Hangi kitap, hangi barış?
Din adamları, ilâhiyatçılar, siyâsi çekişmelerde her biri bir cenahta yer alarak, siyasetçilerin maskarası olmuşlar. Her din olgusu ya da algısı konumlandığı siyâsi çizginin hizmetinde.
Muhammed bizzat, "elçilik" ile savaş ve siyâseti yan yana götürdüğü için, en başarılı olduğu ve neredeyse tüm Arap yarımadasına hâkim olduğu devrede içten içe kendisini bir sızıdır tutmuştu. İki de bir, "Ehl-i beytim, ehl-i beytim" diye Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin'i göstermesi boşuna değildi. Çünki biliyordu ki ortaya çıkardığı yeni devlet savaş, yağma ve çapula dayalı çıkar ve rant ilişlkileri ile ayakta durmaktaydı. Bu kirli ilişkiler yumağı içerisinde kendisi göçtükten sonra kızı, dâmadı ve torunlarının başına neler gelebileceğini iyi-kötü tahmin edebilmişti. Nitekim Muhammed'in vefâtı sonrası Arabistrandaki ilk başkaldırının zekat üzerine olması bir çok şeyi açıklıyor.
Din yaymak için ölmeyi ve öldürmeyi bir "yöntem" olarak ortaya koyarsanız, bıraktığınız miras ve mirasçılardan şikâyetlenme hakkınız olamaz. DÜnya tarihinde Muhammed'e kadar hiç bir dönemde, bir inancın kendisini kabul ettirme adına, başkalarına kılıç çekip saldırdığı vârit değildir.
|