Aşağıdaki metin Bertrand Russell'in "Sorgulayan Denemeler" kitabının ilk bölümünün bir kısmıdır.
Okuyucularima, üzerinde hosgörü ile düsünmeleri için, belki de son derece paradoksal ve
yikici görünebilecek bir doktrin sunmak istiyorum. Söz konusu doktrin sudur: Dogru olduguna dair herhangi bir kanit bulunmayan bir önermeye inanmak sakincalidir. Böyle bir görüsün genel kabul görmesi durumunda bütün sosyal yasamimizin ve politik sistemimizin tümüyle degisecegini kabul etmeliyim; su anda ikisinin de kusursuz olmasinin bunu güçlestirecegini de kabul ediyorum. Ayrica (ve daha önemli olarak) bu görüsün, bu dünyada ve sonrasinda basarili olmayi haketmek için hiçbir sey yapmamis insanlarin akildisi umutlarindan çikar saglayan kisilerin (gaipten haber verenler, çifte bahisçiler ve din adamlari gibi) gelirlerinin azalmasina yol açacaginin da farkindayim. Bu önemli düsüncelere karsin, ileri sürdügüm paradoksun savunulabilecegi kanisindayim ve simdi bunu yapmaya çalisacagim. Ilkönce, asiriliga kaçtigim düsüncesine karsi kendimi savunmak isterim. Ben Ingilizlerin ilimlilik ve uzlasmaya olan tutkularini paylasan bir Ingiliz Whig’iyim (Whig: 17. ve 18. yüzyillarda hükümdara kargi Parlamento’nun üstünlügünü savunan (ve sonradan yerini Liberal Partiye birakan) siyasal parti üyesi. (Ç.N.)). Pyhrrhonizm (kuskuculugun/skeptisizmin eski adi)’in kurucusu olan Pyhrro hakkinda bir öykü anlatilir.
Pyhrro, bir eylemin digerinden daha akillica oldugundan emin olmamiz için asla yeterince bilgiye
sahip olmadigimizi ileri sürmüstü.
Öyküye göre gençliginde bir aksam yürüyüsü sirasinda, felsefe hocasini (ilkelerini ondan almisti)
kafasi bir çukura sikismis ve kendini kurtaramiyacak bir durumda görür. Bir süre onu seyrettikten sonra, yasli adami disari çekmenin bir yarari olacagini düsünmek için yeterli neden olmadigina karar verip yoluna devam eder. Onun kadar kuskucu olmayan çevredeki insanlar hocayi kurtarirlar ve Pyhrro’yu acimasizlikla suçlarlar.
Ancak hocasi, kendi ögretisine sadik kalarak, onu tutarliligindan dolayi kutlar. Ben bu ölçüde abartili bir kuskuculuk önermiyorum. Teoride olmasada pratikte, sagduyudan kaynaklanan gündelik inançlari kabul edebilirim. Bilim alaninda tam kabul görmüs bir sonucu, kesin dogru olarak degil ama rasyonel bir eylem için yeterince olasi bir temel olarak kabule hazirim.
Falan tarihte bir ay tutulmasi olacagi söylenirse bunu, gerçeklesip gerçeklesmedigini görmek için
gökyüzüne bakmaya deger bulurum. Pyhrro ise farkli düsünürdü. Bu nedenle, bir orta yol benimsedigimizi söylememin yerinde olacagini saniyorum. Ay ve Günes tutulmasi örneginde oldugu gibi, arastirmacilarin üzerinde anlastigi konular vardir. Uzmanlarin tam anlasamadigi konular da vardir. Bütün uzmanlar hemfikir olduklarinda bile yanilabilirler.
Einstein’in isigin yerçekimi etkisiyle sapmasinin niceligi konusundaki savi bundan yirmi yil önce, bütün uzmanlar tarafindan rededildi; ama dogru oldugu ortaya çikti. Yine de, uzman olmayanlar, uzmanlarin görüs birligi içinde olduklari bir savin dogru olmasini, olmamasindan daha olasi kabul etmelidirler. Benim savundugum kuskuculuk sundan ibarettir:
(1) Uzmanlar bir görüste hemfikir ise, bunun tersinin dogru oldugundan emin olunamaz.
(2) Uzmanlarin hemfikir olmadigi bir görüs uzman olmayanlarca kesin dogru olarak kabul edilemez.
(3) Bütün uzmanlar, dogru olmasi için yeterli neden bulunmadigini kabul ediyorlarsa, siradan bir kimsenin karar vermekte çekingen davranmasi akillica olur.
Bu öneriler her ne kadar ilimli görünüyorlarsa da, eger kabul edilirlerse insan yasamini kökünden
degistirebilirler.
Insanlarin ugrunda savasmayi ve zulmetmeyi göze aldiklari fikirler bu kuskuculugun reddettigi yukaridaki üç gruptan biri içinde yer alir. Herhangi bir görüs rasyonel nedenlere dayanmaktaysa, insanlar bu nedenleri ortaya koyar ve etkilerini beklerler. Böyle durumlarda bunlari atesli bir sekilde savunmazlar; sükunetle benimserler ve nedenleri sogukkanlilikla açiklarlar. Atesli bir sekilde savunulan görüsler asla iyi bir temele dayanmayan görüslerdir; gerçekten de siddetli duygusallik, görüs sahibinin rasyonel kanitlardan yoksun oldugunun bir göstergesidir. Politika ve din konularindaki görüsler hemen hemen tümüyle asiri duygusallik ile bagintili olan türdendir.
Bu konularda güçlü inançlari olmayan kisiler, Çin’in disindaki ülkelerde zavalli yaratiklar olarak düsünülür; kuskuculardan, kendilerininkine tümüyle karsit olan düsüncelere sahip kisilerden daha çok nefret edilir. Günlük yasamin bu konularda fikir sahibi olmayi gerektirdigi ve daha rasyonel davranmanin toplum yasamini olanksiz kilacagi düsünülür. Ben bunun tam tersine inaniyorum; nedenini de açiklamaya çalisacagim.
1920 sonrasindaki issizlik sorununu ele alalim. Siyasal partilerden biri, bunun sendikalarin suçu
oldugu kanisindaydi. Bir digeri, nedenin Kita Avrupasindaki kargasa olduguna inaniyordu. Bir
üçüncüsü de, bunlarin rolü oldugunu kabul etmekle beraber, sikintinin temel nedenini, Ingiltere
Bankasi’nin sterlin degerini yükseltme politikasina bagliyordu. Bana anlatildigina göre, uzmanlarin çogu bu üçüncü partiye mensuptu; ama partide uzmanlar disinda kimse de yoktu. Politikacilar parti edebiyatlarina uygun olmayan görüslere ilgi duymazlar; siradan insanlarsa felaketleri düsmanlarin entrikalarina atfetmeyi yeglerler. Sonuçta da insanlar konu ile ilgisi olmayan seyler için veya o seylere karsi savasirlar. Rasyonel düsünce sahibi birkaç kisiye ise, hiç kimsenin hislerine hizmet etmediklerinden, kulak asilmaz. Bu üçüncü partinin, yandas toplamak için
insanlari Ingiltere Bankasi’nin kötü olduguna inandirmasi; isçileri kendi saflarina çekmek için
Ingiltere Bankasi yöneticilerinin sendika hareketine düsman oldugunu göstermesi; Londra Piskoposu’nu saflarina almak için de bu yöneticilerin „ahlaksiz“ olduklarini göstermesi gerekirdi. Para konusunda tutumlarinin yanlis olmasi da tüm bunlarin bir sonucu olarak görülürdü.
Bir baska örnek ele alalim. Sosyalizmin insan dogasina ters düstügü sik sik dile getirilir. Bu sav
sosyalistler tarafindan, karsitlarindan asagi kalmayan bir siddetle reddedilir. Bu konu, ölümü çok büyük bir kayip olan Dr. Rivers’in University College’de verdigi bir derste irdelenmis ve ölümünden sonra yayinlanan Psychology and Politics (Psikoloji ve Politika) kitabinda yer almistir. Bildigim kadariyla, bu konunun bilimsel denebilecek tek tartismasi da budur. Yazar,
sosyalizmin Melanesia’da insan dogasina ters düsmedigini gösteren bazi antropolojik veriler ortaya koymakta; sonra da, Melanesia’da insan dogasinin Avrupa’daki ile ayni olup olmadigini bilmedigimize isaret etmekte ve sosyalizmin Avrupa insaninin dogasina ters düsüp düsmedigini anlamanin tek yolunun onu denemek oldugu sonucuna varmaktadir. Ulastigi bu sonuç nedeniyle Isci Partisi’nden adayliga istekli olmasi ilginçtir. Ancak bu adayin, politik tartismalari genellikle saran hirs ve öfke havasini artirici bir etki yapmayacagi kusku götürmez.
Simdi de, insanlarin serinkanlilikla tartismada güçlük çektikleri bir konuya, evlilik törelerine el
atacagim. Her ülkede insanlarin büyük bir bölümü, kendilerininkinden farkli olan evlilik törelerinin ahlaka aykiri olduguna inanmislardir; bu görüse karsi çikanlarin ise kendi sorumsuz yasam tarzlarini hakli kilmayi amaçladiklarina. Hindistan’da geleneklere göre dul kadinlarin yeniden evlenmeleri, akilalmaz ölçüde korkunç birsey sayilir. Katolik ülkelerde bosanmak çok büyük bir günah olarak düsünülürken evlilikte sadakat kurallarina yapilan bazi ihlaller, en azindan erkeklerce yapilmissa, hosgörüyle karsilanir. Amerika’da bosanmak kolaydir, ama evlilik disi iliskiler siddetle kinanir. Müslümanlar, bize çok asagilayici gelen çok eslilige inanir. Bütün bu farkli görüsler asiri bir siddetle savunulur ve bunlara karsi gelenler çok acimasizca cezalandirilir. Ancak yine de, bu ülkelerden hiç kimse kendi ülkesindeki törenin insan mutluluguna katkisinin digerlerinden daha çok oldugunu göstermek için en ufak bir çaba sarfetmez.
Bu konuda yazilmis herhangi bir bilimsel çalismaya, örnegin Westermarck’in History of Humcin
Marriage (Insan Evliligi Tarihi) adli kitabina baktigimizda, benimsenmis önyargili yaklasimdan çok
farkli olan bir hava ile karsilasir, insan dogasina ters gelecegini sandigimiz birçok gelenegin var oldugunu görürüz. Çok esliligin, saldirgan erkeklerin kadinlara zorla kabul ettirdigi bir örf olarak açiklanabilecegini düsünürüz.
Peki, bir kadinin birden fazla kocasinin oldugu Tibet gelenekleri için ne söylenebilir? Tibet’i görenler oradaki aile yasaminin en az Avrupa’daki kadar uyumlu oldugu konusunda bize güvence veriyorlar. Bu tür yazilardan birkaçini okumak konuya açik kalplilikle yaklasan herkesi tam bir kuskuculuga yöneltecektir; çünkü öyle görünüyor ki, bir evlilik geleneginin bir digerinden daha iyi veya daha kötü oldugunu söylememizi saglayan herhangi bir veri mevcut degil. Yerel kurallara karsi gelenlere hosgörüsüzlük ve acimasizlik içermeleri disinda ortak bir yanlari yok. Günahin cografi birsey oldugu anlasiliyor. Bu sonuçtan hemen baska bir sonuç ortaya çikiyor: „Günah“ gerçek olmayan yaniltici bir kavramdir ve onu cezalandirmak için uygulanagelen zulüm gereksiz
birseydir. Çogu kimseye hos gelmeyen de iste bu sonuçtur. Çünkü vicdan rahatligiyla yapilan zulüm moralistler için bir zevktir. Cehennemi de bu nedenle icadettiler.
Milliyetçilik de kusku götürür konularda atesli inanç sahibi olmanin bir uç örnegidir. Sunu rahatça
söyleyebilirim: Büyük Savasin tarihini günümüzde ele alan bilimsel bir tarihçinin yazdiklarinda, eger bunlar savas sirasinda yazilmis olsalardi, çarpisan ülkelerin her birinde tarihçinin hapse atilmasina neden olacak ifadeler bulunmasi kaçinilmazdir. Insanlarin kendileri hakkindaki gerçeklere tahammül gösterdikleri, Çin disinda, hiçbir ülke yoktur. Gerçekler normal zamanlarda sadece kabalik olarak, savas halinde ise suç olarak algilanirlar. Birbirinin karsiti kati inanç
sistemleri olusur; bu sistemlere yalnizca *ayni ulusal egilimi tasiyanlarin inanmalari, bunlarin yapay oldugunu açikça ortaya koyar. Ancak bu inanç sistemlerine mantik uygulamak, vaktiyle dinsel dogmalara mantik uygulamanin günah oldugu kadar günahtir. Bu tür konularda kuskuculugun neden kötücül oldugunu açiklamalari istendiginde insanlarin verdikleri yanit, mitlerin savasi kazanmaya yardim ettigi, bu nedenle de rasyonalizmi benimseyen uluslarin baskalarini öldüremeyecegi, tersine, kendilerinin öldürülecegi, yolundadir. Yabancilara tümden iftira yoluyla insanin kendisini korumasinin utanç verici oldugu düsüncesi, bildigim kadariyla,
simdiye dek Quaker’ler (17. yüzyil ortalarinda kurulan, savasa ve askerlige karsi, hiristiyan olduklari halde kiliseye gitmeyen, Dostlar Dernegi üyeleri.(Ç.N.)) disinda ahlaki destek bulamamistir.
Bertrand Russell'in "Sorgulayan Denemeler" kitabının tamamını aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.
http://www.dinsizekitap.co.nr/