İngiliz-Arap dostluğu: McMahon Mektupları
1915 yılının Mart ayında Fransa İngiltere’ye Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğiyle ilgili görüşmelerin başlatılması yolunda bir nota verince İngiliz Hükûmeti bundan önce kendi politikasını belirleme gereği duymuştur. Nisan ayı başlarında İngiltere Başbakanı Osmanlı Devleti’nin Asya topraklarıyla ilgili İngiliz taleplerini belirlemek amacıyla bir komite oluşturmuştur. Maurice de Bunsen isimli başkanının adı ile anılan bu komite 30 Haziran 1915 tarihinde hazırladığı raporu hükûmete sunmuştur (Yerasimos, 1995: 141-142). Bu rapora göre Osmanlı Devleti’nin Asya toprakları etnolojik ve tarihî kıstaslara göre beş büyük bölgeye ayrılmıştı: Anadolu, Ermenistan, Suriye, Filistin ve Irak-Mezopotamya (Kedourie, 1968: 58-62). Ayrıca yine bu raporda İngilizlerin çıkar bölgesi mutlaka, Filistin ile Irak-Mezopotamya’yı içine almalı ve kuzeydoğuda Kürt bölgesinin güney eteklerinden, güneybatıda Akabe’ye uzanan Hayfa, Akra, Tedmür ve Deyr-el Zor gibi yerleşimlerin üzerinde bulunduğu şerit bu bölgeye dâhil edilmeli ve bereketli Hilal’in kuzeybatısında kalan bölgeler de Fransa’ya verilmeliydi.
Bu öneri Fransız önerilerinin aksine Filistin’i kendi başına bir birim hâline getirmekte ve İngiliz nüfuz bölgesine dâhil etmekteydi (Yerasimos, 1995: 142-143). “İslam hâkimiyeti altında bağımsız” olması gereken Arabistan’a gelince, bu ülkeye, sınırları Akabe’den Maan’a kadar doğru bir çizgi ve Maan’ı Kuveyt sınırına birleştiren bir eğri çizgi ile çizilen topraklar bırakılmıştı (Kedourie, 1968: 62).
İngiliz-Arap müzakerelerinin ilk adımı McMahon mektuplarıdır. Araplarla İngilizler arasında ilk mektup 14 Temmuz 1915 yılında Şerif Hüseyin’in Kahire’deki İngiliz Yüksek Komiseri McMahon’a gönderdiği mektuptur. Bu mektup, Hüseyin’in İngiltere’nin Şam Protokolü ile belirlenen sınırlar içerisinde kalan “Arap ülkelerinin bağımsızlığını” ve “İslam dininin başına bir Arap halife” getirilmesi ilkesini tanıması talebini içermekteydi (Antonius, 1938: ek belge nu.1). Müzakerelerde ilk adımı atmak genel olarak tercih edilmeyen ancak müzakerelerin başlayabilmesi açısından bir tarafın mutlaka yapması gereken ve “ilk teklifi yapmak veya yapmaktan kaçınmak” (Schonfield ve Schonfield, 1991: 116) taktiği kapsamında incelenen bir yaklaşımdır. Burada Arapların Şam Protokolü’nde belirlenmiş ve talep olarak İngilizlere sunduğu sınırların gerçekçiliği sorgulanmalıdır, çünkü ilk talepte bulunan tarafların pazarlık payı elde edebilmeleri için hedef üzerinde bir teklifle başlamaları söz konusudur. Bu hamle aynı zamanda müzakereye yüksek taleplerle başlamak ve müzakere süresince hareket serbestisi kazanmak amacıyla uygulanan “yüksek beklentide bulunmak” taktiğini de içermektedir (Hendon ve Hendon, 1989: 128).
McMahon 30 Ağustos 1915’te gönderdiği cevap mektubunda, “İngiliz Hükûmetinin halifeliğin gerçek Arap soyundan bir kişiye devredilmesine olumlu baktığını” belirtmiş (Kedourie, 1968: 70); sınır meselesi ile ilgili olarak ise mektupta, bu konuyu tartışmak için zamanın henüz çok erken olduğunun söylenmesi ile yetinmiştir (Yerasimos, 1995: 144). İngilizlerin bu davranışından müzakerede karşı tarafı baskıda tutmak amacıyla; hedefleri ortaya koymak, potansiyel problemleri tanımlamak, çözümler önermek ve meydan okumaları hazırlamak maksadı ile (Hendon ve Hendon, 1989: 32) veya zaman kazanmak için de kullanılabilen “ertelemek” taktiğini kullandığı görülmektedir (Schonfield ve Schonfield, 1991: 182). Bu noktadan itibaren mektuplarda Araplar yani Emir Hüseyin bir taraftan sınır taleplerinde ısrarcı olurken diğer taraftan, zihninde Türklerin kendisini devirmesinden çekindiğinden bir şekilde orta yol bulmayı ve İngiltere’nin güvencesini sağlamayı arzulamaktaydı. İngilizler ise uluslararası ilişkilerde tecrübeli bir devlet olarak sorunları zamana yayarak karşı tarafın taleplerinin yavaş yavaş kendi planladıkları düzeye inmesini hedeflemekte ve müttefiklerinin çıkarlarını da düşünmek zorunda olduklarından anlamlı sözler vermekten kaçınmaktaydılar (Fromkin, 2008: 152). Bu aşamalarda Araplar, toprak taleplerinde aslında “adı geçen bölgeden bir karış toprak veremeyecekleri” gibi “ya hep ya hiç” taktiği (Griffin ve Daggatt, 1990: 130-131) uyguluyor gözükseler de aslında “blöf yapmak” taktiği (Brams, 2000: 144) ile kendilerini olduklarından daha güçlü göstermeye çalışmışlardır.
İngiliz tarafı ise genel anlamda “ertelemek” taktiğini (Hendon ve Hendon, 1989: 32; Schonfield ve Schonfield, 1991: 18) kullanırken bunun yanında, adı geçen paylaşılamayan bölgeyi pazarlık yapmayı kolaylaştıracak şekilde dört parçaya ayırarak da “alternatif üretmek” (Schonfield ve Schonfield, 1991: 148), “müzakere konularını ayırmak ve konuları tek tek ele almak” taktiklerini (Griffin ve Daggatt, 1990: 77-86) bir arada kullanmıştır.
Yukarıda belirtilen mektuplar aynı doğrultuda 1916 yılının Şubat ayına kadar devam etmiş ve neticede Emir Hüseyin, bir taraftan, Türklerden çekindiği için İngilizlere, alacağı yardım ile Osmanlı Devleti’ne isyan etmeye razı olmuş, diğer taraftan taleplerinden vazgeçmemiş ve bağımsız Arap Devleti’nin hayallerini kurmaya devam etmiştir. İngilizler ise Arapların isyanının sonuçta başarıya ulaşamayacağını dolayısıyla verilen vaatleri gerçekleştirmek zorunda kalmayacakları düşüncesi ile net bir cevap vermeksizin silah, cephane ve para yardımları ile Arapları isyan konusunda desteklemiş ve savaş sonrasında Osmanlı Devleti karşısında bağımsızlıkları noktasında yüreklendirmişlerdir (Fromkin, 2008: 152-153; Paris, 1998: 773-774; Friedman, 1970: 83-94; Smith, 1993: 48-52; Busch, 2007; 100-109).
Sarem Stratejik Araştırmalar Dergisi'sinden alıntıladım
saygılarımla..
|