“At izinin, it izine karıştığı tartışma”
Düşünce tarzımızın biçimlenmesi: İnsanın Doğası
Gerek insan (gerekse sinir sistemi olan canlıların tümü), evrimleşme süreci içerisinde, gerek başka türlere karşı gerekse kendi türünün diğer bireylerine karşı varlığını koruyabilmek için kendi benlik duygusunu merkeze alma zorunluluğunu duymuştur. Bu davranış şekli, örtmeye ya da saklamaya çalışsak da çalışmasak da kendini şu ya da bu şekilde gösterir. Örneğin, şu anda mantığınızı zorlamadan, doğaçlama düşünmeye devam ederseniz, dünyadaki en önemli konunun burada okumakta olduğunuz sanısına kapılırsınız; mantıklı düşünseniz dahi bu duyguyu sürdürürsünüz; ancak açık açık dile getirmekten çeşitli nedenlerle kaçınırsınız. Özünde bu davranış şekli, insan soyunun tüm düşünce tarzını ve yaşam stratejisini etkilemiştir.
Bu davranış şeklinin etkisi altında, geçmişte, insanlar, dünyayı güneş sisteminin hatta evrenin merkezi olarak kabul etmişlerdir. Çünkü bulundukları yer, doğaları gereği merkez olmalıydı. Bu nedenle bu kadar güzel bir manzarayı dünyada hiçbir yerde göremezsiniz; dünyanın en güzel suyu bu sudur ve buna benzer ifadeler kullanırız. Çünkü biz oradayız…
Bu düşünme tarzı, davranışlarımızın şekillenmesine de egemen olmuştu. İnsanoğlu, bu örtüyü, gerçek doğa bilimlerine sahip olmadan, evrenin, galaksilerin, güneş sisteminin değişimini, jeolojik evrimi, dünyanın ve canlıların geçtiği yolun ayrıntılarını öğrenmeden kaldıramazlardı. Nitekim insan soyu, çağlar boyu evrenin gerçek fiziksel yapısına ulaşamadığı için, bu örtüyü kaldıramadı; rahatlayabilmek için yerine mitler yarattı. Ama sorun çözülmedi.
Soyut düşünceye geçmiş insan soyunda, bireyin ilk deneyimi, anımsasa da anımsamasa da doğumudur. En azından bu olayı bir başkasında gözlemiştir. O halde, kendinin bir başlangıcı olduğuna göre, her şeyin bir başlangıcı olmalıydı. Hiç bir insan ölümü tatmamıştır; ama bir başkasında gözlemiştir. O halde her şeyin bir de sonu olmalıydı. Bu merkezi (bencil) düşünce, evrenin yapısını anlamaya da uygulanmalıydı. Soyut düşünmeye ve merak duygusuna ilk ulaşan varlığı (bundan sonra bunu insan soyu olarak adlandıracağız), hayvandan ayıran en önemli özellik "Merak" duygusu olduğuna göre, doğal olarak kendi evrimsel sürecinin etkisi altında da kalarak, evrenin bir başı, bir de sonu olacağı mitini yaratmakta gecikmedi. Yerleşik düzene geçtiği ve tanımlanabilir bulgular bıraktığı günden beri, insan soyunun, insanoğlunun bu merakını ve duyusunu tatmin için, değişik yaratılış mitleri uydurduğuna tanık olmaktayız.
Böylece, toplumlar birbirinden yalıtılmış olsalar bile, benzer biyolojik yapıya sahip olmaları nedeniyle, anlatımları ya da yaklaşımları farklı; ancak özü bakımından benzer yaratılış modelleri üretmeye başlamışlardır. Böylece kaba bir tahminle 5.000 üzerinde tanrı, 200'ün üzerinde belirgin kuralları olan din tanımlanmıştır. Hepsinde bir başlangıç bir de son vardır. Doğumu gören bir insanın "Yaratılışı Kurgulaması" doğal geliyor da, ölümü tatmamış olan bir insanın "Kıyameti Tanımlaması" garip kaçıyor! Yaratılışta, diyelim ki, ortaya çıkan olayların izlerini sürerek kaynağa ulaştınız, pekâlâ, yaşanmamış bir olayın, yani kıyametin izlerini nasıl bularak varsayımda bulunuyorsunuz? Bunun yanıtı basit. Ben yok olacağıma göre evren de yok olmalı. Bu benim doğal algılama tarzım. Yeterince bilgim yoksa bu evrensel ilkel sanıma boyun eğmeliyim. Yani Kıyamete de inanmalıyım.
Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...
Nazım Hikmet
www.dilaverkom.blogcu.com
|