Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Felsefe > Etik, Estetik, Sanat, Politika, Bilim & Eğitim

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #21  
Alt 13-12-2016, 14:51
Felâsife - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Felâsife Felâsife isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
Standart

bilgivehis´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Bu sorunun cevabı herkese göre farklı anlam ihtiva etse de benim görüşüm şöyle.
Teşekkürler bilgivehis,

Aynen, herkes göre farklı anlamda, zaten bende onu merak ediyorum, diğer türlü zaten aynı şeylere bakıp, aynı şeyleri görseydik, dünya bugün çok daha farklı olurdu. Ama olmaması da enteresan tabi, dünyayı bu günlere getiren de tam olarak bu, aynılık değil ayrılıklar meselesi.

Neva´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Taslayin diyorsun yani!? Peki tasladiklarimizi dinle! yecek misin?
Teşekkürler Neva
Sen taşlama o zaman, anlaşılan boyumdan büyük taş atacaksın, küçücük taş atarsan kabulümdür.
Ama tabi en derinlerde ki o beni soruyorsan, o kimi dinlemiş ki seni beni onu dinlesin, dağı üstüne yıksan genede dinlemez O

Nuru irfan´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Onu bunu alemin dedikodusunu bırak Allah'dan nasıl yakamızı kurtarıcaz onu düşün sen
Teşekkürler Nuru irfan
Düşünmeye gerek kalmadı güzel kardeşim, ben Tanrıyı bağışladım, affettim onu. Hatta bunun şiirselini de yazmıştım yıllar önce.
Meğersem ben bağışlanmayı beklerken, esasta bağışlanmayı bekleyen oymuş. Lakin bunuda anlatamamış! anlatmasıda mümkün değilmiş, bunu anladığım gün ben Tanrıyı kalbimin en derinliklerine gömdüm zaten. O artık benim için ne var ne de yok, bilinmezlikler içinde bilinmezlerin en bilinmezi olarak kalacaktır, o yüzden ne Tanrıyı bilmek, görmek, ne de Tanrıdan hesap sormak bana göre değil.

Allahtan nasıl yakamızı kurtaracağız diyorsunya, bunu bana sorma ben Olacak Olan Olur derim sana uymaz, bence kendine sor, Yoksa gelecekten bir isteğim beklentim zaten yok, garantim yok, yarınımı merakta etmiyorum, bilmemek daha doğru benim için.
Bizdeki felsefe, olacak olan olur, kul boşa yorulur meselesidir, birilerinin dediği, ne olacağı meçhul şeyler bizi bağlamaz, bağlayan Olacak Olan Olur 'un "olan" kısmıdır.
Cennetmiş cehennemmiş ya da başka şeylerin hayalleri, beni ne sevindirir havalara uçurur, ne de üzer azaplara düşürür.

Sevgiler

Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
Alıntı ile Cevapla
  #22  
Alt 14-12-2016, 10:19
Felâsife - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Felâsife Felâsife isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
Standart

Her şey hazır!
Yani dünyaya getirilecek yeni bir şey yok, her şey yerli yerinde, tam da olması gerektiği gibi, eksiklik yok her şeyden var, burada bir sorun yok, burada ki sorun meseleye daha derin veya farklı açılardan artık bakmaya gerek olmaMAsıymış.
Olduğu gibi basit bakmak yeterliymiş.

Her şeyin hazır olduğu bir ispat ise, ben bunu çoktan ispatlamıştım, lakin bunu böyle olduğu gibi kabullenmek, işte onu hesaplamamışım.
Tabi dönüp dolaşıp olay tekrara bindikçe, kendini habire tekrar ettikçe bu insanı bunaltıyor. Bu bunalımda insanı karanlıklara doğru çekiyor haliyle.

Yoksa ben dünya şu kadar kusurlu, bu kadar kusurlu, insanlar yanlış yolda, o grup, bu grup, hatalı filan diye bir düşünceye de çok sahip değildim, neticede herkes kendince doğru bildiği yolda ilerliyordu, bazen yol değiştirse de fark etmiyordu, genede kaldığı yerden gidiyordu ve bu da onları mutlu ediyordu, bu halde kime yanlış yolda deyip, onu düzeltmeye çalışırdım ki, kimseye yapmadım bunu, en yakınlarımda dahil.

Madem her şey hazırsa, buna göre mi hareket etmeliy mişim?
Evet! tek seçeneğim bu olduğu ortaya çıktı.
Yani durumu kabullenmek...
Anahtar kelime kabullenmekmiş !...
Kabullenmediğim için hayat sürekli sürekli bunu karşıma çıkartıyormuş.
Bununla mücadele ettikçe, onu besleyen güçlendiren de gene ben mişim.

Yani hayat bunu kabullen diye inat ediyormuş!

En temelde ben de zaten gerçeği ama sadece gerçeği arayan biriydim, beni hayaller mutlu edemezdi, edemedi zaten.
Sırf cevap olsun diye alacağım cevaplarda beni ikna edemezdi, adeta hayatta bunu bildiği için, sürekli aynı manzarayı önüme getiriyormuş.
Ya da içimde ki o ikna olmayan taraf, bunu kendine çekiyormuş, artık bunun bir önemi de yok aslında.

Bilmediğim bir şeyi de sonradan bilemeyeceğime göre, gerçek nedir?

Gerçek ya çok iyi bildiğim, ya da hiç bilmediğim bir şey olmalıydı ki bulacağım cevap beni ikna etsin.
Olayda zaten bu yönden de enteresanya, hem çok iyi bildiğim, hemde hiç bilmediğim toplamın sonucuymuş, yani 3. bir şeymiş!
Bunu nereden bilebilirdim ki?
Tamam, her şey hazır bir dünyaya geliyorum, eyvallah, eksiği yok, ama dünyanın bir sürü kavgası döğüşü, yanlışı doğrusu, bir sürü ters işleri de var, bunlar bir yandan sırıttıkça, üzerime üzerime geldikçe ve bunlara karşı bir şeyde elden gelmedikçe, düşünce benim ne işime yarayacak ki, düşün düşün kendime zarardan başka bir şey değil.
Helede doğru yanlış, güzel çirkin gibi ölçülerde varken.
Amerikayı habire keşfet dur, bunun bir esprisi kalmıyor ki tekrar tekrar edince bayıyor insanı.

Asla bir eylem adamı da olmadım, yapım bu değil ama hoca kendince eylem adamıydı, sağa sola mektup filan yazardı, fakat o bile ne kadar yazdıysa tek bir ses çıkmadı hiç bir yerden, eylem işi de fos işlerdenmiş.
Öte yandan kendime dairde hiç bir hakimiyetim yok, eş, iş, sağlık konularında da düşüncemin bana hiç bir faydası olmadı, adeta ne hesap ettiysem tersi çıktı, o zaman bende doğal olarak, düşüncenin bana bir faydası yok çıkarımını çıkardım.

Bunun yanlış neresinde ki?
Ama gelin görün ki her şeyi yanlış hesap eden ben, maalesef onuda yanlış hesaplamışım!
Vay canına yandığımın dünyası vay !...
Bir adamın her yaptığı hesap, yanlış olur mu?
En doğru yaptığı bile, temelde yanlışsa, bu adamın halini varın siz düşünün.

Bir dağın zirvesine pek çok yoldan çıkılırmış, lakin benim gibiler en zor, belkide en imkansız yolu seçerlermiş ki böyleleri de zirveye, en yanlış yoldan ulaşırlarmış.

Yani benim doğruya ulaşmam, artık yapacak başka yanlışım kalmadığı için olmuş!?
Vay ki ne vay !...
Bu çok ilginçti işte, cevabı bulupta bunu fark etmeyip, bunu soru zannederek, bu olmayan soruya cevap aramak, devenin iğne dediğinden geçmesi kadar imkansızmış.
O yüzden ekstradan hiç bir şey bulmadım, ne görünmeyen alemleri gördüm, ne hayatın sırlarına erdim, ne Tanrıyla, meleklerle ne bitkilerle, hayvanlarla konuştum, ne de başka bir şey.
Hiç ama hiç ekstradan bir şey bulmadım, görmedim. Zaten ne görebilirdim ki yanlışlarımdan başka... Sadece coşkulu bir sevinç ve yemek yememe hali ki o da bitti deyipte üzerimden yükün atılması ile oluşan bir haldi. Sonradan bir de 40 günlük bir hadisem var ki hakeza o da bir bitti 'nin sonucuydu. O hikayede sonra gelecek.

Birinin "Allahı ararken kendimi buldum" dediği gibi ben de anca kendimi buldum, bulup bulabileceğim anca kendimmiş meğersem.
Çünkü kaybettiğim kendimmiş.
Başka değişle de "Kendimi kaybettim, kaybettiğimi buldum"
Daha vahimi yıllar önce "gerçeklik algımı" yitirip, başka hayallerin peşine düşmekmiş meselem.
Tabi sahip olduğum şeyin kıymetinin, kaybedince anlamak, bununda ne olduğunu unutup, düşünce kramplarıymış arayışlarım.

Buna sebepte yanlış hesap yapmakmış, başka bir şey değilmiş.

Şaşırmamak elde değil, zaten en çokta şaşırmak olayı beni etkiledi. Şuan bunları yazarken bile şaşırmanın etkisi var ama eskiden tek farkı o zamanlar dile bile getiremediğim şeyleri, şimdilerde çok daha rahat ifade edebiliyorum.

Ne mutluluk ne de üzülmek, ikisi de değil, sadece şaşırmak!

İnsanın bu şoku üstünden atması yıllar alıyor aslında, ha deyince anlaşılacak, hazmedilecek bir şey de değil.
Bu kadar yanlışı yaparak feraha çıkmak, daha doğrusu artık yapılacak yanlış kalmadığı için, doğrunun ortaya çıkması... şaka gibi.

İnsan sevinse mi, üzülse mi, ne etse, bilemiyor.
Anca şaşırıp kalıyor-ki bende öyle yaptım zaten...

Her şeyin hazır olması BELİRSİZLİK --> bunu kabullenmekse BELİRLİLİĞİ ortaya çıkartmak demekmiş.
(Benim BELİRSİZLİK dediğim şey, zaten BELİRLİLİK miş, yani gerçeğin en YALIN haliymiş, anlamadığım buymuş)
Belirsizlik kabullendiğinde, kucaklandığında, ardında soru da kalmıyormuş. En azından benim için kalmadı.
Hasılı böyle bir dünya olur mu? sorusunun cevabı, Evet, olur! cevabıymış. Dünya zaten BU, iyisi kötüsü, doğrusu yanlışı ile BU... Başka bir şekilde olması HAYAL olur(muş).
Cevap soruda göz kırpıyormuş yani.

Soruyu üreten hayatın bizatihi kendisiyse, cevabı da üretmesi gerekiyormuş ki öylede olmuş netekim.

Dünya zaten böyle idi... olan bu idi... gerçek bu idi... dünya neyse o idi... onun dışında ki her şey, her düşünce hayal(miş).
Kişide bir hayalin peşinde giderse, şimdiden, bu anından uzaklaşırmış, haliyle kendini kaybetmekte, hayaller içinde ki özlemlerin sonucuymuş.

Gerçek bir bütünmüş, parçaların birleşmesiyle oluşan bir bütünmüş, bu parçaların etkisine girmekte, aslında gerçeğin bir yönü olsa da kendisi değilmiş,
Gerçeğin kendisinde iyide kötüde, güzelde çirkinde hepsi varmış, iyiliğin içinde kötülükler, kötülüğün için de iyilikler.
Karanlığın içinde ışıklar, ışığın içinde karanlıklar gerçeğin cilveleriymiş, bir nevi gerçek, kendi gerçekliğinin içine adeta saklanmış.
Hayatın içinde gerçek olmayan bir şey olmayınca, bunu kabullenince, o sorum bir daha kafamı kurcalamadı.

İman ve İnkar;
İki zıt kuvvet, peki bunlardan biri dünyaya tamamen hakim olsaydı, dünya ne olurdu?
Evvela bu bir hayal tabi, böyle bir dünya yok! dünya bugünlere bu zıt kuvvetlerle geldi, yani bu dünyaca denenmiş, tecrübe edilmiş bir şey ve en önemlisi de bu durum elan geçerli... Dünyanın gerçeği BU, gerçek olan BU... bu cepte olsun.

Şimdi dünyayı tek bir kuvvete verelim, diğerini yok edelim, iman veya inkar bunu siz seçin... hangisi olursa olsun fark etmez.

Her şeyin gittikçe STATİKLEŞTİĞİNİ görebiliyor musunuz?

Çocuğunuz hiç sözünüzden çıkmıyor, tam bir robot gibi, ne derseniz onu yapıyor... peki babacığım.
Artık öyle bir noktaya geliyorsunuz ki hiç bir şey demenize de gerek kalmıyor, adeta onu odasında unutmaya başlıyorsunuz.
Eşiniz size hiç karşı gelmiyor, adeta yürüyen bir bitki gibi, hiç kendi fikri, inancı yok, siz neyseniz o da o.
O da her şeyi annesinden, babasından, okuldan vs.lerden öğreniyor, yanlış hiç bir şey öğrenmiyor.
Hiç sizden habersiz bişi almıyor, size sormadan telefonda bile konuşmuyor, etrafınızda pervane oluyor.
Sokağa çıkıyorsunuz hiç kimseye kızamıyorsunuz bile, her şey öyle durağan ki boş boş sokaklarda dolaşıyorsunuz.

Sokağın başında berduşlar, ışıklarda arabalara hücum eden dinlenci çocuklar, çöp karıştıran evsizler, olumsuzlukların hiç biri yok.
Güvenlik, emniyet gibi şeyler zaten yok, fakirlik korkusu yok, tasa edecek bir şey yok, herkes aynı şeyleri öğrenince, kimsenin kimseden farkı yok.

Ve hiç bir şey yazmakta istemiyorsunuz, ne yazacaksınız ki içinizde hayaller de yok, bizatihi o hayalin içindesiniz artık.

Geriye heyecanlanacak, korkacak, sevinecek, üzülecek, öfkelenecek vs. bir şey kalmadı... ohh bea hayat bu diyebilir misiniz?

Diyemezsiniz !...
Çünkü statikleşme öyle bir yok edici etkiye sahiptir ki zıttı yok edilen, bir şeyin kalan parçasını da statikleşme yok eder.

Bu aslında bir yan etki gibidir, hayali yaşayınca da büyü bozulur, oysa ne hayaller kurmuştunuz ama o sıradanlaşmıştır artık.
Bir çocuğunuz olduğunu unutursunuz.
Bir eşiniz olduğunu da unutursunuz.
Başka insanların varlığını unutursunuz.
Hisleri, duyguları, en önemlisi YAŞAMAYI unutursunuz.
Kendinizi unutursunuz.
Her şey o kadar sıradanlaşacak ki gerçeklik algısını da yitirilir.
Her türlü inanç, ideal, ideoloji, fikir hatta kalan düşünceleri de statikleşme yok eder.
Sonuç; Ne yazayım ki bir son değil ki, akıl işi değil ki, artık ne yazılsa boş olur.

Hasılı Statikleşme kendi kendini yer bitirir, helede hiç bir insan bu güce dayanamaz, zira ortada insanı insan yapan tüm değerleri siler o...
İnsanı ayakta tutan DİNAMİK yapıdır, dünyada bu anlamda zaten, en MÜKEMMEL ANLAMDA DİNAMİK BİR YAPIDIR.
Bu günlere gelmesi bile bu DİNAMİKLİĞİNİN sonucudur.

Farkında mısınız? dünya bugünlere gelmiş! ciddi ciddi gelmiş!
Şimdi beğenmediğimiz o yanlışları ve doğrularıyla beraber gelmiş.
İçinde insanlarıyla, bilgileriyle, öğretileriyle her şeyiyle gelmiş.
Onun bugünlere gelmesi insanın başarısı mı? yoksa dünyanın DİNAMİK yapısı mı?

Biz ne yapıyoruz, Dünya bu günlere yanlış gelmiş diyerek, içinde ki yanlışları ayıklamaya, yeni bir dünya tesis etmeye çalışıyoruz.

İnsanlığın bu güne kadar yargıladığı, uğruna bu kadar savaştığı bu yapı, aynı zamanda TEK koruyucusudur da, ZITSIZ dünya düşünülemez !...
Mesele Zıtlar ile savaşmakta mı? yoksa onu kabullenmekte veya onunla iyi geçinmekte, geçinmeyi öğrenmekte mi?

Statikleşme sadece dünyanın sorunu değil ki, cennetin, nirvananın, veya mutluluklar ülkesi başka nereler varsa oraların da sorunudur. Hatta cehennemin bile sorunudur, zira tekli bir yapı ne olursa olsun, statikliğin gücü karşısında yok olup gider. Zira statikleşme İSİMLERİ ve altında yatan ANLAMLARI da yok eder, öyleki isminin anlamı kalmayan şey, Alzheimer hastaları gibi o kişi için boş olur.

Statikleşme insanın sorunudur, aklın sorunudur, bu cendereye düşmemesi lazımdır.
Bunun en iyi ilacını dünya veriyor zaten, çevremize şöyle bakınca bile görürüz, o muazzam dinamikliği.

DİNAMİKLİK candır...

---

Artık sisler ülkesine veda zamanı gelmişti, içsel yolculuğumda ki sezgilerim beni bu sisler ülkesine kadar getirmişti, aynı sezgilerim ayrılık rüzgarlarını estiğini hissettikçe, burada ki ikametin de artık sona geldiğini haber veriyordu, sisler dağılmaya, belirsizlikler belirlenmeye başladıkça, sisler ülkesi de sanki hiç varolmamış yokluğuna doğru, geldiği gibi sessizce sürüklenmeye başlamıştı, o her türlü duygu, hisler, haller hatta Tanrıdan bile izole yalnızlık yok oluyordu.

İnsan sisler ülkesinin o tarifsiz yalnızlığını özler mi, her düşünce seyyahının yolu, bu sisler diyarına uğrar mı bilinmez ama buranın isimlerden, inançlardan, ideallerden izole yapısı, full mesai çalışan düşünceler için, bir tatil beldesi gibi olduğu da kesindir.
Tatilde iş olmaz, sisler diyarında kimse olmaz!

Elveda sisler ülkesi, elveda izole yalnızlığım !...
Devan edecek ...

Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
Alıntı ile Cevapla
  #23  
Alt 14-12-2016, 13:49
Şüpheci Dinsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Şüpheci Dinsiz Şüpheci Dinsiz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Dec 2010
Bulunduğu yer: Istanbul
Mesajlar: 8.545
Standart

"Yolda kalan da bir, yürüyen de bir, harcanıp gidiyor ömür dediğin."

Yaşamanın kısa özeti...

Bir insan ömrünü neye vermeli
Harcanıp gidiyor ömür dediğin
Yolda kalan da bir yürüyen de bir
Harcanıp gidiyor ömür dediğin

Yüreğim ürperir kapı çalınsa
Esleyen yelimden hile sezerler
Künyeler kazınır demir sandıkta
Savrulup gidiyor ömür dediğin

Dışı eli yakar içi de seni
Sona eklenmeli sözün incesi
Ayrılık gününü kör dereleri
Bölünüp gidiyor nehir dediğin

Bir insan ömrünü neye vermeli
Para mı onur mu taş dikenli yol
Ağacın köküne inmek mi yoksa
Çırpınıp duruyor yaprak dediğin

Zülfü Livaneli

* Bir ben vardır bende, benden içeri. (Yunus Emre)
* Gören bizi sanır deli, usludan yeğdir delimiz. (Muhy-i)
* Kadınlar insan, biz insanoğlu. (Neşet Ertaş)
* Bu otobüs de benim Maserati'm, halkımla birlikte kullanıyoruz. (Tuncel Kurtiz)
* Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım? (Turan Dursun)
* Beneath this mask there is more than flesh, beneath this mask there is an idea Mr Creedy, and ideas are bullet-proof. (V for vendetta)
* O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. (Yaşar Kemal)
* Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa. (Nazım Hikmet Ran)
* Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar her milli bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var. Dostlar ki; bir kere bile selamlaşmadık, aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz.. (Nazım Hikmet Ran)
* Bir insan size alın teriyle zengin olduğunu söylerse, ona şunu sorun; kimin alın teriyle?.. (Don Marquis)
Alıntı ile Cevapla
  #24  
Alt 14-12-2016, 15:55
bilgivehis bilgivehis isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 30 Jul 2016
Mesajlar: 1.925
Standart

Arkadaşlar bu yorumlar büyük oranda nihilizme gidiyor, yani varla yok arasında bir hiç çıkıyor...
Alıntı ile Cevapla
  #25  
Alt 14-12-2016, 18:17
Felâsife - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Felâsife Felâsife isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
Standart

Şüpheci Dinsiz´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
"Yolda kalan da bir, yürüyen de bir, harcanıp gidiyor ömür dediğin."

Yaşamanın kısa özeti...
Yüreğine sağlık Livanelinin, güzel demiş. Teşekkürler.


bilgivehis´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
Arkadaşlar bu yorumlar büyük oranda nihilizme gidiyor, yani varla yok arasında bir hiç çıkıyor...
Altta YARINLAR SORUNSALI diye gelecek bölümden bir parça var, nihilizmi bilmiyorum ama var yok derken sanırım geleceğe dair bir hiçlikten bahsediyor nihilizm, açıkçası bu bana pek uymuyor ama bilinmemezlik yarınını bile bilmeyen biri için, bana daha çok uyuyor.
Bir nevi gelecek ne getirirse kabul, bu aynen şimdide böyle zaten.
Ölümden sonrası var mı, yok mu? bu bile bilinmezdir.

Onun ne getireceği, nasıl olacağı, nelere gebe olduğu bilinmez.

Bilinmez olan da bilinmez kalmalıdır!

Zaten kalırda!

Ölümden sonra hayat var / yok! tartışmaları, Tanrı var / yok tartışmaları ; bilinmezliğin karşısında bir anlam ifade etmez.
Bilinmezlik geleceğe dair her şeyi yutan-buna varlık ve yoklukta dahildir-bir güçtür, insanlarda bu gücü çok bilmez ama bilmediklerini ört-bas etmek içinde cevaplar üretirler, cevap ürettikleri içinde biliyoruz iddiası ederler, işte o iddialarla da VAR veya YOK tartışmalarını fitillerler.
Kısaca temelde VAR diyende bilmez, YOK diyende bilmez.

Adı üstünde, BİLİNMEZ.
Eğer bunu 1 kişi bile bilseydi bu bilinmez olmaz, büyüsü bozulur, başka bir şey olurdu.
Sevgiler

Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
Alıntı ile Cevapla
  #26  
Alt 15-12-2016, 14:07
Felâsife - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Felâsife Felâsife isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
Standart

Düşünce eski keşmekeşliğine geri dönmeliydi, hayat beklemiyordu, 1dk bile denmiyordu, sorulması gereken sorular, verilmesi gereken cevaplar biran önce halledilmeliydi.
Peki düşünceye ne gerek vardı sorusunun cevabı?
İllaki gerek varmış, yanlış düşünsem de gerek varmış, yoksa düşünmeden de bulunacak bir cevap değilmiş bu.

Her şeyin cevap olduğu bir ortamda soru üretmek nasıl zorsa, ürettilen o soruların altında kalmakta hiç kolay değilmiş.
Yıllar sonra bu satırları yazıpta, ne anladım ben bu işten dediğimde, anca hatamı/yanlışımı anladım diyebilirim.
Tabi hatamın hata olduğunu anlamak bile hiç kolay değildi, düşünce orucu gibi oldukça zor bir şeyi, göze almaya kadar varan hatalar zinciri, enteresan bir şekilde beni gene başladığım noktaya getirdi. Ben gene aynı yerimdeydim. Değişen bir şey olmadı.

İnsanın hatalarından ders çıkartması ayrı şey, artık yapacak hata kalmayıpta doğruya ulaşması ayrı şey.
Konfüçyüs aklı kullanmanın 3 yolu var demiş;
1- Çok iyi düşünmektir ki bu en âsil olanıdır.
2- Deneyimlemektir ki bu en acı olanıdır.
3- Taklit etmektir ki bu en kolay olanıdır.
4. seçenek olsa onu alayım diyeceğim ama 2. seçenekte bana uyar, deneyerek öğrenmek hakikaten acı, helede yapılacak başka yanlış kalmadığı için doğruya ulaşmak, bayağı bir acı, zaten bu "düşünce orucu" dediğim şeyi birileride yapsın diye ASLA ama ASLA yazmıyorum, aksine çaresizlik denen şeyin insana neler yaptırabileceğinden, baskılar altında ki düşüncenin, kendi içinde nasıl kaybolacağından bahsetmek için yazdım.
Zaten bu yazılanlar herkese uymaz da (yazının en sonunda da bahsedeceğim bundan) emin olun, zira bizler ROBOT değiliz, her ne kadar şartlar TEK TİP insan yetiştirmek için can atıyor olsada, genede ROBOT değiliz, birinin yaptığını diğerleride aynen yapsın, asla böyle bir şey yok.
O zaman hayatın DİNAMİKLİĞİNİN ne anlamı kaldı!
Herkes bir birinden ayrı vede farklı, ona göre de yolu ayrı, izi ayrı, o yüzden bahsettiğim şeyler kimseyi bağlayıcı değildir.

Dediğim gibi bir dağın zirvesine pek çok yoldan gidelebilir... Tek bir yol yok, herkesin yolu kendine tek
!

Tabi bunca hengameden sonra genede kendime kızamıyorum, o fasılları çoktan üzerimden atmıştım, sadece olayın şokunu üzerimden atmak için, belkide sesli düşüncelerimdi bunlar.
Kolay değildi, iş, eş baskıları, yetmezmiş gibi aile, çevre baskıları, o da yetemezmiş gibi içselinize düşen o ateşin yakan acısı, hepsi bir araya gelip, sonrada kendime sardırmalar... buna düşünce ne yapsın... en doğru şekilde nasıl hareket etsin !...
Edemedi zaten, neticede BASKILAR ALTINDA Kİ bir düşüncenin, çok sağlıklı düşünmesi beklenemez zaten, o yüzden kendime kızmıyorum, kızamıyorum, olması gereken ne ise o olmuş, yapmam gereken ne ise onu yapmışım, bu şartlarda bundan başkası yapılamazmış zaten.

Şartlar müsait olupta bir meyve olgunlaşıp nasıl ki dalından düşüyorsa, bende ki şartlarda beni o yönde kıvama getirip, düşünce orucuna sevk etmiş, olay bu.
Mesele şartların oluşmasıyla direk alakalı yani, Arabinin, "Hükmü altındayız hâllerin" dediği gibi o hâle girmek işin şeklini değiştiriyor.

Başladığımda da aynı yerimdeydim, bittiğinde de aynı yerimdeyim, dön dolaş aynı yere gel!

Bir adım ileri gidememe!

---

YARINLAR SORUNSALI - RÜYALAR

Yarınlarımı bilmek istemem, bildiğimde yarının bir sürprizi olmaz, bir anlamı kalmaz, bile bile lades gibi bir şey olur ki, dinamik dediğimiz hayatın da bir anlamı kalmaz.

Bu dünyaya gelirken, ben yarınım ne olacak biliyor muydum? peki giderken niye yarınımı merak edeyim ki?
Bu dünyaya gelirken, nasıl ki bir garantim, güvencem yoktu, hayattan giderken niye güvence isteyim ki?


Benim için boş işlerdi bunlar.

Bir bilinmeyenden gelmişsem, bir bilinmeyene de gideceksem, onu niye bilmek isteyim ki, onun bilinmez olması daha güzel ve doğru değil mi?
Benim için bu daha güzel ve doğru, zira bilinmeyeni bilince hayatın sürprizlerinin de bir anlamı kalmaz.
Ayrıca bizde bu bilmek ihtirası varken asla daha azıyla da yetinemeyiz, dahası, dahası ve dahada dahası derken, taa en dahasına kadar sürer bu, çünkü insan meraklı olduğu kadar, acaba şüpheleri de olan bir yapıdadır. Acaba ve şüphe kontrol edilmezse, o baştan durdurulmazsa, acaba sonra ne olacak, öyle mi olacak, böyle mi olacak, n'olacak, nasıl olacak vs. bu sorular hiç bitmez, bitemez...
Çünkü bu noktada kişi acaba ve şüphelerinin kontrolü altına girer, kişi garanti peşinde koşar durur. Bugününü ise ıskalar.

Yani geleceğin peşinde koşarken, bugün unutulur!

Oysa kişi bu acaba ve şüpheden kurtulmak istiyorsa, geleceğe güvenmelidir, nasıl ki bu dünyaya gelirken geleceğini bilmiyordu, bunu problem etmiyordu, giderkende problem etmemelidir, yoksa yarınları bilme isteği, güvensizlikle birlikte bir kurt gibi kemirir durur.
Ve en önemlisi yarınlara dair ne tür bir cevap bulursanız bulun, bu asla sizi tatmin de etmeyecektir.
Çünkü gelecek hakikaten bir bilinmezdir...

Sabahımızı bile bilemiyoruz.
Ölümden sonrası var mı, yok mu? bu bile bilinmezdir.

Onun ne getireceği, nasıl olacağı, nelere gebe olduğu bilinmez.

Bilinmez olan bilinmez kalmalıdır!

Zaten kalırda!

Mesele o.
Ölümden sonra hayat var / yok! tartışmaları, Tanrı var / yok tartışmaları ; bilinmezliğin karşısında bir anlam ifade etmez!

Bilinmezlik geleceğe dair her şeyi yutan-buna varlık ve yoklukta dahildir-bir güçtür, insanlarda bu gücü çok bilmez ama bilmediklerini ört-bas etmek için cevaplar üretirler, cevap ürettikleri içinde biliyoruz iddiası ederler, işte o iddialarla da VAR veya YOK tartışmalarını fitillerler.
Kısaca temelde VAR diyende bilmez, YOK diyende bilmez.

Adı üstünde, BİLİNMEZ.
Eğer bunu 1 kişi bile bilseydi bu bilinmez olmaz, büyüsü bozulur, başka bir şey olurdu.

---

Rüya gördüğünüzde değişik alemlere, farklı ortamlara gideriz, dünyamızdan alışkın olduğunuzdan bam-başka yerler, fakat ne ilginçtir ki orayada uyum sağlarız, bir yaşam yaşarız.
Orasıda aslında bir bilinmezdir ve uyuduğunuz zamanda şimdiden daha ilerisi bir yerdir, gelecektir yani.
Peki uykuya yatarken eyvah ben nereye gideceğim, nasıl bir evde oturacağım, kimlerle tanışacağım gibi tuhaf ortam korkularına kapılır mıyız?
Veya bu bilinmeze girerken buna dair bir garanti arar mıyız?

Rüyalarımızda bizim en büyük bilinmezlerimizdendir. Bazen çok korkar, bazen çok sevinir, üzülür, güler, huzur bulur vs. dünyada ki duygularıda aynen yaşarız, peki niye garanti istemeyiz, oysa o da bir bilinmez değil midir?
Uykuya yattığımızda sabaha uyanacağız diye bir garantide yok, genede rüyalarda garanti aramayız.
Biliriz ki sabah uyanacağız! ama uyanamayabilirizde, garanti yok!

İşte bunun gibi bir rahatlıkla yarınlar kavramınıda düşünebiliriz.
Yarınlar bize ne getirirse kabul ederiz, zaten ediyoruzda, hayır ben düne dönmeyi istiyorum beğenmedim bunu diyebilir miyiz? eğer mücadeleli bir şeyse zaten mücadelesini de ederiz.

Tıpkı rüya da olduğu gibi, tıpkı geçmişte olduğu gibi, tıpkı şimdi de olduğu gibi.

Hasılı yarının ne getireceğini bilmemek-ki zaten bilinemez-en güzelidir.
Zaten bilmenin en güzeli yaşayarak bilmektir. Hayatın bize sunduğu kadarını bilmektir. Aslolan budur.

Bu meyanda Tanrıda bir bilinmeyenmiş ama bilinmeyi murat etmiş densede, bu da anca onun bilinemeyeceğini bilmek anlamındadır, yani Tanrıda bir bilinmeyen olarak kalacak demektir bu. İnsan olarak dört bir yanımız bu kadar BİLİNMEZLERLE çevriliyken, bilinmezlerin peşine düşmek insanı aşar.

O yüzden bilinmeyenlerin peşinden koşmak, bugünü ıskalamak demek olduğu gibi, sonsuz bir merak ve şüpheninde esiri olmak anlamına gelir ki hiç hoş olmaz.

Güzelim rüyalar.
İnsanlık rüyaların kıymetini bilmedi, onlarda da pek çok cevaplar adeta görüntülü olarakta verilir ama yok! rüyalara itibar eden yok!
İnsanlık sahip olduğu en BİLDİĞİ şeyin kıymetini bilmeyipte, bilmediklerinin ardına düşerse, onları arzularsa, rüyalar ne etsin.

Rüyalar, rüyalarını yalın bir biçimde göstermeye devam ederler, iyi kötü ayırmazlar, herkese eşit davranırlar, bazıları bunu hiç önemsemezde, bazıları da orada ki olaylara odaklanırlar, halbuki burada rüyanın kendisi bir mesaj verir.

Farklı bir ortamda yaşadığınızın farkında mısınız?
Rüyalarda ölümü deneyimlersiniz.
Rüyalarda uçmayı deneyimlersiniz.
Hiç bulunmadığınız ortamları deneyimlersiniz.
Tarihin ünlüleriyle tanışmayı deneyimlersiniz.
vs.
Rüyalarınızın sınırı yok, en güzelide burada ki bilincinizden uzaklarda yaşam nasıl olur onu deneyimlersiniz.
Buradaki bilincimiz mi?
Merak etmeyin burada ki bilinciniz, her yere adapte olur, olmasa rüyalara adapte olmazdı.
Hatta bazı rüyalardan uyandığınıza üzülürsünüz bile, sebebi, oraya mükemmel adapte olmanız olabilir mi?

Geleceği garanti altına almak, bugününüze ipotek koymak demektir.
Bilinmeyeni bilmeye çalışmak, bildiğinizi de kaybetmek demektir.


Şimdide, yani şuan da bir olay olupta, akabinde korkabilirsiniz, üzülebilirsiniz, hatta şoka da girebilirsiniz, bunda yanlış bir şey yok, normaldir, anlık tepkilerdir bunlar, nihayetinde insansınız ve bu duygularınız da vardır, bunlarında bir şekilde kullanılması, ortaya çıkması gerekebilir, bu durum asla sizi ZAYIF göstermez, lakin geleceğe ait korkuları, endişeleri bugüne taşıdığınızda, bu sizi çok zayıf gösterir, çünkü çaresi yoktur bu tip endişenin, büyüdükçe büyürler.

Olmayan bir gelecekte, ne olacağı belli olmayan bir sorunu bügüne taşımak, size zarar verir.

Çözümüyse, ya sorunu hiç çağırmayın, ya da geleceğe güvenin!

Hasılı kendinize güvenin, yarınlarınıza güvenin!

Bilincinize güvenin, rüyalarınıza güvenin!

Yarınlar bilinmez, bilinmeze güvenin!

Güvenmeye güvenin!

Güvenin!

Bilinç!

Güven!

Yarın!

Rüya!

!

.

Devam edecek ...

Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
Alıntı ile Cevapla
  #27  
Alt 21-12-2016, 16:53
Felâsife - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Felâsife Felâsife isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
Standart

Hayat sonsuzluğa akan nehir misali, üstünde ki kuru bir yaprağı sağa sola savurmakla meşguldü, düşünce orucu hadisesinden bir kaç ay sonrasıydı;
Eşimle ipler iyice kopma durumuna geldi ve sonunda da ipler koptu, eşim ben bir gün dışarıdayken, kızım ve eşyalarla birlikte evi boşaltıp gitti. Anlaşarak ayrıldık aslında, ben her türlü sorumluluğu alıyorum, istediğini de alabilirsin dedim, o da bir kaç eşya harici her şeyini toplamış gitmiş. Eve gelipte boş halini görünce, insan bi tuhaf oluyor tabi bir sürü yaşanmışlık ve anıları düşününce, manzara hiç hoş değildi.

Artık bir devir bitti dedim içimden, böyle dedikten dakikalar sonra üzerimden adeta bir tonluk bir yük kalkıverdi.
Birden çok hafiflediğimi hissettim, öyle ki kuşlar gibiydim, ne bel ağrısı, ne sıkıntı, hiç bir negatif düşünce kalmadı birden bire.
Bütün bunlar eşim gitti diye olmuştu, bu işe çok mu sevinmiştim, açıkcası çok anlamadım ama bilinç altımda sevinmişim demek ki dedim.

Balık erkeği ile İkizler kadını asla olmayacak bir evlilik türüymüş, ben nereden bileyim bunu, evlenince öğrendim, zaten bir türlü anlaşamazdıkta.
Sanki ruhum prangalardan kurtulmuş gibiydi, beni habire suçlayacak, her yaptığımın kabahat olarak görecek o birisi artık yoktu.

Nasıl bir rahatlamaysa yemek yeme olayımda kalkmıştı üzerimden, artık yemekte yemiyordum, su, çay gibi sıvı şeyler bana yetiyordu. Bir kaç kere kendimi zorladım, ağzıma küçük ekmek veya peynir gibi şeyler alayım dedim, mümkün değil çiğneyemiyordum bile, çene kaslarım sanki yok gibiydi, zaten karnımda acıkmıyordu, acıkma diye bir his yoktu, hâl böyleyken ne enerji kaybı nede yorgunluk çekmiyordum, günde 30-40km yürüdüğüm zamanlar oluyordu, zerre yorulmuyordum. Bu hâl 40 gün devam etti.

O aralar kitapta okumuyordum ama yarım kalan Deepak Chopra'nın Yaşlanmaz Beden, Sonsuz Zihin adlı kitabı vardı elimin altında, kitabı şöyle bir 10 sayfa okuyunca resmen kitaptan enerji alıyordum, zaten enerji sorunum yoktu, iyice full şarj oluyordum adeta. İlk başlarda her şey güzeldi, lakin bir haftadan sonra, çok tuhaf bir problem çıkmaya başladı, çevre ile uyum sorunları baş gösterdi, bir nevi yan etkiydi bu.

Zira insanlar 3 öğün yemek yiyorlardı, o ara ev boşalınca kız kardeşte kalmaya başladım, babada orada, yemek, kahvaltı getiriyorlar ben yemiyorum, iştahım yok filan diyorum ama bir süre gene aynı şeyler tekrar ediyor, neredeyse kavga döğüşle yedirecek duruma geldik.
Babam, bu oğlan dışarda yiyor, galiba bira da içiyor! filan diye bacıma söylenmiş.
Hele birinde, galiba hanımını özlüyor, ondan yemeden kesildi, gidip aralarını düzelteyim bile demiş.

Aman baba ne yapıyon, sakına! asla !...
Şurada bir keyfimiz var, bozma onu, keyfini çıkartayım... diye geçirdim içimden.
Onunda benimde bayağı zamana ihtiyacımız var, mesele bildiğin gibi değil!

Dışarıda da durum aynı, insanlar habire bir şeyler yiyor, tutuyor banada veriyor, teşekkürler yemiyeceğim diyorum filan ama nerede! yemek fasılları hiç bitmiyor ki! birde insanlar hakikaten paylaşmayı da seviyorlar, sanuçta olayım tam bir saçma döngüye girdi, bir ara iyice, küçük bir çanta alıp terki diyara niyetlendim, paramda yoktu ama insan yemek yemeyince parayada ihtiyaç duymuyor, onu yaşayarak öğrendim. Helede hiç tanımadığım yabancı insanlarla çok daha iyiydim, en azından tanıdıklarım gibi sık boğaz etmiyorlardı.

Bu arada ben bu hâle girdikten 1 hafta sonra, büyük 99 depremi oldu, memleket bir yandan kan ağlıyor, bir yandan da yaralarını sarmaya çalışıyor, ben kuşlar gibi hürlüğüm tam bunada denk geldi, yaşadıklarıma sevinemiyordum bile. Lakin genede içimde ki o coşkunun esiriydim, bu hâl böyle böyle 40 gün devam etti, artık sonlarına doğru baktım iş iyice sarpa sardı ya evi terk edip tamamen yeni bir hayat çizecektim, ya da uyum sağlayacaktım.
İkinci seçeneği seçtim, zira evi terk etsemde bir süre o diğer insanlarla da problemler başlayacaktı, bunu hissedebiliyordum, en sonunda ya bir dağ başında ya da bir mağarada yalnız bir hayat bekliyordu beni, bunu gerçekten hissedebiliyordum.

Kesinlikle huzursuz veya mutsuz da olmayacaktım, insanları da aramayacaktım, kendimle problemim yoktu ama genede diğerini tercih ettim. İnsanların bu haliyle bu iş uzun süre gitmeyecekti, zira yabancıda olsa insanlar için, aşırı sevginin baskısı bir yere kadardı, ee! yeter be! demeleri çok kolaydı.
Zira insanların küçük dünyası o kadar dardı ki orada aşırı sevgi diye bir şey olmuyordu, buna tahammül edemezlerdi, edemediler de netekim.

Sonradan Hindistan da birinin 60 yıldır hiç yemek yemediğini okumuştum, hatta o adamı bilim insanları incelemişler filan ama bu abimiz ne gariptir ki bir mağarada yaşıyormuş, neden mağarada yaşadığını tahmin edebiliyorum.
(Bu yazıyı yazarken 73 yıldır yemek yemeyen adam diye nette haberleri var. Avrupalı Jasmuheen diye bir kadın var yemek yemeyen, sanırım dahası da vardır.)

Bu olay adeta havayla, oksijenle beslenmek gibi, nefes aldıkça havadan besleniyorsunuz, adeta şarj oluyorsunuz, üsteki bayan güneş ve ışıkla beslenme demiş, Hintli abimiz kendi öğretilerinde olan pranadan enerji almak demiş, illa şudur demek istemem, demekte gerekmiyor zaten, böyle bir şeyin varlığı değişik isimler altında geçiyor olması bile yeterlidir. İnsan bir şekilde yemeden de durabiliyormuş, tabi bu olayında kendine göre yan etkileride varmış, onuda öğrenmiş olduk.

Hiç su içmeden durmak bu biraz zor gibi ama gerekte yok, nihyetinde bu dünyada yaşıyorsak, insanlığa dair bir şeylerinde kalması gerek, yoksa bu insanlıkla hiç bir bağın kalmaması demek olur ki artık bu insan insan değil başka bir şey olur, o bu dünyaya ait bir şey değildir.

İbni Arabinin de 9 ay yemek yememe olayı olmuş, o da aynen bakmış olmuyor, çevreyle uyum problemleri ayyuka çıkmış, yavaş yavaş o da yemeye başlamış.
Bende aynen ufak ufak zoraki yemeye başladım, 1 haftaya kalmadan eski formuma geldim yine, normalde ekmek yemeden sofraya oturmam, resmen cıngar çıkartırım, oldum olası yemeyi sevmişimdir, kahvaltı yapmadan hiç bir iş yapmamak gibi huylarımda vardır, bu durum elân da devam etmektedir.

Sonuçta her güzel şey gibi bu 40 günde geçti gitti, bitti...
Ama psikolojik bakımdan çok daha iyiydim, bunun artçı etkileri giderek azalsada bu etkiler 1 yıl sürdü ve en sonunda ben tamamen gene eski ben olmuştum, eşimlede geri birleşmiştim, zira o gittiği yerde yapamamış, kendi ailesi ile geçinenemiş, kızım zaten babamı istiyorum diye hiç durmamış, en sonunda geri dönmek zorunda kaldı, daha detaya girmeye gerek yok, bazen birliktelikler için ayrılıklarda gerekiyormuş onu anladım. Bu ayrılık her iki tarafında iyiliğine oldu da diyebilirim, hasılı araya reklamlar girsede film devam ediyordu.

Devam edecek ...

Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
Alıntı ile Cevapla
  #28  
Alt 21-12-2016, 21:40
Felâsife - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Felâsife Felâsife isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
Standart

AYRILIK RÜZGARLARI
40 günlük hadisemin hemen ardından bu durumu fötrlü hocamıza biraz bahsettim, böyle bir şey olamaz diye, sert bir biçimde kestirip attı, ondan sonrada bir daha o mevzudan ona bahsetmedim, fakat içimde de bir şeyler kırıldı gitti. Anladım ki artık hoca ile yollarımız ayrılacak, bir şekilde ikimizde kendi yalnız yollarımızda devam edecektik, netekim de öyle de oldu, ben yavaş yavaş hoca ile muhabbetimi kesmeye başladım, H.Bayrama gitsem bile hoca ile oturmamaya, ayda bir oturmaya, onuda geçmişin hatırına hâl hatır sormaktan fazla öte gitmemeye özen gösterdim.

Tabi bu durum kem gözlerden kaçmadı, hocaya ayrı sormalar, bana ayrı sormalar, n'oldu aranızda ne geçti, niye ayrı oturuyorsunuz gibi üzerine vazife olmayanların merakı hiç bitmedi.
Ona soranlara, yuları gevşedi, yuvadan uçtu gibi sembolik şeyler söylemiş ki o da sanırım yollarımızın ayrıldığını, artık eskisi gibi olmayacağını anlamıştı. Bu meseleden bir kaç yıl sonrada vefat etmişti hoca.
Belkide bu olay da hocayı üzmüştür, akabinde de mide sorunu tavan yapmıştır orasını bilemem ama ben bildim bileli o sorunu hep vardı ve bir kaç kerede acillik olmuştu, zaten bir nevi pamuk ipliğinde gibiydi.
"Ömür makara ipliği kadardır, ne kadarsa o kadardır" diyen bir adam için, ölüm hiç bir zaman zor gelmez, keşkeleri acabaları da olmaz. Yaşaması gerekeni yaşamış, söylemesi gerekeni söylemiştir.

Mürşidim Merkeptir!
Hocanın böyle tuhaf hikayeleri vardı "Mürşidim Merkeptir" derdi ve çeşitli sohbetlerde defalarca dinlemişimdir bu ilginç hikayeyi.
Hoca çocukken 8-9 yaşlarında, merkepleriyle tarlaya çalışmaya gidiyor, merkebi çayıra salmış, o da biraz çalışınca bir ağacın altında dinlenmeye koyulmuş, biraz sonra Merkep acı acı feryat edince, yanına gitmiş, meğerse Merkep nasıl ettiyse semerini kaydırıp, üstünü altına getirmiş, tabi buda hayvancağıza acı vermiş olacak ki o meşhur sesiyle ortalığı inletmiş.
Hoca da çocuk aklıyla semeri düzeltirken "niye böyle yaptın!" diye sertçe söylemiş.
O zaman Merkep başını geriye döndürüp, hocaya bakınca, bakışı görünce hoca da korkmuş biraz.
Ben ne yapabilirim, kusura bakma bakışı gibi bir bakış hissetmiş hoca.

Tabi o küçük çocuk köyde okumuş etmiş, Arapça filan hepsini full tahsil etmiş, hocası çok iyiymiş bu arada, Cumhuriyetle birlikte medreseler filan kapatılıp, hoca avı başlayınca, ünlü bir medresenin baş müderrisiymiş hocası, kaça kaça onların köyüne kadar gelmiş, o yüzden hoca ücrâ bir köyde okumasına rağmen, İstanbul medresesinden mezunum derdi bazen.

Neyse, hoca evleniyor, çoluk çocuk, Ankaraya geliyor, burada görev alıyor filan derken, mide sorunu yüzünden 20 yıldan erkenden emekli olmak zorunda kalıyor. 12 Eylül zamanı Kenan Evren baştayken, memleket halinden gidişattan filan memnun değilken, ne yapmalıyım diye evde düşünüp dururken. Mektup filan mı yazsam acaba diye hatırına geliyor.
"Acep bir mektup yazsam mı Evren'e?"
diye hatırına bir cümle geliyor, tam o esnada da çocukken köyde semerini deviren o Merkep,
salonun ortasında belirmiş ve,
"Yaz semerini devirene!" diye söylemiş.
Tabi hoca şaşırmış filan ama sonradan da mektubu yazmış, gerçi ondan da bir şey çıkmamış.

Ama bu olay, sonradan hoca için müthiş bir ifadeye dönüşmüş.

Çoğunca "Benim Mürşidim Merkeptir!" derdi.

Meğer Merkep olan Kenan Evrenmiş, semerini deviren oymuş, diyerek olayı farklı farklı da ele alırdı.
Millet gülmekten yerlere yıkılırdı, ki hoca bunuda anlatırken ustalıkla anlatırdı da bir yandan.

İki olay arasında tam 40 yıl zaman olduğunu da hesaplamış, 40 yıl önceki basit görülen bir olay, 40 yıl sonra hocanın neredeyse tüm felsefesini de değiştirmiştir.
Dünya dolaşılsa Mürşidim Merkeptir diyen kaç kişi çıkar bilinmez, bilinen hoca nevi şahsına münhasır biriydi, öyle yaşadı, ben de o haliyle tanıdım.

Devam edecek ...

Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
Alıntı ile Cevapla
  #29  
Alt 22-12-2016, 14:54
Felâsife - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Felâsife Felâsife isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
Standart

Çift cinsiyet (KADIN - ERKEK) --> Çocuk!

Sokrates, "Evlenin! işler yolunda giderse mutlu olursunuz, yok eğer gitmezse de filozof olursunuz" demiş.
-
Bir gün eşi Sokrates'e verip veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş. Bakmış kocası hiç bir tepki göstermiyor; bir kova suyu alıp başından aşağı boşaltmış.
Sokrat, gayet sakin:
"Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak zaten bekliyordum"
-
Hasılı bu abimiz de hanımı ile geçinemeyenler kulübündenmiş, hatta baldıran zehiri içerken ya da öncesinde "en çok hanımın sesini duymayacağıma seviniyorum" da diyesiymiş.

Evlilik iki zıttı bir araya getiren, bir kurumdan ziyade, bir anlaşma, beraberlik, bunun yazılı bir şey olmasıda olayı çok değiştirmiyor, adam nikahlı karısını öldürebiliyor da, dövebiliyorda, resmiyet bu hakkı mı veriyor bilinmez... Resmiyet işin bürokrasi tarafı, bürokrasi olmayan taraflarıda var elbet, iki kişinin anlaşması veya gönül nikahı denen hadise ki bunu hocalar ret etselerde, şarkılarımıza bile girmiştir bu meseleler.

Neyse şimdi olayı biraz tasavvufi mantıkla anlatalım.
Zahirde,
Kadın - güzellik ve doğumun.
Erkek - gücün ve soyun.

Batında,
Kadın - aynı zamanda erkektir.
Erkek - aynı zamanda kadındır.
Batın denilen mana yönünde roller adeta değişir gibi olasada, aslında bu değişimden ziyade, bu diğer özelliği de varlamak anlamına gelmektedir.
Yani zahirde ki gibi kadın sadece kadın değildir, aynı şekil erkekte sadece erkek değildir.
Ya nedir; Her ikiside bir birlerinin özelliklerini taşırlar.
O yüzden bunlar ikili yapıdadırlar, ikişerli yapıdadırlar, çift cinsiyet denilen şeydir.
Kadın, hem kadın hemde erkektir.
Erkek, hem erkek hemde kadındır.
Şimdi, bu manzaraya göre, batında erkek, hamile kalabilir, doğum yapabilir, çünkü bu potansiyeli vardır.
Kadında aynen gücün ve kuvvetin sembolü olabilir veya doğurtturabilir, zira onda da bu potansiyel vardır.
Tasavvufta bu çok açık seçik geçmez ama manevi doğum, doğuş gibi kısa ifadelerle vardır.

Ne var alemde, mevcuttur Adem'de.
Anlayana yeterli gelesi bir sözdür.

Olay çoğunca budur zaten, ne varsa alemde Sufi bundan çok ayıramaz kendini.
Vahdet-i vücut dedikleri bir yönden de budur, yani Kesret-i vücuttur o, yani ayrılıkların olmadığı yegâne yer!

Ayrılıkları isimler yapıyor, kalkınca isimler ayrılıklar yok!
Orada baktığın, gördüğün, çocuklar gibi şen olmayan yok!
Madem BEN yok, o nasıl oluyor ki? kurcalama işte oluyor!
Bebekler de BEN var mı, yok! öyleyse yok diye şey de yok!
Dünyayı flu, puslu, kötülük dolu gösteren BEN olabilir mi?
Çocukluktan beridir ki sorunların kaynağı BEN olabilir mi?
Peki dünya böyle kirlenir de onu kirleten BEN olabilir mi?
Çevresel felaketlerin, ihtirasların kaynağı BEN olabilir mi?
Tam donanımlı bir BEN, neyi beğenir ki bu dünyayı beğensin!
Öyleyse bak bebeklere, aynı dünyadalar ama nasıl da şenler!

Dünyanın öğretileri ayrılık üzeredir, kadın kadındır, erkek erkektir, bitti...
Helede işin içine ATAERKİL, ANAERKİL ler girdiyse, seyreyle cümbüşü.
Bir kadın erkeksileştiğin de, bir erkek kadınsılaştığın da toplum bunu hazmedemez, oysa bu potansiyel bir şeydir ve herkeste bu potansiyel vardır.
Tabi potansiyel olması bunun zahirde yapılmasını da onaylamaz, katı kurallarla da yasaklanır. Zaten onaylansın da demiyorum, zira insanlar bu halleriyle neyin cılkını çıkartmazlar ki bunun çıkartmasınlar, o yüzden bu meselenin yasaklı kalması ÇOK yerindedirde.

Mesele batın da zaten, zahir de değil.

Batında ki bir şeyi buraya çağırıp burada yapmaya çalışmak, zahir/batın dengesini de bozmak olur.
Düzenin bozulması FARKINDALIK denen şeyi de yok eder, insan kıyas edemeyince farklılığı da bilemez.
O yüzden batın batın da, zahir zahir de kalmalıdır.

Zahirde kadının hamileliği ona mahsus addedilir ve erkekle arası ayrılır, erkeğinde güçlü olması erkeğe addedilir ve kadınla arası ayrılır.
Batında bu ayırım çok bir işe yaramaz, zira batında erkekte hamile kalabilir ve çocuk doğurabilir, çünkü o potansiyeli vardır.
Kadında çok güçlü olabilir.
Mistik tarafta dişilik enerjisinin çok güçlü olduğundan bahsedilir mesela, o güç bundan dolayıdır, yani erkek enerjiyi de barındırır dişi güç.
Sonuçta erkek güç dişi güç ayrı ayrı güç değil, aslında aynı gücün diğer yarısıdır. Her ikisi de eşit şekilde güçlüdür.
Tabi tüm bunlar sembolik bir anlam ile anlamlıdırlar, bazen batında dişilik nefs olur, bazen ay olur, suretin şekline göre durum değişir yani, durumun değişmesi ASLINI bozmaz, altta yatan mana hep aynıdır.
Batında olaylar evvela manaya göredir, sonra isme göredir.
Zahirde olaylar evvela isme göredir, sonra manaya göredir.

O yüzden kadın ve erkek cisimleri, her şey gibi, hem isim hemde mana taşırlar.
İsimsiz mana, manasız isim de olmaz.

Tabi tüm bunlar taşa kazınmışçasına da sabit değildir, zira isim ve mananın iç içe geçtiği durumlar da pek çoktur.

Gündüz içinde karanlıklar barındırır, gölgeler.
Gecede içinde ışıklar barındırır, ay ve yıldızlar.


Özetle tasavvufi açıdan herkeste erkeklik ve dişilik vardır, bunun görünen (zahir) yönü farklı, görünmeyen (batın) yönü farklıdır.
Görünen yönü baskın olduğu için, erkeği erkek, kadını kadın görürüz, yani aktif olanı görürüz, oysa pasif tarafta o görülmeyen yönde vardır.

İşte tasavvuf bir anlamda bu pasif yöne de odaklıdır, onu ortaya çıkartmak, en azından varlığını haber vermek için, kişiyi bir nevi manevi doğuma itekler, tasavvufta yeniden doğuş, yeniden doğum, yaşarken olan bir doğumdur, ölüp habire geri gelmek şeklinde değildir.
Zahiren doğuş bu bellidir, bunu zaten herkes yaşıyor.
Lakin batında doğum işte bu herkeste olmaz, bu dediğim gibi bu yolun yolcuları Sufilerin adeta bir kaderidir, bütün hayatları adeta bunun için, bunun hazırlığı için, sanki kumpaslarla doldurulmuştur. Olay döner dolaşır en sonda buna gelir dayanır.

"İmdi, Ruh ile Nefs nikah eyledikçe, ikisinden bir cisim tevellüd eder" Arabi

İki zit gücün, erkek ve dişinin bir araya gelmesinde ki amaç çocuktur.

Ruh ile Nefs, yani iki ayrı güç, yani dişi ve erkek enerjiler aslında bir birleriyle çok anlaşamazlar, hep bir LİDERLİK rekabeti vardır. O yüzden bir araya gelseler, birleşseler bile, bu çok uzun sürmez.
Bunun için çocuk gereklidir, çocuk bu birlikteliği bağlayan, çatışmayı durduran, yegane sevimli şeydir.

Burada ki çocukta gene Sufinin kendidir.

Bu durum zahirden belli olmaz ama batın dediğimiz içsel de cereyan eder.

Bu yüzden tasavvuf kitaplarda yazılanlarla öğrenilmez, anca kapı tarif edilir, sempatisi kazanılır lakin içerisi nedir, nasıldır söylenmez, bilen olmaz ki kime sorabilirsin ki? keşf/ispat denilen ölçüyle birlikte yaşanarak öğrenilir o yüzden tasavvufun okulu da olmaz, öğreteni de olmaz, o hayatın içinde, gözlerden ırakta kendi halinde, kişilerin içselinde yer bulur, yoluna böyle devam eder.
Aradığını asla bulamazsın, arama!
Kaçsan da kurtulamazsın, sakına!
Ancak sürprizi bulursun, unutma!
Sufi doğulur, sonra olunmaz, anla!
Devam edecek ... (artık FİNAL)

Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
Alıntı ile Cevapla
  #30  
Alt 24-12-2016, 19:13
Felâsife - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Felâsife Felâsife isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 19 Jan 2014
Bulunduğu yer: Hayret!
Mesajlar: 4.039
Standart

Şehrin Tam Tam Tam! 'ları.

H.Bayramda bir arkadaşla tanışmıştım, aynı emsaldik, bilgileri benden daha çoktu, zira çok fazla şey okumuş, semavi dinlerden uzak doğu dinlerine, felsefelerden mitolojik şeylere bilgisi benden kat be kat fazlaydı, hatta bir kaç şeyhlere de tabi olmuş, sonra bırakmış filan derken çeşitli tecrübeler de edinmiş güzel bir arkadaştı, lakin benim hesap kafası da karışıktı.
Açıkcası ben onun kadar çeşitli ne okudum, ne de kapı kapı gezip birilerini elini öptüm, ben sadece fötrlü hocayı tanıdım, onunla da öyle şeyh/mürit ilişkimiz hiç olmadı, adamın yanında zaten kimse yoktu ki, şeyh deyince etrafında adeta insan çemberleri olur.

Tabi ben bu kafa karışıklığını atlatmıştım, o arkadaşta devam ediyordu, bilmiyorum sonra ne yaptı, 15 yıl olmuştur bir daha hiç görmedim.
Ben üsteki yemek yememe hadiselerinden sonra, kafam rahatlayınca, şiirsel bir şeyler yazmaya da başladım, insanın kafası rahatlayınca bir şeyler üretmesi de kolay oluyor, şiir olayının güzelliği pek çok şeyi düşünebiliyorsunuz, bazen düşündüğünüz o şeyle kontak bile koruyorsunuz, adeta onun gözünden bakabiliyorsunuz, böyle olunca bir şeyleri kaleme almak kolaylaşıyor.

Bazı şairler bunu yapar, bir kelebeğin, çiçeğin, ağacın dilinden şiirler kaleme alırlar, bu o şairin anlattığı şey olmasıyla, onun gözüyle bakabilmesiyle oluşan bir durumdur, o yüzden şair kafası hayata çok farklı bakabilir.
Tabi bununda uykusuzluk, sıkıntılar gibi bedelleri yok değildir!
El ayak çekilende,
Karanlık her yana çökende,
Gölgeler sessizce hüküm sürende,
Şaire uyku haram, kalem dile gelende.

Böyle bir zamanda şehrin aslında göründüğü gibi olmadığını, altında yatan başka bir anlamı olduğunu düşünmelere başladım.
Görünen bunca eşya, bina, yollar aslında modern bir şehri gösterse, insanların bilinç altında hâlâ ilkel çağlarda yaşadığını, olayın bir yanılsama aldatmacadan ibaret olduğu, giyim kuşamların bir örtü, binaların betondan orman, insanlığın gelişmediği, gelişenin İLKELLİK olduğu düşünceleri beynimde dönüp durmaya başladı.
Şu an ki modern halin, adeta ilkelliğin başka bir versiyonu, boyut değiştirmiş halinden başka bir şey olmadığı kafamda netleşmişti adeta.

1 hafta sonra bu arkadaşımla oturmuşum sohbet ediyorduk.
Ya arkadaş bu gece hiç uyuyamadım dedi.
Hayırdır n'oldu dedim.

Gece 24 gibi uykum geldi, yatağa yattım tam kafamı yastığa koydum ki birden Tam Tam Tam! sesleri gelmeye başladı, kalktım filan ama sesin nereden geldiğini anlamadım, camdan dinliyorum ses dışarıdan değil, binaya bakıyorum binadan değil, beynimden geliyor desem öylede değil, ritmik bir şekilde, Tam Tam Tam! sesleri hiç kesilmedi, saatlerce sürdü, kafayı yiyecektim uykuda uyuyamadım, ne zaman sonra sabah ezanları okundu, ses kesildi, ondan sonra anca uyuyabildim dedi.

Tabi ben biraz tebessüm ettim, zira üstte anlattığım şeyin adeta bir ispatı gibiydi bu Tam Tam Tam! sesleri, aslında tam da ispatıydı, zira tasavvufta bu mesele keşf-ispat diye geçer, bu bir ölçüdür, ispatı olmadan keşf, keşf değildir. Keşf derken de bunun pek çok çeşiti olur/oluyormuş sınır koyulamaz elbet ama mantık aynıdır, insanın bilmediği bir şeyin açılımı veya şahit olduğu bir olayın doğruluğunun dıştan doğrulanmasıdır, başka bir değişlede içte yaşana(keşf)nın, dışta da onaylanması(ispat)dır.
Bu yüzden bu keşf/ispat olayı tasavvufta önemlidir, ispatı olmayan keşf bir işe yaramaz, yanıltıcı olur, terk edilmesi gerekir, ilerleme asla kaydedilmez, kişi yerinde sayar, lakin sözde tasavvufçuların bu meseleden haberleri olmadıkları için, her yaşadıkları keşfi delil sayarlar. Böyle bir şey yoktur halbuki, bu hatadır, yanılmadır, yanıltmacadır.

Neyse arkadaşa biraz bahsettim, şehrin göründüğü gibi olmadığını, altında yatan anlamın farklı olduğunu, insanlarında kendilerini geliştirmekten ziyade, gelişenin ilkellik olduğundan bahsettim ama pek anlamadı bende zaten fazla uzatmamıştım.

Tabi ben bunu anlatırken şunun da bilincindeyim, o ilkellik benden de ayrı değil, hiç değildi... Öyle olsaydı o ilkelliği göremezdim bile, Ben içselim de yansıyan bir şeye şahit oldum sadece, onu kendimden ayırırsam, bunun bana faydası olmak yerine zararı olur. Bu işler böyleydi, suçu uzağa atmak, meseleyi çözmüyordu.

Çözüm, kabullenmektir.

İlkelim, kabulüm.
İÇİMİZDE Kİ ÇOCUK!

Tasavvufta ki TECELLİ SONRADAN ANLAŞILIR ölçüsü hakikaten ilginçtir, adamların bir bildiği varmış ki bu ölçüyü koymuşlar, hocanın 40 yıl önce çocukken yaşadığı bir mesele, 40 yıl sonra hayatını, bakış açısını her şeyini değiştirmiş, hakeza benim de 40 yıl önce oynadığımız bir İSİM oyunu, düşünce orucu diye anlattığım bir mesele ile resmen çakıştı.
O yüzden çocukken yaşadığımız bir takım şeyler 40 yıl sonra bile karşımıza çıkabilir, çok daha evvelde çıkabilir, ama o anda hemen arefesinde filan mesele anlaşılmaz, anlaşılması için zamana ihtiyaç vardır... O zamanlar hiç bir anlamı olmayan şeyler, sonradan hayatımıza pek çok anlam da katabilir.
İlla olacak diyede bir şey yok elbette, bu mesele birazda düşünce seyyahlığı ile ilgili.
Neticede dinamik bir hayatta yaşıyoruz ve neyin ne zaman başımıza geleceğini, geleceğin bize ne gibi sürprizler hazırladığını da bilmiyoruz, bildiğimiz şimdimiz ve geçmişimiz. Onuda ne kadar bildiğimiz de tartışılır tabi.

Ben şimdiden geriye baktığımda geçmişimi yargılamam, onu çöpe atmam, keşke yapmasaydım diyeceğim bir şey de yok, neticede o geçmişte ki iyiler ve kötülerle ben bu günlere gelmişim, temelimde onlar olmasaydı, bu günlerde olmayabilirdimde.
Hasılı geçmişle barışık olmak, iyi bir şey, onunla küs veya kavgalı olmak, problemleri çözememiş olmak, geçmişin hatalı olmasından değil, geçmişin kucaklanmayı bekliyor oluşundandır.

Kimin geçmişi sorunsuz ki?
Geçmiş kucaklanmayı bekler!


Orada bir çocuk yaraları sarılmayı ve okşanmayı bekliyor olabilir, onu dışlarsak o çocuk hep orada bekliyor olacaktır, onun tedavi edilmesi için, geçmişe sahip çıkıp, onun kucaklanması gerekiyor.

Geçmişi kabullendiğinizde geçmiş yakanızdan da düşer.

Hiç bir çocuk kan, kin, nefret gibi şeylerden anlamaz, intikam duyguları onun yaralarını sarmaz, aksine onu daha suçlu bir duruma düşürür, öyle mutlu olmazlar... çocuklar tek şeyden anlarlar!

Sevgi ve şefkatten.
Böyle mutlu olurlar.


Bazen yaramazlıkta yapabilirler.
Affedilmek en hak ettikleri şeydir.

Bu onlara en güzel sözlerden, en ulvi manalardan bile iyi gelir, çocuk sevgi, şefkat, affedilmek ister!

Sevgi ve şefkatle o çocuğa yaklaşıp, onun bir suçu olmadığını, yaşananların hayatın bir cilvesi olduğu telkin edilirse ve tabi ki sevgi ile bağıra basılıp, şefkatle de başı okşanırsa, affedilirse, o çocuk bunu anlar, o çocuk kurtulur... Siz kurtulursunuz... O çocuk aslında sizsiniz!

Sizin pişmanlıklarınız, acabalarınız, keşkelerinizin vücut bulmuş masum yüzüdür o!

O pişmanlıklarınızın çocuğudur!

Pişmanlıklarınızdan başka birilerini sorunlu tutmak, o çocuğu edebiyet zindanlarında yaşamaya, mahkum etmekten başka bir şey değildir.
O çocuğu sizden başkasıda asla serbest bırakaz, mutlu edemez !...
Hasılı,
Geçmişte olacak olan oldu,
Gelecekte olacak olan olacak,
Şimdiyse anca olacak olan olur.
İşte bu "Olan" meselesi bir Sufinin içsel yolculuğunun yegâne öğretisidir, olanı yargılamak, temelde sufinin kendini de yargılamasıdır. Ve bir Sufi de bunu bir gün ya fark eder ya fark edecektir.
Fark etmemesi gibi bir şey söz konusu olamaz, zira Sufilik içsel bir yolculuktur ve yollar o çocuk ile de kesişecek veya o çocuğun sureti olan pişmanlıklar ile de illa yüzleşilecektir.

Yüzleşme kaçınılmazdır, aksi düşünülemez.

----- o -----


Artık yazı sona geldi, yazacak kelimelerde tükendi, nihayetinde bir düşünce seyyâhının içsel yolculuğunda ki kâh hezeyanlarına kâhta mutluluklarına değinmeye çalıştım, söylediklerim kimseyi bağlayıcıda değildir elbet, öyle bir iddiam da olmaz, neticede bu benim hikayemdi, benim yaşadıklarımdı.

Zaten tasavvufta "TECELLİDE TEKRAR OLMAZ!" ölçüsü de vardır, yani kimse kimsenin yaşadığını bire-bir yaşamaz, her yaşanan diğerinden farklıdır. Her yaşam bir birinden farklıdır çünkü. Bu yüzden Sufi anlayışı kimseyi zorlayamaz, kendi yoluna çağıramaz, başka yollara girip düzeltmeye çalışamaz.

Zira her yolun yolcusu farklı, her yolcunun tecellisi de ona ÖZELDİR.
Bunu bilmeyene zaten Sufi de denmez. Bir Sufinin tek değiştireceği şey anca kendidir, çevresi değildir!
Bu yüzden Sufilikte toplumsal/kitlesel/grupsal hareketler de yoktur.

Sufilik gönül işidir, akıl işi değildir!!

"Düşünce orucu" dediğim şey benim için dönüm noktasıydı, o zamanlar ben bunu bir dönüm noktası olsun diye de yapmamıştım, çaresizliğim beni o noktaya kadar getirmişti ama ilginç bir şekilde de hayat devam etti ve bunları yazacak kadar, bilgiye, birikime ve deneyime dönüştü, nihayetinde ilk okul mezunu bir kafanın, insan psikolojisinden, mistik zor konulara ne bilgisi olabilirdi ki ama oluyormuş, neticede insanın kendini bilmesi güzel bir şey.

Sonuç,
Bugün, beni ben yapan bilgilerim değil, geçmişimin üzerine inşa olan tecrübelerimdir.
Bu tecrübelerimin çoğunu da yanlışlarım oluşturuyor ki anca onları anladım hayatımda.
Bilgilerim değişebilir elbet ama tecrübelerim her zaman yanımda olacaktır.


Bâki kalan bu kubbede, hoş sadânın temennileriyle,

Kusurlar nefs'ten, lütuflar gönülden.
Hatalar kalemden, nezaket keremden.
Düşünceler, İsimler, Sisler ardından selam.

Sevgiler sevgiden, saygılar saygıdan.

---------- o ----------


BİTTİ
24 / 12 / 2016
Felâsife

Derinde ittifaklar var, yüzeye çıktıkça ayrılıklar.
Zıtlar temelde aynıdır, gayrı hikayedir ayrılıklar.
Artık yersen bu ayrılıktır, yemezsen de aynılıktır.
Aynılaşanlar ayrı olamaz, kandırmacadır ayrılıklar.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler

Etiket
düşünce, isim, oruç


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:06 .