Dinlere İnanmanın Amacı ve Erdem
Dinlere inanmanın tek amacı öldükten sonra da yaşamak, daha doğrusu güzel bir şekilde sonsuza dek yaşamak arzusudur. Bunu sağlamanın tek yolu vardır o da inanılan tanrının hoşnut edilmesidir.
Tanrıyı hoşnut edeceksiniz ki o da sizi hoşnut etsin. Aslında "tanrının emirlerini" yerine getirmeye çalışmanın tek ereği budur. Öldükten sonra da güzel şekilde yaşamak, yani cennete girmek. Aslında durum dünyevi insanlar arası ilişkiye çok benzer. Örneğin işinde yükselmek isteyen bir çalışan, müdürünü daha doğrusu onun yükselme emrini kim sağlayabilecek ise o kişiyi hoşnut etmek zorundadır. Demek ki "tanrı" ile kul arasındaki temel ilişki dünyevi bir insansal ilişkinin kopyası şeklindedir.
Bu çerçevede düşündüğümüzde tanrı sevgisinin özünde öldükten sonra da yaşamak ve cennete girmek arzusu olduğunu iddia edebiliriz. Bunu daha iyi anlamak için şu soruyu kendimize cidiyetle sormak ve açık yüreklilikle yanıtlamamız gerekir:
-Eğer tanrı biz insanlara ölümden sonra da bir yaşamı sunmasaydı, öldükten sonra ruhumuzun da yok olacağını ve bir daha diriliş gibi bir şeyin olmayacağını kutsal kitabında açıkça ilan etseydi, ne hissederdim?
Özetle tanrı bizlere "evet sizi ben yarattım ama ölümle her şey bitecek her biriniz için" deseydi gene de tanrı sevgimiz olur muydu? İbadetlerimizi gene aynı şekilde yerine getirir miydik? Belki "herşeye rağmen dünyaya geldim yaşadım, nefes aldın, sevdim ve sevildim, buna da şükür" diyebilirdik. Bir minnet duyabilirdik kuşkusuz ancak bugünkünden çok farklı hislerimizin olacağı da sanırım bir gerçek.
İnsanları özellikle islamda aslında ağır olan ibadetler oldukça meşgul etmekte, bunlar zaman ve paraya, emeğe mal olmaktadır. Günde 5 vakit namaz kolay değil. Özellikle sabahın çok erken saatlerinde kalkmak özveridir. Her yıl en az 250 YTL kurban parası ayırmak, Hacca gidip en az 4000 YTL yi bu ziyareteb ayırmak. Yılda 30 gün, günboyu aç ve susuz kalmak. Yıllık karının kırkta birini zekat vermek. Bunları öteki dünyada cennet umutlarımız olmasa da yapar mıydık? Çok büyük oranda insanın yapmayacağını tahmin etmemiz zor değil. Yarın ölüp tamamen yok olacağına inanan bir insan neden namaz kılsın, neden oruç tutup aç kalsın?
Demek ki tüm dinsel ritüellerin nihai amacı insanın sonsuz yaşama arzusu ile çok sıkı bağlantıdadır. Dinler bireyin bencilliğinden yola çıkarlar, pek çok din bundan yola çıktığı halde toplumsal yararlılığa da vurgu yapar, örneğin zekat ve sadaka gibi. Böylece bireyi bencilliğinden kurtarmaya çalışırlar. Ancak bu boşuna bir uğraştır çünkü bireyler (kullar) bunu toplumsal fayda için değil "allahın rızası" için yaparlar. Allahın rızasını almak için yaptıkları toplumsal faydalılıkların esas amacı ise kendi sonsuzluk özlemleridir. Birey, sadaka verirken karşısındaki muhtaca duyduğu sevgi ve şefkatle değil tanrıyı hoşnut edip, sevap hanesine bir artı daha ekleyerek öteki dünyadaki yerini sağlamlaştırma gayretindedir. Allah rızası için yapılan bu hayırın aslında esas amacı Allahın rızasını almak değil, bu rıza aracılığı ile öteki dünyada iyi bir mevkiye sahip olmaktır. Bu tesbitimizi bir mümine yaptığı hayırdan hemen sonra söylersek alacağımız yanıt genellikle "Ben hayırımı yaparım, allah kabul eder veya etmez orasını ben bilemem, allahın takdiri" der. Allahın takdiri der ama bu takdirin olumlu yönde olması durumunda kul ne elde etmek istediğini genellikle söylemez. Çünkü bunu söylemesi durumunda tanrıyı kendi bencil amaçlarının bir aracı durmuna dönüştürmüş olur. Tanrı, doğrudan amaç değil de cennet arzularımızın nesnesi durumuna düşmüş olur.
O halde erdem, tanrının hoşnutluğunu kazanmak için yaptığımız eylemler değil hiç bir karşılık beklemeksizin yaptığımız toplumsal yararlılıklardır. Örneğin misafir geldiğimiz uzak bir kentte bir daha görme olasılığımızın neredeyse hiç olmadığı bir yoksula yardım etmek gibi. Ya da adınızın listelenmediği bir bağış kampanyasına katılmak gibi.
Böylece dinlerin, bireyin gizli çıkarına dayalı ahlak anlayışı karşısında ateist ve dinsiz ahlağın üstünlüğünü ortaya çıkmış oluyor.
|