![]() |
Anlamak mı Değiştirmek mi?
''Filozoflar şimdiye kadar dünyayı anlamaya çalıştılar, oysa aslolan onu değiştirmektir.'' -Karl Marx
Marx'ın bu sözünün şu an Almanya'da bazı üniversitelerin kapısında yazdığını duymuştum. Aslolanın hangisi olduğunu sorgularken anlamak ve değiştirmenin yanı sıra ''nihilizm'' ve ''dünyayı olduğu haliyle yaşamak'' seçeneklerini de ekliyorum ben. Bu dört seçeneğe sırayla değinmek istiyorum. Öncelikle anlamayı; bilim ve felsefeyle, değiştirmeyi; siyaset ve teknolojiyle, yaşamayı ise; özgürlükle ilişkilendiriyorum. Anlamak üzerine: Anlamak ve farkındalık güçlü hissetirir. Anlamak, diğer üç seçeneğin de bir önkoşuludur ayrıca. Fakat anlamanın esas amacı sadece anlamak değildir. Belki daha yaşanabilir bir dünya için anlamak isteriz ya da anladığımız şeyi araç olarak kullanmak için anlamak isteriz. O halde anlamak aslolan olamaz. Ayrıca anlamaya çalışmanın sonu gelemeyeceğinden -''anla anla nereye kadar''- ve anlamanın kendisi dışında bir amacı olduğundan aslolan anlamak olamaz. Değiştirmek üzerine: Anlamadan değiştirmeye çalışmak, yanlış değişimler yapılmasına sebep olabilir. Değiştirmeye çalışmak, iradenin ortaya konmasını ifade eder ve bu gayesel bir eylemdir. Dolayısıyla değiştirmenin de kendisi dışında gayeleri vardır. O halde aslolan değiştirmek olamaz. Yine değiştirmenin de bir sonu gelemeyeceğinden nihai amaç değiştirmek olamaz. Nihilizm üzerine: Nihilist olabilmek için diğer üç seçeneği deneyimlemiş olmak gerekir, ya da onların farkında olmak gerekir. Nihilizmi anlamsızlık olarak görmüyorum. Nihilizm her anlam adayına eşit mesafededir. Herhangi bir amaç diğer amaçlardan daha anlamlı veya anlamsız değildir. Nihilizme göre diğer üç seçenek de aslolan değildir. Aslolan hiçbir şeyin aslolmadığıdır. Olduğu haliyle yaşamak üzerine: Anlamanın ve değiştirmenin nihai amacı yaşam kalitesini ya da gücü artırmaktır. Yaşam ise kısıtlı bir süre için geçerlidir. O halde sürekli anlamayı ve değiştirmeyi bırakıp, öncelikle dünyayı ve hayatı olduğu haliyle yaşamamız asıldır. Değişitirmenin ve anlamanın bir sonu yoktur, ama yaşamın bir sonu vardır. Bu yüzden aşkı anlamak yerine aşkı hissetmek aslolandır. Müziği anlamak yerine onu hissetmek aslolandır. Canlılığı anlamak yerine canlı olduğumuzu hissetmek aslolandır. Dört seçenekten birini seçmek zorunda değiliz. Burada aslolanın hangisi olduğunu sorguladım. Hepsi bir arada hayatımızda bulunabilir. Bence insanın ve insanlığın cevaplaması gereken ilk soru bu olmalıdır. Zira aslolanı bulduktan sonra ancak kendisini aslolana yönlendirebilir. Ancak bu şekilde gerekli adımları atabilir. Aslolan hakkında hala karar verememiş olmakla birlikte yakın olduğum seçenek için diyebilirim ki: ''Filozoflar ve Marx dünyayı anlamaya ve değiştirmeye çalıştılar, oysa aslolan onu olduğu haliyle hissetmektir, yaşamaktır.'' Ama bir yandan da anlamak göz kırpıyor hala. Zira bu başlığı açıp sorgulamak bile daha iyi anlamaya çalışma istencinin bir sonucu neticede. |
Karl Marx her şeyden önce bir komünisttir.
Bugüne kadar yaşanmış-kalıplaşmış sistemi değiştirmek, komünizmi getirmek anlamında söylemiştir. Komünizm olmadan anlamanın, değiştirmenin veya olduğu gibi yaşamanın hiç bir anlamı yoktur. Çünkü bunlar ancak komünizmde anlam kazanır, ancak komünizmde olduğu gibi yaşama şansın olur ve ancak komünizmde değiştirebilirsin. Bugünkü haliyle ne gibi bir sonuç çıkarırsan çıkar illaki bir dayatmaya, sınırlamaya maruz kalırsın ve sonuçta anlamsızlaşır. Komünizmin geleceğine inanıyorsan bunlar anlamlıdır, inanmıyorsan Nihilizm anlamlıdır... |
''Filozoflar şimdiye kadar dünyayı anlamaya çalıştılar, oysa aslolan onu değiştirmektir.'' -Karl Marx
Karl Marks Bu sözü bence çok anlamlı. Bu sözden dünyayı anlamamak çıkmamalı, bu söz flozofları eleştirmek ve eksik bıraktığı şeyleri hatırlatmak amaçlıdır. Marks flozofların bıraktığı ihmal ettiği şeyleri devrimcilerin yapacağını söylüyor yani değiştirmeyi. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir .Herakleitos. |
Anlamadığımız bir dünyayı nasıl değiştirebiliriz ki?
|
Alıntı:
O yüzden amaç bence de anlamak olamaz. Zira son dediğimiz şeyler bir birine ekli zincirler gibi, bir birini takip ediyorken, ve bizde anlamaya bu kadar odaklıyken, farkında olmadan başka bir şey de olur. O şeyin adı bağımlılıktır! Yani anlamaya bağımlı oluruz, anladığımız şeyi bile tekrar anlamaya çalışırız, ve sürekli bir anlama sevdası peşinde oluruz, bu tıpkı arayışta olan birinin, yıllarca farkında olmadan araması gibidir. Çünkü aramaya alışmıştır artık. Öyle bir hale gelir ki kişi, aradığını bulsa bile, aramaya alıştığı için, gene arama yollarına düşer. Aramayı bıraksa içinde boşluk olur, bu ise aradığı şeyden ziyade, kaçtığı bir şeydir. Hasılı Anlamak mı Değiştirmek mi? sorusuna, ben bağımlı olmamak derim. Zira ikisi de bağımlılık edecek kadar, zorlu şeylerdir. Aksi gibi insan bir şeyi bir süre yapsın, o şeyi sevmese bile, onu genede yapmak ister, nihayetinde alışmıştır, helede severse aynı şeyi bıkmadan usanmadan yapar. Adeta amaç bu olur, yani alışkanlığın kendisi amaç olur. Sevgiler |
Sayın Yıldıztozu, Felâsife üstadımız bu konuya el attıysa sorularına illa ki, bir şekilde cevap veya ipucu bulursun, onu iyi okumanı öneririm :)
|
Alıntı:
İşte Marks burada fark atıyor. Hem cesareti hem değişimin daha iyi olacağını söylüyor. Elbette değişimde dayandığı maddi ve sosyal koşullar var. İşte filozoflarla devrimcilerin farkı. |
Alıntı:
Anlamak önemli, değişim de önemli ama değişimin de yönü ve çizgisi de önemli değil mi sence? Ve esas soru:Hangi değişim daha doğru, bunu nasıl bileceğiz? Mesela Amerikan desteği ile Evrenin darbesi sola büyük darbe vurdu ama çoğu milliyetçi için olması gereken iyi bir değişimdi bu. |
Alıntı:
Günümüzde şöyle bir sorun var. Yaşamına, özgürlüğüne, üretimine, geleceğine zararlı olan her şeye karşı olmak zorundasın. İşte sorunun kaynağı, neyin zararlı olduğunun bilinmemesinde veya dayatmalara bilinçli-bilinçsiz boyun bükülmesinde yatıyor. Hitler'i baştacı eden halk sonuçları bilmiyordu, aynı şekilde 12 Eylül darbesini savunan yoksul sınıfın üyeleri de onun kendisi için zararlı olduğunun bilincinde olmadığı için savunuyordu. Bugün de öyle, diktatörlüğün yoksul sınıfı ezip-geçen bir yönetim biçimi olduğunun bilincinde olmadıkları için o yoksullar evetçiler. Her ideoloji kendi değişimini ister, ancak toplum için, gelecek için, özgürlük için hangisi yararlı hangisi zararlı, önemli olan bunun tespitini yapabilmektir. Benim görüşüme göre dünyada iki sınıf vardır ve bütün ideolojiler bu iki sınıf etrafında döner. Bu iki sınıftan bağımsız bir tane dahi görüş, ideoloji, akım, düşünce biçimi yoktur. Asıl olan hayatta kalmaktır, bu da temel ihtiyacı içine alan ekonomi demektir. Teknolojik güç dahi ekonomiye dayanıyor. Değişim nasıl olacak, olmalı mı, hangi değişim olmalı gibi soruların cevabı, toplumların bilinç düzeyine ve durduğu yere bağlıdır. Dolayısıyla çoğu milliyetçi denilen insanların çoğu da yoksullardan-ezilen sınıftan oluşuyor, yani kendisi aleyhine de yapılmış bir 12 Eylül darbesini iyi olarak görmeleri kendileriyle olan çelişkiyi görmemelerine dayanıyor, aynı o günkü Almanların Hitler'i iyi olarak görmeleri gibi. Toplumlar nerede duracağını, hangi değişimin kendine ne getireceğini, bilemiyorsa genelde kendine zararlı olanı seçer. Bu konuyu bu şekilde ele alırsak, diktatörlüğü seçmesi muhtemel olan bilinçsiz bir yoksulun durumu trajikomik olduğu kadar Abd halkının kapitalizmi baş tacı etmesi de son derece doğaldır... |
Alıntı:
2 elma fidanı, yanyana bitmiş, aralarındaki mesafe yarım metre ve 4 metre yan taraflarında birer ceviz mevcut. Buradan anlaşılır ki, 2 elma hem arada sıkışmış hem de birbirlerine çok yakın mesafedeler, bodur kalacak ve birbirini de gölgeleyecekler yetmeyecek 2 yandan da ceviz gölgesine mahrum kalacaklar(böylece fotosentez oranları da düşecek)... O halde fidanalrdan bir tanesi kökünden sökülmeli, ve açık bir alana taşınmalıdır(çözüm). Her neyse basitçe sorun hem anlaşıldı hem de ortaya kondu. Sorunu anlamak, sorunu çözdü mü(çözümlemek)? Subjektif temelde, çözdü denebilir, ama ortadan kaldırmadı(objektif, fiili). Bu bahisle, sorunun çözümlenmesi ile sorunun ortadan kaldırılması arasında bir ilişki kurulmalı. Birincisi çözümü bulmayı ikincisi sorunu ortadan kaldırmayı, toplamda ise çözümü getirir. İkincisi eylem'dir. Haliyle, neyin doğru neyin de yanlış olduğu meselesi, ideolojiye, kişilerin inancına, yakışıklı veya güzel veya çok karizmatık olmasına, şunlardan ya da bunalrdan olmasına göre değerlendirilemez, bu subjektiftir ve dolayısıyla eylemin de dışındadır, hamasettir, aslında safsata. O halde ne yaparsak doğru bir adım atmış olacağız? Bu sorunun yanıtını veren zaten sorunun kendisidir, çözümlenmesi ve nasıl ortadan kaldırılacağının tespitidir... Böyle bir sorunu çözmek için komünist olmanız gerekmez veya böyle bir sorunu anlayanlarla sadece komünistlerdir de denemez, lakin dünya nüfusunun %90'ı yaşadığı dünyayı analiz etmekten, %5 ise anladığı halde ne yapması gerektiğini bilmekten-irade göstermekten(eylem) mahrum. Bir diğer taraftanda sözde kendisine sosyalist, devrimci, komünist diyenlerinde %80'i(rahat!) hem anlamaktan hem de çözümden mahrumdur, içeriği olmayan ama sloganda, sembolde büyük bir tapınıma dönen eylem gereksinimini dinsel siyaset-inanç, iyi-kötü(tanrı-şeytan), dost-düşman(tanrı-şeytan), doğru-yanlış(ideolojik), yani ideolojik bir mesele veya süslü veya ezilmişlik veya isyan etmek-çaresizlik üzerine işlenen bir tarafgirlik, daha doğrusu SÜRÜ psikolojisiyle yapmaktadır ve bu hal-durum da elbette, stotüko ve mevcut sorunlar üzerinden cennet hayatı yaşayan hakim sınıflar ve sahte propaganda, toplumsal körlüğü ve gerçeği manipüle eden propagandalarından sonra en büyük zararı verenlerden. Hasılı, anlamak önemlidir çünkü eylemin karakterini belirleyecektir, ama sorunu ortadan kaldırmak için eylem gerekir. Böylece, o halde, eğer insan kendi hayatının sorunlarını çözümlüyor, tespit ediyorsa ve nasıl ki 2 elmayı birbirinden ayırabiliyorsa, bu bir eylem ise, mesele insan, doğa, dünya hayatı ve sorunları olduğunda da o sorunları anlamak yetmez, aslolan sorunu ortadan kaldırmaktır. İnsanlar soğuğu algıladığında, etkisinde kaldığında, sığınacak bir barınak bilincine erişirlerdi, bu kaçınılmazdı, bir mağaranın çözüm olması, sorunun çözümünün bir parçasıydı ve eylem bir mağaraya girmekle başlayacaktı. mağaranın girişi, hala içeriye soğuk veriyorsa, eylem, girişi kapatmak olmalıydı. Neyin doğru, neyin yanlış olacağını belirleyen sorunun ne olduğu ve çözümüdür(analiz)... Yine elbette, aynı mağara vahşi hayvanlar, zararlı hayvanlardan da korunmanın bir yolu olmalıydı. Kısa, kaba, bir örnekle, dünyanın %1'i, dünya kaynaklarının %50-60'ını, kalan %99 da kalanı paylaşıyorsa ve mahrumsa, bu eşitsizliğin yansıması ise, yansımanın aslı, nerede aranmalı? Sorun nerede, nasıl? Diğer bir açılımla, örneğin gayrı safi milli hasıla(GSMH) ile yapalım; A grubu -> 50.000.000, olsun. B grubuda -> 500.000 nüfusa sahip olsun. GSMH ise C olsun ve değeri: 200.000.000 olsun. Nüfusun %99'u(A grubu), GSMH'ın %40'ını, %1 ise %50'sini alıyor olsun. Yani nüfusca pastanın %99'u, GSMH pastasının %40'ını, ama nüfusca %1 olan ise %60'ını alıyor. Çözüm nerede? yani nasıl olurda elit, azınlık bir kesim bir coğrafyanın kaynaklarını kendisine akıtırken, diğerleri mahrum kalır? Nasıl? İşte anlamak içing özlem, iyi bir çözümleme, analiz gerekecek ki, sorunu nasıl ortadan kaldıracağımızı, yani eyleme nasıl geçeceğimizi de tespit etmiş olalım. Mevcut sistem çoğunluğu cahil insanları kandırır der ki, %1 çalışıyor, %99 ise yatıyor(?). Ama bu, gerçekten de ahmaklara göre değil mi? Ya da sistem insanalrı binbir çeşit yolla kandırıyor, mesela dinler bunlardan bir tanesi. Diyorlar ki Allah vergisi, bu bir sınav, boyun eğeceksin, yani SORUNU olduğu gibi kabul edeceksin. Daha bir dolu yol yöntem var, dine değinmemin sebebi, sorunu çözeceksek, dinlerinde yeri, konumu ve varlık koşulalrını analiz etmek zorundayız, böylece komünizmin neden kolayca kötülenebildiği, kara propagandaların nasıl bu kadar kolay etkili olduğu ve insanlığın neden sorunlarının çözümünden habersiz veya ısrarla kaçtığınında kolay bir cevabı bulunur. Bir yerde bu sebepledir ki, insanlık tarihinin değişimleri, dinlerin de boyunduruğunu kırmakla mümkün olmuştur, bırakalım komünizm üzerindeki yalan, yanlış propagandayı Rönesans'a bakın. Rönesans da özünde anlamak zemini değil miydi, sonrası ise aydınlanma çağı, eyleme dönüşmedi mi? Dönüşümün esası değişim değil miydi, değişimin motoru da eylem-fiiliyat, fiili çelişkiler(çatışmalar) değil miydi? Burada çelişki, çatışma ile kastım, sen A'sın, ben B'yim, sen şu mezhepsin ben bu idindenim değil, objektif, yani hayatın ve doğanın-hakim dünyanın- fiili, nesnel çelişkileridir. Örneğin bir insan gıdaya, suya sahipken, diğer bir coğrafyada çocukların açlıktan ölmesi çelişki değil midir? Var mıdır bu çelişkide, sen beyazsın, o siyah, sen alevisin, sen sünnisin, se bilmem ensin diye bir kriter. Ama işin gerçeğide, bu verdiğim örnek dolayımsal çelişkidir, yani yansımadır, o halde asıl çelişkiler nerede? benim ifadelerimi tarikat kafalı bir çok sözde devrimci anında eleştirecektir, vay şuna girmemiş, slogan atmamış, yok sınıflar dememiş, yok mülkiyet, yok antagonist çelişkilerden, yok kötülerden, yok kapitalizmden, yok sosyalizm propagandası yapmamış, yok literatüre, asıl çelişkilere girmemiş, yok bu oportinist, yok bu reformist, yok bu bilmemne diye giden taliban kafalı salaklar çıkacaktır. zaten bir yerde asıl sorunlarımızdan birisi, bu dinci siyaset koyunlarıdır, bu sebeple geniş kitlelere anlaması gerekeni, anlayacağı dilde anlatmak yerine, yaptıkları iş, şeriatçıların şeriat propagandası, ajitasyonları yapması ve sert erkek motiflerindeki sloganları dolayısıyla propaganda üzerinden baskı-otorite kurmak hastalığına kapılmışlar gibi(bakın, bu hastalık her telden ahmak siyasetinde mevcut), sen kafirsin, sen bilmem nesin kavgasından öte gitmemiştir, gitmezde ve en büyük zararı bunlar verdi, çünkü bunlar hiç bir şeyi anlamamış, bırakın dünyayı değiştirmeyi daha onu anlamaktan dahi habersiz, enjeksiyon mahluklarıdır e benim ifadelerimi safsatalarla eleştirebilirler, alakasızca, hatta neden emek-sermaye çelişkisine dayalı örnek değilde, konunun, yani sorun bağlamının anlaşılmayı kolaylaştırıcı örneklerle yaptığımı bile konu edebilirler(çünkü bunlar gündelik hayatlarında slogandan öte bir şey bilmezler, anlatma özürlüdürler, zaten kendileride pek bilmezler aslında, ama slogan attıkları kitle ise sloganlarda geçen kelimelerden zerre haberli değildirler, nedir, ne değildir bilmezler bile). her ağacın kurdu özünden olur misali... |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 06:10 . |