Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   Politika (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=21)
-   -   Liberalizme Mahkummuyuz?Türkiye nereye Gidiyor? (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=8006)

aydoe 23-10-2008 19:32

Liberalizme Mahkummuyuz?Türkiye nereye Gidiyor?
 
Bence değiliz Cumhuriyet gazetesinde birkaç gün devam edecek olan bir başlıkta konuyu açmak ve tartışmak istiyorum.
Link veremeyeceğimden yazıları alıntılayacağım.


Liberalizme mahkûm muyuz? Cumhuriyet 23.10.2008
Bilindiği gibi, liberalizm deyince, bireye, onun özgürlüğüne ve kamu yararına sonuçlanacağı için bireysel etkinliklerde özgürlüğe ayrıcalık tanıyanbir iktisadi kuram anlaşılıyor.
Madalyonun bir de öteki yüzü var: Bireylerin bu iktisadi serbestliği gün gelip tehlikeye düşmesin diye, devletin bireysel özgürlükler karşısındaki yetkilerini sınırlamada savunuluyor.
Böylece, iktisadi kuramla siyasal öğreti iç içe liberalizmde. Bu savunma, tarihin belli bir döneminin sınıfsal isterlerine de uygun düşmüş: Avrupa’da, 18. ve 19. yüzyıllarda, orta sınıfın, mutlakiyetçi, devlet düzenlerine ve dinsel dünya görüşüne karşı mücadelesinde biçimlenen dünya görüşünün bir parçası olarak doğmuş. Evrenselve kaçınılmazoluşunun tarihsel çerçevesi bu; ayrıca pragmatikve yararcıyanı ağır basan bir görüş.
O yüzden, liberalizmin kapsamlı bir tanımının yapılması bile zor.
Liberalizmin Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!ilkesinin, kapitalist ülkelerde, içerde işçi sınıfını ve emekçi kitlelerini; dışarda da, gerektiğinde emperyalizme başvurup dünya halklarını kanırta kanırta sömürerek nasıl uygulandığı da bilinmez bir şey değil.
Yani homo economicus’un istekleri yerine gelmiştir ama toplumların çektikleri büyük acılar pahasına olmuştur.
Ne var ki, sistemin üstüne kuşku bulutlarını yığacak asıl olay, 1929 Bunalımı’dır. Bunalım, Birleşik Amerika’dan başlayarak kapitalizmi çarpar ve homo economicus’u ölüm döşeğine düşürür. Sistemin mayasında pragmatizmvar ya, Keynes’in öncülüğünde, kimi dengesizliklere çare bulmak üzere, devletin piyasa ekonomisine karışmasını hakkı gösteren müdahalecilikkuramı böyle ortaya çıkar. Kuram birçok ülkece benimsenirse de, zamanla o da yumuşatılır.
1974 bunalımında sonra, Keynesçi politikalar, Şikago’da toplaşan Yeni İktisatçılarakımınca eleştirilir: Bu akım, aşırı müdahalelerinden dolayı özellikle devleti sorumlu tutuyor ve dolayısıyla katıksız bir liberalizme dönülmesini öğütlüyordu.
80’li yıllardan kalkarak, başta Birleşik Amerika olmak üzere kapitalist ülkeler, işte böyle bir liberalizmi uygulamaya girişirler: İngiltere’de Thatcherizmin uygulamış olduğu budur; Kara Avrupa’sında 1992’de Maastricht Antlaşması’yla taçlanan budur; Avrupa Birliği’ne girişte adaylara dayatılan da bu.
Ayrıca, yeni liberal ideolojiönce Birleşik Amerika’dan yol çıkmışsa nedeni de şudur: Bu ideoloji, Amerikan mali sermayesinin çıkarlarına yanıt veriyordu; söz konusu sermaye ise kapitalist hareketlerin dünya çapında serbestlik kazanmasının önündeki bütün engelleri kaldırma arzusundaydı.
Ama asıl dikkat edilmesi gereken şu: Kaçınılmazve evrenseldiye propagandası yapılan liberalizmin, gerçekte kapitalizmin çıkarlarına nasıl bağlı olduğu ve ona göre çehre değiştirdiğidir.
Homo economicus, aslında bir soyutlamadan başka bir şey değildir; sermayenin çıkarları doğrultusunda o da kılıktan kılığa bürünmektedir. Ne var ki, şu son değişiklik, eskilere oranla çok daha köklü ve yıkıcıdır. Özetle, küreselleşme olgusuna, iletişim tekniğinin dev olanaklarını da arkasına alarak, liberalizm sahip çıkmıştır. Öyle olunca da, bütün sonuçları ve geleceğe doğru beklentileri kendi felsefesine göre yorumluyor. Bu arada, kafaları şartlandırıp bilinçleri körelterek gözlerin önüne bir duman perdesi çekiyor.
Hayır, liberalizme mahkûm değiliz!
Ve, kapitalizmin kalesindeki çöküşlerle birlikte (Bkz. Mustafa Balbay, ABDdeki Çöküş ve Küreselleşme, Cumhuriyet, . 9.2008) Yeni bir dünyanın sesleri de geliyor şimdiden...
Özellikle 1998’de Hugo Chavez’in Venezüella Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesiyle beraber Güney Amerika’da ilginç bir hareketlenme başladı. O tarihe değin onlarca yıl neredeyse Birleşik Amerika’nın arka bahçesi gibi görülen Güney Amerika ülkelerinin önemli bir bölümü ABD’ye tavır almaya başladı. Hareketleniş başka yerlere de sıçramıştır ve artık dünya çok merkezlidiye deniyor; ABD, bölgede prestij kaybettidiye söyleniyor. Bu arada, doğrudan Türkiye’ye yollanan ilginç mesajlar da var:AByi bırak, Avrasyaya bak! ABD, AB ve küresel tökezleme karşısında, serbest piyasa ekonomisinin bütün dünyada zorlandığı da bir gerçek. Bunalımdan en çok etkilenen ülkeler arasında, Türkiye de yer alıyor.
Bunlar yaşanırken, 7 Ağustos 2008’de önemli bir olay oldu: Gürcistan lideri Saakaşvili’nin aptalca çıkışı Rusya’nın tepkisi ile karşılaştı. Olay, başta ABD olmak üzere, Batı’dan tepkilere yol açtı. Vaktiyle büyük bir güç olan devlet, yarın da kendini saydıracak bir güç olmuşa benziyor.
Rusya yeniden sahnededir!
Gelişmelerin derinliğine eğildiğimizde (bkz. Leninden Putine Bir Rus Yüzyılı, Manière de voir, sy. 100, s.4), Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra dikkatleri ilk çekenler, Boris Yeltsin’in iktidarında olanlardır: Yeltsin, komünizmi mezara gömerken, dizginsiz ve hayâsız bir kapitalizmin de emrini veriyordu. Bu çağdaşlaşmayı gerçekleştirmek için, koşulları var mı yok mu bakmadan, IMF’nin iktisadi reçetelerini uyguladı; milyonlarca işçi ve emekliyi sefalete atma pahasına, yeni bir zenginler sınıfı yarattı; ülkenin zenginliklerini yok yere oligarşiye terk etti ve Birleşik Amerika’nın uluslararası stratejisine gelip sokuldu. Yeltsin, ülkede yer yer denetimin kaybolduğu bir miras bıraktı ve dünya düzeninde de alabildiğine zayıflaşmıştı. Ne var ki, arkasından gelenler bu politikayı sürdürmediler. Onların içinde Vladimir Putin’in tavrı önemlidir: Rusya, Batı dünyasına, onun bütün kurallarına tek taraflı olarak baş eğmeli; bu arada, Avrupa Birliği’nin önerdiği enerji düzenine ve Amerikan antimisil şartlarına boyun eğmeli miydi?
Putin, buna karşı çıktı.
Daha önemlisi, Rusya bir demokrasiuyguluyordu. Ancak bu demokrasi, kuşkusuz, Batılıların ölçütlerine tamı tamına uygun değildir. Ama şunu da görmeli: Lenin ve Stalin’in kurmak istedikleri toplum, Çarlığın mirası ile çatışıyor idiyse, Sovyetler sonrası rejim de reel sosyalizmle zıtlaşıyor. Öte yandan, dışarıdan da, otoriter ve emperyal bir Rus modeli de dayatılmak istenirken Putin ve arkadaşları da, yenileşmiş ve yurtsever anlamda bir sosyal ve siyasal çözümle karşı çıkmak istiyorlar.
Dün büyük bir güç olan Rusya, 21. yüzyılın kutuplarından biri olma davasındadır. Ülke, bu uğurda doğal kaynaklara ve insan zenginliğine sahip; ancak, içerdeki siyasal değişiklikleri gecikmeden gerçekleştirmeden bu davayı kazanamaz. Söz konusu seferberlik dışarıya açılırken, sivil toplumun gittikçe bağımsızlaşmasını gerektiriyor. Çarlık imparatorluğundan Brejnev’e kadar, rejimler, toplumun tepesinde otoriter ve merkeziyetçi bir denetime olan inançtan çöktüler. Bugünkü Rusya’yı yönetenler ise bu çıkmazdan çıkmak istiyorlar.
Çıkmak zorundadırlar da...
Rusya’daki gelişmelerin yolunda olması şu bakımdan da önemlidir: Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile dünyanın tek kutuplubir duruma düşmesi, ABD’nin halk ve sosyalizm düşmanlığına yolları açarken insanlığı da korkunç kayıplara götürmüştür. Yeniden çift kutuplu,giderek çok merkezlibir dünya, bütün temel sorunları birden çözecek olmasa da insanlığa - en azından - ohdedirtecektir.
Rusya ise, bu göreve - görünen - tek adaydır.
Türkiye de, o ohdiyecekler arasında olacaktır...


Amerikan Hegemonyasi ve kuresellesme </I>
Soğuk Savaş’ın sona ermesi, giderek Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Birleşik Devletler’i, bloklar arasındaki dengeye bağlı baskılardan kurtarır: Artık Amerika’nın, tek evrensel güç olarak, dünyanın himayesi görevini yerine getirmesinin yolu açılmış olur. Ne var ki bu görev, içerde ve dışarda, iktisadî ve siyasal bir canlılığın yeniden kazanılmasına bağlıdır.
Bunun için, Birleşik Devletler’e bir on yıl yetmiştir.
Askerî başarılara, diplomatik zaferler eklenir: Onlara, petrollere el koymak üzere, Irak’a müdahale edip birkaç yıl içinde, bir milleti yok etmek gibi cinayetleri de eklemeli.
Birleşik Devletler’in ekonomik egemenliği bir gerçektir; ve onun eşsiz bir malî ve teknolojik temeli de vardır. Buradan kalkarak, kendisine uygun olacak bir yeni dünya düzeni yerleştirmeye gider. Bunun zorunlu sonucu, öteki ülkelerin ekonomilerinin de liberalleşmesidir; bu anlamda, dünyanın geri kalanına ödevler dağıtabilecektir. Böylece, liberalizmve küreselleşmeiç içedir. Her ikisinde de, Birleşik Devletler, başta gelen oyuncu ve asıl yararlanan durumundadır.
Gelişmeler, yeni bir dünya için - ister istemez - sorulara da yol açıyor: Küreselleşme kavramı, gitgide dünya çapında bir ekonomiyle bütünleşmeye götüren, malların ve hizmetlerin mübadelesi ile sermaye ve emek akışındaki gelişmeyi belirtse de kapitalist ekonominin dünya çapında genişlemesi söz konusudur. Gelişmenin kültür alanına bir yansıması olarak internetde, günümüzde, bir kültür küreselleşmesi değil, kültürel bir örneklik, bir Batılılaşma, dahası bir Amerikanlaşma olmakta. Böylece, egemen güç, yani Birleşik Devletler, küreselleşme diliyle, bir başka deyişle İngilizceyle, evrensel deriği birtakım değerleri dayatmış oluyor.
O değerler de şunlar: Demokrasi, bireysel irade, mülkiyet; ideolojilerin sona erdiğinde ısrar da onlara dahil!
Sonuç olarak, ortaya çıkan yeni dünya, Amerika Birleşik Devletleri’nin egemenliğinde, deyim yerindeyse tek boyutlubir dünyadır: İktisadî, teknik, siyasal, hatta askeri yönlenişleri Birleşik Devletler’ce çizilen Yeni Dünya Düzeninin dayattığı iş bölümüne uymaları istenir ülkelerden; ulusal devlettarihsel miadını doldurmuştur, ideolojiler de sona ermiştir, hatta tarihin sonudur denir.
Denir ama, onlara karşı söylenecekler de var... 90’lı yılların başında, bulunmaz Hint kumaşıymış gibi göklere çıkarılan Fukuyama adlı bir Amerikalı, Tarihin sonu geldi; dünya, liberalizmin tek ideoloji olarak egemen oluşu sayesinde sonsuz bir mutluluk çağına girmiştiryollu bir şeyler yazınca, Fransız yazar Alain Minc de, dayanamayıp Yeni Ortaçağ adlı bir kitap kaleme almıştı ve orada özetle şunları söylüyordu: Tam tersine, başı boş ekonomilerin, düzensizliğin, yolsuzluğun, mafyaların, din ve mezhep kavgalarıyla etnik boğuşmaların yaygınlaştığı yeni bir Ortaçağa giriyoruz.
Gelişmeler, Alain Mincı haklı çıkarmıştır.
İşin üzücü yanı, Samuel Huntington’un 90’lı yıllarda yayımlanan Uygarlıklar Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Oluşmasıadlı kitabında yaptığı gibi, tarih felsefesi havalarıyla ortaya çıkan, geçmişi olduğu kadar geleceği de bir dinler çatışması, özellikle de bir Hilal-Haç çatışmasıolarak düşünen kışkırtıcı kalemler görülüyor. Şu olgunun da altı çizilmelidir:
Kapitalist devletin, 1917 Devrimi’nin arkasından, kendi halkına, özellikle de çalışan sınıflara, dikkatlerin başka yönlere çevrilmemesi amacıyla bir ödün olarak verdiği iktisadî-sosyal haklar, daha da genel olarak sosyal devletanlayışı, sosyalist rüzgârların dinmesiyle gerilemekte, küreselleşmenin, özelleştirme propagandasının etkisinde kalarak devlet küçülmekte, sonuç olarak eğitimden sağlığa kadar en yaşamsal alanlar denetimden sıyrılıp - liberalizmin erdemleri adına! - özel çıkarlara terk edilmektedir.
Öte yandan, Üçüncü Dünya ülkeleri için, koşulların daha da insafsızlaştığı bir ortamda, devletin öncülük edeceği akıllı uslu bir planlamanın öncülüğünde kalkınmaktan başka çare yoktur. Miadı dolduğu söylenen Ulus-Devlet, onlara bu bakımdan da gereklidir. Milletlerarası camiada da Ulus-Devletlerden korkmak için bir neden de yoktur. Son olarak şunu da soralım: Liberalizme mahkûm muyuz?

Ayejj 24-10-2008 00:44

Amerikada başlayan ve yavaş yavaş bütün dünyaya yayılan ekonomik kriz, adı liberalizm olan insanlık dışı soygun düzeninin uzun süre ayakta kalamayacağı yönünüdeki beklentilerimizi kuvvetlendirdi.

AKHENATON 24-10-2008 01:10

Liberalizm denen ekonomik modeli dünya üzerinde uygulayan gelişmiş ülke yoktur. Gelişmiş ülkelerde Liberalizm hem düşünsel anlamda hemde ekonomik anlamda sınırları anayasaları ile çercevesi belirlenmiştir.

Yurdum insanı işine geldiği noktada liberal olur işine gelmediği noktada ona saldırır, nedir bunlar, konu Kemalist devlet olunca bir bakarsınız herkes liberal takılır, ekonomiye gelince herkes düşmandır.

Herkes önce kendine biz niye dürüst değiliz diye sorması lazım ki , sonra bu tartışmaları yürütelim.

Dünya üzerinde küreselleşme ve bölgeselleşme hareketinin önemli boyutları vardır ki i felsefe ve dinler yoluyla bu güne kadar yönetilen insan oğlu için zamanın sonu gelmiştir. Çıkarılan ekonomik kriz suni bir kriz olup, amacı BOP cevresinde ABD nin kendisisine dünyanın olagan üstü dönemlerinde kendisine güç oluşturabilecek unsurların gücünü azalma opersyonundan başka bir şey olmayıp konuyu 1. dünya savaşından ele alırsak ve bugün BOP projesinin niye 2012 ye endeksli olduğunu düşünürsek yapılan hamlelerin ne olduğunu açıkça anlarız.

İnsanların bu kadar sığ düşünebildiği bir dünyada ABD asla Mısırın düştüğü duruma düşmeyecektir.Yazık ki benim ülkemde puzzle'ın parçalarını birleştirebilen insan sayısı bir elin parmakları kadar az.Herkes düşmüş sağ-sol, kürt meselesine.Dünyanın tek yazgısı ölümdür ve dış kaynaklıdır.Tüm bu hazırlıklar onun içindir.

aydoe 25-10-2008 15:32

Türkiye başı dik, özgür bir ülke olabilmesi için kalkınmaya odaklanmalı
Sorun kalkınmada
Türkiye’de devletçilik, kapitalizmin zıddı olan bir sistem olarak düşünülmemiş, tersine, kapitalizmi geliştirici bir yedek güçolarak ele alınmıştır. Devletçilik politikası, ekonominin temel yapısının kurulması yolunda önemli kazançlar sağlamıştır.
Türkiye’nin 1 numaralı sorunu, kalkınmadır. Bu konuda çok düşünmüş ve yazmış olan Öztin Akgüç, bir yazısında, konunun özünü bütün açıklıkla belirtirken şöyle diyor: Türkiye, kalkınmaya odaklanmalı, kalkınmasını gerçekleştirmelidir. Türkiyenin bağımsız, başı dik, özgür bir ülke olabilmesi ve yaşayabilmesi için kalkınmaya odaklanması ve kalkınmaya birinci önceliği vermesi gerekir. Kalkınmanın temel öğesi de insandır.(Bkz. Kalkınmaya Odaklanmak, Cumhuriyet, 21.3.2008) Hoca, bu bağlamda sık sık yinelenen bir Çin atasözünü hatırlatıyor: Planın bir yıllık ise pirinç ek, on yıllık ise ağaç dik, yüz yıllık ise insan yetiştir.
Ama bu sorunun ciddiliğini fark etmiş miyiz?
Hoca, şöyle diyor: Biz ne yazık ki, dış güçlerin ayartısına, bazı iç güçlerin de kendi egemen konumlarının bozulmaması için yaptıkları baskılar sonucu, insan yetiştirme sorununu çok geri planlara attık; belki de amaçlar arasından çıkardık.
Dış güçler, iç güçler: Demek ki, kalkınmanın bağımsızlıkla da ilişkisi var.
1838 yılında İngilizlerle imzalanan bir Ticaret Anlaşması, Türkiye’ye bol ödün verirken ülkeyi Batı’nın açık pazarı haline getirecek bir çığır açar. Bağımsız Osmanlı ekonomisinin sömürgeleşme süreci başlamıştır: Türkiye, emperyalizmin boyunduruğunda sömürge tipi, yarı feodal-yarı kapitalistbir ekonomi olup çıkar. Osmanlı’nın borçlarını güvenceye bağlamak için de,Düyunu Umumiyekurulur (1881). İmparatorluk, 1. Dünya Savaşı’nın sonunda batarken boynunda bu borçların zincirleri de vardır.
1919-1922 yılları, Anadolu’da, başta Mustafa Kemal, emperyalizme karşı bir Millî Kurtuluş Hareketibaşlar ve zafere ulaşır. Hareket, sonuç olarak, emperyalizmin Türkiye’deki nüfuzuna darbe vuran millici, antiemperyalistbir atılım olmuştur. Devrimci milliyetçi kadrolar, bir yandan padişah, saltanat, hilafet gibi, emperyalizmin bağlaşığı kimi siyasal organ ve kurumları ortadan kaldırır ve Cumhuriyeti ilan ederken; öte yandan, emperyalizme karşı verilecek asıl mücadelenin iktisadî bir mücadeleolacağını da biliyorlardı. Ancak, bu mücadelenin yollarının neler olacağı konusunda berrak bir düşünceleri yoktu. Daha doğrusu, o günkü koşullarda, kapitalizmden başka bir sistemin uygulanmasına olanak olmadığına göre, soru şöyle ortaya konabilirdi:
Nasıl bir kapitalizm uygulanacaktı?
Liberalmi, devlet müdahaleciliğine açık bir kapitalizm mi?
İzmir İktisat Kongresi’nden (1923), liberalizmden yana bir karar çıkar. Ne var ki, özel girişim öncülüğünde kalkınma politikasının başarı sağlamadığı ve sağlayamayacağı çok geçmeden görülür. 1929’da Batı’da kapitalizmin büyük bunalımı da patlak verince, devletçibir politikaya gitmek zorunlu olur. 1923-1931 yılları arasında girişilen millî müteşebbisyaratma çabası, sonuçta, yabancı iş çevreleriyle uzlaşmaya yatkın işbirlikçi bir sınıfıngelişmesine yol açmıştı. 1950’ye değin sürecek olan dönem, artık devletçilik yıllarıolacaktır.
Ne var ki, hatırlatmalıyız, Türkiye’de devletçilik, kapitalizmin zıddı olan bir sistem olarak düşünülmemiş, tersine, kapitalizmi ve kapitalistleri geliştirici bir yedek güçolarak ele alınmıştır. Ancak, öyle de olsa, devletçilik politikası, ülke ekonomisinin temel yapısının kurulması, iktisadî bağımsızlığın sağlanması yolunda önemli kazançlar sağlamıştır. Bunların başında, yabancı ortaklıkların millileştirilmesi ve 5 yıllık kalkınma planları gelir. Ayrıca, özel sermayenin kârlı bulmadığı için kurmaya girişmediği bazı kuruluşlar, fabrikalar -demiryolları gibi- yine devlet eliyle kurulmuştur. Bu arada, Osmanlılardan kalma dış borçların da ödenmesi sürdürülmüştür.
Ancak, söz konusu politika, bütün yanlış tutumlarına karşın, dış yardım ve borçlanmalar olmaksızın bir ülkenin kendi kaynaklarıyla kalkınabileceğini, sanayileşebileceğini ispatlamıştır. Ulusal ekonomi, ulusal sanayihedefine - bir ölçüde de olsa - yaklaşılmıştır. Böylece, 1931-1945 yılları arasında uygulanan devletçilik politikası, Türkiye’nin son 150 yıllık yarısömürgeleşme tarihinde, emperyalizme karşı yürüttüğü en ciddi ve tutarlı başkaldırısı olmuştur.
Ne var ki, İkinci Dünya Savaşı ve ertesi, dünya tarihinde olduğu gibi, Türkiye tarihinde de bir dönüm olacaktır.
Türkiye, yeniden bağımlı ekonomiye döner.
İkinci Dünya Savaşı ertesinde, Türkiye’nin iktisadi ve sosyal tablosu hayli ilginçtir. Siyasal iktidar, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri asker-sivil bürokrat kadroların elindedir. Ne var ki, o yıllardan bu yana -bir ölçüde- burjuvalaşmış olan bu kadrolar, toplumda çeşitli sınıf ve zümrelerin muhalefeti ile karşı karşıyadır:
Böylece, iç ve dış zorunluluklar, tek partili dönemden çok partili bir döneme geçişi gerektirmektedir ve Kemalizmde bu geçişe engel değildir.
Demokrat Parti, işte böyle bir ortamda doğar (7 Ocak 1946). Ve ticaret ve maliye burjuvazisinin sözcüsüolarak, toplumdaki en geri ve kapitalizm öncesi kesimlerle, yani tefeci, ağa, şeyh ve dinci ideolojiyle bağlaşıklıklar kurarak, onların sömürü ağı içindeki geniş halk yığınlarını çevresinde toplar ve iktidara gelir (14 Mayıs 1950).
Demokrat Parti’nin iktidar yılları (1950-1960), işte bu sınıf ve zümrelerin çıkarlarının nasıl korunup geliştirildiğinin örnekleriyle doludur.
- Demokrat Parti, Toprak ağalığı düzenini korumakla, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nu rafa kaldırmakla büyük toprak mütegallibesinin gönüllerini hoş etti. Bununla da yetinmeyerek, Hazine topraklarını büyük çiftçilere peşkeş çekerek tarımdaki sömürü düzenini sürdürdü. Bu yüzdendir ki, toprakların belli ellerde toplanması olayı hızlandı. Gittikçe yoksullaşan, köylü yığınları da selameti kentlere göçte buldu. Günümüzdeki kentlerin gecekondu, sosyal mesken gibi dertlerinin kaynağı bu olaydır.
- Demokrat Parti, ticaret ve maliye burjuvazisine ve bunların da arkasındaki emperyalizme olan borcunu da, ticarette devlet müdahalesini azaltmak, yabancı sermayeye ayrıcalıklar sağlayarak özendirmek, onunla tatlı ortaklıkların kurulmasını desteklemekle yerine getirdi. Bunun sonucu, Türkiye’nin yeniden emperyalizme bağımlı bir ülke haline gelmesidir. İlerde, bu bağımlılık gitgide artacak; ülke, yeni bir iflasın eşiğine gelecek ve dış borçlar kuşaklar boyu sürecektir.
- Demokrat Parti, Cumhuriyet’in en temel ilkesinden, laiklikten ödünvermeyi başlatır ve sürdürür.
Sıra, demokratik ve anayasal düzendeki ilke ve kurumları çiğnemeye gelince, iktidardan 27 Mayıs 1960’ta uzaklaştırılır. Bu devrim, çağdaş bir anayasa ve ilkeler getirir. Ekonomi ve sosyal yaşam için de, yeni bir planlama çığırı açar. Ne var ki, bu çığırı hemen uygulamaya geçirmek yerine, tartışmalar Plan mı, pilav mı?” tartışmasına, Bu anayasa ile ülke yönetilemezreddiyesine dökülür; daha başka tartışmalar bir boğuşmaya döner ve 12 Eylül 1980 darbesine varılır.
Türkiye’nin yeni bir dönemi başlar.

aydoe 25-10-2008 15:33

12 Eylül 1980 ile başlayan Türkiye
12 Eylül’den sonra yapılan ilk genel seçimlerde, ANAP iktidara gelir ve başkanı Turgut Özal azılı bir işçi sınıfı ve sosyalizm düşmanıdır; 12 Eylül’ün laik ve demokratik Cumhuriyet düşmanlığını sahiplenmiştir. Turgut Özal Nakşibendilik ile iç içedir.
Türkiye’de kapitalizm, 60’lı yıllarla girdiği içe dönük, dışa bağımlı bir genişlemeyle 70’lerin sonunda tam bir bunalıma varır: Devlet, yeniden örgütlenmeyi istemektedir, ama Batı’nın ve yerli özel sermayenin istekleri doğrultusunda bir örgütlenmeyi dayatmaktadır. 1979’da hükümetin aldığı 24 Ocak Kararlarıbunu sağlar.
Uygulanması da bir zoru gerektirmektedir.
Siyasal örgütlenmenin en gerekli olduğu bir dönemde, demokratik kitle örgütlenmesinin en zorunlu olduğu bir dönemde, Türkiye bundan yoksundur. Kararlardan daha acı olan da budur.(Yalçın Doğan, Sevr’e Dönüş, Cumhuriyet, 4- Şubat 1980)
Beklenen darbe 12 Eylül 1980’de gelir. Sol-sağ çatışması hemen durur. Ve Türkiye, hızla bir hapishaneye döner: Şiddetin hedefi, en başta solculardır. Başta taşınan ideoloji de, Türk-İslam Senteziadına, faşizm ve dincilik karması bir bulamaçtır. Onun vurduğu ise, sadece solcular değil, topyekûn 1924 Devrimi, onun ilkeleri ve kurumlarıdır:
Olan biten, yeni bir anayasaya, 1982 Anayasası’na da yansır: Devrimci hüviyetinden soyunan Kemalizm, Atatürkçülükadıyla anayasaya serpilmiştir ve resmî söylemde adım başındadır; Cumhurbaşkanlığı da, anayasada tepededir, bütün anayasal sisteme egemendir.
İdeolojide bu başkalaşma, siyasal yaşama ve parlamentoya da yansır: Genel seçimlerde, ANAP iktidara gelir ve başkanı Turgut Özal da -az sonra- cumhurbaşkanı olur. Azılı bir işçi sınıfı ve sosyalizm düşmanıdır; 12 Eylül’ün laik ve demokratik Cumhuriyet düşmanlığını sahiplenmiştir; soyut bir Osmanlı hayranlığında gelip durmuş bir kafa olarak, 1923 Devrimi’ne Oldu bir kere!diye bakmaktadır; modernizmi, laik boyutunu umursamadan, dinle uzlaşma aranışı içindedir; din anlayışı da, Müslüman tarikatlar içinde en tutucu ve gerici nitelikteki Nakşibendilik ile iç içedir.
Öte yandan, Demokrat Parti’nin sonlarından başlayarak, özellikle de Adalet Partisi ile sanayileşme Türk ekonomisinin ana hedefi olmuşken, Özal, üretimi değil bir tüketim ithal toplumuna, paradan para kazanmayı esas almaya doğru çevirir gelişmeyi; mağazalar ithal mallarıyla dolup taşarken, - Deniz Kavukçuoğlu’nun deyimiyle - bir Vitrin liberalizmi kurar. Bu arada, her türlü siyasal, sosyal ve moral kuralı hiçe sayan bir anlayışla, toplum ve devlet ahlakının canına okur. Gelişmelere tuz-biber eken de budur!
Bu saptırıcı ortamda, sosyal demokratların da gözleri dolduran örnek bir etkileri görülmez; çünkü, aralarında bölünmüşlerdir.
Siyasal bölünmüşlük, istikrarsızlık ve banka rezaletleri: 4 Kasım 2002 seçimlerinin eşiğinde durum budur.
Seçimlerden sonra, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), tek başına hükümet kurmak da dahil, büyük bir çoğunlukla iktidara geçmiştir. Sonucun bir özelliği de şudur: 1950’den sonra, dinci partiler, laik partilerin kimliği altında, onların koltuğunda parlamentoya taşınırken, bu kez, tek başına iktidardadır.
AKP, Refah Partisi’nin yetiştirmesidir. Parti, açık açık söyleyemeyeceğinden, tıynetini yaptıklarından belli eder: Daha ilk günlerden, imam hatiplilerin, türbanın ve -yasaklıları da dahil - Kuran kurslarının yanlısıdır.
Ve devlet örgütünde kadrolaşmaya girişir.
Çok geçmeden de, TÜBİTAK’ı ele geçirmek için saldırıya geçer.
Bellidir ki, yeni parti, Cumhuriyet’in temel ilkelerinin başında gelen laikliğinin düşmanıdır ve onu yok etmek için bir strateji saptar.
Öte yandan, Avrupa Birliği’ne girmeye talip olur: Bu talipliğin baş nedeni, kendi dinsel kimliğini gözlerden kaçırmaktır. Bir de, ordudan rahatsızlığını rahatça dile getirebilecektir.
AKP’nin kalkınma yolunda tavrı nedir?
Partide yer alanlar, Turgut Özal’ın eğitiminden geçmiştir: Türkiye’yi, devletçiliği terk ettirip başta yabancı sermayeye açmaktır. IMF’nin emri altındadır ve onun koştuğu şartlardan biri de budur. Hemen uygulamaya geçirilir: Ülke, çok geçmeden, üretmeden tüketme cenneti olur. İthalat, ihracatı gerilerde bırakır ve dış borçlar da alır başını gider. Geçmişten kalan bütün devlet fabrikaları da babalar gibisatılır.
Yalnız onlar değil, bütün kıyılar, dağlar ve tepeler sermayeye açılır.
Tarım, ithalatın olduğuna göre terk edilir, o da çöker...
AKP o kadar geri ve gericidir ki, İlhan Selçuk’un belirttiği gibi, Türkiyede, sermaye -var hızıyla- İslamcılaştırılıyor(Bkz. Cumhuriyet, 15.7.2008).
Ya hedef alınan insan örneği nedir? Dindar!
Muhafazakâr nitelemesi iktidarın yaftası olur; ve çok geçmeden, Birleşik Amerika, Ortadoğu politikasında kullanılmak üzere Ilımlıİslametiketine dönüşür. Birleşik Amerika, bunu yapmaya cüret eder; çünkü AKP, parti ve iktidar olarak kendi eseridir, kucağındadır.
AKP’nin iktidarı boyunca, laikliği çiğneme bir politika olup çıkmıştır...

aydoe 25-10-2008 15:43

Demokrasinin neresindeyiz?
Ülkemizde demokrasiye doğru yürürken yapılan bütün seçimler, biçimsel demokrasiadına ya­pıldı ama bir türlü gerçek demokrasimiz olmadı, çünkü demokrasimiz, solve sosyalizmyasaklarıyla kuşatıldı.

Ülkemizde demokrasiye doğru yürürken 1946 seçimlerinden başlayarak bütün seçimler, bir biçimsel demokrasi adına ya­pıldı ve olan da bir sandık demokrasisi olarak ünlendi; böy­lece, gerçek demokrasimiz olmadı. Olmadı, çünkü demokrasimiz, sol ve sosyalizm yasaklarıyla kuşatıldı.
Böyle bir kuşatmada da, bir demokrasi kültü­rü yeşerip gelişemezdi. Gelişemeyince de, çağdaşlık ve laiklik bilinci, eleştiri duyarlığı, hukuk üstünlüğü fikri kökleşemedi.
Bugün toplum köklü bir reform ihtiyacında.
Ama kimler bunu gerçekleştirecek, gerçekleştirebilir?
AKP’nin yüzde 47’lik bir oy gücü olsa da, parti, güven ve huzur getirmesi bir yana, toplumu sürgit geriyor (Bkz. Gün­gör Mengi, Güç Bende, Vatan, 23.8.2008). Dahası, onun kültüründe bu maya yoktur. Hele hele, AKP’nin iktidarının, Profesör Yaşar Nuri Öztürk’ün ünlü deyişiyle, bir Allah ile aldatma olduğu ortaya çıkınca, bu iktidardan gelecekte demokrasi adına bir şeyler ummak beyhudedir.
Beklediğimiz artık muhalefettendir. Öyle olunca da sorun Na­sıl bir muhalefetsorusuna dönüşmüştür.
Türkiye’de muhalefet...

Günümüzde, parlamentoda muhalefet, başta Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) olmak üzere, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve kü­çük birkaç partiden oluşuyor. Son 22 Temmuz seçimlerinde, bü­yük parsa AKP’ye olmak üzere 340 milletvekili, CHP’nin bahtına 112, MHP’ye 71 milletvekili düşmüştür; 27 milletvekili de bağımsız durumda. 550 milletvekilinden oluşan Meclis’te iktidar ezici bir çoğunluğun elinde; muhalefet ise, rakam olarak yetersiz.
Ne var ki, muhalefetin ağırlığı sadece rakamlarla ölçül­mez; önemli olan onun aydınlığı ve vurucu eylemidir: Ta 1950’lerden başlayarak, CHP, başarılı ve ezici bir muhalefetin ör­neğini vermiştir.
Bu örnek, AKP iktidarı yıllarında ise daha çarpıcıdır: 3 Kasım 2002 seçimlerinde, parlamentoya kof, cahil ve Cumhuriyet düşmanı bir çoğunluğu dolduran, onu 22 Temmuz seçimlerinde daha da palazlandıran AKP’nin karşısında, CHP, 1923 Devrimi’nin bir mirası olarak, başta laik Cumhuriyet’e sahip çıkıp susturucu bir muhalefeti başlattı, onu bugün de sürdürüyor.
Anayasa Mahkemesi önünde verilen bir sınavın onurunu da zikretmeliyiz: AKP’nin, çoğunluğuna dayanıp anayasaya aykırı olarak çıkardığı yasalara karşı, yıllar boyunca -unutulmaz Cumhurbaşkanı- Ahmet Necdet Sezer vetoları ile direndi. Ona karşın Meclis’in inatla çıkardığı yasalara karşı, konuyu Anaya­sa Mahkemesi’nin önüne götüren, tek başına CHP oldu ve çok kez semereli oldu çabaları.
Onun parlamentodaki etkinliğini de hatırlatmalı!
CHP’nin, 27 Mayıs’tan sonra yenilikçi rolünü de söyleme­li: 1965 seçimlerinden sonra, Meclis’e, bizde ilk olarak -TİP’le beraber- giren sosyalizme bakıp, CHP, ortanın soluhareketini başlatmıştı. İlerici bir tavırdı bu! Bu tavrı, Bü­lent Ecevit, geliştirip pratiğe aktaracak ve ürünlerini topla­yacaktır.
12 Eylül faşizmi, her adımı olduğu gibi, CHP’deki bu uyanışı da çelmeledi: Bütün partiler gibi CHP de kapatıldı. Bir süre sonra partiler açıldığında, Ecevit, Demokratik Sol Parti’yi (DSP) kurarken, Deniz Baykal da yeniden CHP’yi açtı ve başına geçti. Ecevit-Baykal çekişmesi, her iki partiyi de zıt eylem­lere götürdü. Onlara, Murat Karayalçın, Sosyal Demokrat Halk Partisi (SHP) ile katıldı. Bugün, her üçünün birleşip “Sos­yal Demokrat Parti”yi yaratmaları bir ödevdir: Bu birleşme, CHP’nin çatısı altında olursa, daha isabetli olur.
Her üç parti arasında, sürükleyici olan da CHP’dir. Ne var ki CHP: 1) Parti içi muhalefet; 2) Program ve kitlelere verilecek mesaj; 3) Parti liderinin durumu bakımından, büyük eleştirilerin konusudur. CHP’de, parti içi muhalefetin yokluğu söylenir; partinin ideolojisinde büyük savrulmalar yaşanmıştır ve hâlâ yerine oturmamıştır; CHP’de liderlik mücadelesi, bir yarış biçiminde değil, büyük bir çatışma, bir yok etme mücadele­si biçimde geçiyor genellikle (Bkz. Orhan Bursalı, Parti Gele­neği ve CHPCumhuriyet, 24.8.2008).
Hepsinin kaynağında da Deniz Baykal görülüyor.
CHP, bu sorunlardan hızla arındırılmalıdır. Bu olmazsa, partinin geleceğini tehlikeye düşürecek, değil mi?
MHP, parlamentomuzda muhalefetin ikinci büyük partisidir. Ülkemizde, 1960’larla başlayan ilerici ve devrimci gelişmelerin karşısında, sağcı, şoven ve tutucu çevrelerin temsilcisi olarak doğan MHP’nin bir kaynağı da Türk-İslam sentezidir. Bu kan uyuşmasının sonucu olarak MHP, AKP’nin yandaşı olarak yürüdü ve yürüyor.
AKP ile MHP aslında tek partidir

Bir yıl önce, Cumhurbaşkanlığı seçiminde ve türban ile ilgili anayasa değişikliğinde AKP’ye destek veren MHP, son 26 Ağustos 2008 günlü bir basın toplantısında da yeni bir yol haritası verirken, aynı tutucu yönünü belirtiyordu: Bahçeli, üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasını laiklik ilkesine aykırı görmüyor; anayasada parti kapatmayla ilgili maddelerin de değiştirilmesi konusunda AKP’ye destek vermeye hazırdı (Bkz. Fikret Bila, Bahçelinin önerdiği Yol Haritası”, Milliyet, 27.8.2008; Bekir Coşkun, Tek Parti Dayağı”, Hürriyet, 28.8.2008).
- Özetle MHP, AKP’nin muhalefetteki uzantısıdır.
Muhalefette, ayrıca İşçi Partisi, ÖDP, solcular, Kürtler...
Türkiye’de, ciddi bir muhalefete ihtiyaç olduğu bir gerçektir. Özellikle güçlü bir sol alternatifbeklentisinde herkes görüş birliği içinde.
Partiler ve seçimler

Parlamento içinde ve dışında, demokratik oyunun önde gelen aktörleri, siyasal partilerdir. Onların sağlıklı bir yapı ve işleyiş içinde olmaları pek önemlidir. Öte yandan, hem toplumda çeşitli görüşlerin parlamentoda temsil edilmesine olanak sağlayacak, hem de sağlam bir Meclis çoğunluğu yaratacak bir seçim sistemi yaşamsaldır.
Bizde, her ikisi de hastalıklıdır.
Gerçekçi bir Seçim Yasası ve demokratik bir Siyasal Partiler Yasası ortaya koymakta eksikliğimiz, bize çok şeyler kaybettirdi ve kaybettirecek.
Gerçekten, siyasal partilerimiz, liderlerin mutlak egemenliği altında nefes alabilen, bir anlamda liderlerin padişahlık yetkilerikullanabildikleri otokratik yapılar durumunda. Kimin nereden aday olacağına karar verme yetkisi, ilahi bir hakmış gibi tek bir kişiye, genel başkana aittir.
Böylece adaylar, demokratik bir yarışmadan geçmeden, lider nezdinde taşıdıkları ağırlık ya da sadakatlerinin ödüllendirilmesi sonucu listeye giriyorlar. 1960’lı, 70’li yıllarda AP ve CHP gibi büyük partilerde aday listeleri -büyük ölçüde- bir önseçimle belirlenirdi. Türkiye, bugünkü haliyle, 1970’lerin parti içi demokrasi anlayışının hâlâ gerisinde duruyor.
Demokrasi ve siyasetin geleceği adına, kaygılandırıcı gözlemlerdir bunlar.
Siyasal partiler ve seçim yasaları, buna bir çözüm getirmelidir.
Sorunlardan biri de, seçimlerde baraj engeli”.
Barajın, -yüzde 10 gibi- hiçbir Batılı demokraside görülmeyecek denli yüksek tutulmasının biri açık, biri de gizli iki nedeni vardı: Açık gerekçe, parlamentoya küçük partilerin girişini engellemek, giderek koalisyon olasılığını azaltmaktı; gizli gerekçe ise, Kürt partisinin ve köktendinci küçük partilerin Meclis’e girmelerini önlemekti. Gizli gerekçenin artık geçerliği yok: Köktendinci küçük parti kalmadığı gibi, Kürtlerin -bağımsız ya da ittifaklarla- o çatının altına girmeleri durdurulamaz, nitekim durduralamadı, hem böyle bir önlem gereksizdi de.
Açık gerekçe ise, 3 Kasım seçimleriyle ters bir sonuç vermiş, koalisyonlardan kurtulalım derken, büyük bir seçmen kitlesi parlamentoda temsil edilemez duruma düşmüş; halkın iradesi tam anlamıyla Meclis’e yansıyamamıştır.
Özetle, yüzde 10 barajı engeli, demokrasinin olgunlaşmasını engelliyor hâlâ...
Son olarak, demokrasimizin olgunlaşmasının bir engeli de şu: Milletvekili dokunulmazlığını, yasama dokunulmazlığıile sınırlı olarak değil de mutlak olarak anlamak, siyasetimizi kirletiyor. Rüşvet yiyenler, kamu kaynaklarını savuranlar, hırsızlar dokunulmaz olmamalı. Çare, yargının sistemi denetlemesidir. Bunu sağlamak için de anayasada değişikliğe gitmeli; ama süratle!..

Anayasaya göre Türk demokrasisi
Anayasaya göre, Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir(2. madde).
Gerçekte Türkiye Cumhuriyeti nedir?
Profesör Emre Kongar, 18 Ağustos 2008 günlü Cumhuriyet’te, Demokrasi mi, İslamcılık mı, Faşizm mi?başlıklı yazısında, bu soruya, en başta da bir sosyolog olarak eğiliyor; gerçekleri sergiliyor ve kararı okurlarına bırakıyordu.
Hoca, önce iktidar yanlısı medyaya eğiliyor, oradaki tespitleri sıralıyordu:
O medyaya göre Türkiye küreselleşiyor...
Dünyayla bütünleşiyor...
Avrupa Birliği yolunda emin adımlarla yürüyor...
Reformlar yapıyor...
Daha da çağdaşlaşıyor...
Daha da uygarlaşıyor...
Demokrasiyi daha da geliştiriyor...
AKP iktidarı da bütün bu gelişmelerin öncüsüdür. Ne var ki, Hoca, olup biten gerçeklere eğildiğinde, toplumun ne tür çağdışı ve olağandışı koşulların içine atıldığını görüyor ve isyan ediyordunuz.
Bir yandan da sosyal devlet çökertiliyor...
Hukuk devleti de hak götüre...
Hoca, anayasanın 2. maddesini yeniden tekrarlıyor ve gerçeklere göre, yeni sorular soruyordu: Bu rejimin adı demokrasimidir? Ilımlıİslammıdır? Şeriat mıdır? Yoksa düpedüz, bildiğimiz faşizm midir?
Kararı okurlara bırakıyordu Hoca.
Okurlar, bugün de bu sorularla karşılaşsalar, şu ya da bu soruya yanıt vermede duraksamalar yaşacaklardır: Ülkeyi ılımlıİslama ya da düpedüz şeriata yönlendirmede, açık ya da sinsi örneklerin etkisinde kalacaklardır. Faşizm de, şu ya da bu köşede birden ortaya çıkıp kan döküp kayboluyor; ya da Ergenekon iddianamesinde olduğu gibi, bir mahkemenin bir iddianamesinde sırıtıyor. Okurlar, yanıt verirken, bu olguların etkisinde olabilirler.
Ama, büyük bir kitle, demokrasi konusunda şöyle demekte duraksamayacaklar: Türkiyede çağdaş anlamda bir demokrasi yoktur, Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde, hemen herkesin arzusuyla, bir demokrasi kurmaya başladı!.. Ne var ki, deneme, çelmelere, hatta ihanetlere uğrayarak buralara geldik. Vardığımız noktada AKP iktidarı bulunuyor.
Bize en çok zarara malolan bu iktidardan -bir an önce- kurtulmak, başta gelen davamızdır: Demokrasinin geleceğine inanıyorsak, bu davayı kazanmalıyız; kaybedersek, demokrasinin geleceğini de kaybedeceğiz...

KızıL 25-10-2008 19:01

asla liberalizme mahkum değiliz. Hiçbir ülke hiçbir sisteme mahkum değildir sadece egemen sınıfların egemen olmak için seçtikleri bir tercihdir liberalizm kapitalizm zorunlu olarak dayatılamaz. Ancak bastırılmış halkımız bu gideşata dur diyecekler özellikle türkiyede 80 döneminde ciddi şekilde sindirildiler kitap okumayı değil yakmayı öğreten bir nesil nerde okuyan birini görse anarşik damgası ve hızla gericileştirilen Türkiyemizde bütün bu yapılanlar liberalizmin kontrol altına alma çalışmasıydı. Dinci gericiliği aşılayan ve bilimin önünü kesen bu çabalar kapitalizmin sürekliliği için gerekmektedir. Asıl olan halkın bu duruma dur demesi am aöncelikle kendisini bu bataktan kurtarmalıdır aksi halde evet liberalizme mahkum olunacaktır. Çünkü liberalizm bir özneyle bir öncü partiyle v.s yıkılamaz halkın desteği olmak zorundadır çok özel bir koşula sahiptir Türkiye bizim ülkemizde olan biçok olay dünyanın gelişmiş ülkelerinde olsa kıyametler kopmakta bakınız fransada geçtiğimiz yıllarda bazı özelleştirilme konularında neler olmuştu işçi sınıfı ayağa kalktı! aydınlar yazmaya başladı! öğrenciler üniversite lise işgallaerine girdi! banliyölerde çatışmalar çıktı! sonuç: hükümet geri adım atmak zorunda kaldı!! ve hiçbir taslak hayata geçirilemedi v.s halkın daha fazla siyasete katılması daha fazla biliçlenmesi en çok ihtiyacımız olan şey...

aydoe 26-10-2008 18:58

Cumhuriyet yurttaşını yaratan eğitim 1950’lerde uğradığı ihanetle içi boşaltılmış bir hal almıştı
Okulu ve toplumu kurtarmak
Eğitimin yaptığı iki şey var: Biyolojik olarak -insana özgü yetilerle- dünyaya gelen insan yavrusunu büyütüp yetişti­rerek topluma kazandırmak; bunun yanı sıra, toplumda maddi ve manevi bir birikimi aktarırken, onu, içinde doğup yetiştiği bir yurdun, giderek bir devletin değer ve idealleri ile donatmak, yani bir yurttaş yaratmak.
İnsan ve yurttaş: Eğitimin eseridir bu!
Ama eğitim, her şeyden önce ulusaldır.
Ya evrenselin payı? Her eğitimin kumaşında -şu ya da bu ölçüde- evrenselden birkaç renk bulunur; bir eğitimin de­ğeri de elbette bu renklerin çokluğu oranındadır.
Türkiye’de 1923 Devrimi’nin yol açtığı eğitim, Aydınlanma’nın doğrultusunda olarak, fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür kuşaklar yetiştirmek isterken ve laikliği de, temelle­rin harcına katarken, evrensel kültürün en önemli sayfalarına gözlerini çeviriyordu; bunun yanı sıra, ulusallığı derken de, kendi ülkesinin gerçeklerine yöneliyordu. İslam dünyasında, her ikisi de yeni idiler; ve yeni bir insanın doğuşunun habe­rini veriyordu. O yeni insanlar, yine Müslüman dünyada, ilk kez gerçekleşen laik bir Cumhuriyetin yurttaşları olacaktı.
Cumhuriyet, yurt sevgisi üstüne kurulmuştur.
Bunlar, Türkiye’de gerçekleşti, sonra da ihanete uğradı.
1950’lerle başlayan bir ihanet...
1950’lerle başlayan bu ihanetin gizlisi saklısı yoktur artık: Çağdaş dünyada bağımsız, demokratik ve laik bir toplumkurmanın kararlılığı ile çok yollar kat etmiş olanların yerine gelenler, ülkemizde, daha ilk günden bu çizgiye ve idea­le karşı çıkmışlardır. Toplumda, emperyalizmle işbirliği içine giren tutucu, giderek gerici sınıf ve zümreler iktidarı ele ge­çirmenin yolunu bulmuş; bağımsızlığın kalelerini emperyalizme teslim ederken, o kalelerden biri olan eğitimi de ona peşkeş çekmişlerdir.
Geriye doğru atılan adımların ve toplumu bir çözülüşiçine sokmanın da gizlisi saklısı yoktur: Halkevleri’nin ve Köy Enstitüleri’nin kapısına kilit vurmanın yanı sıra, okullara yeniden din derslerinin girmesi; aydın din adamı safsatasının eseri olan imam hatip okullarının diriltilip -yüzlerce okul halinde- bir ağa dönüşmesi ve giderek, mesleksel niteliğini kaybedip temel eğitimde bir ikinci seçenek olması; İslam Enstitüleri, her üniversiteye bir caminin yanı sıra, bir ilahiyat fakültesi açılıp sayısının yirmiyi aşması; açık-gizli Kuran kurslarının binlerceye varması, gerçekliğin bir yüzüdür. Bir öteki de şudur: Ülkemizde, okul sayısından fazla cami vardır ve Diyanet Başkanlığı’nın yıllık devlet bütçesindeki yeri, Milli Eğitim Bakanlığı’nınkinin kat be kat üstündedir. Gazeteleri ve televizyonları ile, dinciliğin medyada tuttuğu yeri hatırlatmak bile fazladır.
Gerçek şu ki, bir din bataklığı içindedir toplum.
Demokrat Parti’den başlayarak hemen hemen hiçbir parti, ya da dönemi yoktur ki, ülkeyi bu bataklığa itelemekte çabası olmasın. Ama asıl 12 Eylül rejimidir ki, açtığı çığırla, anayasada, liselere kadar zorunlu din dersi koyarken, eğitimden ilerici, demokrat ve devrimci aydınları tasfiye etmiş ve dizginleri, tepeden tırnağa gerici, Türk-İslam senteziyandaşlarının ellerine bırakmıştır.
21. yüzyıla işte bu kayıplarla gelip girdik.
3 Kasım 2002 seçimlerinden beri, tablo daha da berraklık kazanmıştır ve AKP iktidardadır: Yurdun başka sorunları karşısındaki tavrı bir yana, eğitimde tam bir karşıdevrimce davranış içindedir. Siyasal İslamcı bir parti olarak, üstelik tek başına iktidarda olmanın verdiği cesaretle, dini sömürüp devlette gitgide kadrolaşırken, laik ve ulusal eğitimde de tahribatta bulunmaktadır. Eğitimde, ileriye doğru adım atma bir yana, gelecek için de bir getireceği yoktur. İçinde, eğitimin de yüzdüğü din bataklığının kurutulmasını bu iktidardan beklemek ise hiç mümkün değildir.
Her yönünden tehlikelidir bu parti!
Tehlikeliliği, sadece dinci olmasından değil neoliberal ideolojiyi sahiplenmesinden de kaynaklanıyor.

‘Yeni Eğitim’ adına yutturulmak istenen
Şu pek biliniyor: Yeni liberalizm, doğaya ve yaşama ilişkin her şeyi metalaştırıp pazarlarken, belki daha da korkunç olarak ortaklaşa olmamız gerekeni yıkıyor,kamusalla sosyali de, piyasanın emrine veriyor; bu arada, okula bir işletme diye bakıp, devlet elindeki eğitime de saldırıyor ve üstünde baskı kuruyor.
Türkiye’de, 1980’li yıllarda uygulanmaya başlanan nooliberal politikalar, sosyal yaşamın tüm alanlarını yıkıp soysuzlaştırırken, eğitimi de bozup çürütmekteoluşu da artık ayyuka çıkmıştır; ülkede, bugünkü haliyle, sağlıklı bir eğitim hizmeti verilemez. Eğitim toplumun geleceğidir derken, şu doğruların yeniden altını çizmeli: Eğitim hakkı toplumsal bir haktır, eğitim de kamu hizmetidir; eğitim hizmeti, tüm yurttaşlara eşitçe sağlanmalı ve söz konusu hizmet de, kamusal kaynaklara dayanılanarak gerçekleştirilmelidir. Öte yandan, küreselcilik”, “yerelleşmeyleeğitimin ulusallığı ortadan kaldırılmaktadır. Oysa, günümüz dünyasında Türkiye’nin ihtiyacı, evrensel değerler üzerinde yükselen ulusal eğitimdir. Bu, toplumda var olan eşitsizliklerin giderilmesi, ülkenin ekonomik, sosyal, siyasal birliğinin sağlanması için temel zorunluluklardan biridir. Böyle bir eğitim sisteminin hayata geçirilmesi ise, neoliberal özelleştirme politikalarına son verilmesi ve eğitimi tüm halk için kamunun ele alması ile mümkündür.
AKP, aksi görüştedir ve doludizgin yürüyor.
Dış politikada, ABD’nin izinde ve ne koşulla olursa olsun Avrupa Birliği’ne (AB) girmek tutkusuyla çırpınırken eğitimde de dışardan pompalanan neoliberal telkinlere kucak açıyor.
Kimi örnekler, yeterli bir fikir veriyor.

aydoe 26-10-2008 19:01

Eğitimde bozguna doğru
Son yıllarda üniversite ve lise giriş sınavlarında sıfır alanların yekûnu, eğitimin sorun olmaktan bozgun olmaya doğru gittiğini gösteriyordu. O sıralarda Profesör İsa Eşme, eğitim sistemindeki çöküşün nedenlerini sıralarken (Cumhuriyet, 31 Temmuz 2004), eğitime kaynak aktarmada cimriliği sık sık değişen eğitim politikalarını, çağdaş olmayan öğretim yöntemlerini gösteriyor ve özellikle, yetiştirmeci eğitimyerine yarışmacı eğitimin sistemin omurgası olduğunu belirtiyordu.
Ona göre, yarışmacı eğitim, sınava odaklı eğitimdir. Bu eğitimde eğitim araç, sınav amaçtır. Bu eğitimde, heveslendirme yok; nedenlere inme, tartışma ve sorgulama, kendini ifade etme, anlama, yaratıcılık, eleştirici düşünme yok. Ne var? Olabildiğince test, sadece o var! Çocuklarımızı, işte bu teste dayalı sistem okullardan soğutmuş, yaratıcılıklarını, sorgulayıcı güdülerini ve özgüvenlerini köreltmiştir.
Sorumlu kim?
Elbette yalnız bu hükümet değil, 1946’dan bu yana yönetime gelen hükümetlerdir; ufku dar politikacılardır; eğitimde sorgulayıcı, araştırıcı yurttaş yerine itaatkâr kul yetiştirmehedefini benimseyen zihniyettir.
Profesör Eşme, Ne yapılmalısorusunu şöyle yanıtlıyordu:
1. Bir eğitim seferberliği başlatılmalı;
2. Eğitime kaynak aktarılmalı;
3. Öğretmen yetiştirme daha ciddiye alınmalı;
4. Ezberci eğitim terk edilmeli;
5. Bunun sağlanabilmesi için de, eğitimin başına dini eğitim kökenliler değil, çağdaş eğitimi özümsemiş, eğitimde bilim ve aklın önemine inanmış, üretken, yetenekli eğitimciler getirilmeli;
6. Sınava odaklı eğitimin önlenmesi için ortaöğretim yeniden yapılandırılmalı!
Profesör Eşme’nin söyledikleriyle, eğitimde reform konusu daha da yerine oturuyor.
Bir de şunu hatırlatmalı: Eğitim, bir bütündür, reformu da öyledir, kendi içinde bölüp parçalanmamalı, oyuncak sanıp oyalanmamalı; öte yandan, eğitim, toplumun öteki sorunlarından, örneğin nüfusa istikrar getirmekten, sanayide olduğu gibi, tarımda kalkınmadan da bağımsız değildir.
Bu bütünü gözden kaçırmamalı!
Konumuza son verirken ne demeli?

Din oligarşisi’nin bir eseri
Yetiştirmeci yerine yarıştırmacı eğitimin, eğitim sisteminin omurgası haline gelmesi öğrenciyi okuldan soğutuyor.
Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Yılmaz Esmer ile ekibinin yaptığı 18 Ağustos 2007 günlü Milliyet’te bir araştırma, din, dindarlık, laiklik konularında, toplumumuzun gelip durduğu noktayı pek güzel gösteriyordu:
Örnekler şöyleydi:
- Dünyayı ve evreni anlayabilmek için din kitapları mı, yoksa bilimsel buluşlar mı önemli?
AKP’li seçmenlerin yüzde 59’u, MHP’li seçmenlerin yüzde 46’sı ve CHP’lilerin yüzde 1’i yaşadığımız dünyayı ve evreni anlamak için din kitaplarının bilim kitaplarından daha önemli olduğunu düşünüyordu.
4 Din ve dünya işleri kesinlikle birbirinden ayrılmalı mı, yoksa birbirinden ayrılamaz mı?
Seçmenler içinde AKP’lilerin yüzde 47’si, MHP’lilerin yüzde 28’i ve CHP’lilerin yüzde 10’u, Din işleri ile dünya işleri birbirinden ayrılamazdiyordu.
4 Ramazan ayında, lokantalar/yemek yenen yerler, gündüz açık mı kalmalı yoksa iftara kadar kapanmalı mı?
AKP’lilerin yüzde 53’ü, MHP’lilerin yüzde 30’u, CHP’lilerin yüzde 12’si, kapalı kalmalıdiyordu.
4 Pek çarpıcı bir soru: Bir kadının plajda, havuzda mayoyla dolaşması günah mıdır?
AKP’ye oy verenlerin yüzde 83’ü günah diyor; bu oran, MHP’lilerde yüzde 63, CHP’lilerde yüzde 14 idi.
Araştırmada ayrıca şu iki sonuç: Her 4 seçmenden biri, Türkiye’nin AB’ye tam üye olup olmadığını bilmiyordu.
Tüm seçmenlerin yüzde 60’ı da, cumhurbaşkanının dindar olmasını önemli buluyor; yüzde 48’inin gönlünden geçen ad da Abdullah Gül’dü!
İşte 22 Temmuz seçmeninin davranış ve tercihlerini gösteren araştırmadan çıkan sonuçlar!
İktidar partisini yüzde 48 oyla öne çıkaran AKP’li seçmenlerin kafası pek güzel belli oluyor. Gerçi ta 1950’lerden gelen çaba boşa çıkmamış, ama çarpıcı olan dinci oligarşi,en başta eğitimi ele geçirirken, bütün bir topluma da el koymuştur; onu yaparken de, o eksik, özürlü ve yoz çok partili düzenimizle, demokrasiyi de ele geçirmiştir.
Peki ne yapmalı?
Toplumu da, okulu da kurtarmak...
Temel iki sorunumuz var: İktisadi ve sosyal kalkınmamızı gerçekleştirerek çağımızı yakalamak ve onun içinde, saygın bir toplum olarak yer almak; öte yandan, yalnız yasalardan oluşan bir sistem olarak değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi olarak demokrasiyi kurmak, özgürlüğün nimetlerinden yararlanmak.
Her ikisi de birbirine bağlıdır bunların.
Ve her ikisini de gerçekleştirmek, yeni bir insan yetiştirmemizi gerektiriyor.
Bu insan, bireysel kurtuluşa değil, toplumsal kurtuluşa inanan; ilerlemeye ve geleceğe yönelmiş, geriye değil ileriye bakan; aklın ve bilimin öncülüğünü kabul etmiş, öyle olduğu için de sistemli düşünen, tartışan ve yaratan; barışa, emeğe, insan haklarına, hoşgörüye, demokratik değerlere baş köşede yer veren insan olacaktır.
Çağımızın fethine de bu insanla çıkacağız!
Ne var ki, yurdumuzda yürürlükteki düzen, bu idealin karşısındadır. Bu bir düzen de değil, ahtapottur aslında: Kimi kollarıyla, insanlarımızın boğazını sıkar ve toplumu onlar için bir cehenneme çevirirken; kimi kollarıyla, okuldan üniversiteye değin eğitim ve öğretimin bütün ocaklarını da kuşatmış, çocuklarımızın ve gençlerimizin çevresine karanlığın duvarlarını çekmiştir. Gittikçe boğucu hale gelen bu ortamda, genç kuşaklar, aydınlık yarınları yaratmanın bilgi ve becerilerini kazanamadıkları gibi, demokrasinin en sağlam güvencelerinden biri olan demokratik bir politik kültürü de özümseyemez durumdadırlar. Toplum bir cangıla dönmüş, okul anlamını yitirmiştir bir bakıma.
Toplumu da okulu da kurtarmak gerekiyor.

aydoe 27-10-2008 23:03

İtilmek ve ikinci sınıf görülmek kadının doğasından değil tarihten gelen bir durum
Kadınların savaşı sürüyor
Kadın sorunu cinsel bir ayrımcılığa dayanır, dünya çapındadır ve hep günceldir. Nerede olursa olsun, erkeklerle kadınlar arasında güdülen derin eşitsizlik, bir vesileyle patlak verir. Ülkesine göre, kadınların çalışma yaşamında ya da eğitim olanaklarından yararlanmada açık bir eşitsizlik ya­şanır; ya da siyasal iktidarı kadınlarla erkeklerin eşitçe paylaşmaları yolunda -kadınlar aleyhine- bir temsil edil­meme durumu vardır. Daha da vahim olanı, kimi toplumlarda kadınların, korkunç bir cinsel açlığın, bu arada dinmez bir şiddetin sultasında yaşamasıdır: Aile içi şiddet, töre cina­yetleri...
Her iki cinsin statüleri arasındaki farklılığın, kimi zaman iddia edildiği gibi, fizyolojik dayanakları var mı?
Artık biliyoruz, kadının doğasından değil, tarihten ge­len bir durumdur bu itiliş; tarih boyunca, kozmolojiler, dinler, boş inançlar, ideolojiler, edebiyatlar, yarattıkları kadın imgesiyle, böylesi bir itilişi hazırlayıp durmuşlar­dır. Kadının doğası”, “ebedi kadındiye bir şey yoktur; cinsler arasındaki farklılıklar toplumların yarattığı gerçekliklerdir, doğadan gelmezler.
Ve kadın olarak doğulmaz, kadın olunur!
Öte yandan, kadınların tarihi, genel tarihten olduğu gibi erkeklerin tarihinden de ayrılmadan, her iki cinsin eşitliğine doğru ağır ağır yürümüş bir tarihtir; 19 ve 20. yüzyıllardan beri yaşananı da bir devrimdir. Kadınlar, hâlâ sömürülüyor dövülüyor, ırzına geçiliyorsa da, kayıtsız­lığın ya da boyun eğmenin çağı bitmiştir. Kadınların devrimi gerçekleşmiştir; ona karşı çıkmak mümkün değildir.
Türkiye de bir “Kadınlar Devrimi” yaşamıştır...
Batı’da Kadınların Devrimine, özellikle kadın-erkek eşitliği gerçeğine, gecikerek de olsa Türkiye de katılmıştır; ve bu, Batı’daki Aydınlanmanın -akılcı ve laik- devriminin, sonunda Türkiye’ye ulaşmasının bir sonucudur. Bu süreçte, kesin ve radikal adımları atan da, bağımsız, laik ve demokratik Cumhuriyet olmuştur. Söz konusu uyanışı yaşayan, bütün Müslüman dünyada tek ülke de bizimkidir.
Ne var ki Türkiye’de, yarım yüzyılı aşan bir süredir, laik ve demokratik devrime karşı güçler, başta da İslamcılar, kadın-erkek eşitliğine direniyor; kadın sorununun çözümünü yokuşa sürüyorlar. Böyle bir ortamda, Cumhuriyet Aydınlanmasının kadınların davasına açtığı ufukları, özellikle de Medeni Yasa Devrimi’ni her zaman savunmalıyız. Öte yandan, ülkemizde, kadın özgürlük hareketinde, 1980’lerle başlayan ve Avrupa’daki rüzgârlara duyarlı değişiminin getirdiği zenginliğe de sahip çıkmalıyız!
Gerçekten, Türkiye’de o yıllarda tartışmalar, çetin koşullarda yapılmıştır: 70’li yıllarda, ülke, bir tür savaş içindeydi; 80’li yıllara girdiğimizde ise, bu savaş, sonunda bir faşizm getirmişti: 12 Eylül 1980’de, ülkede, insan hak ve özgürlükleri ortadan kaldırılıyordu; sol düşünce korkunç bir darbe yiyor ve sağcı, dahası şeriatçı düşünce ve güçlere -iktidara kadar- bütün kapılar açılıyordu. Türkiye’de, bu koşullarda, kadın hareketi ve feminist düşünce yeni ve değişik bir ivme kazanmış ise, başta kadınların direnişi ve yaratıcılıkları rol oynamıştır; hepsi de, çağdaşlaşma ideolojilerinden yola çıkıyorlar ve birbirlerini tamamlıyorlardı. Sonunda, korkulan da başa geldi: Kasım 2002’de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidara geçti. Muhafazakârlıkın altında dinci/şeriatçı bir ideoloji; liberalizm altında da, ulusal birikimi tasfiye ve bireyci kazanç bulunuyordu; muhafazakârlıkla uyutup liberallikle soymakda çok geçmeden gerçekleşti.
Böyle bir iktidarın, kadın hareketimizin, 1980’lerde gerçekleştirdiği değişimi daha ilerilere götürmesi, ilerici ve geleceğe açık yürüyüşüne omuz vermesi düşünülebilir mi?
Ayrıca hatırlatmalı: Ülkemiz, kahredici çelişkiler içinde. Kabaran yoksul kitleye, gitgide çoğalan işsiz milyonlar eklenmiştir. Ekonominin sürekli büyüdüğü haberleri bu insanları doyurmuyor. Bir de, aşırı nüfus artışı ve köylerden kentlere akan denetimsiz göç korkutuyor. Böyle bir ortamda, yükün ağırlığını taşıyacak olanlar kadınların omuzları değil midir?
Tarım kesimindeki kadınların derdine, kentlerde başkaları ekleniyor.


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:04 .