bir onceki yazidada soyledigim gibi, bir insanin bilim insani olmasi onun tanri hakkinda kesin bir yargi verebilecegi anlamina gelmez. bu tur konular yorum ve bakis acisidir. bu kadar yani. baska bir sey degil.
ama bana gore ilginc olan bir sey var. bazen bilim ve din tamamen farkli seyler soyluyor gibi gorunse de, ki soyluyor, bazi noktalarda da benzer bir yere isaret ediyorlar.
mesela aklima ilk gelen sey su: madde aslinda gordugumuz gibi olmayabilir.
bazi dini yaklasimlarda goruyoruz, deniyor ki, duyularimizin bize gosterdigi dunya gercekligin tamami olmayabilir. yani gordugumuz sey, gercegin sadece bir kismi olabilir.
ilk bakista biraz felsefi biraz da ubsurt birr iddia gibi duruyor. biliyorum.
ama bilimsel verilere baktigimizda da farklı bir şey görmüyoruz ki. isterseniz tanri meselesinden biraz uzaklasip sunu konusalim. sonra tanri olayına baglayacagim en son.
soyle baslayabilirim. biz dunyayi duyularimizla algiliyoruz, degil mi, ama bu duyular cok sinirli calisiyor.
mesela gozlerimiz sadece isigin cok dar bir araligini gorebiliyor. elektromanyetik spektrum cok daha genis, ama biz bunun buyuk bir kismini hic deneyimlemiyoruz.
yani aslinda etrafimizda cok daha fazla sey var, ama biz bunlari gormedigimiz icin yokmus gibi dusunuyoruz.
eger gozlerimiz bu sinirla kisitli olmasaydi, dunya bize tamamen farkli gorunurdu.
belki de her sey isik dalgalarindan olusan, cok daha karmasik ve yogun bir yapi gibi algilanirdi.
ayni durum isitme icin de gecerli.
kulaklarimiz sadece belirli bir frekans araligindaki sesleri duyabiliyor. bunun disinda kalan cok daha yuksek ya da dusuk frekanslar var, ama biz bunlari hic duymuyoruz.
mesela yarasalar bizim duyamadigimiz sesleri algilayabiliyor. ya da dogadaki bazi olaylar cok dusuk frekanslarda titresim uretir, ama bu da bizim icin tamamen sessizdir.
hatta atomlar bile surekli titresim halindedir, ama biz bunu hicbir sekilde fark etmeyiz.
eger isitme duyumuz bu kadar sinirli olmasaydi, dunya bize cok daha farkli gelirdi.
yani daha fazla ses, daha fazla titresim, daha fazla hareket algilardik.
biz sadece duyularimizin izin verdigi kadarini deneyimliyoruz. ayni sinirlilik diger duyularimiz icin de gecerli.
mesela koku alma duyumuz sadece belirli kimyasal maddeleri algilar. havada aslinda cok daha fazla sey vardir ama biz bunlarin buyuk bir kismini hic fark etmeyiz.
tat alma da benzer sekilde calisir. sadece belirli tatlari algilariz. oysa yedigimiz seylerin icinde cok daha karmasik yapilar vardir.
dokunma duyusu ise bize cok sinirli bilgi verir. bir seyin sert mi yumusak mi oldugunu, sicak mi soguk mu oldugunu anlariz. ama gercek yapisi hakkinda neredeyse hicbir sey bilmeyiz.
yani anlatmaya calistigim şey su:
biz sandigimiz gibi her seyi deneyimlemiyoruz. aksine, buyuk bir kismini hic fark etmiyoruz.
hatta soyle soylemek mumkun: etrafimizda olan seylerin cok buyuk bir kismi, bizim icin tamamen yok gibi. yukarıda anlattigim sebepten oturu.
eger tum bu yapilari algilayabilseydik, zihnimizde olusan dunya resmi bugunkunden tamamen farkli olurdu.
yani gordugumuz dunya, gercegin kendisi degil, sadece bize gorunen hali.
ve bilimsel olarak bakildiginda, madde dedigimiz sey de sandigimiz gibi sabit ve kati bir sey degil.
daha cok titresen, hareket eden enerji yapilarindan olusuyor. hatirla, ilkokulda ya da ortaokulda atom diyagramlari gormustuk.
ortada proton ve notronlardan olusan bir cekirdek, etrafinda donen elektronlar. hatta bazilarimiz bunun modelini bile yapmistik.
renkli toplar, teller, donen halkalar felan... o zamanlar cok mantikli ve net gorunuyordu tabii.
ama burada ciddi problemler var esasinda.
bu kitaplardaki cizimler birsey ogrenmek icin iyi olabilir, ama gercegi tam olarak yansitmaz bunlar.
yani aslinda atom, o cizimlerde gordugumuz gibi yapilar felan degil.
daha 20. yuzyilin basindan beri, atomun gercek yapisinin cok daha farkli oldugu konusuluyor.
mesela ilk buyuk sorun olcek meselesi.
mesela hidrojen atomunu dusunelim. bir proton ve bir elektron. kitaplarda cekirdek ortada, elektron da ona yakin bir yerde cizilir.
ama gercekte bu boyutlar boyle degil.
eger cekirdek kitapta gordugumuz gibi bir buyuklukte olsaydi, elektronun cok ama cok uzakta olmasi gerekirdi. neredeyse kilometrelerce uzakta.
yani aradaki bosluk inanilmaz derecede buyuk.
bu da bizi su sonuca goturuyor:
atom dedigimiz yapi, aslinda buyuk oranda bosluktan olusuyor.
hatta soyle soyleyebiliriz: gordugumuz, dokundugumuz, kati sandigimiz her sey, buyuk olcude bosluk icinde duran parcalardan olusuyor.
cok bilinen bir ornek vardir, ama tekrar etmekte fayda var:
eger atomun icindeki bu bosluklar tamamen ortadan kaldirilsa, yani cekirdek ile elektron arasindaki mesafe yok edilse, insan vucudu inanilmaz derecede kuculurdu.
neredeyse toplu igne basi kadar bir boyuta inerdi.
yani bedenimiz sandigimiz gibi dolu, kati bir yapi degil.
neredeyse tamami bosluktan olusuyor.
yuzde 99.9999 gibi cok buyuk bir kismi aslinda bosluk.
yani maddenin ve atomun ic yapisindan bize soyledigi bir sey var. yani gordugumuz dunyanin aslinda ne kadar farkli bir temele dayandigini anlatiyor. ama sadece bu degil yani.cunku fizik biraz daha derine indikce, sadece maddenin degil, evrenin kendisinin de sandigimizdan cok daha farkli olabilecegini soylemeye basliyor.
ozellikle son yuzyilda bir suru fizik teorileri gelisti. soyledikleri sey su: bizim fiziksel evren dedigimiz sey, aslinda cok daha buyuk bir yapinin icinde cok kucuk bir parca olabilir.
yani evren, sandigimiz gibi sadece gordugumuz uzaydan ibaret olmayabilir diyorum.
daha cok, enerji temelli, cok daha genis bir yapinin icinde yer alan sinirli bir bolge gibi de dusunulebilir.
burada onemli bir degisim var.
cunku artik mesele sadece madde nedir sorusu degil.
evren nedir sorusu haline geliyor.
ve verilen cevaplar da giderek daha soyut hale geliyor.
mesela modern fizik, evreni sadece kati maddelerden olusan bir yer olarak degil, daha cok enerji desenlerinin olusturdugu bir sistem olarak goruyor. yani pek cok yerde daha once bahsetmistik, madde aslinda enerji ise, evren de bu enerjinin belirli sekillerde organize olmus hali olarak ifade etmistim.
burada yanlis anlasilmasin;
fizikciler bu sonuclara herhangi bir manevi deneyim yasadiklari icin gelmiyor.
tam tersine, matematiksel hesaplar ve gozlemler bunu zorunlu kiliyor.
yani ellerindeki denklemler, sadece gozle gorulebilen madde ve olculebilen enerji ile aciklanamayan bir tablo ortaya koyuyor.
bence bir sey eksik.
mesela einstein'in genel gorelilik teorisini gelistirdigi donemde boyle bir sorun ortaya cikiyor.
eger sadece gozlemlenebilen maddeyi hesaba katarsak, evrenin kendi uzerine cokmesi gerekir.
yani tum kutlelerin yarattigi cekim gucu, evreni icine dogru cekmelidir.
ama gercekte boyle olmuyor.
evren cokmuyor.
hatta daha sonra anlasildigi gibi, genisliyor.
bu da su soruyu doguruyor:
peki bu dengeyi saglayan sey ne?
einstein bu problemi cozmeye calisirken, gozle gorulemeyen ama etkisi olan bir enerji oldugunu varsaymak zorunda kaliyor.
yani matematik, bizi gorunmeyen bir seyin varligini kabul etmeye zorluyor.
daha sonra kuantum fizigi de benzer bir noktaya geliyor.
ama farkli bir yoldan.
onlar da evrenin her yerinde bulunan, ama dogrudan olculemeyen bir enerji alanindan bahsediyor.
bazen buna bosluk enerjisi deniyor.
ama burada bosluk kelimesi biraz anlamsiz kalir.
cunku aslinda tamamen bos bir yer yok.
her yerde bir tur enerji varligi oldugu dusunuluyor.
ve bu enerji, belirli bir noktada azalip artmiyor.
evrenin her yerinde ayni sekilde bulunuyor.
yani aslinda sandigimiz gibi tamamen bos bir uzayda yasamiyoruz.
tam tersine, her tarafi bir sekilde dolu olan, ama bizim dogrudan algilayamadigimiz bir yapinin icindeyiz.
neyse… bunlari niye anlattim?
cunku burada fark etmemiz gereken cok basit ama cok onemli bir sey var.
bizim bildigimiz, gordugumuz, ifade ettigimiz seyler… hepsi bizim sinirlarimiz dahilinde.
yani duyularimizin sinirlari, zihnimizin sinirlari, kullandigimiz kavramlarin sinirlari.
biz aslinda gercegi oldugu gibi degil, algilayabildigimiz kadariyla konusuyoruz.
mesela biraz once konustugumuz seyleri dusun.
isik var ama biz cok kucuk bir kismini goruyoruz.
ses var ama cok kucuk bir kismini duyuyoruz.
madde var ama sandigimiz gibi degil.
evren var ama gordugumuzden cok daha buyuk ve karmasik.
yani her adimda ayni seyi goruyoruz:
gercek var, ama biz onu tam olarak kavrayamiyoruz.
sadece bir parcasini tutabiliyoruz.
simdi burada durup su soruyu sormak gerekiyor.
eger durum buysa, yani biz bu kadar sinirliysak…
tanri gibi bir konuda kesin konusmak ne kadar mumkun?
yani bir insanin cikip vardir ya da yoktur demesi, gercekten neye dayanir?
cunku biraz once gorduk.
en basit fiziksel gercekliklerde bile, sandigimizdan cok daha fazla bilinmeyen var.
goremiyoruz, duyamiyoruz, olcemiyoruz… ama yine de var olabiliyor.
o zaman belki de mesele su.
bizim tartistigimiz sey, tanrinin varligi ya da yoklugu degil sadece.
bizim tartistigimiz sey, kendi sinirlarimiz.
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
no matter how far we go intellectually or how much science we do, we are not even close to understanding the truth
'kimi dinde imanda buldu yolu, kimi akil, bilim yolunu tuttu derken ses geldi karanliklardan; gafiller! dogru yol ne odur, ne bu' - Hayyam
|