Ruh, beyin ve bilim uzerine sohbet
Daha sistematik yazilari ilgili basligimda bitirmistim ama bir kac kelam etmem gerekiyor gibi hissettim bu gece. O tarz yazilari artik cok az yazacagim. Bu gece sohbet tarzinda bu sekil devam edelim.
Beyinle ilgili bilimsel ilgiden bahsedelim oncelikle. Bu meseleler ozellikle bilimsel anlamda 20. yuzyilin ikinci yarisinda ciddi sekilde artiyor. Bu zamanlarda universite programlari ortaya cikiyor, dergiler cikiyor, insanlar artik beyin ve sinir sistemi uzerine daha sistematik dusunmeye basliyor. Tabii tahmin edeceginiz uzere bu merak aslinda yeni degil.
O yuzden biraz eskilere gitmemiz gerekiyor. Yani eskiden de insanlar beyin hasarinin insan uzerinde buyuk etkiler yaptigini fark etmis. Hatta kafatasina delik acma gibi uygulamalar var. Kimine gore bu tedavi yontemi (bas agrisi, ruhsal sorunlar vs.) olarak kullanilmis, kimine gore ise daha mistik anlam yuklenmis; ama nereden baksaniz, 10 bin yil once bile insanlar beynin bir sekilde zihinle ilgili oldugunu seziyor ama nasil oldugunu tam aciklayamiyor.
Antik donemleri dusundugumuzde is daha da karisik hale geliyor. Insanlar zihin nerede sorusuna farkli cevaplar veriyor. Kimisi kalkiyor beyin diyor, kimisi kalp, hatta karaciger diyen bile var. Bu aslinda cok dogal, cunku gozlemledikleri seyler onlarin yorumunu sekillendiriyor. Mesela kalp hizlandiginda heyecan hissediyorsun, korktugunda kalp carpintisi artiyor.
Dolayisiyla duygularin merkezi kalp demek mantikli geliyor. Bugun bile gunluk dilde ayni seyleri soyluyoruz: kalbim kirildi, kalpten seviyorum gibi. Mesela Platon biraz daha sistematik dusunuyor ama yine de modern anlamda bunlar dogru degil. Platon, ruhu uc parcaya ayiriyor ve bunlari farkli organlara dagitiyor. Aristoteles ise daha biyolojik gozleme dayali ama yine hatali bir sonuca variyor: kalp merkezdir diyor.
Cunku embriyoda ilk gordugu organ kalp. Yani aslinda bilimsel dusunuyor ama veri eksik oldugu icin yanlis sonuca gidiyor. Bu bence cok onemli bir ders: iyi gozlem bile bazen yetersiz olabilir.
Erken hristiyanlikta da kalp cok merkezi bir yere oturuyor. Sadece duygular degil, ahlaki kararlar bile kalple iliskilendiriliyor. Yani kalp hem psikolojik hem de manevi bir merkez haline geliyor. Bu da kulturel olarak cok etkili oluyor. Sanat eserlerinde bile bunu goruyoruz; mesela isa'nin kalbin kapisini calmasi gibi imgeler, kalbin ic dunya ile iliskisini anlatmaya calisiyor. Sonra Galen sahneye cikiyor ve biraz daha sistem kurmaya calisiyor.
Onun modeli bugun bize garip geliyor ama aslinda kendi icinde tutarli bir sey. Karaciger, kalp ve beyin birlikte calisiyor diyor. Kan sadece tasiyici degil, ayni zamanda icinde ruh benzeri yapilar tasiyor. Bu yapilar vucutta dolasiyor, organlara gidiyor, hatta beyinde degisime ugrayarak dusunce ve hareketi sagliyor. Ozellikle beynin icindeki bosluklara (ventrikuller) buyuk anlam yukluyor. Yani bugun bizim noronlar, sinapslar dedigimiz seylerin yerine o donemde ruh akisimi gibi kavramlar var.
Ama burada cok kritik bir sinir var: insan uzerinde disseksiyon yok. Dolayisiyla hayvanlardan yola cikiliyor. Bu da bazen cok buyuk hatalara neden oluyor. Mesela rete mirabile diye cok onemli bir yapi tanimliyorlar ama insanlarda aslinda yok. Yani modelin temel parcalarindan biri gercekte var degil. Buna ragmen bu fikirler yuzlerce yil etkili oluyor. Bu da bilimin nasil ilerledigini gosteriyor: yani bir fikir yanlis olsa bile uzun sure kabul gorebiliyor.
Yine de Galen'in cok onemli bir katkisi var: sinirlerin duyu organlarindan beyne gittigini fark etmesi. Bu cok buyuk bir adim. Yani artik yavas yavas beyin merkezi olabilir fikri gucleniyor. Kalp hala onemli ama beyin sahneye cikmaya basliyor.
1600'lere geldigimizde Thomas Willis isi biraz daha netlestiriyor. Burada artik modern bilime daha yakin bir yaklasim goruyoruz. Hastalarin yasarken yasadigi zihinsel problemlerle, olumden sonra beyinde gordugu hasarlari eslestirmeye calisiyor. Yani bugun bizim lesion mapping dedigimiz mantigin ilk adimlari. Su bolge zarar gorurse su fonksiyon bozuluyor fikri burada daha somut hale geliyor. Ve en onemlisi, zihinsel fonksiyonlarin soyut bir ruh'tan ziyade fiziksel beyin yapisiyla ilgili oldugu fikri gucleniyor.
Buradan sonra konu cok ilginc bir yone gidiyor: lokalizasyon. Yani beynin belirli bolgeleri belirli islevlere mi karsilik gelir? Bu sorunun albenisi var; hem cok cekici hem de cok tehlikeli. Cunku fazla basitlestirme riski var.
Gall bu noktada devreye giriyor ve isi biraz fazla ileri goturuyor. Diyor ki beynin her parcasi spesifik bir zihinsel ozellige karsilik gelir. Sadece temel seyler degil, cok spesifik ozellikler: iyilik, bilgelik, dindarlik, siir yetenegi vs. Hatta insanlar ve hayvanlar arasinda ortak ozellikler bile ayri bolgelere dagitiliyor. Toplamda 27 farkli zihinsel fakulte tanimliyor.
Buradan frenoloji cikiyor. Insanlar kafatasina bakarak kisinin karakterini okumaya calisiyor. Kafada cikinti varsa bu ozellik guclu, cukurluk varsa zayif diye yorumlaniyor. Dusunun simdi, birinin kafasina dokunup sen cok merhametlisin ya da senin muzik yetenegin zayif demeye calisiyorlar. Bugun komik geliyor ama o donemde cok populer. Cunku insanlar basit ve net aciklamalari seviyor.
Ama bilim burada durmuyor. Daha kontrollu deneyler yapilmaya baslaniyor. Mesela elektriksel uyarimla beynin belirli bolgelerine dokunuldugunda vucudun belirli kisimlarinin hareket ettigi fark ediliyor. Bu cok buyuk bir kesif. Cunku artik direkt neden-sonuc goruluyor. Ayni sekilde isitme, koku ve gorme gibi fonksiyonlarin belirli beyin bolgeleriyle iliskili oldugu bulunuyor.
Yani bir yandan frenolojinin abartili ve yanlis yonleri eleniyor, diger yandan beyin bolgesel olarak ozellesmis olabilir fikri daha bilimsel temele oturuyor. Bu da bizi bugunku tartismalara getiriyor aslinda. Ama burada cok ince bir denge var demistik. Iste bu dengeyi anlamak icin biraz daha derine inmek gerekiyor. Cunku hikaye sadece hangi bolge ne yapar meselesiyle bitmiyor. Isin icine artik hucre duzeyi giriyor.
1800'lerin ortalarina geldigimizde bilimde cok onemli bir gelisme oluyor: hucre teorisi. Yani tum canlilarin hucrelerden olustugu fikri kabul goruyor. Ilk basta bu fikir sinir sistemi icin hemen uygulanmiyor, cunku beyin cok daha karmasik gorunuyor. Ama mikroskoplar gelistikce ve boyama teknikleri iyilestikce tablo netlesmeye basliyor.
Burada cok kritik iki isim var. Biri Golgi. Oyle bir boyama teknigi gelistiriyor ki, sinir hucrelerinin kucuk bir kismi siyaha boyaniyor ve arka plan daha acik kaliyor. Bu sayede ilk kez tek tek hucreleri ve uzantilarini net sekilde gorebiliyorsun. Yani beyin bir bulanik kitle olmaktan cikiyor, parcali bir yapi gibi gorunmeye basliyor.
Sonra Cajal geliyor ve bu teknigi daha da gelistiriyor. Ve diyor ki: beyin aslinda tek bir ag gibi degil, bircok ayri hucreden olusuyor. Bu hucrelere de noron diyoruz. Bu fikir cok buyuk bir donum noktasi. Cunku artik beyni anlamak icin en kucuk birime, yani hucreye inmek gerekiyor.
Buradan sonra zaten modern norobilimin temelleri atiliyor. Ama yine burada durmuyoruz. Cunku isin sadece biyolojik tarafi yok, bir de felsefi boyutu var.
Yuzlerce yil boyunca insanlar su soruyu sormus: zihin ile beden arasindaki iliski nedir? Bugun bu soru biraz daha spesifik hale geliyor: zihin ile beyin arasindaki iliski nedir?
Norobilimciler genelde buna monizm diye bir yaklasimla cevap veriyor. Yani zihin dedigimiz sey aslinda beynin yaptigi seylerin kendisi. Yani ayri bir zihin varligi yok. Bunun da farkli versiyonlari var. Bazilari daha sert yaklasiyor ve diyor ki aslinda sadece beyin var, zihin diye bir sey yok, sadece bir isimlendirme. Digerleri biraz daha yumusak: zihin beynin bir urunudur, yani beyin calistikca ortaya cikan bir ozellik.
Iki durumda da ortak nokta su: odak beyin. Yani davranislarimizi, dusuncelerimizi, hislerimizi anlamak istiyorsak sinir sistemine bakmamiz gerekiyor.
Bir diger onemli yaklasim da naturalizm. Yani su demek: aciklamalari doga icinde ariyoruz. Dogaustu aciklamalari bilimsel olarak kullanmiyoruz. Bu yoktur demek degil, ama bilim bu tur seyleri test edemez, olcemez. Dolayisiyla arastirma alani disinda kaliyor. Bu da aslinda bilimin sinirlarini gosteriyor.
Buradan da metodolojik reduksiyonizm cikiyor. Yani karmasik bir sistemi anlamak icin onu daha kucuk parcalara bolmek. Mesela beyni anlamak icin once hucreyi, sonra hucreler arasi iletisimi, sonra daha buyuk aglari inceliyoruz. Sonra tekrar bunlari birlestirip buyuk resmi anlamaya calisiyoruz.
Burada cok onemli bir ayrim var ama: bu bir yontem. Yani her sey gercekte sadece bu parcalardan ibarettir demek degil. Sadece anlamak icin boyle bakiyoruz demek.
Simdi buradan en temel yapiya inelim: noron.
Insan sinir sistemi iki ana bolume ayriliyor: merkezi sinir sistemi ve periferik sinir sistemi. Merkezi sinir sistemi beyin ve omurilikten olusuyor. Periferik sinir sistemi ise bunlarin disindaki tum sinir yapilarini kapsiyor.
Bu sistemlerin tamami aslinda hucrelerden olusuyor. Bu hucrelere noron diyoruz. Ve ilginc olan su: noronlar aslinda diger hucrelere cok benziyor. Hucre zari var, cekirdek var, enerji ureten yapilar var. Yani temel biyolojik mekanizmalar ayni.
Ama bir fark var ki her seyi degistiriyor: noronlar elektriksel sinyaller uretiyor ve iletiyor. Yani bizim gordugumuz, hissettigimiz, dusundugumuz her sey aslinda bu elektriksel iletilerin sonucu. Bu cok kritik. Yani deneyim dedigimiz sey, en temelde elektriksel aktiviteler.
Noronlarin sekilleri ve boyutlari farkli olabilir. Bazilari cok kisa, bazilari metrelerce uzun olabilir. Ama hepsinde ortak olan temel parcalar var.
Birincisi soma, yani hucrenin govdesi. Burada cekirdek ve diger temel yapilar var.
Ikincisi dendritler. Bunlar diger hucrelerden gelen bilgiyi alan kisimlar. Dusun ki bir noron ortalama 10 bin farkli norondan bilgi alabiliyor. Yani tek bir hucre bile inanilmaz baglantiya sahip.
Ucuncusu akson. Bu, bilgiyi hucreden disari tasiyan uzun bir yapi. Yani bilgi soma'dan cikiyor, akson boyunca ilerliyor.
Son olarak terminal uclari var. Bunlar bilgiyi diger noronlara aktariyor. Yani bir noron ortalama 10 bin diger norona bilgi gonderebiliyor. Dusun, bu kadar baglanti...Ama burada su cok kritik noktayi biraz daha acmak gerekiyor: noronlar asla tek basina calisan yapilar degil. Yani tek bir hucreyi anlamak yeterli degil, asil mesele bu hucrelerin nasil organize oldugu. Beyin aslinda tek tek hucrelerden cok, bu hucrelerin kurdugu duzenli ama ayni zamanda inanilmaz karmasik aglardan olusuyor.
Noronlar bir araya gelip gruplar olusturuyor. Merkezi sinir sistemi icinde, yani beyin ve omurilikte, hucre govdelerinin toplandigi yapilara nucleus deniyor. Bunu sanki ayni isi yapan hucrelerin bir araya geldigi merkezler gibi dusunebilirsin. Buna karsilik, aksonlarin bir araya gelip olusturdugu yollar var, bunlara da tract deniyor. Yani bilgi tasiyan otoyollar gibi. Bir yerden bir yere sinyal tasiyan hatlar.
Periferik sinir sistemine geldigimizde ayni mantik devam ediyor ama isimler degisiyor. Hucre govdelerinin bir araya geldigi yere ganglion deniyor, akson demetlerine ise nerve. Yani aslinda ayni organizasyon mantigi, sadece farkli isimlendirme.
Burada bilginin yonu da cok onemli hale geliyor. Afferent ve efferent ayrimi bu noktada devreye giriyor. Afferent bilgi merkeze dogru gelen bilgi. Yani duyulardan beyne gelen sinyaller. Mesela bir seye dokundugunda, o dokunma bilgisi afferent olarak beyne gider. Efferent ise bunun tersi, yani beyinden vucuda giden komutlar. Beyin karar verir ve kaslara sinyal yollar. Bu da efferent.
Ayni sey beyin icinde de gecerli. Daha alt bolgelerden ust bolgelere giden bilgi afferent, ustten alta giden bilgi efferent olarak adlandiriliyor. Yani bu kavramlar sadece vucut-beyin arasi degil, beyin icindeki hiyerarsi icin de kullaniliyor.
Bir de yon tarifleri var ki, bunlar ilk basta kafa karistirici olabilir ama aslinda cok sistematik. Anterior one dogru, posterior arkaya dogru, dorsal ust ya da sirt tarafi, ventral alt ya da on taraf. Medial ortaya yakin, lateral ise yana dogru demek. Bu terimler olmadan anatomik aciklama yapmak neredeyse imkansiz.
Simdi isin en temel mekanizmasina geri donelim: bu sistem nasil calisiyor?
Sinir sistemi sadece tek bir dil konusuyor: elektrik. Yani tum bilgi elektriksel sinyaller olarak uretiliyor ve iletiliyor. Bu sinyaller hucre zarindan gecen yuklu parcaciklar sayesinde ortaya cikiyor. Bunlara iyon diyoruz.
En onemli iyonlar sodyum, potasyum, klor ve negatif yuklu diger buyuk molekuller. Burada kritik olan sey su: hucrenin ici ve disi ayni degil. Ic tarafta daha cok potasyum ve negatif yuk var. Dis tarafta ise daha cok sodyum ve klor var. Bu fark bir elektriksel gerilim olusturuyor. Buna resting potential deniyor ve yaklasik -65 mV civarinda.
Bu denge rastgele degil, iki kuvvet tarafindan korunuyor. Birincisi diffusion, yani yogunluk farkindan dolayi hareket. Ikinci ise elektrostatik kuvvet, yani yuklerin birbirini cekmesi ya da itmesi.
Mesela sodyum disarida cok oldugu icin iceri girmek istiyor. Ayni zamanda ic taraf negatif oldugu icin pozitif sodyumu iceri cekiyor. Potasyum ise iceride cok oldugu icin disari cikmak istiyor ama negatif ortam onu bir miktar icerde tutuyor. Bu iki kuvvetin dengesi hucreyi sabit tutuyor.
Ama hucre uyarildiginda bu denge bozuluyor.
Hucre zarinda bulunan kanallar aciliyor ve sodyum hizla iceri girmeye basliyor. Bu da hucrenin icini daha az negatif yapiyor. Buna depolarizasyon diyoruz. Bu degisim eger belli bir esigi gecerse, yani yaklasik -60 mV civarina gelirse, olay bir anda hizlaniyor.
Tum sodyum kanallari aciliyor ve iceri cok hizli bir sekilde sodyum girisi oluyor. Hucrenin ici artik pozitif hale geliyor. Yani normalde negatif olan ortam tersine donuyor.
Tam bu noktada potasyum kanallari devreye giriyor. Potasyum disari cikmaya basliyor. Hem diffusion hem de elektrostatik kuvvet bu cikisi destekliyor. Cunku artik hucrenin ici pozitif hale geldigi icin potasyum disari itilmis oluyor.
Potasyum disari ciktikca hucre tekrar eski haline donuyor, yani negatif hale geliyor. Ve sistem tekrar resting seviyesine yaklasiyor.
Bu surec inanilmaz hizli. Milisaniyeler icinde oluyor. -65 mV'den +40 mV'ye cikiyor ve tekrar geri donuyor. Iste bu hizli degisime action potential diyoruz.
Ve en kritik nokta su: sinir sisteminin tum iletisi bu action potential uzerinden yapiyor. Yani gordugun, duydugun, hissettigin, dusundugun her sey bu elektriksel sinyallerin farkli desenlerde olusmasi.
Yani aslinda baktiginda, tum davranislarimizin ve zihinsel sureclerimizin temelinde bu kucuk elektriksel dalgalanmalar var.
Ve belki de en ilginci su... bu kadar basit bir mekanizma nasil oluyor da bu kadar karmasik bir zihin uretiyor? Ve iste bu noktada, yani hucreden baslayip elektriksel sinyale kadar indikten sonra, artik daha buyuk resmi anlamaya hazir hale geliyoruz. Cunku bu hucreler tek tek degil, organize yapilar icinde calisiyor ve zamanla bu organizasyon embriyo doneminde sekillenmeye basliyor.
Sinir sistemi aslinda cok erken bir asamada, daha yaklasik 3. haftada, embriyonun ust kisminda olusan ici bos bir tup olarak basliyor. Buna neural tube deniyor. Bu basit gorunen yapi zamanla gelisiyor ve iki temel yapiyi olusturuyor: beyin ve omurilik. Yani tum merkezi sinir sisteminin temeli bu basit tup.
Omurilige baktigimizda, aslinda gorevi cok net: beyin ile vucut arasinda bir kopru. Beyinden gelen motor komutlari kaslara ve bezlere iletiyor, vucuttan gelen duyusal bilgileri ise beyne tasiyor. Yaklasik 44 cm uzunlugunda ve 1 cm kalinliginda bir yapi. Icinde ayri ayri duyusal ve motor yollar var. Ayrica omurga kemikleri ve dura mater denilen sert bir tabaka ile korunuyor.
Duyusal bilgi omurilige giriyor, motor bilgi ise buradan cikiyor. Bu giris cikislar spinal sinirler araciligiyla oluyor. Yani periferik sinir sistemi burada devreye giriyor. Bu da bize tekrar suyu hatirlatiyor: sistemin her parcasi birbirine bagli.
Ama asil karmasik yapi tabii ki beyin.
Beyin yaklasik 1400 gram agirliginda ama icinde yuz milyarlarca hucre var. Embriyo gelisimi boyunca bu basit tup buyuyor, farklilasiyor ve farkli bolgelere ayriliyor. Bu bolgelerin her biri farkli islevlerle iliskili.
Mesela medulla. Beyin ile omuriligin birlestigi yerde bulunuyor. Ve hayati fonksiyonlari kontrol ediyor: nefes alma, kalp ritmi gibi. Yani bu bolge zarar gorurse hayatin devam etmesi zorlasiyor.
Arka kisimda cerebellum var. Bu yapi hareketleri koordine ediyor. Eger burasi hasar gorurse hareketler duzensiz ve kontrolsuz hale geliyor. Ayrica ogrenmenin belirli turleriyle de iliskili. Ozellikle klasik kosullanma dedigimiz ogrenme turunde cerebellum cok onemli.
Biraz daha one gittigimizde thalamus karsimiza cikiyor. Bu bolge bir nevi aktarma merkezi. Gorsel, isitsel ve diger duyusal bilgilerin buyuk bir kismi once buradan geciyor, sonra beynin diger bolgelerine gidiyor. Yani filtreleme ve yonlendirme gibi bir gorevi var.
Thalamusun hemen altinda hypothalamus var. Bu bolge hayatta kalmayla ilgili temel davranislari duzenliyor: yeme, savasma, cinsel davranis, vucut isisi gibi. Ama sadece bu degil, ayni zamanda hormon sistemini de kontrol ediyor. Hipofiz bezine bagli ve onu yonlendiriyor.
Mesela stres durumunda hypothalamus bir sinyal gonderiyor, bu hipofizi uyariyor, hipofiz de baska hormonlari saliyor ve sonunda adrenal bezler devreye giriyor. Kortizol gibi hormonlar saliniyor ve vucut strese hazir hale geliyor. Sonra sistem geri bildirimle kendini dengeliyor. Yani burada hem sinir sistemi hem hormon sistemi birlikte calisiyor.
Bir de limbik sistem var. Bunun icinde amigdala ve hippocampus gibi yapilar bulunuyor. Amigdala ozellikle korku ve duygusal tepkilerle iliskili. Hippocampus ise ogrenme ve hafiza icin cok kritik. Eger hippocampus zarar gorurse, yeni anilar olusturulamiyor. Kisi eskiyi hatirlayabiliyor ama yeni bilgi kaydedemiyor.
Bu da bize cok onemli bir sey gosteriyor: hafiza tek bir sey degil, farkli sistemlere bagli.
Son olarak beynin dis kisminda cerebral cortex var. Bu kisim disaridan bakinca gorulen kivrimli yuzey. Bu kivrimlar aslinda yuzey alanini arttiriyor. Cunku daha fazla yuzey, daha fazla isleme kapasitesi demek.
Bu korteks dort ana loba ayriliyor: frontal, parietal, temporal ve occipital.
Occipital lob gorme ile ilgili. Gorsel bilginin ilk islendigi yerlerden biri. Temporal lob isitme ve dil ile ilgili. Parietal lob dokunma, sicaklik gibi duyulari isliyor ve hatta beden sinirlarini anlamamiza yardim ediyor.
Frontal lob ise belki de en ilginci. Ozellikle prefrontal korteks karar verme, ahlaki yargilar ve baskalarinin zihnini anlama gibi daha yuksek duzey fonksiyonlarla iliskili. Yani bizi insan yapan pek cok ozellik burada.
Ve burada tekrar o buyuk soruya donuyoruz aslinda... bu kadar fiziksel ve biyolojik bir sistem nasil oluyor da bilincli deneyim uretiyor?
Ve burada tekrar tarihe donuyoruz ama bu sefer cok daha farkli bir gozle. Daha once bahsettigimiz Willis ve arkadaslari aslinda bugunku yaklasimin ilk versiyonunu kullaniyordu. Otopsiler yapiyorlar, hayvanlar uzerinde basit deneyler yapiyorlar ve sunu anlamaya calisiyorlar: beyinde bir hasar varsa, bu davranisi nasil etkiliyor?
Bugun baktigimizda teknolojimiz cok daha ileri ama mantik hala ayni. Yani hala ayni soruyu soruyoruz: belirli bir davranis, belirli bir beyin bolgesiyle nasil iliskili?
Modern norobilimde bu soruyu cevaplamak icin cok farkli yontemler gelistirilmis durumda. Ve aslinda senin de yaptigin calismalara cok benziyor bu yaklasimlar. Mesela en klasik yontemlerden biri lezyon calismalari.
Bu yontemde beynin belirli bir bolgesi hasar goruyor ya da bilerek hasar veriliyor ve sonra davranistaki degisim gozleniyor. Yani once ve sonra karsilastirmasi yapiliyor. Eger belirli bir bolge zarar gordugunde hafiza bozuluyorsa, diyorsun ki bu bolge hafiza ile ilgili olabilir.
Hayvan deneylerinde bu daha kontrollu sekilde yapilabiliyor. Mesela belirli kimyasallar kullanilarak belli hucreler yok edilebiliyor. Ornegin kainic acid denilen bir madde var. Bu madde hucrelere zarar veriyor ve ozellikle hippocampus gibi bolgelere verildiginde, o bolgedeki hucreler oluyor. Sonra arastirmaci bakiyor: bu hayvan artik neyi yapamiyor? Ogrenme mi bozuldu, hafiza mi etkilendi?
Buradan yola cikarak beyin-bilgi-davranis iliskisi kuruluyor.
Bir diger yontem ise tam tersi. Yani zarar vermek yerine uyarim yapmak. Beynin belirli bir bolgesine hafif elektriksel uyarim veriliyor ve davranista ne degisiyor diye bakiliyor. Mesela bir bolgeyi uyardiginda hareket basliyor mu, duygu degisiyor mu, algi farklilasiyor mu?
Bu yontemler genelde hayvanlarda kullaniliyor. Cunku insan uzerinde boyle mudahaleler etik olarak cok sinirli. Ama bazi klinik durumlarda, mesela Parkinson hastaliginda, beyin uyarimi tedavi amacli kullanilabiliyor.
Insan calismalarinda ise daha cok goruntuleme teknikleri devreye giriyor. Yani beyne zarar vermeden ya da dogrudan mudahale etmeden, beyin calisirken ne oldugunu izlemeye calisiyoruz.
Ilk gelistirilen tekniklerden biri CT. Bu aslinda bir nevi gelismis rontgen. Kafanin icinden gecen isiklar sayesinde beynin yapisini goruntuluyorsun. Ama detay seviyesi cok yuksek degil. Daha cok buyuk hasarlari, tumorleri ya da felc gibi durumlari gosterebiliyor.
Daha sonra MRI geliyor ve burada ciddi bir sicrama var. Guclu manyetik alanlar kullaniliyor ve beyin icindeki atomlarin davranisina bakiliyor. Bu sayede cok daha detayli ve net goruntuler elde ediliyor. Yani artik beynin yapisini cok daha ince seviyede gorebiliyorsun.
Ama asil devrim fonksiyonel goruntuleme ile geliyor. Yani sadece beyin neye benziyor degil, ayni zamanda ne yapiyor sorusu.
PET bu noktada ilk buyuk adimlardan biri. Kisinin vucuduna radyoaktif bir madde veriliyor, genelde glukoz. Daha aktif olan beyin bolgeleri daha fazla enerji kullandigi icin daha fazla glukoz cekiyor. Sonra bu farklar renklerle gosteriliyor. Mesela daha aktif yerler kirmizi ya da turuncu, daha az aktif yerler mavi gibi.
Bu sayede sunu gorebiliyorsun: kisi bir matematik sorusu cozerken hangi bolgeler aktif? Ya da bir karar verirken? Ya da bir sey hissederken?
Daha sonra fMRI geliyor ve bu daha da gelismis bir teknik. Bu sefer oksijen kullanimina bakiliyor. Hangi bolge daha cok oksijen tuketiyorsa, orasi daha aktif kabul ediliyor. Hem daha hizli hem de daha detayli goruntu veriyor. Bugun en cok kullanilan tekniklerden biri.
Bir de SPECT var. Bu da PET'e benziyor ama kullandigi madde daha uzun sure beyinde kaliyor. Bu sayede belirli bir aktivite sirasinda madde verilip, goruntu daha sonra alinabiliyor. Ozellikle dini deneyimler gibi daha zor yakalanan durumlari incelemek icin kullanilmis.
Ve burada cok ilginc bir noktaya geliyoruz aslinda.
Artik elimizde hem yapisal hem de fonksiyonel olarak beyni inceleyebilecegimiz cok guclu araclar var. Yani bir insan dusunurken, hissederken, karar verirken beyninde neler oldugunu az cok gorebiliyoruz.
Ama yine de o temel soru tam olarak kaybolmuyor.
Yani evet, hangi bolge aktif onu gorebiliyoruz. Hangi aglar devrede onu analiz edebiliyoruz. Hatta senin calistigin gibi, belirli semptomlarin ortak aglara baglandigini bile gosterebiliyoruz.
Ama su soru hala ortada duruyor...
Bu aktivite nasil oluyor da deneyime donusuyor?
Ve aslinda burada is sadece bu anlattigimiz tekniklerle de bitmiyor. Norobilimcilerin elinde cok daha fazla arac var. Mesela tek bir noronun aktivitesini kaydedebiliyorlar. Yani bir hucrenin ne zaman ateslendigini, hangi kosullarda aktif hale geldigini direkt olcebiliyorlar. Ya da farkli boyama teknikleriyle sinir yollarini takip edebiliyorlar. Hangi bolge hangi bolgeyle bagli, bilgi hangi yollardan geciyor, bunlari adim adim izleyebiliyorlar.
Hatta elektron mikroskoplariyla, hucrelerin ic yapisina kadar inilebiliyor. Yani sadece beyin bolgeleri degil, hucre ici mekanizmalar bile detayli sekilde incelenebiliyor. Bu da su anlama geliyor: artik cok farkli seviyelerde ayni sistemi inceleyebiliyoruz. Makrodan mikroya kadar.
Ve bu kadar veri biriktikce, ister istemez insan dogasina dair daha buyuk iddialar ortaya cikiyor.
Mesela bazi norobilimciler cok net bir sekilde sunu savunuyor: insan tamamen doganin bir parcasi. Yani davranislarimiz, dusuncelerimiz, duygularimiz tamamen fiziksel ve kimyasal sureclerle aciklanabilir. Bu bakis acisi naturalistik, deterministik ve monistik bir yaklasim.
Bu ne demek? Kisaca su: beyin varsa zihin var. Beyin yoksa zihin yok. Zihin ayri bir varlik degil, beynin yaptigi seylerin bir sonucu. Hatta daha ileri gidenler var ve diyor ki aslinda zihin diye bir seyden bahsetmeye bile gerek yok, sadece beyin var.
Bu yaklasima gore eger biz beynin tum parcalarini tam olarak anlarsak, yani noronlari, neurotransmitterleri, iyon kanallarini ve tum bu sistemin nasil calistigini cozebilirsek, insanin neden boyle davrandigini, neden boyle hissettigini, neden boyle dusundugunu tamamen aciklayabiliriz.
Bu cok guclu bir iddia.
Ama herkes bu kadar emin degil.
Baska bir grup norobilimci daha temkinli yaklasiyor. Onlar da norobilimin gucunu kabul ediyor ama diyorlar ki, gerceklik tek katmanli degil. Yani insan sadece hucrelerden ibaret degil. Evet, alt seviyede biyolojik mekanizmalar var, ama ust seviyede daha karmasik yapilar var.
Mesela bilincli deneyim, anlam, inanc, kultur gibi seyler. Bunlari sadece iyon hareketlerine indirgemek yeterli olmayabilir.
Bu yaklasim daha cok cok katmanli bir gerceklik anlayisini savunuyor. Yani alt seviyeyi anlamak cok onemli ama bu, ust seviyeyi tamamen aciklayabildigimiz anlamina gelmeyebilir.
Bu noktada bilimsel sinirlar konusu ortaya cikiyor.
Bilim cok guclu bir arac ama her soruya cevap veremeyebilir. Ozellikle oznel deneyim, anlam, deger gibi konulara geldigimizde, sadece biyolojik aciklamalar yeterli olmayabilir.
Bu yuzden bazi bilim insanlari diyor ki: evet biz noronlardan olusuyoruz ama sadece noronlardan ibaret degiliz.
Ve aslinda butun bu tartisma bizi tekrar en basa getiriyor.
Yani tum bu teknikler, tum bu veriler, tum bu modeller… hepsi bize cok sey ogretiyor. Ama ayni zamanda daha derin sorular da aciyor.
Belki de en onemli soru hala su... biz gercekten neyiz?
Ve belki de tam bu noktada, yani beyinle ilgili tum bu teknikleri, yontemleri ve felsefi tartismalari gordukten sonra, farkli bir yere gecmek gerekiyor. Cunku su ana kadar daha cok mekanizmayi konustuk. Ama bu mekanizmayi kullanan, yorumlayan ve insan davranisini anlamaya calisan baska bir alan daha var: psikoloji.
Bence bunu da konusmamiz lazim cunku norobilim bize altyapiyi veriyor, psikoloji ise bu altyapinin ustunde ortaya cikan davranisi, dusunceyi ve deneyimi anlamaya calisiyor.
Mesela bir psikolog dusunelim. Bir ruh sagligi merkezinde calisan biri olsun. Gun boyunca bircok farkli insanla gorusuyor. Kimisi depresif, kimisi kaygili, kimisi iliskilerinde sorun yasiyor. Psikolog dinliyor, testler uyguluyor, bazen yonlendirme yapiyor. Ama isin buyuk bir kismi sadece insanlari anlamak degil, ayni zamanda kagit isi. Raporlar, sigorta islemleri, kayitlar. Yani teorik bilgi ile pratik hayat ic ice.
Bir diger tarafta akademide calisan bir psikolog var. Universitede ders veriyor ama asil zamani laboratuvarda geciyor. Beynin gorsel sistemi uzerine calisiyor. Renk nasil isleniyor, hangi bolgeler aktif oluyor, bu sorulara cevap ariyor. Yaninda lisansustu ogrenciler var, birlikte veri topluyorlar, analiz yapiyorlar. Ve en onemlisi, bunlari yayinlamak zorunda. Cunku akademide kalabilmek icin yayin yapmak, fon bulmak, surekli uretmek gerekiyor.
Bir de uygulama tarafi var. Sirketlerde calisan psikologlar. Gununun buyuk kismi insanlari degerlendirmekle geciyor. Is gorusmeleri, testler, performans analizleri. Kim uygun, kim degil, kim hangi pozisyonda daha verimli olur gibi kararlar veriyorlar. Bazen de kurum ici anlasmazliklarda arabuluculuk yapiyorlar. Yani psikoloji burada tamamen pratik bir arac haline geliyor.
Bu farkli ornekler bize cok net bir sey gosteriyor: psikoloji tek bir sey degil. Ayni egitimi almis insanlar bile tamamen farkli alanlarda, farkli sekillerde calisabiliyor.
Psikoloji aslinda cok genis bir alan. Klinik psikologlar var, danismanlar var, gelisim psikologlari var, egitim psikologlari var, endustriyel psikologlar var, arastirmacilar var. Kimi insanlara yardim ediyor, kimi cocuk gelisimini inceliyor, kimi sirketlerde calisiyor, kimi laboratuvarda deney yapiyor.
Ve burada cok onemli bir nokta var. Cogu insan psikolojiyi sadece terapi olarak dusunuyor. Yani birisiyle oturup konusmak, sorunlarini dinlemek gibi. Ama aslinda psikoloji bundan cok daha fazlasi.
Icinde biyolojik psikoloji var, istatistik var, gelisim var, algi var, bilinç, ogrenme, hafiza, dusunme, zeka, motivasyon, duygu, kisilik, psikopatoloji, terapi ve sosyal psikoloji gibi bircok alt alan var. Yani insan davranisini anlamak icin farkli acilardan bakan devasa bir disiplin.
Ve belki de en ilginc gozlem su: bugun gercekten psikolojik bir toplumda yasiyoruz.
Eskiden insanlar sorunlarini daha cok dini liderlere, rahiplere, hocalara gotururken, bugun bu rol buyuk olcude psikologlara kaymis durumda. Insanlar nasil daha iyi ebeveyn olurum, nasil daha mutlu bir evlilik kurarim, nasil daha basarili olurum, kendimi nasil anlamaliyim gibi sorular icin psikologlara basvuruyor.
Yani psikoloji sadece akademik bir alan degil, ayni zamanda toplumu sekillendiren bir guc haline gelmis durumda.
Ve bu noktada cok temel sorular tekrar ortaya cikiyor.
Bu kadar genis ve etkili bir alan nasil ortaya cikti?
Hangi dusunce geleneklerinden beslendi?
Insan dogasina nasil bakiyor?
Ve belki de en onemlisi... psikoloji bize gercekten kim oldugumuzu soyleyebilir mi?
Ve aslinda bu noktada psikolojinin nasil ortaya ciktigini anlamak icin biraz daha geriye gitmemiz gerekiyor. Cunku psikoloji bir anda ortaya cikmis bir alan degil. Iki temel kaynaktan besleniyor: felsefe ve bilim.
Ozellikle Antik Yunan'a gittigimizde iki buyuk isim karşımıza cikiyor: Platon ve Aristoteles. Ve bu iki isim aslinda psikolojinin temelini olusturan iki farkli dusunme tarzini baslatiyor.
Birincisi rasyonalizm. Yani bilginin kaynagi akildir. Platon bu gorusu savunuyor. Ona gore gercek bilgi duyularla degil, akilla elde edilir. Yani zihnin icinde zaten belirli yapilar var ve biz bunlari kullanarak gercegi kavriyoruz.
Ikinci yaklasim ise empirizm. Bu da Aristoteles ile baglantili. Burada ise bilginin kaynagi deneyim ve duyular. Yani gordugumuz, duydugumuz, yasadigimiz seyler bilgiye donusuyor.
Bu iki yaklasim aslinda bugune kadar gelen cok buyuk bir tartismanin baslangici. Zihin mi daha onemli yoksa deneyim mi? Dogustan gelen yapilar mi yoksa sonradan ogrendiklerimiz mi?
Bir de buna paralel bir tartisma var: degisme ve degismeme meselesi. Platon daha cok degismeyen, sabit gerceklerden bahsediyor. Ama baska bir dusunceye gore her sey surekli degisiyor. Evrenin tek sabiti degisimdir gibi bir bakis.
Bu tartismalar Orta Cag'da da devam ediyor. Hristiyan dusunurler bu fikirleri kendi sistemlerine uyarlamaya calisiyor. Kimisi daha cok Platon'un yolundan gidiyor, kimisi Aristoteles'in. Yani aslinda ayni temel ayrim devam ediyor: akil mi, deneyim mi?
Ama asil buyuk degisim Ronesans ve Aydinlanma doneminde geliyor.
Bu donemde rasyonalizm ve empirizm daha sistemli hale geliyor. Artik sadece felsefi fikirler degil, daha net teoriler haline geliyor. Rasyonalistler diyor ki zihin belirli yapilarla gelir, yani bazi seyleri anlamaya hazir bir sistemimiz var. Empiristler ise diyor ki zihin baslangicta bos bir levha, yani tabula rasa. Her sey deneyimle yaziliyor.
Mesela Locke diyor ki insan zihni bos bir sayfa gibi. Berkeley diyor ki algilamadigimiz bir seyin varligindan bile emin olamayiz. Hume ise duyulari en temel kaynak olarak goruyor.
Diger tarafta Descartes var. O beden ile zihni ayiriyor. Leibniz diyor ki zihnin icinde potansiyeller var. Kant ise bu iki gorusu birlestirmeye calisiyor ve diyor ki zihin duyusal bilgiyi belli kaliplara sokarak anlamli hale getirir.
Ama bu donemde belki de en buyuk degisim naturalizmin guclenmesi.
Yani insanlar dunyayi artik daha cok mekanik bir sistem olarak gormeye basliyor. Evren bir makine gibi calisiyor fikri yayginlasiyor. Bu sadece fizik icin degil, insan icin de gecerli hale geliyor.
Mesela Hobbes diyor ki insan aslinda bir sosyal makine. Toplum da fizik kanunlari gibi isleyen bir sistem. La Mettrie daha da ileri gidiyor ve insanin kendisinin bir makine oldugunu soyluyor. Ruh bile aslinda gelismis bir makineden ibaret.
Bu noktada cok onemli bir kirilma var. Cunku artik insan sadece ruhu olan bir varlik olarak degil, incelenebilen bir sistem olarak gorulmeye baslaniyor.
Ve burada tekrar Willis'in calismalarina baglanti kuruyoruz. Beyinde hasar olan kisilerde davranisin degistigini gorunce, su fikir gucleniyor: belki de insanin tum zihinsel ozellikleri beyinden geliyor.
Yani dusunme, karar verme, kisilik, hepsi fiziksel bir yapinin urunu olabilir.
Ama bu bakis acisi yeni bir problemi de beraberinde getiriyor.
Eger insan sadece bir makineyse, o zaman anlam ne? Ahlak neye dayanir? Degerler nereden gelir?
Eger her sey fiziksel sureclerse ve biz sadece bu sureclerin sonucuysak, o zaman iyi ve kotu gibi kavramlari nasil temellendirecegiz?
Bu aslinda naturalizmin en buyuk felsefi problemi.
Bir yandan cok guclu bir aciklama sunuyor. Ama diger yandan insanin anlam arayisini zorlayan bir yapi ortaya koyuyor.
Hem bilimsel olmak istiyor, yani gozlemlenebilir, olculebilir seylerle ilgilenmek istiyor.
Hem de insanin anlam, deneyim ve oznel tarafini aciklamak zorunda.
Bu yuzden psikoloji bastan itibaren bir gerilim tasiyor.
Bir yanda beyin, noronlar, mekanizmalar.
Diger yanda deneyim, anlam, bilinç.
Ve belki de psikolojinin tum hikayesi bu iki taraf arasindaki dengeyi kurmaya calismak.
Birazdan devam edecegim....
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
Konu Andrew tarafından (19-03-2026 Saat 10:02 ) değiştirilmiştir.
Sebep: basliktaki harf duzenlemesi
|