
28-11-2016, 19:35
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
|
|
Düşünce Orucu
Aşağı yukarı kırk yıl önceydi, 9-10 yaşlarında varım yoğum, babam bir gün kardeşlerim ve bana bir soru sordu.
Her şeye lazım olan nedir? diye.
Bizde tabi aklımıza geleni söylemeye başladık, tanrı, hava, oksijen, ruh, su, atom, madde vs. ne söylediysek babam ısrarla "onada lazım" diyordu başka bir şey demiyordu, düşünüyoruz düşünüyoruz bir şey söylüyoruz, babam gene "onada lazım" demeyi eksik etmiyordu. Babamın aldığı keyif hala gözümün önünden gitmez, biz bilemeyip off baba ya! diye sinirlendikçe, o zevkten dört köşe oluyordu.
Bir kaç saat sonra babam insafa geldi, tabi bizim kelimelerde tükenmişti artık,
İSİM dedi, her şeye lazım olan İSİMDİR dedi.
O zaman bi düşündük aa! babam haklı, isim olmadan hiç bir şeyi bilemeyiz deyip, babamıza hak verdik.
Aradan zaman geçti zemin geçti, büyüdük ettik, din işlerine bulandık, kitaplara daldık, tasavvufa merak sardık derken, tabi bu ayeti de çoktan öğrenmiş olduk.
Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti. 2/31
İsim olayı mistik tarafta da hayli önemliymiş, halife olarak yaratılan birinin bile en belirgin özelliği, melekleri bile bu özelliği ile şaşırtıyor ki isim olmadan olmuyormuş.
Sonra şöyle bir söze de denk geldim.
"Bir zamanlar Allahın kendi vardı ismi yoktu, şimdi ise Allahın ismi var kendi yok!"
Söz eksik fazla olabilir, tam hatırımda değil, ama anlam olarak bu anlamdaydı.
Bir insan böyle bir sözü nasıl söyleyebilir veya bilebilirdi, bir zamanlar Allahın isminin olmaması filan, çok çok uçuk bir sözdü, kafadan uydurulmuşta olabilirdi, tabi ilk anda pek çok düşünce geliyor insana.
Acaba bu İSİMLER bir şeyleri açmak/anlamdırmak için mi? yoksa o şeyleri bir sır gizem altında saklamak/örtmek için mi? ya da hakikaten öyle olması gerektiği için mi?
Öyle veya böyle İSİMLER önemli, isimsizlik acaba nasıl bir şeydi, veya böyle bir şeye nasıl ulaşılabilirdi? nedir, nasıldır, diye kafada deli sorular dönüp duruyordu.
Tabi bütün bunlar bir süreçte ilerliyor, durmak dinlenmek yoktu, habire oku araştır, düşün dur, kovalamaca hiç bitmiyordu. Daha bir soruyu çözmeden, bir sürü soru sıraya giriyor, çözüm bekleyen sorular kuyruğu cevapları çoktan geçiyordu.
Hayatım boyunca hep maddiyat sıkıntımda olmuştur, işleri ters giden biride olunca, kitap almakta hiç kolay olmazdı, genede son paramı kitaba verirdim.
Eşten dosttan da çok kitap aldım okudum, hele dul bir komşumuz vardı, 70 lerin başında beyi vefat etmiş, kadında hiç evlenmemişti, kocasına ait bir kütüphane kitabını da hatıra niyetine saklarmış, bir gördüm pir gördüm adeta, hemen hepside tasavvuf ve felsefe kitaplarıydı, okuyabilir miyim diye izin istediğimde, "memnun da oluruz beyimin anısını yaşatırız" dedi, orada ilgimi çeken ne varsa okumuştum.
Öyle ki kitapların en yenisi 70 den daha yeni değildi, 40,50,60 lı yıllara ait kitaplar ki aramakla bulunmazlardı.
Sonra esas sorunumun, bitmez tükenmez arayış kaynağımın DÜŞÜNCELERİM olduğunu fark ettim, beni rahatsız eden bizatihi düşüncemin kendisiydi.
Geylâniye ait olan bir söz görmüştüm. "Öyle bir oruç tut ki o oruçta sen olmayasın!" bu ne demekti, nasıl olacaktı hiç bir açıklamada yoktu.
İşin garibi o güne kadar Geylâni ile ilgili hiç bir kitapta okumadım, ondan sonrada okumadım ama o sözünü epey düşünmüşümdür.
Ben Arabiciydim fakat o da şöyle böyle tarifi yerine, ilkeler ve kavramlar üzerinden söylemler ediyordu ki zaten tıkanık olan yolumu o da iyice tıkıyordu.
Düşünüyorum öyleyse varım!
Benimde sorunum düşüncelerdi üstüne gitmeye karar verdim, düşünceyi ya durduracaktım, ya da oruç gibi bir yöntem uygulayacaktım. Fakat yöntemin ne olacağını bilmiyordum. Vakti zamanında zikir, tefekkür, yoga gibi şeylerde denedim ama onlarında bana göre olmadığını, boş işler olduğunu anlamam çok sürmedi.
Kararımı verdim!
Düşünce orucu tutacaktım, o güne kadar buna dair bir şey görmedim, sonrada görmedim ama bir şekilde iflah olmaz ruhumu ya terbiye edecektim, ya da diye başka bir alternatifim yoktu, ötesini bilmiyorum.
Hiç bir şey düşünmemeye başladım, daha doğrusu çabaladım, düşünceler aklıma geldikçe kafamdan atıyor, boş bakmaya odaklıyordum kendimi, duygular hisler zamanla azaldığı gibi, birilerine karşı olan sevgiler nefretler de azalmaya başladı, bir nevi robot gibi oldum, düşünce yoksa sevgi ve nefrette yoktu, bir davam bir amacım, idealler filan hepsi zaten anlamsızlaştı.
Hiç bir şey düşünmemek zordu ama imkansızda değildi, en azından o yola adamıştım kendimi, kararımı vermiştim bir kere. Dışarıda ki insanlar bu durumu fark etmedikleri gibi, eşimde durumdan bi haberdi, normalde aramız zaten pek iyi değildi, bu halle birlikte bana demediğini bırakmıyor ama genede ben ona kızamıyordum bile, çünkü dediğim gibi düşünce azaldıkça hislerde azaldı, etki/tepki yoktu bende, BEN diyebileceğim bir ben görülmüyordu içimde.
Nefes alıp veren canlı bir et parçasından daha fazlası değildim, adeta yürüyen bir cenaze gibiydim.
Bu olay bir ay kadar sürdü, bir ayın sonlarına doğru içimde, adeta bir volkan misali, bir öfke dalgası çıkmaya can atar gibi bir şey olmaya başladı, aslında şaşırdım da bir yandan zaten düşünmemeye odaklamışken kendimi, bu dalganın ne olduğu hakkında fikirde üretemiyordum, düşünmeyince fikirde oluşmuyor... tabi ben böyle oldukça onu bastırmaya çalışsam da, bir kaç gün sonra o dalga iyice sıklaştı ve en sonunda o volkan adeta patladı.
O gece sabaha kadar, Tanrıya ve inandığım ne varsa, korku, ümit, beklenti ne var ne yoksa dışarı çıktı, ve çıkış o çıkış, sabaha kadar demediğim şey kalmadı.
Sonra içimde kalan o son sözleri de kusunca, ne söylenecek bir sözüm kaldı, nede yapılacak bir şeyim kaldı, yorgun ve bitkin bir biçimde uykuya dalarken, şu sözlerimi çok iyi hatırlıyorum.
ARTIK HER ŞEY BİTTİ !...
Devam edecek ...
Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
|

28-11-2016, 19:54
|
|
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 30 Jul 2016
Mesajlar: 1.925
|
|
Yazarın yaşamından bir kesit, oldukça akıcı ve edebi, aklıma Ömer Seyfettin'i getirdi, o da her hikayeyi böyle okunaklı yazardı.
Ama "Devam edecek" noktası heyecanımı kursağımda bıraktı adeta...
Devam edecek değil, devam etmeli
|

28-11-2016, 20:06
|
 |
Super Moderator
|
|
Üyelik tarihi: 22 Oct 2014
Bulunduğu yer: Platon'un Mağarası
Mesajlar: 1.906
|
|
Hikayenin devamini bekliyoruz, Felasife sensei!
Ben de içgözlemin kurbanıyım.
Sylvia Plath
Her bir sözcük, sessizlik ve hiçbirşeyliğin içinde gereksiz bir leke gibi...
Samuel Beckett
Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece...
Aşık Veysel
Tekrar ede ede bitirilemeyen keşif, tekrar ede ede bitirememenin keşfine dönüşür.
Maurice Blanchot
İletişim, bir iletişimsizlik düzeneğidir.
Lacan
Sonuçta hepsi kendini kandırmaktan ibaret, öyle değil mi..?
Marilyn Monroe
ex nihilo nihil fit
il n'y a pas de hors-texte
|

28-11-2016, 20:15
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
|
|
Devamı haftaya olsun o vakit. 
Gerçi forum ortamlarında bu tip bir şey pek alışık bir şey değil ama olmaz diyede bir şey yok, neden olmasın.
Teşekkürler ilginiz için.
Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
|

29-11-2016, 03:24
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 03 Aug 2010
Mesajlar: 14.706
|
|
Olur olur neden olmasin, devamini bekliyoruz sevgili Felasife.
|

02-12-2016, 16:58
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
|
|
O ana kadar çocukluktan beridir büyüttüğüm, beslediğim ve öğrendiğim ne kadar bilgi, birikim ve değer varsa hepsini silmiş atmıştım ve de hayallerim... En önemlisi de onlardı ki artık hiç bir hayalimin de önemi kalmamıştı, neticede onlar herkes gibi benim içinde çok önemliydi, inandığım değerler, inancımı besleyen duygular, beklentilerim, ümitlerim, bir gecede onları çöpe atmak tuhaftı ama ok yaydan da çıkmıştı bir kere, belki kimseler duymadı, belki kimseler görmedi içimde kopan o fırtınaları ama ben çok iyi görüyor ve biliyordum.
Yılların bilgi birikimi, bir aylık bir çılgınca bir düşünce orucu macerasıyla, darma duman olmuştu.
Ne BEN diyeceğim bir ben'im, ne de BEN'İM diyeceğim bir hayalimin anlamı kalmamıştı...
Düşünce orucunun etkisiyle, içimde benimde tanımadığım bir şey çıktı ki o ben değildim, eğer derinlerde ki bensem o, hiç tanımıyormuşum, adeta benim ne ümidim ne hayalim varsa, bir ejderha gibi onları da yerle bir etti o!
O ben olmasada, ben senim demesede, değil mi ki benden konuştu, ihale de bana kalmış oldu...
Kim bilir belkide yıllardır içimde baskıladığım o kötü yanım da düşüncelerimle besleniyor olmalıydı ki, düşüncem sekteye uğrayınca o da ortaya çıktı.
Artık ne olursa o olacaktı, bilmiyordum, yarın hakkında hiç bir bilgim, beklentim, düşüncem de kalmamıştı, zaten mantıklı düşünemiyordum da otokontrolden fersah fersah uzaktım.
Yarınları olmayan adam misali, uykuya dalarken kendiyle olan kavgasında, kendine yenik düşen, mağlup bir komutanın tüm çöküklüğüyle, ilk kez yarınlar kaygısı olmadan yatmak, sonsuzluğun karanlıklarına son hızla düşerken, düşme hissinin kaybolması, zaman kavramını yitirilmesi gibiydi...
Yenilmiştim !...
Kaybolmuştum !...
Yarınlar yoktu artık!
Yarınlar nasıl olabilirdi ki? Düşünce orucu zaten İSİMLER ve onların altında yatan anlamları, ateşte yanan bal mumu heykellerinin bozulması gibi bozmuşken, yarınlar kavramıda çoktan bozulmuştu, neticede o da bir İSİM değil miydi?
İSİMLER sadece SOMUT kavramlar için gerekli olan bir şey değildi ki? aynı zamanda SOYUT kavramlar içinde elzemdi.
İsim olmayınca ister somut, isterse soyut olsun, ne anlamı var ki?
Eğer HİÇLİK diye bir şeyden söz ediliyorsa, ve orada da İSİMLER bulunuyorsa, bu hiçlik olmasa gerektir.
Hiçlik < İsimsizliktir. Babam çocukken adeta uyarmış beni, oğlum isimlerle oynama, başın belaya girer, İSİM her şeye lazım, o olmadan hiç bir şey olmaz, SEN de olmazsın demiş; demişte ben anlayamamışım. Babamı dinlemediğim gibi, insanların en temel yapı taşını yerinden oynatınca, oluşan kara delik ben dahil her şeyimi sırayla yutmuş, en sonrada kalan benide yutmuş.
Bir şey bitince, başka bir şey başlar derler, peki ya her şeyini, her değerini, isimleriyle birlikte kaybeden ne olur?
Kimse bilmez!
Böyle bir kumarı kimse oynamaz.
Çünkü kimse böyle bir soru sormaz, cevap aramaz.
Sorusuz cevap cevapsız soru, helede her ikisi isimsiz olursa, soruda olmaz, cevapta olmaz.
Böyle bir şey HİÇ yaşanmadı addedilir, yaşanmamışlığın lafı ise beyhudedir.
Velhasıl hiç yaşanmamışlığın koynunda, ruhunu kaybeden bir kumarbaz, nasıl uyursa öyle uyumuşum.
Bir kaç saat sonra uyandım!
Ama nasıl bir uyanış tarifi yok, içimde acayip bir coşku ve yaşama sevinci ki böyle bir şeyi değil yaşamak, lafını bile duymamıştım, aslında ne olduğunuda anlamadım ama anlamayada çalışmadım ve bir yaprağın kendini suya bırakması gibi, bende o sevinç akıntısına kendimi bıraktım. Zaten başka şansımda yoktu ki zira düşünme denen hadise bu sefer hakikaten yoktu, biriyle konuşurken filan sözcükler kendiliğinden geliyor, ben bir şey tasarlamıyordum.
İçim içime sığmıyor, karşıma kim gelirse gelsin, insan ayırmıyor, iltifatlar güzel güzler bir birini kovalıyor, ve bunları yaparkende asla bilerek isteyerek değil, öyle içimden geldiği gibi yapıyordum.
İlk sabah uyanınca, o coşku ile ilk önce balkona çıkmıştım, otlar arasında kocaman bir fare geziyordu, o, o an, o kadar güzel geldi ki gözüme, koynuma alıp öpüp koklamak, adeta dünyanın en güzel şeyiydi.
Her şey inadına güzeldi!
Böyle bir güzellik yoktu!
Zaten güzel olmayan bir şey yoktu!
Bana n'oldu, n'oluyor, gece her şey bitmişti, şimdi ki bu hâl ne? hiç bir fikrim yoktu...
Sonra içeri girdim eşimde uyanmıştı, ona söylediğim sözlerin iltifatlarında bir tarifi yoktu, eminim Romeo, Juliet için söylememiştir öyle candan sözleri, tabi eşim şaşırıyor n'oldu sana filan diyor ama bende açıklama yok ki, bende bilmiyorum ki ne olduğunu, ne söyleyeyim.
Sanırım eşim yakında ayrılacağız diye, benim yağ yaktığımı filan düşünmüş olmalıydı, zira bir kaç yıldır böyle bir gündemiz de vardı, sonunada gelmiştik iyice, lakin hiçte öyle laf olsun diye değildi sözlerim...
Yeni doğmuş bir bebekten bir farkım yoktu, yargılarım, kaygılarım, etiketlerim, kurallarım, hepsi sıfırlanmıştı adeta.
Sonra dışarı çıktım, sanki başka bi dünyaya adım atmış gibiydim, her gün gördüğüm sokağımız bile değişmiş gibiydi, lakin bir o kadar da her şey aynı eskisi gibiydi, değişen yoktu. Tek değişen vardı o da ben, onuda benden başkası fark edemezdi, lakin genede dünyaya ilk kez gelmenin heyecanını tatmaktı yaşadıklarım, dünyayı keşf etmek gibiydi her şey.
H.Bayrama doğru yollara koyuldum...
Orada da durum aynıydı, ben delice akan bir çağlayan gibiydim.
Anlayana aşk olsun!
Devam edecek ...
Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
|

02-12-2016, 21:33
|
|
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 30 Jul 2016
Mesajlar: 1.925
|
|
Felâsife´isimli üyeden Alıntı
Anlayana aşk olsun!
Devam edecek ...
|
Ne yani, hadi anladım diyelim, bana en büyük dertlerden biri olan AŞKı mı vericen
Şiir gibi yazılmış anılar da bir başka oluyor yani, teşekkür eder ve devamını isteriz 
Hatta hiç bitmesse daha memnun oluruz
|

02-12-2016, 22:35
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
|
|
bilgivehis´isimli üyeden Alıntı
Ne yani, hadi anladım diyelim, bana en büyük dertlerden biri olan AŞKı mı vericen 
|
Aman aman! ben düşmanıma revâ görmem onu, evlerden ırâk olsun, burada da uzun uzadıya anlatmıştım, Aşk yasaklarla, günahlarla, lanetlerle örülüdür, örfler adetler ile de pekiştirilir ki ona düçâr olan konuşamasın, halini anlatamasın diyedir.
O yüzden bizimkisi gönüller bir olsun, sohbet muhabbet olsun anlamında.
bilgivehis´isimli üyeden Alıntı
Şiir gibi yazılmış anılar da bir başka oluyor yani, teşekkür eder ve devamını isteriz 
Hatta hiç bitmesse daha memnun oluruz 
|
Eheh, eyvallah... gittiği yere kadar öyleyse, bir gün biter nasıl olsa.
Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
|

04-12-2016, 20:53
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
|
|
HACI BAYRAM AKADEMİSİ
Kim demiş Ankara da deniz yok diye.
Denizden kasıt balık mıdır, su mudur acaba ne?
Yoksa denizden kasıt orada bulunan huzur mudur?
Ankara'da da deniz var, haritalarda olmasa bile!
Denize gidenler, hem huzura hemde yanmaya gitmez mi?
Gündüzünü yanarak, gecelerini de huzurla geçirmez mi?
İşte Hacı Bayramda, bu anlamda tatil beldesi gibidir.
Huzur atmosferi, çay ocaklarıysa o denizin sahilidir. Bu ilk şiirsel çalışmamdı, bunun devamıda vardı ama unuttum, H.Bayram benim için adeta bir akademi gibiydi, delisinden akıllısına, otantik havasından mistik çekiciliğe güzel yerdi, ruhum huzur bulurdu orada, 2007 ye kadarda devam ettim, şimdilerde artık adeta uzay çağına hazırlansada, temiz bir görünüme kavuşsada, o eski otantik havası kaybolmuş, tabi o eski adamlarıda kalmamış artık.
Daha net söylersem o eski mistik büyüsü kalmamış H.Bayram'ın, başka bir şey olmuş.
H.Bayram olayıma gelince, din işlerine dikey olarak girdikten bir sene dolmadan başladı.
89 'un kışı askerden gelmişim, günlerimde lay lay lom geçiyor, o yaz aklıma balkona koca tv yi çıkartıp izlemek geldi, nereden geldiyse artık, tv yi kurdum ama bir türlü anteni ayarlayamadım, eski tip antenlerdendi, çekmedi tv.
Neyse bir ara Vizontele misali TRT zar zor karlı marlı Kuran okunuyormuş onu gösterdi, bende tv ye doğru eğilip baktım, bilmiyorum kaç dk. geçti, 1-2 dk. lık bir şeydi, doğruldum ve ben namaza başlıyorum dedim.
Anlık bir şeydi ama hakikaten de öyle oldu, sonradan çok düşündüm bu meseleyi içinden de çok çıkamadım, sanki bir düğmeye basılmış gibi, beynimde ki bir program START etti ve beni aldı sürükledi.
Öyle dine başlayacağım filan aklımda hayalimde yokken, böyle bir şey düşünmemişken, durduk yere şak diye başlamak garipti. Zaten benim hiç bir işim de kendi tasarladığım diye bir şey olmazdı ki nerede aklıma gelmeyen, hayalimden geçmeyen varsa o oluyordu. Yoksa biri dedi diye bir şeyi de asla yapmayan bir yapım vardı ki babam dahi olsa kafama yatmasa o dediğini yapmazdım, inadım da yani...
Neyse namaz niyaz işleri de tamda böyle oldu, tam gaz yola devam ederken, daha bir sene olmadan önce hocam dediğim, sonrada abi kardeş gibi olduğumuz insanla tesadüf eseri tanıştım.
H.Bayram müdavimlik olayımda böylelikle başladı, zira bu emekli hocamız neredeyse her gün H.Bayrama da gidermiş, bende gitmeye başladım.
Bu hocamız öyle bilindik hocalardan da değildi, Türkiye dolaşılsa bir eşi daha olmayan, aykırı mı aykırı biriydi. Namazsız hoca, fötrlü hoca, zındık hoca, gibi bir düzine lakabı olan, hafızlıktan, Arapçaya, hadislerden lugât bilgisine sahipti, bilgileri de oldukça sağlamdı.
Çoğunca hoş sohbet ama iş ciddiye bindiğinde de oldukça sertti, ayrıca tasavvufi yönden de dolu biriydi.
Ben o zamanlar fark etmediğim, şimdilerde fark ettiğim bir yönü de tam Şamanik biriymiş, zira giyim kuşam yönünden gören bu nasıl hoca derdi, her koluna bir saat, bazen ikişer takar, 2-3-4 yeleği üst üstte giyer, bir bakmışınız koluna kadın çantası takar, çatalını kaşığını hatta dişlerini cebinde taşır, hijyen diye bir şey bilmez.
İtfaiye (her gelen) meydanında ki hurdalıkları dolaşır, nerede kırık dökük saatten gözlüğe, kıyafetten ayakkabıya şeyleri alırdı, giyerdi, itfaiye meydanı ikinci adresimizdi adeta.
Özetle bu hocamızdan çok şey öğrendim, sonradan yolum ayrıldı, fikir ayrılığına düştüm, 2005 gibi de vefat etti ama bende ki yeri her zaman ayrıdır. İyi adamdı hoca.
Genelde niye namaz kılmadığını, oruç tutmadığını sorarlardı, " bitti" derdi, ya olur mu öyle şey hocam filan diyenede " Anlasan sormazdın, anlatsamda anlamazsın" diye kestirip atardı. Bazende bunu detay detay anlatırdı, lakin bu mesele bilindik duyulmuş bir şey olmadığı için, karşı taraf illaki arızaya geçerdi. Nasıl arızaya geçemesin ki herkesin ölene kadar diye bildiği bir ibadeti, o yâkin gelene kadar derdi, ve devamına da " Bir adam 40 yaşına kadar namaz kılıyorsa, bitirememişse, kaç o adamdan!" diye eklerdi.
İnsan denen varlığın, eğer bir şeyi bilmiyorsa, yaşamamışsa, bunu duysada inanmayacağını, inanamayacağını ben ta o zamanlardan çokca deneyimledim.
İnanmayabilir elbet en doğal hakkıdır, ama illada OLMAZ diye diretmesi, olmadı hakaretler etmesi, kendini otorite görmesi ilginçti.
O yüzden hocanın " Anlasan Sormazdın, Anlatsamda Anlamazsın" sözü benim için her zaman çok manidârdır.
Neyse, gelelim benim içimden delice akan o sevgi çağlayanına, bu hislerle H.Bayram gitmişim, 10 yıldır zaten çok yüzleri tanıyorum, merhabam var çoğuyla, fakat benim içimde kopan bu sevgi fırtınalarını kimse fark etmedi, aslında bir aydır cenaze gibi hallerimi de kimse fark etmemişti, neticede içine kapanık biriydim, bunu dışıma oldum olası yansıtmazdım, zaten özel bir gayrette sarf etmedim insanlar beni fark etsin diye. O yüzden hiçte önemsedim, ben buydum, bu hiç değişmedi.
Bu hâl 3-4 gün sonra bitti, yemek yememek, kafada hiç bir düşünce olmadan, çocuklar gibi şen olmak güzeldi ama bitti!
Akabinde içimde ki o eski ben geri geldi, bu iş niye böyle oldu filan düşünmeler, gene eski kaldığı yerden devam etmeye başladı, tabi önceki kadar kaotik düşünceler değildi bunlar, daha sakin, çoğunca da gülümseten düşüncelerdi.
Fakat bu olayı çözülmüş dosyalar rafına kaldırmadan, faili meçhul bir anımın olması beni ömrüm boyunca da rahatsız edecekti, bunu da biliyordum.
Aslında bu olaya başlamadan bunun bir " Düşünce orucu" olacağının kararını vermiş, sınırlarını kafamda çizmiştim, zira düşüncelerim beni kemiriyordu, dayanma gücümün limitlerindeydim, hatta bir ara intiharı bile düşünmüştüm, zira çılgınlar gibi kronik bir bel rahatsızlığım, bitmez tükenmez düşünceler, başarısız bir evlik, fiyaskolar ile dolu iş yaşantısı derken, kafamda her şeyi tasarladım, o gece olmasa da yarına kesin yapacaktım, bu düşüncelerle uyuya kalmışım, sabah olupta eşim yüzümü gözümü öpüpte...
Seni rüyamda gördüm, intihar etmişsin, çok korktum, n'olur sakın ölme diye söyleyince... Benim plan suya düştü, direncim kırıldı...
Ez-cümle düşünceyi yok etmek mümkün değilse de oruç iyi bir yöntem olabilirliği kafama iyice yattı.
Normalde ki oruç, zahiri bedenin, temizlenmesi, dinlenmesi içinde yapılıyordu, bunun için onun gıdası olan yemek ve içmek yasaklanıyordu, birde cinsellik, bunlar yasaktı.
Peki batını beden, iç dünyam, ruhum için ne yapılmalıydı, onun besini neydi? neyden besleniyordu?
Öyleya onunda beslendiği bir şey olmalıydı.
Batını bedenimi besleyen yegâne besinin DÜŞÜNCELERİM olduğuna karar verdiğimde, bunun nasıl olacağını kestirmek güç olmadı, olacak olan belliydi.
Düşünceleri durdurmak ya da durdurmaya çalışmak, ötesi yoktu, hedef belliydi, DÜŞÜNCELER!
Peki ne kadar süre olacaktı bu? süresi neydi?
İşte buna hiç bir zaman karar veremedim.
1 gün, 1 hafta, 1 ay, 1 yıl, 1 ömür!
Ne kadar olacağını bilmiyordum, hiç bir fikrim de yoktu. Tek fikrim vardı o da düşünmekten nefret ettiğimdi,
DÜŞÜNMEKTEN NEFRET EDİYORDUM !!
Bir insan niye bu kadar düşünürdü ki? ne gereği vardı!
Nasıl olsa istediğimiz bir dünyaya gelemiyorduk, istediğimiz hiç bir şeyi seçemiyorduk, her şeyin ama her şeyin hazır olduğu bir dünyaya geliyorduk, onun içinde yaşamak, bir zorlama, mecbur bırakılmadır.
Düşünmeyi gerektirecek bir durum yok, esas mesele o!
Madem istediğim bir yere gelemiyorum, neyi düşünüyorum ki ben! sistem hazır, kurallarıda belli, düşüncenin bana bir faydası yok.
Ya atayım gitsin çöpe, ya taklit edip yaşa git!
Düşünüleni düşünen düşünür olmak, en kestirme yol!
Bitkilerde olduğu gibi statikte olsa üremek, gelişmek vs. olabiliyorsa, İnsana düşünce ne lazım!
Yaşayabilir, karnını doyurabilir, üreyebilir, kandırabilir vs. hayvanlarda olduğu gibi içgüdülerle harekette edebilir pekâlâ!
Çokları da elân böyle yaşayabilir, hatta mutluda olabilir, lakin 7/24 full çalışan BASKILAR ALTINDA Kİ bir düşünce ile mutlu olmak imkansız, helede hastalık ve işsizlik ile uyku uyumak tam bir işkence olursa.
İnsanlar tatlı tatlı uyurken, gizem dolu hülyalara dalarken, sabahlara kadar düşünmek, varlık ile yokluk arasında sıkışıp kalmak gibi, ne varım diye mutlu olabiliyor insan, ne yokum diye sorunlarından kurtulabiliyor.
Heyhât!
Dönüp dolaşıp kendime sardırıyorum !... Niye yaşıyorum ben, kendime bir faydam yok, kendimi geçtim dünyaya da bir faydam yok, kimseye bir faydam yok. Aldığım nefes bile zarar!
Ölmek istiyorum, ölemiyorum, iş doğmaya gelince soran yok!
Neyleyim böyle yaşamı!
Devam edecek ...
Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
|

05-12-2016, 03:54
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 03 Aug 2010
Mesajlar: 14.706
|
|
Felâsife´isimli üyeden Alıntı
...zira giyim kuşam yönünden gören bu nasıl hoca derdi, her koluna bir saat, bazen ikişer takar, 2-3-4 yeleği üst üstte giyer, bir bakmışınız koluna kadın çantası takar, çatalını kaşığını hatta dişlerini cebinde taşır, hijyen diye bir şey bilmez.İtfaiye (her gelen) meydanında ki hurdalıkları dolaşır, nerede kırık dökük saatten gözlüğe, kıyafetten ayakkabıya şeyleri alırdı, giyerdi, itfaiye meydanı ikinci adresimizdi adeta.
Genelde niye namaz kılmadığını, oruç tutmadığını sorarlardı, "bitti" derdi, ya olur mu öyle şey hocam filan diyenede "Anlasan sormazdın, anlatsamda anlamazsın" diye kestirip atardı. Bazende bunu detay detay anlatırdı, lakin bu mesele bilindik duyulmuş bir şey olmadığı için, karşı taraf illaki arızaya geçerdi. Nasıl arızaya geçemesin ki herkesin ölene kadar diye bildiği bir ibadeti, o yâkin gelene kadar derdi, ve devamına da "Bir adam 40 yaşına kadar namaz kılıyorsa, bitirememişse, kaç o adamdan!" diye eklerdi.
|
 Hoca esasli adammis ama.
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 16:09 .
|