|
Tüm İktidar gene sovyetlerde olacak
|
Bunlar teoride güzel sözler ancak uygulama deneyimlerine göz atmakta fayda var:
SSCB deneyiminden bir örnek:
Lenin döneminde fabrikaların yönetiminde işçilere tam söz hakkı ve tam katılım hakkı veriliyor ancak fabrikaların yönetiminde o kadar çok tartışma ve zaman israfı oluyor ki hem kaos ortamı hem de fabrikada her kişinin yapması gereken özel görevleri aksıyor. Karar alma süreçleri uzuyor bazen uzamaya rağmen sonuçlar da alınamıyor dolayısıyla üretim durma noktasına geliyor.
SONUÇ: Uygulama daha Lenin döneminde kaldırılıyor.
Çin'de Mao dönemi deneyimlerinden bir örnek:
Köylülerin verecekleri vergi oranını belirleme hakkı kendilerine veriliyor. Köylüler o kadar düşük bir vergi oranı belirliyor ki bu vergilerle devletin kamusal harcamaları karşılaması mümkün değil!
SONUÇ: Uygulama daha Mao'nun hayatı döneminde kaldırılıyor.
"İktidar Sovyetlere" sloganının uygulanabilirliği problemlidir. İşçinin ve köylünün çıkarına olan her zaman toplumun genelinin çıkarına değildir. Burada yerel yönetimlerin özerkliğinin değil herşeyi işçi ve köylüye endekslemenin, onları adeta kutsallaştırmanın yanlışlığını vurgulamak gerekiyor. Sosyal devlet anlayışı gereği emekçileri ön plana alan politikalar izlenmeli ancak toplumun genel çıkarları daha önde olmalı.
Özerk yönetim uygulamaları ekonomik birimlerde değil ama toplumun genelinde batı toplumlarında Sosyalist toplumlara göre çok daha başarılı şekilde uygulanmıştır.
Tüm eleştirlere ve hegemonyacı karakterine rağmen ABD demokrasisi SSCB ve Çin demokrasisinden, K. Kore demokrasisisnden çok daha ileridedir. Hemen somut bir örnek verelim "Fahreyhayt 9/11" adlı rejim karşıtı bir film Amerika'da yayınlanabiliyor. Ancak SSCB veya Çin gibi ülkelerde benzeri rejim karşıtı filmlere izin verildiğini görmüyoruz. İzin verilmek şöyle dursun *böyle işlere yeltenenlerin başlarına ne geldiğini de biliyoruz. Bir örnek de buradan, Aleksandr Soljenitsin:
Aleksandr İsayeviç Soljenitsin (d. 11 Aralık 1918, Kuzey Kafkasya, Kislovodsk),1970 nobel Edebiyat Ödülü sahibi Rus yazardır.
1942'de üniversite diplomasını aldı. 1939-1945 arasında dört sene Sovyet ordusunda görev aldı. 1942 yılında yüzbaşı rütbesiyle İkinci Dünya Savaşı'na katıldı. Ancak cephedeyken yazdığı mektuplarda Stalin hakkında eleştirilerini belirtince tutuklandı ve sekiz yıl ceza kampında hapis cezasına çarptırıldı. Savaş bittikten sonra Moskova yakınlarındaki bir hapishaneye konulan Soljenitsin, 1950'de Kazakistan'da bulunan Ekibastus'ta siyasal tutuklular için düzenlenmiş özel bir kampa gönderildi ve üç yıl burada kaldı. Onu izleyen yıllarda istenmeyen kişi (persona non grata) ilan edildiği için sürgüne gönderildi.
Kazakistan'ın Kok Terek köyünde öğretmenlik yapmaya başlayan yazar, bu dönemde kansere yakalandı ve bir süre Taşkent'te tedavi gördü. Yeni parti şefi Nikita Kruşçev tarafından başlatılan Stalin'in etkilerini ortadan kaldırmaya yönelik operasyonlar çerçevesinde hakları geri verildiği için Ryasan'da çalışmasına olanak tanındı. 1962'de "İvan Denisoviç'in Bir Günü" adlı kitabını çıkardı. Bu öyküsünün başarısı üzerine kendini tamamen yazarlığa veren Soljenitsin, zorunlu çalışmayı anlatan Stalin karşıtı bu yapıtıyla Kruşçev'in takdirini kazandı ve bir yıl sonra Sovyet Yazarlar Birliği'ne kabul edildi. Ancak "Matrenin dvor" ve "Dlya polsu dela" adlı öyküleriyle tekrar partinin hedef tahtası haline geldi. 1966'da yazara ülke dışına çıkma yasağı konuldu ve üç yıl sonra Yazarlar Birliği'nden çıkartıldı.
Yaşadığı dönem boyunca çeşitli cezalara çarptırılan Aleksandr Isayeviç Soljenitsin, kendisine verilen 1970 Nobel Edebiyat Ödülü'nü dört yıl sonra alabildi. 1989'da yeniden Yazarlar Birliği'ne alındı. O dönem iktidarda bulunan Mikhail Gorbaçov, yazarın yurttaşlık haklarının geri verilmesi doğrultusunda çalışmalar başlattı ve sürgünüyle ilgili kararı 1991 yılında resmen kaldırttı. 1994'te Rusya'ya dönen yazar parlamento önünde yaptığı konuşmada Rusya'nın kendisine göre hatalarla dolu demokrasiye geçiş şeklini eleştirdi.
Edebiyat hayatı [değiştir]Soljenitsin´in romanlari hapis ve savaş deneyimlerini anlatır. Ivan Denisoviç´in Yaşamında Bir Gün (1962) ve İlk Çember (1964) hapis sahneleri icerir. Kanser Koğuşu (1966) bir hastahanede gecmektedir. Hapishane ve hastahane imgelerini toplumsal simgeler olarak kullanarak yazar, devrimci ideallerle sert politik gerceklikler arasindaki celiskiyi gösterir. Kahramanlari, tiranlik ve zulüm üzerindeki onurun zaferini belirtirler.
Soljenitsin bu bağlamda, Kirmizi Tekerlek adinda dört ciltlik uzun bir tarihsel roman tasarlamistir. Birinci cilt, Ağustos 1914 (1971) 1914´deki 1. Dünya Savasi´ni anlatir. Bu romanin 1917 Ekim Devrimi´nin tarihsel anlamina vurgu yapan genisletilmis ve düzenlenmis bir baskisi 1989´da yayinlanmistir. Ikinci cilt, Kasim 1916 1993´de yayimlanmistir.
1960´ların sonu ve 1970´lerin başında, Sovyet hükümeti Soljenitsin´i romanlarında ülkesini küçük düşürdüğü icin suçlamış ve 1973´te Paris´te yayınladığı üç ciltlik Gulag Takımadaları, 1918-1956 romanından sonra da bu baskılarını arttırmıştır. Bu kitap, Sovyet hapishane kamplarının bir incelemesiydi. Gulag Takımadaları´nın iki cildi 1975´te, üçüncü cildi de 1976´da yayımlandi. 1974´te Sovyet hükümeti Soljenitsin´in vatandaşlığını iptal etti ve onu sınırdışı etti. Iki sene İsviçre´de kaldıktan sonra 1976´da Amerika Birleşik Devletleri´ne yerleşti. Soljenitsin, Sovyetler Birliği´ndeki son yıllarından Görünmez Müttefikler (1971) ve Meşe ve Dana (1975) otobiyografilerinde bahsetmiştir. 1990´da, Sovyet hükümeti yazarın vatandaşlığını geri verdi ve Soljenitsin 1994´te Rusya´ya geri döndü.
Demek ki Nazım Hikmet'in burada başına gelenler Marksist-Leninist rejimlerde de muhalif yazar ve şairlerin başına geliyor.
Bunun nedeni SSCB uygulamasındaki politik hatalar değil Leninizmdir. Onun demokrasiyi dar kalıplara sokan ideolojisindedir.
|
Mülk sahipleri sınıflara parti kurmak yasaktır, onların seçme seçilme hakkı bile olamaz.
|
Mülk sahibi olmayıp ama izlediği politikalar mülk sahiplerinin lehine olanlar ne olacak? Asıl problem burada. Örneğin Atatürk büyük mülk sahibi değildir ama izlediği politikalar liberaldir ve Türkiyede burjuvaziyi yaratmaya yöneliktir.
Ortaçağ avrupasında Engizisyon mahkemelerinin hakimiyetinde nasıl ki içine şeytan girdiği iddia edilerek kişiler ateşlerde yakıldıysa Marksist-Leninist bir sosyalist toplumda da kişiler ve kurumlar burjuva ideolojisini savunmakla suçlanıp saf dışı edilebilirler. Nitekim örneği de pek çoktur. Stalin veya Mao döneminde ve Mao sonrası Çin'de *muhalif grupları yok etmek için çok kullanılan bir yöntemdir. Çoğulcu demokrasinin olmadığı toplumlarda bunu engellemenin hiçbir yolu da yoktur. Proleterya dikatatörlüğünün kaçınılmaz sonucu sadece burjuvazi üzerinde değil hakim anlayışın dışında kalan herkes üzerinde diktatörlüktür. Çünkü hangi görüşün proleteryanın çıkarına olduğuna karar vermek her zaman kolay değildir. Ayrıca buna karar verecek olan merci nedir?
Örneğin sosyalist bir devlette 100 işçi kapasiteli fabrikaya 200 işçi alındığını ve bunun fabrikayı zarar ettirdiğini düşünelim. Fabrikanın bir yöneticisi 200 işçinin kalmasından yana (örneğin bunun gerekçesi bu işçilerin seçimde kendisine oy vermesi olsun) diğer yönetici ise işçi açığı olan başka işyerlerine aktarımı savunsun. 1. yönetici 2. yöneticiyi işçi düşmanı olmakla suçlayabilir. İşin daha kötüsü bunu tasviye gerekçesi de yapabilir.
Bir başka örnek olarak Nobel ödüllü yazar Aleksandr Soljenitsin'in başına gelenleri de yukarıda yazmıştım.
O halde bundan çıkarmamız gerekn sonuç -en azından bana göre- geniş tabanlı bir çoğulcu demokrasinin insanca bir yaşam için olmazsa olmaz şart olduğudur.