![]() |
Sanat, sanatçı
"Gündelik dilden, sesten ve görüntüden rahatsız olmayanlar şair, besteci ve ressam olamaz. Çünkü sanat, gündelik olanın ötesine uzanmaktır."
Bertan Rona |
Söz bana biraz fazla abartılmış geldi, sanatçı toplumdan bu kadar ayrıldığı zaman, geri o toplumun onu anlamasını beklemek, taktir etmesini gözlemekte çok anlamlı değil.
Sanatın böyle "elit" bir yaşam biçimine endekslenmesi, bana göre yanlıştır. Sanatçı nihayetinde taktir edilmek ister, bu da paylaşmakla olur, fakat halk ile bu kadar kopuk olunca nasıl taktir edilecek. Atıyorum 10.000 lira verip bir resmi almadığı diye, bu onu sanattan anlamaz etmez, bu parayı veripte alanıda anlar etmez. Fakat bu işler maalesef iyice paraya binmiş durumda, telif melif diyerek olay başka bir boyuta çıktı. Bir ressam 1 resmini 1 kere satarken, emektir satılabilir tabi, bir şarkıcı, besteci vs. 1 şarkı yapıyor, bir artist 1 film yapıyor ama ömür boyu telif alıyor. Bu çok başka bir şey, buna ben sanat bile diyemiyorum. Herhangi bir şey satılmıyor burada, sadece "kiraya" veriliyor, bu paylaşmak değil, ve böyle olunca şarkı/film sanırım kitaplarda da bu var, aslında halkla her hangi bir paylaşım olmuyor bu, zira o eser o sanatçıdan hala çıkmış olmuyor ki mülkiyet hâlen sanatçıda. Bu nasıl sanat olacak, bilemedim. Öldükten sonra bile çocuklarına miras kalıyor sanırım. Bunun adı kiralamak! Benim bildiğim sanat, sanatçıdan 1 kere çıkar ve gider. O artık onun değildir, satmıştır çünkü. İsmi kalmıştır, o kalır illaki. Ama bunu defalarca kez satmak, bana tuhaf gelmektedir. Sanırım sanatın bu yönünü de kimse bildiği yok... Birileri de sanatçıyız diye güzel güzel keselerini dolduruyor, ilginç. |
Evet, söz bana da biraz abartı geldi, özellikle paylaştıktan sonra. Ancak şu aralar benim durumuma uyduğu için paylaştım.
"Gündelik dilden, sesten ve görüntüden rahatsız" olduğum için hemen hak verdim Bertan Rona'ya. Kalabalık diyarlarda daha çok rahatsızlık duyuyorum. Bir ses, görüntü ve dil kirliliği yaşanıyor. Pek çok şey dikkatini çekiyor insanın ve rahatsız ediyor. |
Sanat, yaşamın içerisinde var ve etkin olduğu oranda normatif estetiğin de özünü oluşturur, estetik ise yaşamın özüdür, daha doğrusu "tamamı"dır, zira o öznenin dünya ile dolayımlılığı olan organik ve dinamik sürecin kendisidir , bu bağlamda sanata bir "keşif olayı" olarak bakmak gerektiğini düşünüyorum...
|
- sanat eseri, sanatçının estetik deneyimlerinin toplamının yarattığı istencin bir dışavurumudur.
|
Alıntı:
Var olan hayatın yetersizliği, sıkıcılığı, akla, mantığa ve vicdana aykırılığı, içinde insanî öz taşıyan kişilerde bir tepkiye yol açıyor. Bu tepki sessiz ve derinden birikiyor, kişi sıradan biriyse bir süre sonra başka şekillerde bir patlama doğurabiliyor; kişi sanatçıysa bu bir sanat eseri olarak yansıyabiliyor. Dünyanın çılgınlıkları kişiyi rahatsız ediyor. Sanatçılar bir şekilde sıyrılabiliyor, sanat dünyalarında içe kapalı olarak da olsa yaşayabiliyor. |
Felasife.
Benim bildiğim sanat, sanatçıdan 1 kere çıkar ve gider. O artık onun değildir, satmıştır çünkü. İsmi kalmıştır, o kalır illaki. Ama bunu defalarca kez satmak, bana tuhaf gelmektedir. Sanırım sanatın bu yönünü de kimse bildiği yok... Birileri de sanatçıyız diye güzel güzel keselerini dolduruyor, ilginç. ----------------------- Sn Felasife. Sen de haklısın. Bir ürün iki türlü üretilir 1 pazar için 2 kendi kullanımı için.. Pazar için üretilen ürün metıa dır Ama kendi için üretilen ürün sadece kullanım değeri vardır. Pazar için üretilmişse onun pazarda bir değeri vardır ve satılır alıcı için ne önem taşır onu alıcı bilir. Ama insan sadece kendisi için üretmişse buna bir değer biçilmez . Ama söz başka bir şey anlatıyor. Gündelik dilden, sesten ve görüntüden rahatsız olmayanlar şair, besteci ve ressam olamaz. Çünkü sanat, gündelik olanın ötesine uzanmaktır." Bertan Rona Bu söz ressamın şairin malını satmak için üretmediğini anlatıyor yani ürün e bir değer biçilemiyor. Sanat bir hayali bir ileri aşamada yaşam biçimini anlattığını söylüyor yazar. Ben öyle anladım. Örneğin. Orhan Veli şiirlerini satmıyordu zaten alıcısı da yoktu. Orhan Kemalde romanları için aynı idi. Bu yazarlar bazı gazetelere köşe yazısı yazarak (veya başka iş yapıyorlardı) geçimlerini sağlıyorlardı. Nazım Hikmette onlardan biri idi. Bu insanların bir idaali vardı başka dünya başka yaşam hayal ediyorlardı ve bu yazdıkları için ceza aldılar tutuklandılar ama hiç vaz geçmediler. İşte yazar benim anladığım kadarı ile böyle duygusal yükseklikten söz ediyor. Bir söz vardır sanatçı muhalif olmalı, Yoksa sanatçı değil tüccardır. |
Alıntı:
|
Alıntı:
Vicdan, akıl, yardımlaşma, rekabet vb... |
Alıntı:
Alıntı:
Eser eserdir, sanatçıda bunu adeta bir ana gibi doğurup hayata salmıştır, zaten doğuramadığı zaman veya paylaşamadığı zaman sanatçı krizlere girer. Birileri görsün görmesin, okusun okumasın o her halükârda yazar/yapar. İşin pazarlama kısmı belki çarkı döndürmek için bir bahanedir, Şöhret ve para işin içinde tabi ki de olabilir, pek çoğuda yaşarken şöhret olabilir sanatçıların, ama nedir; dediğim "kiralama" olayı, sanatı sanattan çıkartıp, meslek gibi daha basit bir şey yapar. Hatta dahada aşağı resmen bir pazar/pazarlama ürünü yapar ki ürün metâ olur. Telif hakkı denen şeyde kimse bir şeyi satın almaz, anca kiralar, ya da kısıtlı kullanımlara sahip olur, bu kullanılan işletim sistemi Win, Mac gibi sistemlerde de böyledir, insanlar bunu satın aldığını zanneder, bu kel alakadır. Oysa anca onu kullanım hakkını satın alırlar, bu satamaz, çoğaltamaz, ticari işlerde kullanamazlar vs. durumları vardır. Kiralama böyle bir şeydir. İnsanlar kiraladığı evi satamazlar mesela anca kullanırlar. Alıntı:
Bazıları sanatı ek olarak, hobi biçimide yaparlar ki doğrudur bunlarda olay daha kolaydır. Ama Van Gogh gibiler, kendilerini sadece sanata adayanlarda, 1 tane bile resim satamamışsa işleri hakikaten çok zordur. Alıntı:
"Efendim herkes sizin eserlerinizi okuyor, yüklüde paralar kazanıyorlar, siz bunlardan telif istemeyecek misiniz?" diye soruyorlar. O da, "Ben domates üreticisiyim, onu üretirim, bunu isteyen salça yapar, isteyen salata yapar, orasına karışmam" der. Sanatsal Muhalefet böyle olur, ben tüccar değilim diyor. :) |
Alıntı:
Alıntı:
|
"Daha ne kadar açık olabilir bilmiyorum" Pyrŕon
:) Bu açık mıydı? Ben de pek çok insan gibi bu tür "imgelemesel", "tanımlamasal" anlatımları sevmiyorum ve anlamakta zorlanıyorum. Dahası, belki haksızlık ediyorum ama, bu anlatım tarzına, bazan pek de anlaşılmaması için başvurulduğunu düşünüyorum. Seni kast etmiyorum tabii. Sen bildiklerini aktarmak istiyorsun. Ama bunu neden şu sinir bozucu -sel, -sal eklerini olur olmaz her kelimenin ardına takarak yapıyorsun? Diğer bâzı anlaşılmaz, bilinmeyen kelimeler de öyle. Örnek vermeyeyim ama bir de felsefenin uzmanı olmayanların dışlanacağı bâzı kavramlar var. Nedir mesela şu aşkınsallaştırmak? Şaka gibi!.. :) Ama sonlara doğru şunu anladım: "Sanatın varoluşu, ateizmin ontolojik onayıdır"... ama neden öyle olduğunu anlamadım. Hakikat neden yok, neden bunu "imleyen" (sanırım "işaret eden" demek oluyor bu) estetik bir fenomen, anlamadım. |
Alıntı:
Ama ben, artık eleştirmek yerine, bu tip ağdalı üslûpla yazılmış mesajları okumamayı yeğliyorum. Alıntı:
|
Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
|
Sanat bir pazar, sanatçı da pazarlamacı oldu çıktı günümüzde.. Yani ticarete döküldü. Elbette ki sanat yapan, eser üreten hayatını idame ettirmek için para kazanmalı her meslek gurubu gibi, O ayrı ama ticaret ve sırf para kazanmak için olması yanlış para öne geçerse sanatın bir değeri kalmaz bir tüketim aracı gibi olur.
Bir film artisti filmde oynamaktan ziyade fiziki görüntüsünü medyada pazarlarsa onunda sanatçılığı kalmaz. Oyunculuğuyla yer etmeli, göğüsleriyle yada firikikleriyle değil. İşin aslı medya veya sistem onu bunlara zorluyor yani para ile reklam ile aklını çeliyor. En gıcık olduğum da ünlülerin reklamlarda kullanılması.. Yalan yere para karşılığında ürünü övmesi.. "Efendim Falanca sanatçı bu bankayı kullanıyor filanca sanatçı bu gazozu içiyor" mesajı vererek milleti kandırıyorlar. Herşey tüketimi arttırmak için, en iyi yöntemde sanatçı denilen insanları kullanmak. İnsanlarda kullanılmaya dünden razı. Sanattan girdik reklamdan çıktık. |
Zamanımız da Veysel gibi bu işi belli bir menfaat için yapmayan sanatı bile kendisi için yapan kimsenin beğenisi beğenmeyişi onu ilgilendirmeyen sanatçı artık kalmadı.
İşte Veysel gibilerine aşık diğerlerine türkücü diyorlar. |
Alıntı:
Felsefe söz konusu olduğunda kelimeyi bilmek yetmiyor; bir de onun felsefe dilindeki anlamını bilmek gerekiyor. Hatta filanca felsefecinin o kelimeye, o kavrama hangi anlamı verdiğini de bilmek gerekiyor. Bunlar da anlamayı güçleştiriyor. Tabii konunun yabancıları için... Siz felsefeyle ilgilenen kişiler Türkçe konuşan insanların daha iyi anlayacağı metin dili oluşturma gayreti içinde olsanız çok iyi bir şey yapmış olursunuz. Bunun için Türkçenin özelliklerini de bilmek gerekiyor. -Sel, -sal eki konusunda olduğu gibi. Daha başka özellikler de var tabii ve bunlara uygun bir metin dili oluştursanız (Tabii ülke ölçeğinden söz ediyorum) felsefe daha çok okunur ve az çok anlaşılır olur. Kelime olarak "aşkın"ı biliyorum ama "aşkınsallaştırmak" denince kalakalıyorum öylece. :) Kafamda herhangi bir düşünce, bir imaj oluşmuyor. Oysa dilin ve dille irtibatın özelliği budur; karşılıklı sözlü veya yazılı bir irtibat kuruluyorsa, bir fikir ve düşünce alışverişi yapılıyorsa ne demek istediğinin karşındakince o an hemen anlaşılması gerekir. Derin konularla ilgili tartışmalarda tabii ki o "an" biraz daha zaman içeren bir süre olabilir, ama yine de insan zihninde eni sonu bir fikir uyandırabilmelidir ki tartışma tıkanmadan devam edebilsin. (Bu yazdıklarımın dil özelliğine dikkat ediyor musun? Anlaşılmayan bir husus yok ve kolayca okunup anlaşılan bir metin yazıyorum şu an. Yazdığım metnin dil özellikleri de Türkçenin dil yapısına uygun.) Konumuza devam edecek olursak, "aşkın"ı biz günlük dilde "bir şeyin ötesine geçmiş olan" olarak anlıyoruz. "70 yaşını aşkın" gibi... Aşkın kelimesi gündelik dilde pek fazla kullanılmıyor. Ama "aşkınsal" hiç kullanılmıyor. "Aşkınsallık" ise tüy dikiyor! :) "Aşkınsal" zaten Türkçe kelime türetme kurallarına aykırı. Sadece -sel, -sal eki yüzünden değil, ayrıca nispet ekinin bir ismin sonuna gelmesi gerektiği kuralı yüzünden de aykırı. "Aşkın" bir isim değil, bir durum belirten bir sıfat. "Aşkın" derken zaten -sel, -sal ekinin içerdiği işlevi de kapsıyor. Daha iyi açıklamak için "aşkın"daki -in eki yerine aynı işe yarayan -miş ekiyle kullanıp anlatayım. "Aşmış" olur, ama "aşmışsal" olur mu? Olmaz tabii ki. Dolayısıyla ille de kullanılacaksa "aşkınlaştırma" denmeli, "aşkınsallaştırma" değil. Devam edeyim, "imlemek" gibi uyduruk Türkçe kelimeler kullanılmamalı. Yaygın olarak kullanılan neyse o kullanılmalı. İmlemek "işaret etmek" midir, o zaman o söylenmeli. Şu öztürkçecilik kadar dile zarar veren bir şey yok. Felsefeyle ve düşünmeyle bağımızı sekteye uğratıyor. Yapay bir dil oluşturuyor ve gerçek hayatta olmayan bir kapalı alan yaratıyor. Bu tür hususlara dikkat ederek felsefe dili oluşturulmalı. Yine konuya dönersem, hakikat neden imkansız, hâlâ anlamış değilim. Hakikat, yâni gerçeklik, dünyada var olan olguları kapsıyor. Bunu biliyorum. Ama hakikatler dünyanın içinde çarpışıyor ve böylece "hakikat" sözcüğü, hakikatin imkansızlığı olarak kendisini imliyor, özetle "estetik" dünya içinde, içkin cümlesinden hiç bir şey anlamıyorum. Anlamamın önünde engel olan ise bu sefer "kendini imlemek" ve bir de "içkin". Hakikat niye imkansız ve hakikat kelimesi hakikatin imkansızlığı olarak kendisini nasıl "imliyor" ve tabii hakikat estetik dünyaya içerilmiş anlamında mı "içkin"? Eğer öyleyse neden "içerilmiş" denmiyor da "içkin" deniyor? Çünki bu da kelime kuruluşu olarak hatalı. Türkçede eklerin hepsi kurallıydı bir zamanlar. Hangi ek hangi işleve sahip, bu belliydi; ek alınınca anlamı tamamen karşılardı. Şu özleştirme çılgınlığından sonra kafalarına göre ek seçip kökün ucuna ekleyerek kelime türettiler. Şimdi bakıyorum ve "içkin"in eski "mündemiç"i karşılamak için türetilmiş bir kelime olduğunu öğreniyorum. Tabii bu mündemiç kelimesini de bilmiyorum; daha önce işim olmamış, yabancısıyım. Dolayısıyla kafam orada da takılı kalıyor. :) Hımm... İçkin, aşkının zıddıymış. Bunu da öğrendim. Ama aşkın neydi? :) Offf çok yoruldum, kafam davul gibi oldu. Sabah sabah fena hırpaladım kendimi. Zihnimin devreleri yandı! :) Zaten cümlelerime yansımış olmalı çektiğim eziyet ve belli olmuştur nasıl kıvrandığım. Vefik Sami "okuma geç" demiş ama ben iflah olmaz bir iyimser olarak iyileştirmek amacıyla müdahil olmayı denedim işte. Her zaman bunu yapmam, yapamam!.. :) |
Alıntı:
İnsan düşüncesi gelişecek ama kullanılan kelimeler hep aynı kalacak! Bu mümkün değil. Aynı şeylerle, neyi, ne kadar anlatabilirsiniz ki? Bir noktada tıkanıp kalırsınız ve bu da yerinde saymaktır. Öyle olsa halkların hepsi filozof, sanatçı olurlardı. :=) Halklara kalsa ne felsefe ne de sanatla uğraşırlardı, zaten uğraşmazlarda, hepsinide GEREKSİZ görürlerdi-ki görürler-Çünkü öyle bir uğraşları yok, kendi aralarında BELLİ, SINIRLI kelime ve işlerle uğraşan kesimdir halk. Felsefe gibi bir şeyi şu kelimeleri kullanacaksın diye "Zapt-ı rap" altına almak, sınırlamak DÜŞÜNCE denen şeyi kısıtlamak olur ki, bu yanlıştır. Dillerde gelişir. Gelişmeseydi, çak, tak, bak, yak vs. ler ile konuşuyor olurduk, eklere bile gerek yoktu. Ama sorun şu ki dil gelişiyor, düşünce gelişiyor nihayetinde, o da kendi içinde evrim geçiriyor, o yüzden "aşkınlaşmak" diye bir kelime geçmişte kullanılmadıysa, bu onu kullanılamaz etmez. Ölmüş bir medeniyetin, ölü bir dilinden de söz etmediğimize göre, bunu kabullenmek gerekir. Diller de canlıdır. Ötesi var mı? Hatta Arabi bu noktada harfler bile canlıdır der, onlarında bir ümmet olduğunu söyler, bin yıl önce bile neler düşünülmüş ama bugün tıkandığımız noktaya bakın, Türkçenin dil yapısına uygun değilmiş. Ölü dil mi olur? Dilin önünü açın! Gerçi o zaten kendi kendinin önünü de açıyorya, neyse. Sevgiler |
Yes, you are right Felâsife, but I didn't mean that.
Türkçe anlaşamadık, belki İngilizce anlaşırız. :) Ben "kelimeler aynı kalsın" dedim mi? Ben "şu kelimeleri kullanma, bu kelimeleri kullan" dedim mi? Şimdi belki içinizden diyorsunuz ki "hoppalaaaa, bir önceki mesajında dedin ya!.." Ben de diyorum ki, tekrar okuyun. Ben "aşkınsal"a, "aşkınsallaştırmak"a itiraz ederken, bunlara hatalı türetimler oldukları ve anlaşılmadıkları için itiraz ediyorum. "İçkin"e itiraz ederken de öyle. Yoksa kalkıp "içkin" yerine "mündemiç kullan" demiyorum. İkisi de günümüzde anlaşılmıyor. "Mündemiç"i bilmiyorum ama "içkin" hatâlı türetim. Bence ikisinin yerine başka bir kelime bulmalı, yoksa türetmeli. Ama bu, "içkin" veya "aşkın" gibi hatâlı türetim olmamalı. Evet, Türkçe çok kurallı bir dildi zamanında ve artık bu özelliği çokça yara almış durumda. Bizim buna tepki duymamız normal. Dilimizi seviyoruz ve korumak istiyoruz. Bu koruma dürtüsü, elbette onun içine giren yeni kelimelere karşı olmak şeklinde değil, o kelimeleri dilimize sindirerek almak isterdik. Ama bu artık imkansız hâle geldi. Evet, dil kesinlikle önünü açar, açıyor. Dili engellemek de mümkün değil, yönlendirmek de. Ama dil konusuna titiz olmak gerekir. Bu da aydın ve sanatçı duyarlılığıyla, dil sevgisi ile ilgili olan bir konudur. Felsefe gibi üst düzey dille çalışılan bir fikir alanında herhalde kelimelerin seçimi çok daha önemli olsa gerekir. Bunu biz felsefeyle ilgilenenlerden beklemeli ve istemeliyiz. Tabii ki Pyrron'a değil, bunu yabancı dildeki felsefe kitaplarını Türkçeye çevirenlere, Türkçe felsefe kitabı ve metni yazan tüm felsefecilere söylüyorum. |
Alıntı:
Ama anlaşamadığımızı problem ettiğimizde esas sıkıntıda burada başlıyor. Alıntı:
Aslında yazı dediğimiz şeyde bir sanattır, resim sanatı gibidir, halklar resmi çok anlamadıkları gibi, yazıyı da anlamazlar. Mesele döner dolaşır sanatın gizemine, muğlaklığına gelir dayanır. İtirazlar sanatadır :) Alıntı:
Demek dil bu kadar sabit bir şey, sabit olmadığının belkide en açık örneği Türk toplumudur, kaç sefer dili değişmiş, harfleri değişmiş, aslında olan zamana ayak uydurmuş. Ötekiler diller ise zamana direnmişler. Elbette direnebilinir elbet ama gelişim denen şey binlerce yıl önceki kuralları işleterek ne kadar olabilir ki. Sanırım o diller de kendi içinde, kendilerini update etmişlerdir. Hatasız türetim yapacağız derken, dilin gelişmesini engellemek, bence en hatalı davranıştır. Önceleri MSN, Bilgisayar gibi bir şey yoktu, bunlar hayata girince dil farklılaştı, bunu aslında herkes yadırgadı ama insanlar duruma göre bir dil kullandı, şartlar insanı buna mecbur etti. Neticede MSN yi yaşamadan bunu kimse bilemezdi. Demek ki diller bir şeylerden etkileniyor ve buna görede şekilleniyor. Alıntı:
Dil(ler) de kendini kısıtlayan kurallardan kurtuldukça, insanlar kendini daha çok ifade etmezler mi? Şiveler var mesela. Bizim orada kelimeler yuvarlanır, özgürce de kullanılır bu. Ankara Çubuk 'ta Gelıvırdım, gidivırdım diye dinlemesi çok hoş bir şive kullanılır mesela, bayılıyorum şiveli konuşmaya, Memlekette çok örnekleri var malum. Diyeceğim Halklar söz konusunda çok daha özgürken, yazım konusunda sıkıntı var. SÖZ bir çok dala yayılmışken, gelişmişken, YAZI neden tek bir dal olarak kalıyor? Yazının önünün açılması gerekiyor. O hatalı bu hatalı diyerek, helede yeni kelimelere set çekilerek dil korunmaz. Alıntı:
Alıntı:
Zaten bir ressamın elinden çıkan resme yakından bakıldığında, renklerin dansı görülür, olay renklerdedir. Bir filozofta kelimelerle, kavramlarla dans edebilir, bu bazen rast gele fırça sallamak gibidir. Bop amcayı seviyorum, :) adam renkleri adeta rast gele kullanıyor, aha resmi mahvetti derken, renk üstüne renk bindirerek, harikâ işler çıkartıyor. Felsefe böyle benim için, o çok NET olmamalı, onun güzelliği orada zaten. Sevgiler |
Alıntı:
Filozoflar çoğunluğa hitap etmez. Etmesi de beklenemez bence. Çünkü çoğunluk, doğruluk için bir kriter değil yanlışlık için bir kriter olabilir. Felsefedeki derin meseleleri çözümlemek için günlük dil yetersiz kalacaktır. Kavramları açıklamada halk dili yetersiz kalır. Mesela ben sıradan insanlarla tartışırken bazen ''mutlak veya duyum'' gibi kelimeler kullandığımda karşımdaki olaya pek hakim olamıyor. Ama bu kelimeleri kullanmadan, anlatılmak istenilen anlatılamaz. Tabi ben Phyron kadar üst seviyede felsefi dile sahip değilim. Ancak dilin seviyesi indirildiğinde anlatım eksik kalıyor, indirilmediğinde de anlaşılma eksik kalıyor. Yapacak pek bir şey yok gibi.:) Sanırım filozofları sadece filozoflar anlayabilir.. |
Alıntı:
Benim sorunum hatalı kelimeler de değil, benim sorunum hatalı kelime türetimi yapılmasıdır. Yani zamanla, kendiliğinden veya çeşitli etkenler sonucu dile hatalı kelime geçebilir veya bir kelime hatalı bir anlamda kullanılmaya başlayabilir. Bunlarda sorun yok. İhtiyaç onaysa, bunun pek bir sakıncası yok. Ama dile bilinçli bir müdahale oluyorsa burada dikkatli olmak, dilin yapısını ve kurallarını bilmek, ona göre müdahale etmek gerekir. Dil kurumuna eleştirilerimiz bunu bilmeden, bunu dikkate almadan türetimler yapmasınadır. Yoksa yeni kelimelerin dile girmesi çok doğal ve güzel. Bizim dilimiz de hem göçlerimiz yüzünden, hem de imparatorluk dili olması nedeniyle pek çok dilden kelime almış, kelime vermiş. Çok daha güzel ve imkanlı bir dil hâline gelmiş. Alıntı:
Alıntı:
Alıntı:
"Önü açılsın" derken yazıyı da konuşma gibi savruk olarak mı görmek istiyorsun? Alıntı:
|
Alıntı:
Felsefenin çoğunluğa hitap etmediği doğru. Ama bunu felsefeciler özel olarak istemez. Felsefecilerin elbette kitlelere hitap etme gibi bir derdi olamaz. Ama bu demek değil ki yazdıkları iyice anlaşılmaz olsun, mümkün olduğunca az insan anlasın. :) Günlük dil tabii ki felsefe için yetersiz kalır. Felsefe dili bu nedenle daha üst bir dildir. Günlük dildeki bir kelimeyi bile felsefeci alıp kullandığında o kelime daha özel bir anlama bürünür. Ben de zaten "felsefe dilinin seviyesi indirilsin" demiyorum, aksine, "yükseltilsin" diyorum. "Mutlak" demende bir sakınca yok. O kelime zaten yerleşmiş ve bilinen bir kelime. Ama "saltık" desen itiraz ederdim. :) "Duyum" da türetme bir kelime ve ne anlama geldiği konusunda kafa karışıklığı var. "İhbar" anlamında da kullanıldığı oluyor, "haber" anlamında da, "istihbarat" anlamında da. Oysa bu saydığım kelimeler pekâlâ kullanılabilir. |
Alıntı:
Mesela dönemsel veya esnek kurallar olabilir, ara ara kendini güncelleyebilir ama bu kelime ezelde böyleydi, sonunda da böyle olacak, böyle kalacak diye, taşa yazılmışçasına savunulmasın. Dilin gelişen bir şey olduğu çok açık, gelişmesi için "güncelleme" insanları rahatsız etmemelidir. Bir şeyler çıkar girer, bu güncellemenin doğasında vardır, ha yanlış güncellemede olur illaki ama nedir, yanlış kullanım zaten rağbet görmez. Er geç onlar atılır. Zatende atılıyor. Alıntı:
Oysa anlamak zorunluluğu da yoktur. Ama genede ısrar/itiraz eder. Erzurumlu demiş "Anlamirim ama vardır bir hiçmeti" olay hiçmette :D |
Alıntı:
Kural zaten katıdır. Katı kural olmasın demek kural olmasın demek gibi bir şey. İmlâ olmasın mı? Olursa katı olmayan imlâ nasıl olabilir? "Şöyle yazılır, ama çok isteniyorsa böyle de yazılabilir" gibi bir şey mi? :) Konumuz içi bir örnek verecek olursam, "aşkınsal olamaz, kurallara aykırı" deyince "katı kural" mı işletmiş olurum? Ayrıca somut tartışalım; sen şu "aşkısallaştırmak"ı anladın mı? Doğru söyle. :) Haydi ona felsefe terimi diyelim. Sen birinden "aşkınsal" diye bir şey duysan sokakta, anlar mısın? Tepkin ne olur? Alıntı:
|
Akira Kurosawa ,Andrei Tarkovsky sinemasına bakın ,bir de günümüz sinemasına bakın.
ve bu sözün haklı olduğunu görün.leonardo da vinci günümüzde yaşasa yüzüne bakan olmaz demişti falanca ressam tanıdığım.yıllar önce bu lafı söylemişti.o zamanlar toydum,şimdi onu daha iyi anlıyorum.sanatın yeni fikirler üretmek ,ufku açmak adına bilimde buluş yapmaktan farkı yoktur .Atatürk sanatçı alnında ışığı ilk hisseden insandır demiştir .doğrudur.basma kalıp klişe içinde fikir zeka barındırmayan yenilik getirmeyen yeni şeyler söylemeyen şeye sanat denmez. yapana da sanatcı denmez. |
Bir ülkede sanatta eleştiri kullanmıyorsan yaptığı sanat kime hitap edecektir. Her toplumsal sınıfın sanattan anladığı farklıdır.
Bu ülkede en çok mizah ilgi çekti hala Kemal Sunal dan söz ediliyor. Yöneticilerin adaletsizliğini sermaye birikiminde yapılan haksızlığı İnsan haklarında ki adil davranmam eylemlerini İnsanı aşağılayan söz ve eylemleri yapılan sanatta eleştirmiyorsan sanat ne işe yarar. Sanat ı güzel yapan insan beynine yansıtılan yorumudur. Şiir resim karikatür roman heykel veya başka sanat türleri içinde benim yaşamım hayallerim yoksa hiç sanat benim ilgimi çekmez. |
Alıntı:
Olmaz, yeri geldi miydi imlâ bile sorgulanabiliyorsa, esneklik şart, katı kural olmasın dediğim bu, esneyebilmek. Esnemeyen şeyler kırılır giderler. Birde olaylar çağa zamana göre de değişirler, geçmişte doğru olan artık yanlış olabilir, o yüzden kural denen şey, ebedi değildir. Alıntı:
Felsefe dedik, düşünce sanatı dedik, bunlar BASİT şeyler midir ki? Konu başlığı "Sanat" bir kere, her şeyi anlamamamız gayet normal. Normal olmayan her şeyi anlamak istememiz. İtiraz etmek ise olayı iyice sarpa sardırıyor. Sanatın özünde onu çok "anlamamak" yatar. O zaten çok anlaşılsa sıradanlaşır, basitleşir, tabiri caizse ayağa düşer. Bu Divan edebiyatında geçerli mesela, şair ne der çok anlamazsın, ama anladığın kadarıyla özümser ve duyumsarsın, adam yazmış dersin. Çok anlar mısın? hayır! O zamanında çok anlaşılmazdı zaten, emin ol. Günümüzde dil değişti vs. diye geçiştiririz ama bu o zamanda öyleydi. Sanatın ruhunda "sessizlik" vardır, bir sergide, dinletide filan insanları gözle, sessizdirler. Bunu Felsefeye de taşıyabilirsen orada ki sanatı hissedebilirsin. Hissedemezsen ne anlarsan anla, o sanat değildir. "aşkısallaştırmak" kelimeler raks ettirilmiş, ne diyebilirim ki? Dediğim gibi şu yazdığımız yazı bile sanatsal bir üründür, al kullan beni diye yalvarıyorsa, bunuda kullanan varsa, sessizlik en iyisidir. Alıntı:
Sevgiler |
Alıntı:
Alıntı:
Ama ben sana "gel de özyüzgünsele gidelim" gibi bir şey desem sen herhalde bunu anlamazsın ve yüzüme tuhaf tuhaf bakarsın. Artık hislerine mi başvurursun, ne yaparsın, bilemem. Ama kendinle tutarlı olmak istiyorsan dilimizin gelişimi(!) adına bu sözümü desteklemen gerekir. :) |
Alıntı:
Mesela burada ki yazıya baksana 1. dünya savaşı içindeyken bile İmlânın problemleri gündeme getirilmiş, o mükemmel ise bu böyle niye olmuş? Ha Osmanlı son zamanlarında buna uğraşacak zamanı bile olmamıştır, memleket kaynarken dilin sorunları ile kim uğraşır ki? Belli "ötelene ötelene" harf inkilâbına kadar gelmiş mesele. Cumhuriyet olmasa bile bir şeyler genede olacakmış, durum onu gösteriyor. Alıntı:
Öteki türlü yazılan başka, söylenen başka, bunu kimse anlamaz, kimsede desteklemez, bünye kabul etmez, dil basittir nihayetinde. |
Hayır, ortada mükemmel bir imlâmız yoktu. Alfabemizde almamız gereken birkaç harf daha vardı. Daha başka sorunları da vardı. Benim demek istediğim, sürekli imlâ değişmez; her türlü kusuruna rağmen yine de bir imlâ oluşmuş, bunu tamamen keyfî ve ideolojik gerekçelerle değiştirmek yanlıştı.
D-t değiştirilmesi de böyle ideolojik bir keyfiyetti. Kötü oldu. Ang'la olan polemikte de yazdım; diğer türk imlâlarında d sesi yazımda korunuyor. Bizde ise korunmamış. "Gelişim denen şey yanlışları atmak ise eyvallah, seni sadece ben değil, herkes destekler. Öteki türlü yazılan başka, söylenen başka, bunu kimse anlamaz, kimsede desteklemez, bünye kabul etmez, dil basittir nihayetinde." Felâsife Neyse, aşkınsallaşmak konusunda seni ikna edebildiğime sevindim. :) yazım ile telaffuz ise zamanla tüm dillerde farklılaşır. Bu kaçınılmaz. Çünki konuşma daha devingen, daha değişime açık, yazı ise kalıcı olması yüzünden daha tutucudur. Ayrışma olacaktır. Zaten biz de halen farklı yazıp farklı söylüyoruz. Bir önceki mesajımda hatalı çıkmış. Düzeltip tekrar edeyim. Konuşurken "geldiyi" deriz ama yazarken "geldiği" diye yazarız. Başka pek çok örnek verilebilir. Ayrıca yabancı dillerden son 30 küsur yıldır dilimize giren kelimeleri onlarda yazıldığı gibi yazıp okunduğu gibi telaffuz ediyoruz. Bu nedenle şu örnek çarpıcıdır: 80 öncesinde dilimizde olan ve futbolda topun dışarı çıkmasını anlatan aut kelimesini okunduğu gibi yazıyoruz. Oysa daha sonra dilimize daha giren demode anlamındaki out ise artık orjinal hâliyle yazılıp aut diye söyleniyor. Aslında aynı kelime, ama ilkini o zamanki kurala göre aut, ikincisini ise sonradan oluşan eğilime göre out diye yazıyoruz. |
Alıntı:
Olacak olan oldu. Sözün özü bu. Olacak olan oldu'ya hangi kriteri getirirsen getir tutturamazsın, nihayetinde olan bu mu, bu. Meseleye hiç böyle bakmayı denedin mi? Baksan akışı görürsün, toplumların akışında yanlış/doğru diye bir şey olmaz, su akarak yolunu bulur, toplumlarda yaşayarak bulur. Alıntı:
Alıntı:
Hangi imlâ kendi dilinin temeline dinamit koyar ve onada imlâ denir? ..."Zaten biz de halen farklı yazıp farklı söylüyoruz. Bir önceki mesajımda hatalı çıkmış. Düzeltip tekrar edeyim. Konuşurken "geldiyi" deriz ama yazarken "geldiği" diye yazarız."... Bence burada da görmek istediğini görüyorsun, ben mesela "geldiyi" desem geldiyi yazarım, çünkü sonda ki "yi" ekstra bir sesle vurgulamam lazım, ama ben hiç bir vurgu yapmadan söylerken de "geldiği" diyorum. Çevremde duyduğumda bu ses. Onu oraya zorla sen koyuyorsun, "gitdi" de zorlama çünkü, söylemin akışkanlığında "di" yok, "ti" var ve daha sert çıkıyor, "di" yi ekstra vurgulamam lazım ki "gitdi" diyebileyim. Alıntı:
Neyse, eskiyi araştırmak illaki iyidir sen genede araştırmalarına devam et, takipteyim. |
Alıntı:
Su aksın ve yolunu bulsun, buna itirazım yok, bu kabûlüm. Ama suyun akışına müdahale edilip keyfî barajlar, setler dikilirse ona tepki duyabilirim. Ben şimdi kalkıp, bundan sonra tüm k'ler g olacak desem olur mu? Oysa k ile başlayan kelimeleri g'li söyleyiş de var bizde. Sezen Aksu bile bir Ege'li olarak "kendi" diyecek yerde gayrı ihtiyarî "gendi" diyor şarkılarında. :) Sen zaten "geldiği" diyemezsin, mecburen "geldiyi" dersin. Dikkat et, bak. Yumuşak g harfi kelime içinde çoğu durumda söylenemez. Ama yazarken ğ olarak yazmalısın. Geliyom diyebilirsin ama yazarken öyle yazamazsın. Tabii ki istersen yazarsın da, buna yanaşmamalısın. Ben de geliyom demeye alıştım, ama öyle yazmayı hiç düşünmedim. |
Alıntı:
Ver deyom vermeyo bu iş olmaz deyo Nah bin gayma vedim gızını vermeyo Davar mı bu lan dedim hiç farketmez deyo Bi yolcuk öpem dedim babam gızar deyo Bunlara ne denilebilir ki anca güzel güzel, keyifle dinlenir :D Alıntı:
Dediğim gibi zorluyorsun ama ne kadar zorlarsan zorla, "yi" değil o. Doğulular bile "geldigi" diyor ğ tam diyemiyor, ben niye y diyeyim ki, nihayetinde ğ kullanıyoruz. Alıntı:
Kural olsa herhalde yerinde kalırdı, kalmadığına göre kural muralda değilmiş. |
Şive renktir, şive çeşitliliktir. Tabii ki şiveli konuşma ve söyleyiş olacaktır. Yazılı metinlerde de şiveli konuşmayı aktarmak istediğimizde şiveyi yazıda aynen gösterebiliriz. Bir romanda, öyküde, şiveye yer verebilir eser sahibi.
Eserin tümünü şiveli yazabilir mi? Eser onun eseri değil mi, keyif de onun keyfi değil mi? Yazar elbette. Ama sonucu ne olur, ona da râzı olur. Düşün, Adana şivesiyle yazılmış bir romanı okumayı kaç kişi ister? Adana'lılar hâriç.. :) "Geldiyi" demediğini, "geldiği" dediğini iddia ediyorsun demek. :) Öyle olsun. Demek ki ses yapın buna izin verecek kadar hassas ve esnek. Ben diyemiyorum mesela. Ben hep "geldiği" yazıp "geldiyi" söylüyorum. "Geldiği" şeklinde söylemek istesem çok zorlayarak "geldiğğğği" diyebiliyorum. Yâni ğ'yi vurgulamak zorunda kalıyorum. Üstelik kalın ğ olarak söyleyebiliyorum. "Kural olsa herhalde yerinde kalırdı, kalmadığına göre kural muralda değilmiş." Buna katılmamı beklemiyorsun herhalde. Bizde yerine kalan kuralların yerinde kalma süresiyle ilgili bir araştırma yapsak sonuçları ilginç olurdu herhalde. Hem yerine kalan, hem de uygulanan kuralların sayısı daha da az olurdu. "Kurallar da değişir, değişebilir" demiyor muydun? Şimdi ise "kural olsa yerinde kalırdı" diyorsun. Bir farklılaşma var gibi. Neyse... Sonuçta biz ne dersek diyelim, neyi savunursak savunalım, dil ve onun kuralları bizden tamamen bağımsız bir akıntıya kapılıp gidiyor. Biz tamamen hâriçten gazel okuyoruz. Belki birkaç kişiyle sınırlı kalan ve sonra o sınır da aşılıp dağılan bir etki yapabiliriz ancak. Tabii çok kitap okunan ve yazarlara değer verilen bir ülkede yaşasaydık, ülkenin önemli bir yazarı olsaydık, o zaman dilimize üzerinde etkimiz daha fazla olurdu. Dili biraz yönlendirme imkanımız olabilirdi. Mesela bir Yaşar Kemal olsaydık... Ama onun bile etkisi ne kadar olabildi ki? Bu konuyu çok uzattık. Başlık da zâten bununla ilgili değil. İmlâ başlığında tartışsaydık daha iyiydi. Öyle veya böyle bu konuyu da, son yılların deyişiyle, "tükettik". Birbirimizi tabii ki iknâ etmek zorunda değildik ve öyle bir zorlama içine girmedik. Güzel bir tartışma oldu ve forumda güzelce tartışabildiğim az sayıda kişiden biri olan sana bu düzeyli tartışmadan dolayı teşekkür ederim. |
Alıntı:
Osmalıcaya ben kötüde diyemem mesela, helede Divan edebiyatı denen o olayın bugün artık bir yapılabilirliği bile yok, o da bir SANATTI, ve kalmadı, bitti. Şimdi ki Türkçe ile o sanatı icrâ eden var mı bilmiyorum ama Divan edebiyatı denen o olaya ben anca hayran kalabilirim. Genede dil açısından geçmişi geri getirmek konusunda, iyisiyle kötüsüyle geçmiş geçmişte kalsın derim. Dil açısından şuan yanlış bir şey var mı yok mu çok bilmiyorum ama ifadeler daha rahat edebiliyorsa problem yoktur. Bu haliyle çok daha rahat bir kullanım vardır. Bende teşekkür derim. Sevgiler |
Alıntı:
Bugün ifadeler daha rahat mı? Bir kere kelimelerin neyi karşıladığı konusunda problem var. Olası dendiğinde mümkün mü, muhtemel mi kastediliyor, bu bir problem. İletişim dendiğinde irtibat mı, haberleşme mi? Düş dendiğinde rüya mı, hayal mi? Tartışma dendiğinde münakaşa mı kastediliyor, münazara mı, fikir alışverişi mi? Söyleşi dendiğinde sohbet kastediliyor ama bazan da röportaj karşılığı da bu kelime kullanılıyor. Böyle pek çok kelime birden fazla anlam içerir oldu. Bu da özleştirmecilik akımı yüzünden böyle oldu. Çok az kelimeyle bir insan nasıl kendini ifade edebilir ki? İnsanlar böyle nasıl anlaşabilir ki? "Rahat kullanım" işte böyle bir rahatlık. Biraz boşvermiş, kendini olayların akışına koyvermiş bir rahatlık. düşünce diye havada içi boş cümlelerin, muğlak kelimelerin uçuştuğu bir tembellik. Neyse, bunlar insanı biraz da rahatsız eden konular. Seni de rahatsız etmek istemem. :) |
Alıntı:
Osmanlıca Edebî bir dil. Bu kesin. Şimdiki Türkçe ise teknik bir dil. Şimdi ki Türkçe ile öyle eski şiirsel doküman çıkması zor, fakat Osmanlıca ilede teknik bir doküman çıkması zor. Her türlü dili ve teknik terimi yazmada şimdi bir sıkıntı çekilmiyor olsa gerek. Osmanlıca da teknik konuları yazmada ise sıkıntı varmış, Bardakçı hocanın mesajından çıkan anlam o. Zaten belkide Osmanlının teknikte geriliği bile dil yüzünden olsa gerektir. Edebiyatta şaheserler çıkıyor ama teknikte sıfır. Aslında bu mesele bir acayip ama senin dediğinde "yazıdan" ziyade "söylemlerde" ki sorun, düş mü rüya mı? İyide halk her zaman söyleminde farklı değildi ki o zaten yazsın yazmasın bu söylene-gelen bir şey ama yazı kısmı öyle değil. Dünya bu kadar teknik/teknoloji derken, Edebî bir dil hayal etmek, tekniği zaten hiç anlamamak demek olur. Edebîyat ve teknikte bir araya gelemeyeceğine göre-keşke gelse-teknik teknik yazışırız anca :D |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 00:43 . |