
13-09-2007, 11:31
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 03 Jul 2007
Mesajlar: 2.842
|
|
Re: Köşe kapmaca..
hiramusta";p="´isimli üyeden Alıntı
Kadrolaşma sınavsız,değerlendirmesiz,adaletsiz bir biçimde Devletin kurumlarına kendi zihniyetinde olan insanları doldurmaktır.Bugün böyle birşey varmı?
|
Tabii ki yok canım  Şimdi sınav yapıyorlar! (Soruları tarikatlara dağıttıktan bir kaç gün sonra!...)
Üstelik atamalar ve kadrolaşmaya getirilen zorunluluk son derece masum: İlahiyat mezunu ya da İmam Hatipli olmak!
|

13-09-2007, 18:46
|
|
|
Re: Köşe kapmaca..
thunderpoint,nerden buldun bu şeyh yazısını?gülmekten öldürüyor adamı
|

14-09-2007, 12:43
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 05 Apr 2007
Mesajlar: 404
|
|
Re: Köşe kapmaca..
13 Eylül 2007 *
Ahmet HAKAN *
12 Eylül siyasal İslam'a kapı mı açtı
DOĞRUDUR!
Yani Zülfü Livaneli haklıdır:
12 Eylülcüler, kökü dışarıda ideolojilere savaş açınca...
Yani Marksizm ve sol "en esaslı düşman" ilan edilince...
Ortaya çıkan boşluğu doldurmak gerekiyordu.
Böylece "Çokça Türklük, biraz da zararsız Müslümanlık" formülü belirdi.
12 Eylül'ün başat ideolojisi "Türk-İslam sentezi", işte bu yaklaşımın ürünüdür.
* * *
Biz buna kısaca "kontrollü İslam ile gençliği ehlileştirme operasyonu" diyebiliriz.
Yani 12 Eylülcüler, İslam'ı kullanmak istediler.
Tabii kontrolü elden bırakmadan.
Yaklaşımları şöyleydi:
Madem "Gençlik kökü dışarıda ideolojilerin esiri" haline geldi...
O halde bu gençliğe biraz vatan, millet şuuru aşılayacak, fazla aşırıya kaçmamış bir din algısı kazandıralım.
Tehlikenin farkındaydılar!
Ama kendilerini "Nasıl olsa her şey devletin kontrolünde olacak" diye avuttular.
Devlet kontrolüne de aşırı önem verdiler zaten:
Devlet kontrolünde imam hatip okullarının sayısını artırdılar.
Devlet kontrolünde Kuran kurslarına ağırlık verdiler.
Devlet kontrolünde zorunlu din dersleri koydular.
Devlet kontrolünde televizyonda dini sohbetlere geçit verdiler.
Devlet kontrolünde cemaatlere hiç ses etmediler.
* * *
Sonra acayip bir şey oldu.
İslam'ın kontrol altına alınamadığını fark ettiler!
Diyelim ki...
Siz "bir doz" İslam vermek istiyorsunuz.
Ancak "alıcılar", tuhaf bir şekilde o "bir dozluk" ölçekle yetinmeyip daha fazlasına temayül ediyorlar.
Bu doz aşımının en görünür alanı, üniversitelerde türbanlı genç kız sayısının artmasıydı.
Görünür olana aşırı duyarlı okumuş yazmışlarımız, bu konuyu dillerine doladılar.
Neler oluyordu?
Siyasal İslam'ın simgesi türban, üniversiteleri ele mi geçiriyordu?
Manşetler bu konuyu haykırıyordu.
Her köşe başında bu mevzu tartışılıyordu.
Ve herkesin gözü "Devlet Başkanı" Kenan Evren'e çevrilmişti.
Kenan Evren, Antalya'da yaptığı konuşmayla tavrını koydu:
Türban yasaklanmalıdır!
* * *
Evren'in "Türban yasaklanmalıdır" çıkışı, bir tür itiraftı.
"Biz İslam'ı kontrollü bir şekilde kullandık ama maalesef kontrolü elden kaçırdık" demek istiyordu.
Öyle ya...
Gençleri ehlileştirmek, apolitikleştirmek ve kolay yönlendirilebilir hale getirmek için kullanılan İslam, sonunda kontrolden çıkmış, "yaramaz" çocukların belirmesine neden olmuştu.
Solcu ya da sağcı yaramazlıkların başı ezilmişti.
Ama bu sefer de "dinci gençlik" adlı başka bir yaramazlık peyda olmuştu.
Yani toplum mühendisliği bir kez daha işe yaramamış, "Türk-İslam sentezi" 12 Eylül'ün karanlık günlerine hapsolurken, sentezin "İslam" kanadı, Çankaya Köşkü'ne bile çıkabilmiştir.
Keşke Zülfü Livaneli, işin bu kısmına da işaret etseydi.
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/gost...42&yazarid=131
''..halk kimden tiksinir? Serbest ruhtan, zincir düşmanından, tapmayan adamdan, ormanda yaşayandan...Nietzsche
|

14-09-2007, 12:45
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 05 Apr 2007
Mesajlar: 404
|
|
Re: Köşe kapmaca..
12 Eylül 2007 *
Ahmet HAKAN *
Sağım solum türban
EYGİ'NİN ÖNERİSİ Mekteb-i Sultani mezunu İslamcı yazar Mehmet Şevket Eygi, Hayrünnisa Hanım'ın türban sorununu çözmek için şahane bir öneride bulunmuş... Sorunun biraz da Hayrünnisa Hanım'ın baş bağlama biçiminden kaynaklandığını düşünen Eygi, "Yves Saint Laurent marka bir şal alıp başına atarsın, sorun çözülür" demiş. Yani Eygi, "Ünlü bir Fransız markasına takılırsan hem kimse bir şey demez, hem de acayip çağdaş olursun" demeye getiriyor. Peki madem öyle, Erbakan Hocamız yıllarca Versace marka kravatlar taktı da ne oldu? O bilindik "Erbakan algısı"nda milim değişiklik oldu mu? Bilmem Eygi buna ne der?
ERDEM'İN ÖNGÖRÜSÜ Tarhan Erdem'in, "Türban yasağı kalkarsa başı açık kimse kalmaz" şeklindeki öngörüsü Türkiye'de neye tekabül ediyorsa, "Türban zorunluluğunu ortadan kaldırırsak İran'da herkes başını açar" cümlesi ona tekabül etmektedir. Oysa önemli olan herkesin başını örtmesi ya da açması değildir. Önemli olan özgürlük yanlısı olmaktır. "Mahalle baskısı"nın yol açacağı baskılarla uğraşmak ayrı bir şeydir, yasakçılıkla sorun çözmeye kalkışmak ayrı bir şeydir. Ve Tarhan Erdem'e en çok özgürlük yanlısı tutumlar yakışmaktadır.
MAGAZİNİN TÜRBANI Seda Sayan'ından Gülben Ergen'ine, Sezen Aksu'sundan Petek Dinçöz'üne álemin ne kadar namlı kadını varsa hepsi türban üzerinden bir elektrik yaratmanın peşine düşmüş durumda... Kimisi "Ben örterim" demekte, kimisi "Benim türbanım kalbimde" demekte, kimisi ise "Ben hizmete bakarım, türbanla ilgilenmem" demekte. Ama ben en çok Helin Avşar'ın türbana girmiş halini merakla beklemekteyim. Bir de Sibel Can'ın "Hulki örtünmemi istiyor" şeklinde demecini.
Vakit'ten iki arıza tip
YILMAZ YALÇINER Vakit adlı karanlık gazetede "Abdullah Birisi" müstear adıyla "arşiv" adı altında sayfa hazırlayıp ona buna hakaret eden mülevves tiplerden biri de budur. Kişisel tarihinin en kayda değer olayı, 12 Eylül günlerinde bir uçak kaçırma olayına imza atmasıdır. Ancak o kadar sakar ve şaşkındır ki, yaptığı eylem, "Türkiye tarihinin en sersem ve en beceriksiz uçak kaçırma olayı" olarak kayıtlara geçmiştir. Uçak kaçırma olayı nedeniyle bir süre hapis yatmıştır. Hapisten çıktıktan sonra ise Vakit Gazetesi'nde müşahede altına alınmıştır. Ancak buna rağmen arıza çıkarmaktan geri durmamış, ölümcül oyunlar oynamıştır. Mesela Ahmet Taner Kışlalı'nın resminin üzerine çarpı atıp "Yuh! Pişkin zorba" diye yazan odur. Kışlalı, bu olaydan birkaç gün sonra katledilmiştir. Tamamen serbest bırakıldığında hayli tehlikeli olabilecek bu adam, bugünlerde "sidik" ve "çiş" üzerinden İslami cihat yapmaktadır.
ABDURRAHİM KARAKOÇ Aslen kara kavruk bir halk ozanıdır. "Şehirliler tarafından horlanan ve ezilen köylülerin acıklı şiirleri"ni yazar. Bazen de olağanüstü bir incelikle "Sarı saçlarına deli gönlümü / Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban" diye dizeler attırır. Tam da "Bu adam yoksa ikinci Karacaoğlan mı olacak?" diye bir beklenti yaratmışken, tuttu Vakit'e yazar oldu. Oldu da ne oldu? Ne yaşından başından utandı, ne de yazdığı dizelerden. Vakit'teki çirkeflik yarışında ön sıralara yerleşti... Ama hakkını yemeyelim: Bu adamın ekstra bir tehlikesi de var. Milliyetçilik ile şeriatçılığı, Türkçülük ile İslamcılığı karıştırarak yeryüzünün en zorba ideolojik karışımını elde etti. Böylece o "Kara kavruk halk ozanı" gitti, yerine "En iyi küfür eden Müslüman Türk" unvanlı bu tatsız adam geldi.
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/gost...39&yazarid=131
''..halk kimden tiksinir? Serbest ruhtan, zincir düşmanından, tapmayan adamdan, ormanda yaşayandan...Nietzsche
|

14-09-2007, 12:59
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 05 Apr 2007
Mesajlar: 404
|
|
Re: Köşe kapmaca..
2 Eylül 2007 *
Ahmet HAKAN
Bıkmadık mı?
ÖMER ÇELAKIL "Kuran'ın şifresini çözdüm" diyen tıp fakültesi öğrencisi olarak tanımıştık onu. Utangaç, mahcup, kendini göstermekten ziyade elindeki bilgileri kamuoyuna aktarma derdinde olan biri izlenimi veriyordu. Önceleri bin bir nazla çıkıyordu ekranlara. Sonra nazı kesti. Çağrılınca hemen üzerine atlamaya başladı. En sonunda ise "Yeni şifrelerim var! Kıyametin ne zaman kopacağını haber vereceğim" diye televizyon kanallarını aramaya başladı. Hikáyesi budur Çelakıl'ın. Bugünlerde yeniden gündemde. "Mars'ta hayat var" meselesini Kuran'dan çıkardığını söylüyor. Ayrıca dünyamızın susuz kalacağının da Kuran'da şifrelendiğini iddia ediyor. İnanmak için matematiksel kesinlik arayanlara ya da inançlarını bu tür mucizevi kanıtlarla kesinleştirmek isteyenlere kuşkusuz iyi geliyordur Çelakıl'ın şifreleri. Ancak kötü bir haberimiz var: Çelakıl Arapça bilmiyor! Arapça bilmeyen birinin Arapça kelimelerdeki harf sayısını çıkaramayacağını da bilmiyor. Yani harf sayılarıyla kurduğu teorisinin baştan sona yanlış olduğunu anlayamıyor. Ya da anlıyor da anlamamaktan geliyor. Kısacası "tüccar şifreci" oyununu oynamaya devam ediyor ama galiba en azından ben bu işten sıkılmaya başladım.
CAN DÜNDAR İşte yine "Genizden gelen ses tonu"yla çıktı meydana. Bu kez "Abdullah'ın hikayesi"ni anlattı. "Kayseri'den çıktı yola / Selam verdi sağa sola" kıvamında bir hikáye bu. Bakmayın siz "her şeyi anlatıyorum" havası basmasına. Bu bir gayri resmi "Gül belgeseli" falan değil tabii ki. Gül'ün izin verdiği ölçüler içinde kalarak hazırlanmış resmi bir belgesel. Ancak Can Dündar'a iki yararı var: BİR: Parayla belgesel hazırlamak için reklam imkánı... İKİ: "Her zaman / Her koşulda / Hep gözde / Ve herkesle arası iyi" durumunu muhafaza etme avantajı... Kısacası "tüccar belgeselci" oyunu sürüyor ama galiba biz bu işten biraz sıkılmaya başladık.
HELİN AVŞAR Helin Avşar, dünkü Hürriyet'te Ayşe Arman'a verdiği röportajda, "Ölümlü dünya! Kasamam" demiş. Sanki "Rezilliğin dibini bulmak" ile "kasmak" arasında bir yer yok gibi. Sanki "Yunan adalarında önüne gelenle sarmaş dolaş olma hali" ile "kasıntı olma" hali arasında bir yer olamazmış gibi. Helin tarafından anlaşılıp anlaşılmayacağımdan emin değilim. Ama yine de denemek istiyor ve Helin'e şunları söylemek istiyorum: Helin arkadaş! Tamam, kasma! Evet, her canlı ölümü tadacaktır. Doğru, dünyamız ölümlüdür. Ve fakat, reel durum bu diye, hiçbir kural kaide tanımadan dağıtamayız. Dünyamızın ölümlü olması gerçeği, bizi bir parça "Gül, eğlen, oyna! Bu dünya kimseye kalmaz" havasına soksa da, ancak kendimizi zaptetmesini başarabildiğimiz oranda uygar oluruz. Aksi takdirde gerçekten senin bu hallerin ve bu hallerini meşrulaştırma çaban biraz sıkıcı olmaya başlar. Benden söylemesi...
Atatürk'ten türbana meşruiyet çıkarmak
NE zaman "Çankaya'da türban" konusu açılsa...
İslami camianın yayın organları, hemen "Latife Hanım'ın türbanlı fotoğrafları"nı arşivden çıkarıp, "Atatürk'ün eşi Latife Hanım da Çankaya'ya türbanla çıkmıştı, Hayrünnisa Hanım niye çıkmasın?" sorusunu soruyor.
Bunun üzerine...
Anti türban cephesi de harekete geçip, Latife Hanım'ın başı açık fotoğraflarını arşivden çıkarıyor.
Onlar da "Latife Hanım hiçbir zaman örtülü olmadı. Çankaya Köşkü'nde Cumhuriyet'in ilk döneminde çok kısa bir süre başını örttü. O da mecburiyetten. Ama ilk fırsatta başındaki örtüyü çıkardı" diyorlar.
"Önceki uygulama" ile "sonraki uygulama" arasında hangisi daha değerlidir meselesi gündeme gelince de...
Anti türban cephesi biraz daha önde görünüyor.
* * *
Vakit'in küfürbaz ve demagog adamı Hasan, "Aferin"i kapmak için Latife Hanım'ın örtülü fotoğraflarının dışında yeni bir "maden" daha keşfetmiş.
Hasan'a göre...
Atatürk, Nutuk'unda şöyle diyormuş:
"Dinimizin tavsiye ettiği tesettür (örtünme) hem hayata, hem fazilete uygundur... Tarz-ı telebbüsümüzü (kıyafet şeklimizi) ifrata vardıranlar, kıyafetlerinde aynen Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine mahsus an'anesi, kendine mahsus ádeti, kendine göre milli hususiyetleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin mukallidi (taklitçisi) olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne kendi milliyeti dáhilinde kalabilir. Bunun neticesi şüphesiz hüsrandır."
Mücadele için her yol mubah anlayışında olan Hasan, açıkça yalan yazıyor ve sahtecilik yapıyor.
Çünkü...
Bu cümleler, Nutuk'ta yer almıyor.
Atatürk'ün 1923'te Konya'da böyle bir konuşma yaptığı biliniyor.
Ancak...
Kısa bir süre sonra Atatürk, bu konudaki yaklaşımını "Kıyafet Devrimi" ile netleştiriyor. Kadın kıyafetinde bir yasa çıkarmıyor ama modern giyimi açıkça teşvik ediyor.
1927'de okuduğu Nutuk'ta tesettür savunuculuğu yapması bu açıdan mümkün değil.
Yani Hasan, yalan yazıyor!
* * *
Hasan ve Hasan gibiler böyledir. Türbanın bir tercih meselesi olduğunu, bu açıdan ancak insan haklarının konusu olabileceğini anlayamazlar.
Onlar, Latife Hanım'ın örtülü fotoğraflarıyla ya da Nutuk'ta geçmeyen konuşmanın Nutuk'ta geçtiği yalanıyla, sözüm ona köylü kurnazlığı yapıp işi bitirmek isterler. Çünkü...
Hasan ve Hasan gibiler...
Tercihten ya da insan haklarından falan anlamazlar.
Öyle olsa...
Her gün gazetelerinde başkalarının tercihleri konusunda iğrenç yazılar yazarlar mıydı?
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/gost...61&yazarid=131
''..halk kimden tiksinir? Serbest ruhtan, zincir düşmanından, tapmayan adamdan, ormanda yaşayandan...Nietzsche
|

14-09-2007, 15:20
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 03 Jul 2007
Mesajlar: 2.842
|
|
Re: Köşe kapmaca..
Özdemir İnce, Hürriyet Gazetesi, 14.09.2007 tarihli köşe yazısı..
Ertuğrul Özkök’e itirazım var
HÜRRİYET Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, 5 Eylül günü "Bizim Mahallenin Ülküdaşları" adlı ilginç bir yazı yayınladı. Hayatım boyunca hiçbir tekkenin, hiçbir dergáhın müridi olmadığım, kimseyle ülküdaşlık yapmadığım için söz konusu yazıda üstüme alınacağım bir taraf yok. Ancak Ertuğrul Özkök’ün yazısında itiraz etmem gereken bir bölüm var:
"İşte size küçük bir Türkiye ’potpurisi’. / Kimisi laik, kimisi ’mümin’, kimisi güya liberal, kimisi sözde demokrat. / Onlar ağzına geleni söyleyecek, kışkırtacak, hakaret edecek, maraza çıkaracak, işine geleni yapacak? / Size de hep dayak yemek düşecek. / Neden?
Sırf gerginlik yaratmamaya çalıştığınız için?"
* * *
İtirazım, laik sözcüğünün öteki sıfatlarla birlikte aynı bağlamda kullanılmasına. Örneğin, Mehmet Barlas "Artık laik demokratlar da var" (Posta, 10.09.07) diye yazarak Anayasal ve yasal laikliği demokrat olmamakla suçluyor. Sözcük konusunda titizlenmem bundan!
Kimileri de İslamcı iktidara elçilik ve çeşnicilik yaparken kendilerini demokrasi havarisi olarak sunuyor. Sözcük konusunda titizlenmem işte bundan!
Türkiye’de insanların kimisinin "mümin", kimisinin "güya liberal", kimisinin de "sözde demokrat" olmaları ya da olmamaları sadece kendilerini ilgilendirir. Olmalarının ya da olmamalarının yasal bir karşılığı ve yaptırımı yoktur. İnançsızlık, türlü-çeşitli liberal olmak, laçka demokrat yazılmak da suç ya da övünç nedeni değil. Ne anlama geldiklerini iyi bilmek koşuluyla sadece kişilik değerlendirirken kullanabiliriz bunları.
* * *
Ancak: Laiklik bireyin yasal ve anayasal boyutu, hakkı ve sorumluluğudur. Hiç kimse laiklik ile şeriatı yan yana ya da karşı karşıya kullanamaz. Ve kendi özel tanımını yapamaz!
(thunderpoint'in kişisel notu: Yazarın koyu renk ile belirtilen düşüncelerini, İslam'ın "herkesin Müslüman yapılması ve Tanrı'ya inanmayanların öldürülmesi" ideolojisi sebebiyle mesnetsiz buluyorum..)
Laik’in ılımlısı, jakobeni, azgını, radikali, köktencisi, fundamentalisti olmaz. Laik sadece laiktir. İmam hatip okulları normal liselerin yerine hazırlanırken, sivil liselerin yerine geçirilirken göstermemiz gereken laik tepkiyi, kim hangi hak ve yetki ile jakoben, azgın, köktenci, fundamentalist olarak tanımlayabilir? Kimse!
Çankaya’ya çıkan türbanı bireysel inancın gereği olarak sunanlara, o bireysel (dinsel) inancın sadece türbanla sınırlı olmadığını neden hatırlatmayalım, bu gerçeği neden gözlerine sokmayalım?
Anayasa, laiklik, medeni hukuk, ticaret ve borçlar hukuku, modern aile hukuku Tanrısal düzene, Kuran’a ve bireysel inanca aykırı değil mi? Elbette aykırı; öyle olmalı ve öyle kalmalı! Türbanı kendilerine bireysel inancın bayrağı yapanlar medeni nikáhı, faizi ve kredi kartını neden reddetmiyorlar, mirası neden Kuran’a göre bölüşmüyorlar? Din gibi laik düzen de bir bütündür. Birincisi öteki dünyada, ikincisi bu dünyada. Laikliği savunmamı ya da savunma tarzımı hiç kimse kışkırtma olarak tanımlayamaz, maraza çıkardığımı öne süremez. Çünkü yaptığım iş Anayasa’ya ve yasalara uygundur. Hakarete gelince: Ben kimseye hakaret etmem. Adımın önünde kullandıkları "Jakoben" sıfatı hakaret değilse, benim kullandığım "Yenimürteci" sıfatı da hakaret değildir.
|

15-09-2007, 13:18
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 03 Jul 2007
Mesajlar: 2.842
|
|
Re: Köşe kapmaca..
Bu gün inadına yapar gibi hepsi güzel şeyler yazmış. Güncel konular olduğunu düşünerek bugüne özel alıntılar yapıyorum. *
Özdemir İnce, Hürriyet..
TARAFSIZ AYDIN!
Bu girişi yazmama neden olan Cüneyt Ülsever kardeşimiz ise taraf tutmanın Türk aydınının çıkmazı olduğunu yazıyor (Hürriyet, 06.09.07). Bu noktada çok kararlı. Ama taraf tutmadan nasıl aydın olunacak? Laik Cumhuriyet tehdit altında ise aydın taraf olmamak için Laik Cumhuriyet’i savunmayacak mı? Cüneyt Ülsever, "Cumhuriyetin nitelik değiştirmesi için rejimin değişmesi gerekir. Bu da ancak Anayasa’yı değiştirerek mümkün olur" diyor.
Rejimin değişmesi için Anayasa’nın, yasaların değişmesine gerek yok. Anayasa’yı ve yasaları uygulamazsınız olur biter. AKP iktidarının yaptığı da bu. Sağcı iktidarlar, 1950’den sonra, imam hatip okullarını kuruluş amacının dışında kullanarak rejimin niteliğini tamamen değiştirmiştir. Bu sayede laik toplum, İslamcı bir toplum haline dönüşmüştür. Böyle olmasaydı, "laiklik"in bir anayasal ilke olmasına karşın, bu ülkede, otobüs yolcularının bir bölümü namaz kılmak için bindikleri otobüsü cami önünde durdurabilir miydi?
TAKIYI DA REDDETSİN
Üçüncü itirazıma gelince: "Hayrünnisa Hanım’ın dini inancının dışına çıkıp başını açmasını isteyenler öbür köyün bağnazlarıdır" diyor (Hürriyet, 05.09.07). Bayan Gül’ün dini inancı gereği, medeni nikáhı, Cumhuriyet’in miras hukukunu, Medeni Kanunu, ziynet ve takıyı, faizi, kredi kartını, modacıyı, kuaförü de reddetmesi gerekir. Türbanının dini inançla, düşünce özgürlüğü ile hiçbir ilişkisi yok. Onunki bir İslamcı militanın laik Cumhuriyet’i iptal etme, aciz bırakma denemesi. Bu denemede şimdilik başarılı olmuştur
*****************************
Zeynep Göğüş, Hürriyet..
Demokrasiye mevlit okutmak
Üniversiteyi birlikte okuduğum Belçikalı arkadaşım, ülkesinde İçişleri Bakanlığı’nda çalışıyor. Görevi sabahtan akşama Belçika’daki mezhepleri incelemek, bunlarla ilgili ayrıntılı rapor hazırlamak. Türkiye’deki bakanlıklarda böyle bir işi olan var mı merak ediyorum. Avrupa devletlerinin hiçbiri, dinle ilgili konuları başıboş bırakmıyor. Kiliselere mali açıdan sıkı denetim uygulanıyor.
Demokrasi nasıl ortaya çıktı? Ortaçağdan itibaren alırsanız, demokrasi dediğimiz rejim dini bağnazlıklarla mücadele edilerek oluştu. Dini otoriteye başkaldıranlar demokrasi etrafında birleşti. Bu nedenle demokrasi özünde laiktir. Herhangi bir dini kayıran demokrasi olamaz, demokrasi ile din yan yana durmaz, böyle olması bu rejimin ruhuna aykırıdır.
(thunderpıint’in notu: Demokrasiyi bu şekilde değil de temel anlamıyla yorumladığımızda yazarın düşüncesi havada kalıyor. Ayrıca İslam yani Şeriat bu tür bir seçeneğe anlayış gösteren bir din değildir ve siyasi yönetimi de kapsadığı için –totalitesi sebebiyle- özünde demokrasiye karşıdır.)
Türkiye Cumhuriyeti de dini otoriteye karşı kurulmuş bir rejime sahip. Tanrı’yı bu dünyada temsil eden sultanlık rejimi yerine Cumhuriyet kurulmuş, Halifelik sona erdirilmiş.
* * *
Bugün "sivil Anayasa"yı tartışıyoruz. Bu tartışmada en büyük yeri dinle bağlantılı konuların işgal edeceği anlaşılıyor. Örneğin, tarikatlara özgürlük tanınması taslakta gündeme getiriliyor. Bazı meslektaşlarımız, tarikatların zaten serbest olduğunu, yasakçılığın işe yaramadığını düşünüyorlar.
Diyelim ki 80 yıl öncesine geri döndük ve tarikatlara yasal serbestlik tanındı. Bunları kim denetleyecek? Cemaatlerin serbest bırakılmasını savunanlar, denetim modelini de halkın önüne koymak zorundalar. Dediğim gibi Batı’da dini örgütlenmeler başıboş değil, kiliseler sıkı takip altında.
Karşı çıkanlara da dokundurmak gerek. Alternatif sosyal örgütlenme modeliniz var mı? Yoksa neden yok? 80 yıldır sırtını Silahlı Kuvvetler’e yaslayıp alternatif yapı örgütleyemeyenler biraz da bunu düşünsünler.
* * *
Devam eden demokrasi tartışmasında köktendinci İslam’a sınır getirmeyi isteyen her türlü girişimi ya da görüşü "askerci" diye nitelemek yanlış bir tutum. Demokrasinin özünde laik bir rejim olduğu, onu korumak gerektiği unutulmamalı. Demokrasiye sahip çıkılamadığı noktada ise dini otoriteye teslim olma tehlikesini ciddiye almak gerek. Avrupa demokrasisini koruyor. Bizden çok eski bir demokratik geçmişi olmasına rağmen bu konuda dikkatli davranıyor. Hatta kendi içinde bir azınlık dini olan İslam’ın ne kadar tolere edilebileceğini bugün bizden çok daha fazla ciddiyetle ele alıyor.
Ve biz, özgürlük tartışmasını türbanla sınırlayıp ilerlerken Türkiye pırıltısını kaybediyor. Hedef yok, vizyon yok. Türkiye’nin iddiası bölgesinde lider olmaksa bunu destekleyecek mekanizmalar nerede? Ekonominin sektörleri vizyoner değil. Hindistan bilişime yatırım yaptı, bölgeler oluşturdu. Bizde böyle şeyler yok. Sözgelimi dünyayı sarsan "inovasyon" (Yenilik, yenilikçilik, yenilikçilik sistemleri) kelimesi, türbanın yüz binde biri kadar bile gündemimize giremedi.
Bu arada duyduk ki sabah kuşağı magazin programlarında ilahiler söylenmeye başlanmış. Havaya ne kadar kolay uyuluyor. Sonuçta diyeceğim o ki, sivil Anayasamızı sonradan Türkiye Cumhuriyeti’ne mevlit okutmak zorunda kalmayacak şekilde yapmalıyız. Bunun için de "Demokrasi nedir, ne değildir"i iyi anlamak lazım.
********************************
Ruhat Mengi, Vatan..
Bu kitap neden sattırılmıyor?
Prof. Dr. Zekeriya Beyaz’ın “İslâm ve Giyim Kuşam-Başörtüsü sorununa dini çözüm” isimli bir kitabı var. Başörtüsünün nasıl ve hangi nedenlerle türbana dönüştürüldüğünden, sonunda bir rejim sorunu haline getirilişine, bir din kuralı olmaktan da çıkarılıp “namus simgesi”ne çevrilişine ve Kur’an’da başörtüsü/tesettür emrinin var olup olmadığına kadar son derece detaylı bilgiler veren bir kitap.
O kadar açık, net bir üslupla yazılmış ki okuyan herkes rahatça anlayabilir.
Ama bu kitap uzun bir süredir sattırılmıyor. Ne zaman Beyaz Hoca’ya rastlasam, ne zaman programıma davet etsem ilk sözü bu oluyor ve sesini duyuramamanın, bu haksızlığı önleyememenin üzüntüsünü tekrarlayıp duruyor.
Sancak Yayınları tarafından çıkarılan bu aydınlatıcı kitabın satılması, okunması muhakkak ki radikal İslâmcı grupları rahatsız ediyordur. Öyle olsa bile bir kitabın satışı nasıl önlenebilir bunu anlamak mümkün değil.
Yeni Kültür Bakanımızın dikkatini konuya çekersek bir yararı olur mu acaba?
*****************************
Zülfü Livaneli, Vatan..
Neo-İslamcılık
Öncelikle dünkü yazımda kullandığım ve bazı okurların sorduğu Neo-İslamcı tanımına bir açıklık getireyim.
İslamı referans alan yeni politik hareketlere Batı basını gibi İslamist (İslamcı) demenin yanlış ve eksik olduğu kanısındayım.
Çünkü Türkiye’de bu hareketin dışında kalan, bu tanıma girmeyen pek çok Müslüman yaşıyor.
Yaklaşık bin yıldır Müslüman olan bir ülkeyi tekrar ama bu kez kendi kurallarına göre İslamlaştırmak isteyen akımlara “Neo-İslamcı” demek daha doğru bence.
Çünkü Latince neo sözcüğü hem bu hareketin yeni oluşunu vurguluyor hem de Amerika’daki Neo-Con (Yeni muhafazakârlar) deyimini çağrıştırıyor.
Bizdeki Neo-İslamcı hareketin, Washington’daki Neo-Con’lar tarafından desteklendiği ise bir sır değil.
***
Bu deyim hareketin yeni oluşunu vurguluyor dedik.
Evet; bu gerçekten de yeni bir olgu.
Neo-İslamcı akım, tarihteki İslamcı hareketlere, Osmanlı İmparatorluğu’nda sarayla çelişkisi olan ve daha fazla şeriat isteyen ulema sınıfına, Batı ve modernleşme karşıtı olan 31 Mart gibi hareketlere pek benzemiyor.
Tam tersine, Batı’yla ilişkinin güçlendirilmesini savunan, AB’ye girmek için mücadele veren, Washington’la ilişkilerine özel bir dikkat gösteren, faizi haram sayan zihniyetten uzak durarak adamakıllı bir zenginleşme stratejisi benimseyen ilginç bir hareketle karşı karşıyayız.
Eski kalıplara göre ve özellikle de “ilerici-gerici” modeline göre düşünmek artık yeni Türkiye’yi ve bu hareketi anlamaya yetmiyor.
Yeni tanımlara ve kelimelere ihtiyaç duyuşumuz bu yüzden.
*****************************
Necati Doğru, Vatan..
Ülkemiz ekonomisi 2002 yılından beri tam 22 çeyrektir büyüyor, gelişiyor, serpiliyor. İhracatımız 100 milyar dolara dayandı, ithalatımız 170 milyar dolara koşuyor, o kadar iyi gidiyoruz ki, “istikrar içinde dünyanın cari açık veren birinci ülkesi ve yabancının parasına en yüksek faizi veren memleketi” olduk. Dolar milyarderi sayımız 80 yılda; “Koç-Sabancı-Karamehmet” diye bir çırpıda sayılabilen 3 kişiyi geçememişti, son 5 yılda “dolar ağası listesine giren zengin sayımız 25” oluverdi.
Fakat çadır da artıyor.
Her yıl kabarıyor.
Hızla çoğalıyor.
Ne zaman ki ayların sultanı Ramazan’a giriyoruz, daha ilk iftar saatinden başlayarak gözlerimizin önüne fakirlik, yoksulluk, çaresizlik, garibanlık, işsizlik, aşsızlık tevekkül ve teslimiyetinden kurtulamamış; Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Afrika’nın Kızılhaç yardımlarını kapışan Tutsi kabilesi görüntülerini hatırlatan “Ramazan çadırları” konuluyor.
***
Bu yıl da konuldu.
Geçen yıl kentlerimizde belediyelerin sevk ve idaresinde kurulan “Ramazan çadırlarında” 10 milyon yoksul, çaresiz, talihsiz, arkasız, torpilsiz, hamili kartsız, garip, gureba iftarını açarken bu yıl sayı 11 milyona ulaştı.
İzdiham yaşanıyor.
Büyük kuyruklar oluşuyor.
Buna bir ad koymalı!
Bu nedir?
Sovyet sosyalizmi; “her insana iş imkânı yaratıp, insanın insandan yardım dilenmesini yok etmek” hedefi üzerine kurulmuştu. Başaramadı, insanları votka ile uyuttu. Bizim ülkemizde 5 yılda “dolar milyarderi sayısını 25’e çıkartıp, Başbakan’ın 26 yaşındaki oğlunu gemi sahibi yapabilen Türkiye liberalizmi” yoksul, garip, aşsız, işsiz, gelirsiz, talihsiz, torpilsiz 11 milyon kişi yaratıp onları “Ramazan çadırı” ile uyutuyor. Bizimkinin adı; olsa olsa “Sadaka sosyalizmi” olur ve kavram üretme işçiliğine uyar.
|

16-09-2007, 16:51
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 03 Jul 2007
Mesajlar: 2.842
|
|
Re: Köşe kapmaca..
Ahmet Hakan, Hürriyet, 16.09.2007
Hz. Muhammed ’Bak dostum’ der mi?
ÇOK önemli bir gelişme yaşandı:
Düşünceleri uğruna kurşunlanıp tekerlekli sandalyeye mahkûm olan Server Tanilli gibi "aydınlanma mücahidi" sayılabilecek bir "Hoca", Cumhuriyet Gazetesi’ndeki yazısında "Hoş geldin ey şehr-i ramazan" ifadesine yer verdi.
Önce gözlerimi ovuşturdum.
Evet, yanlış değildi...
Yazıda gerçekten de "Hoş geldin ey şehr-i ramazan" ifadesi geçiyordu.
"Acaba ironi mi?" diye yazıya bir kez daha baktım.
Hayır!
Server Tanilli Hoca çok ciddiydi.
Üstelik...
Olaya Marksist teori açısından yaklaşarak, ramazan ayında sınıfların kaynaştığından, dayanışmanın arttığından bile söz ediyordu.
Gerçi yazısında "tartışmalı tezler" de ileri sürüyordu ama sonuçta "Sol" ve "İslam" arasında kapanmaz bir açık olmadığını da bir biçimde vurgulamış oluyordu.
Bence Server Tanilli, bu yazısıyla, belki farkında olmadan, "dinin sağcılaştırılması" meselesine küçük bir fiske vurmuştu.
* * *
Ancak Hoca’nın yazısında küçük bir kusur da ortaya çıkıyordu ki değinmeden geçemeyeceğim. Sanırım terminolojiye biraz yabancı olduğundan, Hazreti Muhammed’in bir hadisini anlatırken, şöyle bir ifade kullanmış:
"Hazreti Muhammed, kendisine soru soran bedeviye cevap verirken ’Bak dostum’ dedi."
14 asırlık İslam kültür tarihinde, Hz. Muhammed’in herhangi bir hadisinde, herhangi bir kişiye "Bak dostum" diye hitap ettiğine dair herhangi bir kayda rastlanmamıştır. "Yüzyılların Gerçeği ve Mirası" gibi sıkı bir kitaba imza atan Server Tanilli gibi bir Hoca’dan, İslam kültürünün ifade mirasına da bir parça saygı göstermesini beklemek bilmem fazla mı olur?
Eğer Hoca, "Din" ve "Sol" arasında var olduğu iddia edilen mesafenin kaldırılması konusunda bir niyet sahibiyse...
Söylediklerinin istismara kapı aralamaması ve muhatapları tarafından doğru anlaşılması için terminolojiye biraz özen göstermesi gerekir.
***********************************
Mustafa Mutlu, Vatan, 16.09.2007
O 60 kişi hangi partiye oy verdi? *
Gazetelerin üçüncü sayfaları sadece polis-adliye haberlerini vermekle kalmaz; topluma da ayna tutar...
Ve ben bu sayfalardaki haberleri okurken her defasında, “Allah kahretmesin... Bu kadar hayvanlık da olmaz” diye söylenirken yakalarım kendimi...
Dün yine böyle oldu:
Antalya polisi, 12 yaşındaki bir kızı hırsızlık yaparken yakalamış...
Sonra da bu küçük çocuğun yaşlı bir adam tarafından bir yıl önce “lunaparka götürülme” vaadiyle kandırıldığını, tecavüze uğradığını ortaya çıkarmış...
Bu kadar da değilmiş kızın başına gelen:
O mahallenin esnafından kimin canı kadın çekse, bu çocuğa musallat olmaya başlamış... Kokoreççi, kaportacı, fırın ustası, bisiklet tamircisi, bakkal, kasap; kimler yok ki 60 kişilik listede...
“Al sana 10 lira yavrum, gel yatalım!”
“Bu akşam seni atlı karıncaya bindireyim mi aşkım?”
“Dönme dolap en tepedeyken, ne dersin ha?”
Kız bu arada doğal olarak önce içkiye, sigaraya, sonra da esrara başlamış...
Eeee; bunlar için de para lazım...
Peki kimde para var?
Esnaf amcalarda...
Haydi lunaparka o zaman!
***
Bu küçük kızın yaşadıkları bir ilk değil ülkemiz için. Biraz araştırsam buna benzer yüzlerce örnek bulabilirim...
Beni üzen, “Allah kahretmesin” dedirten, gelecek için beslediğim umutlarımı azaltan da zaten bu...
Haydi bir mahallede bir sapık çıkar... Tecavüz de eder, adam da öldürür...
Ama aynı mahalleden 60 kişi birden böylesine iğrenç bir suça ortak oluyorsa, bütün mahalle sakinleri de gözlerinin önünde yaşanan bu iğrençliğe seyirci kalıyorsa; o zaman ortada gerçekten incelenmesi, araştırılması gereken “toplumsal bir manyaklık” var demektir...
Suça eğilimli bazı iğreti kafalar şimdi, “Canım, kız da meyilliymiş” diyebilir...
İyi de söz konusu olan 12 yaşında bir çocuk... Büluğ çağına bile girmemiş belki!
Karşısına çıkan herkesin sapık olabileceğini, bir dakikalık hayvani zevk için gül gibi hayatını karartabileceğini nereden bilebilir ki?
Üstelik nasıl olur da küçücük bir kızın hedef olduğu cinsel istismar, hiçbir annenin, babanın yüreğini dağlamaz?
Neden kimse isyan etmez bu alçaklığa?
***
Bütün toplum bilimcileri, Antalya’da yaşanan bu olayı araştırmaya davet ediyorum...
Bu 60 kişinin ve toplu tecavüze seyirci kalan mahalle halkının yaşam tarzları incelenmeli tek tek...
Birbirleriyle ilişkileri, böyle bir olayın kendi kızlarının başına gelmesi durumunda verecekleri tepki, gelir ve eğitim seviyeleri, dini inançları, gelenekleri, hatta son seçimlerde hangi partiye oy verdikleri, toplumun ne kadarlık bir bölümünü yansıttıkları saptanmalı...
Sonra da bu araştırmanın sonuçları geniş bir rapor halinde topluma açıklanmalı...
Açıklanmalı ki halimizi görelim.
Kime güveneceğimizi, kime güvenmeyeceğimizi bilelim.
***
Sizi bilmem ama...
Ben, 60 kişinin 12 yaşındaki bir çocuğa bir yıl boyunca sırayla tecavüz ettiği...
Koca bir mahallenin de bu iğrenç istismara seyirci kaldığı bir halka “benim halkım”...
Bu insanların oy verdiği, nefes aldığı, düzenin temel taşlarını kafasına göre değiştirdiği bir ülkeye de benim ülkem demem... Diyemem!
Şimdi ben yine “seçkinci”, yine “antidemokrat” mı oluyorum?
|

17-09-2007, 09:38
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 03 Jul 2007
Mesajlar: 2.842
|
|
Re: Köşe kapmaca..
|

17-09-2007, 11:56
|
|
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 11 May 2006
Mesajlar: 1.919
|
|
Re: Köşe kapmaca..
Engin Ardıç
Çok direnecekler ama boşuna...
Beklediğim gibi oldu: 'Anayasa değişmesin' demeye dilleri varamayanlar, işi yokuşa sürmek için bin dereden bin su getirmeye koyuldular.
Kimisi, 'yeni anayasayı bilim adamları yapmalıdır' buyuruyor.
Taslağı yazan Profesör Doktor Ergun Özbudun aslında kasap çıraklığından gelme, boş zamanlarında da semt pazarında çakmaklara gaz dolduran bir adam olduğu için, haklılar!
Şaka bir yana, demek istedikleri şu : Sıddık Sami Onar ya da Hıfzı Veldet Velidedeoğlu gibi 'onların kafasında' bilim adamları yapsın da yeni anayasada da bürokrat sultası hiç dokunulmadan kalsın!
Kimisi kurucu meclis diye tutturdu.
Bir kurucu meclis toplamaya hiçkimsenin yetkisi yok, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin de yok! Taslağı kim yazarsa yazsın sonunda kabul ya da reddedecek tek merci olan TBMM Anayasa Komisyonu yetkilerini başka bir topluluğa devrederse gırtlağına kadar suça batmış olur! TBMM'nin dışında ve üstünde ayrı bir meclis toplamaya kalkışan, idamlık olur, idamlık!
Kimisi de uzlaşma istiyor. Osmanlıca deyimiyle, mutabakat...
Uzlaşma aramak, konuyu yokuşa sürmenin en kestirme yoludur. 'Encümene havale etmek' gibi bir şey...
Toplumun en geniş kesimlerinin katılımı, falan filan... Bunlar parlak ama içi boş laflardır. Dünyada olsun Türkiye'de olsun, tarih boyunca hiçbir anayasa, toplumun en geniş kesimlerinin katılımıyla falan hazırlanmamıştır. Halkoyuna sunulması ya da sunulmaması apayrı bir konudur.
CHP mi AKP ile uzlaşacaktır yeni bir anayasa için, yoksa MHP mi? Güldürmeyin beni...
Uzlaşma yaygarası, işi 'yatırmanın' en fiyakalı kılıfıdır.
Burada en hazin durum da, solcu geçinen birtakım zavallıların, sırf iktidara karşı çıkmak için, dikta anayasasını canla başla savunmaya başlamış olmalarıdır. 12 Eylül kazığını yiyenlerin Kenan Evrenci kesilmeleri, bir ibret vesikasıdır.
Gerçi 'eski sosyalistin faşist olması' geleneği, faşizmin babası Benito Mussolini tarafından temelleri işin en başında atılmış olan bir gelenektir ama, Mussolini'de bulunmayan 'utanma' duygusunun hiç olmazsa bizimkilerde olduğunu sanırdım...
Bana küfür etmeyi sürdüreceklerdir, ben de rezilliklerini her fırsatta yüzlerine çarpmayı sürdüreceğim.
Etkili olamayacaklar: Kendi gazetelerinin okur sayısı kadar yer yakıyorlar. Seçim öncesi çevirdikleri dolaplar ve yazdıkları yalanlarla ne sonuç alabildilerse, bu konuda da aynı sonucu alacaklardır. Yani, hüsran.
Zarar yok, para kazanıyorlar!
Bir de şunu çok iyi biliyorlar: Türkiye, günün birinde Avrupa Birliği'ne girebilir mi giremez mi belli olmaz ama, 1982 Anayasası'yla asla giremeyeceği kesindir!
Dolayısıyla kendilerinden ricam şudur: Baklayı ağızlarından çıkarsınlar, erkekçe 'anayasa değişmesin ve de Avrupa Birliği'nden vazgeçelim' desinler. Saygı duyarım. Ama hokkabazlık etmesinler.
Bu işin sonunda ne olacağını da size şimdiden söyleyeyim:
Her kafadan bir ses çıkacak, ortalığa kırk sekiz çeşit anayasa taslağı dökülecek, gazeteler bunları çarşaf çarşaf yayınlayıp ahkam kesecekler, hükümet bunlara aldırırmış görünerek ya da görünmek gereğini bile duymayarak kendi bildiğini okuyacak ve sonunda hükümetin dediği olacaktır.
Cumhurbaşkanı seçiminde başka türlü mü olmuştu?
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:52 .
|