20. Yüzyıl'ın ilk çocuklarındandı babaannem; 1900 doğumluydu...
Çocukluğumda onun namaz vaktini dört gözle bekler, kıldığı odanın kapı arkasında pusuya yatardım. Taa ki secdeye gidene kadar... Çocuk yaramazlığımla av anı geldiğinde birden fırlar ve sırtına binerdim. En hoşuma giden şeylerden biriydi bu! Televizyonun, buzdolabının, çamaşır makinesi ve radyo hariç bilimum elektroniğin ya da telefonun henüz bizlere ulaşmadığı bir dönemde gazete ve kitap okuyamayacak kadar küçük bir çocuktan ne beklenirdi ki?
Bu yumuşacık yüzlü, pamuk saçlı kadın bazen 'yurttan sesler' bazen de 'radyo tiyatrosu'yla,çok iyi görmeyen gözleri ve sobanın yanında sıcaktan öne düşüveren başıyla örgüsünü bitirmeye çalışır ya da uyuklardı. Muzurluk bu ya; o uyuklama anlarını da kollar, ne zaman dalsa -her defasında yakalanmama rağmen- hemen şişleri ilmeklerden asılıverirdim. Nedenini 40'lı yaşlarımda anlayabildiğim bu hafif uyku sonrası da fırçayı yerdim tabii...
60'lı yaşının son çeyreğindeki bu güleryüzlü ve anlayışlı nine "oğlum, dinimi kaçırttın yine" diye serzenişte bulunur; bir-iki "cık cık" tan sonra örgüye devam ederdi.
İşte sevgili okinono; "din" deyince benim aklıma bu geliyor!
Bu gün de hala -belki- birilerinin 'din'lerini kaçırıyor olabiliriz, şişleri yememek için... *

*
Babaannem 86 yaşında örgü örmeyi ebediyyen bıraktı!...
Sevgiler...