İki gün önce Alman federal yüksek mahkemesinin (Bundesgerichtshof) verdiği bir kararla, uzun yıllardır yoğun tartışmalara konu olan
Preimplantation genetic diagnosis (
PGD) meselesi, siyasi ve etik tartışmaların tekrar ana konusu oldu.
Kısaca konu:
Bilhassa doğal yollarla çocuk sahibi olamayan çiftlerin başvurduğu ''yapay dölleme'' yönteminde kadının yumurtası erkeğin spermi ile yapay olarak döllendirildikten sonra oluşan embriyo ana rahmine yerleştiriliyor. Böylece dölleme 'yapay' ve ana rahminin dışında gerçekleşiyor, fakat doğan çocuk biyolojik açıdan yüzde yüz söz konusu çiftin çocuğu oluyor.
Eğer çift isterse, modern tıbbın şöyle bir imkanı da var: yapay dölleme ile oluşan embriyo
henüz ana rahmine yerleştirilmeden, genetik hastalıklarının olup olmadığı incelenebiliyor ve hastalıklı embriyo 'kullanılmıyor' (yani öldürülüyor) ve yerine hastalık teşhisi olmayan bir embriyo kullanılıyor.
İşte bu tıbbi imkan Almanya'da iki gün öncesine kadar yasaktı. Yasağı hukuki denetime tabi tutmak isteyen bir doktor, bir çiftin isteği üzerine bu imkanı kullandı ve sonra kendi hakkında suç duyurusunda bulundu.
Son olarak Eyalet Temyiz Mahkemesi doktoru suçlu bulmuştu. Fakat iki gün önce Federal Mahkeme'nin kararı ile, daha önceki mahkeme kararları bozuldu ve doktor beraat etti. Ve böylece yasak (eğer meclis ilerde yeni düzenlemeler getirmezse) kalkmış oldu.
Siyasi Kutuplar:
Karar, şu an hükümette olan koalisyon partileri arasındaki bir uçurumu da göstermiş oldu. Hıristiyan Demokrat Pari (CDU) ağır bir dille eleştirirken, liberal parti (FDP) kararı memnuniyetle karşıladı.
Muhalefet partilerinden sosyal demokratlar (SPD) kararı yoğunluklu olarak olumsuz buldu, yeşiller ise yasağın kalkmasının bir zaruret olduğunu, fakat PGD'nin sadece en ağır genetik hastalıklar alanında ve çok ağır denetim ve kontrol koşullarında serbest olması gerektiğini savundu.
Her iki büyük Alman Kilisesi de (katolik ve evangelikler), kararı çok ağır bir dille eleştirdi.
kaynak
Konunun etik boyutları
Aslında ilk bakışta karşı çıkılması çok saçma gibi duran ve özellikle ailesinde genetik hastalıkların yoğun olduğu çiftler için bir ümit kaynağı olan bu tıbbi imkan, çok sayıda etik soruları da beraberinde getiriyor:
-
İnsan hayatının dokunulmazlığı hangi aşamada başlamalı? (sperm, dölleme, hamileliğin örn. 6. haftası, doğum, iki yaş... ?)
-
İnsanın doğal süreçlere ne denli müdahale hakkı olmalı?
-
Hangi müstakbel insan yaşamının diğerlerine göre daha 'değerli' olduğuna karar verme hakkımız var mı?
vs.
PGD'ye karşı getirilen argümanlar
(1) Bu işlemde ebeveyn ve doktor, henüz ana rahminde olmasa bile, sperm safhasını aşmış, embriyo safhasına girmiş ve böylece bir insan bireyinin 'başlangıcı' olmuş bir canlıyı inceliyor ve genetik hastalık olması durumunda öldürüyor. Bu mantığı biraz daha devam ettirirsek, aynı şeyi yeni doğmuş ağır genetik hastalıklı bebekler için de talep etmemiz gerekir.
(2) 'Ağır genetik hastalık' ile 'genetik hastalık' arasındaki sınır nerede çizilecek ve bu sınırın gittikçe kaymayacağının garantisini kim verecek? Örneğin ilerde embriyonun incelenmesinde çocuğun aşırı kısa boylu olacağı veya görme yetisinin oldukça düşük olacağı gibi 'hastalıklar' teşhis edildiğinde, ebeveynleri 'yok, bunu istemiyoruz' diyebilecekler mi? Bu mantığı biraz daha devam ettirirsek, ebeveynler ilerde kendi belirledikleri özelliklere sahip 'dizayn'-bebekler isteyebilirler.
Tartışmaya açmak istediğim şahsi görüşüm
(1) Birinci karşı-argüman kendince bir sınır çiziyor ve bu sınırı mutlaklaştırıyor. Neden 'insan bireyinin başlangıcı' olarak mesela embriyo yerine spermi almayalım? Bunu yaptığımız takdirde örneğin her türlü gebelikten korunma yöntemlerine de şiddetle karşı çıkmalıyız. Ne de olsa, bu korunma yöntemi olmasa, yani bizim doğaya müdahalemiz olmasa, 'doğanın kendisi' tabii cinsel ilişkide akan sayısızca sperm taneciğinin birini belki de 'seçecek'.
Bir yerde 'sınır çizmemiz' gerektiği doğru. Fakat neden illa ki ve kesinlikle 'spermle yumurtanın döllendiği an' olarak çizmek zorundayız bu sınırı?
Aslında PGD'ye karşı olanlar, bir yandan gebelikten korunma yöntemlerine karşı da en azından mesafeli, diğer yandan ise çocuk aldırtmaya kesin ve kati olarak karşı olmalılar. Kiliseler ve dindar kesimler bu açıdan bakıldığında en azından tutarlı. Oysa 'sol' kesimler bir yandan çocuk aldırma konusunda 'kiliseye karşı kadının haklarını' savunurken, diğer yandan PGD'ye karşı çıkmaktalar. Halbuki, çocuk aldırma işleminde 'öldürülen canlı' ve 'insan bireyinin başlangıcı', PGD'den çok daha gelişmiş bir safhada.
Yine de, bir yerde sınır çizmek zorundayız, yani ''bu artık tam anlamıyla bir insan bireyidir ve eksiksiz yaşam hakkına sahiptir'' diyebileceğimiz bir nokta belirlemeye mecburuz. Kanımca bu noktayı doğum olarak veya en erken (gebelik esnasında) ana rahmindeki embriyonun beyin organının işler hale geldiği aşama olarak belirlemek en makulü...
(2) İkinci karşı-argümanda resmi çizilen 'korku senaryosunu' ('dizayn'-bebekler) doğrusu pek de korkutucu bulmuyorum. Hatta birkaç yüzyıl sonra, (o zaman için) muhafazakar olanların bile bunda artık çok büyük sorun görmeyeceğini sanıyorum.