Turan Dursun Sitesi Forumları

Turan Dursun Sitesi Forumları (https://turandursun.com/forumlar/index__1.php)
-   İslam (https://turandursun.com/forumlar/forumdisplay.php?f=9)
-   -   köpek giren eve melek girmez (https://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=1171)

14-11-2005 02:53

köpek giren eve melek girmez
 
İlahiyatçı Orhan Çeker: Ben bu hususta çok iyi biliyorum. Bu hadis vardır. Peygamberimiz böyle diyorsa vardır. Peygamberimiz açıklar biz de kabul ederiz. Köpeğin bulunduğu yere melek girmez.

Meleklerin insanın yaptıklarını görmesi yazması için insana yapışık olması gerekmez. Melekler evin dışında da olsa onu görürler. Bir insanın yanında köpek varsa oraya melek girmez. Melekler yaptıklarınızı bilirler.

İlahiyatçı Süleyman Ateş: İnsanın üzerinde koruyucular var. Onlar insanı bir an bile bırakmazlar. Onlar insanı bıraksa bir an bile yaşayamazlar. Yazıcı melekler insanı terk etmez. Bu ayettir. Melek insandan ayrılmaz. Her insanın meleği vardır. Bunlar insanda devamlı var. İnsan ya melek düşünceli ya da köpek düşünceli yaşar.

Bahçe duvarı vardı. Köpek kendisine yapılan yerde beslenir. Köpek var diye melek neden gelmesin. Rivayetleri Kuran’a vuracağız. Kuran’a uymayan rivayetler doğru değildir.

İlahiyatçı Orhan Çeker: Hadis köpeğin bulunduğu yere melek girmez şeklindedir,

İlahiyatçı Süleyman Ateş: Böyle tartışılmaz. Ayet açık. Sizin üzerinize diyor melekler için. Meleklerin evdeki köpekle hayvanla ilişkisi yok. bu tür şeylere inanmıyorum. İnanan inanır, inanmayan kendisi bilir.

İlahiyatçı Orhan Çeker: Yanlış beyan çıkmış gazetede. Orada benim ağzımda şöyle yazmışlar. “Şeytanların doldurduğu yerde fesat çıkar”. Ben şunu dedim. “Şeytanların doldurduğu yerde onlar fesat çıkarmaya çalışır”. Süleyman Ateş’in okuduğu ayetin sonu söylediği ile uyuşmuyor.

Hayvanların rahatsızlık verdiği bilim tarafından da belirtilir. Ben hayvan severim. Çobanlık yaptım. Eğer köpek beslenecekse, avluya bir yer yapılır orada beslenir. Ben kimseye cebr edicim bir durumda değilim. Köpek beslemek isteyen besler. Meleklerin bizim üzerimizde koruyucu olması onların görevlerini gerçekleştiremeyeceği anlamına gelmez. Allah da bizim üzerimizde hüküm sahibi ancak evin içinde mi?

İlahiyatçı Süleyman Ateş: Allah bizim içimizde. Allah her yerde. O bilgisi ve her şeyi ile içimizde. Onun meleklerle kıyaslanması yanlış.

İlahiyatçı Orhan Çeker: Melekler 3-5 metre uzaktan da işlerini görür.

İlahiyatçı Süleyman Ateş: İslam için çok hayırlı bir açıklama değil. Her hadis ve rivayeti İslam diye getirmek doğru değildir. İslam akla ve çağa aykırı değildir. En ileri çağların dinidir.

Hakinen 14-11-2005 04:08

İnsanın Sağ ve Sol omuzlarında bulunduğu rivayet edilen Melekler haric Köpek bulunan eve Melekin girmediği rivayet edilmektedir. Resül demişse doğrudur. Aksini söyleceyecek değiliz.

Yazıcı Melekler insandan kesinlikle ayrılmazlar. WC ve Banyolarda dahildir. Diğer Melekler buralara ve Köpeğin olduğu yere girmezler!!!

Doğrusunu Allah bilir.

14-11-2005 05:48

orhan çeker yalan mı söylüyor yani? bu bir çelişki değil mi, hem deniliyor ki köpek giren eve melek girmez, hem de kuran'daki ayet iki meleğin hiç ayrılmadığını söylüyor. melekler deyince tümü kastedilmiyor mu?
sakın hz. muhammed'in bir anlık dalgınlığına gelmiş olmasın ve kuran'daki ayeti unutmuş olmasın?
babannem çok inançlı bir müslümandı, küçükken köpekleri çok sevmeme rağmen ve evimiz bahçeli olmasına rağmen köpek besleyememişimdir. hatta bir dönem köpek ve kedilere işkence ettiğim oldu bu inanç yüzünden. kedilere şeytanın girebildiğini söylerlerdi bana. hatta şeytanın tek giremediği hayvanın koyun olduğunu söylerlerdi. bu yüzden bir kaç kediyi nefretle öldürdük arkadaşlarla(çocuktuk). besmele çekince kaçıyorsa içinde şeytan vardır diyorlardı.

aspartam 14-11-2005 10:55

Ben de diyorum"köpek besleyenler evde niye ölmüyor?Hepsi sokakta ölüyor?"(Azrail de bir melek ya)Arkadaşlar evinizde köpek besleyin,evde ölmeyeceğiniz garantilensin. :D :D :D

aspartam 14-11-2005 10:59

Bunu kesin Ebu Hureyre uydurmuştur.Kendisi kedi babası ya.Ee kedilerle köpekler oldum olası düşmandır.Zavallı kedicikler dururken pis köpekleri mi eve aldıracaktı? :D :D :D

14-11-2005 11:12

sen hangi hadisleri güvenilir buluyorsun? kaynak söyle bize aspartam kardeş.

aspartam 14-11-2005 11:24

Bir hadisin güvenilir olması için;Vahye,mantığa,bilime ters düşmemesi gerekir.Mesela köpekle ilgili rivayetin vahiyde hiçbir yeri yoktur.Bilimsel hiçbir açıklaması yoktur.Mantık yönünden açmazını da (Azrail örneğinde) yukarıda açıkladım.

14-11-2005 12:15

mantık derken hangi mantığa? bu müslümanların mantık anlayışı da çok yanar döner canım. bir diyorsunuz mantıkla herşeyi yargılayamazsınız, sonra diyorsunuz ki mantığa ters düşmemeli, hatta bilime de?
ne zaman işinize gelirse mantık, gelmezse inanç-iman.
bana göre bir çok hadis mantık dışı, hadislerin geçerli olması için mantıklı olması gerekiyorsa bana göre çoğu yanlış. buradaki mantık kimin mantığı bir söyler misin? sizlerin mi?

aspartam 14-11-2005 12:28

Benim mantıkla herşeyi yargılayamazsınız gibi bir ifademi hatırlıyor musun?

14-11-2005 12:31

valla özellikle senin dediğini hatırlamıyorum ama çoğu müslümanın bu sitede forumlara bunu yazdığını hatırlıyorum.
ama demiyorsan seninle yeni şeyler tartışabiliriz diye düşünüyorum.

aspartam 14-11-2005 12:39

Ben öyle birşey demedim,demem de.Beni hala tanıyamadın mı Usrenin?

Aliminyum 14-11-2005 13:38

aspartam.
Allah rasulünün sahabelerine karşı biraz daha saygılı olsan iyi olur.

"Bunu kesin Ebu Hureyre uydurmuştur."

Uydurucu dediğin adamın yani en azından Müslüman kardeşinin ölmüş etini yemek sana yakışmıyor. Müslüman olduğunu iddia ediyorsan bunu yapma. Bırak zaten saldıranlar yeterince saldırıyorlar. Bir de siz çıkmayın.

"Bir hadisin güvenilir olması için;Vahye,mantığa,bilime ters düşmemesi gerekir." (Aspartam)

Aynı şey Kuran için de geçerli midir? Yani Kuran ayetlerinin de güvenilir olması için ayetlerin mantığa ve bilime ters düşmemesi mi gerekir?

Bu soruma cevap istiyorum.

aspartam 14-11-2005 17:48

Biz müslümanlar olarak Kur'an ın Allah'ın korumasında olduğuna inanırız.Halbuki hadisler Allah'ın koruması altında değildir.Hadislerin Allah'ın korumasında olduğunu söyleyen insan Allah'a iftira etmiş olur ve müslümandıysa da İslam'dan çıkmış olur.Benim Kur'an'ı anlamada ki 1. refaransım aklım ve mantığımdır.2.Referansım ise aklını ve mantığını kullanan arkadaşlarımdır.Hayatımı tanzim etmede Kur'an benim çıkış noktamdır varış noktam değildir.Yani bende oluşan olgular ve fikirlele Kur'an ı anlamaya çalışmam.Kur'an dan edindiğim çıkarımlarla bir takım olgu ve fikirlere ulaşmaya çalışırım.Buna Allah'ın muradını anlamak denir.Aksi ise Allah'a dinini öğretmektir.Yani kafanızda bir din oluşmuştur,babanızdan,dedenizden,hocanızdan size miras kalan.Onunla Kur'an a gidersiniz.Kur'an a onu tasdik ettirmeye çalışırsınız.Tabi arada uyuşmazlıklar çıkacağından problemi çözmek için size bir anahtar lazım olacağından,hadis diye bir kavram türetilir.Onunla dinin sağından solundan bir şeyler eklersiniz,çıkarırsınız,çarparsını,bölersiniz;orta ya böyle şimdiki gibi (oranları atıyorum)%20 ilahi,%80 uyduruk bir din çıkarırsınız.Adına da İslam koydunuz mu o dinin donunulmazlığını da sağlarsınız.Değerli arkadaşlar,kendi yaşantımdan biliyorum;şimdiye kadar din adına ne kadar Kur'an i hakikatleri ortaya koydumsa karşıma tam zıddı olarak hadisleri ve birilerinin görüşlerini ortaya çıkardılar.Sonrada adımız vahhabiye,mutezileye,sapığa çıktı.Ama çok şükür ki insanların değerlendirmelerine bakmıyorum.Yeter ki Rabbim'in katında iyi biryere sahip olayım.

14-11-2005 18:01

aspartam kardeş herzamanki gibi delikanlısın ama senin dininin böyle olduğunu bilmiyordum. böyleyse buradaki diğer müslümanlarla aranda bir itilaf çıkacaktır sanırım. çünkü dediğin gibi onların dininin %80 i hadis ve gelenek.

aspartam 15-11-2005 09:51

Sitede müslümanım diyen arkadaşlardan pekbir tepki almadım (illada tepki alayım demiyorum yani ha) ama gündelik hayatımda bu ihtilafları ve tepkileri yaşıyorum.

Aliminyum 15-11-2005 13:08

Aspartam dediklerine eyvallah da kardeş anlamadığım şunlar;

Hadislere ihtiyacımız yok mu?

Peygamberin hayatının, Kuranı anlayışının ve hayatına tatbik edişinin bizim için önemi yok mu?

Peygamberin sözlerinin Allah'ın koruması altında olmadığını iddia etmek ne demektir? Peygamber YALAN veya YANLIŞ sözler söyleyebilir mi? Eğer öyleyse Peygamber'in kendi dedikleri olan hadisler ile Kuran ayetlerinin ayrımını nasıl yapacağız? Ortada, (Haşa, yüzbin defa kellâ)her dediğine güvenilemeyecek bir Peygamber var ise o Peygamber'in "Kuran ayetleri, Allah kelamı" dediği cümlelerin Allah'a mı yoksa kendisine mi ait olduğuna nasıl güveneceğiz?

Kuran ayetlerinden ve Peygamberin yapıp ettikleri ile söylediklerinden yola çıkarak değişen toplumsal şartlar içinde tavırların, yaşam tarzlarının, sistemlerin değişkenliği için de Müslümanca bir tarz ya da İslam'ın özgünlüğünü yansıtacak bir oluşum için İslam'a uygun hukuk kurallarına, kanunlara, idari ve toplumsal teşkilatlanmalara, fıkıh ilmine mesela ihtiyacımız yok mu? İslam sadece kul ile Allah arasında gerçekleşen vicdani bir münasebet midir? Devlet üzerinde, Hukuk sistemleri üzerinde, yapısal emirleri yok mudur?

Peygamber'in sahabelerinin İslam'ın bugünlere aktarılmasında payı yok mudur? Sahabeler Peygamberi tahrif mi etmiştir? Eğer bunu iddia ediyorsan Peygamber'i sahabeden daha iyi anlayıp kavradığını iddia ediyorsun demektir. Bu sonuca nasıl varıyorsun?

Ölçütü Kuran olarak mı belirleyeceğiz akıl ve mantık olarak mı? Mantığın ilkelerini temele alınca Kuran ile bir çelişme olur mu? Kuran'da bilime ters gibi görünen şeyler var mıdır? Varsa nasıl halledilir? "Kuran onu demek istememiştir bunu demek istemiştir." şeklinde açıklamalara gidersek yani resmen tefsir yaparsak bu açıklamaların temelini neye dayandıracağız?

Daha bir sürü soru ve sorun işte.
Ayrıca geleneksel İslam anlayışı denilen ucube kavramın adına Din denilmemesi gerektiğine ben de inanıyorum. DİN ile DİNSELLİK arasında bir fark olmalı. Ya da buna Celalettin Hoca'nın dediği gibi VAHİYDEN KÜLTÜRE adı da verilebilir. Hatta bence ateizmden, satanizmden, siyonizmden, kapitalizmden ve daha bilmem ne izmden veya diğer sapkınlıklardan daha fazla Mücadele edilmesi gereken de bu.

15-11-2005 14:17

aspartam, aliminyum haklı. geçen sefer geçiştirmişsin soruları bu kez net bir şekilde bir yanıt bekliyoruz senden. bu sana bunları üçüncü kez soruşumuz, artık geçiştirme.
aliminyum, ateismi ve diğer din karşıtı görüşleri sapkınlık olarak adlandırman hoş değil. bunu kendi aranızda kullanabilirsiniz ama burada birbirimizin içinde bulduğu sınıflara karşı saygılı olmalıyız. biz islam'ı anlatırken sapkınlık diyor muyuz? diyen olursa da uyarıyoruz, en son sniper'a karşı aldığımız tutumu gördünüz. kendi aranızda konuşurken(sadece müslümanların olduğu bir ortamda) istediğiniz isimle çağırırsınız ateism ve benzeri görüşleri ama burada bunu yapmanız bize karşı küfür olmaktadır(biz bilmediğimiz sürece istediğiniz şeyi deyin, ama bizim bilmememizi sağlamak bile bize karşı bir saygıdır, ve bu kadarını hakediyoruz)

aspartam 15-11-2005 14:47

Peygamber (s.) efendimizin ölüm döşeğindeyken;

· Israiloğullarının kendi peygamberlerini göklere çıkardıkları(tanrılaştırdıkları) gibi beni de göklere çıkarmayın.

dediği nakledilmesine rağmen müslümanların büyük çoğunluğu tarafından gerçek konumundan soyutlanarak neredeyse ikinci bir ilah veya küçük bir ilah konumuna getirilmiştir.

Eğer rivayet doğruysa Peygamber efendimizin endişeleri haklı çıkmıştır. Resul nedir sorusuna, cevabımızı Kur’an’dan değilde toplumun anlayışından veya bu anlayışların beslendiği kitaplardan, kaynaklardan verecek olursak karşımıza; gaybı bilen, şefaat eden, herşeye gücü yeten, doğuşundan ölümüne kadar tüm hayatı olağanüstülüklerle geçen, istediğinde, istediği mucizeyi gösteren, dilediği gibi hükmeden, vs. özelliklere sahip bir şahsiyet çıkar. Bu şahsiyete insan demek, onu da kendimiz gibi kabul etmek, aynı zamanda, aynı coğrafyada yaşasaydık onunla arkadaşlık etmek, dost olmak mümkün olmazdı.

Yanına yaklaşılmayacak kadar yüce bir yaratık olurdu. Yanında herhangi bir şekilde konuşmak mümkün olmazdı. Çünkü zaten kalpten, beyinden, akıldan geçenleri biliyordu. Üstelik geleceği okuyordu. Yarın, öbür gün ne olacağını, ne yapacağımızı biliyordu. Evimizde nasıl davrandığımızı, nasıl yaşadığımızı, hatta eşimizle olan ilişkimizi bile görebiliyordu. Onun huzuruna nasıl çıkabilirdik. Yüzümüz kızarmadan, utanmadan onunla aynı havayı nasıl teneffüs edebilirdik. Evet Resulullah’ı bu şekilde algıladıktan, bu şekilde tanımladıktan sonra bu mümküm müydü ?

Onun herşeyi bizim için çok değerliydi. Sakalının bir tek kılına bakabilmek, yüz sürebilmek, onu öpebilmek için nelere katlanmıyorduk. Bu uğurda az insan zengin etmiyorduk. Onun giyindiği gibi giyinmek, dişlerini nasıl fırçalıyorsa öyle fırçalamak, sadece onun yediği yemekleri yemek... Belki bunlar Resulullah’a olan sevginin bir işareti sayılabilirdi. Ancak bu sevgi ve taklid; sadece şekilde kalarak, Resulullah’ın insana bakışına, eşyaya bakışına, Kur’an anlayışına yansımıyordu. Kur’an’dan soyutlanmış bu sevgi, bir noktadan sonra tapınmanın bir yansıması gibi görünüyordu. Örnekleri alabildiğine uzatmak mümkün. Mevzu(uydurma) hadisleri gündeme getirerek, onların nasıl ortaya çıktığını, boyutlarının nerelere kadar uzandığı hatırlatılarak Resul sevgisinin nasıl istismar edildiğinin örneklerini vermek de mümkün. Insanların neredeyse Kur’an seviyesine çıkardıkları, içinde bir yanlışın, bir eksiğin olabileceğinin asla kabul edilmediği meşhur hadis kitaplarının yöntemlerinden, ve bu kitaplardaki mevzu(uydurma) hadislerden örnekler vermek de mümkün.

Ama biz sorumuza; yani Resul nedir? Resulullah Hz. Muhammed’i nasıl tanıyabiliriz diye sorduğumuz sorumuza, cevabımızı toplumun anlayışından veya bu anlayışa kaynaklık eden mercilerden değil de Kur’an’dan aldığımızda karşımıza çok daha farklı bir resul çıkmaktadır.

Evet karşımıza, bu kitapların anlattığı ve toplumun anladığından çok farklı bir resul çıkar. Öncelikle bu resul çağını tanıyan, insanlardan soyutlanmamış, ne dediğini ve ne istediğini bilen bir insandır. Toplumun tanıdığı, anladığı ve güvendiği bir insandır.

Şimdi detaya girmeden, genel hatlarıyla Kur’an’da konunun nasıl anlatıldığına kısaca değinelim:

1) Resulullah Hz.Muhammed öncelikle bir insandır. Tek farkı ona vahyediliyor olmasıdır. Vahyedilen bu vahyler karşısında da , herhangi bir ayrıcalığı yoktur. Evlenmek, çocuk sahibi olma, kızma, gülme, vs. tüm insani özelliklere haizdir.

· De ki: Ben de sizin gibi bir insanım, bana tanrınızın bir tek tanrı olduğu vahyediliyor. Ona yönelin. (41/6)

· Dediler ki: Yerden bize pınarlar fışkırtmadıkça sana inanmayız. Yahut senin hurmalardan ve üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı aralarından ırmaklar fışkırtmalısın. Yahut zannettiğin gibi üzerimize gökten parçalar düşürmelisin. Yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut altından bir evin olmalı ya da göğe çıkmalısın. Bunlara rağmen sen bizim üzerimize okuyacağımız bir kitap indirmedikçe senin göğe çıkmana da inanmayız.

De ki: Rabbımı tenzih ederim. BEN SADECE RESUL OLAN BIR İNSANIM. (17/90-94)

2) Resulün görevi önceki resullerde de olduğu gibi yalnızca Allah’a kulluğa çağırmaktır. Bu kulluğu kendi hayatında örneklemektir.

· Biz resulleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim inanır ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. (6/48)

· Biz seni ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. (25/56)

· Muhakkak biz her topluma Allah’a kulluk edin, tağutlardan[1] kaçının diye bir resul göndermişizdir. (16/36)

3) Resulullah Hz. Muhammed’e Kur’an dışında bir ayet(mucize) verilmemiştir. Sanıldığı gibi bir sürü olağanüstülükleri yoktur. Ne ayı parçalamıştır. Ne de parmaklarından çeşme gibi su akmıştır.

· Bizi ayetler(mucizeler) göndermekten alıkoyan, öncekilerin bunu yalanlamış olmasıdır.. (17/59)

· Dediler ki: Ona Rabbinden ayetler(mucizeler) indirilmeli değil midir? De ki: Ayetler Allah’ın yanındadır. Ben ancak apaçık uyarıcıyım. Kendilerine okunan Kitabı sana indirmemiz onlara yetmedi mi? Şüphesiz inanan bir toplum için bunda bir rahmet ve öğüt vardır. (29/50-51)

4) Resuller; kendilerine bildirilenler, yani vahyedilenler dışında gaybı bilmezler. Bu bağlamda Resulullah Hz Muhammed de Kur’an’da kendisine, dolayısıyla tüm insanlara bildirilenler dışında herhangi gaybi bir bilgiye sahip değillerdir.

· Gaybın anahtarı onun yanındadır. Onları ondan başkası bilmez. Karadaki ve denizdeki herşeyi bilir. Düşen bir yaprak ki mutlaka onu bilir. Yerin karanlıkları içinde gömülen dane, yaş ve kuru hiç bir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın. (6/59)

· Allah resulleri topladığı gün size ne cevap verildi der. Bizim bilgimiz yoktur. Gaybı bilen yalnız sensin sen derler. (5/109)

· De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez. Ne zaman dirileceklerini de .. (27/65)

· Gaybını kendisinden razı olduğu resulden başkasına bildirmez. (72/26-28) ve

· Allah gaybını size bildirecek değildir. Fakat Allah resullerden dilediğini seçer. (3/179) ayetleri

· Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. (11/49, 12/102, 3/44) ayetleri de anlaşıldığı gibi resullere gönderilen vahyle ilgilidir. Yoksa bu ayetlerden Allah’ın Resulüne, Kur’an’da bildirilenler dışında da gaybı haber verildiği anlamına gelmez. Tabi insanlar bu ayetlerden ille de biz böyle bir anlam çıkaracağız derlerse bizim diyecek bir şeyimiz yoktur. Çünkü ‘ hesap görücü olarak Allah yeter’.

5) Allah’ın Resulü sanıldığı gibi ahirette insanların günahlarını bağışlamak için kullarla Allah arasında aracı olacak değildir. Yani şefaat yetkisi yoktur. Böyle bir şey aklından da geçmemiştir. Çünkü böyle bir şey olsa, çalışanla çalışmayanın, salihat yapanla yapmayanın ayrımı nasıl yapılacaktır. Ve salihat yapmanın ne anlamı kalacaktır. Üstelik bu ‘ Zerre ağırlığı hayır yapan ve zerre ağırlığı şer(kötülük) yapan karşılığını görür.’(99/7-8) ayetini de tedavülden kaldırır.

· Ve öyle bir günden korkun ki o gün hiç kimse kimsenin yerine bir şey ödeyemez. Kimseden şefaat de kabul edilmez. Kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz. (2/48)

Ve şu günden sakının ki, kimse kimseden yana birşey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez. Hiç kimseye şefaat fayda vermez. Bir taraftan yardım da görmezler. De ki: Bütün şefaat Allah’ındır. (39/44)

· Ey inananlar ne alışverişin ne dostluğun ve ne de şefaatin olmadığı gün gelmezden önce size verdiğimiz rızıktan harcayın. Kafirler, zalimlerin ta kendileridir. (2/254)

6) Allah’ın Resulüne Kur’an dışında bir vahy de gelmemiştir. Resul’e geleni, Resul insanlara ulaştırmıştır. Resule gelen vahy(ayetlerin hepsi Kur’an adlı mushaf’ın içindedir.

· Ey Resul Rabbından sana indirileni duyur. Eğer bunu yapmazsan onun Resullüğünü yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kafirler toplumunu yola iletmez. (5/67)

7) Resul kendi kafasından helal-haram kılmaz, bildirilen helal ve haramları uygular. Kur’an’ın bu konudaki ayetleri çok açıktır.

· Sana da kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onları kollayıp koruyucu olarak bu kitabı gerçekle indirdik. Onların aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen hakk’tan ayrılıp onların keyiflerine uyma... (5/48). Örneğin (10/109; 6/106).

Nisa; 59, 65, Nur; 51, Ahzap; 36 gibi Resulün hüküm vermesinden bahseden ayetler, Kur’an’da bildirilen hükümlerin uygulanmasıyla ilgilidir. Ve müslümanların, bu uygulamalara kesinlikle itaat etmeleri istenmektedir.

Ayrıca Resulullah’ın, bir imam, bir devlet başkanı, bir kumandan olarak zamana ve zemine göre koyduğu kurallar vardır ki o sözünü ettiğimiz konunun dışındadır. Bu toplumsal yaşamanın, vatandaş olmanın beraberinde getirdiği kurallardır. Bir vatandaş olarak uyulmayı zorunlu kılar. Tabii ki bu kuralların ilkeleri var. O toplumu belirleyen, tanımlayan genel kurallar var.

8) Resule ne gerek vardı, Allah kitabını direkt kullarına gönderemez miydi diyenlerimiz olabilir. Elbette Allah’ın her şeye gücü yeter. Istediği tercihi istediği gibi yapmak O’nun ilahlığının gereğidir. Yaptığından dolayı da herhangi bir şekilde sorulacak değildir. Öyle bir ihtimal olsa zaten Allah olmazdı. Işte Allah; insanlara vahy gönderme hususundaki tercihini resuller vasıtasıyla yapmış, ve Rabb’ımız Kitabında konuyu şöyle açıklamaktadır:

· ...Daha önce sana anlattığımız resullere ve sana anlatmadığımız resullere de (vahyetmiştik). Ve Allah Musa ile de konuşmuştu. (Bunları) müjdeci ve uyarıcı resuller olarak (gönderdik) ki resuller geldikten sonra bahaneleri kalmasın. Allah üstündür, hikmet sahibidir. (4/163-165)

· Şayet onları, ondan önce bir azab ile helak etseydik, ‘Rabbimiz bize bir elçi gönderseydin de böyle alçak ve rezil olmadan önce senin ayetlerine uysaydık’ derlerdi. (20/134)

Aslında niçin resul gönderildi sorusuna niçin kitap gönderildi sorusunu da ekleyebiliriz. Bu soruya da Kur’an’ın verdiği cevap resulün gerekliliğine verdiği cevap gibidir.

· Işte bu(Kur’an) mübarek bir kitaptır. Onu biz indirdik. Ona uyun ve korkun ki size rahmet edilsin. Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi. Biz ise onların okumasından habersizdik demeyesiniz. Yahut; Eğer bir kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk demeyesiniz. Işte Rabbınızdan açık delil hidayet ve rahmet geldi. Allah’ın ayetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir. Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri yüzünden azabın en kötüsü ile cezalandıracağız. (6/155-157)

9) Kur’an, Resulullah Hz. Muhammed’in diğer insanlardan farklı yönlerini de açıklamıştır:

a) Evlenme konusunda diğer mü’min erkeklerden farklıdır.(33/50-52)

b) Hanımlarının; Peygamberimizin vefatından sonra başkasıyla evlenmeleri yasaklanmıştır.(33/6,53)

c) Peygamber ve eşlerine ceza ve mükafat olarak diğer mü’minlerin iki katı bir ecir var.(33/30-33)

d) Resule diğer insanlardan daha çok saygı göstermek, onu alaya almamak, üzmemek, sesimizi Peygamberin sesinin üstüne çıkarmamak. Ona itaat etmek, onun önüne geçmemek.(49/1-5) de Kur’an’ın emirlerindendir.

Sonuç

Burada anlatmaya çalıştığımız konuların herbiri, başlı başına kitaplık çapta konulardır. Biz sadece değinmekle yetindik. Düşünenlere ışık tutalım, onları haberdar edelim istedik. Insanlar Kur’an’ı okudukça, onu düşündükçe, hayatlarında okuduklarını yaşadıkça, Kur’an onlara daha bir açılacaktır. Problemlerini daha bir çözecektir. Onları yenileyecektir, onları umutla, sabırla, azimle dolduracaktır. Onlara yaşadıkları çağa sahip olma gücü ve bilinci verecektir.

Rabbımız bize Kur’an’dan soracaktır. (43/43) Ahiretteki konumumuzu Kur’an’a karşı tavırlarımız belirleyecektir. Iman ettim demekle bizi kurtarmayacaktır. Allah bizleri sınayacaktır. Doğruları ve yalancıları ortaya çıkaracaktır.(29/1-5)

Risalet konusundaki, yani vahy/Kur’an ve Resul konusundaki anlayışlarımızı, Kur’an’ı ölçü alarak, Kur’an’ı merkez alarak yeniden sorgulamak ve kendimize Kur’an’i bir kişilik(veya Muhammedi bir şahsiyet), Kur’an’i bir anlayış kazandırmak zorundayız. Nasıl olsa Allah’a döneceğiz. O bizleri ve herşeyi görüp gözetmektedir. Herşeyin hesabını bir bir tutmaktadır.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Allah’ın hükümlerine, kanunlarına rağmen hüküm koyan her varlık, kişi, kurum. İslami hükümlerle yönetmeyen her yönetici.


http://www.kuranislami.com/sunnet/resulgercegi.html

15-11-2005 21:55

aspartam kardeş alıntı yapmak yerine bir kaç paragrafla kendi düşünceni açıklamanı tercih ederdim. biraz daha müslümanların kendi içindeki ayrımlarına tanık olduğunuzda, islam anlayışı diye ortak bir paydanın olmadığını farkedeceksiniz sanırım.

aspartam 16-11-2005 09:51

Sana ortak paydanın ne olduğunu söyleyeyim mi Ustedesis kardeş?
De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim." Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: "Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız." (Al-i İmran 64)


Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar (ilahlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de.. Oysa onlar, tek olan bir ilah'a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O'ndan başka ilah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir. (Tevbe 31)

Aliminyum 16-11-2005 13:06

Aspartam. Belki fazla soru sordum bilmiyorum. sen de tek bir konu üzerinde o kadar yoğunlaşmışsın ki diğerlerine bir cevap bulamadım.
Peygamberin insanüstü bir varlık olamayacağını her akl-ı selim sahibi kabul eder zaten. Normal ötesi birisi olsaydı, zaten Peygamber, yapıp ettikleriyle kendi tebasına örnek teşkil etmez olurdu. Ancak bu mevzuda ayrıştırılması gereken şey şu;
1) Peygamberin normal insan olarak yaptıkları: O da her insan gibi yer içer, evlenir, üzülür, ağlar, sevinir, evini süpürür, söküğünü diker, pabucunu yamar, deve güder, amelelik yapar(Mescid-iNebevinin inşasında mesela) vesaire. O da zamanın ve mekanın kaydıyla sınırlıdır. İçinde yetiştiği toplumun şartlarına göre davranacaktır. Mesela o devrin her Arabı gibi yemeği çıplak elle yer, tuvalet kültürü olmadığı için ihtiyacını bu iş için ayrılmış özel tenha yerlerde giderir, sarığını kah arkaya sarkıtır, kah yandan sarkıtır, kah hiç sarkıtmaz, saçını bazen uzatır omuzlarına indirir, bazen kulak memesine kadar kısa tutar. Bu gibi özellikleri Efendimizin Normal İnsan olması hasebiyledir. Elbetteki Peygamber yemeği çıplak elle yemiş diye biz de "Dinde aşırıya kaçarak" bütün yemekleri çıplak elle yiyecek değiliz, biz de def-i hacetimizi tenhalarda giderecek değiliz, biz de gerekmedikçe çobanlık yapacak değiliz, saçımız fırça gibiyse mesela sırf Peygambere benzemek amacıyla saçlarımızı omuzlarımıza indirmek estetik olarak çirkin olacaktır, cibbe giyip sarık takıp belimize de o devrin adetleri gibi 20 kiloluk kılıç kuşanarak devlet dairelerinde gezemeyiz. Bunlar anlamsız olur belki. Hatta Suyutinin bu konuda enteresan bir anektodu var, bizzat kendisi hakkında kendisi aktarır. Suyuti gençliğinde Peygamber aşığı, "Sünnet Delisi" bir adamdır. Çölde devesiyle giderken devenin hızlanmaması gereken yerlerde bile sırf Peygamber çölde devesiyle bazan hızlı gidermiş devesini hızlandırdığından bahseder ve bunun YANLIŞ olduğunu da ikrar eder, bu itiraftan da çekinmez. Bu dediklerine eyvallah.

2) Peygamber Peygamber olarak yaptıkları:

“Resul size ne getirdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının” (Haşr 7)

“Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah’a ve Resulü’ne (Allah ve Resulü’nün hükmüne) götürün.” (Nisa 59)

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve Allah’ı çokça zikredenler için Resulde güzel bir örnek vardır.” (Mümtehine 6)

Demek ki Peygamberin hayatında bizim için yöntem olarak belirlenmiş birşeyler var "O hevasından konuşmaz" hükmüyle anlatılmak istenen birşeyler var.

Yemek yiyiş tarzı, saçına sakalına bakımı, giyinişi değil belki ama namaz kılışı, eşlerine davranışı, toplumdaki uzlaşmazlıklara getirdiği çözümler, savaşlar sırasındaki tavırları, ehl-i kitaba ve putperestlere karşı tutumu, diğer devletlere karşı tutumu gibi birsürü mevzuda bir Müslümanın ne yapıp etmesi gerektiğine dair yığınla kaide var ortada. Peygamberin diğer Mümin erkeklerden farkları senin anlattıklarınla sınırlı olmamalı.

aspartam 16-11-2005 15:30

Aliminyum demişsinki:Yemek yiyiş tarzı, saçına sakalına bakımı, giyinişi değil belki ama namaz kılışı, eşlerine davranışı, toplumdaki uzlaşmazlıklara getirdiği çözümler, savaşlar sırasındaki tavırları, ehl-i kitaba ve putperestlere karşı tutumu, diğer devletlere karşı tutumu gibi birsürü mevzuda bir Müslümanın ne yapıp etmesi gerektiğine dair yığınla kaide var ortada. Peygamberin diğer Mümin erkeklerden farkları senin anlattıklarınla sınırlı olmamalı.
Sevgili kardeşim.Saymış olduğun örneklikler Kur'an da var zaten.Peygamberimizin namaz kılmasından tut,aile hayatı,müslümanlarla,müşriklerle,ehl-i kitapla ilişkileri,alış-veriş,güzel ahlak,doğruluk,adalet yani daha sayamayacağım kadar çok konuda Kur'an Allah'ın resulünü bize tanıtmıştır.Kur'an da sadece Hz.Peygamberin değil onlarca Peygamberin hal,hareket ve tavırları dile getirilmiştir.Kur'an böylesine kapsamlı bir kitapken ve bir Müslüman olarak benim ihtiyacımı gideriyorken ,şüpheli şeylere niye yaklaşayım?Sorarım sana Aliminyum kardeş;samimi ve ciddi bir şekilde Kur'an okudun da ,din adına ihtiyacın olan neyi bulamadın Kur'an da?

aspartam 16-11-2005 15:32

Aliminyum demişsinki:Yemek yiyiş tarzı, saçına sakalına bakımı, giyinişi değil belki ama namaz kılışı, eşlerine davranışı, toplumdaki uzlaşmazlıklara getirdiği çözümler, savaşlar sırasındaki tavırları, ehl-i kitaba ve putperestlere karşı tutumu, diğer devletlere karşı tutumu gibi birsürü mevzuda bir Müslümanın ne yapıp etmesi gerektiğine dair yığınla kaide var ortada. Peygamberin diğer Mümin erkeklerden farkları senin anlattıklarınla sınırlı olmamalı.
Sevgili kardeşim.Saymış olduğun örneklikler Kur'an da var zaten.Peygamberimizin namaz kılmasından tut,aile hayatı,müslümanlarla,müşriklerle,ehl-i kitapla ilişkileri,alış-veriş,güzel ahlak,doğruluk,adalet yani daha sayamayacağım kadar çok konuda Kur'an Allah'ın resulünü bize tanıtmıştır.Kur'an da sadece Hz.Peygamberin değil onlarca Peygamberin hal,hareket ve tavırları dile getirilmiştir.Kur'an böylesine kapsamlı bir kitapken ve bir Müslüman olarak benim ihtiyacımı gideriyorken ,şüpheli şeylere niye yaklaşayım?Sorarım sana Aliminyum kardeş;samimi ve ciddi bir şekilde Kur'an okudun da ,din adına ihtiyacın olan neyi bulamadın Kur'an da?

burkay 16-11-2005 15:51

SELMAM ASPARTAM VE ALIMINIYUM ... TARTISMANIZ NAKADAR GÜZEL BIR USLUP IÇINDE GEÇIYOR ... ASPARTAM GÖZÜME ILISEN BIR SORUN VARDI ALIMINYUMA ONU MERAK ETTIM : SORU SU : Sorarım sana Aliminyum kardeş;samimi ve ciddi bir şekilde Kur'an okudun da ,din adına ihtiyacın olan neyi bulamadın Kur'an da?
BEN SANA BIR SORU SORMAK ISTIYORUM BANA KURANI KERIMDEKI 6666 AYETINDE NAMAZI NE SEKILDE KILICAGIM SEKLINDE KI AYETI GÖSTERIRMISIN ?

aspartam 16-11-2005 16:05

Önce Kur'andaki ayet sayısında mutabık kalmamız lazım.

burkay 16-11-2005 16:25

SORUYU VEVAPLARMISIN LÜTFEN ? 6666 AYET DEMIYORUM OZAMAN ... KURANDA HANGI AYETDE VAR NAMAZI NE SEKIL KILACAGIMIZA DAIR ?

aspartam 16-11-2005 16:29

Yeri gelmişken onu da düzeltmemiz lazım.

burkay 16-11-2005 16:32

KURANI KERIMDE BANA NAMAZIN NASIL KILICAGINI YAZIYORMU ?

aspartam 16-11-2005 16:35

Kur'an da 6349 tane ayet vardır.

burkay 16-11-2005 16:48

SENIN GÖRÜSÜN SAYGI DUYARIM ... SORDUGUM SORUYA CAVAP VERIRMISIN ?

aspartam 16-11-2005 16:54

Bu benim görüşüm değil matematiğin görüşüdür.Ayetleri tek tek saydım.
Kur'an da namazın kılınmasıyla ilgili soruna gelincede,daha önce bu konuyla ilgili yazmıştım.Okunmadı veya anlaşılmadı demekki.Tekrar yazıyı alıntılıyorum.
ABDEST VE BOY ABDESTİ(GUSüL)

Kuran'da abdest, sadece ve sadece namazın bir şartı olarak anlatılır. Ayrıca camiye girerken, Kuran okurken, namaz dışındaki her hangi bir ibadet için abdestin, ve de boy abdestinin (gusül) alınmasına ihtiyaç yoktur. Kuran'da abdest ve boy abdesti birazdan vereceğimiz iki ayette geçer. Bu iki ayet dışında Kuran'da abdest ve boy abdesti ile ilgili hiçbir ayet yoktur. Yani abdest ve boy abdestinin ne yapmamız için gerektiği, ne zaman gerektiği, su olmazsa ne yapılacağı sadece bu iki ayetten anlaşılacaktır.

Ey iman edenler! Namaza kalktığınızda; Yıkayınız: yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi. Sıvazlayınız: başınızı ve topuklara kadar ayaklarınızı. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Eğer hasta veya yolculukta iseniz, veya biriniz ayak yolundan geldi ise, ya da kadınlara dokunduysanız, ve de su bulamamışsanız: Temiz bir toprakla yüzünüzü ve ellerinizi sıvazlayın. Allah size zorluk çıkarmak istemez. Allah sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor. Umulur ki; şükredersiniz.

5 Maide Suresi 6

Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de yolculuk hali müstesna yıkanıncaya (gusül edinceye, boy abdesti alıncaya) kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculuktaysanız, biriniz ayak yolundan gelmiş, yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin: Yüzlerinizi ve ellerinizi sıvazlayın. Allah affedici, bağışlayıcıdır.

4 Nisa Suresi 43

Şimdi sorularımızı sorup bu iki ayete göre cevap verelim:

1) Abdest ve Boy Abdesti Niçin Lazımdır?

Ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki; abdest de, boy abdesti de bir tek namaz için lazımdır. 5 Maide Suresi 6. ayetin başında abdestin namaz için alınması gerektiği söylenir. 4 Nisa Suresi 43 ayette de cünüp olanın yıkanmadan namaz kılamayacağı anlatılır.

2) Abdest Ne Zaman Alınır?

İki ayetin de son kısımlarına dikkat ederseniz, bize suyun gerekli olup da suyu bulamadığımız hallerde ne yapmamız gerektiği açıklanır. Suyun bize gerekli olduğunun açıklandığı hal ile, abdesti neyin bozduğu da açıklanmıştır. Burada "ayak yolundan geldiğinizde" diye çevirdiğimiz ifade bize abdestin ayak yolundan gelince alınması gerektiğini göstermektedir. "Ayak yolu" diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça'sı “gait”tir. Arapça bu kelime “çukur yer” anlamında olup, "ayak yolu, tuvalet" kelimelerine karşılık gelmektedir.(Kelimeyi "tuvalet" diye çevirmedik çünkü; "tuvalet" günümüzde küçük ve büyük tuvalet dışında başka amaçlarla da kullanılan bir yerdir. Oysa “ayak yolu” ile kastedilen yer, sırf bu iş için kullanılır.) Yani abdestin çukur yerlere yapılanlardan sonra alınması gerekmektedir. Bunun dışında tarif edilen hiçbir şeyle, ne kanın akması, ne deve eti yenmesi abdesti bozmaz. Ayetten abdesti neyin bozduğu açıktır. Kişiler "ayak yolunda", çukur olan yere ne yapıyorsa abdesti o bozar.

3) Boy Abdesti (Gusül) Ne Zaman Alınır?

"Abdest" ve "boy abdesti" Farsça'dan Türkçe'ye geçen kelimelerdir. Kuran'da geçmezler. "Boy abdesti" diye kastettiğimiz Kuran’da geçen cünüp olunca gerekli olan yıkanmadır. "Gusül" zaten Arapça "yıkanma" demek olduğu için "boy abdesti" yerine Türkçe "gusül" veya "gusül abdesti" diyenler olmuştur. Suyun gerekli olduğu diğer halin iki ayette de "kadınlara dokunma" olduğu söylenir.(Arapça'da da Türkçe gibi deyimler vardır. Türkçe'de de "kadınlarla beraber olma" "aynı odada yalnız kalma” anlamında değil "cinsel ilişkiye girme” anlamında kullanılır. "Kadınlara dokunma" ifadesi de Arapça'daki aynı manaya gelen bir deyimdir.) Yani boy abdesti kadınlarla cinsel beraberlikten sonra alınır. Zaten cünüp olunduğunda boy abdesti alındığını söylemiştik. Cünüplük, "cenb" kökünden türemiştir. Bu kelimenin kökünde "yakında olma, beraberlik” manaları vardır. Buna göre "cenabet" terimi beraberliğin en ileri seviyesi olan birleşmenin sonucuna ad olmuştur. Ayetin içinden boy abdestinin ne zaman alınması gerektiğine dair vardığımız sonucu "cünüp" kelimesinin manası da doğrulamaktadır. Cinsel bir birleşme dışında, şu şu hallerde boy abdesti almanın vacip (farzla sünnet arası, farza yakın uygulama) veya sünnet olması da Kuran'da yoktur. İsteyen istediği zaman, rahat ettiği zaman boy abdesti alır, fakat Kuran’dan çıkmayan bir hüküm ne farz, ne vacip, ne sünnet, ne de her hangi başka bir başlıkla kimseye yüklenemez. 5Maide Suresi 101. ayetinde açıklanmayan her şeyin affedildiği söylenmektedir. Bu yüzden Kuran’da açıklanmayan her hususta serbest olduğumuz dışında hiç kimse bu açıklanmayanlara ilave bir cevap aramasın.

4) Abdest Nasıl Alınır?

5Maide Suresi 6. ayetin başında abdesti nasıl almamız gerektiği anlatılır. Bu anlatımda "yıkayın" fiilinin ardından "yüz ve dirseklere kadar elleri" ifadesi geçer, "sıvazlayın" fiilinin ardından da "baş ve topuklara kadar ayakları" ifadesi geçer. Biri size "yıkayın banyoyu ve mutfağı, silin salonu ve antreyi" derse ne anlarsınız, antrenin yıkanması gerektiğini mi yoksa silinmesi gerektiğini mi? Herkes antrenin silinmesi gerektiğini anlar. Fakat Sünni mezhepten olanların hepsi ne hikmetse "sıvazlayın" fiilinden sonra geçen "ayakların” sıvanması yerine “yıkanması" gerektiğini savunmuşlardır. O zaman ayetteki bu ifade neden "yıkayın" fiilinden sonra geçmiyor? Ayette yukarıdan aşağı yapılacağının söylendiğini, sıvazlamanın ara izah olduğunu ve bir tek başın sıvazlanması gerektiğini söylemek de mümkün değildir. çünkü ayette önce yüz ve ellerden bahsediliyor, sonra başa çıkılıp, sonra aşağı ayaklara iniliyor. Bu yüzden ayakları topuklara kadar sıvazlamayı "yıkayın" fiiline göndermenin hiçbir mantığı yoktur. Bu düşünce uydurma Sünni hadislerinden türemiştir. Oysa Şiiler'deki bir çok hadise göre ayaklar elle sıvazlanır. Amacımız hadisleri hadislerle çürütmek değil, fakat Kuran'ı yeterli görmeyenlerin hadiste bile keyfi davrandıklarını göstermektir. Süleyman Ateş birçok sahabenin de ayaklarını sıvazlamayla yetindiğini belirttikten sonra ayetin Arapça'sından anlaşılanı şöyle açıklar: "Yüce Allah abdestte vücudun iki temel uzvunun yıkanmasını emretmiştir ki; bunlar yüz ve kollardır. İki uç uzvun da sıvazlanmasını emretmiştir ki; bunlar da baş ve ayaklardır. Yıkayınız fiilinden sonra iki tümleç getirmiştir. Bunlar yüz ve ellerdir. Demek ki yüz ve eller yıkanacaktır. Sıvazlayınız fiilinden sonra da iki tümleç getirmiştir, bunlar da baş ile ayaklardır. Demek ki bunlar da sıvazlanacak uzuvlardır. Ayette bu manayı son derece güçlendiren ince bir nokta vardır. Kuranı Kerim'de her kelime birbiriyle son derece uyumlu ve mütenasiptir. Şimdi "yıkayınız" fiilinden sonra gelen iki tümleçten ilki nasıl tek bir uzvu, ikincisi iki uzvu (yani iki eli) gösteriyorsa, "sıvazlayınız" fiilinden sonra gelen iki tümleçten de birincisi bir tek uzvu, ikincisi iki uzvu (iki ayağı) göstermektedir." (Süleyman Ateş, Kuran Ansiklopedisi, 1. cilt, Abdest bahsi).

Kısacası abdestte yüz ve dirseklere kadar eller yıkanır, baş ve topuklara kadar ayaklar sıvazlanır, ayrıca da bir şey gerekmez. İsteyen ağzını ve burnunu çalkalar, üç parmakla ensesini sıvazlar, serçe parmağı ile kulağını hilaller, ayaklarını topuklarıyla birlikte yıkar, her uzvunu yıkayışta Arapça dualar okur. Fakat bunları yapan bilsin ki bunların abdestle alakası yoktur. Abdesti Allah, Kuran’da açıklamıştır ve bunlar o açıklamada yoktur.

5) Boy Abdesti Nasıl Alınır?

Boy abdestinin cünüp iken alınması gerektiğini daha önce söylemiştik. Cünüpken ne yapmamız gerektiği iki kelime ile anlatılır. 5Maide Suresi'nde "tahare" kelimesi "temizlenmek", 4Nisa Suresi'ndeki "gasâle" kelimesi "yıkanmak" demektir. Boy abdesti için şuradan şuraya kadar yıkanın, ağzınızı, burnunuzu üçer kez çalkalayın, toplu iğne başı kadar kuru yer bırakmayın, sağ omzunuzdan başlayarak üçer kez su dökün ifadeleri geçmez. Böyle sınırlamalar olmadığından "gasâle" kelimesinden sadece "yıkanmak" anlaşılır.

"Tahare" kelimesi ile de bu yıkanma işleminde kirlerden arınmanın önemi anlaşılır. Bunu yerine getiren boy abdesti almış olur. Bir anne beş yaşındaki çocuğuna "Yıkan" dese, o çocuk bunu anlayıp yıkanır. Oysa koskoca adamlara "Yıkan" deniyor, fakat onlar "Nasıl yıkanıcam? Toplu iğne başı kadar kuru yer kalırsa ne olur? önce hangi omuzuma su dökücem?" diye sorup Allah'ın ayetini anlamıyorlar. üstelik bu anlamamanın kendi anlayışsızlıklarından kaynaklandığını da anlamıyorlar. Bir de Allah'ın kitabını eksik ilan edip, bu garip soruların açıklandığı kitapları dinin tam ve eksiksiz kaynağıymış gibi rehber ediniyorlar.

6) Su Bulunamazsa Ne Yapılır?

Normalde bir insanın su bulamama ihtimali çok azdır. Kuran'ın bu durumu açıklaması Kuran'ın gereğinde nasıl tüm detayları verdiğinin bir delilidir. Tüm bu durumlarda kişi suyun eksikliğini temiz bir toprağa teyemmüm ederek giderir. Temiz toprağa eller sürülerek yıkanamayan yüz ve eller sıvazlanır. Böylece namaza hazırlık suyun olmadığı zaman da sağlanmış olur.

Her iki ayetin de sonunda geçen Allah'ın bize güçlük çıkarmak istemediğine, bağışlayıcılığına, affediciliğine dair ifadeleri abdesti ve boy abdestini bir sürü gereksiz detaylar ve zorluklara boğanlar lütfen tekrar okusunlar.

KIBLEYE DÖNMEK

2Bakara Suresi 144,149 ve 150. ayetlerde Müslümanlar'ın nerede olursa olsunlar Mescidi Haram'a, Kabe'nin olduğu yöne dönmeleri söylenir. Bu, namaza düzen de veren bir uygulamadır. özellikle toplu kılınan namazlar bu sayede daha düzgün ve düzenli olur. 2Bakara Suresi 115. ayette nereye dönersek dönelim Allah'ın orada olduğu söylenerek, Kabe'ye dönmeye yanlış manalar yüklenilmesi, Mescidi Haram ve çevresinin putlaştırılması önlenir. Mevcut camiler Bakara Suresi'nin ayetlerine binaen Mescidi Haram'a doğru yapılmıştır. Müslümanlar kıldıkları namazı Mescidi Haram'a dönerek kılmaktadırlar. Müslümanlar kıbleyi biliyorlarsa (Mescidi Haram yönünü) oraya dönüp namazı kılar. Eğer yönü bulamazlarsa Allah'ın her yerde olduğunu bilip ibadetlerine devam ederler (2Bakara Suresi 115).

NAMAZDA KIYAFET, TEMİZLİK

Kuran’da namaz için özel bir kıyafet geçmez. Tek başına namaz kılan namazını istediği gibi kılar. Namazın toplu kılındığı yerlere gidenin güzelleşmiş, düzgün kıyafetle gitmesi iyidir (Bakınız 7Araf Suresi 31). 7Araf Suresi 26. ayette insanların avret yerlerini örtecek giyim tarzı olduğu gibi güzellik ve süs kazandıracak giyim tarzı da olduğu söylenir. Bundan beş ayet sonra 7Araf Suresi 31’de mescit yanında (namaz kılınan bölgede) süslenmeden bahsedilir. Baş örtüsü diye bir şeyin olmadığını kitabın 22. Bölüm'ünde, kitabın diğer kısımlarında ise erkeğin baldırını örtmesinin gerekmediğini gördük. Normalde olmayan bu zorunluluklar namaz kılarken de yoktur. Çünkü Kuran’da namaz kıyafeti diye özel bir kıyafet tarif edilmez.

2Bakara Suresi 125 ve 22Hac Suresi 26. ayetlerden namaz kılınacak bölgenin temizlenmesinin ve temiz tutulmasının önemi anlaşılır.

NAMAZ VAKİTLERİ

Kuran'da namazın, vakitleri belirlenmiş bir farz olduğu geçer (4Nisa Suresi 103). Korku zamanında bile namaz kılınmasını açıklayan Kuran, hiç şüphesiz farz namazlarının vakitlerini de eksiksiz olarak açıklamıştır. Namaz vakitlerinin açıklanmasından kastımız, farz olan namazların açıklanmasıdır. Namaz övülmüş bir ibadettir. Allah'a yönelmenin, Allah'ı hatırlamanın bir şeklidir. Bu yönüyle namaz her an kılınabilen, her an yerine getirilebilen bir ibadettir. Fakat her kılınan namaz, farz namaz değildir. örneğin gece yarısı fazladan namaz kılınabilir, fakat bu gece yarısı kılınan namazın farz olduğunu göstermez. Peygamber de, Peygamber’in yakınları da şüphesiz birçok kereler namaz kılmışlardır. Kuran'ın tek kaynak olduğunu unutan mezhepçi zihniyetliler bu namazların kimisini farz, kimisini sünnet ilan etmişler; Kuran’dan dini anlamak yerine, Peygamber yakınlarının hareketlerini kendilerince yorumlayarak din oluşturmuşlardır. Sünni mezhepler sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı diye beş namazı farz kılmışlardır. Şiiler üç vakit namazı farz kılıp bu vakitlerde beş vakit namazı birleştirdiklerini söylerler. Daha eski zamanlardaki Hariciler'in iki veya üç vakit kıldıklarına dair hadisler de vardır. Bu farz namazların dışında Kuşluk, Duha, Güneş, Ay tutulması, İstihare, Kadir, Regaip, Beraat gecesi namazları gibi birçok namaz da vardır. Vitir namazı ise kimilerine göre vacip olup farza yakındır, kimilerine göre ise sünnettir.

Savaş zamanı namazın kılınmasıyla ilgili bilgileri veren Kuran, hiç şüphesiz farz namazlarının vakitlerini de açıklamıştır. Kuran'dan delillendirilmeyen namazların belirli dönemlerde belirli kişilerce, halifelerce, hatta Peygamber tarafından kılınmış olması mümkündür. çünkü Kuran namazı över ve farz namazların haricinde de namaz kılınması elbette ki iyidir. Bu açıdan bakıldığında yukarıda adı geçen ve yukarıda adını geçirmediğimiz, fakat namaz kitaplarında adı geçen namazların kılınmış olması mümkündür. Fakat Kuran’da adı geçmeyen namazların, farz namaz olarak algılanması çok büyük hatadır. Bu noktadan olaya baktığımızda sorun, hadislerin yorumlanış şeklindeki hatalardan kaynaklanmıştır. Şimdi dinin tek kaynağı olan Kuran'dan farz olan namazları isim ve vakitleriyle birlikte öğrenelim.

SABAH (FECR) NAMAZI

Kuran'da namaz kelimesi "salat" kelimesi ile ifade edilir. "Bağlantı kurmak" tipinde manalara sahip olan "salat" kulun yaratıcısıyla kurduğu bağlantı, yani namaz için de kullanılır. “Salat” kelimesi “ikame” fiiliyle beraber “namaz kılmak“ manasında kullanılmıştır. "Salatı Fecir" yani "Sabah namazı" ismi 24Nur Suresi 58. ayette geçmektedir. "Fecir" gecenin karanlığında güneşin ilk ışıklarının çıkışını ifade eder. Bu bir süreçtir ki güneşin doğuşuna kadar devam eder. Nitekim varlığı adından belli olan bu namazın, 11Hud Suresi 114. ayette vakti de tam belli olmaktadır.

Gündüzün iki tarafında, gecenin yakınlarında namaz kıl. Güzellikler çirkinlikleri giderir.

11 Hud Suresi 114

Arapça'daki "nehar" "gündüz", "leyl" "gece" demektir. "Tarafeyinnehari" ifadesi gündüzün iki tarafını ifade eder. "Taraf" ise; "uç, dıştan bitişik bölüm” manalarına gelmektedir. Kuran'da geçtiği diğer ayetlerde de aynı anlamda kullanılır. Gündüzün başlangıcını güneşin doğuşu, günün bitişini güneşin batışı olarak alırsak günün iki tarafında sabah ve akşam namazları vardır. Bu zamanların tam anlaşılması için "zülefen minelleyl" ifadesi ile bu vakitlerin, aynı zamanda gecenin gündüze yakın zamanları olduğu vurgulanır.

Yani sabah namazı, ismi ile 24Nur Suresi 58. ayette geçer. Bu isim aynı zamanda sabah namazının vaktini de tarif eder. Ayrıca 11Hud Suresi 114. ayette sabah namazının vakti belirlenmiştir. Sabah namazı Kuran’daki ismiyle “Salatul Fecir” adından da belli olduğu gibi günün ilk ışıklarıyla başlar ve günün başlangıcı olan güneşin doğuşuyla biter.

AKŞAM (İŞA) NAMAZI

İşa namazının ismi de 24Nur Suresi 58. ayette geçmektedir. Sözlükten “işa” kelimesinin anlamına bakanlar, güneşin batışından havanın kararmasına kadar olan vakte, yani bizim Türkçe'de "akşam" dediğimiz vakte "işa" denildiğini görürler. 12 Yusuf Suresi 16 ve 79Naziat Suresi 46. ayette de aynı kelime geçmektedir. Diğer iki ayetteki aynı kelimeyi "akşam" diye çeviren bazı çevirmenlerin, bu kelimeyi Türkçe bir kelime olan "yatsı namazı" diye çevirmeleri, mezhep izahlarının etkisinde kalmalarındandır. Bu çeviri "yatsı namazı" diye mezheplerin tarif ettiği namazı Kuran'ın da farz kıldığı izlenimini vermektedir ki bu yanlıştır. Fakat "yatmak" kökeninden gelen "yatsı" kelimesinden kasıt "işa namazının" yatmadan önce kılınan son farz namaz olması ise bu doğrudur. Ayette buna işaret de vardır:

Ey iman edenler! Yönetiminiz altındakilerle, ergenlik yaşına gelmemiş olanlarınız sizden üç vakitte izin istesinler. Fecir(Sabah) namazından önce, öğle vakti elbisenizi çıkardığınızda, işa(akşam) namazından sonra. çıplak olabileceğiniz üç vakittir bunlar.

24 Nur Suresi 58

Son namazı kılmak için mescide giden, topluca namazı kılan kişi bu namazdan sonra mescide gitmeyeceği için muhtemelen üzerini değiştirecektir. Ev kıyafetine bürünecektir. Bu yüzden yatmadan önceki son namaz işa namazı olarak düşünülüyorsa bu doğrudur. Yoksa vakit olarak akşamı ifade eden bir kelime, namaz kelimesiyle birleşirse bambaşka bir vakit olan yatsıyı ifade eder deniliyorsa, bunun yanlışlığı ortadadır. Bu ayette son farz namazın akşam namazı olduğunu destekleyici bir ifade tarzı vardır. Arapça sözlüklerden "işa" kelimesinin manasını araştıran herkes, "işa" kelimesinin "güneşin batışından gecenin karanlığına kadar olan zaman dilimi"ni ifade ettiğini görecektir.(Evdeki çocukların çıplaklığın mümkün olduğu vakitlerde izinsiz odalara dalmamalarını öğütleyen bu ayetten bir sonraki ayette, bu çocukların ergenlik yaşına gelince, her zaman özele saygı gösterip, izin alarak ebeveynlerinin odalarına girmeleri öğütlenir.)

Akşam namazının vaktinin anlaşıldığı ayet (11Hud Suresi 114) sabah namazında belirttiğimiz ayettir. Gündüzün iki tarafında kılınan namazlardan biri sabah namazı olunca, diğeri de bu namazın simetriği olan akşam namazıdır. Bu namazın vakti de aynı şekilde gecenin gündüze yakın olan zamanıdır. Bu ayet dışında akşam namazının vaktini belirleyen bir ayet daha vardır:

Güneşin sarkmasından, gecenin kararmasına kadar namaz kıl. Fecir(sabah) vakti Kuran'ı, fecir(sabah) vakti Kuran’ına tanık olunur.

17 İsra Suresi 78

Gecenin kararması, akşamın bitiş vaktini vermektedir. Işığın alametlerinin tamamen yok olmasıyla akşam namazının vakti biter. Bu durumda da "güneşin sarkması" ifadesi güneşin ufukta batışını belirler. Böylece güneşin batımı ve gecenin kararmasının arasındaki vakit, namaz vakti olarak belirtilir. Bu ayetin devamında sürekli akşam namazıyla beraber geçen sabah namazının vaktinin vurgulanması da ilginçtir. Fakat bu ayette sabah namazı değil, sabah Kuran okumak vurgulanır. Demek ki sabah namazının vaktinin içinde veya namazın dışında Kuran okumaya özel bir önem vermek gerekir. Görüldüğü gibi akşam ve sabah namazları isimleriyle beraber Kuran'da geçerler. üstelik bu isimler namazın kılınacağı vakti de ifade ederler. İlaveten sabah ve akşam namazının zamanı da açıklanmıştır. üstelik 24 Nur Suresi 58. ayette sabahın günün ilk, akşamın günün son namazı olduğuna işaret vardır.

VUSTA (ORTA, EN İYİ) NAMAZI

Vusta namazına delil olarak 2Bakara Suresi 238. ayet gösterilir.

Namazları koruyun. Ve vusta (orta, en iyi) namazı da.

2 Bakara Suresi 238

Sabah ve akşam namazının vakitlerini çıkardığımız ayetler ve bu ayet dışında namaz vakitlerinin çıkartılabileceği hiçbir ayet yoktur. Demek ki namaz vakitleri bu ayetlerden anlaşılacaktır. Günün bir ucundaki namaz sabah namazı, günün diğer ucundaki namaz da akşam namazı olunca orta namazını bu iki namazın ortasında aramak lazımdır. Tüm kültürlerde günün uyanmayla başladığını, gecenin dinlenmemiz için yaratıldığını, geceleyin kalkıp ibadetin bir tek Peygamberimiz'e has kılındığını (17İsra Suresi 79) düşünürsek orta namazı, sabah ile akşam namazının arasında gündüz kalan vakit olur. "Vusta" kelimesine "orta" manasının verilmesinden günün ortalarında kılınan bir namaz olduğunu düşünenler olabilse de bu kelimeyi sınırlayan hiçbir ifade olmadığı için sabah ile akşamın arasında kalan tüm zaman dilimini, bu namazın vakti olarak kabul etmek gerekir. Vusta namazı ifadesinden, orta namazı sonucuna varıldığında "vusta" kelimesi hem namazın ismini, hem zaman dilimini belirleyen kelime olur.

Diğer bir görüşe göre "vusta" kelimesinin "en iyi" manasına sahip olduğu, bu kelimenin bir namazı belirtmediği, ayetten namazların korunması ve en iyi şekilde kılınmasının anlaşıldığı söylenir. "Vusta" kelimesi üzerinde bir inceleme bu konuya açıklık getirecektir. 2Bakara Suresi 143, 5Maide Suresi 89, 68Kalem Suresi 28, 100Adiyat Suresi 5 ayetlerinde de bu kelime geçer. Bu ayetleri inceleyerek "vusta" kelimesini anlamaya çalışabilirsiniz.

Görüldüğü gibi Kuran'da namazın beş vakit olduğuna dair bir ifade yoktur. Namazın uzunluğu, rükuda, secdede ne söyleneceği de Kuran'da geçmez. Aslında hadislerde de namazın uzun mu, kısa mı olduğu, rükuda, secdede ne söylenmesi gerektiği bulunmaz. Bugünkü anlatılan namazın uydurma dolu hadislerle bile açıklanması mümkün değildir. Namazdaki birçok husus tamamen mezhep kurucularının şahsi görüşleriyle oluşmuştur. Peygamber'in hem çok uzun hem de çok kısa namaz kıldığına; uzun rüku, uzun secde ettiğine dair de birçok hadis vardır. Ama mezhepçiler, rükuları üç "Subhane rabbiyel azim", secdeleri üç "Subhane rabbiyel ala" ifadeleriyle belirlemiş, taklitçilerini sadece bu ifadelere mahkum edip, Allah'ın serbest bıraktığını gereksiz yere sınırlamışlardır. Normalde rükuda ve secdede belirli ifadeleri söylememizin gerekip gerekmediği, namazın süresinin kişinin şahsi görüşüne bırakıldığı, Kuran'dan anlaşılacağı gibi hadisler doğru yorumlansaydı da anlaşılabilirdi. Mezhepler serbest bir alanı kendi belirlemeleriyle dondurmuşlardır.

Hadislerin hepsinden namazın beş vakit olduğu da çıkmaz. Birçok hadisten Peygamberimiz'in üç vakit namaz kıldığı çıkar. özellikle Şiiler üç vakit namaz kılarken bunu kendi hadislerine dayandırırlar. Şiiler'in üç vakit kılıp, bu üç vakitte beş vakit namazı birleştirmelerinin, iki ekol arasında orta yol bulma gibi bir çabadan kaynaklandığını sanıyoruz. Kuran'ın hiçbir yerinde birleştirme(cem) diye bir konudan bahsedilmez. Kuran'a göre namaz belirttiğimiz vakitlerde farzdır. Eğer üç vakit namaz kılıp, bu üç vakitte beş veya yirmi vakit namaz kılıyorsanız yine de üç vakit kılmış olursunuz.

Yatsı namazını kılacak kişi ben beş vakit namazı yatsı namazında birleştirdim dese de bir tek yatsı namazını kılmış olur. çünkü namazı, farz olan vakit namazı yapan, kılınan rekat sayısı değil, belli bir vakitte kılınır oluşudur. Şiiler gibi Ehli Sünnet'in Şafi, Maliki, Hanbeli mezhepleri de namazları birleştirme konusunda çok toleranslı olmuşlardır. Bir kısmı hiç sebepsiz, bir kısmı şiddetli yağmurda bile namazların birleştirilebileceğini düşünmüştür. Yani mezheplere göre; Peygamber beş vakit namazı üç vakitte cem etti (birleştirdi) diyenler, aslında namazın üç vakitten çok olamayacağını kabul etmiş olurlar. Namazın minimumu farz namazlar kadardır. Namazın fazladan kılınması gayet doğaldır. Farz namazların beş ilan edilmesi Sünni mezheplerin bir yorumudur. Eğer namaz beş vakit olsaydı, Kuran'dan bunların ismi, vakti belli olurdu. Kuran'da Peygamber'e özel, fazladan ibadet vakti bile belirtilmişken (17İsra Suresi 79), tüm Müslümanlara farz olan bir namazın vaktinin belirtilmemesi hiç mümkün müdür? Evvelki ayetlerden görüldüğü gibi, Kuran'da belli olan namazlar vardır. Neden vakti belli olmayan ikindi gibi, yatsı gibi namazların farz olduğunu düşünelim? Tahminimiz bazı kişiler Allah'ı zikretme (hatırlama), Allah'ı tespih etme (yüceltme, yönelme) ile ilgili ayetlerdeki tespih, zikretme faaliyetlerini düzene koymak için fazladan namazlar farzlaştırmışlardır. Zikretme ve tespih faaliyetlerini namaz kılarak yapmak güzel bir yöntem olabilir ama Allah'ın farzlaştırmadığı şekilde bu vakitleri namaz vakti olarak farzlaştırma kabul edilemez.

17 öyleyse akşama erdiğinizde de, sabaha erdiğinizde de tespih (yüceltme, yönelme) Allah'adır.

18 övgü O'nundur. Göklerde ve yerde, günün sonunda, öğleye erdiğinizde.

30 Rum Suresi 17,18

KAZA NAMAZI VAR MI?

Bir kez daha belirtmek istiyoruz ki hangi namazların farz olduğu Kuran'dan çıkar. Farz namazlar Allah'ın bizi belli vakit dilimi içinde her gün kılmaya mecbur ettiği namazlardır. Kuran, Nisa Suresi 103. ayette bize namazın vakitli farz olduğunu, Mearic Suresi

23. ayette bu farzın hayat boyu sürekli gözetilmesi gerektiğini söylemektedir. Kuran'da kaza namazı diye bir kavram yoktur. Namazı kılmayan, kaçıran Allah'a bunun için tövbe eder, daha sonra titiz bir şekilde namazlarını kılmaya devam eder. Allah oruçta tutmadığımız günler sayısınca başka günlerde oruç tutmamızı söylemiş, bunun kapısını açmıştır. Allah istese namaz için de aynısını yapardı. Bu yüzden kimse namaza başlayacak kişileri geçmişteki şu kadar... namazı kaza etmen gerek diye yanlış yönlendirmesin.

Bizim bu yazıdaki amacımız namazın farzını, farz olmayandan ayırmaktır. Allah'ı anmak, hatırlamak için kılınan her namaz makbuldür. Namaz günde beş vakit de kılınır, on vakit de kılınır, kırk vakit de kılınır. Namazın farz olan vakitleri bize mecbur olduğumuz alt sınırı belirtir, üst sınır ise serbesttir. Tahminimizce mezhepler bu üst sınırın serbestiyetinden dolayı fazladan namaz kılan sahabeleri görüp; ikindi namazını, yatsı namazını, vitir namazını farzlaştırmışlardır, vacipleştirmişlerdir. Eğer Kuran'dan namazın farzlarını anlama yerine, şahısların hareketlerinden farzları anlamaya kalksaydık, o zaman karşımıza evvabin namazı, kuşluk namazı, küsuf namazı gibi bir sürü ilave namazlar daha çıkardı. Sonuçta her konuda olduğu gibi namazda da Kuran'da ne yazıyorsa din yalnızca odur. Allah kitabında hiçbir eksiklik bırakmamıştır.

Nitekim Hac ibadetinde hacılara üç vakit namaz kıldırılmaktadır. Hac için Kuran'da bir sürü detay verilirken (saçını hastalıktan dolayı kısaltanın ne yapması gerektiği bile) niye Kuran'da Hacda namaz vakitlerinin azaltılması geçmiyor? Namaz eğer ki beş vakit farz ise hacılara neye dayandırılarak daha az namaz kıldırılıyor?

BEŞ VAKİT NAMAZ NEYE DAYANDIRILIYOR

Namazın beş vakit olmadığı ikindi, yatsı namazlarının farz olmadığı, daha İslamiyetin ilk yıllarında Hariciler ve Mutezile tarafından da savunulmuştur. Namazın illaki beş vakit olduğunu ispata çalışanların bunu gerçekleştirmek için uydurduğu hadis ise korkunçtur. Daha evvel de belirttiğimiz bu hadise göre Peygamberimiz miraçta Allah'ın huzuruna çıkar ve Allah namazı elli vakit farz kılar, daha sonra Hz. Musa'ya rastlayan Peygamberimiz'i Hz. Musa, bu kadar namazın çok olduğu, ümmetin buna güç yetiremeyeceği şeklinde uyarır, sonra Peygamberimiz Allah'tan indirim ister, Allah da namazın sayısını indirir. Yolda Hz. Musa yine bu kadar namaz vaktinin de çok olduğunu söyler. Bu git gel böylece namaz beş vakte inene kadar dokuz kez gerçekleşir. Nitekim namazın sayısı beşe gelince Hz. Musa yine indirimi tavsiye etse de Peygamberimiz artık utandığı (!) için namaz indirimi durur. Bu hadise göre Allah insanların kaç vakit namaza güç yetireceğini bilmez, Peygamberimiz ise hiçbir şeyden haberi olmayan bir garibandır. Hz. Musa ise hem Peygamberimiz'in akıl hocası, hem Allah'ın hükmünün düzelticisi, hem de bizim kurtarıcımızdır. Namazın beş vakit farz kılınmasının hikayesi işte böyle kabul edilemez bir hadise dayanır. Namazın beş vakit olduğu Kuran'a değil işte böyle izahlara özellikle de bu hadise dayandırılmaktadır. Miraçtan önce namazların sabah ve akşam olmak üzere yalnızca iki vakit kılındığını söyleyen hadislerin olması da (Bakınız Buhari 1/93 Tecrid Tercemesi 2/233, Hadis no 228) namazın vakitlerinin bu "miraç hadisiyle" arttırıldığının delilidir. Namazlar daha evvel iki vakit olarak kılınıyorsa, sonradan ilave edilen üç namaz niye Kuran'da geçmemektedir? Kuran'da sadece Bakara Suresi 238. ayetteki ifadeyle "orta namazı"nın sonradan ilave edildiği iddia edilebilir. Peki 4.,5. namaz olan ikindi ve yatsı namazları hangi Kuran ayetinden çıkarılacaktır, bunların ismi niye Kuran'da yoktur? (Orta namazı veya en hayırlı namaz manasına gelen ifadeyi Salatı Vusta maddesinde açıkladık) Allah ve Peygamberimiz'e iftira olan böyle hadisler yerine Kuran'da doğruyu arayanlar, namaz hakkında gerekli bilgiye kavuşacaklardır. Kuran'la yetinmeyip dini pratiklerini uydurma hadislere dayandırmaya çalışanlar ise örneğini gördüğümüz gibi mantıksızlıklar, iftiralar, çelişkiler içinde kalacaklardır.

NAMAZIN KAPSADIKLARI

Namaz Allah'ı zikretmek (hatırlamak) için yapılan bir ibadettir (20Taha Suresi 14). Fakat Allah'ı zikretmekten farklı olarak namaz belli vakitlerde farz kılınmıştır, abdestli olarak yerine getirilmelidir ve belli hareketleri de kapsar. Namaz öyle bir ibadettir ki savaş sırasında bile yerine getirilir. 4Nisa Suresi 102. ayette savaş durumunda bir grubun namaz kıldığını, diğer grubun ise nöbet tuttuğunu görüyoruz. Secde edildikten sonra diğer grup ilk grubun yerini alıp namazını kılmaktadır. Burada savaş tehlikesinin olduğu bir durumda bile namazın secde de dahil olmak üzere (secde kişinin en savunmasız halidir) yerine getirildiğini, fakat nöbetleşe, silahları bırakmadan, düşmana fırsat verilmeden bunun yapıldığını görüyoruz. Eğer savaşta dahi vakitli farz olunan namaz böyle yerine getiriliyorsa, normal zamanında namazın kıyamı, rükusu ve secdesi ile yerine getirilmesinin önemi daha iyi anlaşılır.

Kuran’dan (14İbrahim Suresi 40) namazın Hz. İbrahim'den beri varolan bir ibadet olduğunu anlıyoruz. Hz. İbrahim'in ibadet evi Kabe'yi ele geçiren, Allah'a ortak koşucu putperestler bile namazı sapkın bir şekilde olsa da uygularlardı (8Enfal Suresi 35). Kuran evvelki nesillerin de uyguladıkları namaz alışkanlıklarını şehvetlerine uyma sonucu bıraktıklarını söyler (19Meryem Suresi 59).Yani Peygamberimiz zamanında, namaz "salat" denildiğinde namazın ne olduğu ve hareketleri kişiler tarafından anlaşılırdı. Aynen günümüzde de namaz denilince, namaz kılmayan kişilerin bile namazın hareketlerini, Allah'a yönelmeyi ve ibadet etmeyi anladıkları gibi. Kuran'da hareketli ibadet manasında üç kelime geçer. Bunlar "kıyam(ayakta durma)", "rüku(eğilme)", "secde(yüz üstü yere kapanma)"dir. Kuran'da İbrahim Peygamber'in makamının namaz yeri edinilmesi, evin temiz tutulması geçer (2Bakara Suresi 125). 22Hac Suresi 26. ayette ise evin kıyam, rüku ve secde edenler için temiz tutulması emredilerek namazın üç hareketinin ne olduğu bir arada gösterilmiş olur.

Namazın en önemli bölümü ve özelliği ise namazda Allah'ın hatırlanmasıdır(zikredilmesidir). Nitekim 20Taha Suresi 14. ayetten namazın kılınmasındaki gayenin, Allah'ın hatırlanması olduğunu anlarız. Kuran'da, namazda Kuran okunmasına dair bir ifade geçmez. Fakat Kuran bize tanıtılırken, Kuran'ın "zikir" yani hatırlatma olduğu söylenir. Böylece biz namaz kılarken, edeceğimiz duada, Allah'a yakarışta, rehberimizin Kuran olduğunu anlarız. örneğin Allah'ın bağışlayıcılığı, merhameti, her şeyi yaratması, cenneti, cehennemi, bilgisinin sonsuzluğu hep Kuran'dan öğrenilir. Namazda da merhametli, bağışlayıcı... bir Allah'ın karşısında olduğumuzu bilir, ona göre Allah'ı zikreder(hatırlar), ona göre Allah'a yöneliriz. Yani namazda illa ki Arapça Kuran okumak zorunda değiliz. çünkü namazda Kuran okuyun diye bir emir bile yokken, Arapça Kuran okumak gerektiği nereden anlaşılacaktır? Fakat namazda Allah'ı zikrederken Kuran'daki bilgileri kullanırız. örneğin Arapça "Kul huvallahu ahad" dememize illa ki gerek yoktur. Bunun yerine "De ki Allah birdir" şeklinde tercümesini okuyabiliriz. Veya "De ki" diye seslenişe gerek yoktur diye düşünüp "Allah birdir" diyebiliriz. Veya edeceğimiz duanın akışına göre "Allah'ım sen birsin..." şeklinde dua edersek, zikir olan Kuran'ın rehberliğinde zikir yapmış, yani Allah'ı hatırlamış oluruz. Kuran'ın bize verdiği mesaja, öğrettiği hatırlama şekline göre Allah'a yönelirsek, böylece Kuran'a göre namaz kılmış oluruz. Bu şekilde namaz kılmanın, Arapça bilmeden, Arapça ayetleri ezberden tekrarlayarak kılmaktan daha iyi olduğu kanaatindeyiz. Çünkü kişi ezberlediklerini tekrarladığında çoğunlukla söylediği kelimelerin farkına varmaz. Beyinde kodlu olan sözler otomatik olarak ağızdan çıkar ve çoğu zaman kişi ne söylediğinin farkında değildir. Hele kişi bilmediği bir dildeki metinleri ezberleyip tekrarlıyorsa durum tam bir felaket olur. Arapça bilmeyip, her harekette aynı sözleri tekrarlayarak namaz kılanlara, kıldıkları namazların kaçında, söylediklerinin ne kadarının farkında olduklarını bir sorun, bir araştırın, bu şekilde kılınan namazın sakıncalarını anlayacaksınız. İnsan, yaratılışı gereği ezberden okuduğu sözleri düşünmeden tekrarlayabilir. Her gün, hep aynı ayetler bilinmeyen bir dilde tekrarlanınca, Allah'ı zikretme(hatırlama) yerine bilinçsizce tekrarlar yapılmış olur. Birçok kişinin namaz kılarken akıllarına başka şeyler geldiğini söylediklerine tanık olursunuz. Tabi ki ezber bir namazda akla namazla alakası olmayan çok şey gelebilir. Çünkü beyin ezberde olan bir şeyi söylerken düşünmek zorunda olmadığı için başka şeyler düşünebilir. Allah içkili kişilerin bile namaz kılmalarını istemiş fakat onlara bir şart koşmuştur: "Ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın" (4Nisa Suresi 43). Böylece Allah sarhoşların ne söylediklerinden habersiz oldukları için namaz kılmalarını istemediğini bildirmiştir. Peki ayık kafalıyken hem bilmediği bir dilde, hem de ezbere Arapça Kuran okuyup ne dediğini bilmeyenlerin durumunun bu sarhoşlardan farkı nedir? Bunların namazlarında yerine getirmedikleri unsur olan "Ne söylediklerini bilmek", sarhoşların yerine getirmediği unsurla aynı değil midir?

Kuran'da (2Bakara Suresi 45) sabırla, namazla Allah'tan yardım dilemek geçer. Peki ana dilinde namaz kılmayan kişi kendi özel derdiyle ilgili özel duygularını nasıl dile getirip de Allah'tan yardım dileyecektir. Ana dilde ibadete karşı çıkanlar, bu ayetin hükmünün yerine gelmesini engellemiş olmuyorlar mı? Kişiler sayılara, törenlere, açılara, teferruatlara boğulmuştur. Fakat Allah'ın en çok istediği unsur uygulanmamaktadır. Allah namazın gayesinin kendisinin hatırlanması olduğunu söyler. Mezheplerin anlattığı namaz şekliyle ayaktayken ellerin bilekten tutulması, rükuda sırtın açısı, secdede önce alnın, sonra burnun yere konuşu, oturuşta bir ayağın dik, diğerinin yatık oluşu gibi Kuran'da olmayan nice teferruatlar harfiyen yerine getirilir. Ama Allah'ın hatırlanması; bu Arapçaperestlik, ezbercilik, teferruatçılık yüzünden gölgelenir, engellenir. Eğer "Hayır böyle bir şey yok" diyorsanız, etrafta bahsettiğimiz şekilde namaz kılan birçok kişiyi sorgulayıp söylediklerimizin doğruluğunu tartın. Bu satırları yazanların bir çoğu da daha evvel mezheplerin anlattığı şekilde dini öğrenmeye başladıkları, o şekilde namaz kıldıkları için kılınan namazın nasıl olduğundan haberdardırlar. Düzgün kılınan namazla:

1 Allah hatırlanmakta, kişi ne söylediğinin farkında olmaktadır (20Taha Suresi 14).

2 Namazda huşu olmaktadır. Huşu kelimesine kalpsel ürperti, derin saygı manaları verilmektedir (23Müminun Suresi 2).

3 Namaz kişiyi çirkin davranışlardan ve fiillerden alıkoymaktadır (29Ankebut Suresi 45).

Düzgün kılınmayan bir namaz birçok kişi tarafından iyi bir niyetle yapılmış olabilir. Fakat sonuç yine de papağanvari bir tekrarlama ve sarhoşvari bir şekilde ne söylediğini bilmeden bir namaz olmaktadır. Bu yüzden kişinin ana dilinde ne söylediğini bilerek ibadet etmesi, papağanlıktan ve sarhoşvarilikten kurtulup, Allah'ın muradını yerine getirmesi için çok önemlidir. Ana dilde ibadet kişinin söylediğinin farkında olması demektir. Bu ise gerçek manada hatırlamanın(zikir) oluşması için zaruridir. Ana dilde ibadet, bir ruhsat, bir kolaylık olarak görülmemelidir. Ana dilde ibadet, kişinin yaratıcısı ile gerekli olan bağı kurması için olmazsa olmaz şarttır. Siz kitlelerin hepsinin ana dili gibi Arapça öğrenemeyeceği veya İslam'ın Arap ırkının dini olmadığı kanaatindeyseniz, bu fikri kabullenmekte zorlanmayacaksınız demektir.

Ayrıca Cin Suresi 18. ayete göre namaz kılınan yerlerde Allah dışında kimseye yakarılmamalıdır. Peygamberlerden, evliyalardan, ölmüşlerden yardım istemek Müslümana yakışmaz. Müslüman bir tek Allah'a yalvarır, gücün bir tek Allah'ta olduğunu bilir.

NAMAZDA REKAT VE SAYISI VAR MI?

Kuran'ı okuduğumuz zaman Kuran'da rekat diye bir kavramın geçmediğini görürüz. Allah istese Kuran'da namazların rekat sayılarını belirtirdi. Namazda Allah'ın anılması, kıyam, rüku, secde gibi şartları gördük. Rekattan kastedilen kıyam, rüku ve secdeden oluşan düzenin kaçar defa tekrarlandığıdır. Günümüzdeki uygulamaya bakarsak sabah iki, öğlen dört, akşam üç şeklinde, namazlara ayrı rekatlar biçildiğini görürüz. Oysa rekatların bu şekilde ayrı sayılarda olması, "namaz kaç rekat istenirse o kadar kılınır, isteyen iki, isteyen sekiz, isteyen yirmi rekat kılar" şeklinde de anlaşılabilir (İsteyen istediği kadar rekat kılınca, yani istediği sayıda kıyam, rüku ve secde yapınca rekat sayısı önemsiz olmuş olur). Demek ki bu ayrı rekatların farzlaştırılma süreçleri de mezheplerin bir yorumu sonucudur. Sahabeler, hatta Peygamber namazlarda bir düzen olsun diye kıyam, rüku, secde şu kadar olsun şeklinde bir düzenle namaz kılmış olabilirler. Namazlarda şaşırılmamasını sağlayan, toplu ibadetlerde kolaylık getiren bu tip uygulamalar yapılmış olabilir. Nitekim namaza başlarken elleri kaldırıp namaza başladığını göstermek, namaz bitince sağa, sola selam vererek veya bazı mezheplerde elleri dizlere vurarak namazın bittiğini göstermek gibi uygulamalar da böyledir. Bu uygulamalar belli amaçlara yönelik yapılabilir. Kuran'da bu uygulamaları yasaklayıcı bir ifade yoktur. Fakat Kuran'da geçmeyen bu tür uygulamaları farzlaştırmak kabul edilemez. Kişi on rekatlı namazı üç dakikada kılabilir, fakat bir rekatlı bir namazda saatlerce kalıp Allah'ı daha çok anabilir. Yani namazda rekat sayısının önemli olması için bir sebep gözükmemektedir. Allah da insanları namazda bu şekilde bir sayıma mecbur etmemiştir. Abdestte su bulunmayınca ne yapılması gerektiğini açıklayan Allah, eğer namazda rekat sayısı şeklinde bir farz olsaydı, onu da açıklardı.

Bazıları Nisa Suresi 101,102,103. ayetlerdeki savaş zamanı kılınan namazda namaz kısaltılmasında bir günah olmaması ifadesinden, namazın iki rekat olduğunu çıkarmaktadır. "Eğer ki kısaltılmış namaz bir rekat kılınıyorsa, tam kılınması iki rekattır" demektedirler. Peygamber'in burada iki gruba namaz kıldırdığı için iki rekat olarak kıldırmasını da delil olarak göstermektedirler. Bizce namazı kısaltmaktan kasıt, rekat olarak kısaltmak değil, zaman olarak kısaltmaktır. çünkü daha evvel dediğimiz gibi, bir rekatlık namaz saatlerce sürebilir. İki rekat namaz yarım dakikadan kısa bir sürede bitirilebilir. Savaşta düşmanın vereceği zarar kaç secde, kaç rüku yapıldığıyla değil, namazın vakit olarak ne kadar sürdüğüyle alakalıdır. üstelik daha evvel değindiğimiz gibi Kuran'da rekat diye bir kavram yoktur. Birçok konuyu rekatlara endeksli düşünmemiz sanırız geleneksel alışkanlıklarımızdan kaynaklanmaktadır. 4Nisa Suresi 103. ayetteki "üzerinize bir günah yoktur" diye tercüme edilen "La cünahun" ifadesi; Kuran'da, kimi yerlerde Müslümanlar'ın endişelerini yok etmek için kullanılır. örneğin 2Bakara Suresi 198. ayette hac veya umreye gidenlerin Safa ve Merve'yi tavaf edebileceğinin belirtilmesi için "La cünahun" ifadesi kullanılır.

Eğer bu ayet olmasaydı da Müslümanlar'ın bu bölgeyi tavaf etmesine engel bulunmazdı. Fakat belli ki Müslümanlar'ın zihnindeki endişelerin yok edilmesi için "La cünahun" ifadesi kullanılmıştır. Aynı şekilde Müslümanlar'ın namazı kısa kılmasında bir sakınca olmadığı ifadesi namazın belli bir uzunlukta olmasından dolayı değildir. Uzunluğu belirten böyle bir ayet yoktur. Fakat tahminimiz savaştaki tehlike durumunda namazı çabucak kılan Müslümanların "Namazı baştan mı savdık?" gibi endişeye kapılmalarından dolayı, savaş halinde namazı kısa kılmalarında bir sakınca olmadığı söylenmiştir. Aynı şekilde Bakara Suresi 198. ayette de "La cünahun" ifadesi Hacda lütuf ve bereket aranmasında bir sakınca olmadığını belirterek bir endişeyi yok etmek için kullanılmıştır. Bu ifade olmasa yine de Hacda lütuf ve bereket aramak sakıncalı olmayacaktı.
Zaten mantıklı düşününce rekat sayısının namazın özüne ne kadar katkısı olabilir ki? Rekat sayısı kişinin Allah'ı daha fazla anmasını sağlayan bir unsur değildir ki! Kişi namazı daha uzun süre kılarak Allah'ı daha çok anabilir. Sürenin ise rekatla bir alakası yoktur. üstelik rekat sayısıyla namazı kalıba sokanlar, aynı namazın birkaç defa kılınmasını sakıncalı görerek, kişilerin Allah'ı hatırlamalarını (zikretmelerini) kısıtlamışlardır. Namazda Allah'ın hatırlanması (zikredilmesi), kıyam, rüku ve secde edilmesi gerektiği anlaşılıyor da rekat adeti niye anlaşılmıyor? çünkü Allah bunu kullarının insiyatifine bırakmıştır, bu konuda sınırlamalar yapmak istememiştir. İstese saydığımız tüm diğer detayları veren Allah, bir ayette hem rekat kavramını oluşturabilir, hem de rekatı sayılandırabilirdi. Nasıl ki Allah dua etmemiz için dakikalar, sayılar belirtmemişse; aynı şekilde namazı da adetlere, sayılara boğmamıştır. Geleneklerle gelen alışkanlıklar yüzünden hiçbir anlamı, değeri ve fonksiyonu olmayan rekatlara akıllar takılmaktadır. Zihnimizi bütün önyargı ve alışkanlıklarından arındırırsak ve Kuran'ı elimize alıp geleneklerden bağımsız bir şekilde dini anlamaya çalışırsak, sorunlar Allah'ın izniyle hallolacaktır.

NAMAZDA SES

Namazdaki ses konusunda düzenleme şu ayetle verilmektedir:

Namazında sesini yükseltme, kısma da, ikisi ortası bir yol tut.

17 İsra Suresi 110

Görüldüğü gibi namazı bağırarak kılmak olmaz. Ayrıca kelimeleri içinden geçirip hiç okumamak da olmaz.
Bu ayetin tekil şahısla Peygamberimiz'e hitap ettiği düşünülebilir. Peygamber'in diğer Müslümanlara namaz kıldırdığı diğer ayetlerden anlaşılmaktadır. O zaman özellikle topluluğa namaz kıldıranlar "Topluluğun hepsine duyuracağım" diye bağırmamalı, bağırtılı ses tonuyla namaz kıldırmamalıdırlar.

aspartam 16-11-2005 16:56

Bu benim görüşüm değil matematiğin görüşüdür.Ayetleri tek tek saydım.
Kur'an da namazın kılınmasıyla ilgili soruna gelincede,daha önce bu konuyla ilgili yazmıştım.Okunmadı veya anlaşılmadı demekki.Tekrar yazıyı alıntılıyorum.
ABDEST VE BOY ABDESTİ(GUSüL)

Kuran'da abdest, sadece ve sadece namazın bir şartı olarak anlatılır. Ayrıca camiye girerken, Kuran okurken, namaz dışındaki her hangi bir ibadet için abdestin, ve de boy abdestinin (gusül) alınmasına ihtiyaç yoktur. Kuran'da abdest ve boy abdesti birazdan vereceğimiz iki ayette geçer. Bu iki ayet dışında Kuran'da abdest ve boy abdesti ile ilgili hiçbir ayet yoktur. Yani abdest ve boy abdestinin ne yapmamız için gerektiği, ne zaman gerektiği, su olmazsa ne yapılacağı sadece bu iki ayetten anlaşılacaktır.

Ey iman edenler! Namaza kalktığınızda; Yıkayınız: yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi. Sıvazlayınız: başınızı ve topuklara kadar ayaklarınızı. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Eğer hasta veya yolculukta iseniz, veya biriniz ayak yolundan geldi ise, ya da kadınlara dokunduysanız, ve de su bulamamışsanız: Temiz bir toprakla yüzünüzü ve ellerinizi sıvazlayın. Allah size zorluk çıkarmak istemez. Allah sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor. Umulur ki; şükredersiniz.

5 Maide Suresi 6

Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de yolculuk hali müstesna yıkanıncaya (gusül edinceye, boy abdesti alıncaya) kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculuktaysanız, biriniz ayak yolundan gelmiş, yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin: Yüzlerinizi ve ellerinizi sıvazlayın. Allah affedici, bağışlayıcıdır.

4 Nisa Suresi 43

Şimdi sorularımızı sorup bu iki ayete göre cevap verelim:

1) Abdest ve Boy Abdesti Niçin Lazımdır?

Ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki; abdest de, boy abdesti de bir tek namaz için lazımdır. 5 Maide Suresi 6. ayetin başında abdestin namaz için alınması gerektiği söylenir. 4 Nisa Suresi 43 ayette de cünüp olanın yıkanmadan namaz kılamayacağı anlatılır.

2) Abdest Ne Zaman Alınır?

İki ayetin de son kısımlarına dikkat ederseniz, bize suyun gerekli olup da suyu bulamadığımız hallerde ne yapmamız gerektiği açıklanır. Suyun bize gerekli olduğunun açıklandığı hal ile, abdesti neyin bozduğu da açıklanmıştır. Burada "ayak yolundan geldiğinizde" diye çevirdiğimiz ifade bize abdestin ayak yolundan gelince alınması gerektiğini göstermektedir. "Ayak yolu" diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça'sı “gait”tir. Arapça bu kelime “çukur yer” anlamında olup, "ayak yolu, tuvalet" kelimelerine karşılık gelmektedir.(Kelimeyi "tuvalet" diye çevirmedik çünkü; "tuvalet" günümüzde küçük ve büyük tuvalet dışında başka amaçlarla da kullanılan bir yerdir. Oysa “ayak yolu” ile kastedilen yer, sırf bu iş için kullanılır.) Yani abdestin çukur yerlere yapılanlardan sonra alınması gerekmektedir. Bunun dışında tarif edilen hiçbir şeyle, ne kanın akması, ne deve eti yenmesi abdesti bozmaz. Ayetten abdesti neyin bozduğu açıktır. Kişiler "ayak yolunda", çukur olan yere ne yapıyorsa abdesti o bozar.

3) Boy Abdesti (Gusül) Ne Zaman Alınır?

"Abdest" ve "boy abdesti" Farsça'dan Türkçe'ye geçen kelimelerdir. Kuran'da geçmezler. "Boy abdesti" diye kastettiğimiz Kuran’da geçen cünüp olunca gerekli olan yıkanmadır. "Gusül" zaten Arapça "yıkanma" demek olduğu için "boy abdesti" yerine Türkçe "gusül" veya "gusül abdesti" diyenler olmuştur. Suyun gerekli olduğu diğer halin iki ayette de "kadınlara dokunma" olduğu söylenir.(Arapça'da da Türkçe gibi deyimler vardır. Türkçe'de de "kadınlarla beraber olma" "aynı odada yalnız kalma” anlamında değil "cinsel ilişkiye girme” anlamında kullanılır. "Kadınlara dokunma" ifadesi de Arapça'daki aynı manaya gelen bir deyimdir.) Yani boy abdesti kadınlarla cinsel beraberlikten sonra alınır. Zaten cünüp olunduğunda boy abdesti alındığını söylemiştik. Cünüplük, "cenb" kökünden türemiştir. Bu kelimenin kökünde "yakında olma, beraberlik” manaları vardır. Buna göre "cenabet" terimi beraberliğin en ileri seviyesi olan birleşmenin sonucuna ad olmuştur. Ayetin içinden boy abdestinin ne zaman alınması gerektiğine dair vardığımız sonucu "cünüp" kelimesinin manası da doğrulamaktadır. Cinsel bir birleşme dışında, şu şu hallerde boy abdesti almanın vacip (farzla sünnet arası, farza yakın uygulama) veya sünnet olması da Kuran'da yoktur. İsteyen istediği zaman, rahat ettiği zaman boy abdesti alır, fakat Kuran’dan çıkmayan bir hüküm ne farz, ne vacip, ne sünnet, ne de her hangi başka bir başlıkla kimseye yüklenemez. 5Maide Suresi 101. ayetinde açıklanmayan her şeyin affedildiği söylenmektedir. Bu yüzden Kuran’da açıklanmayan her hususta serbest olduğumuz dışında hiç kimse bu açıklanmayanlara ilave bir cevap aramasın.

4) Abdest Nasıl Alınır?

5Maide Suresi 6. ayetin başında abdesti nasıl almamız gerektiği anlatılır. Bu anlatımda "yıkayın" fiilinin ardından "yüz ve dirseklere kadar elleri" ifadesi geçer, "sıvazlayın" fiilinin ardından da "baş ve topuklara kadar ayakları" ifadesi geçer. Biri size "yıkayın banyoyu ve mutfağı, silin salonu ve antreyi" derse ne anlarsınız, antrenin yıkanması gerektiğini mi yoksa silinmesi gerektiğini mi? Herkes antrenin silinmesi gerektiğini anlar. Fakat Sünni mezhepten olanların hepsi ne hikmetse "sıvazlayın" fiilinden sonra geçen "ayakların” sıvanması yerine “yıkanması" gerektiğini savunmuşlardır. O zaman ayetteki bu ifade neden "yıkayın" fiilinden sonra geçmiyor? Ayette yukarıdan aşağı yapılacağının söylendiğini, sıvazlamanın ara izah olduğunu ve bir tek başın sıvazlanması gerektiğini söylemek de mümkün değildir. çünkü ayette önce yüz ve ellerden bahsediliyor, sonra başa çıkılıp, sonra aşağı ayaklara iniliyor. Bu yüzden ayakları topuklara kadar sıvazlamayı "yıkayın" fiiline göndermenin hiçbir mantığı yoktur. Bu düşünce uydurma Sünni hadislerinden türemiştir. Oysa Şiiler'deki bir çok hadise göre ayaklar elle sıvazlanır. Amacımız hadisleri hadislerle çürütmek değil, fakat Kuran'ı yeterli görmeyenlerin hadiste bile keyfi davrandıklarını göstermektir. Süleyman Ateş birçok sahabenin de ayaklarını sıvazlamayla yetindiğini belirttikten sonra ayetin Arapça'sından anlaşılanı şöyle açıklar: "Yüce Allah abdestte vücudun iki temel uzvunun yıkanmasını emretmiştir ki; bunlar yüz ve kollardır. İki uç uzvun da sıvazlanmasını emretmiştir ki; bunlar da baş ve ayaklardır. Yıkayınız fiilinden sonra iki tümleç getirmiştir. Bunlar yüz ve ellerdir. Demek ki yüz ve eller yıkanacaktır. Sıvazlayınız fiilinden sonra da iki tümleç getirmiştir, bunlar da baş ile ayaklardır. Demek ki bunlar da sıvazlanacak uzuvlardır. Ayette bu manayı son derece güçlendiren ince bir nokta vardır. Kuranı Kerim'de her kelime birbiriyle son derece uyumlu ve mütenasiptir. Şimdi "yıkayınız" fiilinden sonra gelen iki tümleçten ilki nasıl tek bir uzvu, ikincisi iki uzvu (yani iki eli) gösteriyorsa, "sıvazlayınız" fiilinden sonra gelen iki tümleçten de birincisi bir tek uzvu, ikincisi iki uzvu (iki ayağı) göstermektedir." (Süleyman Ateş, Kuran Ansiklopedisi, 1. cilt, Abdest bahsi).

Kısacası abdestte yüz ve dirseklere kadar eller yıkanır, baş ve topuklara kadar ayaklar sıvazlanır, ayrıca da bir şey gerekmez. İsteyen ağzını ve burnunu çalkalar, üç parmakla ensesini sıvazlar, serçe parmağı ile kulağını hilaller, ayaklarını topuklarıyla birlikte yıkar, her uzvunu yıkayışta Arapça dualar okur. Fakat bunları yapan bilsin ki bunların abdestle alakası yoktur. Abdesti Allah, Kuran’da açıklamıştır ve bunlar o açıklamada yoktur.

5) Boy Abdesti Nasıl Alınır?

Boy abdestinin cünüp iken alınması gerektiğini daha önce söylemiştik. Cünüpken ne yapmamız gerektiği iki kelime ile anlatılır. 5Maide Suresi'nde "tahare" kelimesi "temizlenmek", 4Nisa Suresi'ndeki "gasâle" kelimesi "yıkanmak" demektir. Boy abdesti için şuradan şuraya kadar yıkanın, ağzınızı, burnunuzu üçer kez çalkalayın, toplu iğne başı kadar kuru yer bırakmayın, sağ omzunuzdan başlayarak üçer kez su dökün ifadeleri geçmez. Böyle sınırlamalar olmadığından "gasâle" kelimesinden sadece "yıkanmak" anlaşılır.

"Tahare" kelimesi ile de bu yıkanma işleminde kirlerden arınmanın önemi anlaşılır. Bunu yerine getiren boy abdesti almış olur. Bir anne beş yaşındaki çocuğuna "Yıkan" dese, o çocuk bunu anlayıp yıkanır. Oysa koskoca adamlara "Yıkan" deniyor, fakat onlar "Nasıl yıkanıcam? Toplu iğne başı kadar kuru yer kalırsa ne olur? önce hangi omuzuma su dökücem?" diye sorup Allah'ın ayetini anlamıyorlar. üstelik bu anlamamanın kendi anlayışsızlıklarından kaynaklandığını da anlamıyorlar. Bir de Allah'ın kitabını eksik ilan edip, bu garip soruların açıklandığı kitapları dinin tam ve eksiksiz kaynağıymış gibi rehber ediniyorlar.

6) Su Bulunamazsa Ne Yapılır?

Normalde bir insanın su bulamama ihtimali çok azdır. Kuran'ın bu durumu açıklaması Kuran'ın gereğinde nasıl tüm detayları verdiğinin bir delilidir. Tüm bu durumlarda kişi suyun eksikliğini temiz bir toprağa teyemmüm ederek giderir. Temiz toprağa eller sürülerek yıkanamayan yüz ve eller sıvazlanır. Böylece namaza hazırlık suyun olmadığı zaman da sağlanmış olur.

Her iki ayetin de sonunda geçen Allah'ın bize güçlük çıkarmak istemediğine, bağışlayıcılığına, affediciliğine dair ifadeleri abdesti ve boy abdestini bir sürü gereksiz detaylar ve zorluklara boğanlar lütfen tekrar okusunlar.

KIBLEYE DÖNMEK

2Bakara Suresi 144,149 ve 150. ayetlerde Müslümanlar'ın nerede olursa olsunlar Mescidi Haram'a, Kabe'nin olduğu yöne dönmeleri söylenir. Bu, namaza düzen de veren bir uygulamadır. özellikle toplu kılınan namazlar bu sayede daha düzgün ve düzenli olur. 2Bakara Suresi 115. ayette nereye dönersek dönelim Allah'ın orada olduğu söylenerek, Kabe'ye dönmeye yanlış manalar yüklenilmesi, Mescidi Haram ve çevresinin putlaştırılması önlenir. Mevcut camiler Bakara Suresi'nin ayetlerine binaen Mescidi Haram'a doğru yapılmıştır. Müslümanlar kıldıkları namazı Mescidi Haram'a dönerek kılmaktadırlar. Müslümanlar kıbleyi biliyorlarsa (Mescidi Haram yönünü) oraya dönüp namazı kılar. Eğer yönü bulamazlarsa Allah'ın her yerde olduğunu bilip ibadetlerine devam ederler (2Bakara Suresi 115).

NAMAZDA KIYAFET, TEMİZLİK

Kuran’da namaz için özel bir kıyafet geçmez. Tek başına namaz kılan namazını istediği gibi kılar. Namazın toplu kılındığı yerlere gidenin güzelleşmiş, düzgün kıyafetle gitmesi iyidir (Bakınız 7Araf Suresi 31). 7Araf Suresi 26. ayette insanların avret yerlerini örtecek giyim tarzı olduğu gibi güzellik ve süs kazandıracak giyim tarzı da olduğu söylenir. Bundan beş ayet sonra 7Araf Suresi 31’de mescit yanında (namaz kılınan bölgede) süslenmeden bahsedilir. Baş örtüsü diye bir şeyin olmadığını kitabın 22. Bölüm'ünde, kitabın diğer kısımlarında ise erkeğin baldırını örtmesinin gerekmediğini gördük. Normalde olmayan bu zorunluluklar namaz kılarken de yoktur. Çünkü Kuran’da namaz kıyafeti diye özel bir kıyafet tarif edilmez.

2Bakara Suresi 125 ve 22Hac Suresi 26. ayetlerden namaz kılınacak bölgenin temizlenmesinin ve temiz tutulmasının önemi anlaşılır.

NAMAZ VAKİTLERİ

Kuran'da namazın, vakitleri belirlenmiş bir farz olduğu geçer (4Nisa Suresi 103). Korku zamanında bile namaz kılınmasını açıklayan Kuran, hiç şüphesiz farz namazlarının vakitlerini de eksiksiz olarak açıklamıştır. Namaz vakitlerinin açıklanmasından kastımız, farz olan namazların açıklanmasıdır. Namaz övülmüş bir ibadettir. Allah'a yönelmenin, Allah'ı hatırlamanın bir şeklidir. Bu yönüyle namaz her an kılınabilen, her an yerine getirilebilen bir ibadettir. Fakat her kılınan namaz, farz namaz değildir. örneğin gece yarısı fazladan namaz kılınabilir, fakat bu gece yarısı kılınan namazın farz olduğunu göstermez. Peygamber de, Peygamber’in yakınları da şüphesiz birçok kereler namaz kılmışlardır. Kuran'ın tek kaynak olduğunu unutan mezhepçi zihniyetliler bu namazların kimisini farz, kimisini sünnet ilan etmişler; Kuran’dan dini anlamak yerine, Peygamber yakınlarının hareketlerini kendilerince yorumlayarak din oluşturmuşlardır. Sünni mezhepler sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı diye beş namazı farz kılmışlardır. Şiiler üç vakit namazı farz kılıp bu vakitlerde beş vakit namazı birleştirdiklerini söylerler. Daha eski zamanlardaki Hariciler'in iki veya üç vakit kıldıklarına dair hadisler de vardır. Bu farz namazların dışında Kuşluk, Duha, Güneş, Ay tutulması, İstihare, Kadir, Regaip, Beraat gecesi namazları gibi birçok namaz da vardır. Vitir namazı ise kimilerine göre vacip olup farza yakındır, kimilerine göre ise sünnettir.

Savaş zamanı namazın kılınmasıyla ilgili bilgileri veren Kuran, hiç şüphesiz farz namazlarının vakitlerini de açıklamıştır. Kuran'dan delillendirilmeyen namazların belirli dönemlerde belirli kişilerce, halifelerce, hatta Peygamber tarafından kılınmış olması mümkündür. çünkü Kuran namazı över ve farz namazların haricinde de namaz kılınması elbette ki iyidir. Bu açıdan bakıldığında yukarıda adı geçen ve yukarıda adını geçirmediğimiz, fakat namaz kitaplarında adı geçen namazların kılınmış olması mümkündür. Fakat Kuran’da adı geçmeyen namazların, farz namaz olarak algılanması çok büyük hatadır. Bu noktadan olaya baktığımızda sorun, hadislerin yorumlanış şeklindeki hatalardan kaynaklanmıştır. Şimdi dinin tek kaynağı olan Kuran'dan farz olan namazları isim ve vakitleriyle birlikte öğrenelim.

SABAH (FECR) NAMAZI

Kuran'da namaz kelimesi "salat" kelimesi ile ifade edilir. "Bağlantı kurmak" tipinde manalara sahip olan "salat" kulun yaratıcısıyla kurduğu bağlantı, yani namaz için de kullanılır. “Salat” kelimesi “ikame” fiiliyle beraber “namaz kılmak“ manasında kullanılmıştır. "Salatı Fecir" yani "Sabah namazı" ismi 24Nur Suresi 58. ayette geçmektedir. "Fecir" gecenin karanlığında güneşin ilk ışıklarının çıkışını ifade eder. Bu bir süreçtir ki güneşin doğuşuna kadar devam eder. Nitekim varlığı adından belli olan bu namazın, 11Hud Suresi 114. ayette vakti de tam belli olmaktadır.

Gündüzün iki tarafında, gecenin yakınlarında namaz kıl. Güzellikler çirkinlikleri giderir.

11 Hud Suresi 114

Arapça'daki "nehar" "gündüz", "leyl" "gece" demektir. "Tarafeyinnehari" ifadesi gündüzün iki tarafını ifade eder. "Taraf" ise; "uç, dıştan bitişik bölüm” manalarına gelmektedir. Kuran'da geçtiği diğer ayetlerde de aynı anlamda kullanılır. Gündüzün başlangıcını güneşin doğuşu, günün bitişini güneşin batışı olarak alırsak günün iki tarafında sabah ve akşam namazları vardır. Bu zamanların tam anlaşılması için "zülefen minelleyl" ifadesi ile bu vakitlerin, aynı zamanda gecenin gündüze yakın zamanları olduğu vurgulanır.

Yani sabah namazı, ismi ile 24Nur Suresi 58. ayette geçer. Bu isim aynı zamanda sabah namazının vaktini de tarif eder. Ayrıca 11Hud Suresi 114. ayette sabah namazının vakti belirlenmiştir. Sabah namazı Kuran’daki ismiyle “Salatul Fecir” adından da belli olduğu gibi günün ilk ışıklarıyla başlar ve günün başlangıcı olan güneşin doğuşuyla biter.

AKŞAM (İŞA) NAMAZI

İşa namazının ismi de 24Nur Suresi 58. ayette geçmektedir. Sözlükten “işa” kelimesinin anlamına bakanlar, güneşin batışından havanın kararmasına kadar olan vakte, yani bizim Türkçe'de "akşam" dediğimiz vakte "işa" denildiğini görürler. 12 Yusuf Suresi 16 ve 79Naziat Suresi 46. ayette de aynı kelime geçmektedir. Diğer iki ayetteki aynı kelimeyi "akşam" diye çeviren bazı çevirmenlerin, bu kelimeyi Türkçe bir kelime olan "yatsı namazı" diye çevirmeleri, mezhep izahlarının etkisinde kalmalarındandır. Bu çeviri "yatsı namazı" diye mezheplerin tarif ettiği namazı Kuran'ın da farz kıldığı izlenimini vermektedir ki bu yanlıştır. Fakat "yatmak" kökeninden gelen "yatsı" kelimesinden kasıt "işa namazının" yatmadan önce kılınan son farz namaz olması ise bu doğrudur. Ayette buna işaret de vardır:

Ey iman edenler! Yönetiminiz altındakilerle, ergenlik yaşına gelmemiş olanlarınız sizden üç vakitte izin istesinler. Fecir(Sabah) namazından önce, öğle vakti elbisenizi çıkardığınızda, işa(akşam) namazından sonra. çıplak olabileceğiniz üç vakittir bunlar.

24 Nur Suresi 58

Son namazı kılmak için mescide giden, topluca namazı kılan kişi bu namazdan sonra mescide gitmeyeceği için muhtemelen üzerini değiştirecektir. Ev kıyafetine bürünecektir. Bu yüzden yatmadan önceki son namaz işa namazı olarak düşünülüyorsa bu doğrudur. Yoksa vakit olarak akşamı ifade eden bir kelime, namaz kelimesiyle birleşirse bambaşka bir vakit olan yatsıyı ifade eder deniliyorsa, bunun yanlışlığı ortadadır. Bu ayette son farz namazın akşam namazı olduğunu destekleyici bir ifade tarzı vardır. Arapça sözlüklerden "işa" kelimesinin manasını araştıran herkes, "işa" kelimesinin "güneşin batışından gecenin karanlığına kadar olan zaman dilimi"ni ifade ettiğini görecektir.(Evdeki çocukların çıplaklığın mümkün olduğu vakitlerde izinsiz odalara dalmamalarını öğütleyen bu ayetten bir sonraki ayette, bu çocukların ergenlik yaşına gelince, her zaman özele saygı gösterip, izin alarak ebeveynlerinin odalarına girmeleri öğütlenir.)

Akşam namazının vaktinin anlaşıldığı ayet (11Hud Suresi 114) sabah namazında belirttiğimiz ayettir. Gündüzün iki tarafında kılınan namazlardan biri sabah namazı olunca, diğeri de bu namazın simetriği olan akşam namazıdır. Bu namazın vakti de aynı şekilde gecenin gündüze yakın olan zamanıdır. Bu ayet dışında akşam namazının vaktini belirleyen bir ayet daha vardır:

Güneşin sarkmasından, gecenin kararmasına kadar namaz kıl. Fecir(sabah) vakti Kuran'ı, fecir(sabah) vakti Kuran’ına tanık olunur.

17 İsra Suresi 78

Gecenin kararması, akşamın bitiş vaktini vermektedir. Işığın alametlerinin tamamen yok olmasıyla akşam namazının vakti biter. Bu durumda da "güneşin sarkması" ifadesi güneşin ufukta batışını belirler. Böylece güneşin batımı ve gecenin kararmasının arasındaki vakit, namaz vakti olarak belirtilir. Bu ayetin devamında sürekli akşam namazıyla beraber geçen sabah namazının vaktinin vurgulanması da ilginçtir. Fakat bu ayette sabah namazı değil, sabah Kuran okumak vurgulanır. Demek ki sabah namazının vaktinin içinde veya namazın dışında Kuran okumaya özel bir önem vermek gerekir. Görüldüğü gibi akşam ve sabah namazları isimleriyle beraber Kuran'da geçerler. üstelik bu isimler namazın kılınacağı vakti de ifade ederler. İlaveten sabah ve akşam namazının zamanı da açıklanmıştır. üstelik 24 Nur Suresi 58. ayette sabahın günün ilk, akşamın günün son namazı olduğuna işaret vardır.

VUSTA (ORTA, EN İYİ) NAMAZI

Vusta namazına delil olarak 2Bakara Suresi 238. ayet gösterilir.

Namazları koruyun. Ve vusta (orta, en iyi) namazı da.

2 Bakara Suresi 238

Sabah ve akşam namazının vakitlerini çıkardığımız ayetler ve bu ayet dışında namaz vakitlerinin çıkartılabileceği hiçbir ayet yoktur. Demek ki namaz vakitleri bu ayetlerden anlaşılacaktır. Günün bir ucundaki namaz sabah namazı, günün diğer ucundaki namaz da akşam namazı olunca orta namazını bu iki namazın ortasında aramak lazımdır. Tüm kültürlerde günün uyanmayla başladığını, gecenin dinlenmemiz için yaratıldığını, geceleyin kalkıp ibadetin bir tek Peygamberimiz'e has kılındığını (17İsra Suresi 79) düşünürsek orta namazı, sabah ile akşam namazının arasında gündüz kalan vakit olur. "Vusta" kelimesine "orta" manasının verilmesinden günün ortalarında kılınan bir namaz olduğunu düşünenler olabilse de bu kelimeyi sınırlayan hiçbir ifade olmadığı için sabah ile akşamın arasında kalan tüm zaman dilimini, bu namazın vakti olarak kabul etmek gerekir. Vusta namazı ifadesinden, orta namazı sonucuna varıldığında "vusta" kelimesi hem namazın ismini, hem zaman dilimini belirleyen kelime olur.

Diğer bir görüşe göre "vusta" kelimesinin "en iyi" manasına sahip olduğu, bu kelimenin bir namazı belirtmediği, ayetten namazların korunması ve en iyi şekilde kılınmasının anlaşıldığı söylenir. "Vusta" kelimesi üzerinde bir inceleme bu konuya açıklık getirecektir. 2Bakara Suresi 143, 5Maide Suresi 89, 68Kalem Suresi 28, 100Adiyat Suresi 5 ayetlerinde de bu kelime geçer. Bu ayetleri inceleyerek "vusta" kelimesini anlamaya çalışabilirsiniz.

Görüldüğü gibi Kuran'da namazın beş vakit olduğuna dair bir ifade yoktur. Namazın uzunluğu, rükuda, secdede ne söyleneceği de Kuran'da geçmez. Aslında hadislerde de namazın uzun mu, kısa mı olduğu, rükuda, secdede ne söylenmesi gerektiği bulunmaz. Bugünkü anlatılan namazın uydurma dolu hadislerle bile açıklanması mümkün değildir. Namazdaki birçok husus tamamen mezhep kurucularının şahsi görüşleriyle oluşmuştur. Peygamber'in hem çok uzun hem de çok kısa namaz kıldığına; uzun rüku, uzun secde ettiğine dair de birçok hadis vardır. Ama mezhepçiler, rükuları üç "Subhane rabbiyel azim", secdeleri üç "Subhane rabbiyel ala" ifadeleriyle belirlemiş, taklitçilerini sadece bu ifadelere mahkum edip, Allah'ın serbest bıraktığını gereksiz yere sınırlamışlardır. Normalde rükuda ve secdede belirli ifadeleri söylememizin gerekip gerekmediği, namazın süresinin kişinin şahsi görüşüne bırakıldığı, Kuran'dan anlaşılacağı gibi hadisler doğru yorumlansaydı da anlaşılabilirdi. Mezhepler serbest bir alanı kendi belirlemeleriyle dondurmuşlardır.

Hadislerin hepsinden namazın beş vakit olduğu da çıkmaz. Birçok hadisten Peygamberimiz'in üç vakit namaz kıldığı çıkar. özellikle Şiiler üç vakit namaz kılarken bunu kendi hadislerine dayandırırlar. Şiiler'in üç vakit kılıp, bu üç vakitte beş vakit namazı birleştirmelerinin, iki ekol arasında orta yol bulma gibi bir çabadan kaynaklandığını sanıyoruz. Kuran'ın hiçbir yerinde birleştirme(cem) diye bir konudan bahsedilmez. Kuran'a göre namaz belirttiğimiz vakitlerde farzdır. Eğer üç vakit namaz kılıp, bu üç vakitte beş veya yirmi vakit namaz kılıyorsanız yine de üç vakit kılmış olursunuz.

Yatsı namazını kılacak kişi ben beş vakit namazı yatsı namazında birleştirdim dese de bir tek yatsı namazını kılmış olur. çünkü namazı, farz olan vakit namazı yapan, kılınan rekat sayısı değil, belli bir vakitte kılınır oluşudur. Şiiler gibi Ehli Sünnet'in Şafi, Maliki, Hanbeli mezhepleri de namazları birleştirme konusunda çok toleranslı olmuşlardır. Bir kısmı hiç sebepsiz, bir kısmı şiddetli yağmurda bile namazların birleştirilebileceğini düşünmüştür. Yani mezheplere göre; Peygamber beş vakit namazı üç vakitte cem etti (birleştirdi) diyenler, aslında namazın üç vakitten çok olamayacağını kabul etmiş olurlar. Namazın minimumu farz namazlar kadardır. Namazın fazladan kılınması gayet doğaldır. Farz namazların beş ilan edilmesi Sünni mezheplerin bir yorumudur. Eğer namaz beş vakit olsaydı, Kuran'dan bunların ismi, vakti belli olurdu. Kuran'da Peygamber'e özel, fazladan ibadet vakti bile belirtilmişken (17İsra Suresi 79), tüm Müslümanlara farz olan bir namazın vaktinin belirtilmemesi hiç mümkün müdür? Evvelki ayetlerden görüldüğü gibi, Kuran'da belli olan namazlar vardır. Neden vakti belli olmayan ikindi gibi, yatsı gibi namazların farz olduğunu düşünelim? Tahminimiz bazı kişiler Allah'ı zikretme (hatırlama), Allah'ı tespih etme (yüceltme, yönelme) ile ilgili ayetlerdeki tespih, zikretme faaliyetlerini düzene koymak için fazladan namazlar farzlaştırmışlardır. Zikretme ve tespih faaliyetlerini namaz kılarak yapmak güzel bir yöntem olabilir ama Allah'ın farzlaştırmadığı şekilde bu vakitleri namaz vakti olarak farzlaştırma kabul edilemez.

17 öyleyse akşama erdiğinizde de, sabaha erdiğinizde de tespih (yüceltme, yönelme) Allah'adır.

18 övgü O'nundur. Göklerde ve yerde, günün sonunda, öğleye erdiğinizde.

30 Rum Suresi 17,18

KAZA NAMAZI VAR MI?

Bir kez daha belirtmek istiyoruz ki hangi namazların farz olduğu Kuran'dan çıkar. Farz namazlar Allah'ın bizi belli vakit dilimi içinde her gün kılmaya mecbur ettiği namazlardır. Kuran, Nisa Suresi 103. ayette bize namazın vakitli farz olduğunu, Mearic Suresi

23. ayette bu farzın hayat boyu sürekli gözetilmesi gerektiğini söylemektedir. Kuran'da kaza namazı diye bir kavram yoktur. Namazı kılmayan, kaçıran Allah'a bunun için tövbe eder, daha sonra titiz bir şekilde namazlarını kılmaya devam eder. Allah oruçta tutmadığımız günler sayısınca başka günlerde oruç tutmamızı söylemiş, bunun kapısını açmıştır. Allah istese namaz için de aynısını yapardı. Bu yüzden kimse namaza başlayacak kişileri geçmişteki şu kadar... namazı kaza etmen gerek diye yanlış yönlendirmesin.

Bizim bu yazıdaki amacımız namazın farzını, farz olmayandan ayırmaktır. Allah'ı anmak, hatırlamak için kılınan her namaz makbuldür. Namaz günde beş vakit de kılınır, on vakit de kılınır, kırk vakit de kılınır. Namazın farz olan vakitleri bize mecbur olduğumuz alt sınırı belirtir, üst sınır ise serbesttir. Tahminimizce mezhepler bu üst sınırın serbestiyetinden dolayı fazladan namaz kılan sahabeleri görüp; ikindi namazını, yatsı namazını, vitir namazını farzlaştırmışlardır, vacipleştirmişlerdir. Eğer Kuran'dan namazın farzlarını anlama yerine, şahısların hareketlerinden farzları anlamaya kalksaydık, o zaman karşımıza evvabin namazı, kuşluk namazı, küsuf namazı gibi bir sürü ilave namazlar daha çıkardı. Sonuçta her konuda olduğu gibi namazda da Kuran'da ne yazıyorsa din yalnızca odur. Allah kitabında hiçbir eksiklik bırakmamıştır.

Nitekim Hac ibadetinde hacılara üç vakit namaz kıldırılmaktadır. Hac için Kuran'da bir sürü detay verilirken (saçını hastalıktan dolayı kısaltanın ne yapması gerektiği bile) niye Kuran'da Hacda namaz vakitlerinin azaltılması geçmiyor? Namaz eğer ki beş vakit farz ise hacılara neye dayandırılarak daha az namaz kıldırılıyor?

BEŞ VAKİT NAMAZ NEYE DAYANDIRILIYOR

Namazın beş vakit olmadığı ikindi, yatsı namazlarının farz olmadığı, daha İslamiyetin ilk yıllarında Hariciler ve Mutezile tarafından da savunulmuştur. Namazın illaki beş vakit olduğunu ispata çalışanların bunu gerçekleştirmek için uydurduğu hadis ise korkunçtur. Daha evvel de belirttiğimiz bu hadise göre Peygamberimiz miraçta Allah'ın huzuruna çıkar ve Allah namazı elli vakit farz kılar, daha sonra Hz. Musa'ya rastlayan Peygamberimiz'i Hz. Musa, bu kadar namazın çok olduğu, ümmetin buna güç yetiremeyeceği şeklinde uyarır, sonra Peygamberimiz Allah'tan indirim ister, Allah da namazın sayısını indirir. Yolda Hz. Musa yine bu kadar namaz vaktinin de çok olduğunu söyler. Bu git gel böylece namaz beş vakte inene kadar dokuz kez gerçekleşir. Nitekim namazın sayısı beşe gelince Hz. Musa yine indirimi tavsiye etse de Peygamberimiz artık utandığı (!) için namaz indirimi durur. Bu hadise göre Allah insanların kaç vakit namaza güç yetireceğini bilmez, Peygamberimiz ise hiçbir şeyden haberi olmayan bir garibandır. Hz. Musa ise hem Peygamberimiz'in akıl hocası, hem Allah'ın hükmünün düzelticisi, hem de bizim kurtarıcımızdır. Namazın beş vakit farz kılınmasının hikayesi işte böyle kabul edilemez bir hadise dayanır. Namazın beş vakit olduğu Kuran'a değil işte böyle izahlara özellikle de bu hadise dayandırılmaktadır. Miraçtan önce namazların sabah ve akşam olmak üzere yalnızca iki vakit kılındığını söyleyen hadislerin olması da (Bakınız Buhari 1/93 Tecrid Tercemesi 2/233, Hadis no 228) namazın vakitlerinin bu "miraç hadisiyle" arttırıldığının delilidir. Namazlar daha evvel iki vakit olarak kılınıyorsa, sonradan ilave edilen üç namaz niye Kuran'da geçmemektedir? Kuran'da sadece Bakara Suresi 238. ayetteki ifadeyle "orta namazı"nın sonradan ilave edildiği iddia edilebilir. Peki 4.,5. namaz olan ikindi ve yatsı namazları hangi Kuran ayetinden çıkarılacaktır, bunların ismi niye Kuran'da yoktur? (Orta namazı veya en hayırlı namaz manasına gelen ifadeyi Salatı Vusta maddesinde açıkladık) Allah ve Peygamberimiz'e iftira olan böyle hadisler yerine Kuran'da doğruyu arayanlar, namaz hakkında gerekli bilgiye kavuşacaklardır. Kuran'la yetinmeyip dini pratiklerini uydurma hadislere dayandırmaya çalışanlar ise örneğini gördüğümüz gibi mantıksızlıklar, iftiralar, çelişkiler içinde kalacaklardır.

NAMAZIN KAPSADIKLARI

Namaz Allah'ı zikretmek (hatırlamak) için yapılan bir ibadettir (20Taha Suresi 14). Fakat Allah'ı zikretmekten farklı olarak namaz belli vakitlerde farz kılınmıştır, abdestli olarak yerine getirilmelidir ve belli hareketleri de kapsar. Namaz öyle bir ibadettir ki savaş sırasında bile yerine getirilir. 4Nisa Suresi 102. ayette savaş durumunda bir grubun namaz kıldığını, diğer grubun ise nöbet tuttuğunu görüyoruz. Secde edildikten sonra diğer grup ilk grubun yerini alıp namazını kılmaktadır. Burada savaş tehlikesinin olduğu bir durumda bile namazın secde de dahil olmak üzere (secde kişinin en savunmasız halidir) yerine getirildiğini, fakat nöbetleşe, silahları bırakmadan, düşmana fırsat verilmeden bunun yapıldığını görüyoruz. Eğer savaşta dahi vakitli farz olunan namaz böyle yerine getiriliyorsa, normal zamanında namazın kıyamı, rükusu ve secdesi ile yerine getirilmesinin önemi daha iyi anlaşılır.

Kuran’dan (14İbrahim Suresi 40) namazın Hz. İbrahim'den beri varolan bir ibadet olduğunu anlıyoruz. Hz. İbrahim'in ibadet evi Kabe'yi ele geçiren, Allah'a ortak koşucu putperestler bile namazı sapkın bir şekilde olsa da uygularlardı (8Enfal Suresi 35). Kuran evvelki nesillerin de uyguladıkları namaz alışkanlıklarını şehvetlerine uyma sonucu bıraktıklarını söyler (19Meryem Suresi 59).Yani Peygamberimiz zamanında, namaz "salat" denildiğinde namazın ne olduğu ve hareketleri kişiler tarafından anlaşılırdı. Aynen günümüzde de namaz denilince, namaz kılmayan kişilerin bile namazın hareketlerini, Allah'a yönelmeyi ve ibadet etmeyi anladıkları gibi. Kuran'da hareketli ibadet manasında üç kelime geçer. Bunlar "kıyam(ayakta durma)", "rüku(eğilme)", "secde(yüz üstü yere kapanma)"dir. Kuran'da İbrahim Peygamber'in makamının namaz yeri edinilmesi, evin temiz tutulması geçer (2Bakara Suresi 125). 22Hac Suresi 26. ayette ise evin kıyam, rüku ve secde edenler için temiz tutulması emredilerek namazın üç hareketinin ne olduğu bir arada gösterilmiş olur.

Namazın en önemli bölümü ve özelliği ise namazda Allah'ın hatırlanmasıdır(zikredilmesidir). Nitekim 20Taha Suresi 14. ayetten namazın kılınmasındaki gayenin, Allah'ın hatırlanması olduğunu anlarız. Kuran'da, namazda Kuran okunmasına dair bir ifade geçmez. Fakat Kuran bize tanıtılırken, Kuran'ın "zikir" yani hatırlatma olduğu söylenir. Böylece biz namaz kılarken, edeceğimiz duada, Allah'a yakarışta, rehberimizin Kuran olduğunu anlarız. örneğin Allah'ın bağışlayıcılığı, merhameti, her şeyi yaratması, cenneti, cehennemi, bilgisinin sonsuzluğu hep Kuran'dan öğrenilir. Namazda da merhametli, bağışlayıcı... bir Allah'ın karşısında olduğumuzu bilir, ona göre Allah'ı zikreder(hatırlar), ona göre Allah'a yöneliriz. Yani namazda illa ki Arapça Kuran okumak zorunda değiliz. çünkü namazda Kuran okuyun diye bir emir bile yokken, Arapça Kuran okumak gerektiği nereden anlaşılacaktır? Fakat namazda Allah'ı zikrederken Kuran'daki bilgileri kullanırız. örneğin Arapça "Kul huvallahu ahad" dememize illa ki gerek yoktur. Bunun yerine "De ki Allah birdir" şeklinde tercümesini okuyabiliriz. Veya "De ki" diye seslenişe gerek yoktur diye düşünüp "Allah birdir" diyebiliriz. Veya edeceğimiz duanın akışına göre "Allah'ım sen birsin..." şeklinde dua edersek, zikir olan Kuran'ın rehberliğinde zikir yapmış, yani Allah'ı hatırlamış oluruz. Kuran'ın bize verdiği mesaja, öğrettiği hatırlama şekline göre Allah'a yönelirsek, böylece Kuran'a göre namaz kılmış oluruz. Bu şekilde namaz kılmanın, Arapça bilmeden, Arapça ayetleri ezberden tekrarlayarak kılmaktan daha iyi olduğu kanaatindeyiz. Çünkü kişi ezberlediklerini tekrarladığında çoğunlukla söylediği kelimelerin farkına varmaz. Beyinde kodlu olan sözler otomatik olarak ağızdan çıkar ve çoğu zaman kişi ne söylediğinin farkında değildir. Hele kişi bilmediği bir dildeki metinleri ezberleyip tekrarlıyorsa durum tam bir felaket olur. Arapça bilmeyip, her harekette aynı sözleri tekrarlayarak namaz kılanlara, kıldıkları namazların kaçında, söylediklerinin ne kadarının farkında olduklarını bir sorun, bir araştırın, bu şekilde kılınan namazın sakıncalarını anlayacaksınız. İnsan, yaratılışı gereği ezberden okuduğu sözleri düşünmeden tekrarlayabilir. Her gün, hep aynı ayetler bilinmeyen bir dilde tekrarlanınca, Allah'ı zikretme(hatırlama) yerine bilinçsizce tekrarlar yapılmış olur. Birçok kişinin namaz kılarken akıllarına başka şeyler geldiğini söylediklerine tanık olursunuz. Tabi ki ezber bir namazda akla namazla alakası olmayan çok şey gelebilir. Çünkü beyin ezberde olan bir şeyi söylerken düşünmek zorunda olmadığı için başka şeyler düşünebilir. Allah içkili kişilerin bile namaz kılmalarını istemiş fakat onlara bir şart koşmuştur: "Ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın" (4Nisa Suresi 43). Böylece Allah sarhoşların ne söylediklerinden habersiz oldukları için namaz kılmalarını istemediğini bildirmiştir. Peki ayık kafalıyken hem bilmediği bir dilde, hem de ezbere Arapça Kuran okuyup ne dediğini bilmeyenlerin durumunun bu sarhoşlardan farkı nedir? Bunların namazlarında yerine getirmedikleri unsur olan "Ne söylediklerini bilmek", sarhoşların yerine getirmediği unsurla aynı değil midir?

Kuran'da (2Bakara Suresi 45) sabırla, namazla Allah'tan yardım dilemek geçer. Peki ana dilinde namaz kılmayan kişi kendi özel derdiyle ilgili özel duygularını nasıl dile getirip de Allah'tan yardım dileyecektir. Ana dilde ibadete karşı çıkanlar, bu ayetin hükmünün yerine gelmesini engellemiş olmuyorlar mı? Kişiler sayılara, törenlere, açılara, teferruatlara boğulmuştur. Fakat Allah'ın en çok istediği unsur uygulanmamaktadır. Allah namazın gayesinin kendisinin hatırlanması olduğunu söyler. Mezheplerin anlattığı namaz şekliyle ayaktayken ellerin bilekten tutulması, rükuda sırtın açısı, secdede önce alnın, sonra burnun yere konuşu, oturuşta bir ayağın dik, diğerinin yatık oluşu gibi Kuran'da olmayan nice teferruatlar harfiyen yerine getirilir. Ama Allah'ın hatırlanması; bu Arapçaperestlik, ezbercilik, teferruatçılık yüzünden gölgelenir, engellenir. Eğer "Hayır böyle bir şey yok" diyorsanız, etrafta bahsettiğimiz şekilde namaz kılan birçok kişiyi sorgulayıp söylediklerimizin doğruluğunu tartın. Bu satırları yazanların bir çoğu da daha evvel mezheplerin anlattığı şekilde dini öğrenmeye başladıkları, o şekilde namaz kıldıkları için kılınan namazın nasıl olduğundan haberdardırlar. Düzgün kılınan namazla:

1 Allah hatırlanmakta, kişi ne söylediğinin farkında olmaktadır (20Taha Suresi 14).

2 Namazda huşu olmaktadır. Huşu kelimesine kalpsel ürperti, derin saygı manaları verilmektedir (23Müminun Suresi 2).

3 Namaz kişiyi çirkin davranışlardan ve fiillerden alıkoymaktadır (29Ankebut Suresi 45).

Düzgün kılınmayan bir namaz birçok kişi tarafından iyi bir niyetle yapılmış olabilir. Fakat sonuç yine de papağanvari bir tekrarlama ve sarhoşvari bir şekilde ne söylediğini bilmeden bir namaz olmaktadır. Bu yüzden kişinin ana dilinde ne söylediğini bilerek ibadet etmesi, papağanlıktan ve sarhoşvarilikten kurtulup, Allah'ın muradını yerine getirmesi için çok önemlidir. Ana dilde ibadet kişinin söylediğinin farkında olması demektir. Bu ise gerçek manada hatırlamanın(zikir) oluşması için zaruridir. Ana dilde ibadet, bir ruhsat, bir kolaylık olarak görülmemelidir. Ana dilde ibadet, kişinin yaratıcısı ile gerekli olan bağı kurması için olmazsa olmaz şarttır. Siz kitlelerin hepsinin ana dili gibi Arapça öğrenemeyeceği veya İslam'ın Arap ırkının dini olmadığı kanaatindeyseniz, bu fikri kabullenmekte zorlanmayacaksınız demektir.

Ayrıca Cin Suresi 18. ayete göre namaz kılınan yerlerde Allah dışında kimseye yakarılmamalıdır. Peygamberlerden, evliyalardan, ölmüşlerden yardım istemek Müslümana yakışmaz. Müslüman bir tek Allah'a yalvarır, gücün bir tek Allah'ta olduğunu bilir.

NAMAZDA REKAT VE SAYISI VAR MI?

Kuran'ı okuduğumuz zaman Kuran'da rekat diye bir kavramın geçmediğini görürüz. Allah istese Kuran'da namazların rekat sayılarını belirtirdi. Namazda Allah'ın anılması, kıyam, rüku, secde gibi şartları gördük. Rekattan kastedilen kıyam, rüku ve secdeden oluşan düzenin kaçar defa tekrarlandığıdır. Günümüzdeki uygulamaya bakarsak sabah iki, öğlen dört, akşam üç şeklinde, namazlara ayrı rekatlar biçildiğini görürüz. Oysa rekatların bu şekilde ayrı sayılarda olması, "namaz kaç rekat istenirse o kadar kılınır, isteyen iki, isteyen sekiz, isteyen yirmi rekat kılar" şeklinde de anlaşılabilir (İsteyen istediği kadar rekat kılınca, yani istediği sayıda kıyam, rüku ve secde yapınca rekat sayısı önemsiz olmuş olur). Demek ki bu ayrı rekatların farzlaştırılma süreçleri de mezheplerin bir yorumu sonucudur. Sahabeler, hatta Peygamber namazlarda bir düzen olsun diye kıyam, rüku, secde şu kadar olsun şeklinde bir düzenle namaz kılmış olabilirler. Namazlarda şaşırılmamasını sağlayan, toplu ibadetlerde kolaylık getiren bu tip uygulamalar yapılmış olabilir. Nitekim namaza başlarken elleri kaldırıp namaza başladığını göstermek, namaz bitince sağa, sola selam vererek veya bazı mezheplerde elleri dizlere vurarak namazın bittiğini göstermek gibi uygulamalar da böyledir. Bu uygulamalar belli amaçlara yönelik yapılabilir. Kuran'da bu uygulamaları yasaklayıcı bir ifade yoktur. Fakat Kuran'da geçmeyen bu tür uygulamaları farzlaştırmak kabul edilemez. Kişi on rekatlı namazı üç dakikada kılabilir, fakat bir rekatlı bir namazda saatlerce kalıp Allah'ı daha çok anabilir. Yani namazda rekat sayısının önemli olması için bir sebep gözükmemektedir. Allah da insanları namazda bu şekilde bir sayıma mecbur etmemiştir. Abdestte su bulunmayınca ne yapılması gerektiğini açıklayan Allah, eğer namazda rekat sayısı şeklinde bir farz olsaydı, onu da açıklardı.

Bazıları Nisa Suresi 101,102,103. ayetlerdeki savaş zamanı kılınan namazda namaz kısaltılmasında bir günah olmaması ifadesinden, namazın iki rekat olduğunu çıkarmaktadır. "Eğer ki kısaltılmış namaz bir rekat kılınıyorsa, tam kılınması iki rekattır" demektedirler. Peygamber'in burada iki gruba namaz kıldırdığı için iki rekat olarak kıldırmasını da delil olarak göstermektedirler. Bizce namazı kısaltmaktan kasıt, rekat olarak kısaltmak değil, zaman olarak kısaltmaktır. çünkü daha evvel dediğimiz gibi, bir rekatlık namaz saatlerce sürebilir. İki rekat namaz yarım dakikadan kısa bir sürede bitirilebilir. Savaşta düşmanın vereceği zarar kaç secde, kaç rüku yapıldığıyla değil, namazın vakit olarak ne kadar sürdüğüyle alakalıdır. üstelik daha evvel değindiğimiz gibi Kuran'da rekat diye bir kavram yoktur. Birçok konuyu rekatlara endeksli düşünmemiz sanırız geleneksel alışkanlıklarımızdan kaynaklanmaktadır. 4Nisa Suresi 103. ayetteki "üzerinize bir günah yoktur" diye tercüme edilen "La cünahun" ifadesi; Kuran'da, kimi yerlerde Müslümanlar'ın endişelerini yok etmek için kullanılır. örneğin 2Bakara Suresi 198. ayette hac veya umreye gidenlerin Safa ve Merve'yi tavaf edebileceğinin belirtilmesi için "La cünahun" ifadesi kullanılır.

Eğer bu ayet olmasaydı da Müslümanlar'ın bu bölgeyi tavaf etmesine engel bulunmazdı. Fakat belli ki Müslümanlar'ın zihnindeki endişelerin yok edilmesi için "La cünahun" ifadesi kullanılmıştır. Aynı şekilde Müslümanlar'ın namazı kısa kılmasında bir sakınca olmadığı ifadesi namazın belli bir uzunlukta olmasından dolayı değildir. Uzunluğu belirten böyle bir ayet yoktur. Fakat tahminimiz savaştaki tehlike durumunda namazı çabucak kılan Müslümanların "Namazı baştan mı savdık?" gibi endişeye kapılmalarından dolayı, savaş halinde namazı kısa kılmalarında bir sakınca olmadığı söylenmiştir. Aynı şekilde Bakara Suresi 198. ayette de "La cünahun" ifadesi Hacda lütuf ve bereket aranmasında bir sakınca olmadığını belirterek bir endişeyi yok etmek için kullanılmıştır. Bu ifade olmasa yine de Hacda lütuf ve bereket aramak sakıncalı olmayacaktı.
Zaten mantıklı düşününce rekat sayısının namazın özüne ne kadar katkısı olabilir ki? Rekat sayısı kişinin Allah'ı daha fazla anmasını sağlayan bir unsur değildir ki! Kişi namazı daha uzun süre kılarak Allah'ı daha çok anabilir. Sürenin ise rekatla bir alakası yoktur. üstelik rekat sayısıyla namazı kalıba sokanlar, aynı namazın birkaç defa kılınmasını sakıncalı görerek, kişilerin Allah'ı hatırlamalarını (zikretmelerini) kısıtlamışlardır. Namazda Allah'ın hatırlanması (zikredilmesi), kıyam, rüku ve secde edilmesi gerektiği anlaşılıyor da rekat adeti niye anlaşılmıyor? çünkü Allah bunu kullarının insiyatifine bırakmıştır, bu konuda sınırlamalar yapmak istememiştir. İstese saydığımız tüm diğer detayları veren Allah, bir ayette hem rekat kavramını oluşturabilir, hem de rekatı sayılandırabilirdi. Nasıl ki Allah dua etmemiz için dakikalar, sayılar belirtmemişse; aynı şekilde namazı da adetlere, sayılara boğmamıştır. Geleneklerle gelen alışkanlıklar yüzünden hiçbir anlamı, değeri ve fonksiyonu olmayan rekatlara akıllar takılmaktadır. Zihnimizi bütün önyargı ve alışkanlıklarından arındırırsak ve Kuran'ı elimize alıp geleneklerden bağımsız bir şekilde dini anlamaya çalışırsak, sorunlar Allah'ın izniyle hallolacaktır.

NAMAZDA SES

Namazdaki ses konusunda düzenleme şu ayetle verilmektedir:

Namazında sesini yükseltme, kısma da, ikisi ortası bir yol tut.

17 İsra Suresi 110

Görüldüğü gibi namazı bağırarak kılmak olmaz. Ayrıca kelimeleri içinden geçirip hiç okumamak da olmaz.
Bu ayetin tekil şahısla Peygamberimiz'e hitap ettiği düşünülebilir. Peygamber'in diğer Müslümanlara namaz kıldırdığı diğer ayetlerden anlaşılmaktadır. O zaman özellikle topluluğa namaz kıldıranlar "Topluluğun hepsine duyuracağım" diye bağırmamalı, bağırtılı ses tonuyla namaz kıldırmamalıdırlar.

burkay 16-11-2005 17:12

SEVGILI KARDESIM MAASSALLAH ANSIKLOPEDI GIBI SIN ... COPY ET AL YAPISTEI TAMAM KABULDE ... BAK KENDIN NE YAZMISSIN BURDA : Namazın uzunluğu, rükuda, secdede ne söyleneceği de Kuran'da geçmez. SIMDIK KENDI YAZINLA YAZDIN ... SEN KURANI KERIME BAKARAK VEYA OKUYARAK RÜKUDA VEYA SECDEDE NE SÖYLEYECEGINI PEYGAMBERIMIZ OLMASAYDI NASIL BILEBILIRDIN ? VEYA NAMAZIN NE TARZ KILINACAGINI BILEBILIRMIYDIN ?

aspartam 16-11-2005 17:36

Sevgili kardeşim ben aynı soruları cevaplamaktan bıktım,siz sormaktan bıkmadınız.Rükuda,secdede ne okuyacağın senin tasarrufundadır.Rüku ve secdenin sembolik anlamına uygun olarak ;ister Allah'ı anarsın,Allah'ı tekbir edersin veya dua edersin.Ben şahsen klasik olan uygulamayı tercih ediyorum.Eğer rüku ve secde de farz olan birşeyi okumamız gerekseydi,Rabbim onu kitabında belirtirdi.Belirtmediğinden,Peygamberimiz kendi tasarrufuyla Allah'ı öven,yücelten sözler söylemiş.Tercih senin,Allah'la bağını engüzel şekilde kurmaya çalış.

burkay 16-11-2005 18:12

Sorarım sana Aliminyum kardeş;samimi ve ciddi bir şekilde Kur'an okudun da ,din adına ihtiyacın olan neyi bulamadın Kur'an da? SEN BUNU SORDUN BENDE SANA BIR AÇIKLAMA GETIRDIM ... EGER PEYGAMBERIMIZ OLMASAYDI KI VARSAYIM YAPMAYALIM ... SEN KURANI KERIMDEN NAMAZ IÇINDEKI RÜKU SECDE KAMET GETIRME SAGA SOLA SELAM VERME NAMAZ IÇINDE HANGI SURELERI TILAVET SECDESINI NEREDEN BILIRDIN ? KIMDEN ? KURANDA BELITILMEYEN BIR UYGULAMAYI HER INSAN KAFASINA GÖRE YORUMLAYIP HERKEZ FARKLI KILARDI ... BEN SANA SADECE BIRTANE ÖRNEK VERDIM ... ISTE IHTIYACIM OLAN RUKU SECDE NASIL OTURURUM NASIL RUKUYA VARIRIM GIBI DETAYLI AÇIKLAMA OLMADIGINDAN BEN SANA BIR SORU SORDUM ...

Aliminyum 16-11-2005 18:58

Şimdi biraz anlamaya başlıyorum.
Peygamber'in bizim için asıl önemi, Kuran'ın hayata nasıl geçirilmesi gerektiğinin bir göstergesi olmasıdır.
Aspartam Katılır mısın bu söze? Eğer yok diyorsan kalın kafalılığıma ver hala anlaşılmayan yerler var. Ama ben herşeye rağmen Peygamber'in sünnetini (sünnetin neliği üzerine uzlaşma şart) hayatımdan söküp atmayı ve Kuran'ı anlamaya çalışırken de Peygamber'i devredışı bırakmayı reddediyorum.

Ayrıca burkay. Kuran'da din adına bulunamayacak hiçbir şey yok güzel kardeşim. Senin verdiğin örneklemeler Kuran'ın -haşa- dinin uygulanmasında yeterince ayrıntı içermeyen yetersiz bir kitap ve ayrıntılanmaya, açıklanmaya muhtaç bir kitap olduğu sonucuna varır. Bu yanlış.
Tefsirin babası İbn-i Abbas'ın sözü; "Devemin ipini kaybetsem Kuran'da ararım." Bu söz herşeyi açıklıyor. Ama Kuran'ın anlaşılması için kainatta cari olan bir gerçeğin farkına varmak lazım: Tikel-Tümel ayrılığı. (Aslında tam olarak bir ayrılık değil ama böyle ifade edelim gene de)
Kuran tümelleri koymuş bizim önümüze, kendi hayatımızın ufak tefek ayrıntılarını neye göre belirleyeceğimizi yasalaştırmış.

Mesela Namazın farziyeti Kuran'da var. Bu tümel. Farzdır, Kuran'da emredilmiştir ve kılmak zorundasın. Diğer taraftan Kuran'da namazın kılınışının formüle edilmiş bir şekli yok. Elbetteki Kuran'ı en iyi anlayan ve hayatına uygulayan Peygamber'e bakılmak zorunda.

Ama işte sorunda burada başlıyor. Bunu örnek haline getiriyorsan kot pantolonu, Avrupa Birliği müktesebatı, başörtüsünün desenleri veya renginin parlaklığı gibi mevzularda da Kuran'da birşey bulamazsın.

Herşeyden önce elbette kuran gelir. Kuran'da apaçık belirtilmeyen birşey eğer illaki evrensel bir durumda sistematikleştirilecekse (mesela namazın kılınış şekli ufak ayrıntılar dışında dünyanın heryerinde aynıdır) bunu Peygamber belirler. Kot pantolonunun durumunu ise gene Kuran belirler. "Zinaya yaklaşmayın" ayetinden kot pantolonuna rahatlıkla yol bulabilirsin. Kot pantolonu bir kadının üzerinde erkeğin hayvanî dürtülerini tetikleyecek şekilde giyilmişse bunu uygun birşey olarak görmeyecek ve önüne geçmeye çalışacaksın. Vesaire vesaire. Örneklendirmeler uzar gider. İnşallah anlaşılmıştır.

Herşeyin doğrusunu Allah Bilir.

burkay 16-11-2005 19:15

SELAM ALIMINIYUM ... BEN HASA KURANI KERIMIN EKSIK OLDUGUNA DAIR HIÇBIRSEY SÖYLEMEM ... ÖYLEDE ANLASILMASIN ... BEN SADECE PEYGAMBERIMIZ OLMASAYDI VARSAYIMINI KULLANARAKDAN KURANDA TABIIKI HERSEY DETAYINA KADAR AÇIKLAMIYOR
, BEN BUNU SAVUNUYORUM BEN SADECE BIR ÖRNEK VERDIM ... BENIM ANLATMAK ISTEDIGIM OLAY SU ... SEN ELINE ILK DEFA KURANI KERIMI ALIYORSUN VE OKUMAYA BASLIYORSUN NAMAZ NASIL KILINIR ? HIÇ GÖRMEMISSIN DUYMAMISSIN ... UYGULAMAMISSIN ... NASIL KILARSIN BU NAMAZI ? ONU DEMEK ISTIYORUM ... TARIFINI NASIL YAPARSIN ... TAMAM ALLAH ISTERSEN YATARAK NAMAZ KIL YETRKI KIL KABUL EDER MAZERETIN VARSA ... BENIM NEDEMEK ISTEDIGIMI ANLIYORSUN UMARIM ...

17-11-2005 07:23

beyler tebrik ederim ilk kez bir forumda konu hiç sapmadan 3 sayfa ilerleyebilmiş. zaten "islam'ın yüzde kaçı kuran'dır, yüzde kaçı hadistir, yüzde kaçı gelenektir" tartışması oldukça önemli bir konu. kimi müslümanlar sadece kuran'ın ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorlar, kimileri ise hadisler olmadan din bütün olmaz diyolar; bir kısım ise hadisler de yetmez, belirli meshep imamlarının ve din alimlerinin öneri ve uygulamaları da gereklidir diyor. Mesela biliyorsunuz ki 4 meshepten birine tabi olunmak gereği söyleniyor. buna ne diyorsunuz? şu ana kadar hadis-kuran tartışıyorduk. işin bir de meshep kısmı var. olmalı mıdır, meshepsiz müslümanlık ya da islamiyet olur mu?
kişisel görüşlerinizi bekliyorum.

Materyalist 17-11-2005 19:20

İslamın tam olabilmesi için gerekli olanlar. (İslamın anlaşılması ve yaşanmasında klavuz olarak alınacaklar)
1) Kuran
2) Sünnet
3) İmamlar
4) Ve en önemlisi deeeeeeeeeee!!!!! BEN
:D :D :D
Saygılar sunar, hürmetlerimi arz eder, çok mübarek ellerinizden öperim.

17-11-2005 19:45

ben islam dininde çeşitli kaynaklarda köpekten hep kötü olarak bahsedildiğine şahit oldum. genelde kötü örneklerde aracı unsur olarak kullanılır, bir çok benzetmede de bu şekilde geçiyor. sebebi nedir acaba?
hz. muhammed'in köpeklerle arasının da pek iyi olduğunu zannetmiyorum
ne düşünüyorsunuz?


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 18:01 .