Aşağıdaki şiir, Nazım hikmet'in Atatürk aleyhinde yazdığı tek şiirdir. Sağcılar bu şiiri Atatürk'çülerin Nazım Hikmet sevgisini yoketmek için kullanırlar. Atatürk karşıtı kimi solcular da, solcuları Atatürk'den soğutmak için.
Oysa şiirin tarihi 1923'dür ve Nazım eksik bilgilerle ve kuşkuyla yazmıştır bu şiiri.
Atatürk, şiiri duymasına rağmen hoşgörü ile karşılar ve Nazım'ı sevmeye devam eder. Nazım'da onu.
28 Kanunusani
- Ta ta aa ta ta Ha ta tta ta
Tarih
sınıf-ların
mücadelesidir.
*
1921
Kanunusani 28
Karadeniz
Burjuvazi
Biz
On beş kasap çengelinde sallanan
On beş kesik baş
On beş arkadaş
Yoldaş
Bunların sen
isimlerini aklında tutma
fakat
28 kanunusaniyi unutma!
*
Siyah gece
Beyaz kar
Rüzgar
Rüzgar
Trabzon’dan bir motor açılıyor
Sa-hil-de ka-la-ba-lık!
Motörü taşlıyorlar
Son perdeye başlıyorlar!
Burjuva Kemal’in omuzuna binmiş
Kemal kumandanın kordununa
Kumandan kahyanın cebine inmiş
Kahya adamlarının donuna
Uluyorlar
hav...hav... hak...tü
Yoldaş unutma bunu
Burjuvazi
ne zaman aldatsa bizi
böyle haykırır:
hav...hav...hak...tü
Gördün mü ikinci motörü?
İçinde kim var?
Arkalarından gidiyorlar.
İkinci motör birinciye yetişti
Bordoları bitişti
Motörler sarsılıyor
Dalgalar sallıyor
Sallıyor dalgalar
Hayır
iki motörde iki sınıf çarpışıyor.
Biz
Onlar!
Biz silahsız
Onlar kamalı
tırnaklarımız
Kavga son nefese kadar
Kavga
Dişlerimiz ellerini kemiriyor
Kamanın ucu giriyor
girdi...
Yoldaşlar, ey!
artık lüzum yok fazla söze:
Bakın göz göze
Karadeniz
On beş kere açtı göğsünü,
On beş kere örtüldü.
Onbeşlerin hepsi
Bir komünist gibi öldü.
Nazım Hikmet'in bir yanılgısının da Çerkez Ethem'i hain ilan etmesi olarak değerlendirenler vardır.
Nazım'a göre Çerkez Ethem Yunanlılara katılmış ve ihanet etmiştir.
Kimileri ise Çerkez Ethem'in Yunanlıların Bursa işgalinde halka zarar vermemesi için böyle bir yola başvurduğunu ileri sürerler.
Ve 29 Aralik Kütahya :
4 top
ve 1800 atlı bir ihanet
yani Çerkez Ethem,
bir gece vakti
kilim ve hali yüklü katirları,
koyun ve sığır sürülerini önüne katıp
düşmana geçti.
Yürekleri karanlık,
kemerleri ve kamçılari gümüşlüydü,
atları ve kendileri semizdiler...
Nazım Hikmet / Kuvayi Milliye Destanı – 3.Bap
Mustafa Kemal ve Nazım Hikmet
Mustafa Kemal bir akşam Dolmabahçe Sarayı`daki bir sofra sohbetinde iken Nazım Hikmet`in adı geçer. Nazım`ın büyük şair olduğundan bahsedilir. Bir şiiri plaktan dinlenir. Mustafa Kemal dikkatle dinledikten sonra “Nazım'ı bulup getirsinler de dinleyelim” diye emir verir. Telefonla Kadıköy Polis Merkezine Nazım`ı bulup getirmeleri söylenir. Bir polis gecenin geç vaktinde Nazım'ın kapısını çalar. Nazım Hikmet uykudan kalkıp kapıyı açar ve polisi karşısında görünce şaşırır. Polis, Mustafa Kemal`in kendisini Dolmabahçe Sarayın`da beklediğini söyler.
Nazım`ın cevabı şu olur:
“Paşa`ya benden selam söyleyin. Ben Deniz Kızı Eftalya değilim.”
Mustafa Kemal`e Nazım Hikmet`in verdiği cevap iletildiğinde;
“Aferin çocuğa. İşte şair dediğin böyle olur.” der.
İstanbul’daki Feshane Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlenen ’Kudüs Toplantısı’ hem Batı, hem de İslam ülkelerinde infial yarattı.
Toplantıda Cumhurbaşkanı Gül'ün resminin intihar bombacısı küçücük bir çocuğun resmiyle yan yana konulması eleştirilere neden oldu.
Terör ve intihar saldırıları gündeme geldiğinde tarihte akla gelen ilk isim Hasan Sabbah'dır.
Burada *kendisine *ait *yöntemler *gelişti. Zaten *mezhep yönünden kendisine bağlı adamlarını “ölüm *makinesi” haline getirecek bir yol buldu. Sarp kayalıkların üzerinde olduğu için zapt edilmesi güç olan kalede adeta bir yalancı cennet oluşturdu. Ağaçlıkların, havuzların ve * çiçeklerin olduğu bu mekanda, dünya güzeli kadınlar erkeklere her türlü hizmeti yapıyorlardı. Hasan Sabbah, bu yalancı cenneti *kendine ölümüne bağlı *fedailer yetiştirmek için kullandı.
Hasan *Sabbah’ın hizmetine *girenler önce *içkinin * içine *atılmış haşhaşinle * uyuşturuluyor, *adam *gözlerini *açtığında * kendini *bir *yalancı *cennette *buluyordu. Bu *cennet *gibi *yerde , *huri *gibi *kızlarla *her *türlü * zevki *yaşayan *fedailer, *bu *cennetten *ayrılmak *istemiyordu.
Ancak *cennete *girmenin *yolu *vardı. Hasan *Sabbah’ın *her *istediğini * gözünü *kırpmadan *yapmak. Hasan Sabbah’ın emri ile yapılan *işi *başarmak *yada *bu *uğurda ölmek, *cennete *girmenin *yolu *idi. Hele ölüm cennete hemen *giriş anlamına geliyordu.Yaşadığı cennetin *özlemini çeken fedailer, cennete tekrar girebilmek için bir an önce Hasan Sabbah’ın * uğruna ölmeyi arzuluyorlardı.
Hasan *Sabbah’a *ve *mezhebine * karşı *çıkanlar, *onların * küfür *olduğunu * söyleyen *İslam *alimleri *ve *fakihler * çeşitli *suikastların * sonucunda * birer *birer *ortadan *kaldırılmaya *başlandı.
Alp Arslan’ın *meşhur *vezirlerinden *Nizam’ül-Mülk, *Melikşah *zamanında * Alamut *Kalesini * ele *geçiren Hasan *Sabbah’ın *üzerine *yürüdü *ve *kaleyi *kuşattı. Birbirlerini *tanıyan Hasan *Sabbah, Nizam’ül-Mülk’e *bu *işten *vaz *geçmesini, yoksa *kendisinin *öldürüleceğini *haber saldı *ama Nizamü’l-Mülk kuşatmadan vazgeçmedi. Bir gün Hasan Sabbah’ın fedailerinden Ebu Tahir, Nizam’ül-Mülk’ü bir suikastta öldürdü. Vezirleri *ölen Selçuklu askerleri kuşatmadan * vazgeçmek zorunda *kaldı.
Leyla Zana'ların barış güvercinleri uçurduğu bir yerde en sevdiğim kuş şahindir.
Anadolu'ya ait olan bütün değerlerden payımızı almışlığımız vardır.
Bizim sevgimiz de öfkemiz de büyüktür.
Ama hakikidir.
Ne sevgimizde ne öfkemizde aldatmayız kimseyi.
Açık, ikirciksiz ve kararlıyız.
Lakin devir kalleşlik devri.
Kalleşin silahı olmuş keleş.
Bir yandan kalleş pusularda şehit ederken mehmetçiklerimizi öbür yandan utanmadan barış güvercinleri uçurmaktalar.
Orwel'ın romanı gibi dönüyor dünya.
Zalim mazlumculuk oynuyor karşımızda utanmadan.
Mazlumun ise sadece yüreği var.
O yüreği de kimseye satacak değiliz.
ZAP ŞİİRİ
Karanlık gecede kara sudan zap suyuna giden yol,
Dolunay azaplığında vatanımın,
Ay örgüsü saçlarına vurgun düşmüşüm,
Alın yazımıza vatan ve bayrak, şehitlik yazılmış
En güzel türküyü kurşun söyler özüme,
Ola ki Tendürek ağıdı Cudi, Gabar türkülerinde,
Muhabbeti bulurum bir zaman,
Şahadetse aslanların savaşında,
Ölümsüzlük, şehitlik, bayrak hilalinde,
Can veren, kan veren yiğitler,
Yar gönlümüze düşende, çıktık dağların başına
Karanlık gecede el uzattık hilale,
Vurgun yedik seher rüzgarında,
Gurbet türküleriyle selam ettik yar diyarına,
Savaş türkülerinde kendimizi bulduk,
Vatan türküsüyle huy eyledik her zaman
Kürşat baskınlarında şahadetime destur verilirken,
Tekbir-i ilahi ki bayrağımdaki iman,
Yıldız yüceliğinde vatan olası gönül,
Neylerim, neylerim sensiz acep?
Seninle gezerim Şavşat’ı, Kars’ı,
Seninle inerim Bingöl’den Van’a,
Muş’tan el ederim Adıyaman’a,
Ben deli sevdalar yaşar uykusu geçerken,
Keleş sesinde yas tutarım,
Ölen şehitlerin ardından,
Divanesi olduğum Anadolu’yu gezerken,
Nasibim bir kurşun olup da, düşersem toprağa,
Eğer, eğer toprak bana açmışsa bağrını,
Damla damla düşüyorsa toprağa kan,
Bayraklara sarılıyorsa tabutlar,
Analar, analar ağlıyorsa yitik erlerinin ardı sıra,
Gelinler, gelinler yas tutuyorsa yiğit erlerinin ardından
Ki Türk devleti öksüz kalacaksa eğer,
Hasan Sabbah, Mısır'da El Ezher'de eğitimini tamamladıktan sonra sapık görülen İsmailiye mezhebine girmişti. O dönem Asya coğrafyasının ABD'si sayılan Selçuklu devletini perde gerisinde yöneten Başvezir Nizamülmülk'ün divanına girecek ve İsmailiye üyelerinin yükselmesini sağlayarak Türklerin egemenliğini zayıflatacaktı.
Nizamülmülk'ün çağrısına uyarak İsfahan'a, Selçuklu Sultanı Melikşah'ın başkentine doğru yola çıkan Ömer Hayyam, bu zeki ve bilgili gençle Kaşan'da bir kervansarayın odasında tanıştı.
Hayyam, Nizamülmülk kendisine istihbarat başkanlığını önerince şaşırdı. O, rasathanesinde yıldızlarla uğraşmak, rubailer yazmak istiyordu. Çağının liberal aydını Hayyam'a göre değildi herhangi bir tarafta yer almak. Nizam'ın "İsmailiye olmasın, ne olursa olsun" demesine karşın, ne olduğunu sormadan, istihbarat başkanlığına Hasan'ı önerdi.
Hiç ummadığı anda kendisini Nizam'ın başcasusu olarak bulan Hasan, derhal onun altını oyup, yerine geçmek için uğraşmaya başladı. Nizam bir karşıcasusluk tekniğiyle engellemeseydi başaracaktı da. Melikşah, foyası meydana çıktığı an Hasan'ın başını almak istedi. Ama Hayyam, etik açıdan yanlış bulduğu için, kendi itibarını ortaya koyarak Hasan'ın canını kurtardı, serbest bıraktırdı.
Hasan yedi yıl derviş kılığında bütün coğrafyayı gezip örgütünü kurdu.
İran'da, ücra Alamut Kalesi'nde karargâhını oluşturdu ve 1081'de harekete geçti.
Bir rivayete göre Nizamülmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah'ın okulda sınıf arkadaşıdırlar.
Her üçü de okulda öğrenimleri sırasında söz verirler: "Hangimiz yükselirsek, birbirimizi koruyalım!" Nizamülmülk vezir olur. Hasan Sabbah'la Hayyam'a görev vermek ister. Hayyam, küçük bir maaşla yetinir. Hasan Sabbah sarayda görev alır. Hasan Sabbah'la Hayyam gerçi yakın yaşlardadır, ama vezir Nizamüllmülk'le yaşıt olmaları için her birinin yüz yirmi yaşına kadar yaşamaları gerekirdi. Bu ise, olanak dışı olmamakla birlikte uzak bir ihtimaldır. Ama halk hayal dünyasında hala öyküyü bu haliyle sürdürüp duruyor."
Rüştü Şardağ; Bütün Yönleriyle Hayyam Rubaileri, S. 13; Özgür Yayınları
Karşı görüşe de yer verelim. Hasan Sabbah'a sahip çıkıp yüceltenler de var:
Hasan Sabbah, bütün yaşamı boyunca İsmaili inancının özgürce yaşanması için çalıştı. Bu noktada başarılı oldu. Bugün dahi onlarca kişi Hasan Sabbah’ın yaptıklarını hayranlık, şaşkınlık ve gıpta ile değerlendirmekteler. Hasan Sabbah’a olmadık iftiralar, hakaretler ve yakıştırmalar yapıldı. Öyle ki, Hasan Sabbah taraftarlarına afyon içenler anlamında haşhaşiler denildi. Oysaki onlara “Assasin” deniliyordu. Assasin kavramının türkçe karşılığı “bekçiler, sır bekçileri”dir. Onlar hiç bir zaman dünya malına olan düşkünlüklerinden, insanın inandığı değerler için yapmayacağı şey olmadığını bilmediler. Onlar için, değerleri için, inancı için yaşamını dahi feda etmek, insanın yapacağı bir iş değildi. Günümüzde dahi, Hasan Sabbah ve taraftarları için en ahlâk dışı iftiralar yapılmaktadır. Onlara göre Hasan Sabbah, fedailerini sahte cennet vaadiyle kandırıp, onları uyuşturucuya alıştırıp, eylemlere gönderiyormuş. Ne yazık ki, bir çok Alevi insan dahi bu yalanlara inanmaktadır. Oysaki gerçekler çok daha farklıdır. Gerçekte Hasan Sabbah, kötülüklere, haksızlıklara karşı gelmiş ve öğrencilerini de bu doğrultuda eğitmiştir. Onlara asla ve asla haksızlığa boyun eğmemelerini öğütlemiştir. Bu uğurda gerekirse yaşamlarını ortaya koymalarını öğütlemiştir. Hasan Sabbah’ı izleyen öğrencileri, yer yer fedai eylemler geliştirip, haksızlıkların üzerine gitmişlerdir. Doğal olarak haksız olanlar bunun karşıt propagandasını yapmışlardır. Ama bilinmelidir ki, bir kişiye ne kadarda uyuşturucu verilirse verilsin, o kişi asla böyle eylemler yapamaz. Aksine uyuşturucu alan kişi hantallaşır.
Hasan Sabbah’ın Alamut kalesini koruması, bu kaleye en güçlü ordunun dahi girememesi günümüzde dahi gıpta ile bakılan, hayranlık duyulan bir olaydır. Nasıl olurda bir fedai gözünü kırpmadan eylem gerçekleştirmiştir? O fedai nasıl bir eğitimden geçmiştir? Hasan Sabbah nasıl taktikler geliştirip, stratejisini uygulayıp, kaleyi güçlü ordu karşısında korumuştur? Bütün bunlardan yola çıkarak, Hasan Sabbah’ın etkileme gücü, bilinci, askeri dehası, örgütlenme stratejisi günümüzde hayranlık uyandırıyor. Böyle bir büyük şahsiyet görevini başarıyla tamamlamış 1124 yılında hakka yürümüştür.
Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...
Şimdi gelelim gerçeklere..
Önce İsmaililiği tanıyalım:
İsmaililik, İslami muhalefet hareketi olan Ali yandaşlığının bir türevidir. Ali’nin Kerbela katliamından kurtulan torunu Zeynelabidin’in soyundan gelen Cafer Sadık’ın oğlu İsmail’in imamlığını kabul eden Batınilerin örgütü olmuştur. İsmaililik ve diğer Batıni ekoller, Ali yandaşlığı vasıtasıyla Müslümanlığı kabul etmiştir. Ancak bu ekollerin genel tutumu, Müslümanlığın ortodoks Sünni sistemini kabul etmeyen farklı inanç ve ideolojilerin Müslümanlık bünyesi içerisinde, kendi inançlarını sürdürme çabalarının ifadesidir. Nitekim, İsmaili öğretisinin felsefi ve örgütsel boyutu, kadim Babil ekolüne ve Pisagoryen öğretilere dayalı Saabi inançlarının, Maniciliğin, Neo Platonculuğun, Hermetizmin, kısaca o güne kadar var olan Batıni ekollerin bir devamı olduğunu açıkça göstermektedir.
Halife Ömer döneminde fethedilen Mısır'da, yeni yönetimin ilk işi, daha önceki çağlarda olduğu gibi İskenderiye okulunu dağıtmak ve bu okulda asırlar boyunca toplanmış olan ve hemen her fetihten sonra yakılan muhteşem İskenderiye kitaplığını, Romalılardan sonra bir kez daha yakmak oldu.Okulun üyesi filozofların yapabilecekleri tek şey vardı. Müslüman olmak ve öğretilerini İslam’i bir çerçeveye oturtmak. Bunun için filozoflar, İslamiyet’in içindeki Batıni muhalefetten yararlandılar. Hilafet iddiaları nedeniyle Ömer'in karşısında olan, Peygamberin damadı Ali'nin yanını tuttular. Bu filozoflar, Ali yandaşları olarak, İslamiyet’e bambaşka bir boyut getirdiler. Alevilik-Fatımilik olarak adlandırılan bu mezhebin bünyesinde, Sünnilerin önerdiği İslam dini anlayışı değişti. Yaratana tapınma olgusu yerini, Tanrı- evren-insan üçlemesinden oluşan varlık birliğine bıraktı. Sünni ortodoks Müslümanlar bu durumu derhal sapkınlık olarak nitelendirdi. Ama yapabilecekleri bir şey yoktu. Karşılarındakiler, Peygamberin damadının yandaşıydılar ve hepsi de Müslüman’dılar.
Yeni Eflatuncu filozofların etkileri kuşaktan kuşağa yayılarak sürdü. Filozoflar bu akıma Tasavvuf, kendilerine de Sufı adını verdiler. Onların görüşlerinden etkilenen birçok kişi ve mezhep oldu.
Sufiler, Mısır'ın yanı sıra Mezopotamya'da da son derece etkiliydiler. Abbasiler döneminde Bağdat'ın İslam dünyasının başkenti haline gelmesi, sufiliğin de tüm Müslüman dünyasında yaygınlaşmasına neden oldu. Sufi önde gelenlerinin üyesi bulunduğu Karamiler mezhebi, İskenderiye, Kahire, Bağdat, Basra’nın yanı sıra, Kudüs'te, Türkistan'ın birçok kentinde ve Gazze Sultanlığının hemen her köşesinde tekke kurdu. Emevilerin saltanatları sırasında uyguladıkları baskı ve zulüm, Batıni Müslümanların ortodoks Sünnilere karşı nefretlerinin içten içe sürmesine neden olmuştu. Bu nefret, İsmaili ve Fatimi ayaklanmaları ile doruk noktasına ulaştı.
Ali'nin iki oğlunun ve pek çok yandaşının Kerbela'da öldürülmelerinden sonra, sağ kalan tek torunu Zeynelabidin'in ve onun soyundan gelenlerin, Şii mezhebi inanırlarına İmam olmalarını Sünni yöneticiler kabul ettiler. Ancak bunu, Şiileri kontrol altında tutabilmek için yapıyorlardı ve İmamların hepsi, yönetimin elindeki *birer kuklaydı. "İsmaililer", İmam Cafer Sadık'ın oğlu İsmail'in imamlığını kabul eden Karamilere verilen ad oldu. Öte yandan köklerini, Peygamberin ortodoks Sünnilerce öldürülen kızı, Ali'nin karısı Fatma'ya kadar götürmeleri nedeniyle de Mısırlı Ali yandaşlarına, "Fatımiler" adı verildi.
İsmaililerin hedefi, filozof Farabi'nin deyimi ile, "gerçek akıl devletini, kardeşliğe ve eşitliğe dayanan bir cumhuriyeti kurmaktı". İmam İsmail'in ölüm yılı M.S. 760 olduğuna göre, İsmaili mezhebinin de bu tarihlerde kurulduğu sanılıyor. Ancak, 7 dereceli inisiasyona dayanan İsmaili örgütlenmesine, İsmaili Şeyh El Cebel'i, Meymun oğlu Abdullah döneminde başlandığı biliniyor.
İlk İsmaili devleti M.S. 874'de Hamat Karmat tarafından, İran körfezinin güneyindeki Lasha'da kuruldu. Yaklaşık 150 yıl kadar varlığını sürdüren bu devlet tamamıyla laikti. Karmatiler adı verilen ve bir meclis tarafından yönetilen bu devletin orduları M.S. 929'da Mekke'yi işgal etti ve Kabe'deki kutsal kara taş "Haceri Esved"i alarak Lasha'ya götürdü. Bu arada mezhebin Ortadoğu’ya yayılmış diğer kolları da boş durmuyor, başta Bağdat olmak üzere tüm büyük İslam kentlerinde, gizli İhvan-ı Sefa dernekleri halinde örgütleniyorlardı. Karmatlar bir süre sonra Bağdat ve tüm Mezopotamya’yı kontrol eder hale geldiler. Bağdat'taki halife tam anlamıyla bir kuklaya dönüşmüştü ve ipleri de Lasha'daydı. Mütezile akımının Bağdat'ta ortaya çıkışı işte böyle bir ortamda gerçekleşti. Sünni İslami otoritenin yokluğundan faydalanan sufiler, her türlü dini ve siyasi fikri tartışır hale geldiler. 10. yüzyılda, Bağdat hilafeti, yönetimi laikleştirmek zorunda kaldı. Halifeler, teokratik birçok ayrıcalıklarının yanı sıra, örneğin Cuma namazında adlarına hutbe okutmaktan bile vazgeçtiler. Namaz kılma, oruç, haç gibi ibadet zorunlulukları kaldırıldı. Bu arada,
kadınların da erkekler ile eşit olduğu kabul edildi.
Karmatlar, Bağdat hilafetinin ricası üzerine, Haceri Esved'i Kabe'deki eski yerine koymayı kabul ettiler. Bağdat'ta yönetim, "Umera" denilen, İhvan-ı Sefa derneklerine dayanan sufilerin elindeydi. İslamiyet’in başkentindeki bu ortam İran'dan Türkistan'a ve Endülüs'e kadar birçok yerde yankılarını buldu.
M.S. 909'da, İsmaili inançlı bir başka devlet, Fatimiler, Mısır'da kuruldu. Karmetiler gibi Fatimiler de, İsmaililiğin 6. derecesine sahip inisiyatik bir meclis tarafından yönetiliyordu. Bu meclislerin başında 7. dereceye sahip İsmaili şeyhleri, devlet başkanı konumunda yer alıyorlardı.
İsmaililer, Tanrının salt ışık olan yüce bir varlık olduğuna, ondan çıkmış olan tüm ruhların yine ona döneceğine inanırlardı. Onlara göre, 6. dereceye malik olabilmiş kişilerin ruhları, ölümden sonra Tanrıya dönme mutluluğuna erişirken, daha düşük dereceli kardeşlerin ve sıradan insanların ruhları, gövdeden gövdeye geçerek, dünyada acı çekmeye devam ederlerdi. İsmaililer için, yeryüzü cehennemin ta kendisiydi. Bu nedenle de, şeyhlerinin emri üzerine kendilerini feda etmekten çekinmezlerdi, çünkü, daha iyi bir hayata doğacaklarına ya da Tanrıya ulaşacaklarına inanırlardı.
M.S. 874'den, 1256'ya kadar Ortadoğu’da İsmaililer son derece etkin oldular. Güçleri o denli artmıştı ki, 1164 yılında, İsmaili İmamı 2. Hasan, Ramazan ayının ortasında şeriatı kaldırdığını açıklamıştı. Oruç tutmanın yanı sıra, namaz kılma ve diğer ibadet zorunluluklarının da kalktığını duyurmuştu. Oğlu, İmam 2. Muhammed de onun sistemini devam ettirdi.
İsmaililer, Müslüman dünyası üzerindeki etkilerini uzunca süre devam ettirdilerse de, Selçukluların kontrolü ele geçirmeleri karşısında giderek gerilediler. Karmeti devletinin yıkılmasından sonra Fatımiler de, önce Haçlıların saldırıları, sonra iç isyanlar ile sarsıldılar ve nihayet, Selahattin Eyyubi komutasındaki kuvvetlerce tamamen yok edildiler.
Bu gelişmeler karşısında, İsmaililer küçük kalelere sığınmak zorunda kaldılar. Bu kalelerin en ünlüsü, Hasan Sabbah'ın komutasındaki Alamut Kalesiydi. Sabbah ve emrindeki fedaileri, Selçuklu yönetimine karşı sürekli mücadele ettiler ve hem Arap, hem de Türk Sünni ileri gelenlerinin korkulu rüyası haline geldiler.