Laikliğe geçişte Osmanlı 19. yy'ındaki evrimsel basamaklar
Türkiye’nin laikleşmesi Atatürk ile birlikte birden bire mi başlamıştır yoksa Osmanlı devletinin 19. yy. daki reformlarını laikliğe doğru *evrimsel sürecin ilk evreleri olarak mı yorumlamalıyız? *Bu başlık altında ele almak istediğim konu Atatürk ve arkadaşlarının laik devrim düşüncelerine temel oluşturduğunu düşündüğüm Osmanlı'nın son yüzyılındaki siyasi gelenekleri, toplumsal gelişimleri incelemek olacak.
Bu sorunun başka ve önemli bir anlamı da vardır günümüz için: Laik düzenimizin (çarpıklığına rağmen) geleneğini adete tek ipe bağlanmış şekilde Atatürk' e mi bağlamalıyız yoksa daha eskilere dayanan, daha köklü bir gelenek olarak mı yorumlamalıyız?
Avrupa’nın rönesans ve reformlar ile başlayan ilerlemesi özünde laikleşme-sekülerleşmedir. Dolayısıyla 19. yy da belirgin olarak başlayan Osmanlı batılılaşması/modernleşmesini de laikleşme-sekülerleşme kavramları ile sıkı ilişkide kabul etmek gerekir.
Osmanlıda değişimi gündeme getiren bilhassa II. Viyana seferinden sonra gittikçe artan askeri mağlubiyetlere çare bulma gayretidir. Değişime karşı çok uzun süre direnç gösterilmiştir. Allah’ın İslam askerinin yanında olacağı ve alınan mağlubiyetlerin geçici olduğu inancı çok uzun süre devam etmiş ancak mağlubiyetlerin ardı arkası kesilmeyince reformcuların eli güçlenmiştir.
Değişim esas olarak 19. yy da başlar. II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nı kanlı bir şekilde kapatması önemlidir. Yeniçerilerin kıyafeti olan sarık ve şalvarın yasaklanması ve bunun yerine fes ve pantolonun getirilmesi 19. yy.ın başlarında hüküm süren II. Mahmut’un eseridir. Hatta bu nedenle II. Mahmut’a halk arasında “gavur padişah” bile denmiştir. Bir Avrupa kıyafeti olan pantolonun Türk toplumuna girmesi pek çok kimsenin sandığı gibi Atatürk’ün kılık-kıyafet devrimi ile değil o tarihten yüz yıl kadar evvel II. Mahmut tarafından gerçekleştirilmiştir.
Esas laikleşme yönündeki reformlara geçmeden evvel kılık-kıyafet ile ilgili bilinen bir diğer yanlışı daha açıklayalım: Kara çarşaf ve peçe giyinmenin yasaklanması Cumhuriyet döneminde değil ilginçtir ki en imanlı padişahlar tarafından biri kabul edilen II. Abdülhamit tarafından 1892 yılındadır. Ancak uygulamanın sıkılığı Cumhuriyet döneminde gerçekleşmiştir. Abdülhamit’in yüzü de örtecek şekilde çarşaf giyinmesini yasaklaması laiklik gibi bir gerekçeyle yapılmamıştır tabiî ki. Çarşaf ve peçe takarak kadın kılığına giren hırsızların toplumda infial yaratmasından dolayı karar alınmıştır. Abdülhamit bir gün Teşvikiye camisinde kıldığı namazdan dönerken yolda çok sayıda yüzü-gözü kapalı kara çarşaflı görür. Yanındaki mabeyncibaşına “Nedir bunlar böyle böcek gibi? Yasaklayın bu kıyafeti” der. Sonraki günlerde Osmanlı polisi elinde makasla İstanbul’un önemli semtlerinde göreve çıkar. Yasağa uymayanların çarşafı sokak ortasında kısmen kesilir.
19. yy. Osmanlısında laikleşme adına laik reformlar yapılmadı ancak laikliğe hizmet eden veya laik sistemin parçaları olabilecek reformlar yapıldı. Bunlardan pek çoğunun oturması uzun yıllar almıştır. Örnek vermek gerekirse 1830 yılında Hıristiyan kölelerine özgürlükleri verilmiştir. Bu kölelerin çoğunluğu savaşlarda ele geçirilmiş Hıristiyan askerler idi. 1857 yılında ise Abdülmecit zenci köle ticaretini yasaklayan fermanını yayınlamıştır. Osmanlı’da hukuksal olarak köleliğin kaldırılma tarihi budur. Ancak fiili olarak kölelik II. Meşrutiyet’e kadar devam etmiştir. İttihat ve Terakkiciler köleliği kesin şekilde yasaklamışlardır. Resmi tarihimiz Osmanlıcılığın etkisinde olduğu için köleliğin kaldırılmasına ders kitaplarında değinmemektedir. Çünkü köleliğin kaldırılmasını anlatmak o döneme kadar köleliğin var olduğu anlamına da gelecektir. Oysa şanlı atalarımızı ve Türklüğümüzü övmek için bu konu pas geçilmelidir.
Bilindiği gibi İslam’da köle azat etmek sevaptır ancak sistem olarak köleliğe karşı çıkılmamıştır. Bizzat Muhammed’in ve sahabelerinin köleleri vardır. 20. yy.’a kadar da kölelik İslam toplumlarında var olagelmiştir. İşte bu nedenle 19. yy Osmanlısında köleliğin kaldırılması aynı zamanda İslami yaşam tarzına karşı da bir darbedir. Tanzimat dönemi ile birlikte İslami kurumlara Cumhuriyet dönemimizdeki gibi doğrudan doğruya değil ancak dolaylı yoldan darbeler vurulmuştur. Bir diğer önemli fark reformlar görünürde İslam adına yapılmıştır.
1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve 1856 Islahat Fermanı’nın ağırlık noktaları gayrı-Müslim halk ile Müslüman halk arasında hukuksal eşitliği sağlamaktır. Bu reformlar farklı dinden insanların cemaat şeklinde ayrıma dayanan toplumsal yapılaşma yerine ekonomik ve siyasal görüşlerine göre saflaşmalarına yol açan sürece yol açmıştır. Cemaatçılık elbet etkisini sürdürmüş ancak gerilemeye başlamıştır. İmparatorlukta belki de ilk kez en azında en güçlü örnek farklı dinlerden insanların bir araya geldiği siyasi bir yapı oluşmuştur: İttihat ve Terakki.
İttihat ve Terakki’nin oluşumu imparatorluğun tarihinde çok önemli bir dönemeç noktasıdır çünkü daha evvelinde insanlar dinsel inanışları yönünde gruplaşıyorlardı. İttihat ve Terakki ile birlikte farklı bir siyasal ve toplumsal anlayış hayata geçmiştir. Bu gelişmeler de İslami tarzdaki toplumsal yapılaşmaya aykırıdır. İslam’a göre bir İslam devletinde Müslüman ile gayrı-Müslim eşit olamaz. Gene benzer şekilde din farkı gözetmeksizin bir partide bir araya gelip dinler üstü hedefler için mücadele vermek de geleneksel İslam’a aykırıdır. Çünkü İslam’a göre mutlak doğru İslami kurallar, İslami hedeflerdir. Bunun için de Müslümanların birliğidir esas olan. Oysa İttihat ve Terakki’nin bunun dışında olduğunu biliyoruz.
1875-79 yılları arasında hukuk sistemine avukatlık, savcılık, çok yargıçlılık, noter, temyiz gibi çok önemli modern hukuksal kurum ve uygulamalar girmiştir. İslami hukukunda bu kurum ve kavramlar yok idi. Bunların uygulamaya girmesiyle İslam hukuku büyük darbe yemiş oluyor. Şeriat mahkemeleri, kadılık gibi kurumlar ortadan kaldırılmıyor ancak modern/seküler hukuğun gelişmesi ister istemez İslam hukuğunun tekeline darbe vuruyor.
19. yy. Osmanlısında düalist (ikili) bir yapı mevcut. Bir yandan laik eğitim ve hukuk gelişirken diğer yanda İslami eğitim ve hukuk varlığını sürdürüyor. Bu çelişkili yapı elbette sorunlar doğuruyor.
Şeriat hukukundan ayrılma 1840 yılıyla başlar ve 1851 yılındaki Kanun-ı Cedit ile iyice belirginleşmeye başlar. Kanunlar din, mezhep, sınıf farkı gözetmeksizin herkese eşit derecede uygulanacaktır. Ancak yukarıda söz ettiğimiz düalist yapı uygulamalarda sorunlara yol açmıştır. Örneğin laik hukukun açtığı davalara karşılık kişi davayı kendi dinine ait mahkemeye sevk ettirebiliyordu.
1878’de Osmanlı parlamentosunun kabul ettiği yasaya göre vilayet, kaza, belediye gibi kurumlarda tüm din mensupları eşit olarak temsil edilecektir. Bu durum laiklik olmasa bile İslami meşveretin kaldırılması anlamına gelmektedir.
1859 yılında ilk kez kız rüştiyesi (orta okul) açıldı. 1869’da ilk kız meslek okulu Yedikule Dikimhanesi açıldı. Daha sonra kız öğretmen okulu (Darülmuallim) açıldı. Yüzyılın sonlarında bayan öğretmen sayısı dönemine göre azımsanmayacak düzeyde idi.
Maarif nizamnamesine göre İlköğrenim görmek (sübyan mektebi) zorunlu idi. Çocuğunu okula göndermeyene üç kez ihtar verilecek gene uyulmazsa beş kuruştan yüz kuruşa kadar para cezası kesilecek idi. Ancak bu mektepleri kurmak ve masraflarını karşılama yükü halka verilmiş idi.
1876’da ilan edilen ilk anayasaya devletin dini İslam’dır ifadesi ancak 1908 yılında eklenmiştir. Bu anayasa pek çok batı devletinin anayasası incelenerek oluşturulmuştur.
19. yy. Osmanlısında görülen laikleşme/sekülerleşme değişiklikleri ve batı kültürünün gelişmesi 1920 lerde Atatürk ve arkadaşlarının laik Türkiye Cumhuriyeti kurmalarına zemin hazırlamış, onların siyasal düşünlerinin oluşmasında evrimsel basamaklar oluşturmuştur.
Atatürk ve arkadaşları yüz yıldan beri devam eden ama yavaş ve zorlu olan, zaman zaman ise uzun kesintilere uğrayan süreci keskin bir şekilde sonlandırmaya çalışmışlardır.
|