Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Genel Forumlar > Politika > Tarih

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #11  
Alt 08-04-2008, 12:43
aydoe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
aydoe aydoe isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 06 Oct 2007
Mesajlar: 3.982
Standart Re: Ulus-Devlet Kacinilmaz Miydi?

Cumhuriyet 08.04.2008
ORHAN BURSALI

Tarih, Ulus Bilinci-2


AKP döneminde bir ilk daha gerçekleşti: Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM), "Ulusalcılık akımını, aşırı sağ faaliyetler" kapsamına aldı. (29 Mart 08 tarihli gazeteler!) Kurumun, Türk ulusunun EGM'si olduğunu düşünecek olursak, komik veya paradoksal bir durum! EGM, Ergenekoncular için başka bir "niteleme" bulsun! Ulus, ulusal, ulusalcılık, son tahlilde, bir ülkenin varlık sorunu! EGM eğer bu varlık üzerinde bir suç icat ediyorsa, altından kalkamayacağı bir yükün altına girebilir.


Ulusalcılık , yani Türkiye'nin çıkarlarını savunmak, epeydir tu-kaka!.. Özellikle de bu, AKP iktidarıyla ve bir kısım aydınla ittifakla tepe noktası çıktı. Ve sonuçta EGM'nin "suç dosyasına" girdi!

Liberal-eski solcu bir kısım aydının "ulus", "ulusal yarar" deyince tüylerinin diken diken olduğunu, ulus yararını savunmayı faşizmle eşdeğer gördüklerini biliyoruz.

AKP'nin de "ulusçu" yerine ümmetçi olduğunu, bu niteliklerine uygun olarak din unsurunu da iktidar siyasetinin mihrakına oturttuğunu biliyoruz.

AKP, ulusalcılığa küfretmeyi, önemli parasal katkılarla desteklediği "müttefiklerine" bırakmıştı! Dinci AKP'li yazarlar da, ulusalcılığın küresel çağda sona erdiğini ve gericilik olduğunu savlayan postmodern yıkıcılar safına katıldılar! Bu da ruhlarına uygundur!

AKP, birleştirici tek veya ana unsur olarak dini görüyor. Bu rotayı, taa 1995'te intihalci ideolog ve milletvekili Ömer Dinçer çizmişti! Küreselliğin "İslam kültürüne" uygun iktidar ve ülke yapısını müjdelediğini açıklamıştı. AKP bu rota üzerinde seyrediyor ve bu türbanlılar cemaati "toplum mühendisliğini" gerçekleştiriyor!

Ümmet, ulus öncesi din toplumlarının niteliğidir.


****

Wikipedia'da ulusun tanımına baktım: Ulus veya millet, geçmişte bir arada yaşamış, şimdi bir arada yaşama inancında, istek ve kararında olan; aynı vatan ve o vatanın maddi ve manevi değerlerine sahip çıkan; aralarında din, dil, kültür, tarih ve duygu birliği olan insanların oluşturduğu toplum."


Bu tanıma göre, güncel olarak ülkemizde, ulusu oluşturan unsurlar arasında ciddi ayrılıklar var:


1 ) Dinin, ulusun ana unsuru yapılmak istenmesi;



2 ) Vatanın maddi ve manevi değerlerine sahip çıkmanın küçümsenip aşağılanması, dahası EGM'de suç dosyasına girmesi;


3) Küreselleşme ve küreselleşmenin çıkarlarının ulusun çıkarlarına üstün kılınması (işbirliği değil tabiyet!);


4) "Kültür-din-tarih ve duygu birliği" nde de çok ciddi sorun ve uçurum var: Farklı kültür, farklı din, farklı tarih ve farklı duygular söz konusu. Üzerlerindeki "ortaklık" lar zayıflıyor, yıkıma uğratılıyor, ( ulussuzlaş-tır-ma ). Örneğin, Atatürk dönemi, devrimleri üzerinde anlaşma bitmiştir! Oysaki Türkiye Cumhuriyeti'nin varoluş kayıtlarıdır bunlar; "Türkiye Cumhuriyeti keşke kurulmasaydı" siyaseti-ideolojisi ciddi olarak gündemdedir ve toplum şimdi bu görüşle yoğrulmak istenmekte!


Tezimiz şuydu : " Ülkemizin 'ulus olma' bilinci ve maddi temelleri zayıftır, uluslaşma tam olarak/yeteri düzeyde gerçekleşmemiştir. Fransa ve Türkiye'de 'son gazilere' yapılan devlet törenlerindeki farklılığın nedeni burada yatıyor!"


Türkiye'de "ulusalcılığa" karşı, yukarıda saydığımız yeni/ve yoğun duruş ve gelişmeler de, aslında, bu saptamayı doğrulamakta!


****

Kurtuluş Savaşı sonrası Kuruluş'u reddeden AKP iktidarının Osmanlılığı da içi kof bir özentidir!

AKP'nin Gül 'ü, uçak kapılarında Arap şeyhlerini karşılıyor. Krallarca otel odalarına çağrılıyor! Arapların " iki malı " var: İslami devlet ile paraları! AKP, Arapların bu "yörüngeleri" etrafında dönüyor!

AKP'nin "köprü kurduğu" Osmanlı ise bir "güneş" ti. Hiç Araplaşmadı! Bir Anadolu İslamı anlayışı yoğurdu! Bu açıdan bir "din devleti" bile değildi! Medreselerinde bile, Arap müderris oranının yüzde 1'in üzerine çıkmasına izin vermedi!

AKP iktidarı, anlayışıyla ve politikalarıyla ancak bir "sömürge" ideolojisine sahip olabilir!

Ulussuzlaş-tır-ma'nın, Ulus-Yıkımı'nın bu dönemde artması, rastlantı değildir! (Yazının üçüncüsü gelecek,)

''asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek,aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur''
Alıntı ile Cevapla
  #12  
Alt 08-04-2008, 14:18
sargon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
sargon sargon isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Re: Ulus-Devlet Kacinilmaz Miydi?

Orhan Bursali'nin sorusunun cevabi tarihsel mirasimizda gizli. Bu soruyu aslinda Caglar Keyder'in "Bir Turk Milliyetcilik Tarihi ve Cografyasi" adli yazisinin buraya aktarmadigim sayfalari cevapliyor. Bu yuzden yazisinin ucuncu bolumunu de aktaracagim. Bu yazida neden milliyetciligin toplumsal mirasin uzerine rahatlikla oturamamis oldugu aciklaniyor. Aradaki ikinci bolumu, yani "Yeni Ulusun Cografyasi" kismini da herkese tavsiye ederim. Son derece ilginc saptamalar var.

Sirtinda sikintili bir miras tasiyan bir toplumun bu mirasla ulasacagi milliyetcilik olsa olsa koturum bir *psikoloji olurdu. Nitekim yasanan sey bunun orneklerini fazlasiyla sunuyor. Ben asagida aktaracagim aciklamalara kendimden bir ornek verecegim. Yillardan beri dedelerimi, yani soyumu merak ederim. Bildigim tek sey buyuk dedemin Sarikamis'ta sehit dustugu idi. Gecen yil bir amcamin yeni bir iddiasi ortaya cikti. Buna gore Sarikamis'ta olen buyuk dedemin bir diger kardesi de ceteci idi. Once Fransizlara karsi savasmis, sonra cete islerine girip buyuk zenginlik elde etmis. Tabii bu iddiaya diger amcamlar sert sekilde karsi ciktilar. Ailemizin bir kisminin soyadinin Bektas olmasi bende hep soyun Bektasi olabilecegi seklinde bir dusunce olusturmasina karsin, butun sulale israrla sunni oldugumuzu soyluyordu. Hep kendimi Turk bilmeme karsin gecen yil bir baska amcamin dedemle olmeden once yaptigi bir konusmayi aktarmasi uzerine daha da sasirdim. Buna gore amcam dedeme soyumuzun nerden geldigini sorunce, dedem "Kürdüz biz oglum aslinda" demis. Ancak yillarca Turk oldugumuzu soyleyen dedemin boyle sir verir gibi amcama bunu soylemesi hala bende soru isareti durumunda. Belki de ne soyledigini bilmiyordu. Bunun disinda birkac kusak oncesinde Zara'ya nerden geldigimiz bile bilinmiyor. Zara, o donemlerde Ermenilerin yogun yasadigi bir yer, adini kurucusu olan ermeni Zaro agadan aliyor. Hala Ermenilerle ilgili bir suru oyku anlatilir ve bolca da hazine avciligi yapilir. Bu donemde gocebe Kurt asiretlerini dagitarak ve ozellikle Ermeni yerlesimlerinin yakinlarina yerlestirme politikasindan dolayi bir gocebe Kurt ailesi olabilecegimiz suphesi olustu bende. Ama sulaleden kimsenin tek kelime bile Kurtce bilmemesi bu iddayi pek saglam kilmiyor. *Gel de cik isin icinden cikabilirsen. Elbette bunlarin hicbiri bir anlam tasimayabilir. Ancak bir toplumun ne kadar cok kimlik karmasasi yasadiginin kucuk bir ornegi olabilir belki.

Simdi Caglar Keyder'in Orhan Bursali'nin sorusuna da cevap oldugunu dusundugum yazisini aktariyorum.

Milliyetçi Kurgunun Kullanımları - Caglar Keyder

Türk ulus-devleti ortaya çıktığında, ulus-devlet ideolojisi henüz formüle edilmemişti; ortada, işe yarar bir milliyetçiliğe dönüştürülmek üzere hazır hissiyat da bulunmuyordu. Birinci Dünya Savaşı, ulusal bir duyarlılığı uyandırma işlevi görse bile, Türk ulusu adına değil, imparatorluk adına yapılan bir savaştı ve bunu izleyen yıllarda Yunan ordusuyla yapılan savaş da, aynı savaş yorgunu askerlerle yürütülmüştü. 1919-1922 arasındaki savaş, Birinci Dünya Savaşı’yla kıyaslandığında nispeten küçük çaptaydı. Fransız ve İtalyanlar, “millî mücadele”nin başlamasının hemen ardından, meşru otorite olarak İstanbul hükümetini değil, Ankara hükümetini tanımanın çıkarlarına daha uygun olduğuna karar verdiler. Bir süre kararsız kalan, ama Yunanistan’ın ardındaki ana güç olarak görülen İngiltere de, Yunan ordusuna yardım etmeyeceğini bildirdi. Böylece, kurtuluş ordusu, yalnızca Ege bölgesini işgal eden Yunan ordusuyla çarpıştı ve demoralize Yunan ordusunu 1922’de kesin olarak Anadolu’dan çıkardı. Bu savaş, bir milliyetçi mitolojinin oluşturulmasına olanak sağlayacak bir anti-emperyalist kurtuluş savaşı boyutlarında olmamıştı. Buna karşılık, Osmanlıların Birinci Dünya Savaşı boyunca yaptıkları büyük muharebeler, doğuda savaş sırasında ve sonrasında yaşananlar ve yerel Hıristiyanlarla yaşanan çatışmalar, insanların hafızalarında hâlâ tazeydi. Ama, cumhuriyetin kurulmasından sonra oluşturulan milliyetçi anlatı, Birinci Dünya Savaşı üzerinde pek durmamış ve yerel Hıristiyanlarla yaşanan çatışmaları unutturmayı tercih etmiştir. Bunun yerine, Yunan ordusuyla girişilen savaş bir kurtuluş savaşı olarak yüceltilmiş, bazı versiyonlarında ise sömürgeci güçlere karşı verilen anti-emperyalist bir savaş olarak sunulmuştur.

Vatandaşların büyük çoğunluğunun ideolojik hazırlığının olmadığı ve ulusun inşasının temeli olarak düşünülen bir mücadeleye kitlesel katılımın bulunmadığı bir ortamda, milliyetçilik, öğretilmesi gereken bir duygu olmak zorundaydı. İronik olan noktaysa, yeni Türk yurttaşlarını birleştiren ortak bir deneyimin bulunmasıydı. Aslında Türkiye Cumhuriyeti nüfusunun büyük çoğunluğu bu deneyimden etkilenmişti. Söz konusu deneyim, elbette, 1915-1923 yılları arasında *ülkenin Hıristiyan nüfusunun yok olmasıydı. Ermeni kırımlarının, Rumların ölümlerinin ve nüfus mübadelesinin hatıralarını bütünüyle bastırmayı (ve unutturmayı) tercih eden cumhuriyetçiler, icat edilmiş bir milliyetçilik versiyonunu savunan yapay bir tarih kurmayı seçti. Milletin kültürel birliğini ortaya koyması beklenen milliyetçi tarih, ideolojiyi üreten elitler ile ideolojiyi gelecekte benimsemeleri beklenenler arasında bağ kuramadı, çünkü tam da bu ideolojinin ön plana çıkarmaya çalıştığı erdemleri gölgeleyen olaylara bu tarihte yer verilmiyordu. Ama bu unutmanın ağır bir bedeli oldu: Elitler ile kitleler arasında ortak zemin bulunmamasından kaynaklanan geleneksel uçurumu daha da derinleştirdi, karşılıklı şeffaflığa olanaksız hale getiren, sessizliğe dayalı bir suç ortaklığı yarattı.

Etnik çatışma döneminde meydana gelen şiddetin derecesi, söz konusu nüfusların olaylar öncesindeki yaşam dünyası deneyimlerinden bütünüyle farklı bir boyuttaydı. Gerçi 19. yüzyılın ikinci yarısında maddî koşullar büyük bir değişim geçirmiş, belki de bir etnik çatışma potansiyeli yaratmıştı, ama Müslümanlar ile Hıristiyanlar kentlerde, kasabalarda ve birçok köyde birlikte yaşıyor, komşuluk ilişkileri sürdürüyordu. 20. yüzyılın deneyimlerinin ışığında, etnik çatışmalar karşısında şaşkınlık göstermek muhtemelen yersiz olur. Yine de, bu coğrafyada yaşayanlar açısından kırımların ve zorunlu göçlerin çelişkili duygulara yol açtığı anlaşılmaktadır. Kuşkusuz, Ermeni ve Rum millet’lerinin bu coğrafyadan tasfiyesinden Müslüman nüfusun elde ettiği maddî kazanımlar da söz konusudur. Bu tip kazanımlar, cumhuriyetin ilk yıllarında devlet ile nüfus arasındaki ilişkilere damgasını vuran ortaklıkta rol oynamıştır. İnsanların kendilerini etkileyen tecrübeleri unutmalarında belki bu kazanımların payı da vardı. Yukarıda açıklandığı üzere sorun, Anadolu’da etnik birliğin oluşturulması tarihinde deneyimlerle bağlantı kurulacak noktaların bulunamamasından çok, milliyetçi program hayata geçirilirken, elit-kitle birliğinin temeli olarak söz konusu anlatıdan yararlanılmasında yatmaktadır. Deneyimlerle bağı olan anlatıların yokluğunda, yeni oluşumun dayanağı ne olacaktı? Türk tarih tezinin pek inandırıcı olmayan anlatılarının kurgulanıp öne çıkarılması ve “millî mit”in merkezden üretilen versiyonunun benimsetilmesi uğruna bütün yerel varyasyonların silinmesi, nüfus üzerinde istendiği gibi sosyal mühendislik yapabileceğine duyulan inancı göstermektedir.

Aynı fenomenin bir başka boyutu, Türk milliyetçiliği öğretisi, sömürgecilik karşıtı ve Üçüncü Dünyacı milliyetçiliklerle karşılaştırıldığında ortaya çıkmaktadır. Türk milliyetçiliği, hem sosyal kontrol hem de modernleşmeye yönelik sosyal mobilizasyon için kullanıldığından, fazlasıyla araçsal bir nitelik taşır. Bir kontrol ve mobilizasyon yöntemi olarak araçsallık, söylemin içeriğini hedef doğrultusunda yaratma eğilimi doğurmuştur. Türkiye’de bunu yapmak pek zor olmadı, çünkü, milliyetçi söylemin oluşturulmasında, kitlelerle herhangi bir müzakere söz konusu değildi. Daha önce de ileri sürdüğüm gibi, millî hissiyat çok geç ortaya çıkmıştı ve elitle sınırlıydı; ama daha da önemlisi, halkın duygularıyla ve deneyimiyle bağı olan unsurların, milliyetçi söylemden dışlanmış olmasıdır. Bu dışlama, sessiz kalmanın ötesinde Batı karşıtlığı yaratmamaya yönelik bilinçli bir tercihi de yansıtıyor olabilir. Üçüncü Dünya ulusal hareketlerinin çoğunu besleyen sömürgecilik karşıtı duyguların aksine, Türk milliyetçiliğinde Batı karşıtlığı ve yerelcilik görülmez. Türk mirasını yüceltmeye yönelik cumhuriyetçilerin yaptığı girişim, Avrupa geleneğiyle kendi zemininde rekabet etmek üzere tasarlanmıştı. Bu, Türk unsurunu uygarlık serüvenine ilişkin yerleşik metnin içine sokmaya yönelik bir girişimdi, yoksa uygarlıklara ilişkin rölativist bir yaklaşımla yerleşik metne meydan okumaya çalışılmıyordu. Dolayısıyla, Türk reformcuları, modernleşme teorisini -daha *teori oluşturulmadan- savunan kişiler konumundaydılar. Kendi toplumlarının geri olduğunu, ama esas itibarıyla farklı olmadığını düşünüyorlardı. Gandhi’nin aksine Türk reformcuları kendi geleneklerimize dönmeyi savunmadılar; onlar Nehru gibi Batı’yı ve moderni kopyalamaya yöneldiler (Chatterjee, 1984). Atatürk’ün kendisi, otantik bir mirasa dayanan farklılığı öne çıkaran bir metin kaleme almadı. Kendisinin temel eseri, Osmanlı idaresine karşı ayaklanmanın mantığını açıklayan ve rakiplerin tasfiye edilmesini meşrulaştıran bir politik savunmadır (Atatürk, çeşitli basımlar). Bugün resmî binaların duvarlarını süsleyen bütün vecizeleri, Batılılaşma yolunda ilerlemeyi teşvik etmek için halka ulusal gurur ve kendine güven aşılamayı amaçlamaktadır.

Türkiye’nin esas olarak Avrupalı olduğu inancı, 19. yüzyılın devletler arası ilişkilerinde, Osmanlı devlet adamlarının Düvel-i Muazzama’nın denge oyunlarında rol alan aktörler olarak kabul edilmesinden türetilmişti. Sosyal ve ekonomik kaygılar, bu siyasî çerçevenin dışlanmış bir boyutu olarak kaldı. Daha sonraları, cumhuriyetin ulus-devlet inşasını yeniden tanımlamaya dönük girişimlerinde, solcu bir kanat, cumhuriyetin kuruluşunu sömürgeciliğe karşı bir zafer olarak sunmaya çalıştı; ama bu, ancak 1930’ların genel liberalizm karşıtı ortamında kabul gören zorlama bir yorumdu. Bu yaklaşımda ortaya konan sömürgecilik karşıtlığı, o dönemde bile, Üçüncü Dünyacı yeni bir uygarlık anlayışı oluşturmaktan çok uzaktı, dependencia türünden bir kalkınmacılığa daha yakındı. *

Türkiye’nin Batı’nın bir devamı olarak konumlandırılabileceği görüşünün benimsenmesinde belirleyici unsur, elit grup ile kitleler arasındaki kopukluktu. Bu kopukluk Anadolu köylülüğünün Avrupa’dan tek farkının daha az gelişmiş olduğu şeklinde bir algılamaya olanak verirken, elitin hayata geçirmeye çalıştığı proje de, Batı uygarlığının benimsenebileceği tezine dayanıyordu, dolayısıyla Avrupa’yla aramızda kapatılamaz bir uçurum olduğu düşünülemiyordu. Bu nedenle, milliyetçiler için medeniyet çatışmasından kaynaklanan öfke veya kültürler arası rekabet ve mücadele söz konusu değildi -bu ideolojik çizgi, İslâmcı hareket tarafından benimsenecekti.

Aslında, politik İslâm, Batılılaşma reformlarının eleştirisi ve medeniyet farkının vurgulanması konusunda çok net bir tavır sergilemiştir. Ankara, cumhuriyetin ilk yıllarında laiklik reformlarına girişince, Kurtuluş Savaşı’nın İslâmî unsurlarına bütün atıflar resmî tarihten çıkarıldı, ‘Batılılaşma’ kitleleri seferber etmeye yönelik tek ideoloji haline geldi. Cumhuriyetçilerin tercihi, yani dinsel atıflar taşıyan özselci bir kültüralizmden uzak durulması, bu arka plan düşünülünce daha anlaşılır hale gelmektedir. Batı’ya karşı kültürel bir karşıtlık, ancak otantikliğin savunulmasıyla mümkün olabilirdi ve İslâm bunun için tek adaydı. Mehmet Akif’in ünlü dizesinde, savaşın “medeniyet denen tek dişi kalmış canavara” karşı, yani ahlaken çökmüş Batı’ya karşı verildiği bildiriliyordu. Yozlaştığını düşünmedikleri Batı uygarlığının bir parçası olmak isteyen laiklik yanlıları için, böyle bir farklılık formülasyonu söz konusu olamazdı. Aslında laik Batıcılar, İslâmcıların manevî çöküntünün göstergesi saydıkları her şeyi benimsiyordu. Cumhuriyetçi milliyetçiler İslâmî gelenekle aralarına mesafe koymaya çalışarak, ulusal mirasın kitlelere çok daha az hitap eden bir versiyonunu tercih ettiler. Ulusal mirası, yapaylığı çok bariz olan bir tarihe indirgeyen kuruluş mitinin seçilmesi, ‘anavatan’ın coğrafyasızlaştırılması ve yakın geçmişin ortak deneyimlerini oluşturan gelişmelerin özenle unutturulmaya çalışılması, Türk milliyetçiliğini son derece kısır hale getirmiştir.

Eğer “millî mücadele,” geniş bir katılımla, daha uzun bir süre devam etmiş ve gerçekten sömürgecilik karşıtı nitelik taşımış olsaydı, milliyetçiliğin laik ve modernleşmeci versiyonunun kitlelerden uzak ve araçsal özelliklerden kurtulması ve daha farklı bir içerik kazanması için daha çok fırsat doğardı. Kitlelerin katkısından yoksun olarak geliştirilen milliyetçi ideoloji, katlanılması gereken bir ders olmaktan öteye geçememiştir -yıldönümü kutlamalarında kullanılacağı zaman, naftalinlenerek kaldırıldıkları yerlerden çıkarılarak kullanılan özel üniformalardan ve öğretmenlerinin *bellettiğini tekrarlayıp duran okul çocuklarından öte bir anlam kazanamamıştır. Kendi milliyetçilik versiyonunu savunmada ısrar eden devlet elitinin süregelen militan tutumunu ve her türlü sapmayı engellemeye ve cezalandırmaya yönelik gayretkeşliğini açıklayan da, herhalde milliyetçiliğin bu denli yüzeyde kalmış olmasıdır.

"Daha önce ben televizyona bakıyordum, şimdi televizyon bana bakıyor
Mısırlı bir gösterici
http://sargon.blogcu.com/
Alıntı ile Cevapla
  #13  
Alt 10-04-2008, 10:29
aydoe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
aydoe aydoe isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 06 Oct 2007
Mesajlar: 3.982
Standart Re: Ulus-Devlet Kacinilmaz Miydi?

Cumhuriyet 10.04.2008
PERŞEMBE


ORHAN BURSALI

Tarih, Ulus Bilinci - 3

Not 1 : Ne diyor küresel büyük sermayenin burçlarından haftalık The Economist ? "Demokrasi laiklikten önemlidir."

Not 2 : Yine Amerikan politikalarının 1 numaralı izleyicilerinden Newsweek'te, eski ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz ile omuzdaşı Henry Barkey, Türkiye'nin laik demokratik düzen içinde yaşamasını arzu edenleri "ultra" ve "katı" laikler ve açılan davayı "yargı darbesi" olarak nitelendirmekte!

Diyorlar ki: " Türkiye'deki yargı darbesine Amerika müdahale etmeli... ABD kenarda oturup bekleyemez ."

Peki neden? Çünkü " Türkiye'nin istikrarına yönelik tehdit çok ciddi boyutlarda ve ABD'nin çıkarlarını etkileme olasılığı da yüksek. Bu nedenle ABD ciddi bir müdahalede bulunmalı. Bunu özel olarak da yapabilir, açık olarak da..."

Not: 3: Onlara göre laikliği savunanlar fanatik Atatürkçü, yani Atatürkçü oldukları için laikliği savunuyorlarmış... Ama " demokratik olarak seçilmiş AKP'nin, İslamı siyasetin içine yerleştirmek istemesine " ise destek veriyorlar!

Not 4: Yine Amerikan muhafazakâr kalelerinden The Wall Street Journal Europe da AKP hakkında açılan davayı rezalet olarak nitelendiriyor...

Not 5 ve sonrası: AB'li komiserler de veryansın halinde, yüksek yargıçlara demediklerini bırakmıyor!

Türkiye son zamanlarda hiç bu kadar yaygın tehditler altında kalmamıştı! Neden? Türkiye'nin iyiliğini düşündükleri için mi?

***

"Tarih-ulus bilinci" ne gönderme yapmaya gerek var mı? Çeşitli odaklar, ülkeler, komiserler, memurlar, küresel vakıf sahipleri, ABD ve AB'nin büyükelçileri, politikacıları.. şüphesiz ki kendi ülkelerinin çıkarlarını, kendi küresel oyunlarının başarısını savunuyor.

Çünkü şimdi "ultra", "katı" laik olarak nitelendirdikleri AKP muhalifleri düne kadar iktidardaydı ve onları bal gibi destekliyorlar, onlarla hatta darbe bile düzenliyorlardı!

" Laik Kemalist " politikacı ve askerler, müttefikleri değil miydi?

Gün ola devran döne! Bugünkü dünya, bölge, Ortadoğu çıkarlarını ve ütopyalarını, kolayca ve rahatça gerçekleştirebileceklerini düşündükleri bir iktidar var Türkiye'de!

Ne diyordu Amerikalı Dışişleri yetkilisi, Cüneyd Zapsu' nun " Erdoğan 'ı delikli taştan süpürmeyin, kullanın" önerisine karşı, anımsayalım:


"ABD yönetimi İslam-Demokrasi birlikteliğini Türkiye'de test ediyor... Ülkeniz bir fanus içinde deney ülkesi... İslamcı bir parti.. başarısız olursa ülkenin AB üyelik süreci de bitecek.. AKP'nin İslamcılığı kuşku uyandırsa bile, ABD ve AB'de kimse bunu bu aşamada seslendirmez.. AKP yetkilisinin 'bizi kullanın' önerisi çok etkileyiciydi..."


ABD ve AB uleması, kendi amaçları için bugün "en kullanışlı" bir iktidarı ellerinde tutmak istiyor!

Eğer, AKP kendileri için kullanışsız bir iktidar olsaydı, hiç şüpheniz olmasın ki bugün söylediklerinin tam tersini dile getiriyor olacaklardı:

" AKP ülkeyi nasıl hızla köktendinciliğe götürüyor! Dinci, terörist bir ülkeye mi dönüşüyor Türkiye? Yargı İslamcı iktidara dur dedi! Ordu daha ne bekliyor! ABD ve AB açık ve kapalı, ellerinden geleni yapmalı AKP'yi durdurmak için! "

Hepsi, laiklik elde gidiyor, diye dünyayı ayağa kaldıracaktı...

Bugün ise "Laiklik olmasa da olur!" diyorlar!

Düşünce rezilliğinin, çifte standartlığın dik âlâsı!

***

Türkiye'de " Ulus ve Tarih Bilinci " çalışıyor mu?

AKP Türkiye'nin partisi! Eğer kendi iktidarını değil de Türkiye'yi düşünseydi, şöyle akıl yürütmesi gerekirdi: Bunlar beni neden durmadan öpüyor? Kara kaşım kara gözüm için mi? Acaba bunlara uyup Türkiye'yi bir iç çatışmaya sürükleme politikası, ülkeye mi kazandırır yoksa onlara mı? Acaba Türkiye'nin birliğini iktidarda savunsam, bu kime yarar?

Ancak, Zapsu'ya "Erdoğan'ın sifonunu çekmeyin, onu kullanın!" dedirten anlayıştaki bir parti ve liderinin, bu tür düşüncelerle ilişkisi olabilir mi?

Ulus ve tarih bilinci zayıf ülkeler, yabancıların şamar oğlanına ve çıkar oyuncağına hızla dönüşebilirler!

''asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek,aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur''
Alıntı ile Cevapla
  #14  
Alt 02-05-2008, 00:25
mutluluk35 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
mutluluk35 mutluluk35 isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 16 Feb 2008
Mesajlar: 208
Standart Re: Ulus-Devlet Kacinilmaz Miydi?

Ulus-devletin ortaya çıkışını,sermayenin kendini üretme ve geliştirme ihtiyacıyla temellendirebili-riz.Mutlakiyetçi rejimlerin yıkılışında büyük pay sahibi olan kapitalist ekonomi,günümüzde ulus-devletlerin duvarlarını kendine engel teşkil ettiği gerekçesiyle,küreselleşme söylemleriyle yıkma-k istemektedir.'Kaçınılmazlık' sorgulanıyorsa,olaya felsefi açıdan yaklaşmak da faydalı olabilir.

Marx ve Engels, bir toplumsal sistemden diğerine geçişin son tahlilde üretici güçlerin gelişimi tarafından belirlendiğini dile getirmişlerdi.Herhangi bir sosyoekonomik sistem artık üretici güçleri geliştirme yeteneğini yitirdiğinde zemini devrimci bir dönüşüm için hazırlayarak bir krize girer.

Hegel'in meşhur bir önermesi vardır,''gerçek olan akli, akli olan gerçektir''.Bir toplum biçimi,üret-ici güçleri geliştirdiği,insanlığın gelişimini ilerlettiği ölçüde ''akli''dir.Bu işlevini yerine getiremez hale gelmeye başladığında,kendisiyle çelişki içine sürüklenir ve akıldışı haline gelir.Mutlakiyetçi aristokratik yönetimler,18. yüzyıla gelindiğinde gerçek-dışılık sergilemekteydi,zira burjuvazinin toplumda sahip olduğu statü,politik kurumlara yansımamıştı.Fransız devrimiyle birlikte,bu pratik kurumsallaştırıldı.Çok uluslu imparatorlukların parçalanması ve monarşik rejimlerinin yıkılması( Rus Çarlığı,Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu),bu paradigma temelinde değerlen-dirilmelidir.

Tarih sahnesinde rol oynayan kişiler,bu tarihsel ''kaçınılmazlığın'',bir nevi raslantısal aktörleridir. Toplumsal değişim kaçınılmazdır ve kişiler bu süreci yavaşlatabilir ya da hızlandırabilirler,ancak engel olamazlar.Engel demişken ,konuyla ilgili olarak Engels'in görüşleri şöyledir:

''tüm toplumlara, tümleyeni ve görünüş biçimi rastlantı olan zorunluluk hakimdir. Burada kendini tüm rastlantılara zorla kabul ettiren zorunluluk, yine eninde sonunda ekonomik zorunluluktur. Büyük adam denilen kimseler işin içine burada girmektedirler. Filanca adamın ve özellikle de o adamın belli bir ülkede belli bir zamanda ortaya çıkması şüphesiz bütünüyle tesadüftür.. Ama bu adamı kesip atarsanız onun yerinin doldurulması talebiyle karşılaşırsınız ve onun yerini doldura-cak kişi bulunacaktır,iyi ya da kötü ama uzun vadede bu kişi bulunacaktır''.


Doğal seleksiyon kavramı kaçınılmazlık meselesini açıklamada güzel bir örnektir.Bir organizma içinde sonsuz sayıda mutasyon gerçekleşebilir.Ancak özel bir çevrede, bu mutasyonlardan biri, organizma için kullanışlıdır ve korunur.Diğerleri ise yok olur.Örnekteki çevreyi,Fransız devrimi sonrası ulusçuluğun yayıldığı Avrupa olarak düşünecek olursak,Prens Sabahattin'in federatif projeleri,ya da Enver Paşanın Turan imparatorluğu fikrinin 'çevre' ile uyumsuzluğu görülür.Geri-ye yukarıda bahsettiğim gibi tarihsel süreci durdurmayı denemek ya da yavaşlatmak yerine, bu akışı hızlandıracak 'akli' kişiye ihtiyaç kalmıştır.Bu misyonu da tarih Mustafa Kemal'e vermiştir.Saygılar...
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 02:20 .