![]() |
Kuran'a Dönüş Hareketi ve düşündürdükleri..
Dün sohbet odasında bir arkadaşımız hurafelerden arındırılmış bir dinin daha makbûl olacağı
gibi bir şeyler söylemişti. Aslında uzun zamandır aklımda takılan bir konuyu açmak istiyorum. Kurana dönüş hareketi dini hurafelerden arındırıyor mu yoksa Allah'ı ve onun dinini başka bir düzlemde tekrar bilinmezliğe çekerek dinin can simidi mi oluyor ? Tartışmanın çerçevesini çizmek adına da Odtü Felsefe Bölümü öğretim üyelerinden Prof.Dr. Yasin Ceylan'ın bir makalesini alıyorum. Yaşar Nuri Öztürk'ün Misyonu Tek Tanrılı semavi dinlerin sonuncusu olan İslam dininin, farklı bir dünya görüşü içeren yabancı bir kültürle ilk karşılaşması, miladi sekizinci yüzyılın sonlarında olmuştur. Bu kültür, İslam ordularının fethettikleri Orta Doğu coğrafyasında, birkaç merkezde hala canlılığını sürdüren Eski Yunan düşüncesinin Orta Çağ versiyonuydu. İslam dininin karşılaştığı diğer yabancı bir yaşam biçimi, Fars kültürüydü. İslam’ın güney Asya’ya yayılmasıyla Hint düşüncesiyle de karşı karşıya gelindi. Farklı dünya görüşleri sunan bu kültürlerden en yetkin ve derli toplu olanı Yunan Akliyatı diye de adlandıran Yunan kültürüydü. Yunan felsefesinin temel kaynaklarının Arapçaya çevrilmesiyle, İslam aleminde, bilhassa Abbasi döneminin son iki asrında, İslam dünya görüşünden temamen farklı, temeli insan ve doğa bilgisine dayanan bir düşünce tarzı, başka bir deyişle, Eski Yunan düşünce geleneğinin bir devamı sayılabilecek bir fikir hareketi, devrin entellektüelleri tarafından kabul görmüştür. Merkezi Bağdat olan bu fikir hareketinin en büyük temsilcileri, Hiristiyan alemi dahil, Orta Çağın en büyük filizofları olan Farabi, İbn Sina ve Endelüslü Ibn Rüşd’dür. Miladi onüçüncü asrın sonlarına kadar devam eden bu seküler düşünce, İslam dünya görüşü karşısında, bazı tarihsel sebeplerle direnememiş, etkisini ve taraftarlarını kaybederek, kültürel bir vaka olarak tarihte geçmiştir. Akıl mı nakil mi veya vahiy mı beşeri bilgi mi ikilemine en dramatik çözümü, onikici asır büyük alimi Gazali sağlamıştır. Gazali, akıl yerine naklı tercih etmiş, doğru bilgi olarak vahyı tanımış, akla, sadece naklı anlama görevini vermiştir. Bu hüküm, üç asırdan beri gelişmekte olan ve birçok taraftar bulan Yunan menşeli düşünce modelinin de fermanıydı. Gazali’nin bu fetvasıyla muğlak bir sorun açıklığa kavuşmuştu: Yunan düşüncesi veya vahıy ile desteklenmeyen akıl ürünü düşünce tarzı İslama aykırıydı. İslami dünya görüşü ile Yunan dünya görüşleri birbirlerine zıt değerler taşımaktaydı. Bir insan, ikisinden ancak birini seçebilirdi. İkisini bir gönülde tutmak iki zıt şeyi aynı yerde tutmak anlamındaydı. Bu ikilem karşısında mesela Farabi ile İbn Sina Yunan felsefesini, yani bağımsız aklı seçmişler, ve bu sebeple müslümanlıkları şaibeli duruma düşmüştür. Kendisi ise vahyı tercih etmiş, felsefeyi ise gereksiz ve hatta iman için zararlı bulmuştur. Şimdi, Gazali’nin bu fetvasını ve seçimini beğenmesek de samimiyetini takdir etmekten kendimizi alamayız. Herşeyden önce akıl ile nakil, din ile felsefe, inançlarla özgür düşünce arasındaki farkı, keskin zekasıyla çok iyi farketmiş, ve yüksek ahlakın şartı olan dürüstlük ve içtenlikle, seçimini din ve imandan yana yapmıştır. Bu seçimi hangi gerekçelerle yaptığını da al-Munkız min al Dalal ile Mişkat al-Envar adlı eserlerinde belirtmiştir. Devrin Meşşai felsefesine nufuzunu, felsefecileri bile hayrette bırakacak bir titizlikle kaleme aldığı, Makasıd al-Felasıfa adlı eseriyle ispatlamıştır. Ama bu derin felsefe bilgisine rağmen felsefeyi lanetleyerek vahıy bilgisine sarılmıştır. Bu noktanın üzerinde durmamın sebebi, İslam dünya görüşü ile Yunan felsefesi veya yalın akıl temeline dayanan bir düşüncenin birbirine zıt olduğuna, Gazali gibi iki tarafı da çok iyi bilen saygın bir alimi tanık göstermektir. Son iki asırdan beri, İslam alemi yeniden benzer bir tecrube yaşamaktadır. Yani tekrar, kendisine yabancı bir dünya görüşü ile karşı karşıyadır. Ancak bu ikinci karşılaşmada şartlar değişmiştir. Birincide olduğu gibi, kendisi egemen güç değildir. Eşit bir konumda da değil, bilakis mahkum bir vaziyettedir. Ayrıca kendisine yabancı olan bu kültürün ürünlerini evine kadar getirmiş, kültürel değerleri bilerek veye bilmeyerek yaşamına katmıştır. Böyle fiziksel ve zihinsel bir sultanın altında ezilmeye başlayan İslam aleminin düşünürleri, felaket izlenimini veren bu tarihsel hadiseyi çözmeye çalışmışlardır. Her türlü iletişim aracını kullanarak başka kültürlerdeki toplumların yaşamına hükmeden, Batı Medeniyeti diye adlandırdığımız bu yeni dünya görüşünün, daha önce karşılaşılan dünya görüşü ile benzer yönü, ikisinin de beşeri temele dayanması, vahıy gibi Tanrısal bir desteğe sahip olmaması. Başka bir ifadeyle İslam dünya görüşüne temamen zıt olmasıdır. Kültürlerin birbirlerine göründüğü, etkileşimin kaçınılmaz olduğu durumlarda, bir kültürdeki bir gelişme, diğer kültürler için ihmal edilecek keyfi bir hadise olmaz. Aksine zorunluluk arzeder. Yani etrafınızda olup bitenleri görmezlıkten gelip zihinsel ve fiziksel dünyanızı soyutlayamazsınız. Batı dünyasının hem bilimsel hem de fiziksel üstünlüğünü farkeden İslam uleması, farklı tavırlar takındılar. Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduh gibi bazı düşünürler, ‘İslami dünya görüşü en ideal dünya görüşüdür, dolayısıyle yerli yabancı her türlü nimet İslamda, yani Kuranda ve Hadiste mevcuttur. Bu zahir değilse, bunu ortaya çıkaracak İslam ulemasıdır’ düşünce ve inancıyla göreve başladılar. Batılı bilim ve kültürel değerlerden öğrenebildiklerinin karşılıklarını, Kuran’da ve Hadiste, buralarda olmazsa mezhep imamlarının görüşlerinde armaya koyuldular. İzledikleri bu yolun doğruluğunu ispatlayabilmek için bazen, Kuran ayetlerine, tahrife varan teviller getirdiler, bazen de Batı menşeli bilimsel ve kültürel unsurları asıl köklerinden koparıp tanınmaz hale getirdiler. Yapamadıkları bir şey vardı: Kendi dünya görüşlerinden bir nebze çıkıp şu deşifre etmeye çalıştıkları yabancı düşüncenin bizzat içine girmek.. Bir an için de olsa onlar gibi düşünebilmek. Bunu yapabilmek demek bu yabancıyı gerçekten hakkıyla anlamak demekti. Gazali’nin onikinci yüzyılda Meşşai felsefesi için çektiği zahmeti, şimdiki ulama, Garb Medeniyeti için göze alamıyordu. Biraz da mazurdular. Çünkü yetiştirildikleri eğitimde felsefe diye birşey yoktu. Altı asırdan beri medreselerde felsefe ve doğa bilimleri zaten okutulmuyordu. Ancak Batı dünya görüşünü temelden öğrenmeyi göze alan ve bir okadar da samimi ve dürüst bir İslam alimi, yirminci yüzyılın ortalarında ortaya çıktı. Bu alim, Mısırlı Seyyid Kutub’tur. Seyyid Kutub, Batı medeniyetinin temel yargılarını, hareket noktasını ve ana tezini kavramıştır. Bunun için bir süre Amerikaya gidip çalışmalarını orada sürdürmüştür. Kutub şu sonuca varmıştır: Batı medeniyetinin temelinde madde vardır. Bu materyalist düşüncede Tanrı’ya yer yoktur. Dinin koyduğu tabuları hiçe sayan, bedensel hazları serbest bırakıp onları kurumlaştıran, kutsiyetten yoksun bu yaşam felsefesıyle İslam, taban tabana zıttır. Bugünkü Batı insanının yaşam modeli olarak sergilediği düşünce ve eylemler, ondört asır önce, Cahiliye Araplarının düşünce ve eylemlerinin bezerleridir. Bu sebeple, Batı yaşam biçimi, İslami değerler açısından küfürdür, hatta şirktir. Seyyid Kutb’un sergilediği bu tavır, Gazali’ninki kadar zihin berraklığı ve onunki kadar samimiyet taşımaktadır. Nakil taraftarlalarının bu dürüst yaklaşımına karşılık, Akıl taraftarlarından da benzer örnekler verilebilir: Hiristiyan Orta Çağ’ında Plotinus (İslam kaynaklarında Eflutin olarak bilinir), İslam aleminden de Muhammed Zekeriya al-Razi’i. Plotinus, Hiristiyanlık propagandasının en sade ve etik değerlerin en yoğun biçimde işlendiği bir dönemde, bu dine girmeyi reddetmiş ve aralarında ünlü Porfüryus’ün da bulunduğu öğrencilerine felsefi tefekkür ve erdemleri bırakmak pahasına, Hiristiyanlığı seçmemelerini tavsiye etmiştir. Zekariye al-Razi ise, ‘ al-Aklü Hakimün la Yuhkam aleyh’ (= Akıl hükmeder, onun üstünde onu yargılayacak başka bir şey olamaz) diyerek vahiy bilgisinin akla üstünlüğünü reddetmiştir. Şimdi, yukarda sunduğumuz tarihsel arkaplan ile zıt dünya görüşleri karşısında tavır koyan şahsiyetler gözönünde tutularak, yazımızın kahramanı olan Yaşar Nuri Öztürtürk’ün İslam dini ve Batı tarzı yaşam modeli konularındaki tavrını belirlemeye çalışalım: Yaşar Nuri Öztürk’ün bir müslüman düşünür olarak Batı kültürü hakkındaki tavrı, Muhammed Abduh ekolunun devamı gibi görünmektedir. Bu ekolde, dışardan yaşantımıza herhangi bir şekilde giren yabancı bir unsur,- bubilimsel bir bilgi, teknoloji ürünü bir araç veya kültürel bir değer,- sağladığı fayda ve gördüğü kabul, toplum üzerinde bir ağırlık yaratıyorsa, artık bunun meşruiyeti için ilk koşul yerine gelmiştir, o zaman sıra ikinci aşamadadır. Bu aşamada yapılacak şey, önce Kuran ayetlerinde, burada yoksa, bilinen Hadis kitaplarında, söz konusu bu yeni unsuru, açık veya makul bir teville onaylayacak bir ibare bulabilmektir. Aranan bu ifade veya anlaşılanilir ima yoksa, geçmişte benzer zorlukarla karşılaşan tefsir ve fıkıh alimlerinin görüş ve fetvalarına başvurulur. Bu alanda da başarı sağlanmazsa tekrar Kuran metnine ve hadis kitaplarına başvurulur. Bu aşamada güvenilir olmayan Hadis kaynaklarına da muracaat edilir. Aranan açık seçik veya makul referans zaten bulunmadığı için, bunu temin amacıyla yeni bir yönteme başvurulur. Bu yöntemin adı linguistik oyunlardır. Arap dilinin etimolojisi ile sentaksı (sarf, nahiv) devreye girer. Çeşitli teknikler kullanılarak aranmakta olan hüküm nihayet elde edilir. Bu, artık büyük bir başarıdır. Bu oyunları iyi oynayan da büyük alimdir. Son aşamada, bir şekilde elde edilen hüküm, Kuran ve Hadislerin bazı açık ifadelerine ters düşüyorsa, bu sefer, bu açık manaların Tanrı ve Peygamber tarafından kasedilen anlamlar olmadığı ileri sürülür. Bu kutsal metinlerin gerçek manalarını anlmanın büyük bir çalışma ve maharet gerektirdiği ileri sürülür. Diğer taraftan, elde edilen bu hüküm, daha önce yaşamış olan tefsir bilginleri veya mezhep imamları tarafından verilen tevil ve fetvalarla çelişirse, stratejinin yeni bölümleri devreye sokulur: Eski ulema söz konusu ayet ve hadislerin gerçek anlamlarını bilememişlerdir. Gerçek anlamlar ancak bu asırda yaşayan bazı alimlere, yani kendilerine nasip olmuştur. Ancak görüşüne ters düşülen zat çok meşhur ve itibar sahibiyse, bu sefer,İslam dininin ve Kuran metninin mucizevi bir karekter taşıdığını, her asırda farklı alimlere farklı şekillerde görünebildiğini, bunun da İslam dininin her zaman ve mekan için geçerli olduğunun kanıtı oldunu ifade ederler. İşte bu ameliyelerden geçen dış kaynaklı yabancı şey, nihayet meşruiyet kazanır. Böylece İslam merkezli kültürün ve dünya görüşünün ne kadar geniş ve toleranslı olduğu, her çağa uygun bir yaşam modeli sunduğu tezi güçlü bir şekilde savunulur. Yaşar Nuri Öztürk’ün yaptığı işte budur. Demokrasi, insan hakları, kadın hakları, sosyal adalet, global ekonomik sorunlar , çevre etiği gibi modern toplumun cebelleştiği bütün sorunların çözümü ve cevabı İslamda vardır! Nerede bu çözümler ve cevaplar? Önce biraz beklemek gerekir. Bu çözüm ve cevapların birileri tarafından – bu genellikle müslüman olmayan kişi ve kurumlardır- bulunması lazım. Sonra yukarda zikrettiğimiz düzenek devreye girer ve bu çözüm ve cevapların İslami versiyonları ortaya çıkarılır. İnsanlığın bütün sorunlarına ilahi bilgi kalitesinde çözüm sunan bu kutsal kaynaklar elimizdeyken ve bu kadar kiymetli alimler hayattayken neden başkalarından önce çözüm üretilmez ? Çözümleri üretmek için yoksa bu kaynaklardan habersiz ve bu saygın ulmenın irşadından uzak kalmak mı gerekir? İslam dinini,sonu gelmeyen,her türlü soruna ilahi bazda çözüm sunan bir dünya görüşü olarak telakki etmenin, İslama neye malolduğuna bir bakalım. Yaşamın tüm alanlarına müdahele eden, bireyin her türlü eylemini kodlıyan, zaman ve mekan kayıtlarından muaf, geniş perspektifli olmasıyla imtiyaz kesbeden İslam dinin bu universallık tezi, tarih sürecinde, her türlü kötülüğü barındırmasına da sebep olmuştur. Kültürde mevcut olan tek meşruiyet zemini olmak sebebiyle, iyi olsun kötü olsun, dünyevi olsun uhrevi olsun her türlü plan ve projenin meşru sayılması için başvurulan yegane hakemdir. İstenilen kararın çıkartılması için her türlü entrikanın kullınıldığı bu dinden, elde edilen ruhsatlar sayesinde İslam dini, komploların, intihar saldırılarının, uluslarası terörün adresi haline getirilmiştir. Amerika’daki Onbir Eylül saldırısından sonra, bütün dünyada İslam dinine yönelik bir ilgi uyanmıştır. Batı dünyasında İslamla ilgili bütün kitaplar satılmaktadır. Bu ilgi, bu dinin ne olduğunu öğrenip onu kabul etmek için değil, yüksek seviyede terör eylemi yapan müslüman militanların motivasyon kaynağı sayıldığı için ortaya çıkmaktadır. İslamın terörle ne ilgisi var diye sorulabilir. Doğru, bir ilgisinin olmaması lazım. Ancak vakıa şudur: terör saldırılarında bulunanların ağızlarında, müminlerin ancak namaz ve diğer dinsel duyguların egemen olduğu durumlarda telaffuz ettikleri ‘Allahu Ekber’ nidaları, ellerinde Kuran sayfaları bulunmaktadır. Devletlerine karşı isyan edenlerin, yabancı hegomanyasına karşı çıkanların, ezilmişliğe, fukaralığa başkaldıranların başvurdukları tek kuratrıcı İslam dini... Peki nedir bu İslam? Bu soruyu faklı İslam ülkelerinden gelen on İlahiyatçıya sorarsak, on ayrı cevap cereceklerdir. İslam dinini, iyi kötü, güzel çirkin her türlü düşünce ve eylemin gerekçesi ve meşruiyet makamı haline getirenler, universallik adına bu dini, sınırları belli olmayan, tarifi imkansız, çelişkili değerler yumağına döndüren Y. N. Öztürk modeli ilahiyatçılardır. Bu tür din savunucularının en büyük marifetlerinden biri, medeni toplumların iç dinamiklerinden ortaya çıkan değer kavramlarını ve yeni elde edilmiş özgürlükleri İslam bağlamına alıp bunları, İslamın orijinal malı gibi göstermeleridir.Bunu yaparken bu dinin güzelliklerini daha yeni keşfettiklerini söyler, bu olağanüstü drumu, İslamın bir özelliği olarak takdim ederler. Halbuki, söz konusu değerler ve özgürlükler başka bir kültürün ürünleridir. Kaynak belirtmeden yapılan bu tür sahiplenmelerin ahlaki yönü nedir diye sormak gerkir. Y. N. Öztürk’ün dine hizmet anlayışına benzer bir anlayışı, Malezyalı İslam teologu Seyyid Muhammed Nakib al-Attas’ta görebiliriz. Al-Attas, Öztürk’ten daha samimi davranarak, Batı düşüncesinin temeli olan sekularizmi reddeder. Çünkü, ona göre, İslami dünya görüşünde her türlü bakışta ilahilik esastır. Tanrı ilişkisi olmayan bir düşünce, İslamın özüne aykırıdır. Bunu demekle birlikte, baştan reddettiği bu ladini düşüncenin ürünü olan bilim ve teknolojiyi kabul eder. Ancak O da Y.N. Öztürk gibi bu ürünleri İslamlaştırmaya çalışır. Kurucusu olduğu ‘Uluslararası İslam medeniyeti ve Düşüncesi Enstitüsü’ programlarında ‘Bilginin İslamlaştırılması’ projesi, gerçekleştirilmesi düşünülen ana tezdir. Al-Attas’ın bu tezi, temelde hatalı olmakla birlikte, bu düşüncesini yalnız akademik çalışmalalara sınırlı tutmakla, din ve laik kültüre verdiği zarar, Y. N. Öztürk’in verdiği zarara nispeten daha azdır. Y. N. Öztürk, kendisi için misyon olarak telakki ettiği İslamlaştırma hareketiyle, yukarda da kısaca değindğimiz gibi, hem İslam dinine zarar vermekte, hem de Batı kültürünün doğru algılanmasını engellemektedir. Her türlü yeniliği, dinin sınırlarını zorlıyarak, dinin içine almak suretiyle dini, sonunda anlaşılmaz hale getirecektir. Dinin helal-haram nosyonlarını yerinden oynatarak, günümüzde egemen olan ve temeli madde olan Batı yaşam felsefesinin tezahürlerine uydurmak, İslama yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Din, bu şekilde, devamlı kolaylaştırılarak, sonunda, temel iddialarını yitirecektir. Böylece, yerel bir alanda bile olsa, gerçekleştirmek istediği insan tipini yetiştiremiyeceltir. Eğer Y. N. Öztürk, Batı dünya görüşünü ana kaynaklarından öğrenmiş olsaydı, bu yeni bakış açısının, İslamın dünyaya bakışından ne kadar farklı, hatta temamen zıt oduğunu kavrayacak ve baştan sakat olan böyle, iki kültür için de yıkıcı olan bir stratejinin bir parçası olmazdı. Gerçi bazen ‘ben felsefeciyim’ diyor, ama ağzında hep tekrar ettiği, ‘Allah’ın Kelamı ve O’nun elçisi Peygamber’in sözü’ ifadeleriyle hangi felsefe ekoluna uygun konuştuğunu kendisi de bilemiyecektir. Belli dogmalara bağlı kalarak ve onları savunarak düşünen ve fikir yürüten kimselere ‘filozof’ değil, ‘teolog’ denir. Filozof, her türlü inancını sorgulayıp neticesine razı olan, ve herşeyden önce buna cesareti ve zihinsel donanımı olan kimseye denir. Şuurunda belirlenen hakikatler yerine, başkalarının- Tanrı kaynaklı da olsa- hakikatlarına sığınıp teslim olanlara filizof denmez. İslam terminolojisinde, bu tür bir işlev görenlere ‘mutekellim’ denir. Y. N. Öztürk, neden kendisine ‘mutekellim’ veya ‘fakih’ demiyor da ‘felsefeci’ diyor. Eğer Farabi ve Ibn Sina modeli- ki o tür felsefe bugün için artık demode olmuştur- felsefeciyim diyorsa, onlar, zaten, Gazali gibi bir otorite tarafından, küfürle itham edildiler. Öyle bir akıbeti üstlenmeye kendisini hazır görüyor mu? Yok eğer modern anlamda felsefeciyim diyorsa, Tanrı inancının ve vahiy bilgisinin sorgulanıp tarü mar edildiği, yeni felsefe ekollerinin hangisinde kendisine yer bulacaktır? Zıtları karıştırarak, marazi bir soylem ile, hangi filozof cemaati huzurunda konuşma fırsatı bulacaktır? ‘Marazi’ tabirini bilerek kullanıyorum, çünkü bunun bir karinesi, kendisinin ‘Munebbih veya Nezir’ olduğunu iddia etmesidir. Ağızları laf yapıp karşılarında biçare bir cemaatın onayını alınca, uluhiyyetle bir ilişki içine girdiklerini tevehhüm eden zavallı zihinler, büyük fikir ve felsefeleriyle insanlığı asırlarca aydınlatan büyük düşünürlerin, ne kadar mütevazi olduklarını, hala insan kaldıklarını bilseler, bu iddiadan dolayı utanırlar. Y. N. Öztürk’ün ortaya attığı uzlaştırıcı ve koylaştırıcı tezleri, İlahiyat çevrelerinde kabul görmemiştir. Hatta İslam dininin temel kaynaklarına, ondört asırdan beri süregelen geleneklerine, ibadat ve muamalata keyfi yorumlar getirdiği için tedirgindirler. Şahsını ön plana çıkarmak uğruna, sırf modern olmak ve mutegallibe’ye sevimli görünmek için, ortaya attığı şazz fikirlerle, İlahiyatçılar nezdinde itibarını kaybetmiştir. Belki bu yüzden kendisine felsefeci demektedir. Y. N. Öztürk’ün görüşleri, Batı kültürünü gerçekten bilip benimseyenler nezdinde de itibar göremez. Çünkü dinden bağımsız bir dünya görüşü savunan bu kesim, Batı topraklarında yetişmiş kültür ürünlerini, din merkezli bir dünya görüşü içerisinde, dogmalarla teyid edilmiş bir biçimde görmek istemezler. Seküler bakışın kültür içinde yer bulması için, kültürel değerlerin, etik erdemlerin ve insanın temel pratiklerinin dinden bağımsız gerekçeler üzerinde oturtulması gerekir. Diğer bir deyişle, bu kesim, seküler bir dünya görüşünün bağımsız bir şekilde, kültürde kök salmasını isterler. Bunun aksi olan İslam dininin, zaten geniş olan meşruiyet sahasını genişletip, seküler değerleri de kapsamasını doğal olarak istemezler. Y. N. Öztürk’ün görüşleri üçüncü bir grubu memnun etmektedir. Bu gruptakiler, hem modern yaşamayı hem de müslüman kalmayı isteyen kimselerdir. Ne İslam dinini, ne de Batı düşüncesini iyi bilirler. Kültürümüzde alternatif yaşam modelleri, meşru kategoriler biçiminde mevcut olmadığından, her seküler geçinen kişi, kısmen dindar, her dindar kişi de, kısmen sekülerdir. İki tarafı bir şekilde uzlaştırıp meşrulaştıran bir strateji, bu kesimi rahatlatacaktır. İslam dışında, henüz, kültüre yerleşmiş, başka bir meşruiyet zemini olmadğından, herhangi bir yeni şey, kabul görmek için, İslamdan icazet almak durumundadır. Bu icazeti elde etmek için de, bir çok simsar pıyasada iş yapmaktadır. Y. N. Öztürk’ün, bugün, İslami yaşam tarzını, her yönden etkisi altına alan Batı kültürünü algılama biçimi, ve uzlaştırma adına, İslam dinini yorumlama yöntemi, bir taraftan, bu yabancı unsurların menşeini ve gerekçelerini gizli tutarak veya tahrif ederek, müslüman toplumun, yüzelli yıldan beri büyük çabalarla uygulamaya koyduğu batılılaşma projesini baltalıyor; diğer taraftan, İnsanlık tarihinde, özgün bir yaşam modeli sunan İslam dininin temel nasslarıyla oynayarak, onu, her şeye uygun, ama ne olduğu belirsiz, çelişkili iddialar ihtiva eden, insicamsız bir dünya görüşü haline sokuyor. Ancak, bilerek veya bilmiyerek bu haksızlığı yapan, yalnız Y. N. Öztürk değildir. İslam dünyasında, bilhassa Arap ülkelerinde, bu şekilde düşünen ve hizmet ettiğini sanan birçok düşünür vardır. Derin bilgi ve ma’şeri iyi niyetten yoksun bu yaklaşımın, ancak bireysel bir alanda kalması gerekirken, medya aracılığıyla, yüzelli yıllık meselemize, bir çözüm olarak sunulması, sadece bir talihsizliktir. Bu yanlışlığın farkına ilk varanlar, yine İlahiyatçılar oldu. Tabii, İlahiyatçıdan kasdım, bu yanlışlıkta, kıskançlık ve şöhret kaygısıyle, onu geçmek isteyen, onunla ihtilaflı görünüp ama özde aynı zihniyeti taşıyan şarlatanları değil, gerçekten, bu köklü yanlışı görüp, içten içe üzülen İlahiyatçıları kasdediyorum. Ama ne gariptir ki, laik kesimden, bu akımın özündeki sakatlığı görüp, laik kültürü korumak adına, Y. N. Öztürk’ü eleştiren çıkmadı. Bu durum, laik değerlerin kültürümüzde henüz kök salmadığının ve maalesef, çok sığ kaldığının kanıtıdır. Yine bu durum, laikliği korumak adına yürütülen politikaların da tekrar gözden geçirilmesi gerektigini, bir şekilde, bize hatırlatmaktadır. Sonuç olarak, İslam ve Batı ikilemi konusunda şunu diyebiliriz: Batı kültürünün yayılmasına ve emperyalizmine ilk tepki veren ondkuzuncu asır ikinci yarısı ile yirminci asır müslüman mütefekkirlerinin, bu kültürü kısa yoldan anlaşılır hale getirip, ona İslam bazında bir alternatif sunma hayelleri suya düşmüştür. Klasik, ideal müslüman tipi, pratikteki başarısızlıklarla, bilgi çağı insanı için cazibesini yitirmiştir. Bu tipi, Y. N. Öztürk örneğinde olduğu gibi diriltmeye çalışmak, tarihin akışına ters düşmek demektir. Kuranın tasvir ettiği, başta Tanrı’ya karşı ubudiyet’le görevli, ve bu sebeple, dünyevi emeller yerine uhrevi kaygılar taşıyan insan modeli, bugünkü, insan temeline dayanan, ve Tanrı’yı dışlayan, bilim ve teknoloji destekli bir dünya görüşü içinde, kendisine yer bulamıyacaktır. Dünyadaki bütün yaşam modellerini ister istemez etkisi altına alan, ve iç dinamiklerini canlı tutarak gittikçe değer üreten, bu sebeple de güçlenen ve zenginleşen bu dünya görüşü karşısında direnebilecek, halıhazırda, bir kültür yoktur. Direnmek sadece zarar verecektir. Müslüman modeli, böyle bir işgal altında, ancak, güç ve standart tip davasından vazgeçerek, bireylerin gönlünde, umut veren, yine bireysellikle sınırlı bir inanç sistemi olarak, gelecek nesillere intikal edebilir. Güç ve evrensel tip iddiası, müslümanın, zaten şaibeli olan ımajını daha da zedeliyecektir. İslam alemi, gerek bilimsel ve sosyal değerler bakımından ve gerekse, uluslarası itibar bakımından, içinde bulunduğu acınacak durumdan kurtulmak istiyorsa, dinsel ve ulusal kimlikler kaygılarından sıyrılıp, bu yeni evrensel dünya görüşünü benimsemek ve onun aktif bir üyesi olmak zorundadır. Böyle bir işlevi yüklenirken, doğal olarak, ona bir şekilde haz veren aidiyetler zedelenecektir. Ama insan olarak kimliği güçlenecektir. Nihai zemin olan insan kimliğimiz, tüm diğer kimliklerden daha üstün, daha köklüdür. İnsana eğer metafizik bir amaç verilecekse ona yakışacak amaç şu olabilir: İnsan olarak kendini keşfetmek ve insan kimliğini zenginleştirip güçlendirmek. Her insanın istikrar bulacağı esas kimlik bu kimliktir. Diğer tüm kimlikler, zaman içinde varolup kaybolan arizi kimliklerdir. Prof. Dr. Yasin Ceylan, ODTÜ Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi. |
Re: Kuran'a Dönüş Hareketi ve düşündürdükleri..
Batı bugünkü gelişmesini ve ilerlemesini uygarlığını din adamının saltanatına son vermekle onu dünya işlerinin dışına itmekle imtiyazlarını yok etmekle sağlamış.Neredeki akıl özgürdür ve egemendir orada din adamı yoktur.Yaşar Nuri Hoca *islamiyeti sempatik göstererek onların dinden uzaklaşmasını engellemeye çalışıp dinin toplumsal bütünlüğü sağlayacak bir emzik olabileceğini düşünüyor galiba .Ona göre herşey kuran da yazılı hiç bir şey eksik bırakılmamış.Kadınlarla ilgili hukumlere ne yorumlar getiriyor acaba?
|
Re: Kuran'a Dönüş Hareketi ve düşündürdükleri..
Yukardaki değerlendirmeye tamamen katılıyorum. Son zamanlarda okuduğum en iyi değerlendirmelerden biri. Kuran'a dönüş hareketinin İslam dünyasına kazandıracağı hiçbir şey yoktur, son derece eklektik bir çözümdür ve bence gelecek de vaadetmiyor. İslam dünyası akıl-nakil tartışmasını Gazali sayesinde kılıçla kesip atmış ve yüzlerce yıl boyunca bu tartışmanın üzerini örtmüştür. Daha 1000 küsur yıl önceki bu tartışmayı bile yapmaya cesareti olmayan bir İslam dünyasının böyle palyatif çözümlerle sorununu çözmesi olanaksızdır. Bütün bir süreci yeni baştan gözden geçirmeden bir çözüm olabileceğini de sanmıyorum. Bunun en önemli halkası da yukardaki yazıda çerçevesi çizilen felsefi hesaplaşmadır.
|
Re: Kuran'a Dönüş Hareketi ve düşündürdükleri..
Sevgili Frodo,
Asmış olduğunuz yazıyı kayıt ettim. Üzerinde uzun uzun düşünülecek kadar felsefi tespitler var. Ben şahsen felsefenin tespitlerinin doğru veya yanlışlığı açısından değil, bugünkü dinin çıkmazları olarak gösterilen tespitler olarak incelenmesini yapmaya çalışacağım. Yazıyı okurken dikkatimi çeken en önemli şey, yazarın çok ince bir şekilde bugünkü bazı din alimlerini sisteme uymak için riya yapmak ile suçlaması olmuştur. Şu pasaj dikkat çekicidir. Şimdi, Gazali’nin bu fetvasını ve seçimini beğenmesek de samimiyetini takdir etmekten kendimizi alamayız. Herşeyden önce akıl ile nakil, din ile felsefe, inançlarla özgür düşünce arasındaki farkı, keskin zekasıyla çok iyi farketmiş, ve yüksek ahlakın şartı olan dürüstlük ve içtenlikle, seçimini din ve imandan yana yapmıştır. Bu seçimi hangi gerekçelerle yaptığını da al-Munkız min al Dalal ile Mişkat al-Envar adlı eserlerinde belirtmiştir. Devrin Meşşai felsefesine nufuzunu, felsefecileri bile hayrette bırakacak bir titizlikle kaleme aldığı, Makasıd al-Felasıfa adlı eseriyle ispatlamıştır. Ama bu derin felsefe bilgisine rağmen felsefeyi lanetleyerek vahıy bilgisine sarılmıştır. Bu noktanın üzerinde durmamın sebebi, İslam dünya görüşü ile Yunan felsefesi veya yalın akıl temeline dayanan bir düşüncenin birbirine zıt olduğuna, Gazali gibi iki tarafı da çok iyi bilen saygın bir alimi tanık göstermektir. .... Gazali Allah'ın varlığının kabul edildiği bir yerde beşer aklının yer alamayacağını tercih etmiştir. Allah'ın varlığının kabul edilmediği yerlerde ise beşeriyetin Allah'tan gayri hareket edemeyeceğini söylemiştir. Ne demektir bu? Dikkat edilir ise, nakliyün ile akıl arasında uzlaşmaz büyük bir uçurum vardır. Ama birleştikleri nokta, Emirlerin belirli bir zümre oluşturduğudur. Yani ister vahyi temel alsın isterse aklı, amaç bir zümrenin geneli yönetmek için kullandığı araç olduğu sürece her ikisi de aynıdır. Bu nedenle Kalp hassası bütün âlimlerde önemlidir. Yani Kalp amacın ne olduğunu içinde barındıran asıl mihenk taşıdır. Beni Felsefe ile nakliyüncuların her ikisinden de uzak tutan şey Kalptir. Bu nedenle tarih boyunca Kuran'ın en önemli ayetlerinden biri olan "Ben Allah'a tevekkül ettim o ne güzel vekildir" ayeti ile ayrı bir yerden bakmak zorunluluğu doğmuştur. Yani üçüncü bir yol arayan ve Allah'ın emrini sadece ona has kılan bir güruhun varlığı hep olmuştur ve olacaktır da. Bu üçüncüyolu tercih edenlerin yaptığı tek şey, kalplerindeki Allah sevgisinin bütün insanlar için adil ve eşit olmasına çalışmak ve düşüncelerinin ve amellerinin temelinde vahyin kuşatıcılığını aramak, Eğer vahyin kuşatıcılığı tamamen sönmüş ise yeni bir güneşi beklemektir. Bu nedenle de dinlerde Mehdi inancı olmaz ise olmazdır. Hocaya sormuşlar ne arıyorsun diye, demiş ki yüzüğümü kaybettim onu arıyorum. Herkes başlamış yüzüğü aramaya ama bulamamışlar. Sonunda birisi demiş ki, hoca, yüzüğü burada kaybettiğinden emin misin? Hoca- Yüzüğü burada kaybetmedim, ahırın içerisinde kaybetmiştim demiş. İyi de hoca neden bize aratıyorsun burada orada arasaydın ya demiş oradan birisi. Hoca- İyi de orası çok karanlıktı. O karanlıkta ben nasıl bulacağım yüzüğü demiş. ........... Bu kıssa gibi, eski sözün içerisinde yeni teviller ile varılacak tek yer tabiî ki Sayın Felsefe bölüm başkanının işaret ettiği yerdir. Oysa Yeni bir söz yenilenmiş bahar gibidir. Eski baharı bugüne taze olarak getirir. Bunu içinde yeni bir mesaj ve yeni bir düzen gereklidir. Eski dinlerin köklerinden bugünün sürgünleri olarak Allah'ın emirlerinin dünyayı kapladığı, felsefenin eğittiği, vahyin canlandırdığı yepyeni diri ve bugünün bütün insanları ile barışık. Ben naçizane böyle düşünüyorum. Ayrıca dinler bozulmak içindir. Nasıl bir insan tek bir elbiseyi her gün giyse elbise bir gün ömrünü tamamlar, öyle de insanlığı örten libas olan Din de öyle yenilenmelidir. Tarih bu libasın değişme zamanlarında eski elbiseye alışmış olanların dirençlerinin yaptıkları ile doludur. Bu ne ilktir, Ne de son olacaktır. Kalp mihengi zor bir terazidir. .......... Belki bu yazımdan dolayı bana kızacak çok Müslüman arkadaşım olacaktır. Ancak bilmenizi isterim ki, Ben Dinlerin kulu olmayı değil Allah'ın kulu olmayı tercih etmişimdir. Allah'ın dini nasıl ki kıştan sonra bahar gelir, aynen öyle aynı toprakta aynı havada aynı çiçek olarak aynı revnak ile hep gelir. Batı medeniyetinin temelinde madde vardır. Bu materyalist düşüncede Tanrı’ya yer yoktur. Dinin koyduğu tabuları hiçe sayan, bedensel hazları serbest bırakıp onları kurumlaştıran, kutsiyetten yoksun bu yaşam felsefesıyle İslam, taban tabana zıttır. Bugünkü Batı insanının yaşam modeli olarak sergilediği düşünce ve eylemler, ondört asır önce, Cahiliye Araplarının düşünce ve eylemlerinin bezerleridir. Bu sebeple, Batı yaşam biçimi, İslami değerler açısından küfürdür, hatta şirktir. demiş seyyid kutup. Ben işte bu nedenle Mehdi'yi beklemektense baharın geldiği dağı aramaktayım. Mehdi gelecek her şeyi düzeltecek biz ise aciz birer kullar olarak ne şiş yansın ne kebap devam edelim diyenlerin yanılgıya düştüğü en önemli nokta, Allah’ın emrinin bir an için bile olsa hükmünü bu yeryüzünde kaybettiğini kabul etmeleridir. *Oysa Kuran şöyle der, Sizler hicret ettiniz de Allah sizi aç mı bıraktı? *Ne demek hicret bir düşünmek gerekir kanaatindeyim. Felsefenin de beslendiği en önemli kaynağın din olduğunu düşünüyorum. Aklın kendine ait sandığı ama kurulu bir düzen içerisinde kavrayabildikleri ile tıpkı dinler gibi taassupla örtünmüş beşeri birer din olduğunu düşünüyorum. Felsefe insanı nereye götürür ki sahi. Aydınlıktan kasıt maddeye bağımlılık mı olmalıdır? Yoksa gerçeği ne pahasına olursa olsun bulmak mı? Tıpkı dinler gibi beşeri felsefenin de söylemleri cihan şumul olduğu halde, belirli zümrelerin kullandığı kontrol silahları olarak tehlikelidir. *Gerçek olan tek şey ise, Ne felsefenin ne de dinin asla yeryüzünden etkisinin kalkmayacağıdır. Bu nedenle de savaşların bitmesi olasılığı çok zordur. Ancak her iki tarafında savaşacak takatı kalmadığında biter savaş. Buna da zaten büyük kaos diyerek hem felsefe tilmizlerinin hem de din talebelerinin sahip çıkması bundandır. Netice itibari ile felsefenin bulanıklığı ile nakliyünün karışıklığı birdir. Ne felsefenin bulanık suyu ne de nakliyünün yumak olmuş urganı, tek yol adaletin taptaze doğduğu korkunun beklediği yüce dağdır bizim gibi bir avuç insan için. Bu yazıya bir inanır olarak görmezden gelemezdim. Ne ise kalbimde onu yazdım. Kalp zor bir terazidir demiştim sanırım. Gerçekten öyle, bu yazım beni acıttı. Hatta ağlattı. Sizde öyle yapın, her şeyi kalbinize tasdik ettirmeyeceğinizi bildiğiniz için onu yok saymayın. *O pas tutmuş kefeler bir aşağı bir yukarı çalışsın. Sonunda bir tarafa ağdıracaktır ve o taraf sizin tercih ettiğiniz taraf olacaktır. Bu sitede okuduğum önemli yazılardan biri oldu bu yazı. Teşekkürler Selamlar. |
Re: Kuran'a Dönüş Hareketi ve düşündürdükleri..
Sevgili oki,
* *Beni şaşırtmaya devam ediyorsun. Tam seninle ilgili kişisel yargılarımı pekiştirdiğimi düşündüğüm anda bir yazı ile başladığım yere döndürüyorsun beni. Bu yazılarında inanılmaz bir kavrayış ve muhakeme gücü oluyor ve kafamda oluşturduğum "okinono" silüeti ilkokul çocuğunun çizdiği karikatüre dönüşüp doğrudan çöp tenekesini boyluyor. * *Makale yazarını doğrusu tanımıyordum. K.C bir sohbette bahsedince yazılarını buldum ve okudum. İlahiyat kökenli birisi imiş değerli akademisyenimiz. Ahmet İnam'dan sonra Yasin Ceylan'ı da okumaktan keyif alacağıma eminim artık. * *Yazıda üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken çıkarımlar var. Konunun derinleşeceği inancıyla, eteğinde taşları olan tüm forum arkadaşlarının katılmasını ümit ediyorum. Selamlar. |
Re: Kuran'a Dönüş Hareketi ve düşündürdükleri..
"Yazıda üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken çıkarımlar var. Konunun derinleşeceği
inancıyla, eteğinde taşları olan tüm forum arkadaşlarının katılmasını ümit ediyorum. " frodo Sevgili frodo; Sizden ricam olacak; Astığınız yazı benim anlayabileceğim bir yazı değil, biraz basitleştirip ana temaları maddeler halinde dökebilirsen, çıkarımlarıda eklersen, tartışmaya katılamasam bile konuyu anlamış olacağım. Bir nevi özet. Mümkünse tabi. Selamlar. |
Re: Kuran'a Dönüş Hareketi ve düşündürdükleri..
Böyle derin bir konunun bu kadar kısa bir kritikle hedefe ulaşabilmesi hayranlık uyandırıyor... Teşekkürler frodo... Yasin Ceylan bu tespitler için bayağı uğraş vermiştir, eminim...
Bu yöntemin adı linguistik oyunlardır. Arap dilinin etimolojisi ile sentaksı (sarf, nahiv) devreye girer. Çeşitli teknikler kullanılarak aranmakta olan hüküm nihayet elde edilir. Bu, artık büyük bir başarıdır. Bu oyunları iyi oynayan da büyük alimdir. Son aşamada, bir şekilde elde edilen hüküm, Kuran ve Hadislerin bazı açık ifadelerine ters düşüyorsa, bu sefer, bu açık manaların Tanrı ve Peygamber tarafından kasedilen anlamlar olmadığı ileri sürülür. Bu kutsal metinlerin gerçek manalarını anlmanın büyük bir çalışma ve maharet gerektirdiği ileri sürülür. Diğer taraftan, elde edilen bu hüküm, daha önce yaşamış olan tefsir bilginleri veya mezhep imamları tarafından verilen tevil ve fetvalarla çelişirse, stratejinin yeni bölümleri devreye sokulur: Eski ulema söz konusu ayet ve hadislerin gerçek anlamlarını bilememişlerdir. Gerçek anlamlar ancak bu asırda yaşayan bazı alimlere, yani kendilerine nasip olmuştur. Ancak görüşüne ters düşülen zat çok meşhur ve itibar sahibiyse, bu sefer,İslam dininin ve Kuran metninin mucizevi bir karekter taşıdığını, her asırda farklı alimlere farklı şekillerde görünebildiğini, bunun da İslam dininin her zaman ve mekan için geçerli olduğunun kanıtı oldunu ifade ederler. İşte bu ameliyelerden geçen dış kaynaklı yabancı şey, nihayet meşruiyet kazanır. Böylece İslam merkezli kültürün ve dünya görüşünün ne kadar geniş ve toleranslı olduğu, her çağa uygun bir yaşam modeli sunduğu tezi güçlü bir şekilde savunulur. Bunu okuyunca hiram'ın silueti beliriverdi birden gözlerimin önünde.. Hayırlara vesile olur inşaallah! *:D İstenilen kararın çıkartılması için her türlü entrikanın kullınıldığı bu dinden, elde edilen ruhsatlar sayesinde İslam dini, komploların, intihar saldırılarının, uluslarası terörün adresi haline getirilmiştir Buradaki edilgen tavıra yazar tarafından neden ihtiyaç duyulduğunu merak ettim doğrusu... Ne olması gerekiyordu ki? Suç felsefenin değilmiş de bunu zorunlu olarak uygulayanlara maledilmiş gibi bir anlatım seçmiş... 90'lı yılların ilk yarısında reformcu bir isim olarak ortaya çıktı Y. Nuri... Kendini laik sayan ve yukarıdaki yazıda özü ve özellikleri bir güzel tanımlanmış kişiler tarafından da idol haline getirildi. O zamanlar yaşadığım yerde kendini 'çağdaş' addeden yüzlerce kişinin -ki bunlar çoğunlukla silahlı kuvvetler ve adliye mensupları ile aileleriydi.- namaz kılmaya başladıklarına ve diğer itikatlara ellerinden geldiği kadarınca bağlandıklarına tanık olmuştum. O günkü teşhisim bu gün de geçerlidir. Y. Nuri bizim yaşam sürecimizin en büyük İslam Misyoneri'dir. |
Re: Kuran'a Dönüş Hareketi ve düşündürdükleri..
http://www.metu.edu.tr/~yceylan/works/blm-mtfzk.htm
Bilim ve Metafizik üzerine makalesidir. ''Bilimsel araştırmaları ve bilim adamının zihinsel enerjisini zararlı ve başıboş serüvenlerden korumak için, tüm bilimsel etkinliklerin metafizik temellere dayanan bir dünya görüşü çerçevesinde yapılması gerekir. Ayrıca bilim etkinliğinin ahlak kurallarıyla ilgilendirilmesi zorunludur. ''Sonuç olarak diyebiliriz ki, bir dünya görüşünün kaburgasını teşkil eden temel metafizik yargılar manzumesi olmadan insanın farklı yetilerinden kaynaklanan bilim, sanat, metafizik ve inanmak gibi etkinlik alanlarını birleştirmek ve bir amaca yöneltmek mümkün olmaz. Halbuki insan, bir bütün olarak, tüm faaliyetlerine bir bütünlük vermek zorundadır. Böyle bir bütünlüğün ilkelerine bilimle ulaşması mümkün değildir. Bilim, insan yaşamına nihai bir amaç koyamaz, varlığın tümüne bir anlam veremez. Bunlar ancak metafizik yargılarla olur. Bu yargıların bilimsel olarak hiçbir zaman doğrulukları ispatlanamaz. Ancak bu böyledir diye metafizik yapmaktan kendimizi alıkoyamayız. Kısacası, insan, tüm dünya hayatını bir amaca bağlayan ve evrensel varlığa yorum getiren inanç esasları bulmalıdır. Yoksa, yaşamı ve farklı çabaları bütünlük kazanamaz. Daha basit ifadesiyle insan, doğruluğunu bilimsel metotlarla hiçbir zaman ispatlayamayacağı inanacak bazı hükümler bulmalıdır. '' © Prof. Dr. Yasin Ceylan, ODTÜ Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi. '' ''İslam alemi, gerek bilimsel ve sosyal değerler bakımından ve gerekse, uluslarası itibar bakımından, içinde bulunduğu acınacak durumdan kurtulmak istiyorsa, dinsel ve ulusal kimlikler kaygılarından sıyrılıp, bu yeni evrensel dünya görüşünü benimsemek ve onun aktif bir üyesi olmak zorundadır. Böyle bir işlevi yüklenirken, doğal olarak, ona bir şekilde haz veren aidiyetler zedelenecektir. Ama insan olarak kimliği güçlenecektir. Nihai zemin olan insan kimliğimiz, tüm diğer kimliklerden daha üstün, daha köklüdür. İnsana eğer metafizik bir amaç verilecekse ona yakışacak amaç şu olabilir: İnsan olarak kendini keşfetmek ve insan kimliğini zenginleştirip güçlendirmek. Her insanın istikrar bulacağı esas kimlik bu kimliktir. Diğer tüm kimlikler, zaman içinde varolup kaybolan arizi kimliklerdir. '' Metafizik düşüncenin batı kültürüne ve emperyalizme teslimiyetini insan olmak zannetme yanılgısındadır. Saygılar |
Re: Kuran'a Dönüş Hareketi ve düşündürdükleri..
Okinono'nun yazısını ben de beğendim. Herkes kendi inançlarını bu şekilde sorgulamayı becerebilse keşke. Tabii karşı çıktığım birçok nokta ve tespit var. Ama hepsinden önemlisi bence şu tespit. Okinono yazısında dinlerin bir evrim geçirdiğini kabul ediyor. Bunu yaparken de sonradan bozdular, şöyle oldu böyle oldu, Kuran'a uymadılar, ideolojiye uymadılar vb. gibi her inanç ve ideoloji sahibinin sığındığı basit gerekçelere sığınmadan yapması önemli birşey. Yeni birşey bekliyor. Bence beklediği yeni şey aslında hıristiyan dünyasının kabuğunu kırarken bulduğu şeyle aynı.
Kalp konusundan bir yerlere ulaşma imkanı olduğuna inanıyorum. Yasin Ceylan'ın yazısında Seyyid Kutub'un batı medeniyetini anladığı ve buna nasıl tepki verdiği anlatılıyor. Seyyid Kutup ABD'de değil de Avrupa'da yaşasaydı nasıl düşünürdü acaba? Seyyid Kutub ABD'nin vahşi düzenini yaşamış ve batı karşıtı bir anlayış geliştirmiş. Burdan da sosyalist eğilimli bir tür islam düşüncesine ulaşmış. Peki batı uygarlığının bugün geldiği yerin sahibi kimdir ve batıyı oraya hangi eksen getirmiştir. Bunu salt maddiyat ile sınırlamak yeterli midir? Benim yaşadığım ülkede yoksul yok denebilir. Sosyal devlet anlayışı oldukça güçlü. 70 yaşında, dinine son derece bağlı olan teyzem bana sabah şöyle bir tavsiyede bulunuyordu: "İsviçreliler vicdanlıdır, bizimkiler gibi değiller, yardım edersen unutmazlar." Hayatının 40 yılını bu ülkede geçirmiş, kendi ülkesine ve kültürel değerlerine bağlı bir insanın böyle düşünebilmesi için herhalde birçok deneyim yaşamış olması gerekir. Batı dünyasını salt bir maddiyat üzerinden düşünmek onun teknolojisini, bilimini ve parasını görmek olur. Halbuki batı dünyası, yanlış olabilir ama bence, asıl olarak insani değerlerin mücadelesini vermiş ve birçok şeyi yaşatmayı da bu sayede başarmış. Mesele bir Akdeniz insanı gibi sıcakkanlı olmak değil, insan hakları, demokrasi, eşitlik, adalet gibi değerleri inanç ve ideolojilerin üstüne çıkarabilmek. Cemil Meriç sanırım haklı olarak hümanizm'i "imanını kaybeden bir çağın dini" olarak değerlendiriyor. Seyyid Kutub'un batı değerlerine saldırdığı gibi o da hümanizme saldırıyor ama Seyyid Kutub nasıl batının ürettiği sosyalizm fikrinden etkileniyorsa o da yine batının aydınlanma ile yarattığı hümanizmi sahiplenip, aynı Yaşar Nuri gibi en iyi hümanizm İslam'dadır diyerek işin kolayına kaçıyor. Böylece bize tartışma eksenimizi kaybetiriyor. Bugün kapı çalındı. İki kadın, ellerinde kitaplar, Yehova Şahidiymişler. Birşey sormak istediklerini söylediler. Soruları şuymuş: "Sizce dünyada savaşlar ne zaman bitecek?" Tabii cevap da ellerindeki Kutsal Kitap'ta yazıyormuş. Eski Ahit'ten bir bölüm okudular. Dedim ki RAB bu sözü ne zaman söylemiş. 3000 yıl önce olduğunu söylediler. "Eee, 3000 yıldır bu sözünü niye gerçekleştirmemiş o zaman. Bırak gerçekleştirmeyi, inançlar uğruna savaşlarla insanlık birbirini kırıp geçirmiş. Hatta bütün Ortaçağ boyunca tek egemen olan RAB olmuş. Yine savaş yine savaş." dedim. Epey uzun bir sohbet oldu. Ben de bir zamanlar bir ideolojiye bağlıydım. Herşeyimi onun için feda etmeye hazırdım. Bu bağlılık bana mutluluk da veriyordu. Ancak bu bağlılık sınırının dışına çıktığım zaman aslında çok önemli başka değerleri ikinci plana atmış olduğumu farkettim. Her inanç, her ideoloji kendi önceliğini dayatıyor, isteseniz de istemeseniz de. En fazla daha rafine oluyorsunuz, ama inanç sınırları kırılmadığı sürece çemberin dışına çıkamıyorsunuz. Örneğin insan hayatına pratikte olmasa da felsefi açıdan gerekli önemi vermediğimi farkediyorum şu anda. Fanatikler mutlu insanlardır, hatta ne kadar fanatik olursanız o kadar mutlu olursunuz. Ne zaman ki ideolojik sınırların dışına çıkmaya başladım, kendimi daha mutsuz ama daha özgür hissetmeye başladım. Tabii herkesin tercihine kalmış. İsteyen mutluluğu, isteyen özgürlüğü seçer. Kısaca şunu söylemek istiyorum. "Kalbin" tek bir dili yoktur, tek bir inancı ve tek bir ideolojisi de yoktur. Batı dünyasının ne olduğunu ve nasıl geliştiğini anlayabilmek için İslam alimleri keşke bir de onun kalbine bakmayı deneselerdi. Avrupa insan asmayı yasaklamış durumda, ama kalpsiz Mısır milliyetçileri Seyyid Kutub'un kalbini durdurma kararını verirken hiç tereddüt etmemişlerdi. |
Re: Kuran'a Dönüş Hareketi ve düşündürdükleri..
Sevgili aydoe;
"Metafizik düşüncenin batı kültürüne ve emperyalizme teslimiyetini insan olmak zannetme yanılgısındadır." demişsin, anlamadım ? Biraz açar mısın ? |
| Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 21:15 . |