
25-03-2026, 07:44
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Bulunduğu yer: amerika birlesik devletleri
Mesajlar: 1.069
|
|
Teizm ve Ateizme Elestirilerim
teizm ile baslamak istiyorum. bunlar benim genel okumalarim sonucunda vardigim bazi goruslerimdir. teizm derken, genel olarak incil-tevrat baglamindaki inanclilari --hristiyanlik ve yahudilik---belirtmek istedim. cunku diger inanclar hakkinda bilgim yok. ustelik her teist ayni goruse sahip degildir ve bu yuzden sadece assagidaki bakis acisina sahip olanlari elestiriyorum. bunlar yargi degildir; kisisel goruslerimdir.
teizme elestirim
1. teizm bilinmeyen noktalarda bir aciklama sundugunu iddia eder, ama burada temel bir sorun var. tanri kavrami cogu zaman ici doldurulmamis, belirsiz bir kavram olarak kullaniliyor. mesela ruh deniyor, ama bu ruh nedir, nasil var olur, neyle etkilesime girer, nasil bir yapisi vardir gibi sorularin net bir cevabi yok. yani kavram var ama icerigi net degil. bu yuzden de gercek anlamda bir aciklama sunmuyor, sadece bir etiket gibi kullaniliyor. ben de ciksa ve desem ki, bu evreni gorunmeyen baska bir guc yaratti ama bu gucun ne oldugunu, nasil isledigini, hangi kurallara gore hareket ettigini hic aciklamasam, bu da ayni sekilde bir iddia olurdu. burada asil mesele su: bilinmeyeni, yine bilinmeyen bir kavramla degistirmek. bu durumun kulturler arasi farkliliklarda da cok net goruldugunu dusunuyorum. mesela bazi afrika kabilelerinde ruh kavrami sadece insanla sinirli degil, agaclarin, nehirlerin, hayvanlarin hatta daglarin bile ruhu olduguna inaniliyor. insanlar bu ruhlarla iletisim kurmaya calisiyor, rituller yapiyor, kurbanlar sunuyor. benzer sekilde guney amerika'daki bazi yerli topluluklarda da doganin her unsuruna bir ruh atfediliyor. ama baska bir kulture baktiginda, ruh kavrami tamamen farkli sekilde tanimlaniyor, bazen tek ve soyut bir varlik olarak, bazen de atalarin ruhu olarak. yani ayni kavram, farkli toplumlarda tamamen farkli anlamlar tasiyor. bu da su soruyu ortaya cikariyor: eger ruh gercekten nesnel bir gerceklik olsaydi, neden bu kadar farkli sekillerde ortaya cikiyor? neden her toplum kendi ihtiyacina, korkularina ve yasam bicimine gore bu kavrami yeniden sekillendiriyor? mesela tarimla ugrasan toplumlarda bereket ve doga ile ilgili ruhlar daha on plandayken, savasci toplumlarda koruyucu ve guc veren ruhlar daha baskin oluyor. ayni sey tanri kavrami icin de gecerli. insanlar kendi psikolojilerine, kulturlerine ve deneyimlerine gore farkli tanri tasavvurlari olusturuyor. biri merhametli bir tanri dusunurken, digeri cezalandirici bir tanri hayal ediyor, bir baskasi ise tamamen soyut bir enerji olarak yorumluyor. bu kadar cesitlilik oldugu bir yerde, ortada tek ve net bir gerceklikten cok, insan zihninin urettigi bir kavram oldugu daha guclu bir ihtimal gibi gorunuyor. dolayisiyla tanri yapti demek, aslinda aciklama gibi gorunen ama ici doldurulmadigi icin ne oldugu belli degil. bu ne? ruh? kim yarattı? ruh..
2. tanri kavraminin tarihsel gelisimine baktigimizda ise bu durum daha da net hale gelir. cunku tanri fikri zaman icinde sabit kalmamis, surekli degismis ve cesitlenmistir. eski toplumlara baktigimizda, tanrilar genellikle doga olaylariyla birebir iliskilidir. mesela mezopotamyada yagmur ve bereket icin enlil, tarim ve uretkenlik icin inanna gibi tanrilar vardir. misirda nil nehri hayatin kaynagi oldugu icin hapi gibi tanrilar ortaya cikmistir. yunan mitolojisinde zeus simsek ve gok gurultusunu kontrol ederken, poseidon denizleri yonetir. iskandinav kulturunde thor gok gurultusu ve guc ile iliskilendirilir. hindistan'da indra yine yagmur ve gok ile baglantilidir. yani farkli cografyalarda, farkli isimlerle ama benzer ihtiyaclara cevap veren tanrilar goruyoruz. bu aslinda cok acik bir sekilde sunu gosterir: insanlar anlamadiklari ve kontrol edemedikleri doga olaylarini bir iradeye baglayarak anlamlandirmaya calismis. zamanla toplumlar buyudukce ve daha karmasik hale geldikce, bu tanri anlayislari da degismeye baslamis. farkli kabileler ve topluluklar bir araya geldikce, kendi tanrilarini da birlikte getirmisler. bazen bu tanrilar birlestirilmis, bazen iclerinden biri daha ustun konuma getirilmis. mesela eski semitik toplumlarda el gibi daha genel bir tanri anlayisi varken, zamanla yehova gibi daha spesifik ve baskin bir tanri fikri ortaya cikiyor. ayni sekilde roma imparatorlugunda farkli tanrilar bir arada var olurken, daha sonra tek tanrili dinlerin yayilmasiyla bu yapi degisiyor. yani burada bir gecis var: cok tanriciliktan daha tekil ve daha soyut bir tanri anlayisina dogru bir gecis. en sonunda ise tanri kavrami tamamen soyutlasiyor. artik sadece yagmuru yagdiran ya da savasi kazandiran bir guc degil, tum evreni yaratan ve yoneten tek bir varlik olarak dusunuluyor. ama burada dikkat edilmesi gereken sey su: bu degisim, insan toplumlarinin gelisimiyle paralel ilerliyor. insanlarin bilgi duzeyi arttikca, yasadiklari dunya genisledikce ve dusunce sistemleri degistikce, tanri anlayisi da buna uyum sagliyor. yani disaridan baktigimizda, degisen sey sadece tanri fikrinin kendisi degil, onu ureten insan zihni ve kulturudur. bu yuzden tanri kavramini sabit, degismez ve en bastan beri ayni olan bir gerceklik olarak almak zorlasir. aksine, tarihsel olarak izlenebilen bir gelisim, bir degisim ve bir cesitlenme goruyoruz. evrim goruyoruz.
3. teistlerin onemli bir kismi yaratilisci bir bakis acisina sahip ve bu bakis acisi bugunun bilimsel ve tarihsel bilgisiyle acikca catisiyor. acik konusmak gerekirse, dunyanin 6-7 bin yasinda olduguna inanmak ya da adem ve havva anlatisini tarihsel bir olay gibi kabul etmek, bugunun verileri karsisinda savunulabilir bir pozisyon degil. bunlar artik bilimsel gelisme karsisinda cope atilmasi gereken goruslerdir. cunku elimizde birbirini bagimsiz sekilde destekleyen cok sayida kanit var. jeoloji katmanlari, radyometrik tarihlendirme yontemleri, volkanik kayalarin olcumu bize dunyanin yaklasik 4.5 milyar yil yasinda oldugunu gosteriyor. fosil kayitlari sadece tekil canlilari degil, bu canlilarin zaman icinde nasil degistigini, hangi turlerin birbirine donustugunu ve hangilerinin yok oldugunu sistemli sekilde ortaya koyuyor. genetik de mesela öyle. o da insan ile diger primatlar arasindaki dna benzerligi olsun, ortak bir atadan geldigimizi olsun cok guclu bir sekilde gosteriyor. mesela insanin evrimi bir anda ortaya cikmis bir olay degil, uzun ve kademeli bir surec. afrika'daki rift vadisi gibi bolgelerde milyonlarca yil once meydana gelen cografi kirilmalar var, bunlar yasam alanlarini degistirdi. ormanlik alanlar azalirken, bazi turler acik savanlara cikmak zorunda kaldi. bu yeni kosullar, iki ayak uzerinde yurume avantajini ortaya cikardi, ellerin serbest kalmasi alet kullanimini gelistirdi ve zamanla beyin hacminde artisa yol acti. australopithecus'tan homo habilis'e, oradan homo erectus'a ve nihayetinde homo sapiens'e uzanan bu surec, sadece teorik bir anlatim degil, somut fosillerle, iskelet yapilariyla ve genetik verilerle desteklenen bir gerceklik. buna ragmen tum bu verileri yok sayip, binlerce yil once yazilmis metinleri birebir tarihsel gerceklik olarak kabul etmek, artik sadece bilgi eksikligiyle aciklanabilecek bir durum degil. bu, mevcut kanitlari bilincli sekilde reddetmek anlamina gelir. bilimsel aciklama acik, tutarli ve test edilebilirken, yaratilisci anlatilar ne test edilebilir ne de alternatif bir kanit sunabilir. bu yuzden burada bir denge ya da orta yol yok. biri kanita dayali, surekli kendini duzelten ve gelistiren bir aciklama, digeri ise bu kanitlara ragmen surdurulen bir inanc.
4. bir diger mesele de kutsal kitaplarin guvenilirligi. bunu da acik acik konusmak gerekiyor. mesela Tekvin kitabini dusunelim. teistlerin buyuk bir kismi dunyanin ve insanin cok kisa bir gecmise sahip oldugunu savunur, ortalama 6-7 bin yil, hadi yuvarlayalim 10 bin yil diyelim. simdi basit bir soru soralim: bu anlatilar ne zaman yazildi? tarihsel olarak baktigimizda, yahudilerin babile surgunu donemi var, yani yaklasik 2300-2500 yil once. akademik calismalar da bu metinlerin bu donem civarinda ya da biraz sonrasinda kaleme alindigini gosteriyor. yani ortada su var: eger insanlik 10 bin yil once basladiysa, bu hikayeler ilk kez 4-5 bin yil sonra yaziya geciriliyor. bu aradaki binlerce yil ne oldu? bu bilgiyi kim korudu? nasil korudu? diyelim ki sozlu kulturle aktarildi. bu da sorunu cozmez, tam tersine buyutur. cunku sozlu aktarim zaten dogasi geregi degisir, sekillenir, eklenir, cikarilir. bugun bile bir hikaye iki uc kisi arasinda bile degisiyorken, binlerce yil boyunca ayni sekilde korunmus oldugunu nasil iddia edebiliriz? kim 5 bin yil boyunca bu hikayeyi birebir ayni sekilde anlatti? hangi mekanizma bunu garanti altina aldi? buna dair elimizde hicbir somut kanit yok. ustune ustluk, farkli toplumlarda benzer yaratilis hikayelerinin oldugunu da biliyoruz. mezopotamya mitolojilerinde, gilgamesh destaninda ya da diger eski anlatilarda da benzer temalar var. bu da su ihtimali guclendiriyor: bu hikayeler, belirli bir tarihsel donemde, belirli kulturel etkiler altinda sekillenmis olabilir. yani burada yine ayni noktaya geliyoruz. bu metinleri dogrudan tarihsel gerceklik gibi almak icin elimizde yeterli kanit yok. aksine, eldeki veriler bu anlatilarin gec donemde derlenmis, sekillenmis ve yaziya gecirilmis oldugunu gosteriyor. aradaki binlerce yillik bosluk ise doldurulamiyor. bu yuzden bu hikayelerin mutlak dogru oldugunu iddia etmek, tarihsel ve bilimsel acidan ciddi sorunlar tasiyor.
5. bir diger mesele de su tek tanri iddiasi. teistler diyor ki tek bir tanri vardir ve o da yehova. ama eski israil tarihine, arkeolojik bulgulara ve metinlerin kendi icine baktigimizda tablo bu kadar basit degil. bugun monoteizm diye bildigimiz sey, yani tek tanri inanci, israil toplumunda en basindan beri olan bir sey degil. ilk donemlerde daha cok monolatry dedigimiz bir durum var. yani insanlar kendi tanrilarina baglilar ama diger tanrilarin varligini tamamen reddetmiyorlar, sadece kendi tanrilarini daha ustun goruyorlar. mesela eski metinlerde baal, el gibi isimler sadece komsu kulturlerde degil, israil toplumunun icinde de geciyor. hatta bazi arkeolojik yazitlarda yehova ile birlikte asherah gibi bir figurin anildigina dair bulgular var. bu da baslangicta tek ve mutlak bir tanri anlayisindan ziyade, daha karmasik ve cok katmanli bir inanc. daha sonra metinlere baktigimizda, bu gecis surecini acikca gorebiliyoruz. mesela eski ahitte bazi yerlerde baska tanrilarin varligi ima edilirken, daha gec donem metinlerinde bu durum sert bir sekilde reddedilmeye baslaniyor. Yesaya kitabinda acik acik ben rabim ve benden baskasi yok, benden baska tanri yoktur gibi ifadeler goruyoruz (Yesaya 45:5 gibi bolumler). bu tarz vurgular aslinda bize suyu gosteriyor: artik sadece kendi tanrini ustun gormek degil, diger tum tanri anlayislarini reddeden daha katı bir monoteizm insa ediliyor. yani burada sadece teolojik bir iddia degil, ayni zamanda bir donusum var. once cok tanrili ya da cok katmanli bir inanc yapisi varken, zamanla tek ve mutlak bir tanri anlayisi yerlesiyor. bu degisim sadece dini bir mesele de degil. ayni zamanda toplumsal ve politik bir surec. toplum merkezilestikce, tek bir otorite fikri daha cazip hale geliyor. nasil ki siyasi yapida tek bir merkez olusuyorsa, inanc sisteminde de tek bir tanri fikri gucleniyor. farkli tanrilar ve yerel inanc pratikleri zamanla bastiriliyor, standart bir inanc sistemi olusturuluyor. yani yehova figuru, tarihsel surec icinde giderek daha merkezi ve mutlak bir konuma getiriliyor. tum bunlara disaridan baktigimizda gordugumuz sey su: tek tanri inanci bir anda ortaya cikmis sabit bir gerceklik degil, tarih icinde sekillenmis, degismis ve guclendirilmis bir inanc yapisi. once farkli tanrilarla birlikte var olan bir anlayis, zamanla digerlerini dislayan tekil bir yapıya donusuyor. bu da su soruyu doguruyor: eger bu inanc tarih icinde evriliyorsa, farkli asamalardan geciyorsa ve belirli kosullarda sekilleniyorsa, o zaman bunu nasil tamamen degismez ve mutlak bir gerceklik olarak kabul edecegiz?
6. bir diger mevzu ise kutsal kitabin icerigi, anlatimi ve yer yer akil disi gorunen kisimlari. bunu soylerken disaridan bakip yorum yapmiyorum, aksine bu metni hayatim boyunca defalarca okumus birisi olarak soyluyorum. yani kac kere basindan sonuna okudugumu ben bile hatirlamiyorum. okudukca fark ettigim sey su oldu: anlatilanlarin buyuk kismi aslinda narrative, yani hikaye anlatimi. insanlar var, onlarin konusmalari var, tartismalari var, savaslari var, korkulari, caresizlikleri, kiskaclari, duygusal cikislari var. yani tamamen insana ait olan ne varsa, oldugu gibi yansitilmis. bu metinlerde gordugumuz sey, tanrinin dogrudan konusmasindan cok, insanlarin birbirleriyle olan etkilesimi. mesela bircok bolumde insanlar konusuyor, tartisiyor, kararlar aliyor, hata yapiyor, pisman oluyor. bu, aslinda tarihsel bir toplulugun durumunu yansitan bir anlatim. evet, Isaiah gibi bazi kitaplarda tanrinin dogrudan konustugu kisimlar oldugu soylenir. ama butune baktigimizda, bu kisimlar oldukca sinirli. bible dedigimiz metnin buyuk cogunlugu, yahudi toplumunun yasadigi olaylari, krizleri, savaslari, surgunleri, ic tartismalarini ve inanc arayisini anlatir. yani bu metinler daha cok bir toplulugun tarihsel ve kulturel deneyimlerinin yaziya gecirilmis halidir. tanrinin sozlerini icermiyor. bu noktada sunu sorayim: eger bu metinler buyuk olcude insanlarin konusmalarini, yorumlarini ve deneyimlerini iceriyorsa, bunlari nasil dogrudan tanrinin sozu olarak kabul edecegiz? binlerce yil once kimligi belirsiz insanlarin yazdigi, insanlarin yorumladigi ve insanlarin duygularini yansitan bir metni, mutlak ve hatasiz ilahi bir mesaj olarak almak ciddi bir problem ortaya cikarir. cunku insanin oldugu yerde hata, yanilgi ve yorum farki da vardir. bu yuzden bu metinleri dogrudan tanrinin birebir sozu olarak degil, belirli bir tarihsel donemde yasamis insanlarin dunya anlayisini yansitan metinler olarak okumak daha tutarli gorunuyor.
bu altinci noktaya bir de ek paragraf yapmak istiyorum. bir de metnin icindeki acikca akil disi ya da hikaye oldugu belli olan kisimlara bakmak gerekiyor diye dusunuyorum. mesela en bilinen orneklerden biri, yilanin konusmasi, degil mi. Tekvin 3 bolumunde yilanin Havva ile konustugu, onu ikna ettigi anlatilir. yani bir hayvanin bilincli sekilde konusmasi ve insanla tartismaya girmesi gibi bir durum var. benzer sekilde, bu hikayenin devaminda tum insanligin Adem ve Havva yuzunden lanetlendigini goruyoruz. yani iki kisinin yaptigi bir eylemden dolayi tum insanligin sorumlu tutulmasi gibi ciddi bir problem ortaya cikiyor. bir baska ornek, Sayilar 22 bolumunde geciyor. burada bir esegin konustugu anlatiliyor. esek sahibine donup bana neden vuruyorsun diye soruyor. bu da yine dogal gerceklikle bagdasmayan, masalsi anlatimlar. ayni sekilde Hakimler kitabinda Simson'un tek basina yuzlerce hatta binlerce adami oldurdugu anlatiliyor (Hakimler 15:15 gibi bolumler). bu tarz anlatilar, tarihsel ya da fiziksel gerceklikten cok, destansi ya da mitolojik bir anlatimi andiriyor. bu ornekler cogaltilabilir. ama genel tabloya baktigimizda sunu goruyoruz: kutsal kitap, icinde cok sayida sembolik, abartili ya da dogrudan hikaye formunda anlatilar var. bu da metnin butununun dogrudan literal, yani birebir gerceklik olarak alinmasini problemli hale getiriyor. cunku eger bu kisimlar acikca sembolik ya da hikaye ise, o zaman diger kisimlarin hangisinin gercek, hangisinin yorum oldugunu nasil ayirt edecegiz? bu soru cevapsiz kaliyor.
7. bir diger mesele de insanin yaratilis amaci ve buna bagli olarak ortaya konulan bazi inanc sistemleri. mesela deniyor ki insan tanriya tapsin diye yaratildi. simdi durup dusunmek gerekiyor: boyle bir amac ne kadar tutarli? yani her seyin ustunde, sonsuz guce sahip bir varlik dusunuyorsun, ama ayni zamanda kucuk kucuk insanlar yaratiyor ve onlardan kendisine tapmalarini, onu yuceltmelerini bekliyor. bu acikca insan merkezli bir dusunce. cunku bu beklenti aslinda insana ait. insanlar takdir edilmek ister, ovulmek ister, kabul gormek ister. ayni psikolojiyi alip tanriya yuklediginde, ortaya boyle bir tanri modeli cikiyor. bu durum farkli kulturlerde de cok net goruluyor. mesela eski mezopotamyada insanlar tanrilarini yatistirmak icin kurbanlar sunuyordu, cunku tanrilarin kizabilecegine ve felaket getirebilecegine inaniyorlardi. azteklerde insanlar tanrilarin gucunu devam ettirmek icin insan kurbanlari veriyordu. eski yunan toplumunda tanrilarin memnun edilmesi icin sunular yapiliyor, aksi halde tanrilarin gazabindan korkuluyordu. hatta daha yakin donemlerde bile insanlar dua, adak ve ritullerle tanriyi memnun etmeye calisiyor. yani tanri, neredeyse insan gibi dusunen, kizan, memnun olan, ilgi bekleyen bir varlik olarak tasavvur ediliyor. bu da bize sunu gosteriyor: insanlar kendi duygu ve beklentilerini tanriya yansitiyor.
ayni problem ceza anlayisinda da ortaya cikiyor. mesela cehennem fikri. dusun, bu dunyada belki 50-60 yil yasiyorsun, belki daha az. bu kisa sure icinde yaptiklarin yuzunden, olumden sonra sonsuza kadar cezalandiriliyorsun. sonsuz bir iskence, sonsuz bir karanlik, sonsuz bir aci. burada cok ciddi bir orantisizlik var. sinirli bir hayat, sonsuz bir ceza ile karsilik buluyor. bu sadece modern dusunce acisindan degil, temel adalet anlayisi acisindan da problemli. mesela bir insan 20 yil hata yapmis olsa bile, bu hatanin karsiligi sonsuz bir ceza olabilir mi? bu, ceza kavraminin kendi mantigiyla bile uyusmaz. orta cag avrupasinda insanlar cehennem korkusuyla kontrol ediliyordu, gunah kavrami uzerinden toplumsal duzen saglanmaya calisiliyordu. benzer sekilde farkli kulturlerde de tanrilarin cezalandirici yonleri on plana cikartilarak insanlar belirli davranislara yonlendiriliyordu. yani bu anlatilar sadece metafizik bir gerceklikten ziyade, ayni zamanda toplumsal kontrol araci gibi de islev goruyor. bu noktada felsefi olarak da benzer elestiriler yapilmis. mesela Feuerbach gibi dusunenler, tanri fikrinin aslinda insanin kendi ozelliklerini dissallastirmasi oldugunu soyluyor. yani insan kendi icindeki iyilik, guc, adalet, sevgi gibi kavramlari alip, bunlari daha buyuk ve kusursuz bir varliga yukluyor. sonra da bu varligi disarida gercek bir sey gibi kabul ediyor. bu bakis acisina gore tanri, insanin kendisinin idealize edilmis bir yansimasidir. bu nedenle tanri anlayisinin toplumdan topluma degismesi de sasirtici degildir. cunku insanlar degistikce, onlarin tanri anlayislari da degisir. burada tekrar ayni sonuca geliyoruz: bu fikirler, insanin kendi psikolojisi, korkulari, beklentileri ve toplumsal ihtiyaclariyla yakindan baglantili. bu yuzden bunlari mutlak ve degismez gercekler olarak almak yerine, insan zihninin ve kulturunun urettigi kavramlar olarak degerlendirmek daha tutarli gorunuyor.
bu ornekler uzatilabilir, yazmak istedigim baska ornekler de var ama zaman kisitli oldugu icin bu kadarini ifade edebildim. sanirim teizm elestirimi burada bitirecegim ve sonraki yazimda ateizm elestirimi yapacagim. Sizin katkiniz, sorunuz, eleştiriniz olursa, buyrun okumaktan memnun olurum.
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
|

25-03-2026, 08:51
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Bulunduğu yer: amerika birlesik devletleri
Mesajlar: 1.069
|
|
Andrew´isimli üyeden Alıntı
4. bir diger mesele de kutsal kitaplarin guvenilirligi. bunu da acik acik konusmak gerekiyor. mesela Tekvin kitabini dusunelim. teistlerin buyuk bir kismi dunyanin ve insanin cok kisa bir gecmise sahip oldugunu savunur, ortalama 6-7 bin yil, hadi yuvarlayalim 10 bin yil diyelim. simdi basit bir soru soralim: bu anlatilar ne zaman yazildi? tarihsel olarak baktigimizda, yahudilerin babile surgunu donemi var, yani yaklasik 2300-2500 yil once. akademik calismalar da bu metinlerin bu donem civarinda ya da biraz sonrasinda kaleme alindigini gosteriyor. yani ortada su var: eger insanlik 10 bin yil once basladiysa, bu hikayeler ilk kez 4-5 bin yil sonra yaziya geciriliyor. bu aradaki binlerce yil ne oldu? bu bilgiyi kim korudu? nasil korudu? diyelim ki sozlu kulturle aktarildi. bu da sorunu cozmez, tam tersine buyutur. cunku sozlu aktarim zaten dogasi geregi degisir, sekillenir, eklenir, cikarilir. bugun bile bir hikaye iki uc kisi arasinda bile degisiyorken, binlerce yil boyunca ayni sekilde korunmus oldugunu nasil iddia edebiliriz? kim 5 bin yil boyunca bu hikayeyi birebir ayni sekilde anlatti? hangi mekanizma bunu garanti altina aldi? buna dair elimizde hicbir somut kanit yok. ustune ustluk, farkli toplumlarda benzer yaratilis hikayelerinin oldugunu da biliyoruz. mezopotamya mitolojilerinde, gilgamesh destaninda ya da diger eski anlatilarda da benzer temalar var. bu da su ihtimali guclendiriyor: bu hikayeler, belirli bir tarihsel donemde, belirli kulturel etkiler altinda sekillenmis olabilir. yani burada yine ayni noktaya geliyoruz. bu metinleri dogrudan tarihsel gerceklik gibi almak icin elimizde yeterli kanit yok. aksine, eldeki veriler bu anlatilarin gec donemde derlenmis, sekillenmis ve yaziya gecirilmis oldugunu gosteriyor. aradaki binlerce yillik bosluk ise doldurulamiyor. bu yuzden bu hikayelerin mutlak dogru oldugunu iddia etmek, tarihsel ve bilimsel acidan ciddi sorunlar tasiyor.
|
yaziyi bastan sona okuyunca bu noktaya bir ekleme yapma geregi duydum. burada 4. maddeye iliskin genelde vahiy kavrami devreye sokularak bir savunma yapiliyor. yani deniyor ki, bu anlatilar insanlar tarafindan korunmadi, ilahi sekilde aktarildi ya da daha sonra yazilirken ilahi olarak duzeltildi. ama bu aciklama aslinda sorunu cozmuyor, sadece baska bir belirsizlige tasiyor. cunku ortada bunu destekleyen bagimsiz, nesnel bir kanit yok. tamamen inanilmasi beklenen bir iddia var. bu noktada sunu dusunmek gerekiyor: eger bir sey yuzlerce, hatta binlerce yil boyunca hic degismeden korunmussa, bunun nasil oldugunu gosteren somut bir surec olmali. kim bu aktarimi yapti, nasil yapti, hangi kosullarda yapti? bunlara dair net bir cevap yok. sadece boyle olduguna inanilmasi isteniyor. ama bu, aciklama degil, inanc. ve burada ciddi bir tutarsizlik da ortaya cikiyor. ayni iddiayi baska bir din ortaya koydugunda hemen sorgulaniyor, hatta reddediliyor, alaya aliniyor. ama ayni durum kendi inanci icin gecerli oldugunda bu sorgulama ortadan kalkiyor. bu acikca cifte standarttir. eger bir iddia kanitsizsa, bu herkes icin kanitsizdir. simdi metnin kendisini de dusunelim. mesela incilde filimon gibi bolumlere bakildiginda, ortada cok net sekilde bir insanin baska bir insana yazdigi mektup goruluyor. pavlus birine yaziyor, belirli kisilerden bahsediyor, selamlar iletiyor, gelecegini soyluyor, gundelik meseleleri konusuyor. bu nasil ilahi bir metin oluyor? ayni durum diger mektuplar icin de gecerli. romalilar, korintliler, efesliler… hepsinde belirli topluluklara yazilmis, belirli sorunlara cevap veren, tamamen insani bir dil var. kalemi oynatan insan, yazan insan, soyleyen insan. simdi burada su soruyu sormak zorundayiz: bunu nereden bilecegiz ki bu tanri tarafindan yazdirildi? hangi noktada bu yazi ilahi oluyor? buna dair elimizde nesnel bir kriter yok. kanit var mi kanit? sadece inan deniyor. bu da yine article of faith dedigimiz seye giriyor. yani ortada kanit yok, ama kabul etmen bekleniyor. efendim ne oldu? tanri tarafindan yazdirildi? hadi ya, nereden bilecegiz?
simdi is daha da ileri gidiyor, inanc olarak kalsa, belki tamam deriz de, baska bir boyutu da var olayin. bu ayni zamanda bir zorunluluk haline getiriliyor. inanacaksin, yoksa cehenneme gidersin deniyor. sen bilirsin deniyor ama aba altindan da sonsuz iskence tehtidi gosteriliyor. yani ortada kaniti olmayan bir iddia var, ama buna inanman bekleniyor ve inanmazsan sonsuz bir ceza ile tehdit ediliyorsun. bu artik bilgi meselesi degil, acikca psikolojik bir baski mekanizmasi.
denilebilir ki efendim, incilde arkeolojik kanitlar var, bu yuzden anlatilanlarin da dogru oldugunu kabul edebiliriz. ama bu acikca hatali bir cikarimdir. cunku bir metinde yer isimlerinin, kisi isimlerinin ya da unvanlarin dogru olmasi, o metindeki tum anlatilarin da dogru oldugu anlamina gelmez. mesela incilde Galilee, Roma gibi yerler geciyor, Pontius Pilatus gibi tarihsel bir yonetici geciyor; bunlarin tarihsel olarak dogru olmasi gayet normal, zaten bu metinler belli bir cografyada ve belli bir donemde yaziliyor. ama bu sadece bize sunu gosterir: bu metinler gercek bir tarihsel baglam icinde ortaya cikmis. bundan fazlasini kanitlamaz. ayni sekilde galilee golu gercek bir yerdir, ama bu Isa'nin bu golun uzerinde yurudugunu kanitlamaz; yeriko sehri gercekten var olmus olabilir, ama bu onun duvarlarinin mucizevi sekilde yikildigini gostermeye yetmez. burada cok temel bir mantik hatasi yapiliyor: dogrulanabilir seylerle dogrulanamayan iddialar ayni kefeye konuluyor. bu hatayi daha net gormek icin homeros ornegine bakalim mesela. Homeros'un anlattigi Iliada ve Odysseia tamamen uydurma degil; iclerinde gercek cografyalar, gercek yerler ve muhtemelen tarihsel seyler var. mesela troya'nin varligi arkeolojik olarak ortaya konmustur, yani bu anlatilarin tamamen hayal urunu olmadigini biliyoruz. ama buradan kalkip Iliada'daki her seyin gercek oldugunu kim iddia eder? kimse cikip da Achilles'in yari tanri oldugunu, annesinin onu olumsuz hale getirdigini ya da tanrilarin savasa birebir mudahale ettigini tarihsel bir gerceklik olarak kabul etmez. ayni sekilde Odysseia'da deniz yolculuklari, adalar belki gercege dayanabilir; ama tek gozlu devler, buyuler, insanlari domuza ceviren karakterler ya da tanrilarin fiziksel mudahaleleri acikca mitolojik unsurlardir. yani burada herkes su ayrimi yapar: bir metnin icinde gercek unsurlar olabilir, ama bu, anlatilan her seyin gercek oldugu anlamina gelmez. tam olarak ayni hatayi burada yapiyoruz; kismen dogru olan seylerden yola cikarak, cok daha buyuk ve kanitsiz iddialari da dogru kabul etmeye calisiyoruz.
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
|

01-08-2026, 12:12
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Bulunduğu yer: amerika birlesik devletleri
Mesajlar: 1.069
|
|
Bu baslikta oncelikle teisme yonelik kendimce elestirilerimde bulundum. Fakat ateizme yonelik elestirimi ifade etmedim. O yonde de fikrimi okumak isteyen ve fikir alisverisinde bulunma istegi olan var mi? —ki anlatilanlarin cok onemli oldugunu iddia etmiyorum; emek anlaminda soyluyorum— Kimsenin okumadigi, umursamadigi ve ..takmadigi bir konu icin, bes alti saatimi —yazarak— harcamak istemem sonucta. Ben yukaridaki yaziyi belki bes saatte felan yazdim, kimse yorum yada elestiri ile bir katki sunmadi..simdi devam etsem kendi kendime mi yaziyor olucam, onu kestiremedim icin soruyorum.
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
|

01-08-2026, 18:52
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 06 Apr 2006
Mesajlar: 13.676
|
|
Ateizm, aidiyet unsuruna dayandırılabilir bir çeşit ideolojik örgütlenme modeli taşımaz, o sebeple de eleştiri ancak temel yaklaşıma, fikri temele dair yapılabilir...Esasında temel fikir
"Gözlemi, verisi, kaynağı, dayanağı olmayana, kısaca tanımadığı(bağnaz teistlerin çarpırttığı gibi, "inkar" anlamında değil, tanı konmaması, tanımlanamaması) adına inanç geliştirmeme, duymama durumu"...
Bu yaklaşım nereye kadar eleştirilebilir ya da eleştirilmeli midir? Bu temel fikrin dışında kalan "ya varsa, ya öyleyse" gibi, spekülatif ve öncüle, ardıla kendi ilgisiz kriterlerini monte eden sorularla eleştirmek de, kişisel, ideolojik, subjektif olur. Örneğin "ya bir tanrı varsa?" gibi akıl ve mantığa da yatkın olmayan(tanımsız olanın dairliği de yoktur, o sebeple kıyası da yapılamaz) ve bilimsel de olmayan, kurgu-kuruntu sorular üzerinden de ateizm eleştirisi yapılamaz..
Yani kişi "temel fikri", "tanımlanamayan bir tanrı adına", "ya bir tanrı varsa" gibi bir kuruntuyu esas alarak eleştiremez(eleştiri olmaz). Bu soru, yaklaşım geneldir ve her an her şey veya konu hakkında "ya varsa", "ya öyleyse", "ya böyleyse" denebilir... Bu tarz yaklaşımlarla yapılan sözde eleştiri, teizmdir, eleştiren de teizme dahildir. Hatta "tanrı(?) bilinemez" demek dahi teizmden çıkamamak, teizm eksenindedir ve bu ifade kendisiyle çelişir-çürütür. "tanrı bilinemez = bilinen-tanımlanan, bilinemez" demektir, ama tanımlamak=tanımlayacak kadar da olsa bilmektir de).. Örneğin bana "ya bir tanrı varsa" diye sorulursa, bu benim için yanlış sorudur, çünkü tanrı dediği her ne ise tanımıyorum, tanımı, tanısı, elde verisi yok veya alternatifleri de bulunmuyor(örneğin "beyaz karga olabilir mi?" sorusu sorulabilir, çünkü karga bilinen bir kuştur)... Yani metaforla örneklersem, böyle bir soru 1000 yıl önce yaşadığı varsayılan bir insana, herhangi bir cep telefonu markasını sormak gibi...
hayır eğer burada kastedilen tanrı, insan uydurması olan ve isimler verilerek haklarında hayat hikayesi yazılan masal kahramanları ise, ne vardır, ne de yokturlar, masaldırlar... Ancak kişi, masal kahramanını masal dünyasından aşırtıp, nesnel gerçekliğe monte ediyor ve Zeus vardır ve herkes ona inanmalıdır diyorsa, işte burada konu ATEİZM ZEMİNİNDEN DE çıkar, daha genel bir zemine, yani felsefi bir zemine ulaşır ki, buradaki var-yok, SUBJEKTİF, İDEOLOJİK bir hal alır. Bu bağlamda, Zeus'a "var" demek veya "ya Zeus varsa?" gibi yaklaşımlar hatalı yaklaşımlar halini alır. Zeus'un masal kahramanı olduğu, elde herhangi bir tanımlama böylece kıyaslama yapacak hiç bir veri, gözlemin de olmadığı bilinciyle, Zeus yoktur(insan kurgusunda değil, gerçekte!) demek en doğru seçimdir, bilemeyiz de denemez, çünkü ele alınan iddia da Zeus öznel, subjektif olarak içeriklendirilmiş bir kurgudur...
Yani iddia edilen var-yok bir nesnel gerçeklik üzre mi, yoksa ideolojik bir kurgu, senaryo üzre mi? Örneğin "şu an A şehrinde 8 şiddetinde deprem oluyor" dersem, ama gerçekte olmuyor ise, bu ifadem = YALAN olur... Deprem gözlemlenebilir, bilinen bir doğa olayı olmasına rağmen, verili koşullarda(bilinen bir zaman, an, yer ihtiva eden) gerçekleşmezken, "deprem oluyor" demek, "ya oluyorsa" demek anlam ifade etmez... Kaldı ki; insan uydurması herhangi bir masal kahramanı tanrı adına konuşmak yalandan öteye gidebilsin... Kısaca bir tanrı adına konuşmak, yalandan başka bir anlam taşımıyor....
Kısaca yalan veya kuruntular üzerinden eleştiri olmaz, eleştiri, eleştirilenden objektif, somut verilere dayanmalı, kısaca objektif(nesnel) olmalıdır. Bu bağlamda elde olan-kalan "temel fikirdir" ve ancak fikri zeminde ve minvalinden saptırmadan değerlendirilebilir... "Ya tanrı varsa, ya öyleyse" gibi sorular, ateizmin muhatabı olmadığı gibi, eleştirinin de muhatabı olamaz, çünkü tanrı dediği her ne ise, ateizm açısından tanımsızdır(bir kıyası yapılamaz ki, ya varsa, yoksa üzerinden değerlendirilebilsin. Ya tanrı varsa sorusunu soran her kim ise; kendisi dogmatik bir inanca, kabule sahiptir ki, bu da eleştiriye gölge düşürür. Ya Tanrı varsa dediği an, bir tanrı tanımı yapmış oluyor, peki bunu nasıl yaptı? Bu haliyle, ateizmi eleştirmesi mümkün değildir, çünkü tanımsız bir kelimeye dair(örneğin Hatuhugu) ya varsa demiş oluyor, kısaca buna felsefi olarak safsata, gündelik dilde ise "saçmalamak" deriz, çünkü ateist o anda "o(tanrı) ne?" durumuna düşer, yani bu tarz yaklaşımlar hiç bir kriteri olmayan ve bir sonuca varmayacak olan sonsuz bir kısır döngüden başka bir şey değildir(her defasında "tanrı ne?" diye sorulur ve döngü başa döner..)... Sonuç olarak kişilerin tercihleri değişebilir, teizm veya eksenli tüm çeşitleri, insanları kitlesel olarak(sürü psikolojisiyle) şartlandırmış hatta daha ileri giderek korku, ödül-ceza gibi istismar yöntemleriyle de bağımlı, köle haline getirmiştir... Bu bağlamda eleştiri de, teizm zemininde olmamalıdır...
Sonuç: İsmine tanrı denen her ne ise, gözlemi, verisi, tanısı, tanımına sahip değiliz ve en önemlisi de insan iradesinden bağımsız kendini ortaya koyma durumuna sahip değil(herhangi bir kaya parçası dahi kendini kendisiyle* ortaya koyarken)... Bu halde kişi, "ya varsa, ya gizleniyorsa, ya saklanıyorsa" gibi kurgu, kuruntular üretiyorsa, bu kişiyi bağlar, ancak bu tarz yaklaşımlar bilimsel değil, şartlı refleks, dogmatik hem de felsefi-psikolojik arıza olabilirler(akıl, mantık dahili veya bilimsel olamaz, çünkü öncülde elde olan hiç bir veri yokken tanım yapmak akıl, mantıkla çelişir)...
* Burada kullanılan "kendini, kendisi" ifadesi, işaret edebilmek adınadır, "somut kendindelik" değil, "soyut kendindelik işareti" ifadesidir... Kısaca "şey ortadadır ve ortadalığı" herhangi bir insanın iradesine bağlı değildir, "formuna, kendine, kendini ortaya koyma" durumuna bağlıdır. Ve "şey" her daim ortadadır(ne olduğu, o an nerede olduğu da bağlayıcı değildir, "şey" ortadadır, değilse şey değildir.). Herhangi bir kaya dahi hiç bir iradeye bağlı olmaksızın ortadadır ve ortada olması için hiç bir iradeye, teoriye, inanca, kurguya gereksinimi bulunmaz...
Sonuç: Döner dolaşırız illa bir tanrıya inandırma yaklaşımının baskınlığına muhatap oluruz... Bu kısır, hatalı döngü de sonsuza kadar sürer ve bu tür döngüler akıl, mantık dışıdır, sürekli başa döner. İnsanlar inanmakta özgürdür ancak dogmatik inanç, sanrı veya kurgularını dayatmamaları gerekir. Bir ateiste tanrıdan bahsetmek, esasen saçmadır... Ne zaman tutarlı olur, gözleme, veriye dayalı bir tanısı yapılabildiğinde, işte o zaman da masal kahramanı tanrı namıma kurgulara, avukatlığına gerek yoktur ve öyle bir gözlem, veri bile alınıp, tanımlansa bu her ne ise bugüne kadar tanrı deyip uydurulanla zerre ilgisi olmayacaktır... O zamana kadar(sözde o zamana kadar, hayali) kişilere neden Zeus'a inanmadıklarını sormak saçmadır, öyleyse nesnel, objektif olan, tanımlanamayana, ortada olmayana inanmamaktır(ateizmin tercihi temel fikrinden dolayı, hem gerçekçi, hem objektif, hem akıl, mantık çerçevesinde hem de bilimseldir, tanısı olmayanın değil inancı, hakkındalığı bile söz konusu değildir, ki inancı olsun)
Sersemler akıllıların 7 yılda cevaplandıramayacağı soruları 1 günde sorarlar.
-------
Korku ve menfaat dalkavukluğa yol açar.
-------
İnsan korktuğuna ya da arzuladığına çok kolay inanır. La Fontaine
-------
Öküz tahta çıkarsa padişah olmaz, saray ahır olur. Çerkes Atasözü
-------
Akıllı bizi arayıp sormaz, aptal bacadan akar.
------
Su dağları kemirir, vadileri doldurur.
------
Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir.------
Hürriyet, başkalarına vermedikçe alamayacağımız tek şeydir. William Allen White ------ Belki söylendi herşey,/ belki de gece bekleniyor/ yazılsın diye aynı cümle. Tüm nedenleri yeryüzünün/ bir çakıltaşına takılıp kaldı. Esteban
------ Sıradan insan kendini evrenin merkezi yapmanın yolunu arar; bilge kişinin evreni onun merkezindedir. Lao Tzu
Konu spartacus tarafından (01-08-2026 Saat 20:12 ) değiştirilmiştir.
|

02-08-2026, 22:10
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Bulunduğu yer: amerika birlesik devletleri
Mesajlar: 1.069
|
|
1. "Ateizm, aidiyet unsuruna dayandirilabilir bir cesit ideolojik orgutlenme modeli tasimaz." cumlesine tam olarak karsi olmasam da, katilmadigim bir yonu var. Sebebi de su: aidiyet, gorusun kendisinden cok insana ait bir ozellik. Insanlar sadece dinler etrafinda degil; siyaset, ideolojiler, felsefi akimlar hatta spor takimlari etrafinda bile aidiyet gelistiriyor. Ateizm neden bunun disinda olsun? Kaldi ki bunun pratik ornekleri de var. Kendini ateist olarak tanimlayan insanlar dernekler, vakiflar, topluluklar kuruyor. Birlikte etkinlikler yapiyor, yayin cikariyor, konferans duzenliyor. Mesela American Atheists gibi felan. Bu insanlarin hepsinin ayni sekilde davrandigini soylemiyorum. Ama ateizmin etrafinda aidiyet olusmadigini soylemek de dogru degil. Sen bunun aksini iddia ediyorsun demiyorum, ateizmin kendisinde boyle bir orgutlenme, aidiyet yok diyorsun sanırım. Tamam, guzel, ben de aidiyetin, sadece bir dinin ya da ideolojinin ozelligi olmadigini; en kaba tabirle insanin ozelligi oldugunu soyluyorum. Ateizm de sonucta insanin ortaya koydugu bir dunya gorusu oldugu icin, 1. diger dunya gorusleri gibi etrafinda aidiyet olusturabilir, insanlar orgutlenebilir ve ortak calismalar yapabilir, 2. Tanri yok felsefi gorusu ---gelin ateistler toplanalim---icerigi tasimasa da, diger gorusler gibi aidiyet olusturur ve bu yonelimden izole degildir. Ateizm insan düşüncesidir ve insana aittir ve insana ait olan ne varsa --bu çerçevede-- tasir. Zaten hem sosyolojik hem psikolojik hem de sosyal anlamda bunun aksi zaten pek mumkun gorunmuyor.
2. Tanim konusuna gelirsek, ateizm de diger ideolojiler, felsefeler ve dunya gorusleri gibi neticede felsefede metafizik bir gorustur. Burada metafizik derken ateistlerin metafizik varliklara inandigini ya da "inkar" ettigini soylemiyorum. "Inkar", bir inanirin, inandigini bir baskasina dayatma ve kabullenememe soylemidir. Onu soylemiyorum. Demek istedigim sey su: Felsefede metafizik diye bir alan var ve bunun icinde farkli ontolojik gorusler var. Ateizm de bunlardan biri. Tanri, God, Yahve, Zeus ya da adina ne derseniz deyin, dogaustu bir yaraticinin var olmadigini soyleyen ontolojik bir pozisyona ateizm denir. Cumlende soyle diyorsun: "Gozlemi, verisi, kaynagi, dayanagi olmayana, kisaca tanimadigi seye inanc gelistirmeme durumu." Bu da tamam ve haklisin. Ben Tanri'yi gormuyorum, duymuyorum, ellerimle dokunmuyorum, onu laboratuvara alip da inceleyemiyorum. O halde onu tanimlayamam, ne oldugunu dahi bilmem ve varligi yonunde de bir inanc gelistirmem, diyorsun. Bu elestirilmesi gereken bir durum degil elbette. Ben bu basligi acarken de "X kisisi Tanri'ya inanmiyor, ben de bunu elestireyim." gibi bir amac tasimadim zaten. Ben, bana yansidigi kadariyla teizmin --bence-- mantiksiz gordugum noktalari yazdim. Ayni sekilde ateizm icin de bana mantiksiz gelen, aklima yatmayan yonler var. Bu basligi da "O yonler nelerdir?" anlayisiyla actim. Yoksa sunu elestireyim, bunu elestireyim diye degil. Firsat olursa ben de burada neden ateizmin bana mantiksiz geldigini ifade etmek istedim.
Bu sekilde paragraflarimi numaralandiracagim ki, atifta bulunmasi icin iyi olur. Hem de her paragrafi sadece belirli bir tema iceriginde yazacagim. Simdi bu iki paragrafta katilmadigin yada benim yanlış anladigim bir nokta var mi?
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
|

02-08-2026, 22:55
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Bulunduğu yer: amerika birlesik devletleri
Mesajlar: 1.069
|
|
3. Konuya biraz daha derin girmeden once kisa bir cerceve cizmek istiyorum. Cunku bu forumlara bakan herkes illa ki felsefe ile hasir nesir olma durumu olmayabilir. Cok da uzatmadan sunu diyebiliriz. Ozellikle son yuz yili dusunelim, analitik felsefe diyebir seyvar. Bunun etkisiyle birlikte, bu yuz yilda dogaustu aciklamalari bir kenara birakip her seyi fiziksel sureclerle aciklama anlayisi daha cok guclendi, yada pekisti diyelim. Turkiye'de bunun icin genelde materyalizm, ateizm ya da bazen naturalizm deniliyor. Ozellikle daha akademik ve liberal cevrelerde naturalizm kelimesini daha cok okuyoruz. Yurt disindaki felsefe literaturunde ise benim cok sik rastladigim diger kelime "physicalism" yani bildigimiz fizikalizm. Isim farkli olsa da temel fikir ayni. Insani, zihni, bilinci, evreni kisacasi gercekligi, dogaustu herhangi bir aciklamaya basvurmadan tamamen fiziksel sureclerle aciklamaya calisan ontolojik bi yaklasimdan bahsediyoruz. Ozellikle 1900'lu yillardan sonra analitik felsefenin etkisiyle birlikte, insanlar bir seyi neye gore dogru kabul edecegiz? diye sormaya basladilar...Simdi oyle cok moda degil ama, eskiden gozlemleyemedigin ya da deneyle test edemedigin bir seyin felsefi olarak hic bir anlami olmadigi dusunulms. Bati dunyasinda bu gorus daha sonra buyuk olcude terk edilmis ama biraktigi etki baska sekillerde devam ediyor. Bilim, ozellikle fizik ve kimya gibi doga bilimlerinden bahsediyorum, gercekligi anlamada tek olcut haline geldi. Bunun sonucunda da insani, bilinci, zihni, benligi kisacasi insana ait ne varsa tamamen fiziksel sureclere indirgeme anlayisi guclendi. Bu biraz fazla radikaldi, o ve baska sebeplerle, uzun yillar pek ciddiye alinmayan dualizm, idealizm, hylomorfizm gibi farkli ontolojik yaklasimlar yeniden konusuluyor. Yanlis anlasilmasin; bu, bunlar dogru cikti demek degil. Sadece sunu gosteriyor: Felsefede hersey iki kere iki dort diye bir sey yok ve insanlar farkli ihtimalleri yeniden masaya yatiriyorlar ve yatirmalilar. En azindan ben keisisel olarak kendi acimdan boyle yapiyorum.
4. Simdi yukarda bahsettik ama fizikalizm tam olarak ne diyor ona biraz daha değinirsek iyi olur... En temel iddiasi su: Gerceklikte aslinda tek bir tur varlik vardir, o da maddedir. Yani var olan her sey, eninde sonunda fiziksel bir seydir. Insan da bunun disinda degildir. Bilinc, zihin, dusunce, benlik, kisacasi bize zihinsel gibi gelen ne varsa, sonucta fiziksel sureclerin bir urunu olarak gorulur. Hatta bunu biraz daha ileri goturursek, Tanri, ruh ya da maddi olmayan herhangi bir varligin varligina da yer kalmaz. Cunku fizikalizmin ontolojisinde bunlara yer yoktur. Dikkat edin, "yanlistir" yada "dogrudur" demiyorum. Sadece pozisyonun ne oldugunu anlatiyorum. Bu gorusu benimseyen biri icin gerceklik tamamen fiziksel olanla sinirlidir. Geriye kalan her sey de fiziksel surecler uzerinden aciklanmaya calisilir. Bunun dogal bir sonucu daha var. Madem sadece fiziksel olan gercektir, o zaman zihni de fiziksel olarak aciklamak gerekir. Burada tabii isler biraz karisabiliyor. Cunku ben kendi bilincime ulasabiliyorum ama sen ulasamiyorsun. Deneyimleem anlaminda soyluyorum. Sen de kendi zihnini deneyimliyorsun ama ben edemiyorum. Bilim ise dogasi geregi herkesin gozlemleyebilecegi ve tekrar tekrar test edebilecegi seylerle ilgileniyor. Dolayisiyla fizikalizm, zihni dogrudan degil, gozlemlenebilen fiziksel olaylar uzerinden aciklamaya calisiyor. Zaten bitmek bilmeyen tartismalar da bu en nihayetinde. Bilinc, oznel deneyim, benlik anlam gibi seyler tamamen fiziksel sureclere indirgenebilir mi? Yoksa ortada gozden kacirdigimiz baska bir boyut mu var? Bundan sonraki paragraflarda ben neyi hangi siralama ile yazacagima henuz karar vermedim ama daha sonraki iletilerde bu sorular uzerinden neden fizikalizmin bana ikna edici gelmedigini anlatmaya calisacagim.
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
|

02-08-2026, 23:28
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Bulunduğu yer: amerika birlesik devletleri
Mesajlar: 1.069
|
|
5. Bunu biraz daha basit bir ornekle anlatayim. Mesela suyun H2O oldugunu soyluyoruz degil mi. Burada gercekten bir ozdeslikten bahsediyoruz. Suyun sahip oldugu ozellikler ile H2O'nun sahip oldugu ozellikler aynidir. H2O'nun sahip olup da suyun sahip olmadigi ya da suyun sahip olup da H2O'nun sahip olmadigi bir ozellik dusunemeyiz. Elbette gunluk hayatta kimse Ne iciyorsun? diye sordugunda H2O iciyorum. demez, Su iciyorum. der. Cunku belirli bir yapisal organizasyon sonucunda artik ortaya cikan seyi "su" olarak adlandiriyoruz. Felsefede buna bazen emergence, yani ortaya cikma ya da belirme deniliyor. Mesela tek bir H2O molekulu "islak" degildir ama milyonlarca molekul bir araya geldiginde islaklik dedigimiz ozellik ortaya cikar. Buna ragmen burada iki farkli seyden bahsetmiyoruz. Hala H2O'dan bahsediyoruz. Sadece farkli bir organizasyon ve farkli bir seviyede ortaya cikan bir ozellikten bahsediyoruz. O yuzden "Su = H2O" dedigimizde bana gore mantikli ve tutarli bir cumle kurmus oluyoruz. Ama ayni mantigi aciya uyguladigimda ben ayni rahatligi hissedemiyorum. Cunku acinin sahip oldugu en temel ozelliklerden biri, hissediliyor olmasi. Hepimiz acinin ne oldugunu biliyoruz. Bas agrisinin, dis agrisinin ya da elini yaktigindaki acinin nasil hissettigini tarif etmek zor olabilir ama onu deneyimliyorsun. Simdi donup beyindeki noronlara baktiginda ise, orada elektriksel faaliyetleri, kimyasal degisimleri ve sinyalleri gorebilirsin. Hatta biri cikip Bak iste, C-fiber'lar atesleniyor. Aci dedigin sey bundan ibaret. diyebilir. Tamam, buna itiraz etmiyorum. C-fiber'in ateslenmesi ile aci arasinda guclu bir iliski oldugu zaten biliniyor. Benim takildigim nokta baska. C-fiber'in ateslenmesini gorebiliyorsun ama o ateslenmenin "nasil hissettigini" goremiyorsun. Kimyasal etkilesimi goruyorsun, elektriksel sinyali olcebiliyorsun ama deneyimin kendisini olcemiyorsun. Bir MR goruntusune bakarak ya da noronlarin nasil ateslendigini inceleyerek Evet, iste acinin nasil hissettigi sey bu. diyemiyorsun. Bana gore fiziksel mekanizmayi gostermek ile deneyimin kendisini gostermek ayni sey degil. Eger "aci = C-fiber ateslenmesi" deniyorsa, su ile H2O ornegindeki gibi iki tarafta da ayni ozellikleri gorebilmeyi beklerim. Ama burada bir tarafta olculebilen fiziksel bir surec var, diger tarafta ise sadece o kisinin yasadigi oznel bir deneyim var. Belki fiziksel surec aciya sebep oluyor, belki aciya eslik ediyor, bunu ayri tartisabiliriz. Ama sirf ikisi surekli birlikte ortaya cikiyor diye tamamen ayni sey olduklarini soylemek bana acele verilmis bir sonuc gibi geliyor.
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
|

03-08-2026, 01:36
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Bulunduğu yer: amerika birlesik devletleri
Mesajlar: 1.069
|
|
6. Fizikalizm hakkinda zamanla sunu fark etti adamlar: Bilinci tamamen fiziksel sureclere indirgemek o kadar da kolay gorunmuyor. Bunun uzerine ne bileyim, daha yumusak bazi modeller gelistirildi. Bunlardan biri de "supervenience" diye geciyor. Turkceye tam cevrilmiyor ama en basit haliyle su anlama geliyor: Zihinsel olan, fiziksel olana tamamen baglidir. Yani fiziksel tarafta hicbir degisiklik olmadan zihinsel tarafta da bir degisiklik olamaz. Bunu soyle de dusunebiliriz. Diyelim ki teorik olarak evrende sana atomuna kadar birebir benzeyen ikinci bir insan olusturduk. Beynindeki her noron, her sinaps, her molekul hatta her atom ayni olsun. Supervenience anlayisina gore bu iki kisinin farkli dusuncelere sahip olmasi mumkun degildir. Sen kahve icmek isterken, o cay icmek isteyemez. Sen Istanbul'u dusunurken, o Paris'i dusunemez. Cunku fiziksel olarak hicbir fark yoksa, zihinsel olarak da fark olamaz deniliyor. Buna karsilik tersi mumkun goruluyor. Yani farkli insanlar, farkli beyin yapilariyla ayni dusunceyi ya da ayni aci deneyimini yasayabilir. Bu yuzden "Ayni zihinsel durum, farkli fiziksel yapilar uzerinde de ortaya cikabilir." deniliyor. Bu onceki indirgemeci anlayisa gore daha makul bir yaklasim. En azindan herkesin beyninde acinin birebir ayni fiziksel mekanizmayla ortaya cikmasi gerektigini iddia etmiyor. Ama bu sefer de baska sorular ortaya cikiyor. Mesela fiziksel olan zihinsel olani belirliyor diyorsak, neden tam da o zihinsel durum ortaya cikiyor? Neden ayni fiziksel surecin sonucunda baska bir deneyim degil de tam olarak bu deneyim ortaya cikiyor? Ya da fiziksel olarak birebir ayni iki yapinin zihinsel olarak da ayni olmak zorunda oldugunu nereden biliyoruz? Sonucta bunu deneysel olarak test etme sansimiz da yok. Bence u model oncekine gore daha esnek ama yine de aciklanmasi gereken ciddi noktalar birakiyor.
7. Bir de isin neden-sonuc tarafi var. Gunluk hayatta hepimiz zihinsel durumlarimizin hem baska zihinsel durumlari hem de davranislarimizi etkiledigini varsayiyoruz. Mesela basim agriyor. Bu yuzden Bir aspirin alayim. diye dusunuyorum ve gidip ilaci aliyorum. Ya da birisi bana kotu bir haber veriyor, uzuluyorum ve disari cikmak istemiyorum. Ertesi gun guzel bir haber aliyorum, seviniyorum ve gidip bunu baskalariyla paylasiyorum. Bunlar bize son derece normal geliyor. Norobilim tarafina baktigimizda da kortizol, dopamin, serotonin gibi fiziksel mekanizmalar ile zihinsel yasantilar arasinda guclu iliskiler oldugunu goruyoruz. Mesela stres arttiginda kortizolun yukselmesi dikkatimizi ve karar verme sureclerimizi etkileyebiliyor. Dopamin motivasyonla, serotonin ise ruh haliyle iliskili. Bunlarin hicbirine itirazim yok. Benim dikkat cektigim nokta, bu iliskiyi nasil acikladigimiz.
Bunu biraz daha soyut yazarsak, X diye bir zihinsel durum dusunelim. Bu, Y diye baska bir zihinsel duruma neden oluyor. Sonra da Y, Z diye bir davranisa donusuyor. Yani gunluk hayatta olayi kabaca X -> Y -> Z seklinde okuyoruz. Fakat fizikalizm burada soyle bir model kuruyor. X'in altinda Px diye bir fiziksel beyin durumu var, Y'nin altinda da Py diye baska bir fiziksel durum var. Yani X, Px olmadan var olamiyor; Y de Py olmadan var olamiyor. Buraya kadar yine cok buyuk bir problem gormuyorum. Fakat fizikalizm buna bir sey daha ekliyor. Diyor ki, fiziksel dunyada meydana gelen her fiziksel olayin yeterli fiziksel bir nedeni vardir. Yani Px zaten Py'nin nedenidir. O zaman benim aklima su soru gelir. Px zaten Py'yi acikliyorsa, X'in bu neden-sonuc zincirindeki rolu tam olarak ne? Gercekten X mi Y'yi meydana getiriyor, yoksa butun is zaten Px ile Py arasinda mi olup bitiyor? Eger fiziksel taraf zaten kendi icinde yeterliyse, zihinsel olana neden olma gucu olarak geriye ne kaliyor? Bazi filozoflar bu mantigin sonunda ortaya bir kavram atmislar. Bunu epiphenomenalism dedikleri fikir ile acikliyorlar. Kisaca, zihinsel deneyimler var ama fiziksel dunyada hicbir seyi degistirmiyorlar. Bir baska ifadeyle, dusuncelerimizin, hislerimizin ya da kararlarimizin gercek anlamda nedensel bir gucu yok. Bu sonucun kendisi oldukca problemli. Cunku eger gercekten boyleyse, su anda bu satirlari yazmama neden olan sey dusuncelerim degil, sadece beynimde olup biten fiziksel surecler olmus oluyor. Hatta bu gorusu savunan birisi de ayni durumla karsi karsiya kaliyor. Beni ikna etmeye calistigini dusunuyor ama kendi teorisine gore beni ikna eden sey fikirleri degil, sadece beynindeki fiziksel surecler. O zaman ikna etmek, karar vermek, dusunmek gibi kavramlari nasil anlayacagiz? Bir baska nokta da su. Diyelim ki birisi cikti ve Zihinsel durumlarin davranislar uzerinde hicbir etkisi yoktur. dedi. Peki bunu bilimsel olarak nasil gosterecegiz? Mesela bir deney yapiyoruz ve denege ekrandaki resmi gorup gormedigini soruyoruz. Denek de Evet gordum. diyor. Biz bu cevabi, onun gercekten resmi gordugunun kaniti olarak kullaniyoruz. Ama dikkat ederseniz burada daha en basta sunu kabul etmis oluyoruz: Kisinin yasadigi zihinsel deneyim, verdigi cevabin nedeni. Eger zihinsel durumlarin fiziksel davranislar uzerinde hicbir etkisi olmadigini bastan kabul edersek, o zaman denegin verdigi cevabin gordugu deneyimle baglantili oldugunu da soyleyemeyiz. Bu durumda yaptigimiz deney kendi varsayimini bastan kabul etmis oluyor.
Yukarida tam anlatabildim mi bilmiyorum ama belki soyle bir sey soyleyebilirim. Dusuncenin ortaya cikmasi icin beyin denilen maddesel bir yapiya ihtiyac var. Hatta beyin olmadan dusuncenin ortaya cikmasi da mumkun degil. Noronlar, sinapslar, kimyasal etkilesimler... Bunlarin hepsi isin bir parcasi. Fakat burada dikkat edilmesi gereken onemli bir ayrim var. Beyindeki bu maddesel organizasyonun gerekli olmasi, ortaya cikan oznel deneyimin o maddesel organizasyonun kendisi oldugunu gostermiyor. Bence burada iki farkli iddia var ama zaman zaman ayni seymis gibi ele aliniyor. Birincisi, Dusunce icin beyin gerekir. Ikincisi ise, Dusunce zaten beyinden ibarettir..... Bunlar ayni cumle degil. Ilkini kabul etmek, ikincisini otomatik olarak dogru yapmiyor. Bu gecisin nasil kuruldugunu gostermek gerekiyor. Cunku maddesel bir organizasyon ile o organizasyondan dogan oznel deneyim arasinda hala cok buyuk fark var.
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
|

03-08-2026, 01:51
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Bulunduğu yer: amerika birlesik devletleri
Mesajlar: 1.069
|
|
8. Buraya kadar daha cok bilinc, dusunce, aci gibi zihinsel durumlar uzerinden gittim. Fakat bunlardan once cevap verilmesi gereken daha temel bir soru var. Dusunen kim? Inanan kim? Hatirlayan kim? Bunun mental ve fiziksel parcacigi nedir? Sonucta ortada tek basina dolasan bir dusunce yok. Birinin dusuncesi var. Tek basina duran bir aci da yok. Birinin acisi var. Ayni sey umut, korku, sevinc, pismanlik vb. icin de gecerli. Bunlarin hepsi bir ozneye ait deneyimler. Bu yuzden sadece dusunce nedir? sorusunu sormak bazen yeterli olmazx.
Bir de Bu dusunce kime ait? sorusu var. Ilginc olan su ki, son yillarda zihin felsefesinde de olaylar yavas yavas bu noktaya kaymaya basladi. Cunku zihinsel durumlari tek tek aciklamaya calismak, o zihinsel durumlari yasayan ozneyi aciklamak anlamina gelmez. Bunu gunluk hayatta da fark ediyoruz aslinda. Mesela "Ben bunu hatirliyorum." diyorum. "Ben karar verdim." diyorum. "Ben fikrimi degistirdim." diyorum. Buradaki "ben" kelimesini rastgele kullanmiyoruz. Gercekten de butun bu farkli deneyimleri bir arada yasayan tek bir ozne oldugunu varsayiyoruz. Aksi halde cocuklugumdaki bir anidan bahsederken Onu ben yasadim. dememin de pek bir anlami kalmazdi. Ya da dun verdigim bir sozden bugun kendimi sorumlu hissetmemi nasil aciklayacagiz? Bunlar ilk bakista cok siradan gibi gorunuyor ama biraz durup dusununce aslinda oldukca temel sorular. Bir baska nokta da su. Bir noronu alip baska bir beynin icine koydugunu dusun. Noron ayni noron olabilir. Ama o noronla birlikte benim dusuncemin, benim acimin ya da benim hatiramin da tasindigini soylemiyoruz. Cunku dusunceler ya da acilar, tek tek noronlara ait seyler gibi gorunmuyor. Onlar belirli bir oznenin zihinsel yasaminin parcasi olarak var oluyorlar. Bu yuzden sadece beyni ya da noronlari aciklamak yeterli olmuyor. Bir de butun bu deneyimleri yasayan ve zaman icinde ayni kalan oznenin nasil mumkun oldugunu aciklamak gerekiyor.
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
|

03-08-2026, 02:33
|
 |
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 17 May 2023
Bulunduğu yer: amerika birlesik devletleri
Mesajlar: 1.069
|
|
9. Ilk ornek olarak split-brain diye bilinen vakalardan bahsetmek istiyorum. Bunun sebebi de su. Eger zihinsel hayat tamamen beynin fiziksel yapisindan ibaretse, o zaman beyin ikiye ayrildiginda zihinsel tarafta da buna benzer bir ayrilik gormeyi beklersin. En azindan ilk akla gelen dusunce bu oluyor. Zaten uzun yillar boyunca bu ameliyatlar da fizikalizm lehine guclu orneklerden biri olarak gosterildi.
Bu ameliyatlarda beynin sag ve sol yarimkuresini birbirine baglayan corpus callosum denilen yapi kesiliyor. Boylece iki yarimkure arasindaki bilgi alisverisi ciddi sekilde azaliyor. Bunun sonucunda da ilginc seyler ortaya cikiyor. Mesela kisinin sol gorme alanina bir nesne gosterdiginde, o nesneyi gordugunu anlayabiliyorsun ama adini soyleyemiyor. Ayni nesneyi sag gorme alanina gosterdiginde ise rahatlikla adini soyleyebiliyor. Bunun gibi algiyla ve hareketlerle ilgili baska farkliliklar da ortaya cikiyor. Bunlari okuyunca insanin aklina ister istemez su geliyor: Acaba artik ortada iki ayri bilinc mi var? Cunku fiziksel olarak baktiginda beyin artik eskisi gibi tek parca calismiyor. Fakat isin ilginc tarafi su. Bu insanlar gunluk hayatlarina devam ediyorlar. Yemek yapiyorlar, bisiklete biniyorlar, yuzuyorlar, piyano caliyorlar bir suru sey yapiyorlar. Hatta cogu zaman baskalari, boyle buyuk bir beyin ameliyati gecirdiklerini fark etmiyor bile. Iste burada insan biraz duruyor. Cunku eger gercekten iki ayri bilincli ozne ortaya ciktiysa, gunluk hayatta bunun cok daha belirgin bir sekilde ortaya cikmasini beklerdim. Evet, beynin iki yarimkuresi arasinda bilgi aktarimi bozuluyor. Evet, bazi gorevlerde ayrismalar goruluyor. Ama kisinin tek bir ben olarak hayatina devam etmesinde bir degisiklik olmuyor. Elbette buradan O halde dualizm dogrudur. gibi bir sonuc cikarmiyorum. Zaten tek bir deneyle boyle bir sonuca varilmaz. Ama bu vakalar bana sunu dusunduruyor. Belki de beynin belirli fonksiyonlarinin ayrismasi ile zihinsel oznenin ayrismasi ayni sey degil. Beyinde cok ciddi bir fiziksel degisiklik oluyor ama bu degisiklik, ilk bakista beklenecegi kadar belirgin bir benlik bolunmesi olarak karsimiza cikmiyor. En azindan ben bu vakalari okudugumda, "Beyin ikiye ayrildiysa ozne de ikiye ayrilmistir." sonucunun o kadar kolay kurulamadigini gordum.
Split-brain vakalarini felan okuyunca bir isim de karsilastim. Wilder Penfield. Kendisi beyin cerrahisinin onculerinden biriymis. Simdi hayatta degil tabii. Neyse yillar boyunca binlerce beyin ameliyati yapiyor ve hastalar uyanken beynin farkli bolgelerini elektrikle uyararak ne oldugunu gozlemliyor. Ilk bakista beklenti yine ayni. Madem dusuncelerimiz, kararlarimiz ve butun zihinsel hayatimiz tamamen beynin fiziksel faaliyetlerinden ibaret, o zaman beynin dogru yerine dokundugunda bunlari da ortaya cikarabilmen gerekir gibi geliyor. Penfield'in deneylerinde gercekten cok sey oluyor. Beynin belirli bolgelerini uyardiginda kol hareket ediyor, el kalkiyor, bacak oynuyor. Baska bir bolgeyi uyardiginda bir ses duydugunu soyleyen oluyor, cocuklugundan bir ani hatirlayan oluyor ya da belirli bir duygu hisseden oluyor. Bunlarin hepsi oldukca ilginc. Ama Penfield'in dikkatini ceken baska bir ayrim var. Hastalar genellikle kolum hareket etti ama ben hareket ettirmedim. ya da bu ani bir anda geldi, ben istemedim. gibi seyler soyluyor. Yani ortaya cikan hareketle kendi iradeleri arasinda acik bir ayrim yapiyorlar. Yani beynin belirli noktalarini hafif uyardiginda, sanki biri disaridan bir dugmeye basmis gibi hissediyorlar. Ama irade ile ilgili yada soyur kavramlari uyarma diye bir sey yok.
Bunu yazarken aklima baska bir ornek geldi. Mesela ben su anda saatlerdir bu yazilari yaziyorum. Bu sirada beynimde milyonlarca noron atesleniyor. Motor korteks parmaklarimi hareket ettiriyor. Premotor alanlar hareketleri planliyor. Gorme korteksi ekrandaki yazilari isliyor. Dil ile ilgili alanlar aktif oluyor. Belki dikkat aglari, calisma bellegiyle ilgili bolgeler, baska bir suru noral ag da ayni anda devrede. Bunlarin hepsini bugun fMRI ile ya da baska yontemlerle belli olculerde gorebiliyoruz. Ama butun bunlara baktigimizda gordugumuz sey yine fiziksel hareketler ve beyin aktiviteleri. Bu yazinin ne anlatmak istedigi, hangi argumani savundugu ise beyinde ayri bir bolge olarak karsimiza cikmiyor. Yani hareketleri, elektriksel faaliyetleri ve noral iliskileri gozlemleyebiliyoruz ama yazinin anlamini ya da kurulan mantiksal iliskiyi ayni sekilde gosterebiliyor muyuz? Benim dikkat cektigim nokta biraz bu. Penfield'in deneyleri de boyle bir sey. Elektrikle belirli hareketleri ortaya cikarabiliyorsun. Bazi anilari ya da duyusal deneyimleri tetikleyebiliyorsun. Ama bir insana simdi su sonuca ulas. ya da simdi yeni bir arguman kur. dedirtecek bir beyin noktasi gosterebiliyor muyuz? Elbette buradan O halde dualizm dogrudur. gibi bir sonuc cikarmiyorum. Fakat zihinsel olan ile fiziksel olan arasindaki iliskiyi sadece "Noronlar atesleniyor, o halde dusunce bundan ibarettir." diye aciklamanin da o kadar kolay olmadigini dusunuyorum. Cunku gordugumuz sey surekli fiziksel faaliyetler. Ama o faaliyetlerin tasidigi anlam, muhakeme ve mantiksal butunluk baska bir tartisma konusu.
Simdilik burada ara veriyorum.
'baglilik düşünmemek demektir. düşünmeye gerek duymamak demektir' Orwell, 1984...
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 17:05 .
|