Kuran'a Dönüş Hareketi ve düşündürdükleri..
Dün sohbet odasında bir arkadaşımız hurafelerden arındırılmış bir dinin daha makbûl olacağı
gibi bir şeyler söylemişti. Aslında uzun zamandır aklımda takılan bir konuyu açmak istiyorum.
Kurana dönüş hareketi dini hurafelerden arındırıyor mu yoksa Allah'ı ve onun dinini başka
bir düzlemde tekrar bilinmezliğe çekerek dinin can simidi mi oluyor ?
Tartışmanın çerçevesini çizmek adına da Odtü Felsefe Bölümü öğretim üyelerinden Prof.Dr.
Yasin Ceylan'ın bir makalesini alıyorum.
Yaşar Nuri Öztürk'ün Misyonu
Tek Tanrılı semavi dinlerin sonuncusu olan İslam dininin, farklı bir dünya görüşü içeren yabancı bir kültürle ilk karşılaşması, miladi sekizinci yüzyılın sonlarında olmuştur. Bu kültür, İslam ordularının fethettikleri Orta Doğu coğrafyasında, birkaç merkezde hala canlılığını sürdüren Eski Yunan düşüncesinin Orta Çağ versiyonuydu. İslam dininin karşılaştığı diğer yabancı bir yaşam biçimi, Fars kültürüydü. İslam’ın güney Asya’ya yayılmasıyla Hint düşüncesiyle de karşı karşıya gelindi. Farklı dünya görüşleri sunan bu kültürlerden en yetkin ve derli toplu olanı Yunan Akliyatı diye de adlandıran Yunan kültürüydü. Yunan felsefesinin temel kaynaklarının Arapçaya çevrilmesiyle, İslam aleminde, bilhassa Abbasi döneminin son iki asrında, İslam dünya görüşünden temamen farklı, temeli insan ve doğa bilgisine dayanan bir düşünce tarzı, başka bir deyişle, Eski Yunan düşünce geleneğinin bir devamı sayılabilecek bir fikir hareketi, devrin entellektüelleri tarafından kabul görmüştür. Merkezi Bağdat olan bu fikir hareketinin en büyük temsilcileri, Hiristiyan alemi dahil, Orta Çağın en büyük filizofları olan Farabi, İbn Sina ve Endelüslü Ibn Rüşd’dür. Miladi onüçüncü asrın sonlarına kadar devam eden bu seküler düşünce, İslam dünya görüşü karşısında, bazı tarihsel sebeplerle direnememiş, etkisini ve taraftarlarını kaybederek, kültürel bir vaka olarak tarihte geçmiştir.
Akıl mı nakil mi veya vahiy mı beşeri bilgi mi ikilemine en dramatik çözümü, onikici asır büyük alimi Gazali sağlamıştır. Gazali, akıl yerine naklı tercih etmiş, doğru bilgi olarak vahyı tanımış, akla, sadece naklı anlama görevini vermiştir. Bu hüküm, üç asırdan beri gelişmekte olan ve birçok taraftar bulan Yunan menşeli düşünce modelinin de fermanıydı. Gazali’nin bu fetvasıyla muğlak bir sorun açıklığa kavuşmuştu: Yunan düşüncesi veya vahıy ile desteklenmeyen akıl ürünü düşünce tarzı İslama aykırıydı. İslami dünya görüşü ile Yunan dünya görüşleri birbirlerine zıt değerler taşımaktaydı. Bir insan, ikisinden ancak birini seçebilirdi. İkisini bir gönülde tutmak iki zıt şeyi aynı yerde tutmak anlamındaydı. Bu ikilem karşısında mesela Farabi ile İbn Sina Yunan felsefesini, yani bağımsız aklı seçmişler, ve bu sebeple müslümanlıkları şaibeli duruma düşmüştür. Kendisi ise vahyı tercih etmiş, felsefeyi ise gereksiz ve hatta iman için zararlı bulmuştur.
Şimdi, Gazali’nin bu fetvasını ve seçimini beğenmesek de samimiyetini takdir etmekten kendimizi alamayız. Herşeyden önce akıl ile nakil, din ile felsefe, inançlarla özgür düşünce arasındaki farkı, keskin zekasıyla çok iyi farketmiş, ve yüksek ahlakın şartı olan dürüstlük ve içtenlikle, seçimini din ve imandan yana yapmıştır. Bu seçimi hangi gerekçelerle yaptığını da al-Munkız min al Dalal ile Mişkat al-Envar adlı eserlerinde belirtmiştir. Devrin Meşşai felsefesine nufuzunu, felsefecileri bile hayrette bırakacak bir titizlikle kaleme aldığı, Makasıd al-Felasıfa adlı eseriyle ispatlamıştır. Ama bu derin felsefe bilgisine rağmen felsefeyi lanetleyerek vahıy bilgisine sarılmıştır. Bu noktanın üzerinde durmamın sebebi, İslam dünya görüşü ile Yunan felsefesi veya yalın akıl temeline dayanan bir düşüncenin birbirine zıt olduğuna, Gazali gibi iki tarafı da çok iyi bilen saygın bir alimi tanık göstermektir.
Son iki asırdan beri, İslam alemi yeniden benzer bir tecrube yaşamaktadır. Yani tekrar, kendisine yabancı bir dünya görüşü ile karşı karşıyadır. Ancak bu ikinci karşılaşmada şartlar değişmiştir. Birincide olduğu gibi, kendisi egemen güç değildir. Eşit bir konumda da değil, bilakis mahkum bir vaziyettedir. Ayrıca kendisine yabancı olan bu kültürün ürünlerini evine kadar getirmiş, kültürel değerleri bilerek veye bilmeyerek yaşamına katmıştır. Böyle fiziksel ve zihinsel bir sultanın altında ezilmeye başlayan İslam aleminin düşünürleri, felaket izlenimini veren bu tarihsel hadiseyi çözmeye çalışmışlardır. Her türlü iletişim aracını kullanarak başka kültürlerdeki toplumların yaşamına hükmeden, Batı Medeniyeti diye adlandırdığımız bu yeni dünya görüşünün, daha önce karşılaşılan dünya görüşü ile benzer yönü, ikisinin de beşeri temele dayanması, vahıy gibi Tanrısal bir desteğe sahip olmaması. Başka bir ifadeyle İslam dünya görüşüne temamen zıt olmasıdır.
Kültürlerin birbirlerine göründüğü, etkileşimin kaçınılmaz olduğu durumlarda, bir kültürdeki bir gelişme, diğer kültürler için ihmal edilecek keyfi bir hadise olmaz. Aksine zorunluluk arzeder. Yani etrafınızda olup bitenleri görmezlıkten gelip zihinsel ve fiziksel dünyanızı soyutlayamazsınız. Batı dünyasının hem bilimsel hem de fiziksel üstünlüğünü farkeden İslam uleması, farklı tavırlar takındılar. Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduh gibi bazı düşünürler, ‘İslami dünya görüşü en ideal dünya görüşüdür, dolayısıyle yerli yabancı her türlü nimet İslamda, yani Kuranda ve Hadiste mevcuttur. Bu zahir değilse, bunu ortaya çıkaracak İslam ulemasıdır’ düşünce ve inancıyla göreve başladılar. Batılı bilim ve kültürel değerlerden öğrenebildiklerinin karşılıklarını, Kuran’da ve Hadiste, buralarda olmazsa mezhep imamlarının görüşlerinde armaya koyuldular. İzledikleri bu yolun doğruluğunu ispatlayabilmek için bazen, Kuran ayetlerine, tahrife varan teviller getirdiler, bazen de Batı menşeli bilimsel ve kültürel unsurları asıl köklerinden koparıp tanınmaz hale getirdiler. Yapamadıkları bir şey vardı: Kendi dünya görüşlerinden bir nebze çıkıp şu deşifre etmeye çalıştıkları yabancı düşüncenin bizzat içine girmek.. Bir an için de olsa onlar gibi düşünebilmek. Bunu yapabilmek demek bu yabancıyı gerçekten hakkıyla anlamak demekti. Gazali’nin onikinci yüzyılda Meşşai felsefesi için çektiği zahmeti, şimdiki ulama, Garb Medeniyeti için göze alamıyordu. Biraz da mazurdular. Çünkü yetiştirildikleri eğitimde felsefe diye birşey yoktu. Altı asırdan beri medreselerde felsefe ve doğa bilimleri zaten okutulmuyordu.
Ancak Batı dünya görüşünü temelden öğrenmeyi göze alan ve bir okadar da samimi ve dürüst bir İslam alimi, yirminci yüzyılın ortalarında ortaya çıktı. Bu alim, Mısırlı Seyyid Kutub’tur. Seyyid Kutub, Batı medeniyetinin temel yargılarını, hareket noktasını ve ana tezini kavramıştır. Bunun için bir süre Amerikaya gidip çalışmalarını orada sürdürmüştür. Kutub şu sonuca varmıştır: Batı medeniyetinin temelinde madde vardır. Bu materyalist düşüncede Tanrı’ya yer yoktur. Dinin koyduğu tabuları hiçe sayan, bedensel hazları serbest bırakıp onları kurumlaştıran, kutsiyetten yoksun bu yaşam felsefesıyle İslam, taban tabana zıttır. Bugünkü Batı insanının yaşam modeli olarak sergilediği düşünce ve eylemler, ondört asır önce, Cahiliye Araplarının düşünce ve eylemlerinin bezerleridir. Bu sebeple, Batı yaşam biçimi, İslami değerler açısından küfürdür, hatta şirktir.
Seyyid Kutb’un sergilediği bu tavır, Gazali’ninki kadar zihin berraklığı ve onunki kadar samimiyet taşımaktadır. Nakil taraftarlalarının bu dürüst yaklaşımına karşılık, Akıl taraftarlarından da benzer örnekler verilebilir: Hiristiyan Orta Çağ’ında Plotinus (İslam kaynaklarında Eflutin olarak bilinir), İslam aleminden de Muhammed Zekeriya al-Razi’i. Plotinus, Hiristiyanlık propagandasının en sade ve etik değerlerin en yoğun biçimde işlendiği bir dönemde, bu dine girmeyi reddetmiş ve aralarında ünlü Porfüryus’ün da bulunduğu öğrencilerine felsefi tefekkür ve erdemleri bırakmak pahasına, Hiristiyanlığı seçmemelerini tavsiye etmiştir. Zekariye al-Razi ise, ‘ al-Aklü Hakimün la Yuhkam aleyh’ (= Akıl hükmeder, onun üstünde onu yargılayacak başka bir şey olamaz) diyerek vahiy bilgisinin akla üstünlüğünü reddetmiştir.
Şimdi, yukarda sunduğumuz tarihsel arkaplan ile zıt dünya görüşleri karşısında tavır koyan şahsiyetler gözönünde tutularak, yazımızın kahramanı olan Yaşar Nuri Öztürtürk’ün İslam dini ve Batı tarzı yaşam modeli konularındaki tavrını belirlemeye çalışalım: Yaşar Nuri Öztürk’ün bir müslüman düşünür olarak Batı kültürü hakkındaki tavrı, Muhammed Abduh ekolunun devamı gibi görünmektedir. Bu ekolde, dışardan yaşantımıza herhangi bir şekilde giren yabancı bir unsur,- bubilimsel bir bilgi, teknoloji ürünü bir araç veya kültürel bir değer,- sağladığı fayda ve gördüğü kabul, toplum üzerinde bir ağırlık yaratıyorsa, artık bunun meşruiyeti için ilk koşul yerine gelmiştir, o zaman sıra ikinci aşamadadır. Bu aşamada yapılacak şey, önce Kuran ayetlerinde, burada yoksa, bilinen Hadis kitaplarında, söz konusu bu yeni unsuru, açık veya makul bir teville onaylayacak bir ibare bulabilmektir. Aranan bu ifade veya anlaşılanilir ima yoksa, geçmişte benzer zorlukarla karşılaşan tefsir ve fıkıh alimlerinin görüş ve fetvalarına başvurulur. Bu alanda da başarı sağlanmazsa tekrar Kuran metnine ve hadis kitaplarına başvurulur. Bu aşamada güvenilir olmayan Hadis kaynaklarına da muracaat edilir. Aranan açık seçik veya makul referans zaten bulunmadığı için, bunu temin amacıyla yeni bir yönteme başvurulur. Bu yöntemin adı linguistik oyunlardır. Arap dilinin etimolojisi ile sentaksı (sarf, nahiv) devreye girer. Çeşitli teknikler kullanılarak aranmakta olan hüküm nihayet elde edilir. Bu, artık büyük bir başarıdır. Bu oyunları iyi oynayan da büyük alimdir. Son aşamada, bir şekilde elde edilen hüküm, Kuran ve Hadislerin bazı açık ifadelerine ters düşüyorsa, bu sefer, bu açık manaların Tanrı ve Peygamber tarafından kasedilen anlamlar olmadığı ileri sürülür. Bu kutsal metinlerin gerçek manalarını anlmanın büyük bir çalışma ve maharet gerektirdiği ileri sürülür. Diğer taraftan, elde edilen bu hüküm, daha önce yaşamış olan tefsir bilginleri veya mezhep imamları tarafından verilen tevil ve fetvalarla çelişirse, stratejinin yeni bölümleri devreye sokulur: Eski ulema söz konusu ayet ve hadislerin gerçek anlamlarını bilememişlerdir. Gerçek anlamlar ancak bu asırda yaşayan bazı alimlere, yani kendilerine nasip olmuştur. Ancak görüşüne ters düşülen zat çok meşhur ve itibar sahibiyse, bu sefer,İslam dininin ve Kuran metninin mucizevi bir karekter taşıdığını, her asırda farklı alimlere farklı şekillerde görünebildiğini, bunun da İslam dininin her zaman ve mekan için geçerli olduğunun kanıtı oldunu ifade ederler. İşte bu ameliyelerden geçen dış kaynaklı yabancı şey, nihayet meşruiyet kazanır. Böylece İslam merkezli kültürün ve dünya görüşünün ne kadar geniş ve toleranslı olduğu, her çağa uygun bir yaşam modeli sunduğu tezi güçlü bir şekilde savunulur.
Yaşar Nuri Öztürk’ün yaptığı işte budur. Demokrasi, insan hakları, kadın hakları, sosyal adalet, global ekonomik sorunlar , çevre etiği gibi modern toplumun cebelleştiği bütün sorunların çözümü ve cevabı İslamda vardır! Nerede bu çözümler ve cevaplar? Önce biraz beklemek gerekir. Bu çözüm ve cevapların birileri tarafından – bu genellikle müslüman olmayan kişi ve kurumlardır- bulunması lazım. Sonra yukarda zikrettiğimiz düzenek devreye girer ve bu çözüm ve cevapların İslami versiyonları ortaya çıkarılır. İnsanlığın bütün sorunlarına ilahi bilgi kalitesinde çözüm sunan bu kutsal kaynaklar elimizdeyken ve bu kadar kiymetli alimler hayattayken neden başkalarından önce çözüm üretilmez ? Çözümleri üretmek için yoksa bu kaynaklardan habersiz ve bu saygın ulmenın irşadından uzak kalmak mı gerekir?
İslam dinini,sonu gelmeyen,her türlü soruna ilahi bazda çözüm sunan bir dünya görüşü olarak telakki etmenin, İslama neye malolduğuna bir bakalım. Yaşamın tüm alanlarına müdahele eden, bireyin her türlü eylemini kodlıyan, zaman ve mekan kayıtlarından muaf, geniş perspektifli olmasıyla imtiyaz kesbeden İslam dinin bu universallık tezi, tarih sürecinde, her türlü kötülüğü barındırmasına da sebep olmuştur. Kültürde mevcut olan tek meşruiyet zemini olmak sebebiyle, iyi olsun kötü olsun, dünyevi olsun uhrevi olsun her türlü plan ve projenin meşru sayılması için başvurulan yegane hakemdir. İstenilen kararın çıkartılması için her türlü entrikanın kullınıldığı bu dinden, elde edilen ruhsatlar sayesinde İslam dini, komploların, intihar saldırılarının, uluslarası terörün adresi haline getirilmiştir. Amerika’daki Onbir Eylül saldırısından sonra, bütün dünyada İslam dinine yönelik bir ilgi uyanmıştır. Batı dünyasında İslamla ilgili bütün kitaplar satılmaktadır. Bu ilgi, bu dinin ne olduğunu öğrenip onu kabul etmek için değil, yüksek seviyede terör eylemi yapan müslüman militanların motivasyon kaynağı sayıldığı için ortaya çıkmaktadır. İslamın terörle ne ilgisi var diye sorulabilir. Doğru, bir ilgisinin olmaması lazım. Ancak vakıa şudur: terör saldırılarında bulunanların ağızlarında, müminlerin ancak namaz ve diğer dinsel duyguların egemen olduğu durumlarda telaffuz ettikleri ‘Allahu Ekber’ nidaları, ellerinde Kuran sayfaları bulunmaktadır. Devletlerine karşı isyan edenlerin, yabancı hegomanyasına karşı çıkanların, ezilmişliğe, fukaralığa başkaldıranların başvurdukları tek kuratrıcı İslam dini... Peki nedir bu İslam? Bu soruyu faklı İslam ülkelerinden gelen on İlahiyatçıya sorarsak, on ayrı cevap cereceklerdir. İslam dinini, iyi kötü, güzel çirkin her türlü düşünce ve eylemin gerekçesi ve meşruiyet makamı haline getirenler, universallik adına bu dini, sınırları belli olmayan, tarifi imkansız, çelişkili değerler yumağına döndüren Y. N. Öztürk modeli ilahiyatçılardır.
Bu tür din savunucularının en büyük marifetlerinden biri, medeni toplumların iç dinamiklerinden ortaya çıkan değer kavramlarını ve yeni elde edilmiş özgürlükleri İslam bağlamına alıp bunları, İslamın orijinal malı gibi göstermeleridir.Bunu yaparken bu dinin güzelliklerini daha yeni keşfettiklerini söyler, bu olağanüstü drumu, İslamın bir özelliği olarak takdim ederler. Halbuki, söz konusu değerler ve özgürlükler başka bir kültürün ürünleridir. Kaynak belirtmeden yapılan bu tür sahiplenmelerin ahlaki yönü nedir diye sormak gerkir.
Y. N. Öztürk’ün dine hizmet anlayışına benzer bir anlayışı, Malezyalı İslam teologu Seyyid Muhammed Nakib al-Attas’ta görebiliriz. Al-Attas, Öztürk’ten daha samimi davranarak, Batı düşüncesinin temeli olan sekularizmi reddeder. Çünkü, ona göre, İslami dünya görüşünde her türlü bakışta ilahilik esastır. Tanrı ilişkisi olmayan bir düşünce, İslamın özüne aykırıdır. Bunu demekle birlikte, baştan reddettiği bu ladini düşüncenin ürünü olan bilim ve teknolojiyi kabul eder. Ancak O da Y.N. Öztürk gibi bu ürünleri İslamlaştırmaya çalışır. Kurucusu olduğu ‘Uluslararası İslam medeniyeti ve Düşüncesi Enstitüsü’ programlarında ‘Bilginin İslamlaştırılması’ projesi, gerçekleştirilmesi düşünülen ana tezdir. Al-Attas’ın bu tezi, temelde hatalı olmakla birlikte, bu düşüncesini yalnız akademik çalışmalalara sınırlı tutmakla, din ve laik kültüre verdiği zarar, Y. N. Öztürk’in verdiği zarara nispeten daha azdır.
Y. N. Öztürk, kendisi için misyon olarak telakki ettiği İslamlaştırma hareketiyle, yukarda da kısaca değindğimiz gibi, hem İslam dinine zarar vermekte, hem de Batı kültürünün doğru algılanmasını engellemektedir. Her türlü yeniliği, dinin sınırlarını zorlıyarak, dinin içine almak suretiyle dini, sonunda anlaşılmaz hale getirecektir. Dinin helal-haram nosyonlarını yerinden oynatarak, günümüzde egemen olan ve temeli madde olan Batı yaşam felsefesinin tezahürlerine uydurmak, İslama yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Din, bu şekilde, devamlı kolaylaştırılarak, sonunda, temel iddialarını yitirecektir. Böylece, yerel bir alanda bile olsa, gerçekleştirmek istediği insan tipini yetiştiremiyeceltir. Eğer Y. N. Öztürk, Batı dünya görüşünü ana kaynaklarından öğrenmiş olsaydı, bu yeni bakış açısının, İslamın dünyaya bakışından ne kadar farklı, hatta temamen zıt oduğunu kavrayacak ve baştan sakat olan böyle, iki kültür için de yıkıcı olan bir stratejinin bir parçası olmazdı. Gerçi bazen ‘ben felsefeciyim’ diyor, ama ağzında hep tekrar ettiği, ‘Allah’ın Kelamı ve O’nun elçisi Peygamber’in sözü’ ifadeleriyle hangi felsefe ekoluna uygun konuştuğunu kendisi de bilemiyecektir. Belli dogmalara bağlı kalarak ve onları savunarak düşünen ve fikir yürüten kimselere ‘filozof’ değil, ‘teolog’ denir. Filozof, her türlü inancını sorgulayıp neticesine razı olan, ve herşeyden önce buna cesareti ve zihinsel donanımı olan kimseye denir. Şuurunda belirlenen hakikatler yerine, başkalarının- Tanrı kaynaklı da olsa- hakikatlarına sığınıp teslim olanlara filizof denmez. İslam terminolojisinde, bu tür bir işlev görenlere ‘mutekellim’ denir. Y. N. Öztürk, neden kendisine ‘mutekellim’ veya ‘fakih’ demiyor da ‘felsefeci’ diyor. Eğer Farabi ve Ibn Sina modeli- ki o tür felsefe bugün için artık demode olmuştur- felsefeciyim diyorsa, onlar, zaten, Gazali gibi bir otorite tarafından, küfürle itham edildiler. Öyle bir akıbeti üstlenmeye kendisini hazır görüyor mu? Yok eğer modern anlamda felsefeciyim diyorsa, Tanrı inancının ve vahiy bilgisinin sorgulanıp tarü mar edildiği, yeni felsefe ekollerinin hangisinde kendisine yer bulacaktır? Zıtları karıştırarak, marazi bir soylem ile, hangi filozof cemaati huzurunda konuşma fırsatı bulacaktır? ‘Marazi’ tabirini bilerek kullanıyorum, çünkü bunun bir karinesi, kendisinin ‘Munebbih veya Nezir’ olduğunu iddia etmesidir. Ağızları laf yapıp karşılarında biçare bir cemaatın onayını alınca, uluhiyyetle bir ilişki içine girdiklerini tevehhüm eden zavallı zihinler, büyük fikir ve felsefeleriyle insanlığı asırlarca aydınlatan büyük düşünürlerin, ne kadar mütevazi olduklarını, hala insan kaldıklarını bilseler, bu iddiadan dolayı utanırlar.
Y. N. Öztürk’ün ortaya attığı uzlaştırıcı ve koylaştırıcı tezleri, İlahiyat çevrelerinde kabul görmemiştir. Hatta İslam dininin temel kaynaklarına, ondört asırdan beri süregelen geleneklerine, ibadat ve muamalata keyfi yorumlar getirdiği için tedirgindirler. Şahsını ön plana çıkarmak uğruna, sırf modern olmak ve mutegallibe’ye sevimli görünmek için, ortaya attığı şazz fikirlerle, İlahiyatçılar nezdinde itibarını kaybetmiştir. Belki bu yüzden kendisine felsefeci demektedir.
Y. N. Öztürk’ün görüşleri, Batı kültürünü gerçekten bilip benimseyenler nezdinde de itibar göremez. Çünkü dinden bağımsız bir dünya görüşü savunan bu kesim, Batı topraklarında yetişmiş kültür ürünlerini, din merkezli bir dünya görüşü içerisinde, dogmalarla teyid edilmiş bir biçimde görmek istemezler. Seküler bakışın kültür içinde yer bulması için, kültürel değerlerin, etik erdemlerin ve insanın temel pratiklerinin dinden bağımsız gerekçeler üzerinde oturtulması gerekir. Diğer bir deyişle, bu kesim, seküler bir dünya görüşünün bağımsız bir şekilde, kültürde kök salmasını isterler. Bunun aksi olan İslam dininin, zaten geniş olan meşruiyet sahasını genişletip, seküler değerleri de kapsamasını doğal olarak istemezler.
Y. N. Öztürk’ün görüşleri üçüncü bir grubu memnun etmektedir. Bu gruptakiler, hem modern yaşamayı hem de müslüman kalmayı isteyen kimselerdir. Ne İslam dinini, ne de Batı düşüncesini iyi bilirler. Kültürümüzde alternatif yaşam modelleri, meşru kategoriler biçiminde mevcut olmadığından, her seküler geçinen kişi, kısmen dindar, her dindar kişi de, kısmen sekülerdir. İki tarafı bir şekilde uzlaştırıp meşrulaştıran bir strateji, bu kesimi rahatlatacaktır. İslam dışında, henüz, kültüre yerleşmiş, başka bir meşruiyet zemini olmadğından, herhangi bir yeni şey, kabul görmek için, İslamdan icazet almak durumundadır. Bu icazeti elde etmek için de, bir çok simsar pıyasada iş yapmaktadır.
Y. N. Öztürk’ün, bugün, İslami yaşam tarzını, her yönden etkisi altına alan Batı kültürünü algılama biçimi, ve uzlaştırma adına, İslam dinini yorumlama yöntemi, bir taraftan, bu yabancı unsurların menşeini ve gerekçelerini gizli tutarak veya tahrif ederek, müslüman toplumun, yüzelli yıldan beri büyük çabalarla uygulamaya koyduğu batılılaşma projesini baltalıyor; diğer taraftan, İnsanlık tarihinde, özgün bir yaşam modeli sunan İslam dininin temel nasslarıyla oynayarak, onu, her şeye uygun, ama ne olduğu belirsiz, çelişkili iddialar ihtiva eden, insicamsız bir dünya görüşü haline sokuyor.
Ancak, bilerek veya bilmiyerek bu haksızlığı yapan, yalnız Y. N. Öztürk değildir. İslam dünyasında, bilhassa Arap ülkelerinde, bu şekilde düşünen ve hizmet ettiğini sanan birçok düşünür vardır. Derin bilgi ve ma’şeri iyi niyetten yoksun bu yaklaşımın, ancak bireysel bir alanda kalması gerekirken, medya aracılığıyla, yüzelli yıllık meselemize, bir çözüm olarak sunulması, sadece bir talihsizliktir. Bu yanlışlığın farkına ilk varanlar, yine İlahiyatçılar oldu. Tabii, İlahiyatçıdan kasdım, bu yanlışlıkta, kıskançlık ve şöhret kaygısıyle, onu geçmek isteyen, onunla ihtilaflı görünüp ama özde aynı zihniyeti taşıyan şarlatanları değil, gerçekten, bu köklü yanlışı görüp, içten içe üzülen İlahiyatçıları kasdediyorum. Ama ne gariptir ki, laik kesimden, bu akımın özündeki sakatlığı görüp, laik kültürü korumak adına, Y. N. Öztürk’ü eleştiren çıkmadı. Bu durum, laik değerlerin kültürümüzde henüz kök salmadığının ve maalesef, çok sığ kaldığının kanıtıdır. Yine bu durum, laikliği korumak adına yürütülen politikaların da tekrar gözden geçirilmesi gerektigini, bir şekilde, bize hatırlatmaktadır.
Sonuç olarak, İslam ve Batı ikilemi konusunda şunu diyebiliriz: Batı kültürünün yayılmasına ve emperyalizmine ilk tepki veren ondkuzuncu asır ikinci yarısı ile yirminci asır müslüman mütefekkirlerinin, bu kültürü kısa yoldan anlaşılır hale getirip, ona İslam bazında bir alternatif sunma hayelleri suya düşmüştür. Klasik, ideal müslüman tipi, pratikteki başarısızlıklarla, bilgi çağı insanı için cazibesini yitirmiştir. Bu tipi, Y. N. Öztürk örneğinde olduğu gibi diriltmeye çalışmak, tarihin akışına ters düşmek demektir. Kuranın tasvir ettiği, başta Tanrı’ya karşı ubudiyet’le görevli, ve bu sebeple, dünyevi emeller yerine uhrevi kaygılar taşıyan insan modeli, bugünkü, insan temeline dayanan, ve Tanrı’yı dışlayan, bilim ve teknoloji destekli bir dünya görüşü içinde, kendisine yer bulamıyacaktır. Dünyadaki bütün yaşam modellerini ister istemez etkisi altına alan, ve iç dinamiklerini canlı tutarak gittikçe değer üreten, bu sebeple de güçlenen ve zenginleşen bu dünya görüşü karşısında direnebilecek, halıhazırda, bir kültür yoktur. Direnmek sadece zarar verecektir. Müslüman modeli, böyle bir işgal altında, ancak, güç ve standart tip davasından vazgeçerek, bireylerin gönlünde, umut veren, yine bireysellikle sınırlı bir inanç sistemi olarak, gelecek nesillere intikal edebilir. Güç ve evrensel tip iddiası, müslümanın, zaten şaibeli olan ımajını daha da zedeliyecektir.
İslam alemi, gerek bilimsel ve sosyal değerler bakımından ve gerekse, uluslarası itibar bakımından, içinde bulunduğu acınacak durumdan kurtulmak istiyorsa, dinsel ve ulusal kimlikler kaygılarından sıyrılıp, bu yeni evrensel dünya görüşünü benimsemek ve onun aktif bir üyesi olmak zorundadır. Böyle bir işlevi yüklenirken, doğal olarak, ona bir şekilde haz veren aidiyetler zedelenecektir. Ama insan olarak kimliği güçlenecektir. Nihai zemin olan insan kimliğimiz, tüm diğer kimliklerden daha üstün, daha köklüdür. İnsana eğer metafizik bir amaç verilecekse ona yakışacak amaç şu olabilir: İnsan olarak kendini keşfetmek ve insan kimliğini zenginleştirip güçlendirmek. Her insanın istikrar bulacağı esas kimlik bu kimliktir. Diğer tüm kimlikler, zaman içinde varolup kaybolan arizi kimliklerdir.
Prof. Dr. Yasin Ceylan, ODTÜ Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi.
İnsani olan her şey kabûlüm.
|