![]() |
Laikliğe geçişte Osmanlı 19. yy'ındaki evrimsel basamaklar
Türkiye’nin laikleşmesi Atatürk ile birlikte birden bire mi başlamıştır yoksa Osmanlı devletinin 19. yy. daki reformlarını laikliğe doğru *evrimsel sürecin ilk evreleri olarak mı yorumlamalıyız? *Bu başlık altında ele almak istediğim konu Atatürk ve arkadaşlarının laik devrim düşüncelerine temel oluşturduğunu düşündüğüm Osmanlı'nın son yüzyılındaki siyasi gelenekleri, toplumsal gelişimleri incelemek olacak.
Bu sorunun başka ve önemli bir anlamı da vardır günümüz için: Laik düzenimizin (çarpıklığına rağmen) geleneğini adete tek ipe bağlanmış şekilde Atatürk' e mi bağlamalıyız yoksa daha eskilere dayanan, daha köklü bir gelenek olarak mı yorumlamalıyız? Avrupa’nın rönesans ve reformlar ile başlayan ilerlemesi özünde laikleşme-sekülerleşmedir. Dolayısıyla 19. yy da belirgin olarak başlayan Osmanlı batılılaşması/modernleşmesini de laikleşme-sekülerleşme kavramları ile sıkı ilişkide kabul etmek gerekir. Osmanlıda değişimi gündeme getiren bilhassa II. Viyana seferinden sonra gittikçe artan askeri mağlubiyetlere çare bulma gayretidir. Değişime karşı çok uzun süre direnç gösterilmiştir. Allah’ın İslam askerinin yanında olacağı ve alınan mağlubiyetlerin geçici olduğu inancı çok uzun süre devam etmiş ancak mağlubiyetlerin ardı arkası kesilmeyince reformcuların eli güçlenmiştir. Değişim esas olarak 19. yy da başlar. II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nı kanlı bir şekilde kapatması önemlidir. Yeniçerilerin kıyafeti olan sarık ve şalvarın yasaklanması ve bunun yerine fes ve pantolonun getirilmesi 19. yy.ın başlarında hüküm süren II. Mahmut’un eseridir. Hatta bu nedenle II. Mahmut’a halk arasında “gavur padişah” bile denmiştir. Bir Avrupa kıyafeti olan pantolonun Türk toplumuna girmesi pek çok kimsenin sandığı gibi Atatürk’ün kılık-kıyafet devrimi ile değil o tarihten yüz yıl kadar evvel II. Mahmut tarafından gerçekleştirilmiştir. Esas laikleşme yönündeki reformlara geçmeden evvel kılık-kıyafet ile ilgili bilinen bir diğer yanlışı daha açıklayalım: Kara çarşaf ve peçe giyinmenin yasaklanması Cumhuriyet döneminde değil ilginçtir ki en imanlı padişahlar tarafından biri kabul edilen II. Abdülhamit tarafından 1892 yılındadır. Ancak uygulamanın sıkılığı Cumhuriyet döneminde gerçekleşmiştir. Abdülhamit’in yüzü de örtecek şekilde çarşaf giyinmesini yasaklaması laiklik gibi bir gerekçeyle yapılmamıştır tabiî ki. Çarşaf ve peçe takarak kadın kılığına giren hırsızların toplumda infial yaratmasından dolayı karar alınmıştır. Abdülhamit bir gün Teşvikiye camisinde kıldığı namazdan dönerken yolda çok sayıda yüzü-gözü kapalı kara çarşaflı görür. Yanındaki mabeyncibaşına “Nedir bunlar böyle böcek gibi? Yasaklayın bu kıyafeti” der. Sonraki günlerde Osmanlı polisi elinde makasla İstanbul’un önemli semtlerinde göreve çıkar. Yasağa uymayanların çarşafı sokak ortasında kısmen kesilir. 19. yy. Osmanlısında laikleşme adına laik reformlar yapılmadı ancak laikliğe hizmet eden veya laik sistemin parçaları olabilecek reformlar yapıldı. Bunlardan pek çoğunun oturması uzun yıllar almıştır. Örnek vermek gerekirse 1830 yılında Hıristiyan kölelerine özgürlükleri verilmiştir. Bu kölelerin çoğunluğu savaşlarda ele geçirilmiş Hıristiyan askerler idi. 1857 yılında ise Abdülmecit zenci köle ticaretini yasaklayan fermanını yayınlamıştır. Osmanlı’da hukuksal olarak köleliğin kaldırılma tarihi budur. Ancak fiili olarak kölelik II. Meşrutiyet’e kadar devam etmiştir. İttihat ve Terakkiciler köleliği kesin şekilde yasaklamışlardır. Resmi tarihimiz Osmanlıcılığın etkisinde olduğu için köleliğin kaldırılmasına ders kitaplarında değinmemektedir. Çünkü köleliğin kaldırılmasını anlatmak o döneme kadar köleliğin var olduğu anlamına da gelecektir. Oysa şanlı atalarımızı ve Türklüğümüzü övmek için bu konu pas geçilmelidir. Bilindiği gibi İslam’da köle azat etmek sevaptır ancak sistem olarak köleliğe karşı çıkılmamıştır. Bizzat Muhammed’in ve sahabelerinin köleleri vardır. 20. yy.’a kadar da kölelik İslam toplumlarında var olagelmiştir. İşte bu nedenle 19. yy Osmanlısında köleliğin kaldırılması aynı zamanda İslami yaşam tarzına karşı da bir darbedir. Tanzimat dönemi ile birlikte İslami kurumlara Cumhuriyet dönemimizdeki gibi doğrudan doğruya değil ancak dolaylı yoldan darbeler vurulmuştur. Bir diğer önemli fark reformlar görünürde İslam adına yapılmıştır. 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve 1856 Islahat Fermanı’nın ağırlık noktaları gayrı-Müslim halk ile Müslüman halk arasında hukuksal eşitliği sağlamaktır. Bu reformlar farklı dinden insanların cemaat şeklinde ayrıma dayanan toplumsal yapılaşma yerine ekonomik ve siyasal görüşlerine göre saflaşmalarına yol açan sürece yol açmıştır. Cemaatçılık elbet etkisini sürdürmüş ancak gerilemeye başlamıştır. İmparatorlukta belki de ilk kez en azında en güçlü örnek farklı dinlerden insanların bir araya geldiği siyasi bir yapı oluşmuştur: İttihat ve Terakki. İttihat ve Terakki’nin oluşumu imparatorluğun tarihinde çok önemli bir dönemeç noktasıdır çünkü daha evvelinde insanlar dinsel inanışları yönünde gruplaşıyorlardı. İttihat ve Terakki ile birlikte farklı bir siyasal ve toplumsal anlayış hayata geçmiştir. Bu gelişmeler de İslami tarzdaki toplumsal yapılaşmaya aykırıdır. İslam’a göre bir İslam devletinde Müslüman ile gayrı-Müslim eşit olamaz. Gene benzer şekilde din farkı gözetmeksizin bir partide bir araya gelip dinler üstü hedefler için mücadele vermek de geleneksel İslam’a aykırıdır. Çünkü İslam’a göre mutlak doğru İslami kurallar, İslami hedeflerdir. Bunun için de Müslümanların birliğidir esas olan. Oysa İttihat ve Terakki’nin bunun dışında olduğunu biliyoruz. 1875-79 yılları arasında hukuk sistemine avukatlık, savcılık, çok yargıçlılık, noter, temyiz gibi çok önemli modern hukuksal kurum ve uygulamalar girmiştir. İslami hukukunda bu kurum ve kavramlar yok idi. Bunların uygulamaya girmesiyle İslam hukuku büyük darbe yemiş oluyor. Şeriat mahkemeleri, kadılık gibi kurumlar ortadan kaldırılmıyor ancak modern/seküler hukuğun gelişmesi ister istemez İslam hukuğunun tekeline darbe vuruyor. 19. yy. Osmanlısında düalist (ikili) bir yapı mevcut. Bir yandan laik eğitim ve hukuk gelişirken diğer yanda İslami eğitim ve hukuk varlığını sürdürüyor. Bu çelişkili yapı elbette sorunlar doğuruyor. Şeriat hukukundan ayrılma 1840 yılıyla başlar ve 1851 yılındaki Kanun-ı Cedit ile iyice belirginleşmeye başlar. Kanunlar din, mezhep, sınıf farkı gözetmeksizin herkese eşit derecede uygulanacaktır. Ancak yukarıda söz ettiğimiz düalist yapı uygulamalarda sorunlara yol açmıştır. Örneğin laik hukukun açtığı davalara karşılık kişi davayı kendi dinine ait mahkemeye sevk ettirebiliyordu. 1878’de Osmanlı parlamentosunun kabul ettiği yasaya göre vilayet, kaza, belediye gibi kurumlarda tüm din mensupları eşit olarak temsil edilecektir. Bu durum laiklik olmasa bile İslami meşveretin kaldırılması anlamına gelmektedir. 1859 yılında ilk kez kız rüştiyesi (orta okul) açıldı. 1869’da ilk kız meslek okulu Yedikule Dikimhanesi açıldı. Daha sonra kız öğretmen okulu (Darülmuallim) açıldı. Yüzyılın sonlarında bayan öğretmen sayısı dönemine göre azımsanmayacak düzeyde idi. Maarif nizamnamesine göre İlköğrenim görmek (sübyan mektebi) zorunlu idi. Çocuğunu okula göndermeyene üç kez ihtar verilecek gene uyulmazsa beş kuruştan yüz kuruşa kadar para cezası kesilecek idi. Ancak bu mektepleri kurmak ve masraflarını karşılama yükü halka verilmiş idi. 1876’da ilan edilen ilk anayasaya devletin dini İslam’dır ifadesi ancak 1908 yılında eklenmiştir. Bu anayasa pek çok batı devletinin anayasası incelenerek oluşturulmuştur. 19. yy. Osmanlısında görülen laikleşme/sekülerleşme değişiklikleri ve batı kültürünün gelişmesi 1920 lerde Atatürk ve arkadaşlarının laik Türkiye Cumhuriyeti kurmalarına zemin hazırlamış, onların siyasal düşünlerinin oluşmasında evrimsel basamaklar oluşturmuştur. Atatürk ve arkadaşları yüz yıldan beri devam eden ama yavaş ve zorlu olan, zaman zaman ise uzun kesintilere uğrayan süreci keskin bir şekilde sonlandırmaya çalışmışlardır. |
Re: Laikliğe geçişte Osmanlı 19. yy'ındaki evrimsel basamakl
Alıntı:
|
Re: Laikliğe geçişte Osmanlı 19. yy'ındaki evrimsel basamakl
1876’da ilan edilen ilk anayasaya devletin dini İslam’dır ifadesi ancak 1908 yılında eklenmiştir. Bu anayasa pek çok batı devletinin anayasası incelenerek oluşturulmuştur.
* Cem burada ciddi bir hatan var. Kanuni Esasinin ilgili maddelerini veriyorum : Madde 2 - Devleti Osmaniyenin payitahtı İstanbul şehridir ve şehri mezkurun sair bilâdı Osmaniyeden ayrı olarak bir gûne imtiyaz ve muafiyeti yoktur. Madde 3 - Saltanatı Seniyei Osmaniye Hilâfeti Kübrayı İslâmiyeyi haiz olarak Sülaleî Âli Osmandan usulü kadimesi veçhile ekber evlâda aittir. Madde 11 - Devleti Osmaniyenin dini İslâmdır. Bu esası vikaye ile beraber asayişi halkı ve adabı umumiyeyi ihlâl etmemek şartile memaliki Osmaniyede maruf olan bilcümle edyanın serbestii icrası ve cemaatı muhtelifiye verilmiş olan imtiyazatı mezhebiyenin kemakân cereyanı Devletin tahdi himayetindedir. Bu Osmanlı anayasası daha sonra 20 Ocak 1337 (1921) tarihli Teşkilâtı Esasiye Kanunu kabul ediliyor fakat bu kanunda devletin dininin olup olmadıgı belli degil yani boş bırakılıyor. Devlet ne dinlidir ne de dinsizdir. Daha sonra 20 Nisan 1340 ( 1924 ) tarihli kanun ile getilen hüküm şöyledir : Madde 2.- (Özgün hali) Türkiye Devletinin dini, Dini İslâmdır; resmî dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir. Bu kanun 1928 yılında degiştirilir ve 28 ile 37 senesi arasında gene devlet ne dinli ne de dinsizdir. : Madde 2.- (Son Değişiklik : 5/2/1937 – 3115 S. Kanun/md. 1) Türkiye Devleti, Cümhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir Görüldügü gibi burada gene 1921 anayasına dönülmüştür ve devlet ne dinli ne de dinsizdir. Anayasaya laiklik hükmü 1937 yılındaki kanun ile konulur ve bundan sonrası için gerçek anlamda bir laiklik serüveninden bahsedilebilir. Osmanlı devletinin laik oldugunu söylemek biraz iddialı kaçar diye düşünüyorum. Laiklik yolunda reformlar olabilecegini de zannetmiyorum. Tek tek bireysel çıkışlar ya da Hiristiyan Avrupanın hiristiyan hak ve hukunu geliştirme yolunda yaptıgı baskıların sonucu atılan adımlar da laiklik çerçevesinde degerlendirilemez. Padişah hem devletin başıdır, hem de halife olarak dinin başıdır. Hükümette Şeriye vekaleti vardır ve milli mücadele sırasında da etkindir. Hatta yanılmıyorsam bir ara Fevzi Çakmak Şeriye vekaletine de bakmıştır. Padişah Mustafa Kemal ve arkadaşları hakkında şeyhüslamdan idam fetvası alır, buna karşılık Mustafa Kemal de milli mücadelenin meşruluguna dair 49 müftüden ortak fetva alır. Millli mücadelenin çıkış noktası ve ilk söylemler Halife nin esir oldugu yolundadır, ve hilafeti kurtarmak ugrunadır. Milli mücadelenin din yogunlugunu göz ardı edemeyiz. O zaman Türklük bilinci diye bir şey yoktur. Hitap edilen Ümmeti Muhammed dir. Bu şartlar altında cumhuriyetin kuruluşunda bile ciddi laik egilimler yok. Dikkat edilirse 28 e kadar devlet dini var. Demek ki çok ciddi mücadeleler oluyor. Takriri Sukun, Tatili Eşgal kanunlarının da 28 sonrası süreci anlamakta faydası olur diye düşünüyorum. Cumhuriyet yönetimi bu kadar zorlanırken Osmanlıda laiklik adımları olabileceginden bahsetmek çok zordur diye düşünüyorum. saygılarımla |
Re: Laikliğe geçişte Osmanlı 19. yy'ındaki evrimsel basamakl
Bu şartlar altında cumhuriyetin kuruluşunda bile ciddi laik egilimler yok. Dikkat edilirse 28 e kadar devlet dini var. Demek ki çok ciddi mücadeleler oluyor. Takriri Sukun, Tatili Eşgal kanunlarının da 28 sonrası süreci anlamakta faydası olur diye düşünüyorum.
Cumhuriyet yönetimi bu kadar zorlanırken Osmanlıda laiklik adımları olabileceginden bahsetmek çok zordur diye düşünüyorum-Dilaver ....... 1.Meclisin fesh edilmesinin ana sebeplerinden biride budur zaten. Din adına yapılan savaşın, balo ile kutlanmasının doğurduğu tabloya karşı yapılan çıkış Bence çok önemli bir tarih sayfasını aralamışsınız Sevgili Dilaver. Selamlar |
Re: Laikliğe geçişte Osmanlı 19. yy'ındaki evrimsel basamakl
Bu hafta sonu Sunay Akın'ın katıldığı bir söyleşi izledim. O da Cem'in iddia ettiği gibi laikleşme sürecinin aslında Osmanlı'nın son döneminde başlamış olduğunu, hatta birçok padişahların bu süreci desteklediklerini iddia ediyordu. Anlattığı ilginç olaylardan biri şöyleydi. Aşağıdaki tablonun kime ait olduğunu bilen var mı? *
http://www.mkutup.gov.tr/osmanli/pic39.jpg Yukardaki tablonun adı "Haremde Goethe"dir. Tabloda haremde bir kadın vardır ve elindeki kitabın üzerinde ise Goethe yazmaktadır. Tablonun çizeri ise Abdülmecit Efendidir. Abdülmecit Efendi kim? Son halife!.. Başka söze gerek var mı? 1922 yılında Vahdettin'in yurtdışına sürülmesi üzerine TBMM Abdülmecit Efendi'yi halife olarak atar. Daha açıkçası Abdülmecit Efendi'ye , Atatürk'ün talimatıyla halife olacağı bildirilir. Abdülmecit Efendi veliahttır, ama *laik bir eğilimi olduğu bellidir. Sanatçılar cemiyetinin hamiliğini yapar, sadece bu tablosunda değil "Haremde Beethoven", "Hanzade Sultan" gibi başka tablolarında da kadınları başı açık şekilde çizmiştir. Abdülmecit Efendi'nin bazı eserleri Abdülmecit Efendi'nin TBMM tarafından halife seçilmesi Aslında Abdülmecit Efendi'ye gelene kadar çok sayıda örnek var. II. Mahmut'tan sonra birçok padişah laiklik ve batılılaşmayı Osmanlı'nın çöküşüne karşı çözüm yolu olarak düşünür aslında. Bu çerçevede de bir çok aydın, sanatçı Avrupa'ya eğitim için gönderilir. Osmanlı'nın batılılaşmaya karşı olduğu, batılılaşmanın Mustafa Kemal'le başladığı iddiası gerçeği yansıtmaz. Batılılaşma düşüncesi sadece saray çevresinde ve teknik ilerleme düşüncesi ile de olmaz. Siyasi akımlar da girer Osmanlı'ya. Osmanlı'nın son döneminde laiklik çerçevesinde ciddi bir zihniyet devrimi vardır. Laiklik, cumhuriyet, kadın hakları gibi şeylerin mücadelesi Osmanlı'nın son döneminde üzerinde ciddi mücadele verilen konulardı. Bunlar Atatürk'le birlikte gökten inmedi. Cem'in yaklaşımına katılıyorum. Mustafa Kemal'e kadar bu reformlar ciddi mücadelelerle gerçekleşiyordu. Örneğin "İnsan Hakları" adında ilk dergi Osmanlı'da çıkmıştır. Derginin adı "Hukuk-i Beşer" idi. Çıkaran kişinin adı ise Hasan Tahsin. *Mustafa Kemal'in farkı hepsini kısa zamanda ve tepeden yapıp bitirmesi oldu. |
Re: Laikliğe geçişte Osmanlı 19. yy'ındaki evrimsel basamakl
burada gözden kaçırılan husus şudur, laiklik tek başına ele alınamaz. Laiklik demokrasi mücadelesiinin *bir parçasıdır. Demokrasi ise her şeyden evvel toprak devrimidir. Kişilerin aydın olması, bireysel egilimi olması belirleyici degildir.
1- Osmanlıda toprak devrimine, demokrasiye yönelik bir mücadele var mıdır. Varsa bunun tamamlayıcısı da laiklik olur. 2- Cumhuriyet döneminde laikligin neden yerleşemediginin neden bu kadar uzun mücadelelere sahne oldugunun, neden devrimin gerilediginin ve buna paralael olarak laikligin gerilediginin kavrayışını da burada aramak gerekir. Menderesin toprak agası oldugunu unutmayalım. DP nin kalkışmasının temellerinden biri de budur. Toprak reformu. 3- Toprak meselesi çözülmeden, feodalizm tasfiye edilmeden insanlar özgürce emeklerini satamazlar. Aslında demokrasi denilen de budur. saygılarımla |
Re: Laikliğe geçişte Osmanlı 19. yy'ındaki evrimsel basamakl
http://www.academical.org/dergi/MAKA.../s9okmen11.htm
Derli toplu emek sarf edilmiş bir makale. Prens Sabahattin'i tanımak isteyenlere. Selamlar. |
Re: Laikliğe geçişte Osmanlı 19. yy'ındaki evrimsel basamakl
Alıntı:
Bugünkü Cumhuriyetimiz bu gelenekten gelmiştir. Atatürk, İttihat ve Terakki kadrolarında yetişmiştir. İttihat ve Terakki'yi anlamaksızın ve 19. yy daki batılışmayı anlamaksızın Atatürk'ü yaratan süreci çözümleyemeyiz. Bu gün İslamcıların İttihat ve Terakki düşmanlığının ve reformları duraklatan II. Abdülhamit'e hayranlıklarının nedeni de budur. Toplumsal evrim de biyolojik evrime benzer bazı yönleriyle. Nasıl ki yüzbinlerce yıl evvel yaşamış atalarımızın pek çok özelliği bizden farklı ise laiklik sürecinin 19. yy daki görüntüsü de Cumhuriyetdeki görüntüsü gibi değildir. Alıntı:
Feodaliteden çıkış çabalarını da aynı anayasada görmekteyiz: Alıntı:
II. Abdülhamit'in iktidara gelince bu anayasayı ve meclisi lağvetmesi ve günümüzde islamcılar tarafından en sevilen padişah olması da sanırım bu görüşümü desteklemektedir. |
Re: Laikliğe geçişte Osmanlı 19. yy'ındaki evrimsel basamakl
II. Abdülhamit'in iktidara gelince bu anayasayı ve meclisi lağvetmesi ve günümüzde islamcılar tarafından en sevilen padişah olması da sanırım bu görüşümü desteklemektedir- Cem
....... Hepsi değil. İstisnalar kaideyi bozmaz doğrudur. Ama istisnayı belirleyenlerinde hakkını teslim etmek lazım. Selamlar |
Re: Laikliğe geçişte Osmanlı 19. yy'ındaki evrimsel basamakl
Osmanlı'nın son dönemleri reformlarla geçer. Ancak Mustafa Kemal'in yaptıkları açık bir şekilde devrimdir. İki kavram arasındaki fark da yapılan işlerin farklılığı kadar büyüktür.
Değişim Osmanlı için kaçınılmazdı. Nitekim başladı da... Ancak tüm bu reformlara rağmen Osmanlı istenilen noktada değildi. Zira yenilik hareketlerine geç başlamıştı. Mustafa Kemal ve kadrosunun amacı, geri kalmış bir toplumdan en kısa sürede çağdaş bir toplum yaratmaktı. Kemalist devrimlerin kökleri sistem karşıtı Osmanlı hareketlerinden başlar. Zaten Mustafa Kemal de bir Osmanlı subayıdır. Fakat buna bakıp da Osmanlı'yı çok da reformist göstermek yanlış olur. |
Osmanli'da laiklik sözcügü kullanilmasa da iki hukuk yan yana isliyor. Ser'i hukuk ve örfi hukuk. Kamu alaninda örfi hukuk gecerli ve bu da devletin niteligini göstermek acisindan cok önemlidir. Islam kurallari Osmanli'da tam olarak uygulanmiyordu., bu yüzden Osmanli zaten gercek bir islam devleti degildi. Hatta halifeligi ele geciren Yavuz bu ünvani kullanmamis, ondan sonra da bu ünvan II. Abdülhamit'e kadar kullanilmamistir. II. Abdülhamit devletin cöküsüne cözüm olmasi amaciyla halifeligi öne cikarmis, müslüman sömürgeleri olan Avrupa devletleri ile iliskilerde bunu kullanmaya calismistir. Daha acik deyisle saltanat gücl oldugu zaman halifelige ihtiyac duymamis, gücten düsünce halifelige sarilmistir. Tabii bu da birsey ifade etmemistir.
Asagidaki alintida da Osmanli'da uygulanan hukuk sisteminin aslinda islamdan uzak oldugu gösteriliyor. Osmanlıda laik ya da örfi hukuk.. Osmanlı imparatorluğunda şer’i hukuk her sahada tatbik edilir görülmesine rağmen bilhassa idare ve teşkilat hukuku ile kamu müesseleri sahasında ‘milli’ veya örfi bir hukuk uygulanmıştır. Özellikle ilk zamanlarda Osmanlı padişahları kanun koymakta bir makamın tasdik ve işbirliği yapmasına lüzum görmezlerdi..Şeyhülislamların onayının alınması diye bir teamül yoktu. Kanunnamelerle idare edilen hukuk sahası,doğrudan doğruya şeriat ile idare edilen konulardan büyük bir dikkatle ayrılmaktadır fakat bazen şeri hukuku bu alanlarda zamanın ihtiyaçlarına göre dikkate almak uygun görülmüştür. Ceza usul ve tatbikatıyla ilgili ferman ve vesikalar incelendiğinde devlet için hayati önemi olan bir alanda dönemin şartları gereğince gereken tedbirleri almak için,şeriat hükümlerinin kolayca dışına çıkılabilmekteydi.Osmanlı sultanlarının ceza hukuku sahasında kanun koyma yetkisi zamanın dini otoriteleri tarafından da kolaylıkla kabul ve izah edilmekteydi.Devlet menfaati ve amme maslahatı gibi zaruretler nedeniyle sultanlar nizamın bozulmaması için tedbirler alabilirdi. Osmanlı padişahlarının Nizam-ı Alem için kardeşlerini boğdurmaları,basit bahanelerle vezirlerin idam edilebilmesi ve mallarına el koyma,suçluları konuşturmak için işkence yapılması gibi tedbirler şer’an caiz görülebilmekteydi. İslam ceza hukukunda para cezası olmadığı halde Osmanlı kanunnamelerinde cezalardan birçoğu para cezaları haline getirilmiş veya şeriatın tayin ettiği cezalara para cezaları ilave edilmiştir.İslam ceza hukukuna göre değeri 10 dirhem gümüşü geçen malları çalan kimselerin elinin kesilmesi gerektiği halde Osmanlı kanunnamelerinde bu el kesmelerden hiç bahsedilmez.Ta’zir şeklinde sopa cezası ile bu cezaya ilaveten her sopa başına bir akçe para cezasından bahsedilmiştir.Zina suçunun cezası da yine kanunlarla para cezası olarak uygun görülmüştür. Ayrica Osmanli'da laiklik ve reformlar icin http://www.webhatti.com/turkiye-ve-u...a-laiklik.html |
Laiklik,obur peygamber,Türban-1
Bu yazıda Laiklik kavramının tarihçesi incelenecek olup bazı açıklamalar eşiliğinde anlatılacaktır.
Bu yazının asıl amacı Laiklik ilkesinin açıklaması olmakla beraber,bazı açıklamalara da yer verilmiş olunması konunuyu esasından bir kayba uğratmamıştır. Yeni bir islam anlayışının,Yeni bir kutsal Kitabın,Kısaca Yeni bir Müslüman toplumunun yaratılma çalışmalarına özetle TÜRBAN denir. ABD'nin ya da emperyalizmin gizli bayrağı da diyebilirsiniz... Değişik bir ifade ile,Bush'a allah tarafından verilen bir görevdir.Çünkü bu obur,kendi ağzı ile itiraf etmiştir.Yani,"Bana allah dünyanın düzenini değiştir,Müslümanları düzene sok,onları eğit,dünyanın düzenini yeniden kur"emrini verdi demiştir. Tabii ki bu obur zat,bu inancının gereği olarak ta yeni bir dinin yaratıcısı ve de peygamberidir.Allahı ise ne yazık ki Kapital sahipleridir.Çünkü bu obura emri veren tanrı bu kapitalistler dir. Yani dünyanın yeni peygamberi Obur peygamber Bush,Tanrıları da Kapital sahipleri olan yeni dünya düzencileri 7-8 kadar kişidir. Veya sayılarını siz artırabilir ya da azaltabilirsiniz. Neden TÜRBAN'a bu denli eleştiri getiriyorum? Bunu da ilerleyen satırlarda bulacaksınız... Baş örtüsünün ya da başı bir şekilde örtmenin varlığını ya da yokluğunu tartışacak değilim.Asıl söylenmesi gerkeni yani bir şekle bağlı olan örtünme kısmını izaha çalışacağım. Özetle Türkiye Cumhuriyetindeki bir şekli ile başka müslüman ülkelerde örtünme şekli hiç bağdaşıyor mu? Hani bazı kesimlerde baş örtüsünün sağ kısmı alta doğru uzatılmış ise şuncu,sol kısmı uzatılmış ise buncu veya çatal iğne ile tutturulmuş ise böyledir,iğne kullanmamış ise şöyledir gibi tanımlamalar anlamlar çıkartan bir kesimden,bu yorumları yapanların neden bunu yaptıklarından bahsediyorum. Gerçek anlamda öyle inandığı için örtünenler kesinlikle kapsam dışıdır.Özellikle bunu belirtmekte fayda vardır. Yine de örtünmenin varlığı yokluğu ile alakalı yazmak yerine,neden belli bir şekilde ısrarcı olunduğunu belirtmeye çalışıyorum. Yani ABD'nin yaratmaya çalıştığı ve adına ılımlı islam,ılımlı Kur'an denen yeni bir anlayıştan bahsediyorum. Ve kısaca bu tür misyonun göstergesi olarak neden TÜRBAN sorusuna yanıt aramaya çalışıyorum. Neden belirli bir şekilcilikte saplanıp kalındığını izaha çalışıyorum.Yani neden TÜRBAN'ın ABD'nin gizli bayrağı,emperyalizmin gizli sembolü olduğunun izahına çalışıyorum. İnanıyorum ki bu gizli efendilere bağlılığın ve kendi aralarındaki özel iletişimin bir simgesi,birbirlerini tanımanın ya da değişik anlatım ile,ABD'nin içimizde ne kadar işbirlikçisi olduğunun belli edilebilmesinin işareti olan bir simgeden bahsetmeye çalışıyorum.... Kısaca yepyeni bir olgudan bahsediyorum. İşte bu yeni dinin adına da Ilımlı islam denir.Sembollari de ne yazık ki TÜRBAN dır. Yani siz TÜRBAN'A karşı çıkarsanız dinsiz ve hainlikle suçlanacaksınız.Dolayısı ile dinden çıkmış sayılacaksınız. Size kafir diyecekler. Ilımlı İslamcılar da kendi aralarında bölünmektedirler.Çünkü Allahları nın aynı allah olduğunu,ancak peygamber seçiminde zorlandıklarını anlatmaktadırlar. Çünkü baş peygamberliğe soyunan obur,ne yazık ki her topluma değişik bir mezhep(Görüş,Fikir,Doktrin) ile yaklaşmaktadır.Bu mezheplerin değişik temsilcilerini yetiştirerek ne yazık ki inanmasalar da maddi menfaat sağlayarak geniş bir inanan kitlesi oluşturmuştur.Zira amaç Kapital sahiplerine tapınmak olduğu için bu seçimde zorlanmaları normaldir.Çünki kendileri de çıkar kavgalarına girmişlerdir. Obur peygamber için bunları kendilerine istediği anda bu çatışmaları durdurmak çok kolaydır. Çünki bu taktikleri yıllar boyu uygulamakta,bunda da son derece başarılı olmaktadırlar.Bu taktikleri iyi bilirler. Dünyanın değişik bölgelerinde ki değişik islam anlayışlarını incelediğiniz de bunları göreceksiniz. Bir tarafta ABD de Malkom X'in aziz anısına methiyeler düzenleyerek,Diğer tarafta Hz.Muhammedin karikatürlerini ifşat ederek,Başka bir tarafta ise ne yazık ki Sıkma Baş lar türeterek bu yolculuğu devem ettirmektedirler. Dünya nüfusunun ne yazık ki büyük bir bölümü akli melekelerini kullanamdıkları halde ne yazık ki bu obur peygamber ve takımı onların yerine aklını kullanmakta,kalan azınlık böylece büyük çoğunlukları yönetmektedir.İşte şu anki TBMM senaryosu da bunun bir ürünüdür.Yani azınlık olduğu halde toplumun büyük bir bölümünü yönetebilme kaabiliyeti bu obur peygamberin üstün(!) yeteneklerinin bir ürünüdür. Ne yazık ki Dünya tarihi de bunun örnekleri ile doludur. Bakınız bir kere,yer yüzünde Milyarlarca insan yaşamış ancak bir tek kişiye tapınmalar devam etmiştir. Hala da insanlar çocuklarını yetiştirieken dahi aynı yöntemleri kullanmakta bu acı tecrubeden ne yazık ki ders almamakta ısrar etmektedirler. Evlerimizde başlar bu obur peygamberin nasihatlarını vermek.Çocuklarımızı sus,sen anlamazsın,onlardan iyimi bileceksin diye yetiştirmeye başalarız. Okulda Öğretmenler azarlar,Asker olur Komutanları,İşe girer amirleri,Borç alır alacaklıları,Selam verir selam alanları,Evlenir Kocaları ya da Karıları vs....sıra ile hesap sorma dönemi ve hesap verme dönemi başlamıştır. Bu sistemde yetişen bireyler de ne yazık ki araştırmanın yanlış olduğu kanısına varırlar. Hatta bunları Atasözleri ile de destekleriz. Ör:"Bir dirhem Bal için bir çeki odun çiğnenir mi"diyerek sen neden uğraşıyorsun ki bırak senin adına Şıh,Şeyh,vs...velilerin yapsın.Hatta onlar daha evvel de bunları yapmış denemişler,biliyorlar.Gel onlardan öğren,gel onların dediğini dinle.Doğru yol onların mezhep(görüş)lerinde dir. Neden boş çaba sarfediyorsun ki?Kısa yoldan köşe dönmek varken vs..gibi masallar ile toplumu uyuşturmakta ve ne yazık ki bunda da başarılı olmaktadırlar. Eğer ki bu arada birkaç uyanık kendilerinden farklı düşünüyorlar ise ,ki bu her dönemde olmaktadır.İşte bu farklı düşünen yani süreden farklı düşünen ancak çok ta farklı olamayan birini bu sürünün başına ne yazık ki adaptasyon eğitimleri sayesinde oturtuyorlar. Burada bazı tatktiklerde kullanılmaktadır. Ör:Devlet Erki nin ulaşmadığı ya da ulaşmak istemediği büyük çoğunluğa onlar el uzatmakta ve bu sayede Gönüller Sultanları yetiştirmektedirler. Bu aynı zamanda CIA nın Zihin Kontrolü taktikleri arasında ilk sıralarda gelmektedir. Bu konuda CIA nın kendi internet sitesinde yayınlanan bir yazıyı Sayın Ümit Özdağ'ın bir konuşmasından alıntılar da açıklamış ve Ermeni sorunu konusunda ki başarılarını neye borçlu olduklarını ortaya koymuş idi. Merak edenler için bloğumda bir sayfada yer verdiğim bu yazıyı öneriyorum.Bakınız: http://ahmetdursun374.blogcu.com/1053723/ Soykırım masalını da ne yazık ki Hristiyanlığın temsilciliğine soyunduğunu iddia eden papalık kurumu tarihte bu konunun suçlusu olarak Türkleri göstermektedir. Hristiyan dünyası hala Martin Luther'i affetmiyorlar ki bizlere ılımlı anlayışı nasıl aşılayabiliyorlar anlamak mümkün değildir.Bunun tek izahı vardır o da şbirlikçilerinin içimizdeki başarılarıdır.Yani açmak gerekirse biraz açalım. Biz Türkler in büyük hatalrından biri de zamanlama yapamamaktır.Zamanlama yapmasını pek beceremiyor olmamızdır.. 11 Eylül için bir zamanlama yapsa idik yani 11 Eylül'ü kullanmasını bilse ididk belki de tüm dengeler değişebilirdi. Geçen gün bir tv kanalında Sayın Hüseyin Hatemi hocanın bir konuşmasını izledim.Üstelik bu sayın zat hiçbir para almadan misyoner olduğunu itiraf anlamına gelecek kelimeler etmektedir. Diyor ki"Ne olacak,Papa gelsin,bu bizim faydamıza dır.Asla kaybımız olamaz.Üstelik Kur'an da demiyor mu ki,Müslümanlara en yakın olan Hristiyan olandır diye".... Bu sözlere dikkat ediniz.Çok önemli bir sözdür.Bunun perde arkasını da altta inceleyeceğiz.... Öyle ise bu diyalogdan mutlaka en iyi faydayı sağlamalıyız"anlamına gelen kelimeler sarfetti. Baktım ki ülkemizde kimler ne şekilde bu diyalog söylemlerine üstelik te akademik kariyerlerini kullanarak canhıraş vaziyette sahipleniyorlar.Bu çok ilginç değilmidir?Acaba hangi ülkenin saygın ilim adamlarıdır bunlar?Hangi ülke bu adamlara Profesörlük ünvanını vermişlerdir?Bunlar kimin ya da nerenin profesörüdürler? Bakınız ılımlı islam ya da diyalogculuğa ki sadece Irak'ta 55 000 kadın ve çocuk öldürdüler.Sadece kadın ve çocuk diyorum.Diğer sivil ya da askerden bahsetmiyorum.55 000 kadın ve çocuk. Peki neden öldü bunlar dediğinizde ise papa dahil olmak üzere onlar Terörist yani islamcı teröristlerdir diyebilme alçaklığını göstermişlerdir. Biz de bunlara ılımlı islamcı yada diyalogcu diyeceğiz.Buyurun deyin o zaman.Para ile satınaldıkları adamlar yetmiyormuş gibi şimdi de tüm Bankaları ve Milli egemenliğimize balta vuracak her şeyi yeni oyunlarla yani özelleştirme ile elimizden almaktadırlar. Bunu sadece bizde değil dışardaki islam olduğunu iddia edenlerde de aynı hızla devam ettirmektedirler. Mısır'lı eski Müslüman bir adamı aldılar bol miktarda beslediler en sonunda istediklerini yazdırdılar.Kimden mi bahsediyorum? Kilisesinin bulduğu bir adamdan,Mark Gabriel'den bahsediyorum.Adını da değiştirdiler ve islamın Terörist olduğunu yaz,müslümanlığın kılıçla yayıldığını yaz dediler o da aldığı paranın hakkını vererek aynen dediklerini yazdı.Ne olacak bizde de bu tip adamları değişik tiplere sokarak aynı oyunları tezgahlıyorlar bizde kuzu misali meleşerek onları izliyoruz. Hatta izlemekten de öteye giderek o şahıslar salya sümük konuşur ağlaşır iken bizler dahi ondan daha fazla duygulanıyor ve ağababalarımıza şükran edercesine ittat etmiş larvalar misali kurtcuklar gibi kıvranıp duruyoruz. Bu Gabriel denen adam bir kitap yazıyor bilmem kitabını görenler var mı? İslam ve Terör adlı bir kitap yazıyor. Kitabın kapağı çok ilginçtir.Kapağın yaklaşık yarısından fazlasını Türk bayrağı ile donatmışlar.İçeriğinde ise Türkiye nin terörizmdeki yeri ve desteğini anlatamaya çalışmış. Hatta Papalık ile aynı görüşleri paylaşan bu adam sanki hristiyanlığı da geçmiş direkt papalığın yayın organı olmuştur. Zira papalık 20.YY da ilk soy kırımı Türklerin yaptığını iddia etmekle kalmıyor,Mustafa Kemal'in bizzat önderliğinde bu soykırımın yapıldığını iddia ediyor. Daha da ileri giderek,eğer ki Türkler bu soykırımı yapmmaış olsa idi,Hitler'in de böyle bir örnek göremiyeceği ve bu soy kırımı yapamayacağını iddia edecek kadar aşağılaşmıştır. Tabii ki tüm bu söylemlerin nihayetinde içimizdeki işbirlikçilere son derece dikkat etmeye mecbur olduğumuzu yinelemek istiyorum. Bu yazıyı kaleme almama ne sebep olmuştur diye soracak olursanız ,şunu diyebilirim. Son zamanlarda TÜRBAN adı altında Hristiyanlığı içimize işlemeye çalışıyorlar biz de seyirci kısmında oturmaktayız, bu nedenle bu yazıyı kaleme almak durumunda kaldım. Aksi halde onların istediği tuzağa zamanlama hatası yapan biz Türkler yine düşmüş olacağız. İşte diyecekler,İslam ve Müslümanlar bu dur.Bu nednele islam kılıçla yayılmıştır. Bu nednele islam son din olamaz.Bu nednele Hz.Muhammet son yol gösterici olamaz .Çünki doğru yol bu değildir.İslam eşittir terörizm dir.Bu birkez daha kanıtlamışır demek istiyorlar. Buna sakın fırsat vermeyelim.Ancak insani olarak tüm siyasi tepkileri göstermekten de asla vaz geçmeyelim derim. Bunu zaman zaman denemişler hala da denemeye devam etmektedirler. Hatta çok genç olanlarımız bilmeyecek lakin okumak,araştırmak sureti ile edinebilecekleri bir bilgiyi de kendilerine aktarmak istemekteyim.Yani Şu Meşhur Dinler arası DİYALOG konusunu. Hani şu son zamanlarda ılımlı islam modeli ve BOP diye bildiğimiz yutturmaca yok mu?İşte bu da diğer alaveraların devamı olarak sahnelendi. "DİNLER ARASI DİYALOG"masalını artık kimse yutmuyor.Peki ne olacak ?Gayet basit.Tabii ki her daim bir "B" Planı olmalıdır. İşte burada ki "B" planı da 1957 Menderes döneminde ortaya atılmış olan bir hikayeyei ısıtmaktan geçmektedir. O dönemler de buun adına" 3'LÜ DİNİ MERKEZ"denmekte idi. Biz bu masalı şimdilerde "MEDENİYETLER İTTİFAKI" olarak bilmekteyiz.Yani 1957 den bu yana yapılanlar aynı söylenenler aynı. Bu adam dedikleri adam ne adammış ki 1922 den bu yana kurduğu Cumhuriyeti hala yıkamadılar. Peki bu "MEDENİYETLER İTTİFAKI " da nedir? 1957 de gündem kazanmış olan bu söylemin aslına bakacak olur isek "3LÜ DİNİ MERKEZ"diye anılan söylemin temelindeki kavram,"islam dini de diğer dinler gibidir.Hiç bir farkı yoktur. -Yani iddia edildiği gibi İslam son din değildir.Hz.Muhammet son peygamber değildir. -Her 3 din de de hiç bir fark yoktur. -Zira Kur'an da böyle demiştir.Bu nedenle islam da onları kutsal kitap ve peygamber olarak kabul etmiştir. -Öyle ise diğer 3 din den hiç bir farkı yoktur"söylemi ile hem bir ittifak,hem de gelecek için yapılan yatırımların bir tezgahını ne yazık ki kafalarda soru işareti olarak bırakmayı hedeflemiş bunda da bayağı başarılı olmuşlardır. Bu kısım yukarıda mavi olarak işaretlenmiş konunun açıklaması olarak algılanabilir.. Öz olarak söylemek gerekirse son din İslamdır söyleminden vaz geçilmelidir.İşin özü de budur. Önceki papa nın misyonu Polonya idi diye görüş bildirenler de vardır.Peki bu papanın misyonu nedir diye soracak olursak sanırım ki bu papanın misyonu islam falan değil,Direkt olarak Türkiye dir. Çünki bu papa nın nazi askeri olduğu dönemlerden kalma bir inanışı vardır. Eğer ki Türkler 2.dünya savaşına girseler idi onlar da savaşı kaznacaklardı.Bu nedenle Türklere çok kızgın ve kin beslemektedirler.Tabii ki Türkler hrıstiyanlığı kabul etseler idi ne de güzel olacak idi.Bu konuda da katolik dünyası Türklerin düşmanlığını hala içleride taşımaktadırlar. Daha evvelki yazılarımda bahsettiğim idam edilirken vasiyet eden papzın sözlerini de tekrar hatırlamakta fayda vardır. Vasiyet niteliğinde demiştir ki"Biz bu Türklerle savaşamayız.Çünki onlar ölüm konusunu yenmişler.Ölmeyi cennete gitmek ve bir şeref olarak görüyorlar.Biz hristiyan dünyası ise bu korkuyu asla atamıyacağız.Bu nedenle onları yenmenin bir tek yolu kalıyor.O yol da önce lisanlarını yani Dillerini sonra da inançlarını yani dinlerini bozmaya mecburuz.Bunun başka yolu yoktur"tesbitinde bulunarak ne kadar gerçekçi olduklarını her daim sergilemektedirler. Şimdi İnançlara geri dönecek olursak bir de Laiklik konusunda sürekli gündem oluşturma konusu vardır. Laiklik yeniden tanımlanmak istenmekte hatta Laiklik ilkesinin biz Müslümanlara ne kadar uygun olduğu konusunu tartışmamaız istenmektedir. Peki nedir bu Laiklik ilkesi de bu kadar üzerinde önemle duruluyor? Başka bir ifade ile LAİK'lik ilkesi Hristiyanlığın bir uygulaması olup biz Müslümanlara uyar mı ? Uyar sa ne kadar uyar ve nedir ki bu Laiklik her daim insanlar kafasına göre yorumlamaktadır? İşte şimdi de bu konuya ışık tutalım. MÖ 3000 yılları ya da İÖ 3000 lü yıllar.Nasıl isterseniz öyle deyiniz.İnsanların bir kısmı tarım diğer kısmı da askeri konularla ilgilidir.Yaşam da karşılaşılan bilinmezlikler doğal olarak korku yu getirmiş,açıklanamayanları açıklamaya çalışanlar da bir ruhban sınıfı yaratmaya kadir olmuşlardır.İşte ne oldu ise bu zaman diliminde oldu ve bilinmezleri açıklayanlara verilen ünvanlarla beraber bir ruhani sınıf oluverdi. |
Laiklik,obur peygamber,Türban-2
Bunlar insanların korkularını işleyerek artırdı ve bu bilinmezlik denizindeki korkuları tanrılaştırmaya başladılar.Adaklar ya da bazı değişik yöntemler kullanarak bilimden,araştırmadan çok uzak olan insanları da bu şekilde ilahi bir söylem iddiası ile kendi kurallarına göre yönetmeye başladılar.
Tabii ki bu ilahi kural diye adlandırdıkları kendi uydurmaları ve tamamen diğer insanların korkuları üzerine inşaa edilmekteydi.Yani ilahi bir nitelikten uzaktı.Böylece bir güç olmaya başladılar.Bu güç onlara hem zenginlik hem de saygınlık kapılarını ardına kadar açmakta idi. Tabii ki bir güç daha vardı.O da Krallık idi.Monaklar ın güç dengesi bozulmakta ve durum Ruhbanlar lehine işlemeye yüz tutmakta idi. Giderek güç ikiye bölünmeye başladı.Ya Ruhban sınıfındansınız ya da ikinci güç olan Krallık soyundan. Gerisi zaten sürü sayılmaktaydı. İşte tam da bu arada laik olmak diye bir kavramın ilkel temelleri atılıyor ve bunu gayet basit ifade ile Ruhban sınıfından olmayanlar anlamına gelen laik sözcüğü tamamlıyordu.Yani Ruhban sınıfından olmayan demek anlamına gelecek olan Laik kelimesi belkide tarihte ilk kez bu zamanlara denk gelmekte idi.. Bu özellikle de Roma'da hüküm süren bir çekişme olarak son zamanlarda daha çok dikkat çekmekte olacaktı.Kadim Roma veya eski roma,yeni roma deyimleri de tam bu zamanlara rastlamaktadır. Aslında bunun diğer ifade ile izahına girecek olursak ozaman da İsa ile başladığını da söyleyebiliriz. KIsaca bunun temeli İsa Mesih'e dayanmaktadır.İsa Roma'ya ters düşmektedir. Eşitlik demektedir. İşte buradaki Eşitlik deyişi dahi hala günümüzde Laiklik ile Eşitlik ilkesinin neden bukadar birbirine karıştırıldığını da açıklamaktadır.Oysa Eşitlik ile Laiklik kavramları çağrışım açısından benzeşir görünse de aslında birbirinden bağımsız ancak birbirinin olmadığı yerde diğerinin de geçersiz olduğu iki benzeşik konudur. Burada bir kısa not daha düşelim. Laiklik kavramı hernekadar Fransa ile anılırsa da aslında bu kavram çok daha evvel de sözkonusu olmuş,literatürlere girmiştir. Kısaca: Niccolò di Bernado dei Machiavelli (Türkçe söylenişiyle Makyavel) adlı bir İtalyan, bundan 500 yıl kadar önce, iktidarın, gücün, başarının nasıl elde edileceğine ve nasıl elde tutulacağına dair bazı fikirler ortaya attı. Bu fikirlerini, Hükümdar (Il Principe) isimli kitabında topladı. Makyavel’in bu kitaptaki fikirleri “İktidar hiçbir ilke, kural tanımadan ele geçirilmeli ve aynı şekilde korunmalı,” ya da “amaca giden her yol meşrûdur” şeklinde özetlenebilir. Makyavelizm, İtalyan düşünür ve politikacı Niccolo Machiavelli’nin mezhebi(Fikir)üzerine kurulu bir yaklaşımdır. Aslolan şeyin amaçlar olduğu, bu amaçların hangi yolda elde edildiğinin ise o kadar önemli olmadığını anlatır. Makyavelizmin kurucusu Machiavelli’dir. Tarih ve politika biliminin kurucusu sayılan Floransalı bu düşünür, devlet adamı,askeri stratejist, şair, oyun yazarıdır. NOT:Prens (Il Principe ) detaylar için bakınız.. http://www.mumsema.net/yazarlar-ve-s...-principe.html Makyavelistler'in deyişine göre,‘Hukuk ve ahlâk devlet için vardır’ en önemli ve temel amaç devleti yaşatmak ve gücünü devamlı olarak artırmaktır. Niccolo Machiavelli, Jean Bodin, Thomas Hobbes ve başka bazı düşünürler merkezî devlet düşüncesine karşılık dönemlerinde kiliseye karşı laik devleti savundukları söylenebilir. Machiavelli'nin ön adı ise Niccolo'dur,hatta ingiltere de machiavelli nin ön adı niccolo'yu,"old nick"e (halk ağzında:şeytan)'a dönüştürülmüştür. Niccolo Machiavelli(1469-1527) ,ortaçağ filozofu olmakla beraber, tanrı kavramını düşüncesinin içine sokmak konusunda çabası yoktur.Ama ona göre yöneticilerin dindar gözükmesi kitleleri mutlu eder.Bu nedenle önerilir der.Onun asıl ilgisini siyasi iktidar ve onun nasıl elde edileceği,elde tutulacağı ve kullanılacağı çekmektedir. Burada bir de Dante'den bahsetmek gerek. 1265 yılında doğan Dante'de Laiklik savunuculuğu yaptığı bilinmektedir.Tüm yaşamını din ile devlet işlerinin ayrılmasına adamıştır denebilir.Dante’ye göre Papalık ruhani kudretin, imparatorluk da dünyevi kudretin sahipleridir ve her ikisi de tam anlamıyla eşittir.Bu söylem aynı zamanda Hz.İsa'nın da krala karşı sunduğu "İki kılıç teorisin"in aynısıdır.Eşit iki kuvvet sahiplerinden kilise devlet işlerine imparator da din işlerine karışmamalıdır. Hatta Dante'ye göre,Cehennem tam Kudüs’ün altındadır. Bu noktadan dünyanın merkezine oğru bir hat uzatılılrsa Araf, Cehennemle tam hizada ancak yeraltında değildir.Ancak tam tersine bir dağın tepesinde Cennet olduğu iddiasındadır.Hatta varsaydığı bu çizgi gök yüzüne devam ettirilirse, Tanrıya ulaşılır savını öne sürer. Dante hakikati aramaktadır. İlahi Komedisinde(komedya) bu yol için 3 seyehat yapar. 1.si engellerle dolu olan Cehenneme seyehattir. 2.si Araf seyehatidir ki kolay ve ümit doludur. 3.sü ise Cennet dir.Müzik, dans ve ışık içinde bir seyehattir. Burada Dante'ye eşlik eden Virgil (Akıl), Beatris (Güzellik) ve Sen Bernar’ın betimlediği İlahi İrade (Kuvvet) rehberlik eder. Seyahatlerinin sonunda Dante İlahi Nura, ilahi gerçeğe kavuşmaktadır. Tüm bunların ışığında Dante ömrü boyunca din ile devlet işlerinin ayrılması gereğini hep sıcak tutmuş,ateşli bir laiklik savunucusu olmaya devam etmiştir. Burada bir not daha düşmek gerekirse hem Dante , hem de Goethe İslam irfanından etkilendiği ancak farklı etkileri olduğu iddiaları da mevcuttur. Bu iddiada Goethe'nin İslam'a saygı ve hürmet duyduğu idda edilirken Dante ise bir inatlaşma içinde olarak sonrasına kötü örnek olduğu iddiaları ne yazık ki anti laik söylemlerce daha çok kabul görmüştür. Goethe Hafız -ı Şirazi ve Mevlana islam düşünürlerinden etkilenirken,İlahi Komedya `nın yazarının da Ebu `l Ala El Maarri `nin Risaletü`l Gufran veya Muhyiddini Arabi `nin bazı kitaplarından etkilendiği yine anti laik düşünce tarafından çok kabul görmektedir. Bize lazım olan herdaim gündemde olan Fransa'da ortaya atılan kısmı olduğu için konuya dönüyorum. Evet,İsa Eşitlik demiştir.Oysa onlar Köle dir ler.Sadece Roma topraklarında doğanlar özgürdürler.Diğerlerinin ne oy verme hakkı vardır ne de söz söyleme hakkı.Kralların akrabaları ve onların soyundan gelenler özgürdür.Aristokratlar özgürdür vs..gibi söylemler hüküm sürmekte idi.Bu nedenle İsa Krallığa karşı sayılmakta idi.Yani bir düşman sayılıyordu. Ancak bu kargaşa çok geçmeden yine İsa nın akıllı bir söylemi ile değişecektir. Bu söylem belki de şimdiki Laikliğin de temelleri olacaktı. Bu söylemin adı 2 Kılıç teorisi idi.Ve imparatora hitaben şu sözleri söyleme cesaretini sergiledi. Burada iki kral var. Bu dünyanın Kralı sensin.1.Kılıç sensin.Diğer dünyanın kralı da benim.2.Kılıç ta benim. Bu İmparatorun da tam duymak istediği bir şeydi.Ve böylece bir anlıkta olsa bir baskıdan uzaklaşma yolu açılmış oluyordu.Daha sonraları ise Roma batı Roma ve Doğu Roma olarak ikiye ayrılacaktı.Çünkü İsanın öğretilerini Ruhban sınıfı daha sonraları kendi istedikleri şekilde algılamaya ve yorumlamaya başlamışlardı.Bu söylemler aşırı şiddet içeriyor ve itici gelmeye başlıyordu.Çünkü Ruhbanlar güçlerini kaybetmek yanlısı değildiler.Bu nedenlede her türlü söylem ya da düşünceyi engelliyorlardı.Bu şekilde İsa Mesih'in öğretilerini farklı yorumlayanlar çıktı ve bunun bir Mezhep şeklinde ortaya çıkmasına sebep olmuşlardır.Bu Mezhep te kendisini ortodoks olarak göstermişti. Katoliklerin Liderliğini Vatikan,Ortodoks ların liderliğini de bu günki adı ile İstanbul almakta idi. Katolik lerin aşırı baskısından sıkılan ve kurtulmak isteyen bazı Hrıstiyanlar bugünki İstanbul'a yönelerek ortodoks luk mezhebini geliştirmişlerdir.Bu konuda kısa bir bilgiye de alıntı yolu ile değinmek istiyorum........ ""Ortodoks luk Meşru kilisenin resmi kararlarına uygun öğreti ve düşüncelerin bütünü anlamındadır. Doğu Hristiyan kiliselerince sürdürülen, Yunan ve Slavların çoğunun benimsediği mezhep. Katoliklik gibi Ortodoksluk da 4. Ekümenik konsil olan Kadıköy Konsili'nin kararlarını tanıyan bir kilisedir ancak. Ortodoks kilisesi sadece ilk 7 konsili tanımış bundan sonra yapılanları geçersiz saymıştır.Başı İstanbul'da olması nedeni ile özellikle Kadıköy bu konuda ilk sıralarda olmuştur. Kadıköy Konsilin'de alınan karara göre: İsa'da Hem insani hem de tanrısal özellikler bulunmaktadır, bu özellikler Meryem İsa'yı doğurmadan önce de bulunmaktaydı İsa Tanrı olarak baba ile aynı özden, İnsan olarak da günahlar hariç insanlarla aynı özdendir. Dolayısıyla Meryem sadece İnsan olan İsa'nın değil Tanrı olan İsa'nın da anasıdır ve ona Tanrı Anası anlamına gelen Theotokos denilmelidir.Bu farklı doğalar birleşmeden sonra hiç bir şekilde değişime uğramayıp kendi özelliklerini muhafaza etmişlerdir.Çarmıhta acı çeken İsa'nın sadede İnsani doğasıdır, bu acı Tanrısal doğa'ya dokunmamıştır. Aslında Diofizit görüşe yakkın olan bu karara itiraz eden Monofizit piskoposlar kendi bağımsız kiliselerini kurmuşlardır.Ortodoks Kilisesi, Katolikler'in tersine merkeziyetçi bir kilise olmayıp, her ülkede ayrı örgütlenmişlerdir. Her bağımsız ortodoks kilisenin bir başpiskoposu ve ona bağlı piskoposları bulunur. Başpiskopos kendi piskoposlarını seçer ve piskoposlarından oluşturduğu meclis ile (Sen Sinod) şehirlerin veya bölgelerin başında bulunan piskopos ya da metropolitleri vasıtasıyla tüm ülkedeni kiliselerin dini reisi olur. Patrik, Katoliklikteki gibi devlet başkanı statüsünde değildir, diğer kendisi de bir başpiskopos olup sadece saygınlık bakımından diğerlerinden üst seviyededir ancak diğer başpiskoposların yönetim bölgelerine müdahale yetkisi yoktur.Ortodokslukta Patriklerin ya da piskoposların yanılmazlık özellikleri yoktur bunun ifadesi dahi şirk kabul edilir.Bu kısa alıntı bilgi sanırım ki diğer açıklamalar için yeterli olacaktır."" İşte bu zamanlarda Kilise söylemlerinde daha da şiddete gitmiş ve çok önemli bir deyiş ortaya atmıştır. Bu deyiş hala günümüzde kendilerine islamcı yakıştırması yapan bazı din simsarları tarafından da kullanılmakta olup bu söylem hemen her inanç sisteminde yerini bulmuştur. Bu söylem yaklaşık şöyle idi. "Sen sus,Allah'tan daha mı iyi bileceksin?Allah kime zenginlik yada soyluluk vereceğini bilir. Sen onun işine karışma. O herşeyin kime nasıl ne kadar verileceğini bilir."şeklinde idi.İstediğini kral yapar, istediğini köle söylemi,Allah öyle istiyor söylemi gibiinsanların kafasını karıştırmaktadır. Bu karışıklık ta haliyle isyanları getirmekte ve şiddeti hortlatmakta idi. Zira İsa Mesih herkes eşit dememişmiydi?Bu da nereden çıkmıştı ki?..gibi soruların çok sorulduğu bir döneme girilmişti.Tabii ki Hristiyanlık ta boş durmamış birçok yere yayılım göstermiştir. İşte tam da bu zamanlarda bir Alman ortaya çıkıyor.Hem Latince'si,hem Almanca'sı çok iyi olan biri.Din adamları İsa'nın öğretilerini kimsenin bilmesini istemedikleri için kolay kolay kendi orjinal diline çevrilmesine de(herkesin anlayacağı kendi diline) karşı idiler. Bu konu da sırası gelmişken Bazı din tüccarı dincilerin insanların kendi dilinde neden inançlarını öğrenmelerini istemediklerinie de değinmiş olmaktayız.Oysa ki herkesin anladığı dilden okuması ne de güzel olur. Tabii ki bir değişikliğe maruz bırakmamak şartı ile...Evet devam edelim,Bu Alman zatın adı Martin Luther dir.Martin Luther rahiplerin yalan söylediğini düşünmektedir.Ve İncil'i okuyarak bunu isbatlar.İncil'de özellikle 95 maddenin yanlış olarak anlatıldığını söylemektedir.Aslında bir çok yanlışı vardır ancak çok önemli olduğunu iddia ettiği bu görüşler hakkında bilgi almak isteyenler için bir link vermek istiyorum. Bakınız: http://www.iclnet.org/pub/resources/...ve-turkish.doc Bu şekilde ortaya çıkan yeni bir mezhep doğmuş olacaktı.Bu hareketin başlangıcı ise özellikle de Katolik Rahipleri protesto etmeye yönelik olduğu için bu akıma Protestanlık denmiştir.Luterizm olarakta bilinmektedir.Daha sonra Belçika da Kalvin öncülüğünde Kalvinizm ve İngiltere de etkisini göstererek Anglikan kiliseler oluşmaktadır.Bu konuda bilgi için de bakınız: http://nedir.antoloji.com/anglikan-kilisesi/ Ayrıca bakınız... Anglikan kilise,Kraliçe II.Elizabeth.Başlıklı yazımda detaylar mevcuttur. Daha sonra bu konuda yapılan savaşlar 100 yıl savaşları,38 yıl savaşları ve 10 yıl savaşları olarak toplam 148 yıl sürmüş ve hala da soğuk svaş görüntüsünde devam etmektedir.Burada nokta koyarak başka bir açıdan daha değerlendirelim.Artık bir başka dönem başlayacaktı.Bu dönem bilimin öncülüğünü yapacağı bir dönem olmalı idi.Yaklaşık 1700 ler de bu dönem başlamaktadır. 1700 lere gelmeden evvel de 1071 tarihini unutmamakta fayda vardır.Zira bu tarih Türkler in Anadolu ya yerleştiği tarihe denk gelmektedir. İşte bu tarihten sonra Haçlı seferleri ile Hristiyan dünyası da doğunun zenginlikleri ile tanışmaya başlamış ve çekiciliğne kapılmışlardır. Tabii ki bu sadece zenginlik açısından değil aynı zamanda Hristiyanlığı da yaymak için bir fırsattır. Hala Lübnan da Hristiyan topluluğun kalmasına ve var olmasına da yine biz Türkler ya da kabeullenmeyenler için de olsa osmanlılar sebep olmuştur.Özellikle de son osmanlılar.Alman Genel Kurmayı na savaş stratejilerini yaptıranlardan bahsediyorum.Atatürk'ün uyarılarına kulak asmayanlardan,bu konu daha evvel ki bir yazımda işlenmiş idi....... Konu dağıtmadan 1718 Fransız devrimine (ya da ihtilali diyenler de vardır) kadar geleleim.. Bu arada Fransa da isyanlar başlamış çok şey değişmeye mecbur kalmıştır.İsyandan sonra kurulan mecliste çok değişiklikler olmakta idi. Bunları kısaca şöyle de özetleye biliriz. Cumhuriyet yönetimi oluşturulunca haliyle Milli birliği sağladı ve dış tehdidi etkisiz hale getirdi. Ancak bu bazıları için iyi sonuçlar vermeyecekti. Zira 1793'te dış güçlerle ittifak yaptığı için kral idam edildi. Burada bahsedilmesi gereken bir konu da Etajenero dur. Etajenero' nun, 5 Mayıs 1789 ' da toplanmasıyla başlayan bu dönemde , köylü ve Burjuvaların milletvekilleriyle, soylu ve rahiplerin milletvekilleri arasında toplanma konusunda anlaşmazlık baş göstermiştir. Toplantıların ayrı ayrı salonlarda değil, aynı salonda yapılmasını isteyen köylü milletvekillerinin isteği , soylu ve rahip milletvekilleri tarafından reddedilmiş, bunun üzerine bir araya gelen köylü ve burjuva milletvekilleri , halkın % 96 ' sını temsil ettiklerini ileri sürerek , Etajenero' ya, "Milli Meclis" adını vermişlerdir. Kral' ın soylu ve rahip milletvekillerinin etkisinde kalarak ,meclise karşı zor kullanmak istemesi, ve maliye bakanı Neker' i görevinden atması üzerine halk ayaklanarak , siyasal hükümlülerin hapsedildikleri " Bastil Hapishanesi" ni basmıştır. Hükümlüleri kurtardıktan sonra hapishaneyi yakmış, yıkmıştır. ( 14 Temmuz 1789 )Bu olaydan sonra Fransız halkı silahlanmış ve İhtilale katılmıştır. 1793-1794 yılları arasında kalan bu döneme Terör Devri (Reign of Terrör) de denmektedir.Bu arada Napolyon da Fransa ya henüz dönmüştür. Artık Cumhuriyet esaslarına göre yeni bir anayasa hazırlanmalı idi.Öyle de oldu. Fakat yasanın gerekleri yeterince ve ağırlaşan şartlar sebebiyle tatbik edilemedi. Zamanla ekonomik durumları normale dönen ve mali açıdan güçlenen halk temsilcileri, parlamentoda çoğunluk sağladılar ve ağır tedbirlerin kaldırılmasını istediler. Böylece 1795'te muhafazakâr "Direktuvar" idaresi kuruldu.Fransa'da monarşik rejim yıkılımış, yerine cumhuriyet kurulmuş oldu.Halk, yönetim üzerindeki gücünü fark etti. Roma Katolik Kilisesini de ciddi reformlar yapmak zorunda bıraktı. Milliyetçik akımının yayılması, gücünü emperyalist rejimden alan imparatorlukların aleyhine oldu; imparatorluk çatısı altındaki farklı milletlere mensup halklar ayaklanmaya başladılar. Bu durum, imparatorlukları bölmeye çalışan kesimlerin de işine geldi, isyan eden halkları provoke ettiler. Bunun sonucunda da imparatorluklar zayıflamaya ve parçalanmaya başladılar. 1799'da konsüllük idaresi kuruldu. Bu idarede beş direktuvarın yetkileri üç konsüle devredildi ve tüm yetkiler birinci konsülde toplandı. Birinci konsül de General Napolyon Bonapart oldu. Bu idare 1804 yılına kadar devam etti. Bundan sonra imparatorluk idaresi başladı. Konsüllük döneminde büyük zaferler kazanılmış, ziraat, ticaret ve sanayi gelişmiş, fakat buna karşılık millet meclisi etkinliğini kaybederek devrim hedefinden uzaklaşmıştı. Ülke tekrar ferdi otorite ile yönetilmeye başlanmıştı. Bu durum ve General Bonapart'ın İmparatorluk idaresi 1815 yılına kadar devam etti. Fransız devriminden sonraki gelişmelerle birlikte ortaya çıkan ulus-devlet anlayışına paralel olarak doğan ulusçuluk, modern karaktere sahiptir ve bu şekliyle Batı'ya ait bir gelişme olarak kabul edilmektedir. İşte bu arada Etajenero'da ki oturuş şekli ile Kralın sağında oturanlar sağcı,solunda oturanlar da solcu olarak adlandırılmış ve siyasi tarihe sağ-sol anlayışı da böylece yer etmiş olacaktır. Tabii ki bu sağ-sol anlayışı bazı ülke ideolojilerinde kendini daha farklı şekillerde de göstermiş,özellikle de Türk siyaset hayatında damgasını vurmuş hala da devam etmektedir.Napolyon Dönüşünde çok önemli birşey daha yaptı. O da Laiklik kavramını yazmak oldu. Din adamları ile işleri ayırdı.Din adamları artık devlet idaresinde olmayacaktı.Bunun gerekçesini de çok etkileyici bir şekilde ortaya koymakta idi.Napolyon'a göre din bir devlet işi değil di.Peki o zaman din ne işi olabilirdi ki? İşte onu da açıklayarak Din bir Vicdan işidir. Devlet ya da diğer bir deyişle kamu işi değildi.Sadece ve sadece Vicdan işi idi. Hal böyle olunca da Ruhban sınıfı artık kamu hizmetlisi sayılamayacağından hazine den maaş ya da diğer her ne ad altında olursa olsun ödeme alamazdı.Öyle de oldu. İşte tam da burada Türkiye Cumhuriyeti için söylenecek bazı şeyler vardır.Tabii ki din bir vicdan işi olmalıydı.Ancak bu Türkiye için ne kadar doğru olabilirdi ki?Burada da Büyük önder Atatürk'ün dehası devreye girecekti.Öyle de oldu. Bize bu yöntem henüz uygun değildi.Çünki bana göre de insanlarımız henüz dini inançlarını okuduğu kitabı anlamıyor ve nasıl yetiştiği belirsiz ulema artıklarından sebepleniyordu.Bu da din düşmanı yobazların işine gelmekte idi.Öyle ise bu işten anlayan gerçek islamı yani Kur'an daki islamı anlatacak ve kendi dillerinden okuyarak anlayacağı bir yöntem olmalı idi. İşte Atatürk burada da ilk kez işi tam öğrenilecek bir ilim yuvası kurulması için direktif vererek ilk İlahiyat Fakültesinin kurulmasına ön ayak olmuştur.Hatta İmam Hatip liselerinin işlev görmesi içinde önayak olmuştur. Çünkü henüz devletin bu alandan tamamaen elini çekmesi ile olsa olsa yobaz türetilmiş olacaktır.Ki bu günümüzde dahi bunun sıkıntılarını bu kadar önleme rağmen yaşamaktayız.İşte bu nedenle Fransa da ki Laiklik tanımından biraz farklı olarakTC de devlet tamamen dinden elini çekmemiş ancak dini eğitim alanların devlet işlerinden elini uzak tutmak amacı ile ilahiyatçı yetiştirilmesini sağlamıştır.Yetişen ilahiyatçıların işi de haliyle devlet yönetmek değil inanç sahiplerini bilinçlendirmek olmalı idi.Franssa'ya da Napolyon'un Laiklik tanımında ki gibi okullarda zorunlu din dersi olmamalı idi,bu işi dini eğitmenler tarafından verilen her isteyenin istediği inançtan bir din bilgisini almasını gerektiren bir şekilde olmalı idi diye düşüne biliriz. Tıpkı Hristiyanlıkta olduğu gibi şunu da diyebilirler. Teoloji ilmini Kiliseler ya da Camiler ya da diğer dini kurumlar yapmalı idi diyebilirler. Ancak dediğim gibi henüz doğru bir lisan ile dini bilgi alma imkanı olmayınca bu konu da ülkemizde tam gelişememeiştir. Peki bukadar yazıyı ne için yadım?Konunun başlığı ile alakası nedir diye soracaksınız.İşte alaka da burada kendini göstermektedir. Şimdi MÖ.3000 yıllarına kadar uzanan bu öz anlatımdaki dini gelişmenin nasıl olur da temsilcileri hala Allah adına hareket ettiğini iddia ederek Cumhuriyet rejiminde Cumhur'un başına geçmek isteye bilir? Din bir kamu işi değil ise bir Vicdan işi ise demek gereken şu değilmidir? Bu yolu kullananlar kamu nun yani Cumhur'un başı olmayı değil,Vicdan'ın başı olmayı seçmelidirler. O Vicdani temsilin başı da Diyanet işleri başkanlığı olmalıdır.Cumhur başkanlığı değil. |
MECELLE-İ AHKÂM-I ADLİYYE,Hıyar ve Hıyar hakları.
Cevdet Paşa'nın başkanlığında,fıkıh kurallarını çağdaş ihtiyaçları karşılar duruma getirmek üzere hazırlanan medenî kanunda (Mecelle)de tabirini bulan HIYAR deyimi vardır.
Aslen ise seçmehakkı anlamında olan,eski deyimi ile hıyar hakkı "dröit d'option" bir şahsın iki tabiiyetten birini seçmesi demektir. Lakin tüm bunlara rağmen yine de onların hıyar ve hıyarlık haklarına da saygı gerekir saygın hocam. Seçimlik,seçilmiş gibi anlamlar ihtiva eden,MECELLE-İ AHKÂM-I ADLİYYE 20 Cemaziyelevvel 1291 (5 Temmuz 1874)tarihli çıkarılan mecelle maddelerinde şöyle geçer. 6. BÖLÜM : Muhayyerlik hakkında olup yedi fasıldan ibarettir 4.FASIL: Hıyar-ı tayin hakkındadır 2.FASIL: Hıyar-ı ru'yet (Görmekle sabit olan muhayyerlik) hakkındadır 3.FASIL: Hıyar-ı ayb (malın kusurlu olması) hakkındadır Selemin muhayyerliklerden ari bulunması İslam Borçlar Hukuku'nda, akdin taraflarına ve hatta bazan üçüncü şahıslara tanınmış olan muhayyerlikler mevcuttur (Mecelle m. 300 - 355). Hıyar hakkı,kendisine bu hak tanınmış olan tarafa,muhayyerlik müddeti içinde akdi tek taraflı olarak feshetme veya akde icazet verme yetkisini bahseder. Alıcı,mebiin ayıbına muttali olduktan sonra onda temliki bir tasarrufta bulunursa,bu,zımnen kabul manasına gelir ve hıyar hakkı düşer (Mecelle, m. 344). Şimdi bu hıyarların da hıyar hakları düşmüş durumdadır. Saygı ile... Ahmet Dursun |
Anglikan kilise,Kraliçe II.Elizabeth,Fethullah bağları
Hristiyan aleminde iki tane önemli kilise kavramı var.
Birincisi,bildiğimiz kiliseler,ikincisi "Invisible Church" diye tanımlanan kilise kavramıdır. Sanki yokmuş gibi bir oluşum. Protestanlar örgütü gibi faaliyet gösteren bu kiliseler "İslam inancında olanların,Müslümanlık'tan Hristiyanlığa geçmesi gerekmez.Oldukları yerde, oldukları gibi kalsınlar,Ama bizim istediğimiz gibi düşünsünler" görüşünü benimserler. "Müslüman gibi düşünmek yerine Hristiyan gibi düşünsün.Ancak Müslüman gibi yaşadığına inansın."İşte bu yapılanmaya "Invisible Church" denir. İkincisi Katolik Kilisesi'nin davet kısmını yapan çok önemli gizli bir teşkilat var. Bu kilise teşkilatının adı "OPUS DEİ"olarak bilinir. "Tanrının İşleri" demektir. Bu teşkilatın bir rivayete göre 80 bin üyesi olduğu söyleniyor.Üyelerin tamamı doktor,profesör,gazeteci ve zengin iş adamlarından oluştuğu söyleniyor.Hücreler halinde çalışır.Bu hücre çalışmasını sıkça duyduğumuz Hizbullah'ın yapılanmasında da görmekteyiz. Hücrenin başında bir kardinal bulunur,Kardinali Papa tayin eder,Onun altındaki herkes hangi ülkede ise o ülkenin insanlarından oluşur fakat onlar o ülkenin yasalarına tabi olmak yerine doğrudan doğruya Papaya biat ederler.Bu da bir ülkede "Opus Dei" nin ne denli etkin uygulama alanı bulduğunu gösterir. 2. Vatikan Konsülü: 2.Vatikan Konsülü'nü toplayan Papa 23.John,bu gizli teşkilata bağlı olarak 1936-1943 yılları arasında Türkiye'ye gelir.Türkçe konuşabildiği için rahatlıkla casusluk yapabildiği söylenmektedir. Burada II. Elizabeth’in heyetinden bahseden Aytunç Altındal'ın bir tesbitine bakalım. Genel heyetin içinde yer alan kişilerden biri Granvil Beynat diye birisi. Şimdi bu zat, Amerikalı, bunun hanımı İsrailli çok önemli bir istihbaratçının ailesinin kızı. Bu şahısın aynı zamanda çok çok güzel Türkçe konuşur bu adam. (A.Dursun olarak bir not düşeyim bu arada.Her güzel Türkçe konuşan yabancı ajan demek değildir.Bu örnekler özel olarak verilmiştir.) Ve konuşmasının da ötesinde Abdullah Gül’e en yakın adamdır ve Majesteleri’nin Güvenlik Teşkilatlarının da en sevdiği şahıstır. Şimdi benim şaşırdığım husus bu adamın da bu heyetin içinde yer alması. Bu adamın burada yer almasıyla Abdullah Gül’ü hatta gidip kendi evinde kalmıştır. Abdullah Gül, bu Granvil’in evinde de kalmıştır zamanında. Eskiden Davos’taydı bu Granvil. Dolayısıyla da ki ben bu noktaya dikkat çekeyim ki gazeteciler biraz da bu konularla ilgilensinler,yok üzümlü elbise giydi,yok çilekli eldiven taktı falan diye abuk sabuk şeylerle uğraşacaklarına biraz da bu konulara baksınlar. Ve buradan yola çıkarlarsa sanıyorum epey güzel bilgilere ulaşırlar.Söylediğim gibi bakın gelen şahısın kimliğini söyledim, o şahısın aynı zamanda Amerika’da Başkanlık adayı olan Normon bir zat vardı, onun en yakın adamı. Amerika’da Başkanlık adayıydı biliyorsunuz. neydi,Norti diye bir adam. O şey papaz hani Normon papazı,eski,e onla da en yakın arkadaş bu Granvil. Ve birlikte şirketleri de var. Her şeyleri var. Bunlar dolayısıyla dediğim gibi biraz bu tarafına baksınlar işin.İngiltere projesinin ne olduğunu,Ortadoğu’daki projeyi görürler. Kaldı ki Erbakan’ın tavsiye edilmesi Londra’da başladı. Yani Londra’da Abdullah Gül ve Tayip Erdoğan’ın birlikte Londra’ya giderek orada yaptıkları bir görüşmeydi. Ve gene size ilginç bir bilgi vereyim, bu Granvil denen şahıs da o gizli toplantıdaydı. Yani Tayyip Erdoğan, Morton Abramoviç, Richard Paul ve Granvil, bunların hepsi bir arada bulunuyorlar. Ve tabi Majestelerinin yakın güvenlikçileri ve ondan sonra zaten Erbakan tavsiye edildi yerine Tayip Erdoğan ve Abdullah Gül ikilisi geçirildi. Benim söyleyeceklerim bu kadar.” Kaynak: http://www.odatv.com/index.php?id=12466 Devam edelim.... 1954'te XXIII. John, Papa olduktan sonra, 1958 yılında ilk defa bir Müslüman Devlet Başkanı Papa'nın ayağına giderek kendisini kutsadı. Bu Celal Bayar'dı. Aytunç Altındal'ın verdiği bazı bilgilerde,Celal Bayar 1960'ta ihtilalle devrilince Papa da onu idamdan kurtardı diyor. Tabii ki burada söylemek gerekir,1971'de de gelmişti.Bu resmi ilk ziyareti olarak kayıtlara geçmişti. O zaman da 12 Mart muhtırası vardı.Rejim yine sıkıntı içindeydi. Şimdiki ziyareti 2.resmi gelişi ancak toplamda 3.gelişi. Acaba neyimiz sıkıntı içinde dersiniz? Peki ya eşi Edinburgh Dükü Prens Philip'in babası,kraliçenin kayın pederi kimdir biliyormusunuz? Edinburgh Dükü Prens Philip'in babası Yunanistan ve Danimarka Prensi Andrew. Sakarya Meydan Muharebesi’nde Yunan 2’nci Kolordusu’nun komutanıydı. Türk ordusunun Başkomutanı ise Mustafa Kemal’di. 1921’deki savaş 22 gün 22 gece sürdü ve Yunan ordusu kaçmak zorunda kaldı. 30 Ağustos 1922’de de Yunanlılar bozguna uğratıldı. Kaçarlarken,İzmir'i yakma emri veren adam Prens Andrew'den bahsediyorum.Oğlu,Edinburgh Dükü Prens Philip'ne acıdır ki gelip Mustafa Kemal'in kabri önünde başı eğik kaldı. Devamı için bakınız.. http://www.haberturk.com/haber.asp?i...&dt=2008/05/15 Unutmayalım ki İngiltere'nin ezeli ve ebedi düşmanları yoktur,ezeli ve ebedi dostları da yoktur,İngiltere'nin ezeli ve ebedi çıkarları vardır'.Bunu ben demiyorum zamanında başbakanları söylemiş. Zira İngiltere Tudorlarıyla, İskoçya Stuartları arasındaki evlenmeler,iki geleneksel düşmanı birbirine yaklaştırdığı görülmektedir.Neden acaba? Düşünsenize AB'nin üyesi olacaksınız ancak Avro para birimini kabul etmeyeceksiniz.Boşuna mı 1961'de İngiltere'nin AB üyeliği için yaptığı başvuru,Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle tarafından reddedilmiş idi. Türkiye'ye ise sömürge tutumu takınıp,Fransa kötü rol oynarken İngilizler dost rolü oynayacak biz de yutacağız. Kaldığımız yerden devam edelim. İşte o Papanın hazırladığı"Opus Dei"çok önemli bir girişimde bulundu. Dedi ki: "Öncelikle okullar açmalıyız." Ve 1962'den 1984 yılına kadar dünyanın çeşitli yerlerinde,463 üniversite,2112 de ilköğretim okulu açtılar.Bunu da"Opus Dei"nin en önemli girişimi olarak Papalık,misyonerliğin çağrı kısmını gerçekleştirdikleri gerekçesiyle kutsadı. Burada F.Gülen'in de aynı yolu izlemesini istediklerini hatırlatalım. Bu oluşumu Loyola adlı biri kurmuştu.2001 yılında azizliğe doğru yükseltildi. Aslında Anglikan kiliselerinin oluşumunu izah etmeden evvel Tudor’lardan bahsetmek gerekir.Yukarıda bahsettiğim konuyu açmalıyım. Çünkü,Tudor’lar bilinmeden bazı konular anlaşılmakta güçlük çekilecektir. Tudor’lar İngiltere tarihinin çok önemli bir dönemine kapı aralıyorlar.Orta Çağ’da,tıpkı diğer Avrupa devletleri gibi güçsüz durumda olan İngiltere’yi güçlü bir devlet haline getiren Tudor’lar dır. Bir zamanlar İngiltere için söylenen “Üstünde güneş batmayan imparatorluk”sözünde Tudor’ların hakkını yememek gerekir. Ana fikir oluşturmak açısından Britanya'nın Tudor’lar kökenli hükümdarını şöyle görebiliriz. - Kral VII. Henry (1485-1509) - Kral VIII. Henry (1509-1547); VII. Henry'nin oğlu - Kral VI. Edward (1547-1553); VIII. Henry'nin oğlu - Kraliçe I. Mary (1553-1558); VIII. Henry'nin büyük kızı - Kraliçe I. Elizabeth (1558-1603); VIII. Henry'nin ikinci kızı Tudor hanedanı salt İngiltere’yi kapsamaz. İngiltere,İrlanda ve bir kısım İskoçya'nın bir kısmı da Tudor hanedanlığın dan etkilendiği söylenebilir. Tudor’ların ilki Owen Tudor’la başlayıp,1485-1603 yılları arası 118 yıl etkin olmuşlardır. Bu dönem Britanya topraklarının en ihtişamlı dönemidir. VII. Henry,monarşinik yapıyı sağlamlaştırmış,ekonomi de ileri düzeyde gelişim göstermiştir.Yerine ise oğlu VIII. Henry geçer. VIII.Henry,dinde yenilik istemekte ve “Roma Katolik Kilisesi” etkisinde olan İngiliz Kilisesi’ni,bağımsızlaştırmak,sadece İngilizlere ait bir yapı oluşturmak ister. Bu amaçla İngiliz Kilisesi’ni,Roma Katolik Kilisesi’nden ayırır. Merkezi bir otorite kursa da ekonomik açıdan zayıflamaktadır. Sıra VI. Edward'a gelmiştir. O nun döneminde,rönesanstan sonra reform hareketi yayılma gösterir,böylece İngiltere’de Protestanlık sağlamlaşmaya başlar. Ancak,16 yaşında ölünce yerine Jane Grey geçer fakat 9 günlük bir kraliçelik sürecinden sonra koyu bir Katolik olan I.Mary tarafından tahtan indirilip idam edildiği için birçok kaynakta buna rastlamak mümkün olmamaktadır. I.Mary dönemi kanlı ve zalimliklerle anılan bir dönem olmasının altında,reform hareketleri sonucu oluşan Anglikan mezhebiyle epeyce uğraşması ve Anglikan Kilisesi’ni ortadan kaldırması sayılabilir. I.Mary,Kilise mahkemelerinin yeniden otorite kazanmasını sağlamış,birçok protestanı yaktırmış ve kendisine de “Kanlı Mary” denmsine sebep olmuştur.İspanya kralı olan Felipe ile evlenip Fransa’ya karşı İspanya ile taraf olan I.Mary ölünce çocuğu olmadığından yerine kardeşi Elizabeth geçti. I.Elizabeth en büyük Britanya hükümdarı olarak kabul edilmesinin nedenlerinden biri de belkide Tudor’ların son hükümdarı olması etkili olmuştur.. Askeri anlamda büyük başarılarına,güçlü İspanyol donanmasını yenerek perçin atmıştır. I.Elizabeth zamanında devletin resmi kurumları,makamları para karşılığı satılmıştır. Belki de özelleştirmede bizler onu örnek mi alıyoruz dersiniz? Yoksa II.Elizabeth Türkiye ziyaretinde,I.Elizabeth'in mirasını ne denli benimsediğimizi görmeye mi geldi dersiniz? I.Elizabeth’in çocuk ya da varis olabilecek bir kimsesi olmadığından ölümü ile dönem kapanmıştır.Böylece yönetim Tudor’lardan Stuart’lara geçmiştir. Şimdi özel olarak VIII.Henry dönemine bakalım: VIII.Henry(1509-1547),Martin Luther'in protestanlık mezhebine uygun bir yol ile,Katolik kilisesini protesto edip,Protestanlık esasına uygun Anglikan kilisesini kurdu. Böylece Anglikanlık mezhebi kuruldu ve ingiltere'nin Resmi Mezhebi oldu. Bunun altında yatan başka bir nedeni de izah etmekte fayda var. VIII. Henry'nin Anglikanizm(sonuçta bir hristiyanlık mezhebidir)karısından boşanmak için kurduğu tarih notlarında belirtilmektedir. Yani,Reform hareketi'nden sonra(16. yuzyil)ingiltere'sinde dogmus bir hristiyan ekoludur(okul,Mezhep,görüş,fikir,doktrin).Anglikan kilisesi,VIII.Henry'den itibaren roma ile olan bağlarını kopartmış olduğu için,Anglikanizm'i İncil'e baglı ancak düzeltilmiş bir katolik mezhebi şeklinde tanımlanmasını sıkça görmekteyiz.Papa'nın otoritesini reddeden anglikan kilisesi,16.yuzyıldan beri ibadette latince yerine ingilizce'yi kullanıyor.Kilise kral ve kraliçe tarafından temsil ediliyor. İngiltere'nin kral veya kraliçesi aynı zamanda Anglikan Kilisesi'nin başıdır. Peki Anglikan kilisesi Papa'nın otoritesini neden red ediyor? Bunda Papa'nın,VIII. Henry'yi Bağışlamayı Reddedetmesi de etkilidir.(1533) Papanın bağışlaması,Tanrının kanunlarına karşı gelen insanları affetmenin bir yolu olarak kabul edilir. O çağda papaların metresleri,gayri meşru çocukları oluyordu. Bu şartlar altında bağışlanma kağıtları Vatikan hazinesine yapılan bağışlarla kolaylıkla elde edilebiliyordu. 1503 yılında İspanyol Ferdinand,kız kardeşi Katherine'in 11 yaşındaki İngiltere Prensi Henry ile evlenmesi için Papa II.Julius'dan izin alması (bağışlama) gerekiyordu. Çünkü,Katherine zaten Henry'nin ağabeyiyle evliydi ancak kocası ölmüştü. Papa ise Hıristiyanlığın bir adamın kardeşinin karısıyla evlenmesini yasakladığını ve bu tür birleşmelerin Tanrının onlara çocuk vermemesiyle lanetleneceğini açıklmaktaydı. Fakat,Papa'ya birlikte davranış garantisi ile beraber büyük bir maddi varlık(servet)sunulunca,İngiltere'nin gelecekteki kralı Henry Tudor iki yıl sonra kendinden beş buçuk yaş büyük Aragon'lu Katherine ile evlenebildi. İspanya,İngiltere ve Roma için önemsiz görünmekle birlikte,11 Haziran 1509'da düğün yapıldı,Henry düğünden iki ay önce İngiltere kralı olarak taç giydi. Henry ve Katherine birlikteliklerinde verimlilik simgesi olan nar sembolünü kullandılar. Katherine,1518'e kadar altı kez hamile kalmış ve üç kız,üç erkek doğurmuştu. Ne yazık ki, bunlardan sadece bir kız hayatta kalmıştı. Bu kızın adı Mary idi. Katherine,Çirkinleşmiş ve kendini iyice dine vermişti. Henry bir arayış içine girmiş,genç kadınlara genç kadınlara yönelmişti.Çünkü halkına bir prens borçluydu. Sarayda Anne Boleyn adıyla bilinen bir genç kadın dikkatini çekmişti. Henry bu kadını "melek ruhlu,taht gülü,kraliçeliğe yakışan" olarakalgılamaktaydı. Lakin Anne hırslı ve kralın metreslerinden biri olmaya hiç niyeti olmayan bir kadındır. Anne kraliçe olmak istiyordu, Henry de taht için erkek varisler.Aranan kan bulunmuş gibiydi. Ancak sorun,Henry hala Katherine ile evliydi ve Katherine'in Henry'yi bırakmaya hiç niyeti yoktu. Danışman olan Kardinal Wolsey,papa Clement'e,"Henry'nin Katherine ile olan evliliği geçersiz say,çünkü ilk bağışlama olayı hatalıydı"demektedir. Bu "hata"düzeltilecek olursa,Katherine'in kızı Mary'nin de tahtın varisi olmadığı,geçersiz bir evlilikten doğan bir çocuk anlamı çıkacaktı. Katherine'in sadık adamları ve ailesi,Vatikan'la bağlantı kurup"bu bağışlamayı sadece kişisel zevkleri için,ona layık olmayan bir kadınla beraber olmak için istemektedir"diyecekti. Kardinal Wolsey ise konuyu,"tahta bir erkek varisin gerekliliği, Anne Boleyn'in erdemleri ve Katherine'in hastalığı yüzünden krala karşı olan karılık görevlerini yerine getiremiyor" diye açıklamaktaydı. Anne ile alakalı gelişmeler Roma'ya ulaştı. Katherine'in kraliçe olarak kalması Roma için gerekliydi. Henry'nin sabrı tükenmekteydi,Roma,İngiltere ile olduğu kadar İspanya ile de arasını iyi tutuyor ancak sorun gittikçe çözülmez oluyordu. Papa Clement kendinden önceki bir papanın aldığı kararı bozmak istemiyordu.Böylece Henry karar vermek zorunda kalmaktaydı. Bunun sonucu olarak,Roma ile giriştiği tüm görüşmeleri kesti ve yeni bir kilise kurdu.Anglikan Kilisesi. Hemen kendisini kilisenin başı ilan etti,Anne ile evlendi ve ilk evliliğini geçersiz ilan etti. Henry aforoz edildi ama artık kendi kilisesi vardı ve istediğini yaptırabilirdi. Anne Boleyn 19 Mayıs 1536'da idam edildi ve Henry tamamen özgür kalmış idi. Papa'nın aforoz etmeden birkaç yıl önce "İnancın Savunucusu" unvanını verdiği Henry'nin Anne Boleyn'le evlenme fikri tarihe bir hüsran olarak geçmiştir. VIII.Henry döneminde,ingiltere nüfusu savaşlar ve salgınlar nedeniyle azaldı. Nüfusu arttırmak için hapishanlerdeki fahişeler ve tutuklu erkekler kralın kontrolü altında cinsel birliktelikte bulunabiliyorlar idi. Mahkumlara çocuk doğurma karşılığında özgürlükleri verilemye başlanmış idi. Çocukların bakım masraflarını da kral üstlenmişti. Hatta fuhuş anlamına gelen bir kelime de(fuhuş diyelim sansür olmasın) o zamanlardan miras kaldığı söylenmektedir. Yani,(fornication under control of the king) kralın kontrolü altındaki fuhuş diyebiliriz.Baş harfleri birleştirin ne demek istediğim ortaya çıkacak.Bu yöntemle ingiltere nüfusunun arttığı söyleniyor. NOT:+18 Fuck(fornication under control of the king)nerede hangi şekilde anlaşılıyor? Bakınız..... http://www.toplumsalbilinc.org/forum...sg1572#msg1572 Şimdi bu bilgiler ışığında sizlere bazı gazete haberlerini sunacağım. Peki neden haberleri sunacağım? Okuyalım sonra anlatalım. Avustralya'da Anglikanların ilk kez bir kadına papazlık sıfatı vermesinden 16 yıl sonra piskopos yardımcılığına getirilen Kay Goldsworthy (51), Avustralya televizyonuna yaptığı açıklamada, "Avustralya Kilisesi'ndeki kadınlar için bugün, uzun zamandır beklenen bir gündür" dedi. ----- Anglikan Kilisesi'ne kadın Başpiskopos Hıristiyan Anglikan Kiliselerinin ilk kadın başpiskoposu din adamlarını birbirine düşürdü! ABD'nin Anglikan Episkopal Kilisesi Katharine Jefferts Schori (52)'yi yeni başpiskopos ilan edince kıyamet koptu! Kilisenin yenilikçi kesimi liberaller, Schori'nin seçilmesine sevinirken, muhafazakarlar "Hıristiyan inancına sığmaz" diyerek başpiskoposları aralarına katılan "ilk kadını" tanımamaya davet etti. Episkopal Kilisesi daha önce de homoseksüel Rahip Gene Robinson'u piskopos yaparak tartışmalara neden olmuştu. ----- 1992 yılında papaz olan, evli ve ikiz çocuk annesi Goldsworthy'nin, Avustralya'nın ilk kadın papazlarından olduğu belirtildi. ---------- Papa ile Anglikan lideri 'İslam'ı görüştü. İslam hukukunun bazı kurallarının İngiltere'de uygulanmasını isteyen Anglikan Kilisesi lideri, Papa ile biraraya geldi. Papa ile Anglikan lideri 'İslam'ı görüştü. 5 Mayıs 2008 ----------- Papa Benedict,İngiltere Canterbury Piskoposu Rowan Williams ile "Hıristiyan-Müslüman ilişkilerini görüştü. Vatikan sözcüsü; Rowan Williams ile Papa'nın yaklaşık 20 dakika özel olarak konuştuklarını söyledi. Sözcü, görüşmede,Hıristiyan-Müslüman ilişkilerinin,dinlerarası diyaloğun ve Papa'nın geçen ay gerçekleştirdiği ABD ziyareti izlenimlerinin ele alındığını kaydetti. Papa'nın sözcüsü,görüşmenin "sıcak ve dostane" geçtiğini de belirtti. Dünya Anglikanlarının lideri ve Canterbury piskoposu Williams,geçtiğimiz sene, İslam hukukunun bazı bölümlerinin, İngiltere'de yaşayan Müslümanlar için uygulanmasını isteyerek,ülkesinde şiddetli tartışmalara yol açmıştı.Williams'ın konuşması,ülkede fırtına koparmış ve İngiltere'deki 1.8 milyon Müslümanın nasıl entegre edileceği tartışmalarını alevlendirmişti. ---------- Mart'ta Vatikan'ın İslam ile ilişkilerinden sorumlu en üst düzey yetkilisi Kardinal Jean-Louis Tauran,Williams'ın "İngiltere'de İslam şeriat yasasının bazı kısımlarının uygulanmasının kaçınılmaz olduğunu" söylemesinin yanlış ve "safça bir tutum" olduğunu ileri sürmüştü. Rowan Williams, önde gelen Hıristiyan ve Müslüman bilim adamlarının İncil ve Kuran metinlerinin kapsamlı incelenmesi ve çalışılması için düzenlenen bir toplantı için Roma'da bulunuyor. Toplantı "7. Köprüler İnşa Etme Semineri" adını taşıyor. Kaynak: Reuters ******* Evet uzunca bir yazı oldu.Ancak bazı konuları açıklanabilmem açısından bunları elzem olarak görüyordum. Şimdi Kraliçe II Elizabeth acaba nereleri gezdi?Bunu bir düşününüz derim. Bir örnek ben vereyim. Bursa’ya bağlı Trilye’nin (Zeytinbağı) Siyi Köyü’ndeki dünyanın en eski üçüncü kilisesi olarak gösterilen 1227 yıllık Başmelekler Kilisesi, 400 bin dolara satışa çıkarıldı. Hürriyet, 19.07.2007 Mudanya’ya 7 km. mesafede, MÖ 220’den beri bir yerleşim olan,Rumca’da "sükunet" anlamına gelen Siği,bugünkü adıyla Kumyaka. Burayı Orhan Bey almış idi. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra köy tekrar Türklerin eline geçti.Siği’nin önemi,burada turistik denebilecek tek yapı, olması özelliği ve dünyanın en eski üçüncü kilisesi olduğu söylenen Taksiyarhon Kilisesi. Bir diğer adı Başmelek Kilisesi olan Ortodoksların bu ibadet yeri,her yıl Fener- Rum Patriği Barthelemaos tarafından ziyaret ediliyormuş. Taksiyarhis Kilisesi 1873'te inşa edilmiştir. Adanın merkez kilisesi olarak kullanılmaktaydı.Taksiyarhis Kilisesi, adada yaşayan insanların rivayet ettiğine göre dünyadaki Ortodoks kiliselerinin zeytin, zeytin yağı ve sabun ihtiyacını karşılamaktaydı. Şu anda en sağlam durumda olan kilisedir. Taksiyarhis Kilisesinin çanı II. Dünya Savaşı yaklaşırken 1936'da yerinden çıkarılarak savaş halinde halka haber verilmesi için Ayvalık İlk Kurşun Tepesine getirilmiştir. Siği’den 4 km. daha ileride Tirilye var. Tirilye’de Rumlardan kalma 7 Kilise, Üç Manastır ve Üç Ayazma bulunuyordu. Bu kiliselerden bugün sadece üçü ayakta. En büyüğü halen Fatih Camii (Hagios Stephanos Kilisesi) olarak kullanılıyor. Tarihte duvarlarına ilk kez resim yapılan kilise olarakkabul edilen Kemerli Yemekhane olarak adlandırılan kilise (Panagia Cemaat Kilisesi) ya da bir diğer adıyla Küçük Ayasofya,Kazım Karabekir Paşa zamanında Tirilye’de eğitim gören öksüz, yetim ve kimsesiz çocuklar için yemekhane olarak kullanılmış. 1909 yılında,Tirilye’nin metropoliti burayı bir papaz okulu olarak yaptırır.1924’e kadar ilkokul olarak kullanılan binada,daha sonraları önemli makamlara yükselen Rum çocukları eğitim görür.Kıbrıs eski Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’un bu okulda okuduğu biliniyor. Burada bazı sorularım olacak. 1-Kraliçe acaba bu yapıyı gizlice ya da başka bir yöntemle gezdi mi? 2-Ekümeniklik tartışmalarının sıkça yaşandığı bu dönemde kraliçe'nin ortodokslarla bir rekabeti bu ziyaretine neden olmuşmudur? 3-Satıllacağı söylenen bu yapının acaba kraliçe'ye satılmış olma ihtimali varmıdır? 4-Kraliçe acaba Türkiye'de hangi durumun kötüye gittiğini düşünerek zımni bir destek vermeye çalışmıştır? 5-Madem dostluk yerine çıkarları öenmsemektedirler.Öyle ise AB'ye üyelik için neden Fransa'yı gerektiğinde karşılarına almaktan çekinmektedirler?Yoksa çıkarları bu yöndedir de bizler anlamakta geç mi kalmaktayız? 6-Kraliçe'nin Kur'an dinlemesi ne anlama gelmektedir?Bu dinletinin altında yatan ne olabilir?Panagia Cemaat Kilisesi'ne,Taksiyarhis Kilisesinine,Hagios Stephanos Kilisesine,veya başka deyişle Başmelek Kilisesine,ya da Siği’ye,Tirilye'ye yakın olan bu yerlere özel bir düşkünlüğü mü var?Yoksa oralardan satın alınmış bir arazisi mi vardır? 7-Bilmekteyiz ki Kaz Dağları'n dan krlaiçe'ye özel hormonsuz ziraat ürünleri kamyonlarla gitmektedir.Gözümüz de yoktur.Ancak Kaz Dağlarının Altın rezevleri açısından ne denli önemli olduğu da bilinmektedir. Sn yıllarda hızlı tren raylarında kullanıldığını öğrendiğim altın acaba gelecekte inşaasına başlanacak olan hızlı tren yollarının yapımınının,F.Gülen cemaati dentiminde olan koza madenclilikle bir bağı varmıdır? 8-Bu bağlantıyı kurduğum yer şurasıdır. Futbolcu Hakan Şükür'ün Kraliçe onuruna verilen davette başbakanı dahi şaşırtması acaba rastlantımıdır? Çünki kendisinin F.Gülen cemaatine yakınlığı bilinmekte ve kendisinden bir yalanlama yapılmamıştır. 9- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden İşleri Genel Müdürlüğü'nün (Daire Başkanı Mehmet Tombul imzalı) avukat Senih Özay 'a gönderdiği ''resmi yazı'' ya göre, Koza'ya maden işletme ruhsatı verildiği bildiriliyor. Bilindiği gibi Kaz Dağı'yla Kanadalı ''El-Doragold'' ilgileniyordu. Koza'nın yönetim kurulu başkanı Akın İpek , daha önce ABD'li ''Newmend'' den Bergama Ovacık'taki ''altın madeni'' ni almıştı... ''Akın İpek'in Koza şirketi ABD'li ve Kanadalı şirketlerin taşeronudur...'' Acaba İngiltere kraliyet ailesiyle de bir ilgisi var mı?Akın İpek, ''Bugün'' gazetesinin de sahibi. Fethullahçı Samanyolu Okulları'nın yönetim kurulu başkanıdır. Ayvalık sırtları, Burhaniye Sübeylidere, Avunduk, Karadere, çokuluslu Newmont şirketinin... İvrindi'nin Ergama, Çamavşar ve Kınık bölgeleri "Galata Madencilik" in... Bergama Ovacık'ı, yıllarca yabancı şirketler işletmişti. Eurogold,Newmont bir süre Ovacık'ta boy göstermişlerdi. Ardından Akın İpek'in Koza şirketi, Bergama'daki madeni satın aldı. Siz sayın Kraliçe,bu oluşumda gizli bir ortaklığınız mı var,yoksa bilmediğimiz bir nedenle merak ettiğiniz bu yerleri sadece ziyaret mi amaçladınız? 10-Dinler arası diyalog temsilcisi olan F.Gülen'in son günlerde Türkiye'de olduğu söyleniyor. Acaba ABD'de sizi görüştürmediler de gizli bir şekilde görüşme imkanı mı yartıldı. Öyle ya bu hengamede kim ne derse desin ben dahi inanmazdım. Yoksa Nurcuları desteklemeyi dinler arası diyaloğun bir ulvi görevi olarak mı görüyorsuuz?Ne de olsa Ilımlı islamın aldığı yolu gözlerinizle görmek istemiş te olabilirsiniz... Haksızmıyım acaba? 11-Bu yazıyı neden mi yazdım? Çünkü biz de sizi en az siznin bizi tanıdığınız kadar tanıyoruz. Bu böyle biline... 1900'yılında Anglikan Kilisesi Masonları Desteklemeye başlamıştır.. Sizler bununla ilgili başka bir yazıyı diğer bölümde paylaşacağım. Saygı ile... Ahmet Dursun Özel bir soru: Sigara yasağı neden 19 Mayıs'ta başlıyor dersiniz? 18 Mayıs değil,20 Mayıs değil,özellikle 19 Mayıs neden acaba?Düşününüz.... |
Masonik bağlar.
Yukardaki yazımda,
"1900'yılında Anglİkan Kİlİsesİ Masonlar' Desteklemeye başlamıştır",diye bir söylemden bahsetmiştim. Şimdi bu konuda bazı alıntı bilgiler paylaşayım. Varlığı halen tartışılan Gül Haç (Rose Croix) örgütünün de masonluğun farklı bir devamı olduğu, hatta 1614’lerde kliseye karşı Ingiltere’de manifestolar verdiği de söylenir. Rose Croix’da bulunduğu ve büyük üstatlık yaptığı söylenen bazı kişileri son yıllarda bulunan parşomenlerdeki kayıtlarına ve ‘Holly Blood and Holly Grail’ (Kutsal Kan, Kutsal Kase) isimli kitaptaki bilgiye göre sayalım isterseniz. (Baigent 1983). Leonardo da Vinci (1510-1519); Robert Boyle (1654-1691); Isaac Newton (1691-1727); Charles Radclyffe (1727-1746); Victor Hugo (1844-1885); Claude Debussy (1885-1918). Daha pek çok ünlü isim mevcut bu gizli masonik örgüttedir! Bu örgütün de farklı bir masonik örgüt olarak faaliyetlerini halen dünyanın heryerinde sürdürdüğü iddia edilmektedir. ILLUMINATI’ye de bir kol veren grubun Gül Haç teşkilatı olduğu düşünülmektedir. GREJUVA (Rum Ateşi) *Bizanslılar için Rum Ateşi kadar sırrının korunması da önemliydi. Sifon teçhizatının düşman eline geçmemesi için mümkün olduğunca az kullanılıyor, gizemli tarifi hakkındaki yasaklar ve efsaneler giderek artıyordu. İmparator VII. Konstantin Porphyrogennetos oğluna yazdığı bir mektupta bu sırrın müttefiklere bile verilmemesi gerektiğini şöyle açıklıyordu: "..kullanılacak malzemeler birinci büyük Hıristiyan imparatoru Konstantin'e bir melek tarafından verilmiştir... ve bu büyük imparator, bu sırrın kendisinden sonra geleceklere kalmasını sağlamak için, bu ateşin sırrını başka bir ulusa vermeye cesaret edenlerin, istedikleri rütbe veya onura sahip olsunlar, lanetlenmesi ve Hıristiyan sayılmaması gerektiğini ve böyle bir şey olması halinde, ister imparator, ister patrik, isterse herhangi bir hükümdar ya da tebaadan biri olsun, bu emre uymayan kişinin elinden ayrıcalıklarının alınarak yüzyıllar boyunca adi bir suçlu gibi teşhir edilmesini hem yaşıyla hem de Tanrı'nın Kilisesi'nîn Kutsal Mihrabı'ndan bildirilmiştir." --------- Türkiye Hür ve Kabil edilmiş büyük masonlar Locası’nın resmi yayın organı Tesviye’de yer alan bilgiler bu konuda oldukça aydınlatıcıdır: “Üstadı Muhterem kürsüsünün arkasında, eşkenar üçgen vardır. Üstadı Muhterem, birinci ve ikinci Nâzır kürsülerini birleştiren hatlar üçgen oluşturur, Önceki Üstadı Muhteremin sembolü dik kenarlı üçgendir.” Aynı dergide yer alan ilginç bir ayrıntıya göre, “Piramitlerin yanlarının üçgen olması da bir mimari tesadüf değildi!” Buna göre “Eski Mısır’da, eşkenar üçgen Tanrı ile Nur’un sembolüydü!” Masonların resmi yayın organı Mimar Sinan Dergisi’ne göre de Üçgen, “Operatif Masonlar tarafından Teslis’in (Hristiyanlıktaki Baba-Oğul ve Kutsal Ruh üçlemesi) sembolü olarak kabul edilmis ve böylece bugünkü spekülatif masonluğa intikal etmisti.” “Her şeyi gören göz” olarak da nitelendirilen bu sembolün kökeni Mısır’a dayandırılıyordu. Putperest Mısır’da “Ra” kelimesi, “güneş tanrısı anlamına” geliyordu. İmparatorun altında “Naacaller” denen bir yönetici sınıf bulunuyordu. Bu yöneticilerde “Kutsal Sırlar Kardeşliği!”nin üyesiydiler. Masonlukta Üç Nokta’nın sırrı Bir gizli semboller topluluğu olan Masonluk’ta en az üçgen kadar önemli bir diğer sembolde “üç” rakamı. Kendisini “Alegori perdesi arkasına gizlenmiş sembollerle tasvir edilen bir ahlak sistemi olarak” tanımlayan Masonlukta “Üç”ün özel bir anlamı vardı. Bu yüzden Masonik semboller arasında en sık rastlanan şekillerden biride “Üç nokta”ydı. Burada daha evvel yazımda belirttiğim ve adına 1957'de 3'lü dini merkez denilen oluşumun ilerde dinler arası diyalog,sonrasında medeniyetler ittifakı denmesini hatırlayınız. Bir Mason adayı Masonluğa kabul töreninde yemin ederken elinde kadeh tutar. Türkiye Masonları’na ait Çırak, Kalfa-Usta dergisinden öğrendiğimize göre “Çırak derecesinde, ilk yemin yapılırken, sağ el kalbin üzerine konuyor. Ve sol elde ise bir Kadeh tutuluyor!” Masonlara göre “içinde saf su” olan bu kadeh, safiyetin sembolü. Ancak bir çok kaynağa göre, Masonluktaki Kadeh sembolü, gerçekte Tapınak Şövalyelerinin “Kutsal kase” inancıyla bağlantılı. Da-Vinci Şifresi gibi büyük yankılar uyandıran onlarca kitaba, Indiana Jones gibi onlarca filme ve hatta BBC gibi etkin yayın organlarında belgesellere konu olan “Kutsal Kase” efsanesi neydi? Bir rivayete göre Kutsal Kase, Hz. İsa’nın çarmıha gerilerek idam edilmesinden önce Havarileri ile yediği son akşam yemeğinde şarap içtiği Kadehti!. Bir diğer rivayete göre ise Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi esnasında Arimatea’lı Yusuf’un, İsa’dan akan kanı doldurduğu kaseydi. Ancak Kutsal Kase konusundaki asıl fırtına birçok akademisyeninde itibar ettiği üçüncü iddiadan sonra koptu. Gerçekte Kutsal Kadeh, Hz. İsa’nın soyunu temsil ediyordu. Hz. İsa, çarmıha gerilmeden önce Mecdelli Meryem ile evlenmiş ve ondan bir çocuğu olmuştu. Tapınakçılar ve Masonlar için Kutsal Kase bu soyu temsil eden bir simgeydi. Gerçekte korunan ve saklanan Kutsal Kase değil, İsa’nın soyundan gelen çocuktu. Ve Büyük Siyon Krallığı kurulduğunda tahta geçirilecekti. 1507 yılında inşa edilen, İrlanda’daki Limerick köprüsünün temelinde bir Gönye bulunmuştu ve Gönye’nin yüzüne kazılan İngilizce metinde “Gönye’nin yardımıyla ölçülen dikey hat gibi, sevgi ve yardım ilkelerine uyarak yaşamaya gayret göstereceğim” yazısı yer alıyordu. Özet olarak kayıp medeniyet ve kültür hazinesinin bulunması için her yıl onlarca araştırma yapılıyor. Nuh `un Gemisi,Sular altında kaldığı söylenen kayıp medeniyet,Kaynak olarak Atinalı Solon `u gösteren Eflatun `a göre Atlantis , Cebelitarık Boğazı `nın batısında, Libya `dan daha büyük bir ülke iddiası. 19. Yüzyılda İngiliz araştırmacı James Churchward kayıp kıta için Orta Amerika `da çeşitli araştırmalar yaparak, konuyla ilgili eserler kaleme aldığı, Atatürk `ün, Churchward `ın Mu kıtasıyla ilgili eserlerini Türkçe `ye çevirtmesi ve Tahsin Bey `i araştırma yapmak üzere Meksika `ya büyükelçi ataması, kayıp kıta Mu`nun Türklerin kökeni açısından da önemli olabileceği düşüncesinden kaynaklanmıştı. Ahit Sandığı veya Tabut-u Sakine olarak adlandırılan,Hazreti Musa `nın kutsal kitap Tevrat`ı çoğaltarak 12 kabilesine dağıttığının,aslını ise yaptırdığı bir sandıkta korumaya aldığının Hazreti Musa `nın Antakya `da bir mağarada saklandığı da ileri sürüldüğü sandığı da en önemli kayıplar arasında. -------------- SHUGBOROUGH ŞİFRESİNİN ÇÖZÜMÜ http://www.gradale.com/solution-tr.htm ---------- Çoban Anıtı"nın kitabesi, aslında üç parçadan oluşan gerçek şifreyi bulmamızı sağlayan bir anahtardı. Bu şifrenin çözümü ise Kutsal Kase"nin yerini verecekti… Çözüm, karmaşık matematik işlemler ve detaylar içeriyor, bunları nasıl bulduğumu internet sitesinde detaylı olarak yazdım. Üç parçadan oluşan gerçek şifre aslında Fransızca olarak hazırlanmış bir anagram. Okunduğunda ortaya çıkan cümle şu: ENRICO DANDOLO A ECRİT CLEF MONTRE SUR MUR SOUS LUNE QUE GARDE ST GRAEL. Türkçesi: Enrico Dandolo gösterilen anahtarı Kutsal Kase"yi koruyan ayın altındaki duvara yazdı. http://www.hurhaber.com/news_detail.php?id=95361 ------------ Bursa’ya bağlı Trilye’nin (Zeytinbağı) Siyi Köyü’ndeki dünyanın en eski üçüncü kilisesi olarak gösterilen 1227 yıllık Başmelekler Kilisesi, 400 bin dolara satışa çıkarıldı. Hürriyet, 19.07.2007 ------------ Kraliçe II. Elizabeth YEŞİL CAMİİ’YE GİDECEK Bursa’da Yeşil Camii, Koza Han’ı ziyaret edecek olan Kraliçe, kadın girişimcilerle bir araya gelecek ve Olgunlaşma Enstitüsü tarafından hazırlanan defileyi izleyecek. Tarihi mirasın gelecek nesillere taşınması ve tarih bilincinin oluşturulması amacıyla kurulan Tarihi Kentler Birliği'nin (TKB), 2008 yılının ilk buluşmasının yarın Bursa'da gerçekleşeceğini belirten Harput, TKB Bursa buluşmasının açılış konuşmasını, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün yapacağını kaydetti. Şimdi yukarıdaki yazı ile birleştirin bakalım ne demek istemişim acaba? Ahmet Dursun |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:29 . |