Evet, sanat insanî öz sayesinde mümkün. Bu tamam. Peki bu öz neden mümkün değil? İnsanın bir özü yok mu, olamaz mı? Bence insanı insan yapan değerler toplamı bu özü oluşturuyor.
Vicdan, akıl, yardımlaşma, rekabet vb...
ben "sanat insani öz sayesinde mümkündür" demedim ki, öz kavramının "kurgul" olduğunu (yani ancak edimi takip ederek, onun ardına katılarak mümkün olabileceğini) söyledim. Burada işaret etmeye çalıştığım olgu, her sanat eserinin farklı kültürlerce, hatta aynı kültür içerisindeki farklı bireylerce farklı farklı yorumlanabiliyor oluşunun, hatta ve hatta belirli bir sanat eserinin, süreçteki özne tarafından öncekinden farklı bir estetik içerilmeye karşılık gelen bir alıma dönüşebilmesinin de koşulu aynı zamanda, bu temelde mevzuya şu şekilde yaklaşmak gerekiyor; "özne & nesne" dikotomisini yaratan nasıl ki "dil", ve onun içinden taşan "gramer metafiziği" ise, sanat söz konusu olduğunda, "tanımlamasal" ayrımı yaratan da yine form ve içeriğin yollarını çizen "dilsel" rabıtadır, burada estetiğin, imgeleme hangi minvalde ilişkileneceğini niteleyen şey ise, algının kendisini hem öncelediği hem de sonradan bir kere daha ilişkilendiği öznel bir ön-hakikat kurgusudur, o halde sanat da, geri kalan herşey gibi iki temel şekilde anlamlandırılabilmekte (1) kurgul hakikate açılan bir pencere olarak ve (2) serbest estetik bir faaliyet olan yaratım olarak (burada, "seyir" dahi bir yaratımdır ve tam olarak bu yüzden benim karşı çıktığım 1. maddedeki indirgenmiş bulunan sanat kavramıdır, zira sanatın, özellikle toplum içinde bu minvalde kavranması, yani "sanatın hümanizmi", onu alaşağı etmekten, tabiri caizse sanatçıyı öldürmekten başka herhangi bir işlev ve izleğe sahip değildir). İkinci metafiziğe göre, değil "insanın özü", hiçbir "(t)öz" mümkün değildir ve sanatsal faaliyet de ancak bu sayede mümkündür. Bu ontolojik açıklamanın reddedilmesi halinde ise, işte sanatı Platoncu tekhne olarak açımlamak, veya Kantçı yücelere taşımak, yani sanatın aşkınsallaştırılarak "kafeslenmesi", boldladığım kısımdaki "estetik" fenomeni ıskalamış oluyor... Daha ne kadar açık olabilir bilmiyorum, o yüzden şöyle bir ifade kullanacağım: Sanatın varoluşu, ateizmin ontolojik onayıdır, hiç öyle bilime, mistisizme falan gerek yok hakikat için, zira hakikat zat-en kendi yokluğunu imleyen estetik bir "fenomen"dir ve bu sahihliği de bizim yüzümüze "en iyi", adına sanat denilen olgu çarpar.
Nero Diyor ki
Vicdan, akıl, yardımlaşma, rekabet vb...
Vicdanın "öz" olduğunu düşünmüyorum, o süreç içerisinde haksızlığın (yani insan usunun kökensizliğinin kavranmasının), zulmün, baskının ve sairenin neticesi olarak türemiş filojenik bir fenomene benziyor, yani yukarıda da belirttiğim gibi, yine edimlerin ardına katılarak mümkün olmuş. İşte sanat da zaten bu trajedinin, yani kurgul olanın egzistensiyal yıkılmışlığının sezgisinin bir sonucu olarak gayet de okunabilir. Platon ideal olana ulaşmamız için sanatı terketmemiz gerektiğini söylediğinde, bu sence de fazlasıyla ironik bir talep değil mi?
Ben de içgözlemin kurbanıyım. Sylvia Plath
Her bir sözcük, sessizlik ve hiçbirşeyliğin içinde gereksiz bir leke gibi... Samuel Beckett
Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece... Aşık Veysel
Tekrar ede ede bitirilemeyen keşif, tekrar ede ede bitirememenin keşfine dönüşür. Maurice Blanchot
İletişim, bir iletişimsizlik düzeneğidir. Lacan
Sonuçta hepsi kendini kandırmaktan ibaret, öyle değil mi..? Marilyn Monroe
Bu açık mıydı? Ben de pek çok insan gibi bu tür "imgelemesel", "tanımlamasal" anlatımları sevmiyorum ve anlamakta zorlanıyorum. Dahası, belki haksızlık ediyorum ama, bu anlatım tarzına, bazan pek de anlaşılmaması için başvurulduğunu düşünüyorum.
Seni kast etmiyorum tabii. Sen bildiklerini aktarmak istiyorsun. Ama bunu neden şu sinir bozucu -sel, -sal eklerini olur olmaz her kelimenin ardına takarak yapıyorsun?
Diğer bâzı anlaşılmaz, bilinmeyen kelimeler de öyle. Örnek vermeyeyim ama bir de felsefenin uzmanı olmayanların dışlanacağı bâzı kavramlar var. Nedir mesela şu aşkınsallaştırmak? Şaka gibi!..
Ama sonlara doğru şunu anladım: "Sanatın varoluşu, ateizmin ontolojik onayıdır"... ama neden öyle olduğunu anlamadım. Hakikat neden yok, neden bunu "imleyen" (sanırım "işaret eden" demek oluyor bu) estetik bir fenomen, anlamadım.
Bu açık mıydı? Ben de pek çok insan gibi bu tür "imgelemesel", "tanımlamasal" anlatımları sevmiyorum ve anlamakta zorlanıyorum. Dahası, belki haksızlık ediyorum ama, bu anlatım tarzına, bazan pek de anlaşılmaması için başvurulduğunu düşünüyorum.
Duygularıma tercumân olmuşsun.
Ama ben, artık eleştirmek yerine, bu tip ağdalı üslûpla yazılmış mesajları okumamayı yeğliyorum.
Bu açık mıydı? Ben de pek çok insan gibi bu tür "imgelemesel", "tanımlamasal" anlatımları sevmiyorum ve anlamakta zorlanıyorum. Dahası, belki haksızlık ediyorum ama, bu anlatım tarzına, bazan pek de anlaşılmaması için başvurulduğunu düşünüyorum.
Seni kast etmiyorum tabii. Sen bildiklerini aktarmak istiyorsun. Ama bunu neden şu sinir bozucu -sel, -sal eklerini olur olmaz her kelimenin ardına takarak yapıyorsun?
Sinirinizi bozmak gibi bir niyetim yok Nero, gelişigüzel yazıyorum. -sel, -sal gibi eklerin karakteri belli değil mi? sizin dilinizde değilse bunun için benim kusuruma bakmayın, başka türlü bir ifade biçimi bilseydim onu kullanırdım ama bu alışık olduğum ve kolayıma gelen..
Diğer bâzı anlaşılmaz, bilinmeyen kelimeler de öyle. Örnek vermeyeyim ama bir de felsefenin uzmanı olmayanların dışlanacağı bâzı kavramlar var. Nedir mesela şu aşkınsallaştırmak? Şaka gibi!..
Aşkınsallaştırmak. Bu kelimenin nesini anlamadınız? "Aşkın bir karakter kurgulamak", nesneyi (burada, sanat eserini) "aşkınmışcasına", yani aşkın olan birşeyi betimliyor veya taklit ediyormuş gibi kavramak, "sanatın hümanizmi" dediğim şey.
Ama sonlara doğru şunu anladım: "Sanatın varoluşu, ateizmin ontolojik onayıdır"... ama neden öyle olduğunu anlamadım. Hakikat neden yok, neden bunu "imleyen" (sanırım "işaret eden" demek oluyor bu) estetik bir fenomen, anlamadım.
Hakikat "imkansız" olduğu için, sanatsal faaliyet imkan ve de "değer" kazanmakta. Benim yapmaya çalıştığım "ontolojik bir açıklama"ydı zaten, yani hakikati alıyorum ve dünyaya geri getiriyorum, zira hakikatler dünyanın içinde çarpışıyor ve böylece "hakikat" sözcüğü, hakikatin imkansızlığı olarak kendisini imliyor, özetle "estetik" dünya içinde, içkin, işte Platon tam da bu yüzden sanatı "sürgüne" gönderiyor...
Ben de içgözlemin kurbanıyım. Sylvia Plath
Her bir sözcük, sessizlik ve hiçbirşeyliğin içinde gereksiz bir leke gibi... Samuel Beckett
Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece... Aşık Veysel
Tekrar ede ede bitirilemeyen keşif, tekrar ede ede bitirememenin keşfine dönüşür. Maurice Blanchot
İletişim, bir iletişimsizlik düzeneğidir. Lacan
Sonuçta hepsi kendini kandırmaktan ibaret, öyle değil mi..? Marilyn Monroe
Sanat bir pazar, sanatçı da pazarlamacı oldu çıktı günümüzde.. Yani ticarete döküldü. Elbette ki sanat yapan, eser üreten hayatını idame ettirmek için para kazanmalı her meslek gurubu gibi, O ayrı ama ticaret ve sırf para kazanmak için olması yanlış para öne geçerse sanatın bir değeri kalmaz bir tüketim aracı gibi olur.
Bir film artisti filmde oynamaktan ziyade fiziki görüntüsünü medyada pazarlarsa onunda sanatçılığı kalmaz. Oyunculuğuyla yer etmeli, göğüsleriyle yada firikikleriyle değil. İşin aslı medya veya sistem onu bunlara zorluyor yani para ile reklam ile aklını çeliyor. En gıcık olduğum da ünlülerin reklamlarda kullanılması.. Yalan yere para karşılığında ürünü övmesi.. "Efendim Falanca sanatçı bu bankayı kullanıyor filanca sanatçı bu gazozu içiyor" mesajı vererek milleti kandırıyorlar. Herşey tüketimi arttırmak için, en iyi yöntemde sanatçı denilen insanları kullanmak. İnsanlarda kullanılmaya dünden razı. Sanattan girdik reklamdan çıktık.
***Tanrı mineral de uyudu, bitki de düş kurdu, hayvanda uyandı, insan da kendini buldu ***
Zamanımız da Veysel gibi bu işi belli bir menfaat için yapmayan sanatı bile kendisi için yapan kimsenin beğenisi beğenmeyişi onu ilgilendirmeyen sanatçı artık kalmadı.
İşte Veysel gibilerine aşık diğerlerine türkücü diyorlar.
Sinirinizi bozmak gibi bir niyetim yok Nero, gelişigüzel yazıyorum. -sel, -sal gibi eklerin karakteri belli değil mi? sizin dilinizde değilse bunun için benim kusuruma bakmayın, başka türlü bir ifade biçimi bilseydim onu kullanırdım ama bu alışık olduğum ve kolayıma gelen..
Aşkınsallaştırmak. Bu kelimenin nesini anlamadınız? "Aşkın bir karakter kurgulamak", nesneyi (burada, sanat eserini) "aşkınmışcasına", yani aşkın olan birşeyi betimliyor veya taklit ediyormuş gibi kavramak, "sanatın hümanizmi" dediğim şey.
Hakikat "imkansız" olduğu için, sanatsal faaliyet imkan ve de "değer" kazanmakta. Benim yapmaya çalıştığım "ontolojik bir açıklama"ydı zaten, yani hakikati alıyorum ve dünyaya geri getiriyorum, zira hakikatler dünyanın içinde çarpışıyor ve böylece "hakikat" sözcüğü, hakikatin imkansızlığı olarak kendisini imliyor, özetle "estetik" dünya içinde, içkin, işte Platon tam da bu yüzden sanatı "sürgüne" gönderiyor...
Türkçede -sel, -sal ekini ille de kullanmak gerekmiyor çoğunlukla. Onun yerine belirtili isim tamlaması pekâlâ oluyor. Mesela "Tanımlamasal ayrım" yerine "tanımlama ayrımı" denilebilir. Anlam kaybı olmuyor ve bu şekilde Türkçenin asıl, gerçek yapısına daha uygun oluyor.
Felsefe söz konusu olduğunda kelimeyi bilmek yetmiyor; bir de onun felsefe dilindeki anlamını bilmek gerekiyor. Hatta filanca felsefecinin o kelimeye, o kavrama hangi anlamı verdiğini de bilmek gerekiyor. Bunlar da anlamayı güçleştiriyor. Tabii konunun yabancıları için...
Siz felsefeyle ilgilenen kişiler Türkçe konuşan insanların daha iyi anlayacağı metin dili oluşturma gayreti içinde olsanız çok iyi bir şey yapmış olursunuz. Bunun için Türkçenin özelliklerini de bilmek gerekiyor. -Sel, -sal eki konusunda olduğu gibi. Daha başka özellikler de var tabii ve bunlara uygun bir metin dili oluştursanız (Tabii ülke ölçeğinden söz ediyorum) felsefe daha çok okunur ve az çok anlaşılır olur.
Kelime olarak "aşkın"ı biliyorum ama "aşkınsallaştırmak" denince kalakalıyorum öylece. Kafamda herhangi bir düşünce, bir imaj oluşmuyor. Oysa dilin ve dille irtibatın özelliği budur; karşılıklı sözlü veya yazılı bir irtibat kuruluyorsa, bir fikir ve düşünce alışverişi yapılıyorsa ne demek istediğinin karşındakince o an hemen anlaşılması gerekir. Derin konularla ilgili tartışmalarda tabii ki o "an" biraz daha zaman içeren bir süre olabilir, ama yine de insan zihninde eni sonu bir fikir uyandırabilmelidir ki tartışma tıkanmadan devam edebilsin.
(Bu yazdıklarımın dil özelliğine dikkat ediyor musun? Anlaşılmayan bir husus yok ve kolayca okunup anlaşılan bir metin yazıyorum şu an. Yazdığım metnin dil özellikleri de Türkçenin dil yapısına uygun.)
Konumuza devam edecek olursak, "aşkın"ı biz günlük dilde "bir şeyin ötesine geçmiş olan" olarak anlıyoruz. "70 yaşını aşkın" gibi... Aşkın kelimesi gündelik dilde pek fazla kullanılmıyor. Ama "aşkınsal" hiç kullanılmıyor. "Aşkınsallık" ise tüy dikiyor!
"Aşkınsal" zaten Türkçe kelime türetme kurallarına aykırı. Sadece -sel, -sal eki yüzünden değil, ayrıca nispet ekinin bir ismin sonuna gelmesi gerektiği kuralı yüzünden de aykırı. "Aşkın" bir isim değil, bir durum belirten bir sıfat.
"Aşkın" derken zaten -sel, -sal ekinin içerdiği işlevi de kapsıyor. Daha iyi açıklamak için "aşkın"daki -in eki yerine aynı işe yarayan -miş ekiyle kullanıp anlatayım. "Aşmış" olur, ama "aşmışsal" olur mu? Olmaz tabii ki.
Dolayısıyla ille de kullanılacaksa "aşkınlaştırma" denmeli, "aşkınsallaştırma" değil.
Devam edeyim, "imlemek" gibi uyduruk Türkçe kelimeler kullanılmamalı. Yaygın olarak kullanılan neyse o kullanılmalı. İmlemek "işaret etmek" midir, o zaman o söylenmeli. Şu öztürkçecilik kadar dile zarar veren bir şey yok. Felsefeyle ve düşünmeyle bağımızı sekteye uğratıyor. Yapay bir dil oluşturuyor ve gerçek hayatta olmayan bir kapalı alan yaratıyor.
Bu tür hususlara dikkat ederek felsefe dili oluşturulmalı.
Yine konuya dönersem, hakikat neden imkansız, hâlâ anlamış değilim. Hakikat, yâni gerçeklik, dünyada var olan olguları kapsıyor. Bunu biliyorum. Ama hakikatler dünyanın içinde çarpışıyor ve böylece "hakikat" sözcüğü, hakikatin imkansızlığı olarak kendisini imliyor, özetle "estetik" dünya içinde, içkin cümlesinden hiç bir şey anlamıyorum. Anlamamın önünde engel olan ise bu sefer "kendini imlemek" ve bir de "içkin". Hakikat niye imkansız ve hakikat kelimesi hakikatin imkansızlığı olarak kendisini nasıl "imliyor" ve tabii hakikat estetik dünyaya içerilmiş anlamında mı "içkin"? Eğer öyleyse neden "içerilmiş" denmiyor da "içkin" deniyor? Çünki bu da kelime kuruluşu olarak hatalı. Türkçede eklerin hepsi kurallıydı bir zamanlar. Hangi ek hangi işleve sahip, bu belliydi; ek alınınca anlamı tamamen karşılardı. Şu özleştirme çılgınlığından sonra kafalarına göre ek seçip kökün ucuna ekleyerek kelime türettiler.
Şimdi bakıyorum ve "içkin"in eski "mündemiç"i karşılamak için türetilmiş bir kelime olduğunu öğreniyorum. Tabii bu mündemiç kelimesini de bilmiyorum; daha önce işim olmamış, yabancısıyım. Dolayısıyla kafam orada da takılı kalıyor.
Hımm... İçkin, aşkının zıddıymış. Bunu da öğrendim. Ama aşkın neydi?
Offf çok yoruldum, kafam davul gibi oldu. Sabah sabah fena hırpaladım kendimi. Zihnimin devreleri yandı!
Zaten cümlelerime yansımış olmalı çektiğim eziyet ve belli olmuştur nasıl kıvrandığım.
Vefik Sami "okuma geç" demiş ama ben iflah olmaz bir iyimser olarak iyileştirmek amacıyla müdahil olmayı denedim işte. Her zaman bunu yapmam, yapamam!..
(Bu yazdıklarımın dil özelliğine dikkat ediyor musun? Anlaşılmayan bir husus yok ve kolayca okunup anlaşılan bir metin yazıyorum şu an. Yazdığım metnin dil özellikleri de Türkçenin dil yapısına uygun.)
Ben bu "açık" tanıma hiç katılamayacağım. Yanlış çünkü.
İnsan düşüncesi gelişecek ama kullanılan kelimeler hep aynı kalacak!
Bu mümkün değil.
Aynı şeylerle, neyi, ne kadar anlatabilirsiniz ki?
Bir noktada tıkanıp kalırsınız ve bu da yerinde saymaktır.
Öyle olsa halkların hepsi filozof, sanatçı olurlardı. :=)
Halklara kalsa ne felsefe ne de sanatla uğraşırlardı, zaten uğraşmazlarda, hepsinide GEREKSİZ görürlerdi-ki görürler-Çünkü öyle bir uğraşları yok, kendi aralarında BELLİ, SINIRLI kelime ve işlerle uğraşan kesimdir halk.
Felsefe gibi bir şeyi şu kelimeleri kullanacaksın diye "Zapt-ı rap" altına almak, sınırlamak DÜŞÜNCE denen şeyi kısıtlamak olur ki, bu yanlıştır.
Dillerde gelişir.
Gelişmeseydi, çak, tak, bak, yak vs. ler ile konuşuyor olurduk, eklere bile gerek yoktu. Ama sorun şu ki dil gelişiyor, düşünce gelişiyor nihayetinde, o da kendi içinde evrim geçiriyor, o yüzden "aşkınlaşmak" diye bir kelime geçmişte kullanılmadıysa, bu onu kullanılamaz etmez.
Ölmüş bir medeniyetin, ölü bir dilinden de söz etmediğimize göre, bunu kabullenmek gerekir.
Diller de canlıdır. Ötesi var mı?
Hatta Arabi bu noktada harfler bile canlıdır der, onlarında bir ümmet olduğunu söyler, bin yıl önce bile neler düşünülmüş ama bugün tıkandığımız noktaya bakın, Türkçenin dil yapısına uygun değilmiş.
Ölü dil mi olur?
Dilin önünü açın!
Gerçi o zaten kendi kendinin önünü de açıyorya, neyse.
Sevgiler
Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
Yes, you are right Felâsife, but I didn't mean that.
Türkçe anlaşamadık, belki İngilizce anlaşırız.
Ben "kelimeler aynı kalsın" dedim mi? Ben "şu kelimeleri kullanma, bu kelimeleri kullan" dedim mi?
Şimdi belki içinizden diyorsunuz ki "hoppalaaaa, bir önceki mesajında dedin ya!.."
Ben de diyorum ki, tekrar okuyun.
Ben "aşkınsal"a, "aşkınsallaştırmak"a itiraz ederken, bunlara hatalı türetimler oldukları ve anlaşılmadıkları için itiraz ediyorum. "İçkin"e itiraz ederken de öyle. Yoksa kalkıp "içkin" yerine "mündemiç kullan" demiyorum. İkisi de günümüzde anlaşılmıyor. "Mündemiç"i bilmiyorum ama "içkin" hatâlı türetim. Bence ikisinin yerine başka bir kelime bulmalı, yoksa türetmeli. Ama bu, "içkin" veya "aşkın" gibi hatâlı türetim olmamalı.
Evet, Türkçe çok kurallı bir dildi zamanında ve artık bu özelliği çokça yara almış durumda. Bizim buna tepki duymamız normal. Dilimizi seviyoruz ve korumak istiyoruz. Bu koruma dürtüsü, elbette onun içine giren yeni kelimelere karşı olmak şeklinde değil, o kelimeleri dilimize sindirerek almak isterdik. Ama bu artık imkansız hâle geldi.
Evet, dil kesinlikle önünü açar, açıyor. Dili engellemek de mümkün değil, yönlendirmek de. Ama dil konusuna titiz olmak gerekir. Bu da aydın ve sanatçı duyarlılığıyla, dil sevgisi ile ilgili olan bir konudur. Felsefe gibi üst düzey dille çalışılan bir fikir alanında herhalde kelimelerin seçimi çok daha önemli olsa gerekir. Bunu biz felsefeyle ilgilenenlerden beklemeli ve istemeliyiz.
Tabii ki Pyrron'a değil, bunu yabancı dildeki felsefe kitaplarını Türkçeye çevirenlere, Türkçe felsefe kitabı ve metni yazan tüm felsefecilere söylüyorum.
Yes, you are right Felâsife, but I didn't mean that.
Türkçe anlaşamadık, belki İngilizce anlaşırız.
Eheh, bunu bende yaparım bazen. İnsanların yazarak anlaştığı nerede görülmüş ki biz burada hemencik anlaşıverelim.
Ama anlaşamadığımızı problem ettiğimizde esas sıkıntıda burada başlıyor.
Nero´isimli üyeden Alıntı
Ben "aşkınsal"a, "aşkınsallaştırmak"a itiraz ederken, bunlara hatalı türetimler oldukları ve anlaşılmadıkları için itiraz ediyorum.
Tamam işte ben bu itiraza itiraz ediyorum, hatalı türetim deyip kafadan yok saymak gibi bir şey oluyor bu. Eğer türetimler hatalı ise zaman zaten onu yok eder, gerçi zaman hatasız olanıda yok edebilir, bazı hayvan türlerinin yok olması gibi, dilde kendi içinde elemelerini yapar. Ama aynı dil gene kendi içinde YENİ de türetir, buna izin verir, buna müsaittir yapısı çünkü.
Aslında yazı dediğimiz şeyde bir sanattır, resim sanatı gibidir, halklar resmi çok anlamadıkları gibi, yazıyı da anlamazlar. Mesele döner dolaşır sanatın gizemine, muğlaklığına gelir dayanır.
İtirazlar sanatadır
Nero´isimli üyeden Alıntı
"İçkin"e itiraz ederken de öyle. Yoksa kalkıp "içkin" yerine "mündemiç kullan" demiyorum. İkisi de günümüzde anlaşılmıyor. "Mündemiç"i bilmiyorum ama "içkin" hatâlı türetim. Bence ikisinin yerine başka bir kelime bulmalı, yoksa türetmeli. Ama bu, "içkin" veya "aşkın" gibi hatâlı türetim olmamalı.
Hatalı türetim.
Demek dil bu kadar sabit bir şey, sabit olmadığının belkide en açık örneği Türk toplumudur, kaç sefer dili değişmiş, harfleri değişmiş, aslında olan zamana ayak uydurmuş. Ötekiler diller ise zamana direnmişler.
Elbette direnebilinir elbet ama gelişim denen şey binlerce yıl önceki kuralları işleterek ne kadar olabilir ki. Sanırım o diller de kendi içinde, kendilerini update etmişlerdir.
Önceleri MSN, Bilgisayar gibi bir şey yoktu, bunlar hayata girince dil farklılaştı, bunu aslında herkes yadırgadı ama insanlar duruma göre bir dil kullandı, şartlar insanı buna mecbur etti.
Neticede MSN yi yaşamadan bunu kimse bilemezdi. Demek ki diller bir şeylerden etkileniyor ve buna görede şekilleniyor.
Nero´isimli üyeden Alıntı
Evet, Türkçe çok kurallı bir dildi zamanında ve artık bu özelliği çokça yara almış durumda. Bizim buna tepki duymamız normal. Dilimizi seviyoruz ve korumak istiyoruz. Bu koruma dürtüsü, elbette onun içine giren yeni kelimelere karşı olmak şeklinde değil, o kelimeleri dilimize sindirerek almak isterdik. Ama bu artık imkansız hâle geldi.
Dilin de potansiyeli var demek ki, onu kullanmak istiyor, insan da bunu kullanıyorsa dil neden yara alsın.
Dil(ler) de kendini kısıtlayan kurallardan kurtuldukça, insanlar kendini daha çok ifade etmezler mi?
Şiveler var mesela.
Bizim orada kelimeler yuvarlanır, özgürce de kullanılır bu.
Ankara Çubuk 'ta Gelıvırdım, gidivırdım diye dinlemesi çok hoş bir şive kullanılır mesela, bayılıyorum şiveli konuşmaya, Memlekette çok örnekleri var malum.
Diyeceğim Halklar söz konusunda çok daha özgürken, yazım konusunda sıkıntı var.
SÖZ bir çok dala yayılmışken, gelişmişken, YAZI neden tek bir dal olarak kalıyor?
Yazının önünün açılması gerekiyor.
O hatalı bu hatalı diyerek, helede yeni kelimelere set çekilerek dil korunmaz.
Nero´isimli üyeden Alıntı
Evet, dil kesinlikle önünü açar, açıyor. Dili engellemek de mümkün değil, yönlendirmek de.
Eyvallah.
Nero´isimli üyeden Alıntı
Ama dil konusuna titiz olmak gerekir. Bu da aydın ve sanatçı duyarlılığıyla, dil sevgisi ile ilgili olan bir konudur. Felsefe gibi üst düzey dille çalışılan bir fikir alanında herhalde kelimelerin seçimi çok daha önemli olsa gerekir. Bunu biz felsefeyle ilgilenenlerden beklemeli ve istemeliyiz.
Felsefeyi de bir sanat olarak görüyorum, düşünme sanatıdır adeta, o yüzden o şunu bunu yapsın demek, bir ressama tek bir renkle resim yapsın demek gibi olur, oysa ressam elinde ki renkleri özgürce karıştırmakta isteyecektir.
Zaten bir ressamın elinden çıkan resme yakından bakıldığında, renklerin dansı görülür, olay renklerdedir. Bir filozofta kelimelerle, kavramlarla dans edebilir, bu bazen rast gele fırça sallamak gibidir.
Bop amcayı seviyorum, adam renkleri adeta rast gele kullanıyor, aha resmi mahvetti derken, renk üstüne renk bindirerek, harikâ işler çıkartıyor. Felsefe böyle benim için, o çok NET olmamalı, onun güzelliği orada zaten.
Sevgiler
Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.