Ruhçuluğa bir eleştiri...
Tanrı, madde ve ruhu açıklamada düalist görüşü benimseyen gruplardan biri ruhçulardır. Ruhçular kendilerini spiritüelist ve ülkemizde de neo-spiritüelist/deneysel ruhçu gibi isimlerle adlandırırlar. Hatta son zamanlarda uzun süreden beri "saklanan" (54 yıl) ve "zamanı geldiği için" yeni yayımlanan "İlahı Nizam Ve Kainat" gibi kitaplar da medyada ruhçuluğa olan ilgiyi artırmıştır. Ruhçulukta en önemli bilgi kaynağı, çeşitli seviyelerdeki ruhlardan/varlıklardan alındığı söylenen bilgilerdir. Bu grubun evrenle ilgili görüşleriniz kısaca inceleyelim.
Ruhçulara göre her şeyin üstünde "esas varlık" denilen Tanrı/Allah vardır ve asla erişilemez, ulaşılamaz, anlaşılamazdır. Bu yönüyle 3 dinin kitaplarının zahiri manalarıyla hemen hemen aynı şeyi söylerler. "Hemen hemen" dedim çünkü bazı ufak tefek farklılıklar da vardır. Örneğin ruhçular "Allah'ın sıfatları yoktur ona sıfat bile yakıştırılmaz" der. Onlara göre sadece bir Tanrı vardır ve "esas İlke" de dedikleri bu Tanrı, kendisinden tamamen ayrı olan nerdeyse sonsuz sayıda ruh yaratmıştır. Kendisinin ruhları yaratmak ve onlara hükmetmek dışında onlarla hiçbir bağı yoktur, özleri farklıdır. Aynı Tanrı "esas madde" de denilen, neredeyse sonsuz sayıda maddesel öz de yaratmıştır. Tıpkı ruhlar konusunda olduğu gibi, Tanrı'nın "yoktan yaratma" eylemi dışında bu maddesel özlerle de hiçbir bağlantısı yoktur. Bu farklı farklı maddesel özler, "esas ilke" olan Tanrı'nın gönderdiği "tesir"lerle önce çok ilkel bir atoma dönüşmüş sonra da varlık aşamasına gelince de Tanrı'dan gelen tesirler, yerini yine Tanrı tarafından yaratılan "vazifeli yüksek varlıklar" tarafından gelen tesirlere bırakmıştır. Böylece madde "vazifeli yüksek varlıklar" tarafından gönderilen tesirlerle git gide karmaşık hale gelmiştir ve karmaşıklaşmaya devam edecektir. Böylece sonsuz sayıda maddesel özler, tesirlerle sonsuz evrenlere dönüşmüştür.
Maddenin tek amacı ruhların "tekamül"ünü sağlamaktır. Ruhlar ancak maddeyle içli dışlı olarak tekamül edebilir. Hatta ilk atom bile kendisiyle sürekli içli dışlı olan ruhların tekamülü için var olmuştur. Görüldüğü gibi Tanrı maddeden/evrenden, ruhlardan tamamen ayrı olarak onların dışında olarak anlatılmıştır. Tanrı ile ruhların ve maddenin özsel hiçbir ortak yanı yoktur. Buraya kadar anlatılardan anlaşılabileceği gibi, "ruhlar" ve "tekamül" konuları dışında anlatılanlar felsefi olarak 3 dinin zahiri olarak söyledikleriyle nerdeyse aynıdır.
Ruhçuluğa göre Tanrı ezeli, madde ve uzay-zaman-boyut da Tanrı'nın yoktan yarattığı ezeli olmayan olgular ise Tanrı'nın ya da "asli ilke"nin, bunları yaratmadan önce mantıken gerçekten de "tek" olması gerekir. Yani Tanrı, maddeyi, zamanı, uzayı, boyutu yaratmadan önce yanında başka hiçbir şey düşünülemeyecek, kendisinden başka ikinci bir şey olmayan bir varlıktı. (Kendisinden başka ya da içinde kendisinin bulunmadığı bir boşluk, boyut, mekan, uzay, zaman…vs yoktu) Gerçekten de Tanrı'nın "başlangıçta" kendisinden başka hiçbir şey, ne uzay ne zaman ne madde ne de boyut yoksa "kendisinden ayrı" şekilde tam olarak nereye yaratacaktır bütün bunları? Başta "Kendisinden ayrı" sözcüğü "Başlangıçta Tanrı'dan başka hiçbir şey olmama" sözcüğüyle çelişmektedir. Tanrı'dan başka hiçbir şey yoksa kendisinden ayrı bir yer, bir mekan, bir şey de olamaz. Dolayısıyla Tanrı'nın kendisinden ayrı olarak yaratacağı bir "yer" "boyut" da olamaz, her şey Tanrı'nın/Tanrılığın içinde kalır. Ruhçuluğun iddiasına göre Tanrı'nın, maddeden uzaydan zamandan ve boyuttan özsel olarak tamamen ayrı olduğunu da düşünürsek, bütün bu kavramlar Tanrı'nın öz enerji potansiyeli içinde de oluşamaz, oluşursa maddenin "Tanrı'dan tamamen ayrı" olduğu söylenemez çünkü. Dolayısıyla ortaya içinden çıkmanın imkansız olduğu mantıksal bir çelişki yumağı çıkıverir. Bu nedenle pek çok Sufi üstad, Plotinus ve aynı zamanda uzakdoğu felsefeleri; maddeyi, uzayı, zamanı ruhu her şeyi Tanrı'nın içinden ya da Tanrı'dan tezahür etmiş olarak niteler. Böyle olunca da ortaya mantıksal olarak bir "birlik" felsefesi ortaya çıkar. Yani hepimizin, her şeyin hamuru tektir, birdir. Dolayısıyla özsel olarak hepimiz ve her şey biriz. Çünkü her şey, sonsuz potansiyelin içinden tezahür etmiştir. Bu nedenle de Tanrı'nın maddeden, evrende ve insanlardan "tamamen ayrı" olduğunu söylemek imkansızdır.
Bu çelişkinin farkında olan bazı düalist görüşler de vardır. Onlar, "durumu kurtarabilmek" için maddesel özlerin ya da maddenin de Tanrı gibi ezeli, başlangıcı ve sonu olmayan olduğunu kabul ederler. Hem bir Tanrı'yı, esas ilkeyi kabul edip onun hiçbir şeyle kıyaslanamaz olduğunu söyleyip hem de ondan tamamen ayrı olan onunla bağlantısı olmayan ama başka bir"ezeli" olgunun, maddenin de var olduğunu söylerler. Öyleyse bu ezeli maddenin inandıkları Tanrı gibi ikinci bir Tanrı olduğu mantığından kaçılamaz. Tanrı da ezelidir, Tanrı ile hiçbir bağlantısı olmayan madde de tıpkı Tanrı gibi ezelidir. Böylece iki birbirinden tamamen ayrı ve farklı Tanrı ortaya çıkar. Ayrıca Tanrı'nın "hiçbir şeyle kıyaslanamaz" "hiçbir şeyle ortak noktası olmayan" olduğunu söyledikten sonra, ezeliyet gibi çok önemli bir kavram bakımından maddeyle ortak noktası olduğu ileri sürülmüş olur ve yine çelişkilerden kaçılamaz.
Ruhçuluk ile Vahdet görüşünü birleştirmeye çalışanlar da vardır. Onlara göre evet, evren ve her şey Tanrı'dan tezahür etmiştir. Ama aslında Tanrı'nın kendisinden değil de onun bilgisinden ya da kanunundan tezahür etmiştir. Yani Tanrı'nın kendisi yine öz olarak her şeyden ayrıdır. "Tanrı'nın kendisi" ile "Tanrı'nın bilgisi/Kanunu" şeklinde yapay bir ayrıştırma yapıp hem Vahdeti-i Vücut'u "bir anlamda" kabul etmek hem de ruhçuluğun temel ilkeleriyle çelişmemek amaçlanmıştır. Eğer Tanrı'nın kendisi (zatı) ile Tanrı'nın kanunları/kuralları biçiminde birbirinden öz olarak yani tamamen farklı iki başka "cevher" kabul edilirse yukarda belirttiğim çelişkiler yeniden başlar. Üstelik başlangıçta ya da "başlangıçsız" başlangıçta Tanrı'nın zatından öz olarak, cevher olarak tamamen farklı olan "Tanrı'nın kanunu, yasası" sadece yoktan var edilmiş olmalıdır. Eğer böyle yani yoktan var edilmiş olmasaydı öz olarak Tanrı'nın zatından farklı olmazdı. Tanrı'nın kendisinden tamamen ayrı bir şey meydana getirmesi konusundaki mantıksal çelişkileri de yukarda izah etmeye çalışmıştım. Üstelik "Tanrı'nın kendisi/zatı" ile "Tanrı'nın kuralları/kanunu" gibi ayrımlar yapılması, Tanrı'yı hala bir anlamda insan gibi düşünmenin bir yansımasıdır. Tanrı sanki sonsuz güçlü bir nevi insanımsı bir kraldır da kendi "kişiliği" vardır/zatı vardır ve Tanrı'nın koyduğu kurallar da kişiliğini yansıtır denir. Yani kural koyucu bir irade ve ortaya çıkan kurallar vardır. Tanrı'yı kişilikli insanımsı bir varlık olarak nitelemek yerine örneğin "sonsuz potansiyeli içinde barındıran bir enerji formu" şeklinde benzetme kullanırsak yapay ayrımlardan da kendimizi kurtarmış oluruz. "Tanrı'nın zatı" gibi sembolik ifadeler de ancak o enerjinin en baştaki hiçbir şeye dönüşmeden önceki durumunu/özünü ifade eder ama bu öz ile ondan sonraki dönüşümleri, asla "ayrı cevherler" "birbirinden ayrı" olamaz.
Bütün bunların yanında, ruhçuluğun tıpkı dinlerdeki zahiri görüşler gibi, esas sorulara yanıt vermede mantık yürütme gücü zayıftır. Yani "asli ilke" neden maddesel özleri ve ruhları yaratmıştır? Hiçbir şeye muhtaç olmayan, sonsuz güçlü, hatta bunlardan da öte aklımızın hayalimizin alamayacağı bir varlık neden tekamüle muhtaç ruhları yaratıp tekamül için maddesel özleri yaratıp her şeyi başlatmıştır? Bütün bunların, bütün bu sistemin anlamı nedir? "Bunları biz hiçbir şekilde anlayamayız" denir, bu "zor sorular" atlanır ve onun yerine, hakkında fikir yürütmenin çok daha kolay olduğu maddesel evrim aşamalarıyla ilgili bol spekülatif, bol süslü bir süreçten bahsedilmeye başlanır. Tabi ki evren, hayat, Tanrı gibi kavramlar sonsuz bir gizemdir ve bu gizem bir gün çözülebilecek türde bir gizem değil, mutlak gizemdir. Ancak "biz hiçbir şey bilemeyiz, anlayamayız" deyip işin içinden basitçe çıkmak yerine, gücümüzün yetebileceği felsefi ve mantıksal tarzda örnekler kullanıp sezgi ve hayal gücümüzü harekete geçirerek, bize konu hakkında belirli bir vizyon sağlayacak şekilde mantıksal bazı bağlar kurup en azından ucundan kıyısından da olsa anlatmaya çalışılan gizem hakkında bir ipucu vermek, soruyu tam olarak cevaplamasa da çok daha ikna edici olur.
Peki ruhçuların bilgi alma yöntemleri güvenilir midir? Ruhçular, çeşitli "celse"lerle ruhlardan bilgi aldıklarını söylemektedirler. Fakat sadece bir ruhçuyu değil de dünya çapında, yaşayan çeşitli ruhçuların yazdıkları kitapları okursak, ruhlardan bilgi alan ruhçuların hemen hemen her zaman, akıllarındaki felsefeyi, kişisel görüşlerini ruhlara teyit ettirdiklerini görürüz. Yani örneğin Vahdet-i Vücud gibi hem Sufizmde hem de uzakdoğu felsefelerinde yeri olan köklü ve derin bir görüşü zaten baştan kabul etmeyen ya da sıcak bakmayan, bu görüşe karşı çıkan bir ruhçu; ruhlarla yaptığı görüşmelerde hemen hemen her zaman "Vahdet-i vücud yanlıştır, Haşa" gibi bilgiler almaktadır. Fakat dünyada Vahdet-i Vücud ya da benzeri görüşlerin nihai gerçek olduğunu söyleyen ruhçular da bolca vardır. Onlar da üst düzey ruhlardan bu bilgileri aldıklarını söylerler. Şimdi kime, hangi gruba inanmamız gerekir?
|