Donem'e gelindiginde (yaklasik 35.000 yil once), daha karmasik dini ritueller ve sembolik sanat eserleriyle karsilasilmaktadir. Magara resimleri, tas uzerine oyulmus insan ve hayvan figurleri, dogurganligi simgeleyen Venus heykelcikleri gibi objeler, bu donemde soyut dusuncenin ve dini rituellerin oldukca gelismis oldugunu gostermektedir. Ozellikle magara resimlerinde av sahnelerinin betimlenmesi, av hayvanlarina yonelik rituelistik bir anlam tasiyabilir. Avcilik toplumlari icin hayvanlar, yalnizca besin kaynagi degil, ayni zamanda kutsal varliklar olarak da gorulmus olabilir. Bu tur sanatsal eserlerin, avin basariyla sonuclanmasini saglamak amaciyla yapilan buyusel rituellerin bir parcasi oldugu one surulmustur. Bu doneme ait sanat eserlerinin ve rituel kalintilarinin tam olarak ne anlama geldigi konusunda belirsizlikler devam etse de, bircok antropolog bu eserlerin dini bir anlam tasidigina inanir. Ornegin, dogurganligi simgeleyen Venus heykelcikleri, insanlarin dogaustu guclerden bereket ve yasamin devamini talep ettiklerine dair bir sembol olarak kabul edilebilir. Ancak, bu tur objelerin tam olarak hangi baglamda kullanildigina dair net bir bilgiye ulasmak zor oldugundan, bu yorumlar buyuk olcude varsayima dayalidir. Yani, erken donem insanlarinin dini inanclari hakkinda kesin yargilara varmak zordur. Arkeolojik bulgular sinirli olmasina ragmen, insanlarin zamanla soyut dusunme yeteneklerinin gelismesiyle birlikte, dini rituel ve inanc sistemlerinin olustugunu soylemek mumkundur. Bu surec, insanin hem dogaya hem de kendi varolusuna dair anlam arayisinin bir yansimasi olarak evrimsel anlamda bir fikir verebilir. Yani, yazinin basinda sordugum sorunun cevabi, "ilk" insanlar icin biraz belirsiz duruyor. |
Peki Freud'un cocuklugu nasildi?
Freud'un cocuklugu epey zorluydu. Babasiyla sorunlu bir iliskisi vardi; babasi, Freud ve kardesleriyle neredeyse ayni yasta bir kadinla evlenmistir. Ayrica, Freud'un bakimini ustlenen kisi de erken yasta onu terk etmistir. Freud o kisiye epey baglilik hissediyordu. Yoksulluk icinde buyuyen Freud, maddi yetersizlik nedeniyle dugununu bile bir sure yapamadi. Nisanlisinin ailesinden dugun icin yardim talep etti, ama karsilik alamadi. Zaman zaman da kokain kullaniyordu.
Freud Goksel bir babayi reddeder. Tanri'dan bahsediyorum. Rasyonel temelleri vardi elbette ama bu durumun cocukluguyla da ilgisi vardi. Malum, psikanalizde cok kullanilan bir yontemdir. Kendi babasi ile saglikli bir iliski kuramadi maalesef. Babasini bir basarisizlik olarak goren Freud, bircok eserinde babasindan bahsetmistir. Bazen babasini suclar, mutluszlugunu dile getirir. Bu durum, aslinda bizim kucuk Freud'u epey etkilemistir. Aci ve sikintinin Freud uzerindeki derin etkisiyle birlestirildiginde kederi daha da buyumustu. Cunku hem babasi hem de Tanri, Freud'u yalniz birakmisti. Freud'un annesine karsi da "karmasik" duygulari oldugu soyleniyor. O kismi tam bilemiyorum. Freud, cocukluk doneminde buyuk bir baglilik hissettigi bir bakicisini kaybetmistir. Bu kisiyle iyi bir iliskisi vardi. Psikanalizde ruyaya cok sik girerler. Asalinda bu dadiyi kaybetme olayi Freud'un hayati boyunca sik sik ruyalarina girmistir. Jung, bu ruyalari biliyor ama anlatmak istemiyor. Ozellikle ilk donem, sikintilar icerisinde yasamistir Freud. Bize yabanci degil aslinda. Freud, bir bakima bizim Freud'dur. |
Locke kimdir ve benim icin neden onemlidir
John Locke, 1600lerin ortasinda yasamistir. Bende neredeyse butun yazilari var. Bugun, politik dusunceleri ile daha cok taniniyor; ancak, onun empirizmi de en az onun kadar onemli. Genc yaslarda Hollanda'ya gitmis ve burada gecirdigi zaman dusunceleri de sekillenmeye baslamis. Ozellikle Spinoza'nin fikirlerinden etkilendigi soyleniyor. Locke, krallarin ilahi bir hakla yonetim anlayisina karsi cikarak, insanlarin esit ve dogal haklara sahip oldugu bir liberal dusunce gelistirmis. Onun felsefesinde ozgurluk, aslinda digerlerinin egemenliginden kurtulmak demek. Yani ozgurluk, diledigimiz gibi hareket etme ozgurlugu degil, baskalarinin uzerimizde bir dominasyon kurmamasi anlamina geliyor. Eger herkes ozgurse, o zaman kimse baskalarini domine etme hakkina sahip olamaz. Bu cok onemli bir nokta, cunku toplumda adaletin saglanmasi icin bu kuralin islemesi gerekiyor.
Locke, mulkiyet haklarina da cok onemli bir yer veriyor. Ona gore, mulkiyet haklari, bireylerin kendilerine sahip cikmalarinin dogal bir uzantisidir. Mulk edinme hakkini, insanin dogal ozgurlugunun bir parcasi olarak goruyor. Dolayisiyla, Locke'a gore hukumetin temel gorevi, bu dogal ozgurlukleri en yuksek seviyede korumaktir. Bu yuzden, hukumetin mesruiyeti, yalnizca bu role odaklandigi surece gecerli. Eger hukumet bu amacin disina cikiyorsa, bu durum mesruiyetini kaybeder. Bu dusunceler, ozellikle ABD'nin kurucu babalari uzerinde buyuk bir etki birakmis. Thomas Jefferson gibi isimler, Locke'un politik felsefesinden buyuk olcude yararlanmislar. Politik dusuncelerinin ardindan, Locke'un bilgi felsefesine yani epistemolojisine gecelim. En onemli eserlerinden biri olan "Insan Anlayisi Uzerine Deneme"de Locke, aklin iceriklerinin kokenini inceliyor. Burada, dogustan gelen fikirler oldugunu savunanlara karsi cikiyor. O, insan aklinin baslangicta bir tabula rasa yani "bos bir levha" gibi oldugunu dusunuyor. Bu, aslinda oldukca devrimci bir dusunce. Locke'a gore, aklin icindeki tum fikirler, deneyim yoluyla elde ediliyor. Baslangicta hicbir sey yok, ve duyularimiz araciligiyla edindigimiz basit fikirlerle bu bos levha doluyor. Ornegin, katilik, sekil gibi basit algilar, duyularimizla ediniliyor. Bu basit fikirler daha sonra bir araya gelerek daha karmasik fikirler olusturuyor. Mesela, bir kopegi dusunelim; bu, basit fikirlerin bir kombinasyonu ile zihnimizde olusuyor. Locke'un yaklasiminin daha derinlerine inersek, onun sadece bir teori sunmakla kalmadigini, ayni zamanda sorgulama yontemi baslattigini goruyoruz. Yani, aklin ve bilginin nasil calistigina dair daha fazla soru sormaya tesvik ediyor. Locke, duyularimizdan elde ettigimiz bazi izlenimlerin, dis dunyadaki nesnelerle benzerlik tasidigini savunuyor. Ornegin, bir nesnenin sekli, bizim algiladigimiz sekille gercekten ortusuyor. Bu tur ozelliklere "birincil nitelikler" adini veriyor. Sekil, hareket ve sayi gibi kavramlar birincil niteliklerdir. Ancak, bazi duyusal deneyimlerimiz, nesnelerin gercek nitelikleriyle ortusmuyor. Ornegin, bir elmanin tadi, aslinda elmanin icinde degil; elma, belirli bir tat deneyimi olusturma gucune sahip, ancak bu guc, tat ile tam olarak ortusmuyor. Locke, bu durumu "ikincil nitelikler" olarak adlandiriyor. Yani, dis dunyadaki bilgimiz, tamamen birincil niteliklere dayali. Locke'un bilgi anlayisini sekillendiren bir diger onemli unsur, deneyim kavraminin kapsamidir. O, deneyimi sadece duyusal izlenimlerle sinirli gormuyor. Duyusal deneyimlerden elde ettigimiz basit fikirlerin yani sira, zihnimizin bu fikirler uzerinde yaptigi islemler de yeni fikirlerin kaynagi olabiliyor. Yani, bir sey hakkinda dusundugumuzde, sadece duyularimizdan gelen bilgileri degil, ayni zamanda aklimizin bu bilgileri nasil isledigini de goz onunde bulundurmaliyiz. Ornegin, bir seyi dusundugumuzde, bu dusunme sureci de bir deneyimdir ve bu surecte kendi zihinsel faaliyetlerimizi gozlemleyebiliriz. Locke, bu tur ic deneyimlerin, kendimiz, Tanri, matematik ve etik gibi konularda bilgi edinmemizi sagladigini savunuyor. Ancak, daha sonraki dusunurlerden Hume'un, bu konuda daha temkinli bir yaklasim gelistirecegini gorecegiz. Yani Locke'un dusunceleri, hem politik felsefede hem de bilgi felsefesinde buyuk bir etki yaratmis durumda. Ozellikle, bireylerin ozgurlugu ve dogal haklari uzerine gelistirdigi fikirler, modern demokrasi anlayisinin temellerinden birini olusturuyor. Bu yuzden de benim icin onemli bir dusunurdur. Ayni zamanda, |
Bilissel psikoloji olur mu?
Olur.Genel olarak insan davranislarinin dusunce sureclerinden nasil etkilendigini anlamaya calisan bir yaklasimdir. Kisaca anlatayim. Bu alan, insan eylemlerinin sadece dissal uyaricilara tepki olarak gerceklesmedigini, ayni zamanda bu eylemlerin arkasinda karmasik dusunce sureclerinin yattigini savunuyor. Gelisimi de, ozellikle 1950'lerde baslayan bilissel devrimle sekillenmistir. Davranissal psikolojiye bir yanit olarak ortaya cikmistir.
Temellerini anlamak icin evvela 19. yuzyilin sonlarina ve 20. yuzyilin baslarina gitmemiz gerekiyor. Bu donemde, Hollandali fizyolog Franciscus Donders, bir dizi deney yapmistir. Donders, insanlarin davranislarinin altinda yatan bilissel surecleri ilk kesfedenlerden biri olarak kabul edilir. Insanlarin her hareketinin ardinda bir dusunce sureci oldugunu gostermeye yonelikti, bu da bilissel psikolojinin temellerinin atilmasina yardimci oldu. Bu erken donemlerde, Wilhelm Wundt ve Edward Titchener gibi dusunurler, "bilincli deneyim" olarak adlandirdiklari bir kavrami incelemeye odaklandilar. Insanlarin duyulari araciligiyla aldiklari uyaricilara nasil tepki verdiklerini ve zihnin bu verileri nasil isledigini anlamaya calistilar. Wundt ve Titchener, sadece davranislari gozlemlemekle kalmayip, bu davranislarin ardindaki dusunceleri ve zihinsel surecleri anlamaya yonelik verileri titizlikle analiz ettiler. Bunlar, bilissel psikolojinin gelisimine onemli bir katki sagladi. Yani, Hermann von Helmholtz'un calismalari,onemlidir. Ilginctir, Helmholtz, insanlarin cevrelerinde hareket ederken belirli varsayimlar gelistirdigini savunmustur. Bu niye onemli? Cunku bireylerin dunyayi nasil algiladiklarini ve bu algilarin sonucunda nasil kararlar verdiklerini etkiledigini soyluyor. Ornegin, bir kisi belirli bir ortamda yururken, o ortamdaki nesnelerin ve durumlarin nasil oldugunu varsayarak hareket eder. Bunlar, kisinin gecmis deneyimlerine, ogrenimlerine ve gozlemlerine dayanir. Yani varsayimlarin, onlarin davranislarini yonlendiren onemli unsurlar oldugunu vurguluyor. Yani, bir birey, belirli bir durumda nasil tepki verecegini, cevresindeki nesneleri ve durumlari nasil degerlendirdigine bagli olarak belirler. Bu degerlendirme sureci, bireyin dusunce yapisinin bir parcasidir ve kisinin karar verme sureclerinde kritik bir rol oynar. Ornegin, bir kisi bir yolda yururken, karsisina cikan bir aracin hizini ve yonunu varsayimlarina dayanarak degerlendirebilir. Eger bu kisi, aracin hizinin yuksek oldugunu varsayiyorsa, bu durumda geri adim atma veya yolun diger tarafina gecme karari alabilir. Bununla insan dusuncesinin ve davranislarinin altinda yatan bilissel surecleri anlamak icin onemli bir zemin sunmustur. Daha sonra Ivan Pavlov ve Edward Thorndike gelmistir. Bu afamlar da davranisin kosullanma yoluyla nasil sekillendigini anlamada onemli bir katki saglamislar. Pavlov, kopekler uzerinde yaptigi unlu deneyle, belirli bir uyaricinin (ornegin, yiyecek) ardindan baska bir uyaricinin (ses veya isik) sunulmasinin kopeklerin salya salma refleksini nasil etkiledigini gostermistir. Kopekler, belirli bir sesi duyduklarinda yiyecek gelmeden bile salya salmaya baslamislar. Bu deney, kosullu refleksler kavramini ortaya koyarak, davranislarin cevresel uyaricilara nasil tepki verdigini anlamamiza yardimci oldu. Edward Thorndike da mesela benzer bir sekilde ogrenmeyi inceledi. Onun "etki yasasi" kavrami vardir. Etki yasasi. Bu, bir davranisin sonuclarina bagli olarak guclenip zayifladigini soyluyor. Hayvanlarin (ozellikle kedilerin) problem cozme yeteneklerini arastirarak, ogrenmenin nasil gerceklestigini gozlemlemistir. Bu donemde davranisciligin yukselisi, B.F. Skinner ve John Broadus Watson gibi isimlerin liderliginde gelismistir. Bu yaklasim, gozlemlenen davranislari on plana cikararak icsel bilissel sureclerin onemini azaltmis, boylece bilissel psikologlar arasinda bir tepki dogurmustur. 1950'lerde, bilissel devrim, psikoloji alaninda buyuk bir donusum yaratti. Bu devrim, o donemdeki bilgisayar teknolojisindeki gelismelerle de yakindan baglantiliydi. Bilgisayarlarin basit hesaplamalardan karmasik karar verme sureclerine donusmesi, psikologlarin insan zihninin bu karar sureclerini nasil etkiledigine dair daha fazla ilgi gostermesine neden oldu. Insan davranisini aciklamak icin, gozlemler yaparak ve insanlarin ic yapilarinin eylemler uzerindeki etkisini anlamaya calisarak iki farkli arastirma yolunu birlestiren bilissel psikologlar, davranislari anlamada daha butuncul bir yaklasim gelistirdiler. Gunumuzde ise bu alan, dil, bellek ve bu unsurlari bir arada tutan sinirsel baglantilar uzerine yogunlasiyor. Bu alanin merkezindeki bir fikir, insanlarin bilgileri hiyerarsik bir sekilde hatirladigi ve bu hiyerarsinin dil ile baglantili oldugudur. Ornegin, bir kisi "yilan" kelimesini dusundugunde, otomatik olarak "surungen" veya "omurgasiz" kelimelerini aklina getirebilir. Bu baglantilar, bireyin kelimeler arasindaki iliskileri anlamasina yardimci olur. Biraz daha derine gidersen, daha ilginc seyler de anlatiyor bu alan. Mesela, bir terimin zihinde olusturdugu mental imgelerin de onemli oldugunu vurguluyorlar. Ornegin, "sandalye" kelimesi bir kisinin zihninde belirli bir sandalye imgesi olusturur. Bu imge, kisinin hayati boyunca gordugu farkli sandalye bicimleri ve boyutlari ile sekillenir. Sonunda, bu mental imgeler bir tur ideal formda bir araya gelir. Bu dusunce, bilissel psikolojide "baglantici model" olarak adlandirilan bir kavrama donusmus ve insanin bir kelimeyi anlama seklinin cesitli sinirsel etkinliklerle baglantili oldugunu gosterir. |
Bu baslikta aklima gelen konu, kavram ve sorulari not etmeyi planliyorum. Gunluk gibi yani.
|
fotopigment olmasa goremez miyiz? opsin felan?
Kisa cevap, evet goremeyiz cunku isik fiziksel bir enerjidir, beynin anladigi dil neural iletisimdir. Ayni dili konusmuyorlar. Dolayisiyla fotopigment fiziksel enerjiyi neural dile cevirir ki beyin onu algilayabilsin. Simdi biraz daha detaylandiracagim.
Isigi algilayan molekullere "fotopigment" denir. Gozumuzdeki fotopigmentler, farkli dalga boylarindaki isigi algilayabilir ve her fotopigmentin belli bir dalga boyunda en yuksek hassasiyeti vardir. Bu, fotopigmentin en etkili sekilde isigi algiladigi dalga boyuna "absorpsiyon maksimumu" denir. Fotopigment molekulleri iki temel bilesenden olusur: bir "kromofor" ve "opsin" adi verilen bir protein. Kromofor, vitamin A turevi bir molekuldur ve isik enerjisinin kimyasal bir sinyale donusturulmesinde kritik rol oynar. Yani, kromofor isik fotonlarini algilayip bir kimyasal reaksiyon baslatir. Bu surece "transduction" denir ve bu surec gorme sistemimizin temelidir. Transduction dedigimiz bu islem, isigin gozumuze girmesiyle baslar. Isik, retinadaki fotoreseptor hucrelerine ulastiginda, burada bulunan kromofor molekulleri isigi algilar ve bir yapisal degisiklige ugrar. Bu yapisal degisiklik, opsin adli proteinle etkilesime girer ve bir kimyasal zincir reaksiyonunu baslatir. Bu reaksiyonlar, fotoreseptor hucrelerinin elektriksel bir sinyal uretmesine neden olur. Bu elektriksel sinyaller, sinir impulslari araciligiyla retinadan beyine kadar iletilir. Beyne ulasan bu sinyaller, gorme merkezinde islenir ve bu sayede cevremizi gorme deneyimimiz olusur. Yani transduction, isik enerjisinin kimyasal ve ardindan elektriksel bir sinyale donusturulmesiyle, gorsel alginin baslamasini saglayan surectir. Opsin proteini ise fotopigmentin hangi dalga boyundaki isigi algilayacagini belirler. Bu sayede farkli opsin turleri, gozde farkli dalga boylarindaki (renkler gibi) isigi algilayarak renkli gormemizi saglar. Ornegin, insanlarin gozlerinde uc ana opsin bulunur; bunlar kirmizi, yesil ve mavi isigi algilamamiza yardimci olur. Bu uc opsin turu birlikte calisarak zengin ve genis bir renk yelpazesi gormemizi saglar. |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 19:21 . |