Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Bilim > Diğer Bilimler > Arkeoloji

 
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
Prev önceki Mesaj   sonraki Mesaj Next
  #7  
Alt 13-06-2011, 11:30
Laqrma - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Laqrma Laqrma isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 04 Apr 2008
Mesajlar: 46
Standart

Ben teşekkür ederim Neva, bilgilenmeye-öğrenmeye çalışan insanın hali bir başka oluyor : )

En son Ölüm ve Din olgusunu açıklamaya çalışmıştık, Ölüm ve Ruh olgusu ile devam edecektik.


Ölüm ve Ruh:

Ruh kavramının bir icat olduğunu önceki kısımda belirtmiştik. Bütün icatların bir gereksinimden doğduğu varsayımıyla hareket ettiğimizde ise karşımıza şu soru çıkmaktadır.

İnsanoğlu ruh kavramına neden gereksinmiştir?

Bu soru en eski felsefecilerden beri sorulmakta ve farklı bilim dallarından araştırmacılar bu soruyu yanıtlamaya çalışmaktadırlar. Genelde bütün araştırmacıların üzerinde birleştiği bir nitelik olarak ruh tasarımı, insanoğlunun uyku ile uyanıklığı birbirine karıştırmasından doğmuştur. Uyku sırasında gördüğü düşleri anlamlandırmaya çalışma gereksinimi ruhun icat edilmesine yol açmış olabilir. Düşlerin anlamlandırılması çabasıyla aslında anlatılmak istenen rüya yorumu değil, sadece düş ile gerçeklik arasındaki farkın algılanamaması nedeniyle yaşadığı bu deneyimin insan için ne anlama geldiğidir.

Bu konuda farklı bir yaklaşımı Jan Assmann getirmektedir. Assmann ruh kavramının bellekle olan ilişkisine vurgu yapar. Ölenlerin, geride kalanların anısında yaşamaya devam etmesi, yani belleklerde bu insanlarla ilgili bilgilerin bilişsel olarak algılanma biçimi, belki de ölenlerin kendi güçleri ile doğal olarak varlıklarını sürdürdükleri gibi anlaşılmış olabilir diyerek belleğin konuyla bağlantısını belirtmektedir. Bu konuda kısa bir fikir yürütme yaparak, ölülerin anılması geriye yönelik olarak, anımsama ve ileriye yönelik olarak anımsanma biçiminde kendini gösterdiğini söyleyebiliriz. Bu da bize insanoğlunun neden ölüsünü gömdüğünü ve neden ruh kavramını icat etme gereği duyduğunu açıklamak açısından bir taban oluşturur.

Ölülerin geriye dönük olarak anılması, ilk, doğal ve evrensel biçimdir. Bu uygulamada, grubun ölüleri ile birlikte yaşadığını, onların anılarını ilerleyen zamanda canlı tuttuğunu ve böylelikle topluluğun, kendi birlik ve bütünlüğünün, ölenleri de kapsayan bir görüntü içinde olduğu söylenebilir. Böylelikle dinlerin temel niteliklerinden ikincisi ve üçüncüsünün, yani topluluktaki bazı kişilerin doğa ötesi ile ilişki kurabileceğine olan inanç ile ritüellerin doğru ve uygun zamanda yapılmasının doğada yaratacağı değişiklik, toplumun birliği ve bütünlüğünün neden ölenleri de kapsaması gerektiğini bize açıklar. Ayrıca, tarihte geriye baktığımızda özellikle de tarihöncesi çağlarda yaşayanlar için yapılan yorumlar, incelenen tarihöncesi grup ile ölüler ve atalar arasındaki ilişkinin oldukça etkili bir görünüm sergilediği yönündedir.

Konuya geleceğe yönelik baktığımızda ise kendini unutulmaz kılma ve ün sahibi olma biçimleri olan eser bırakma ve isim yapma çabasının olması bizi şaşırtmamalıdır. Çünkü fark edebiliriz ki bu çabanın ardında her zaman bir karşılıklılık ilkesi yatar: Çünkü insan ancak atalarına gösterdiği kadar sadakat bekleyebilir ardında kalanlardan.

Bu açıklamalardan sonra, ruh olgusunu anlayabilmemiz için yapmamız gereken bir şey daha kalıyor.

O da, öncelikle insanoğlunun sosyal ve doğal tarih zekalarının entegre olduğu yerde ortaya çıktığı düşünülen Antropomorfik Düşünce'nin, yani doğadaki her şeye insansı nitelikler yükleyerek onların davranışlarını ya da duruşlarını anlamlandırma çabası içindeki ilk insanların dünyasını anlamamız gerekliliği.

Günümüzden yaklaşık 40.000 yıl önce, insanın farklı akıllarının arasındaki duvarların yıkılmaya başlamasıyla ortaya çıkan kültürel patlamanın bir sonucu olarak doğan Antropomorfik Düşünce sayesinde insanoğlu, önce doğadaki cansız maddelere sonra doğadaki yağmur, rüzgar vb. gibi olaylara insansı karakterler yüklerken, bunun gittikçe uykuda görülen düşlerde gidilen yerlerin ve gördüğü nesnelerin gerçeklikle karıştırılması, yani bellekle ilgili yanılgılar sonucu buralara gerçekten gittiğini düşünmesi nedeniyle, bedenden çıkıp ortalıkta dolaşan bir can tasarımını ortaya çıkarmış olabilir. İşte bu bedenden çıkıp dolaşan can tasarımı, insan yaşarken/uykudayken ruhun bedene tekrar dönmesi ile sonuçlanırken; insan ölüp bedeni çürüdüğünde serbest kalır düşüncesini de yaratmış olabilir.

Burada minik bir ara verip ruh sözcüğünün etimolojisine bakalım.

Öncelikle Türkçe'de kullanılan "ruh" sözcüğü Arapça'da "uçucu gaz" anlamına gelmektedir. Türkçe'de zaman zaman ruhun karşılığı gibi kullanılan ancak daha farklı bir olguya işaret eden "tin" sözcüğü ise antik Yunan felsefesinde "pneuma", Latince'de "spiritus" sözcükleriyle karşılanmaktadır. Ruhun karşılığı ise Yunanca'da "psykhe", Latince'de "anima" olarak kullanılır. Burada birbirinden farklı iki kavramla karşılaşırız. Bu kavramlardan birincisi yani ruh bir canlılık ilkesini temsil ederken, tin düşünme ilkesini temsil eder. Bu tanımlara göre de bir hayvan sadece ruhlu, bir insan ise hem tinli hem de ruhlu bir varlık olarak ortaya çıkmaktadır.

Felsefi anlamda iki farklı kavramı işaret eden ruh ve tin sözcükleri, aslında bütün dillerde semantik açıdan ortak bir kökenden gelmektedir. Bu da soluk ya da Arapça'daki karşılığıyla nefes (can) sözcüğüdür. Japonca'da "tama" sözcüğü ile karşılık bulan bu tanım bedende olmasına rağmen ondan bağımsız olarak serbestçe dolaşan bir "can" tasarımıdır. Almanca'da "seele" ve İngilizce'deki "soul" da keza Gotça "yelli, rüzgarlı hava, fırtına" anlamına gelen "saivala" sözcüğünden türemiştir. Bunun yanı sıra Fince tinin karşılığı olan "henki" hava ve rüzgar anlamına da gelmekte, aynı şekilde İngilizce'de hayalet anlamına gelen "ghost" ile Almanca'da yine tin anlamına gelen "geist" sözcükleri de Flamanca hava anlamına gelen "gaz" sözcüğünden türemişlerdir. İbranice'de ruh anlamına kullanılan "eloah" ki "allah" sözcüğünün de kökenidir, yine soluk anlamına gelmekte, Yunanca'dan bütün dillere dağılan atmosfer sözcüğü ise Sanskritçe ruh anlamına gelen "atma/n" sözcüğünden türemiştir.

Mezopotamya uygarlıklarına baktığımızda da aynı ilişkiyi görebiliriz. Sümerce'de Ma.mú düş tanrısı anlamına gelmekteyken, özellikle ‘hafif rüzgar' anlamına gelen Akkadca Ziqîqu; ölülerin ‘hayaletinin' kararsızlığını belirtmek için de kullanılan bir terimdir; yani bu, ölülerin ölümden sonra dönüştükleri o uçucu, ele gelmez, etten kemikten sıyrılmış "suret"lerini belirtir. Anadolu'dan verilecek en iyi örnekse Hititçe'de ruh için kullanılan ve nefes anlamına da gelen ištanzana- sözcügü ile Akkadça'dan geçen ve yine nefes ya da soluk anlamına gelen NAPİŠTU'dur.

Bu örnekleri daha da uzatabiliriz ama biz şimdilik burada keselim.

Bütün bunların yanında tüm dillerde ölümle ilgili olarak ortak bir deyim vardır: "son nefesini vermek." Bunun, ruhun solukla ilişkilendirilmesi düşüncesinin, ölüm olayının gözlemlenmesi sonucu fark edilen bir nitelik olarak kendini gösterdiğini söyleyebiliriz. Bu nitelik, ölü insanda ya da hayvanda solunumun durması, yani nefes almıyor olmasıdır.

Ruhun solukla olan ilişkisi, nefes alıp vermenin zaman zaman tanrısal bir olay olduğu şeklinde bir tasarımın ortaya çıktığını da göstermektedir. Özellikle Hıristiyan mitolojisinde Meryem'in tanrısal bir solukla İsa'ya hamile kaldığına olan inanç, soluğun insanlar açısından nasıl algılandığının en önemli göstergesidir. Burada asıl anlatılmak istenenin Meryem'in kirletilmeden, dokunulmadan hamile kaldığı olmasına karşın, kullanılan metaforun neden bakış, göz veya bir başka dolaylı yol değil de soluk olduğu sorusuna verilecek yanıt, yine soluğun, solunumun tanrısallığı olgusuyla açıklanmak zorundadır.

Aynı şekilde Mezopotamya uygarlıklarının ölümü, tıpkı Yahudiler gibi, son nefesin verilişi olarak gördüklerini, bu nefesin tanrılar tarafından belirsiz bir süre için insana verildiğini düşündüklerini ve bütün yaşam boyunca alınıp verildikten sonra son kez verildiğini kabul ettiklerini Bottero'ya dayanarak söyleyebiliriz. Dolayısıyla ruh kavramını bütün dillerde ifade eden sözcüklerin soluk, rüzgar, yel ya da gaz sözcüklerinden köken almış olmasını şimdi daha iyi anlayabiliriz.

Genel olarak tekrarlarsak, görüldüğü gibi ruh kavramının her zaman uçucu havayla ya da solukla ilgili olduğu varsayılmıştır. Bu da ruhun istediği zaman bedenden çıkıp dolaşabildiği düşüncesini geliştiren insanoğlu için gayet uygun bir tasarımdır. Bu bize, ölümden sonra bazı kişiler için neden ayin düzenlendiğini, bir ritüel dahilinde bu kişilerin mezarlarına bazı hediyelerin ve günlük kullanım nesnelerinin neden bırakıldığını açıklar. Önceden de belirttiğimiz gibi topluluk içindeki bazı bireylerin doğaüstü nitelikleri olduğuna inanılmaktaydı. Bu kişiler, büyük ihtimalle doğal tarih zekaları sayesinde çevreden edindikleri bilgi ve deneyimler sonucu diğer insanlardan bilgi açısından belki bir miktar farklılaşmışlardı.

Günümüzde animist inançlara sahip toplulukları inceleyen etnolog ve antropologlar, genelde şaman olarak adlandırılan bu kişilerin ister düşlerinde isterse de doğada varolan bazı halusinojen bitkiler ve hiperventilasyon (Hiperventilasyon, çok sık soluk alıp vererek karbondioksit basıncının azalması, akcigerlerdeki peteklerde oksijenin çoğalması ve dolayısıyla kandaki oksijen oranının artması ile ortaya çıkan ve baş dönmesi, titreme ve baygınlıkla sonuçlanan biyolojik olaydır. Halen birçok mitolojik kültürlü toplumda şaman ya da büyücüler tarafından uygulanmaktadır.) tekniği sayesinde farklı deneyimler yaşadıklarına olan inancın topluluğun diğer bireylerinde de olduğunu belirtmektedir. Böyle farklı bilgi ve deneyime sahip bu kişilerin öldüklerinde topluluk tarafından aslında ölmediği ve dini ideolojilerin ikinci temel özelliğine göre farklı bir boyuta geçtiği şeklinde bir düşünce geliştirmiş olmaları son derece akla yatkındır. İşte bu kişilerin ruhları ya da diğer anlamıyla düşünsel bir ilke olarak tinleri; inanışa göre öldükten sonra serbestçe ortada dolaşabilmekte, istediği yere gitmekte ve istediği kişinin içine girerek ona iyilik ya da kötülük verebilmektedir. Bu nedenle de bu tinlerin kötülüklerinden kurtulmak, onların iyi edici gücünün devamını sağlamak için ölülerinin ardından belirli ritüeller gerçekleştirmek ya da mezarlarına hediye ve günlük kullanım eşyalarını yerleştirmek geleneği ortaya çıkmıştır.

Son olarak tanrı kavramını açıklamaya çalışıp konuyu bitireceğim.

'Okuyan Çocuk'
Alıntı ile Cevapla
 

Önerilen Siteler


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Tarihi veriler ışığında Rum Suresi korelmis İslam 26 11-06-2017 10:22
Ezvac-ı Tahirat (temiz eşler) Olgusu anti-dindar İslam 93 10-11-2016 14:06
Tarihsel Gerçekler Işığında Çağrı Filmi -Belgesel Video (Sitemizin çalışmasıdır) Cem Multimedya 217 22-05-2014 14:13
Evrim Olgusu ve Yaratılış Masalı diamat İslam 206 18-04-2011 22:09
bırgun nasıl dın olgusu bırılerıne hızmet etmek için orta... salyasümük İslam 4 15-10-2006 05:49

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 18:39 .