Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Bilim > Biyoloji > Evrim

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #21  
Alt 15-07-2008, 02:00
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Orta Asya’ya dört yol

Orta Asya’ya dört yol
45.000 – 40.000 yıl önce

Hem modern hem de ilkel insanlar açısından geçerli olduğu gibi coğrafik koşullar ve iklim, yeni gelen yerleşimcilerin daha sonra nereye gideceklerine karar vermelerinde etken oldu. Kurallar basit olmalıydı: Suyun ve güvenilir yağmurların yakınında kalmak, hareket ederken, çöllerden ve yüksek dağlardan uzak durmak, avları ve nehirleri takip etmek. Hint Okyanusu’nun etrafındaki kıyılardan geçerek Avustralya’ya uzanan yolun en eski ve en kolay seçenek olduğuna dair önemli sayılabilecek kanıtlar görüyoruz. Neden böyle olması gerekiyordu? O kadar kolay değildi: Öncelikle birkaç yüz kilometrede bir kâşiflerimiz büyük bir nehri ağız tarafından aşmak durumunda kalıyorlardı. Belli ki Avustralya’ya gitmek için yapmaları gereken buydu, dolayısıyla muhtemelen doğu Asya kıyısı boyunca aynı şeyi yapmışlardı. Her nehirde bazı insanların önünde sola dönmek ve iç bölgelere doğru nehir ürünleri ve avları takip ederek yol almak gibi bir seçenek vardı.

İlk Avrupalı kâşiflerden Marco Polo’nun bulduğu gibi, dağlar ve çöller Orta Asya’ya ulaşmayı deneyenler için müthiş engellerdi, birkaç patika dışında, yegâne giriş yolları nehir vadileriydi. Daha önce gördüğümüz gibi Afrika’dan ilk başarılı göç, bütün Afrikalı olmayanların atalarını, Hint Okyanusu kıyıları boyunca güneye, belki de 75.000 yıl gibi uzun bir süre önce taşıdı. Belki de bu kadar erken bir zamanda ayrıca doğu Çin ve Japonya gibi uzak bölgelere kadar gittiler. Böylece bütün Orta Asya bölgesini dolaşmış olmalılardı. Seyahatlerinin her noktasında nehirlerin yukarısına iç bölgelere gitmiş olmalılardı.

Himalayalar’dan dolayı Hindistan’ın kuzeyi dümdüz değildi. Hindistan’ın eskiden Asya ile tektonik çarpışması nedeniyle dağların yukarı kalkan kıvrımları, en yüksek Himalayalar’ın çok ötesinde Nepal ve Tibet’in her iki tarafında yayılıyor. Hepsi 3000 metreden yüksek olan geniş bir dağ grubu, Afganistan’dan doğuda Çin’deki Chengdu bölgesine kadar 6500 km’lik bir mesafe boyunca, Orta Asya’ya Hindistan kıyısından ulaşımı engelliyor. Bu grup kuzey Çin’de İpek Yolu’nun başlangıcından Tayland’a kadar yaklaşık 2500 km’lik bir mesafe boyunca, bir kuzey-güney bayır dizisi halinde dağ bariyerini güneye doğru yayarak, doğuda bir halı gibi buruşmuştur.

İlk defa Marco Polo’nun meşhur ettiği İpek Yolu, Himalayalar’ın kuzeyinde
onunla paralel giden, batıyla doğuyu birbirine bağlayan uzun bir ticaret yoludur. Dosdoğru Orta Asya’dan, mamut steplerinin en önemli yerinden geçer. İpek Yolu bugün olduğu gibi o zaman da Çin ile batı arasındaki birkaç bağlantıdan biriydi, şayet Singapur yoluyla güneyden kıyıları çevreleyen uzun yoldan kaçınılacaksa.


1) Himalayalar’dan İpek Yolu boyunca doğuya

Bugün İpek Yolu Singkiang’daki Taklamakan Çölü’nün hem kuzey hem de güney sınırlarından geçmektedir. Paleolitik Çağ boyunca, şu anda çöl olan bölge çoğunlukla sık çayırlardı ve kuzeye doğru bir suyolu dizisi, Tarim ve Dzungaria Nehirleri dahil, Tacikistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan’daki Orta Asya bölgelerinden Singkiang ve Moğolistan’a doğru avcılar için kolay bir doğu-batı yolu oluşturuyordu. Bu su yollarını ilk insanlar Orta Asya’ya gitmek için kullanmış olmalılar.

Taş Çağı uygulama imkânlarına bakılırsa, Orta Asya’ya ilk giriş yolunu, Çin’in 8.000 km batısına, İpek Yolu’nun batı ucundaki İndus’a almamız gerekir.

İlk Hindistan kıyı yerleşimcilerinin bir yan dalından söz ettiğimizi kabul edersek, onların İndus’a taşındıktan sonra ilk görevleri Hindistan’ın kuzeyi ve Pakistan’daki dağ engellerini aşmak olmalıydı. Bu engeller batıya, ta Afganistan’a kadar uzanıyordu. Dağların etrafından geçmek ve Afganistan üzerinden ta batıya kadar ilerlemek zor olacaktı ama imkânsız değildi; ne de olsa orası çöl kenarıydı. Marco Polo bu çölleri aştı, körfez ağzında Hürmüz’den yola çıkıp Afganistan üzerinden Kaşmir’e geçerek, Çin’e ve Kaşgar Şehri’ne doğru yüksek bir geçidi çaprazlayarak İpek Yolu boyunca ilerledi ve direkt olarak eski mamut stepinin ana merkezine ulaştı.

Marco Polo Kaşmir’e doğru çok daha kolay bir yolu deneyebilirdi. Pakistan kıyısından biraz uzakta doğuda, büyük İndus Vadisi kuzeye bir noktaya doğru yılan gibi kıvrılıyor, o noktada Kaşmir’e giden bir su bağlantısı var. Orta Asya’ya deniz seviyesinden fazla yukarıda olmayan bir başka yol, gene İndus’un başlıca ana suyolları yoluyla, Khyber Geçidi’ni kabule doğru çaprazlamak olmalıydı ve oradan Özbekistan’a, Kazakistan’a ve sonra Singkiang üzerinden doğuya gidilebilirdi.


2) Burma’dan Tibet’e doğru kuzeye

Mamut steplerine bugünkü tüccarlar tarafından pek fazla kullanılmayan ikinci giriş yolu, Himalayalar’ın doğusunda bulunur. Himalayalar’ın doğu kenarı, Hindistan platosunun kenarının Asya kıtasıyla çarpışması sonucu buruştuğu yerde birçok kıvrımdan oluşur. Bu buruşukluklar güney ve güneydoğu Asya’nın büyük ırmaklarının birçoğu için kanal oluşturmuştur. Batıdan doğuya doğru bu nehirler, Bangladeş’e akan Brahmaputra, Burma’ya akan Salween, Vietnam’a akan Mekong ve güney Çin’e akan Yangtzi’dir. Güneydoğu Tibet’den dışarı aktıkları için, bu dört büyük nehir 150 km boyunca paralel akmaktadır, birbirlerinden sadece birkaç kilometre uzaklıktadırlar. Bu dört nehirden sonuncusu olan Yangtzi’nin kaynağı, platonun kuzey kenarının yakınında kuzeydoğu Tibet ve mamut steplerinin başladığı yerdir. Bu nehir yolları önemlidir, sadece bugün birçok tüccar bunları kullandığı için değil; bunlar güneydoğu ve doğu Asya’da birbirlerine uzakta bulunan ve Hint-Pasifik kıyılarında denize boşalan dört nehir ağzından Tibet, Moğolistan ve Orta Asya’ya direk geçiş imkânı sağlarlar. Bu nedenle Tibet’in genetik açıdan Çinhindi ve güneydoğu Asya ile birçok ortak noktası vardır.


3) Çin’den İpek Yolu boyunca batıya

Bütün insanlık tarihi boyunca İpek Yolu, Çin’den batıya Orta Asya’ya giden tek yol olmuştur. Dolayısıyla, mamut steplerine giden alternatif bir yol doğu Asya Pasifik kıyıları olmalıdır. Kıyılara ilk yerleşenlerin öncü grupları Çin’e doğru bütün yolu kat etmiş ve İpek Yolu boyunca kuzey Çin’den batıya Moğolistan, Singkiang ve güney Sibirya’ya hareket etmiş olmalıdır.


4) Rusya’dan doğuya

Nihayet, batıdan doğu Asya’ya göç için daha kuzeyde dikkate alınacak bir başka yol vardır: Rusya Altay’ı olarak bilinen Asya Rusya’sı. Rusya Altay’ından Orta Asya’ya Son Buzul Çağı’nın ılık dönemleri boyunca 30-50.000 yıl önce en kolay direkt giriş yolu, stepleri doğrudan geçmekti. Güney Sibirya üzerinden doğuya doğru bir dizi göl ve su yolunu geçerek yolculuk yapan eski kâşiflerimiz, Baykal Gölü’ne Singkiang’ın kuzeyi ve Moğolistan’dan geçen bir yoldan ulaşmış olmalıdırlar. O devirde stepler, çimenler ve sık olmayan ormanlarla dolu olarak bütün bölgeyi kaplamışlardı. Belli ki bu yoldan geçen modern insanlar ilk önce Rusya Altay’ına gitmiş, yaklaşık 40.000 yıl önce hem Rusya Altay’ına hem de güney Sibirya’daki Baykal Gölü’ne ulaşmış olmalılardı.

Özetle, Orta Asya’ya dört muhtemel geçiş yolu olduğunu gördük: Üç tanesi Hint-Pasifik kıyılarından (batı, güney, doğu) ve bir tanesi Rusya’dan (kuzeybatı). Orta Asya’ya gelindiğinde, batı ve doğu Asya arasında su yolları boyunca öncü grupların izledikleri üç paralel yol vardı: İki tane güneyde Singkiang ve Moğolistan üzerinden ve bir tane kuzeyde güney Sibirya üzerinden. kuzeydeki yol, sadece interstadiallar (Bir Buzul Çağı’ndaki buzun geçici olarak çekildiği ılıman ara dönemler) süresince, 30-50.000 yıl önce Paleolitik Çağ’ın ılımlı dönemleri boyunca kullanılabilir durumdaydı.

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
  #22  
Alt 15-07-2008, 02:00
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Kuzey Asya

Kuzey Asya
40.000 – 25.000 yıl önce

Kuzey Asya haritası artık tamamlanmaya başlamıştı. 30.000 yıl önce eski Sovyetler Birliği’nin Rusya Altay’ından güney Sibirya’daki Baykal Gölü yoluyla doğudaki Aldan Nehri’ne kadar uzanan ormanlık güney kısmının geniş bir bölümü, kendileriyle eşzamanlı Avrupa Geç Paleolitik kültürüne benzer bir teknolojisi olan ilk modern insanlar tarafından kolonize edilmişlerdi. Hatta Kuzey Kutup çemberine bile yaklaşık 40.000 yıl önce Ural Dağları’nın kuzeyinden giriş yapılmıştı. Kuzey Avrasya’daki Geç Paleolitik teknolojisinin güneye, Sarı Nehir’in kuzey dönemecindeki İç Moğolistan’a taşındığına dair bazı işaretler bulunmaktadır, ama elimizdeki kanıtlara göre o zamanlar böyle kültürel etkileşimler daha güneye Çin’e kadar ulaşmamış gibi görünüyor. Doğu Sibirya’dan Avrupa’ya uzanarak Büyük Asya mamut steplerini dolaşan avcı-toplayıcılar hakkında Dale Guthrie’nin görüşleri, 30.000 yıl öncesinin arkeolojik kayıtlarında şekilleniyor. Onun güney steplerin yeni yeni “mongoloidlerin” atayurdu olmaya başladığı yönündeki tahminleri o dönem ve Sibirya için oldukça spekülatiftir. Öncelikle, daha önce belirtildiği gibi, bu kadar erken bir tarihe ait, tartışmasız mongoloid olan hiçbir kalıntı bulunamamıştır. Bütün bildiğimiz, bu ilk dönemde güney Sibiryalılar Avrupalı Cro-Magnonlar’a benziyordu. Benzer bir kültürü paylaşıyor ve en azından Y kromozom dallarının bize anlattığı hikâyeye göre, kuzey Avrupalılar’la aynı genleri taşıyorlardı. Bir batılı kültürel çekim noktasının muhtemel kanıtı olarak, o zamanlar mamut kültürünün ilk ortaya çıkışı çok daha batıda orta ve doğu Avrupa’da gerçekleşmiş gibidir.

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
  #23  
Alt 15-07-2008, 02:01
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Yeni Dünya'ya Giriş

Yeni Dünya'ya Giriş
25.000 – 22.000 yıl önce

22-25.000 yıl önce Alaska’ya girdikleri zaman Bering Boğazı toplulukları nasıl görünüyordu? Çok dilli, çok çeşitli görünümde ve çok renkli miydiler? Ya da tamamen kaynaşmış topluluklar mıydı? Böyle düşünmüyorum: Beringia farklı kültürlere sunacak değişik kaynakları ve yöreleri barındıran geniş bir alandı. Kaçınılmaz karışmanın yerine, kültürel ve genetik çeşitliliğin bir kısmının
ayrı etnik gruplar halinde korunmuş olması daha olasıdır. Bir başka deyişle, Amerikan yerlilerinin bütün atalarının Last Glacial Maximum’dan (LGM) ve Clovis’ten önce Beringia’ya ve Amerika’ya girişi, A, B, C, D ve X kurucularının çoklu paralel girişlerinin resmini yansıtıyor. Bu, kuzeydoğu Avrasya stepleri ve Asya’nın doğu kıyısından gelen öncü gruplar tarafından birçok değişik yoldan gerçekleştirilmiş olmalıdır. Onlar muhtemelen Avrupalılar, Ainular ve bazı Pasifik Adalılara benzeyen çeşitli görünümleri taşıyorlardı. Bazıları daha çok Kuzey Mongoloidler ve günümüzdeki Amerika yerlileri gibi görünüyordu.


Amerika’ya yerleşim

Bu gruplar Amerika’ya yayılıp çoğaldıklarında, kemikleşmiş çok milliyetli bir Birleşmiş Milletler ekibi gibi hareket etmedi. Yeni gelenler Yeni Dünya’da kök saldıklarında yeşeren kültürlerin kökeni çeşitli Asya anayurtlarından gelen ayrı ve kendine has fiziksel, genetik ve kültürel öğelere dayanıyordu. Bu tablo arkeolojik kanıtlarla destekleniyor gibi gözüküyor. Clovis öncesi dönemden kalma insan izleri için sürdürülen araştırmalar sonucunda, kuzey ve güney Amerika’da Clovis katmanlarının altından ve daha erken dönemin Clovis olmayan yerleşim yerlerinden bazı aletler çıktı. Bu aletler Clovis’ten tümüyle farklı geleneklerden geliyordu ve Asya yakasında değişik benzerlere sahipti. Değişik kültürlerin birbirine paralel kolonizasyonlarından beklediğimiz
de budur.

İlk Amerikan topluluklarının farklı fiziksel görünümlerinden ötürü, onlar arasında açık genetik farklılıklar görmeyi ummamız gerek. Torroni ve Wallace’ın not ettikleri üzere mtDNA alt gruplarının kabilesel farklılıkları için belirgin olan eğilimde böyle değişiklikler görülmektedir. Amerikalar’ın tek aşamada kolonizasyonunun kanıtlarından biri kuzey, orta ve güney Amerika’da A, B, C ve D majör gruplarının her zaman bulunuşu olmuştur. Bununla birlikte Amerika kıtaları oldukça geniştir ve çeşitli Amerikan halklarında beş kurucunun göreceli oranlarında belirgin farklılıklar vardır.

Bugünkü etnik gruplanmalar kabileye-özgü mtDNA tipleriyle birbirinden ayrılır. Bazı istisnalar haricinde, etnik gruplar arasında bireysel mtDNA tiplerinin paylaşımı çok azdır. Bu, tek kurucu dalganın hemen değişik gruplara ayrıldığı ve bu grupların birbirinden ayrı kalarak kurucuların farklı oranlarına sahip oldukları şeklinde yorumlanmıştır. Ama kanıtlar, Beringia üzerinden farklı Asya kaynaklarına uzatılabilecek birçok ayrı genetik dalı barındıran ilk kolonizasyondan söz eden alternatif resimle örtüşmektedir. Subarctic bölgesindeki en uç durumları zaten görmüştük; orada Alaska’daki Na-Dene dili konuşanlar ve kuzeybatı kıyısındakiler sadece A2 grubunun Amerikan maternel tiplerini taşıyorlardı. Gördüğümüz gibi, Na-Dene ve Inuit-Aleut’taki tek A2 kolunun sebebinin, atalarının tek genetik kola indirgenmesiyle sonuçlanan yakın tarihli toplu ölümüne dayandığı düşünülmektedir.

A grubunun aşırı derecede ön plana çıkışı, kuzey Amerika boyunca 50.paralelin kuzeyine kadar devam ediyor ve sadece Na-Dene ve Inuit-Aleut’u değil; ayrıca Amerind, Canada ve Great Lakes’in Algonquian dilini konuşan kuzey Ojibwalar’ını içeriyor. Onların dahil oldukları A grubu başka yerde bulunmayan üç kendine has tiple karakterize olmuştur. Sadece bu değil, ama Ojibwalar yüzde 25 oranıyla ender bulunan X tipinin en yüksek oranını taşır ve daha sıradan türevlerinden ziyade tek dominant Y kurucusuna sahip olma şerefini taşırlar. Her ne kadar bir Amerind dili konuşuyor olsalar da, Ojibwalar, Na-Dene dilini konuşanlarla Subarctic bölgelerini ve hatta bazı kuzeyli kültürel öğeleri paylaşırlar. Onların kendilerine has ama göreceli olarak çeşitli genetik oluşumları, gerçek kurucu dalları yüksek oranda taşımaktadır. Buna göre, Ojibwa ve bağlantılı gruplar,Na-Dene’lerde olduğu gibi buzul çağı boyunca neredeyse tamamen soyu tükenmiş bir topluluk olmaktansa, kuzeyde izole olmaları nedeniyle, Beringli kökenlerinden ve nihayetinde kuzeydoğu Asya’dan türeyen ayrı bir genetik kimliği korumuşlardır.

Kurucu maternel A grubunun genel dağılımı Subarctic kuzey Amerika’da yüzde 100’den güney Amerika’da genelde düşük oranlara değişerek açıkça belli bir düşüşü gösteriyor. Kuzey Amerika’nın geri kalanında A’nın ayrıntılı resmi, sıfırla yüksek oran arasında gidip gelen çok çeşitli bir resimdir. Amerikalar’daki eski DNA üzerinde yapılan çeşitli incelemeler A grubundan tamamen yoksun halkları ortaya çıkararak, önceki resmin daha büyük farklılıklar gösterdiğini öne sürüyordu. Kuzeydeki bir örnek Büyük Tuz Gölü’nün Fremont kültürüydü, diğeriyse güney Amerika tipindeki sadece C ve D’yi taşıyan yok olmuş Fugean kabileleriydi. X’in dağılımı, bu dal kuzey Amerika’nın en kuzeyinde iki etnik gruba sıkıştırılmış olduğuna göre, Amerindler’deki A resminin abartılmış halidir. Bununla birlikte D grubu, kuzey Amerika’da düşük oranlarda bulunmuştur ama güney Amerika’da, özellikle ekvator bölgesinde oldukça yüksek oranlardadır.

Özetle, Amerika boyunca beş kurucu dalın bölgesel oranlarında görülen aşırı çeşitlilik, orijinal kolonizasyonda ayrı etnik kolların bulunduğu görüşünü destekleyebilir (her ne kadar başka açıklamalar olsa da).

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
  #24  
Alt 15-07-2008, 02:02
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Kayıp kıta: Beringia

Kayıp kıta: Beringia

11.000 ila 25.000 yıl önce, deniz seviyesi o kadar düşüktü ki, Bering Boğazı, Asya ve kuzey Amerika arasında karadan bir köprü durumundaydı. Gerçekte, Beringia bir köprü olmaktan daha fazlasıydı; en geniş uzamıyla 1,3 milyon km2’lik (500 bin mil2) başlı başına büyük bir kıtaydı. Buzla kaplı değildi, dahası tundra otlaklarıyla otçul memeli hayvan sürüleri için elverişli bir bölgeydi. Yazlar şimdikinden kesinlikle daha serindi, ama aksine kışlar daha ılıman ve yumuşaktı. Kara köprüsünün varlığını sürdürdüğü dönemin büyük bölümünde, daha güneyde sürekli olarak buz tepeleri vardı ve 15.000 - 20.000 yıl önce aradaki buz koridoru, muhtemelen Amerika’nın kuzeyi ve geri kalanı ile arasındaki bağlantıyı engelleyecek şekilde kapalıydı. Sibirya çevresi, o dönemde bir kutup çölü olan kuzey Amerika’dan daha çekici sayılmazdı. Böylece Beringia ve Alaska’nın batı kesimleri, her iki kıtadan da ayrı olarak, fiilen bir buz devri sığınağı haline geldi. Amerika’ya ilk yerleşenlerin özgün genetik yapısından arta kalanları barındıran Beringia sığınağı sayesinde, şimdi, A1 / A2 grubu gen ağacı üzerinden Amerika’yla bağlantısı olan Na-Dene ve Inuit-Aleut’un, neden yoksul çeşitliliğiyle Amerikalılar’ın geri kalanından epeyce farklı göründüğünü görebiliriz.

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
  #25  
Alt 15-07-2008, 02:02
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Neden Buzul Çagları Oluşuyor ?

Neden Buzul Çagları Oluşuyor ?

Buzulların geri çekilip ilerleme zamanlarını ve bunun sonucu olarak deniz seviyesinin inip çıkmalarını etkileyen hareketlere dair görüş, hâlâ 19. yüzyıl jeologlarının öncülük ettikleri astronomik teorilerin etkisi altındadır. Bu teoriler, 20. yüzyılda buzul çağının “Milankovitch hipotezi” adı altında toplandı.


Milankotovich Modeli

Milutin Milankovitch bir Sırp’tı. 1914’te Birinci Dünya Savaşı patlak verdiği zaman yanlış ülkede yakalanmış ve tutuklanmıştı. Şansına, kendisine dostça davranan Macar bir profesör şartlı tahliye olmasını sağladı ve Budapeşte’ye götürdü. Orada, Milankovitch, Macar Bilimler Akademisi’nin kütüphanesinden faydalandı. Savaşla ilgisiz olarak, hesaplamalarına devam etti ve 1920’de tahminlerinden oluşan ilk koleksiyonu yayımladı. Milankovitch’in dehası astronomik döngülerin doğru bileşimi ve titiz hesaplamalarında yatıyordu. 1958’de öldüğünde, kendi tahminleriyle jeologların bulguları arasındaki çeşitli farklılıklardan dolayı teorisi kısmen gözden düşmüştü. Fakat daha sonra, jeologların daha eski yöntemlerinin, özellikle karbon tarihleme yönteminin
gerçeğe uygunluğu eksik bulundu ve Milankovitch modeli zaman testinden
geçerek zafer kazandı.

Ama şunun farkına varmak önemlidir ki, dünyanın sıkça gerçekleşen ve görünürde rasgele olan ısınma ve soğumaları, hepsi farklı hızlarda olan en az üç gökyüzü döngüsünün karşılıklı etkileşimiyle büyük ölçüde açıklanabilir. Bu döngüler Güneş’in ısısının dünyanın çeşitli bölgelerine ulaşımını karmaşık bir şekilde etkileyebilir. Buzulların yerleşmesi konusunda önemli bir nokta da, yaz boyunca kuzey bölgelerine ulaşan ısının düşmesi sonucunda bir önceki kıştan kalan karların eriyememesidir. Güneş ısısı üç önemli gökyüzü döngüsüyle kontrol edilir. Bunlar sırasıyla 100.000 yıllık gerilme, 41.000 yıllık eğilme ve 23.000 yıllık sallanma döngüleri olarak adlandırılabilir.


Gezegenimiz Güneş’e serenat yaparken…

Her yıl Dünya Güneş’in etrafında dönerken, yörüngenin çeşitli noktalarında
sırasıyla daha yakın veya daha uzağa gelir. Bu hareket elips şeklindedir ve Güneş elipsin tam ortasında değil, bir ucuna daha yakındır.100.000 yıllık bir dönemin sonunda bu elips bir şekilde gerilir ve neredeyse daire haline gelinceye kadar kısalıp yuvarlanır. Bu bir çocuğun çemberini alıp onu bir elips yapacak şekilde biçimini bozması gibidir. Devrenin sonunda, Dünya ile Güneş arasındaki mesafe 18,26 milyon km kadar değişir. Her ne kadar bu devre sonunda iletilen ısıdaki fark nispeten düşük olsa da, bunun dünyanın iklimine etkisi herhangi bir nedenle diğer iki mekanizmanınkine nazaran daha büyüktür. Henüz Güneş’in döngüsü bir buzul çağını oluşturacak nitelikte değildir, ama devrelerden yola çıkılarak gelecek büyük buzul çağının ne zaman başlayacağı doğru tahmin edilebilir.

Bildiğimiz kadarıyla Dünya’nın dönüş ekseni, Güneş’e belli bir açıyla eğilmektedir. Bu daha çok dimdik durmayan bir topacın durumunu hatırlatır.
Bu yaz ile kış mevsiminin oluşma nedenidir, nitekim yerküre bir döngü boyunca önce kuzey sonra da güney tarafını Güneş’e sermektedir. Eğim 23,5 derecedir ama yaklaşık 41.000 yıllık bir dönem içinde 21,5 ila 24,5 arasında değişmektedir. Eğim ne kadar yüksek olursa, Güneş’den gelen ısı konusunda mevsimsel dengesizlik artar ve ılımlı havalarda yaz boyunca kalan buz miktarı azalır. Günümüzde, bu eğim miktarlarının iki aşırı ucu arasında nötr bir noktadayız, böylece bir buzul çağı için elverişli bir koşul oluşmamış oluyor.

Dünya, başka yönlerden bir çocuğun topacına benzer. Sadece Güneş’e 23 derecelik bir açıyla eğildiği için değil, ama ayrıca kendi ekseni etrafında dönerken yavaş bir piruvet (dansta kendi ekseninde ayak ucunda dönüş) yapıyor gibi hareket eder. Eğer dünyayı güneş etrafındaki yörüngesinde takip edebilecek bir konumda olsaydık ve yükseğe oturup tam kuzey kutbunun tepesinden baksaydık, kutbun her 22-23.000 yılda yavaşça bir daire çizdiğini görürdük. Eğer hayali bir cam küreden güney kutbuna baksaydık, onun 180 derece faz farkıyla aynı daireyi çizdiğini görürdük. Eksenin bu kendi etrafındaki dönüşüne eksen presesyonu denir ve dönüp duran bütün topaçlar bunu yapabilir.

Bu presesyonun Dünya’ya etkisi, Dünya’nın yörüngenin değişik kısımlarında
Güneş’e gösterdiği yüzünde yavaşça değişiklik olmasıdır. Presesyon eğilme açısını değiştirmez, sadece eğimin yönünü değiştirir. Sonuç olarak, gelecek 11.000 yılda, 21 Haziran, Avrupa’da ve kuzey Amerika’da kışın ortası ve Avustralya’da yazın ortası olacak. Bu yavaş dans için süslü bir tabir
“ekinoksların presesyonu”dur.

Günümüzde, Kuzey Yarımküre, Dünya’nın Güneş’e en uzak olduğu yerde yazı yaşıyor. Güney Yarımküre de, Dünya’nın Güneş’e en yakın olduğu yerde yazı yaşıyor. Böylece bugünkü presesyon Kuzey Yarımküre’de buzlanmayı teşvik ediyor. Yaklaşık 20.000 yıl önce son büyük Buzul Çağı’nda benzer bir durum vardı, ama diğer iki devrenin pozisyonu ibrenin buzullaşmadan yana olmasını sağladı. Yaklaşık 11.000 yıl önce yazlar Kuzey Yarımküre’de daha sıcaktı, bu nedenle kutuplardaki buzlar daha çabuk eridi.

Milankovitch devreleri, böylece birbirinden zaman açısından bağımsız üç zarif ve görkemli danstan oluşur. Bunlar yeryüzü ikliminde öngörülebilir
değişikliklere yol açar. Son 20 yılda jeologlar ve okyanusbilimciler buzulların
erime ve donmalarının geçmişteki aşamaları ve değişikliklerini dolaylı olmayan yollarla ölçebilecekleri yöntemler geliştirdi. Bu ölçümler hassaslaştıkça, geçmiş 2 milyon yılda buzulların ilerleyip gerilemelerini öngörmekte, Milankovitch’in modeline daha iyi uyar hale geldiler.

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
  #26  
Alt 15-07-2008, 02:03
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Buzul Çagı'nın Sıgınma Bölgeleri

Buzul Çagı'nın Sıgınma Bölgeleri
22.000 – 19.000 yıl önce

Afrika’daki insanlar, tıpkı ataları gibi, geçen 2 milyar yıldaki her büyük soğumada büyük sıkıntı çektiler. Sahra, bütün kuzey Afrika’yı kaplayacak
ölçüde genişledi. Kalahari Çölü güneybatı Afrika’nın büyük kısmına yayıldı; kuru, ağaçsız otlaklar kıtanın Sahra’nın güneyindeki bölümünün büyük kısmını kapladı. Orta ve batı Afrika’nın büyük yağmur ormanları ekvatoryal orta Afrika’daki küçük adalara ve batı Afrika’da Gine kıyılarına çekildi. Kurak savanların yeniden yayılması, doğu Afrika’daki insanları güney Afrika’dakilerden ayırdı. Toplayıcı-avcılara, sadece adalarla birlikte kuru otlakların yanındaki çalılık sığınma bölgeleri kalmıştı.

Buzdan kaleler yapmakta Kuzey ve orta Avrupa’nın, Amerika’yla birlikte liderliği ele aldığı göz önünde bulundurulursa, anatomik açıdan modern insanlara ne olduğunu sorabiliriz. Hepsi oraları terk mi etti, yoksa öldüler mi ve sonradan Ortadoğu’dan gelen yeni bir grup yerlerini mi aldı? Kuzenlerimiz Neanderthaller zaten Son Buzul Çağı’ndan (LGM) 10.000 yıl önce ortadan kaybolmuştu. Arkeolojik kayıtlar bize Buzul Çağı öncesi Avrupalılar’ın orada yaşadıklarını söylüyor ama, Afrika’da olduğu gibi, onlar da güney tarafında üç belki de dört ılımlı kuşağa sıkıştı. Ayrıca genetik izler de bize bu Buzul Çağı sığınma bölgelerinin kökenleri ve insanlarının niteliği hakkında birçok şey anlatıyor, ama bunun arka planını çizmek için öncelikle arkeolojik kayıtlara gitmemiz lazım.

Kuzey Avrupa’nın büyük kısmında LGM boyunca kimse yaşamıyordu. Avrupa’nın Paleolitik insanlarının çekildikleri güney Avrupa’da üç ana sığınma bölgesi vardı. Batıdan doğuya bu alanların ilki, Pireneler’in iki yanında Bask bölgesinde, Fransa’nın ve İspanya’nın (Fransız köyü Solutre’den ismini almış) Solutrean kültürünün taş “yaprak uçları” ile karakterize olmuş birer kısmından oluşuyordu. Bu güneybatı sığınak bölgesi belki de teknolojisini kuzeybatı Avrupa’dan alıp, -kültürleri genel olarak Epi-Gravettian olarak adlandırılan- diğer sığınma yerlerinden kültürel açıdan ayrılıyordu.

İkinci sığınma yeri İtalya’ydı, az çok sürekli bir şekilde yerleşime açılmıştı.
Üçüncüsü, Karadeniz’in kuzeyinde iki büyük nehir Dinyeper ve Don ile tanımlanmış ve güney Avrupa’nın geri kalanından Karpat Dağları ile ayrılmış geniş bir alan olan Ukrayna’ydı ve burası LGM’de kısmen buzla kaplıydı. Orta Avrupa’da başka iki yerin daha LGM boyunca küçük çapta insan yerleşimine açık olduğu öne sürülüyor. Buralar Karpatlar’ın hemen güneyinde batı
Slovakya ve Karpatlar’ın hemen doğusunda Karadeniz’in kuzeybatı kıyısında Moldova’nın Dinyester Nehri Havzası.

Doğu Avrupa yerleşim bölgeleri, Geç Paleolitik mamut kültürünün son filizlenmesine ev sahipliği yaptılar. LGM en yüksek noktasına ulaştığında,
aktivitelerin odak noktası batı Slovakya’dan çıkıp çoğunlukla Moldova ve Ukrayna’ya ama ayrıca güne ye, Macaristan’a yöneldi. Ama özellikle büyük soğukluk süresince doğu Avrupa’daki sürekli insan yerleşiminin -ve hatta yayılmasının- en iyi kayıtlarını Ukrayna’da ve daha kuzeyde Dinyeper ve Don Nehirleri’nin kuzeyinde Rusya düzlüğünde buluyoruz.


Kuzey Asya buz içinde

Himalayalar’da bir buz şapkası oluştu ve çöller LGM boyunca bu dağlarda 40. paralele ve güneyde orta Asya’da yayıldı. Orta Asya’nın güneyindeki halklar her ne kadar tamamen ortadan yok olmasa da, büyük oranda azalmıştı - en azından Tibet’te. Bu durum, güney, doğu ve güneydoğu Asya’yı orta ve kuzey Avrasya’dan önemli ölçüde ayırdı, ama bu orta bölgelerde ve kuzeyde hayatın durduğu anlamına gelmiyor. LGM boyunca sürekli donmuş vaziyetteki sınırlar (permafrostlar) 50. paralele kadar indi. Bu sınırtlar tundralardaki insan yerleşimini engelleyemedi. Hatta LGM’de permafrost çizgisinin kuzeyinde insan aktivitesine dair kanıtlar vardı, özellikle Rusya düzlüklerinde ve kuzeydoğuda Sibirya’da Talitskogo’da. Güney Sibirya’nın avcı-toplayıcıları kendi özel Siberya kültürünü geliştirerek sürekli olarak bazı yerleşmeleri, özellikle Yenisey Nehri’ndeki Afontova Gora’yı mesken tuttular.

Tundra steplerinin ve orman steplerinin dar arazileri, büyük otoburlar
konusunda zengindi, Rusya Ovası’ndan kuzeydoğu Sibirya’ya doğru doğu taraflarına sıkışmış durumdaydı. Aşırı sert iklim koşullarına rağmen, buna uyum sağlayabilen avcılar için zengin av olanakları vardı. Bu bölgelere dağılmış, tarihleri o dönem olarak tespit edilen arkeolojik yerleşmelerden toplanan kanıtlara bakılırsa avlandılar da.

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
  #27  
Alt 15-07-2008, 02:05
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Genetik devamlılık ve Son Buzul Çagı

Genetik devamlılık ve Son Buzul Çagı

Buzlar etrafı ele geçirdiği zaman insanların ne yaptıkları hakkında, çıkarılan kültürel tablodan ziyade, insanların yok oluşu ve göçleri konusunda -gerçek anlamıyla nereden geldikleri ve nereye gittikleri hakkında- genetik kayıtlar bize daha fazla şey anlatabilir mi?

Genetik izler o zamana ait arkeolojik kayıtlara oldukça iyi uyabilir ve uyuyor da, ayrıca Avrupalılar’ın köklerine dair daha geçerli ve genel bir şey anlatıyor: Modern Avrupalı kolların yüzde 80’i gerçekte Buzul Çağı’ndan önce Avrupa’da hazır bulunan atalardan türemiştir.

Doğudan kuzey ve batı Avrupa’ya yayılmış olan önemli bir Avrupalı maternal klan HV, belki de 33.000 yıl önce en erken Geç Paleolitik’in başlangıcını haber veriyor. HV klanı şimdi geniş bir alana yayılmış ve hatta neredeyse eşit olarak Avrupa’da dağılmıştır. H bunların hepsinin en ortak koludur. Bu her zaman böyle değildi ve H klanının muhtemelen Bask bölgesinde doğmuş spesifik kız kardeşi V, bunun neden her zaman böyle olmadığını bize anlatıyor. Arkeoloji, Buzul Çağı’nın hüküm sürdüğü zamanlarda Bask bölgesinin güneybatı sığınak alanının kuzeybatı Avrupa’nın halkları ve kültürlerini nasıl kendisine sürüklediğini gösteriyor. Batı Avrupa İtalya’dan dağlarla ayrıldığına göre, Buzul Çağı’ndan sonraki tersine gidişte, insanlar Bask bölgesinden yeniden çıkarak, Atlantik kıyısı boyunca kuzeye yayıldı diye tahmin edebiliriz. En yüksek orana, çeşitliliğe ve en fazla eskiliğe Bask bölgesinde sahip olan maternal altgrup V’nin Buzul Çağı sonrası yayılımının bıraktığı tablo budur. Kuzeye gittikçe bu grubun oranı düşmektedir ve İtalya’da oldukça düşük oranlarda bulunur. LGM’den sonra V, Bask bölgesinde kısa sürede yükseldi. Pre-V atanın tarihi LGM’den çok uzun süre, 26.000 yıl önce olarak bulundu. Pre-V grup, doğulu kökleriyle uyumlu olarak, hâlâ Balkanlar’ın ta doğusunda ve Trans-kafkasya’da bulunmaktadır. V’nin Buzul Çağı sonrası yayılması bile (batıda 16.300 yıl) bu senaryoya uyuyor. Aynı model, doğudan kuzey Avrupa’ya göç eden ve kuzey ve batı Avrupa’yı mesken tutan Y kromozom izi Ruslan’da da görülüyor. Bugünkü resmin gösterdiğine göre, Ruslan maksimum oranına yüzde 90’la İspanya Bask bölgesinde ulaştı. Daha sonraki en yüksek orana batı ve kuzey Avrupa’da rastlanıyor.

Öte yandan Alpler tarafından üst sınırı çizilen İtalya, kuzey halkları için bir sığınma bölgesinden ziyade LGM’den daha önce de var olan Akdenizli halkın sürekli kaldığı bir yerdi. Bu durum, bölgede bulunan varlığını sürdürmeyi başarmış buzulöncesi mtDNA kollarının yüksek (üçte birden fazla) oranıyla belli olmuştur. Bu örneklerden görüyoruz ki, sığınma bölgeleri, LGM süresince bu kuşaklarda doğan kolların dramatik yayılmalarıyla ve ayrıca buzul öncesi dönemden kalan varlığını sürdürmeyi başarmış kolların yüksek oranda bulunmasıyla karakterize olmuştur. Son örnek şüphesiz Ukrayna’daki bir sığınma bölgesinin içerdikleridir, arkeoloji tarafından öngörüldüğü gibi, buradaki buzul öncesi maternal kolların yüzde 31’i korunmuştur. Biraz daha az tatmin edici bir örnek, buzul öncesi kolların yüzde 24-26’sını elinde tutan güneydoğu Avrupa ve Balkanlar olarak görülebilir.

Yüzde 20-34 arasında bir oranda modern Avrupalı mtDNA kollarının LGM öncesinden kaldığı kesindir, ama bu, bugün bulunan geride kalan kolların Avrupa’ya LGM sonrasında dışarıdan girdikleri anlamına gelmemektedir.Hayır, onların çoğu yereldi. Bugün modern Avrupalı dallar içinde, yüzde 55’inin kökeni o döneme, yani Buzul Çağı’nın hemen sonrasına (Son Geç Paleolitik)dayanıyor ama bunlar, V hablogrubu gibi, muhtemelen daha önce var olan Avrupalı kollardan geliyor ve insanların buzul sonrası sığınma bölgelerinden yeniden yayılmalarının -bir başka tabirle, eski bir stoktan yeniden avlanmalarının- bir işareti. Yakındoğu’dan Avrupa’ya Neolitik Dönem boyunca (8000 yıl önceden itibaren) gerçekleşen asıl yakın tarihli göç, belki de modern kolların sadece yüzde 15’ini etkilemiştir.

Güneydoğu Avrupa bölgesinin genetik oluşumu konusunda yakın geçmişteki ilgi çekici bir keşif Romanya’daki Y kromozom izleriyle ilgilidir. Karpat Dağları Buzul Çağı boyunca donmuştur ve böylece güneydoğu Avrupa ve Karadeniz sınırındaki bölgeler arasında etkili, zorlu bir bariyer oluşmuştur. Bu bariyer Romanya’yı yukarıdan aşağı ikiye bölmektedir. Buzları olmadan,Karpatlar’ın bugün aşılmaz bir fiziksel bariyer oluşturduğu pek söylenemez, ama hâlâ keskin bir genetik sınır çizmektedir. Nitekim kuzeydoğu Avrupa ve Ukrayna’nın karakteristik özelliğini taşıyan Y kromozom izleri Karpatlar’ın doğusunda yüksek oranda bulunurken, Karpatlar’ın batısında daha çok orta Avrupa’nın karakteristik özelliği olan işaretçiler bulunmuştur. Ama bu mikro-bölgesel sınır, doğu Avrupa’nın ana Y kolu M17’nin büyük egemenliğiyle karanlıkta kalmıştır. M17, buzulöncesi dönemde Doğu Gravettian kültürünün doğudan girişini karakterize etmektedir. Bu kol, doğu Avrupa’da -Polonya’dan başlayıp,Slovakya ve Macaristan üzerinden Ukrayna’ya kadar- oldukça yüksek bir oranda bulunmuştur. M17 hâlâ Balkanlar’ın Slav halkları arasında yüksek oranda bulunur, bu da Balkanlar’da Buzul Çağı süresince sığınma bölgelerinin bulunduğu savını destekleyebilir.

Bir kez daha kuzey Asya’da, genetik kayıtlar bize anlatıyor ki, sürekli donmuş durumdaki sınırların dayanıklı avcıları, LGM öncesinden kalan eski maternal dallarının bir kısmını korudu ve buzlar çözüldükten sonra bazı altgruplar yayılmaya başladılar. MtDNA kolları A, C ve Z, kuzey Asya’nın karakteristik özelliğidir. D, daha güneye,Çin’e yayılmıştır. Bu kollardan A, birçok M ve N dallarında olduğu gibi, LGM öncesinden bu yana oldukça başarılı bir şekilde hayatta kalabilmiştir. Sonra, D, A, C ve sonunda Z dallarının varyasyonlarının yeniden yayılmasından önce, yani yaklaşık 17.000 yıl öncesine kadar 10.000 yıllık bir boşluk vardı.

Kuzey ve orta Asya’nın genetik yapısı, arkeolojiden bekleyebileceklerimizi doğrulamıştır. Hava soğuduğunda, mamut steplerinin avcıları dizi halinde çekildiler ve hava yeniden ısındığında geri dönüp yeniden yayıldılar. En merak uyandıran soru, dış görünümlerinin, fiziklerinin neye benzedikleri ve bugün en yakın soydaşlarının kim olduklarıdır? Mongoloidler neden ve ne zaman Asya’nın ve Amerika kıtalarının büyük kısmında dominant hale geldiler? Genetik hikâye bize arkeolojik kayıtlardan çıkarılamayacak bir şey anlatıyor mu?

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
  #28  
Alt 15-07-2008, 02:05
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Dünya çapındaki sığınma bölgeleri

Dünya çapındaki sığınma bölgeleri

Batıdan doğuya: Moldova, Mezhirich, Afontava Gora, Diuktai, Old Crow ve Bluefish Mağaraları ve The Queen Charlotte Adaları.

Paternal ve maternal genetik soyağaçlarının olağanüstü bölgesel özgüllüklerinin bugün hâlâ devam ediyor oluşu, eski çağlardaki göçlerin izini sürmeyi olanaklı kılar. Bu özellikler sayesinde görüyoruz ki, insanlar Eski Dünya’ya yayılırken, vardıkları yerlerde kalma eğilimindeydiler ve çoğunlukla yeni gelenlerle kaynaşmadan yaşayabildiler. Ancak bu tutuculuğu, son büyük Buzul Çağı büyük ölçüde zedeledi. Kuzey Yarımküre’de, Eski ve Yeni Dünya’nın geniş alanları, buz, buzul göller ve kutup çölleri nedeniyle yaşamaya uygun değildi. Kuzey Avrasya’nın hayatta kalmakta bir hayli başarılı olan önceki avcı-toplayıcılarının, coğrafya ve iklim şartları tarafından belirlenen birkaç seçeneği vardı. Denizler, dağlar ve bozkırla çevrili Avrupa Yarımadası’nda yaşamak için tek seçenek, güney iklim kuşağındaki Akdeniz ve Karadeniz kıyılarına yerleşmekti. Son Buzul Çağı’ndan sonra, sığınmacı grupların pek çoğunun sayıları artmış ve daha geniş bir alana yayılmışlardı; çoğunlukla geldikleri yerlere geri döndüler.

Asya’nın kuzeyi ve ortası otlaklarla çevriliydi ve bu otlaklarda büyük otçul hayvan sürüleri dolaşıyordu. İklimin soğuması ve kuraklık, Üst Palaeotik avcı-toplayıcıları yüksek bozkırlardan çeşitli yönlere doğru, daha sıcak ve ılıman bölgelere gitmeye zorladı. Bu bölgeler arasında, Ukrayna’nın batısı, Çin’in güneyi ve doğusu, Japonya, Kore, kuzeydoğu Sibirya vardı. Asya’nın büyük nehirleri, her zaman olduğu gibi göç yollarını belirlemiş olmalı, ancak trafiğin yönü bu sefer nehir boyunca güneye doğruydu. Son Buzul Çağı’nda bozkırlardaki Üst Palaeotik avcı kültürlerinin Pasifik kıyılarına göçünün arkeolojik kanıtları, başka yerlerde de görülmesine karşın en iyi Japonya’da gözlenir. Deniz seviyesi düştükçe güney ve güneydoğu Asya’da geniş kıta sahanlıkları, yerleşime açıldı. Son Buzul Çağı sırasındaki geniş güneydoğu Asya bölgesindeki nüfus artışının ne kadarının yerli halktan, ne kadarının kuzeyden gelen sığınmacılardan kaynaklandığı net değildir. Ancak genetik ve dental kanıtlar ilkinin ağır bastığını göstermektedir

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
  #29  
Alt 15-07-2008, 02:06
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Devam eden Genetik Çeşitlilik

Devam eden Genetik Çeşitlilik
19.000 – 15.000 yıl önce

Dünya üzerinde, Toba’dan sonra, modern insanı etkilemiş olan en dramatik iklimsel olay, 18.000 yıl önceki Son Büyük Buzul Çağı (LGM) idi. İronik olan, kuzey Amerika’nın kuzey yarısının kapıları iklim yüzünden kapanırken, buzulun güneyinde, buz koridorunun kapanmasından önce içinden geçen grupların güneye doğru yola devam etmesiydi. Bu gruplar güney Amerika’dan geçerken kültürel ve genetik bir çeşitlenme yaşadı.

Kuzey Yarımküre’deki büyük alanlar buz tabakalarıyla kaplanmıştı ve tropik bölgelerin çoğu savana dönüşmüştü. Aynı zamanda, deniz seviyeleri bugünden çok daha aşağıdaydı,kara parçaları çok daha genişti. Güneydoğu Asya’daki Sunda gibi kıtaya yakın büyüklükte kara parçaları oluşmaktaydı.

Buzul genişledikçe, insan nüfusu az sayıdaki nispeten uygun yaşam alanlarına uyum sağladı. Bütün bir Avrasya kara parçasının kuzeyindeki buzullar ile güneyindeki çöller arasında, Alaska’nın buzullarının oluşturduğu “çıkmaz sokak”tan Fransa’nın güneyine kadar, verimli otlaklar ve stepler oluştu. Bu bölgeler, zengin mevsimlik otlaklarıyla, mamutlar, bizonlar, atlar ve rengeyiklerinden oluşan büyük hayvan sürülerinin beslenmesi için elverişliydi. Bunlar Paleolitik Çağ avcıları için önemli besin kaynaklarıydı.

Boynuz uzunluğu 1,5 metreyi aşan dev bizonlar, “asteroitler” olarak tanımlanan büyük kunduzlar, develer, tembel hayvanlar, erkek Amerikan
geyikleri, iki tür yabani manda, farklı büyüklüklerde ama genellikle aslan boyutunda kediler, mastadonlar ve üç değişik türde mamutlar gibi canlıların yaşamlarını sürdürmek için ihtiyaç duydukları verimli ortamların çoğunun kuzey Amerika’da ortaya çıkmış olduğu sanılmaktadır. Bu hayvanların nesillerinin tükenmesinde (atlar da yok olmuş, ama Kolomb’un izinden giden Avrupalılar tarafından yeniden Yeni Dünya’ya dahil edilmişlerdi), iklimsel ve çevresel değişikliklerin mi, yoksa insan unsurunun mu daha etkili olduğu tartışma konusudur.

Avrasya’nın güneyindeki geniş bölgeye yayılan mamut stepleri, Sahra’nın bazı parçaları, Yakındoğu, Hindistan ve hatta Nil gibi bölgeler, kuraklık yüzünden, nüfusu zorlayacak biçimde neredeyse çoraklaşmaya başlamıştı. Benzer koşullar Avustralya için de geçerliydi. Murray Nehri boyunca bulunan mezarlardaki işaretlerin Nil boyunca keşfedilenlerle koşutluğu bunu göstermektedir.

Afrika için Son Buzul Çağı, diğer bir büyük çöl ve nüfus patlaması anlamına geldi. Avrupa’da ise insanlar, sığınak sayılabilecek güneydeki az sayıda alana (Bask ülkeleri, İtalya ve Balkanlar ile doğu Avrupa’da Ukrayna’ya doğru) çekilmişlerdi. Arkeologlarca ortaya çıkarılan batı ve orta Avrupa’daki nüfus patlaması, genetik bulgularla da desteklenmiştir. Arkeolojinin geleneksel bir açıklaması, Paleolitik avcı-toplayıcılardan arta kalanların yerlerini, geçmiş 10.000 yıl içerisinde Anadolu’daki ve doğu Akdeniz’deki çiftçilerin aldığı şeklindeydi. Buna karşın genetik, en modern Avrupalı paternal ve maternal gen kollarının, zaten Neolitik Dönem’den önce güneydeki sığınaklarla yeniden genişlemiş Avrupa’daki Paleolitik ataların kollarından türediğini ortaya koymuştur.

Son Büyük Buzul Çağ’ın Asya’daki etkileri hakkında çok daha az bilgi bulunmaktadır. Bazı fikirler, daha önceden Yüksek Paleolitik mamut avcılarının yaşadığı engin Orta Asya steplerinin, neredeyse bütünüyle terk edilmiş olduğu yönündedir. Arkeoloji, güney Sibirya’da “büyük donma” yaklaşırken, insan yerleşiminin başladığı en az bir sığınılacak bölge bulunduğunu açığa çıkarmıştır. Hayatta kalan genetik çizgiler bize, hiç olmazsa bazı insanların bu sığınak bölgelerde en kötü soğukları atlattığını söylemektedir.

Bazıları kalmış olsa da, diğerlerinin, hâlâ şansları varken steplerin giderek artan soğuğundan kaçmayı denediklerinden emin olabiliriz. Güneye doğru kaçışın Akdeniz ve Suriye Çölü tarafından sınırlandırıldığı Avrupa’dan farklı olarak, Orta ve kuzey Asya’da daha ılıman iklimlere doğru kaçış için çeşitli uygun rotalar mevcuttu: Batıda doğu Avrupa’ya, kuzeydoğuda Beringia ve Amerika’ya, doğuda Japonya ve Kore’ye, güneydoğuda güney Çin ve güneydoğu Asya’ya olmak üzere birkaç farklı kaçış güzergâhı oluşmuştur. Sonuncusunun en cazip yol olduğu söylenebilir; çünkü diğerlerinden farklı olarak, yaşanabilir alanlar, buzun yayılmasıyla daralmamakta, aksine deniz seviyesinin düşmesi sayesinde artmaktaydı.

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
  #30  
Alt 15-07-2008, 02:07
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Kıyıdan Göç mü ?

Kıyıdan Göç mü ?
15.000 – 12.500 yıl önce

İnsanoğlunun kıyıdan göç yolculuğu tezi karşısına çıkarılan bugüne kadarki birincil sav arkeolojik kanıt eksikliğiydi. Beck bir yandan “Yerleşim yerlerine ait veri yok” derken, şunu da ekliyordu: “Tabii ki deniz seviyesinin yükselmiş olması, yerleşim yerlerinin hepsi değilse bile pek çoğunun şu anda sular altında olduğu anlamına gelir.” Özellikle insanlığın erken çağlarındaki denizcilik yeteneği ve kıyı yerleşimlerinin önemi üzerine yazan Erlandson şunları öylüyordu: “Böyle bir şeyin olduğunu henüz kanıtlayamadık. Ama kıta içi yolculuk teorisini destekleyici arkeolojik kanıt da yok. Bu durum o döneme ilişkin bir şanssızlıktır.” Erlandson kıyı yolculuğu tartışmalarına ilişkin şunu da ekledi: “Çok az verinin olması rahatsızlık verici. Ama tam da böyle olması, konuyu özellikle çekici kılıyor.”

“Kesin olan tek şey, Beringia’yı aşan yolculuğun tek bir gruba ait olmadığı, daha karmaşık bir göçün gerçekleşmiş olduğudur” diyen Beck, şunu da ekliyor: “Farklı dönemlerde değişik rotalarda bir göçün gerçekleşmiş olması kuvvetle muhtemeldir.”

İlk mtDNA sonuçları, Amerikalı ve İtalyan genetikbilimciler Douglas Wallace, Antonio Torroni ve çalışma arkadaşlarına, Amerindler’in 20.000 yıl önce ve Alaska’da Na-Dene dilini konuşanların da 6.000-10.000 yıl önce kuzeybatı sahillerine ulaştığını gösterdi. Torroni ve Wallace daha sonra, mtDNA tiplerinin Amerika’nın kolonizasyonu sırasında kıtada var olduğunu gösterdi. Bu çalışma, 24 ayrı etnik gruptan 527 Amerikan yerlisinden, 10 ayrı etnik gruptan 404 Sibiryalı’dan ve 106 doğu Asyalı’dan alınan örnekler üzerinde yapılan yüksek çözünürlüklü analizlere dayanıyor.

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 10:46 .