
07-05-2006, 18:09
|
 |
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665
|
|
Şu meşhur zina meselesi
Bu hikaye yıllardır anlatılıp duruyor. Bir kez daha bakalım olaya. Nur Suresinin ayşenin gerdanlığını kaybetmesi olayından sonra "nüzul" olduğu kabul edilir. Elmalı tefsirinde şöyle diyor.
Genellikle tefsir ve hadis kitaplarında rivayet edildiği üzere bu âyetlerin nüzul sebebi şöyledir:
Hz. Aişe (r.anhâ) dedi ki, Resulullah (s.a.v) sefere çıkmak istediği zaman, kadınları arasında kura çeker, hangisinin ismi çıkarsa onunla giderdi. Benî Mustalik gazasından önce yaptığı gazada da aramızda kura çekti, benim ismim çıktı, bundan dolayı Resulullah ile beraber çıktım ve bu, hicab (örtünme) âyetinin indirilmesinden sonra idi. Onun için bir hevdece (deve üzerine konulan kapalı taşıyıcıya) konuldum, dönüşte Resulullah Medine'ye yaklaşınca bir yerde konakladı, sonra da yola çıkmaya nida ettirdi. Yola çıkmaya seslendikleri sırada ben kalktım ve yürüyüp ordugahı geçtim, tuvalete gittim, yerime dönerken göğsümü yokladım, ne göreyim Zafâr boncuklarından bir dizim vardı, kopmuş düşmüş, bunun üzerine döndüm, kaybolan dizimi aradım, bunu aramak beni alıkoydu.
Benim yol nakliyemi yapmakta olan grup varmışlar, hevdeci yüklenmişler ve beni içinde zannetmişler. Çünkü hafif idim, henüz küçük yaşta bir taze idim; beni hevdecte sanmışlar, deveyi çekmişler gitmişler. Döndüğüm zaman orada kimseyi bulamadım, bundan dolayı belki beni aramak için dönerler dedim, oturdum. Derken uyumuşum, Safvân b. Muattal ordunun arkasına kalır, insanların eşyalarını araştırır, bir şey kalmış ise kaybolmaması için diğer konak yerine götürürdü, beni görünce tanımış "Allah'tan geldik ve yine O'na döneceğiz" (Bakara, 2/156) demesiyle uyandım, hemen feracemle yüzümü örttüm, devesinden indi, ben bininceye kadar çekildi, bindim. Sonra deveyi çekti, yürüdü, öğle sıcağında orduya yetiştik; inmişler, bağrışıyorlardı. İndikleri zaman beni bulamadıklarından insanlar çalkalanmış, o sırada imiş ben üzerlerine varıverdim, artık herkes beni konuşmuş. Beni lakırdıya almış, helak olan helak olmuş.
Resulullah Medine'ye ayak bastı ve bana bir ağrı, sızı meydana geldi. Fakat rahatsız olduğum zamanlar Peygamber (s.a.v) den tanıyageldiğim alaka ve lütfu bu defa görmedim, ancak yanıma giriyor, "nasıl o?" diyordu. Bu beni işkillendirdi, henüz söylenen sözlerden haberim yoktu, nihayet nekahet dönemine geldim. Bir gece Mıstah'ın annesi ile hacetimiz için dışarı çıktım, işimiz biter bitmez yine Mıstah'ın annesi ile odama doğru döndük. Derken Mıstah'ın annesi mırtı, yani yün çarşafı içinde sürçtü dedi. Ben buna itiraz ettim. "Bedir'de bulunmuş bir zata sövüyor musun?" dedim, "Haberin yok mu" dedi, "ne var" dedim. "Ben dedi, şehadet ederim ki, sen hakikaten "Habersiz mümin hanımlar" dansın . Sonra ifk'çilerin dediklerini anlattı. Derhal hastalık üstüne hastalığım arttı, hemen ağlayarak döndüm.
Ayşe kaybolan gerdanlığı aramak için kervandan ayrılıyor. Sonra uyuyakalıyor. Safvân b. Muattal ile birlikte geri dönünce hakkında söylenti çıkıyor. Muhammed de haklı olarak işkilleniyor, Ayşe yataklara düşüyor. Elmalı birçok hadis ve tefsir kitabında Nur suresindeki ayetlerin bu olaydan kaynaklı geldiğini yazıyor. Ve devam edelim.
Ne zaman ki Resulullah açıldı, gülüyordu, ilk söylediği kelime şu oldu: "Müjde ey Aişe! Rahat ol, vallahi Allah, seni kat'î olarak akladı" dedi. "Hamd, Allah'a; ne sana, ne de ashabına" dedim. Annem, dedi "Kalk ona!" Ben, "Vallahi ne ona kalkarım, ne de beraetimi indiren Allah'dan başkasına hamd ederim" dedim. Burada Allah Teâlâ den itibaren on âyet indirmişti. Bunun üzerine Ebu Bekir "Vallahi bundan sonra artık Mıstah'a infak etmem" dedi. Çünkü ona yakınlığı ve fakirliği sebebiyle nafaka veriyordu. Bu sebeple de Allah Teâlâ şu âyeti indirdi. "İçinizden faziletli olanlar (yakınlara...) vermemeye yemin etmesinler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız?" (Nur, 24/22) , Bunun üzerine Ebu Bekir de "Evet, vallahi, Allah'ın beni mağfiret etmesini severim" dedi Mıstah'a yine nafakası verilmeye devam edildi. Netice olarak özrüm nazil olunca Resulullah kalktı minbere çıktı, bunları anlattı ve Kur'ân'ı okudu ve minberden indiği vakitte Abdullah b. Ubeyy'e, Mıstah'a, Hamne'ye ve Hassan'a had cezası vurdu.
Ayetler iniyor ve Ayşe kurtuluyor. Çünkü ayetlerde zina için 4 şahit isteniyor. Hiç kimsenin zina için 4 şahit bulması mümkün değil tabii. (Ben bu olayı bir zamanlar Gürbüz Tüfekçi'den dinlemiştim. Ortada 3 şahitin olduğunu, o yüzden Muhammed'in ayete 4 şahit koyduğunu söylüyordu. Turan Dursun da anlatmış olabilir bu olayı, hatırlamıyorum)
4.Korunan (iffetli) kadınlara (zina suçu) atan, sonra dört şahid getirmeyenlere de seksen değnek vurun ve onların şahidliklerini ebedi olarak kabul etmeyin. Onlar fasık olanlardır. (Nur Suresi)
Sure ondan sonra bu şahitler ve onlara inananlar hakkında söylemediğini bırakmıyor. Okumak isteyenler için
http://www.biriz.biz/kuran/nur/24nur.htm
Herhalde Ayşe'ye haksız yere zina suçlaması yaptıkları için 80 kere kırbaçlanmış olmalılar. Elmalı 2. ayette bahsedilen bu kırbaçlamanın özelliklerini de açıklamış. Kırbaçlama şöyle yapılıyor:
BİRİNCİSİ: Değnek iri olmayacak, çöp gibi çok basit de olmayacak, parmak kadar düz ve budaksız olacak.
İKİNCİSİ: Vuran kimse vururken en son omuzu hizasına kadar kaldıracak ve omuzundan arkasına aşırtmayacak,
ÜÇÜNCÜSÜ: Çıplak vücuda vurulmayacak, fakat kürk gibi kalın elbise varsa çıkarılacak. Rivayet edilir ki, Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a)'a had cezası için bir adam getirildi, adam gömleğini çıkarmya başladı ve "Benim şu günahkâr vücudum dövülürken üzerinde gömlek bulunması uygun değildir" dedi, Ebu Ubeyde gömleğini çıkarmasına izin vermeyin, dedi ve o şekilde dövüldü.
DÖRDÜNCÜSÜ: Yüz, karın ve ot yeri gibi nazik ve tehlikeli organlara vurulmaz.
BEŞİNCİSİ: Hepsi bir yere de vurulmayıp diğer organlara gereği şekilde yaygınlaştırılır...
Buraya kadar tamam. Muhammed ayetler yardımı ile sorunu çözmüş. Ancak tek aldatma olayı bu değil tabii. Daha sonra da benzer sorunlar ortaya çıkıyor. Bu durumda ne yapılması gerekiyor. İslam aynı zamanda hukuk sistemini de kurduğu için bunun da cevaplanması gerekiyor. Muhammed Fuad Abdulbaki adında birinin "EL-LU'LUU VE'L-MERCAN" adında bir kitabı var. Burda Buhari ve Müslimin ittifak ettiği hadisleri toplamışlar. Bundan da güvenilir hadis kitabı olamaz herhalde. İşte ordan bir örnek:
Ebu Hureyre'nin (r.a.) anlattığına göre:
Fezare oğullarından bir kişi Hz. Peygamber'e gelerek, "Benim karım, siyah bir oğlan doğurdu"
dedi. Hz. Peygamber (a.s.) de, bu soruya "Senin develerin var mı?" diyerek cevap verdi. O kişi
de, "Evet, var" deyince. Allah Resulü devamla, "O develerin renkleri nasıldır? "diye sordu.
Adam, "Kırmızıdır" dedi. Hz. Peygamber, "Bunların içinde boz renkte olanları da var mı?" dedi.
Adam, "Tabi, develerim içinde boz renkli olanları da var" diye cevap verdi. Hz. Peygamber,
"Peki, develere o boz renk nereden geldi?" buyurdu. Adam bu soruya, "soyunun bir damarına
çekmiş olmalı" diye cevap verince Allah Resulü "İşte oğlun da, soyunun bir damarına çekmiş
olabilir" buyurdu.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 2756
Pes doğrusu. Tamam Ayşe'yi korumak için 4 şahit istemeyi anladık. Şahitleri kırbaçlatmayı da anladık. Bu zavallı adamın suçu, günahı ne ben onu anlayamadım.
|

08-05-2006, 02:59
|
 |
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665
|
|
Re: Şu meşhur zina meselesi
İstişare herhangi bir konuda doğruya ulaşmak veya yaklaşmak için bir başkasının görüşüne başvurma demek. Ayşenin gerdanlığını kaybedip de hakkında söylentinin çıktığı olay ise ifk olayı olarak geçiyor. *İfk ise yalan, büyük yalan, iftira namuslu birinin namusu hakkında iftira etmek demek. (kaynak: Şamil İslam Ansiklopedisi)
Fethullah Gülen'in sitesinde bu konuda Muhammed'in istişare yaptığı yani Ali'ye, Ömer'e, Zeynep'e ve Berire gibi sahabeden kişilere karar konusunda danıştığı anlatılıyor.
İfk Hâdisesi (münafıkların Âişe Vâlidemize iftira vakası) münasebetiyle Hz. Ali, Hz. Ömer, Zeynep binti Cahş ve Berîre gibi pek çok sahâbî (rıdvânullâhi aleyhim) efendilerimizle istişâre etmişti. Hz. Ali, Efendimiz'in, içinde bulunduğu sıkıntıdan sıyrılması istikametinde izhar-ı reyde bulunmuş; Hz. Ömer, Zeynep ve Berîre gibi pek çok mübarek zevât ise Âişe Vâlidemiz'in muallâ ve müzekkâ olduğu üzerinde durmuşlardı. Hatta, senet açısından tenkit edilse de, bu istişâre münasebetiyle, Efendimiz ve Hz. Ömer arasında şöyle latîf bir muhâverenin cereyan ettiği de kaydedilir: Allah Rasûlü, Hz. Ömer'e, Âişe Vâlidemiz hakkındaki düşüncesini sorar. Hz. Ömer: "Yâ Rasûlallah Âişe katiyen pâk ve temizdir" der. Efendimiz; Âişe Vâlidemiz'in pâk ve temiz olduğuna nasıl hükmettiğini sorunca da, Hz. Ömer şöyle buyurur: "Bir gün bize namaz kıldırıyordunuz. Tam namaz esnasında, ayağınızdaki nalınları çıkarıverdiniz. Namazdan sonra keyfiyet sorulunca, ayakkabınıza bir pislik bulaşmış olduğunu ve Cebrâil'in gelip bunu haber verdiğini; bunun üzerine de ayakkabınızı çıkardığınızı ifade etmiştiniz.. şimdi eğer, pâkize zevcenize böyle bir şey bulaşmış olsaydı Allah onu hiç haber vermez miydi..?" Bu vakanın aslı hadîs kriterlerine takılsa da, faslı üzerinde bir şey söylenemez.
http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri...re/a10283.html
Bu ne demektir sizce. Muhammed olay hakkında karar vermek için etrafındaki kişlere danışıyor. Ali ile Ayşe'nin arasının İfk olayından sonra açık olduğunu Alevi/Şii kaynakları yazıyorlar. Demek ki Ali bu olayda Ayşe hakkında Ömer'den farklı görüş sahibi. İstişare niye yapılır. Allah'tan ayet gelmiş olsaydı istişare'ye gerek olmazdı değil mi? Demek ki henüz ayet gelmemiş. Ama anlaşılan o ki, Muhammed'in aklına çözüm yolunu getiren Ömer olmuş. Ayakkabınıza pislik bulaştığını haber veren Cebrail, herhalde *bunu da haber verirdi diyor.
Eğer bu olay doğru ise, ben bu grubun içinde yeralan kişilerin hiçbirinin Allah'a inandığını sanmıyorum. Besbelli ki Ömer oldukça kurnaz bir biçimde Muhammed'i uyarıyor. Ne kadar korkunç bir metindir bu. Biraz düşünür müsünüz lütfen bu konuyu...
|

08-05-2006, 20:16
|
 |
Kıdemli Üye
|
|
Üyelik tarihi: 01 Nov 2005
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 8.936
|
|
Re: Şu meşhur zina meselesi
Sargon;
Bunlara takdir-i ilahi mi diyelim, ilahi adalet mi diyelim, senin düşüncenle yaşamın cilveleri mi diyelim ama İfk olayı olsun, Tebenni olayı olsun bunlar ibretlik vakalardır.
O dönemi Hatice dönemi, Hatice sonrası diye ikiye ayırmakta fayda var. Hatice döneminin İslam peygamberi ve müslümanları ile, Hatice sonrası İslam peygamberi ve müslümanları arasında çok fark var. Hatice döneminin peygamberi inanılan, güvenilen, haksızlıklara karşı duran, kadınların ve kölelerin yanında yer alan, zulme uğrayan bir yapı arzediyor. O dönemin müslümanları ise, saf, temiz, doğruluktan, adaletten yana, inanan, güvenen, doğruyu-gerçeği arayan yapıda.
Bu dönemi Hicret öncesi-sonrası olarak ayırmak da mümkün ama bu tarihsel-siyasal açıdan daha doğru olur. Sosyolojik ve psikolojik açıdan bence Hatice dönemi ve sonrası daha doğru ayırım olacaktır.
Hatice sonrası tablo 1-1,5 yıllık bir bunalım döneminin ardından değişiyor dikkat edersen. Hatice öldüğünde 65 yaşında. O sıra peygamber 50 yaşlarında. Yaşlı bir eşten sonra, önce 30 yaşında
dul bir kadınla evleniyor, 3 ay sonra da 6 yaşındaki bir kız çocuğuyla nişanlanıyor.
İşte bu iki olay müslümanların bakış açısını değiştirmeye başlıyor. Evliliklerin artması, cariyelerin çoğalması, haremin büyümesi ile müslümanların çıkarcı, saldırgan, ganimet düşkünü, zalim bir görüntü vermesi birbiriyle orantılı.
Bizde bir söz vardır ya "İmam yellenirse.... " diye *o misal.
Hanımlarının kıskançlıkları, eşlerinden birinin peygambere bal yedirmesi ve Ayşe'nin sitemi üzerine bal yememeye yemin etmesi, daha sonra ayetle yeminin bozulması, hadiste geçen Ayşe'nin "Allah nedense senin ... nin keyfini çok düşünüyor" demesi, Tebenni ve İfk olayı vs. bunlar dejenerasyona sebep oluyor. Ama artık konu dinden ziyade iktidar meselesi haline geldiğinden ittifak kesinlikle bozulmuyor. Gruplaşmalar oluşuyor ama kopma olmuyor. Peygamberin ölümünden sonra yaşanan karışıklıkların, kavgaların, cinayetlerin, savaşların tüm sebebi bu dejenerasyon.
Eğer Hatice 10 sene daha yaşasaydı tarih çok daha farklı olurdu. İşte Determinizmin hatalı taraflarından birine örnek. Geleceği bugünden okuyamıyorsunuz. Bir kişinin ölümü herşeyi farklı kılabiliyor.
|

08-05-2006, 20:55
|
|
|
Re: Şu meşhur zina meselesi
Panteidar,
Yazdıkların benim de yıllar önce, daha inançlı bir insanken kuran'ı okuduğumda farkettiğim, o zamanlar pek de anlam veremediğim bir konu. Dizilimi nedeniyle Kuran, ilk inen surelerin çoğunluğu sona gelecek şekilde. Baştaki sureler ile sondaki surelerin arasında bir fark benim de dikkatimi çekmişti. Mekke'de indiği söylenen surelerde daha insancıl, daha çok cennetten bahseden ayetler varken, Medine'de indiği söylenen surelerde neredeyse artık devlet yönetimi, hukuk gibi konular ağır basıyordu. Sanırım Kuran'ı iniş sırasına göre okumak daha sağlıklı bakmayı sağlayabilir.
|

09-05-2006, 13:26
|
 |
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 01 Aug 2005
Bulunduğu yer: Isvicre
Mesajlar: 6.665
|
|
Re: Şu meşhur zina meselesi
Kuran'ı iniş sırasına göre okuma konusunu ben de düşünüyorum. Bu şekilde işin içinden çıkılacak gibi değil. Ama orda da sorunlar var. Bakın ilahiyat alanındaki en saygın profesörlerimizden biri neler yazmış bu konuda.
Lakin, durum, Müslüman olmayan İslâm araştırıcıları için, hiç de böyle değildir. Özellikle 19. asır Batı dünyasında moda olan rasyonalizm, dinlerin kutsal kitaplarına da el uzatmaktan geri durmamıştır. “Hür fikirliler” (ki Batı terminolojisinde din’le kayıtlı olmayanları ifade eder), esassız olmayan bir teşbihe müsaade olunursa, Eski ve Yeni Ahid karşısında, fosillerin durumunu inceleyen bir paleontoloji uzmanı veya bir şeyler bulmak ümidiyle önündeki yeri alt üst eden bir arkeolog edasına girdi gireli ortalık karışmıştır. O günden beridir bu konuda çeşitli teoriler, ekoller, metodlar sürer gelir. Bu çalışmalar, belki teşekkülü bin seneyi aşkın bir zamana yayılan ve birçok şahsiyete mâledilen Eski Ahid ile birçok tereddütler uyandıracak Yeni Ahid metinleri için bir mânâ ifade edebilir. Bu sebeple, bu çalışmalar, o kitaplara inananların daha önceki bazı telâkkilerini değiştirmiş; en azından esnekleştirmiştir. Çünkü o metinler için, tenkidî çalışmanın yerinin olduğu söylenebilir.
Eskiden bilhassa dinsizlerin uyguladıkları bu çalışmalar, şimdi o kitaplara inananlarca da başka yönden yürütülmektedir. Birbirinden uzak inançlara sahip olan (lâik veya din adamı Hıristiyan, Yahudi, “hür fikirli” vb.) müsteşriklerden birçoğu, Kur’ân araştırmalarına uygulanacak metodları hazır bulmanın hevesi içinde, Eski ve Yeni Ahid için ortaya atılan teorileri İslâmiyet’e uygulamaya giriştiler. G. Weil’in4 teklifi, Th. Nöِldeke5 tarafından uygulandı.
Mekke devri sûrelerini üç devreye ayırmak, Th. Nöldeke ile başlar. O zamandan beri Grimme, Hirschfeld, Muir, Rodvel, Schwally, Barth, Bell, Blachére, ve daha birçok müsteşrik, Kur’ân metnini sıralama işiyle uğraşmışlardır.
Blachére’in kendisinin razı olduğu nüzul sırasına göre hazırladığı Kur’ân tercümesi6, yayın zamanına kadar ortaya çıkmış olan birçok müsteşrikin çalışmalarını yansıtmaktadır. Sadece bu eseri, özellikle bol miktardaki notlarını okumak, bu kadar çabanın neye müncer olduğunu anlamak için kâfidir. “Dahilî tenkid” adına üslûp, muhteva, kelime haznesi (vokabüler) ve tarihî olaylara işaretler (tabiatıyla birçok durumda peşin fikirler) gibi ölçülere başvuran bu çalışmalar, sûrelerin ve âyetlerin kronolojisi konusunda tam bir kargaşa arzetmektedir. Blachére’den az önce Bell, Kur’ân’ın birimi olarak sûreleri değil de, “kısa pasajlar”ı alarak7 onu iyice okunmaz duruma getirmiştir.8 Aynı işi, az nisbette yapan Blachére bile, onun bu bölmelerine çok az bir güven atfetmiştir.9 Blachére eserinin ciddî tenkide dayanmayan taraflar ihtiva ettiğini bizzat kendisi de bildiğinden olacak ki, önsözünde “Kur’ân metnini yeniden tesis veya vahyedilen metinlerin kronolojisini bulmak gayesi taşımadığını, umumi istikamette, nisbî bir sıhhatle, önce Mekke, sonra Medine’de risaletin devrelerini ele aldığını” belirtmeye lüzum duymuştur.10 Bizim bu kısa notumuz, bu eserler hakkında tenkide girişmeye müsait değildir.
Fakat, bazı müsteşriklerin sadece iki husustaki tutumlarını ele alarak, ayrıntı gibi görünen taraflardan nasıl önemli sonuçlar çıkarmaya yeltendiklerini ve bu işteki tutarsızlıklarını arzedeceğiz. Onlar önce bir zanna dayanarak, Kur’ân-ı Kerîm’deki konulardan biri hakkında bir nüzul vakti belirliyor. Daha sonra da bundan önemli bir teolojik sonuç çıkarmak istiyorlar.
Kaynak: http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?...0&yumit=bolum2
Prof Suat Yıldırım, müsteşriklerin (oriantalistlerin) birer arkeolog yada paleontoloh edasıyla kutsal kitaplara el uzatmalarından çok rajatsızlık duymuş belli ki. Hem rasyonalizm kutsal kitaplara el uzatıyor hem de arkeolog edasıyla. Vah vah. Bizimkiler o kadar yıldır milleti cahil bırakıp, okuma yazma bile öğretmeyip saklıyorlardı. Adamlar hallaç pamuğu gibi ortaya seriyorlar. Şu kafirler, şu gavurlar, şu dinsizler...
Ve profesörümüz sonuca da varmış
Biz şu sonuca varıyoruz; Kur’ân metninin günümüze kadar intikali hakkında ciddî hiçbir şüphe ortaya konulamadığı gibi, onun iddia olunan “gelişmelerini”, “tenakuzlarını” ortaya çıkarmak için yapılan kronolojik sıralama çabaları da başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkûm olmuştur.
Siz boşuna uğraşıyosunuz kardeşim.
|

17-06-2006, 02:26
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 02 Jun 2006
Mesajlar: 4.587
|
|
İFK OLAYI
Şimdilik hadisi yapıştırmakla yetineceğim, daha sonra aklıma takılan hususları yazarım.
Fasil : TEFSİR BÖLÜMÜ - ESBAB-I NÜZULE DAİR
Konu : Nur Suresi
Ravi : Zühri
Hadis : Urve ve başkalarından almış olarak Hz. Aişe`nin şu rivayetini nakleder: Hz. Aişe (ra) buyurmuştur ki: "Resulullah (sav) bir sefere çıkacağı zaman kadınları arasında kur`a çeker, kur`a kime çıkarsa onu beraberinde sefere götürürdü. Bir sefer sırasında da benim okum çıktı ve yolculuğuna ben refakat ettim. Bu sefer, örtünme emri geldikten sonra idi. Ben yol sırasında deve sırtında giden bir mahmil içinde taşınıyordum. Konak yerlerinde de onun içinde iken iniyordum. Resulullah (sav)`ın o gazvesi sona erinceye kadar hep böyle yol aldık. Nihayet geri döndü ve Medine`ye yakın bir yerde konakladık. Geceleyin bir müddet kaldıktan sonra dönüş emri verildi. Dönüş emri çıktığı sırada ben kalkıp (kaza-yı hacet için tek başıma) ordudan ayrılıp gittim, ihtiyacımı gördükten sonra bineğime geri geldim. O sırada göğsümü yokladım. Yemenin göz boncuğundan yapılmış gerdanlığım kopmuştu. Aramak üzere geri döndüm. Onu aramak beni epeyce oyaladı. Benim bineğimle meşgul olan askerler gelip mahmilimi deveme yüklemişler. Zannetmişler ki ben mahmilin içindeyim. O zamanlar kadınlar çok hafifti. Az yedikleri için şişman değillerdi. Askerler mahmilimi kaldırırken hafifliğine şaşırmayıp yüklemişler. Ben zaten küçük yaşta bir kadındım: Hülasa devemi sürüp gitmişler. Ordu gittikten sonra gerdanlığımı buldum. Ordugaha geri döndüğüm zaman kimseyi bulamadım. Herkes gitmişti. Önce bulunduğum yere geldim. Beni bir müddet sonra kaybetmiş olduklarını farkederek aramaya geleceklerini düşündüm. Bu halde iken uyku bastırmış ve uyuyup kalmışım. Safvan İbnu Muattal es-Sülemi -ki bilahere (Zekvan`da ikamet ederek) Zekvani unvanını da almıştır- (geri gözcülüğü vazifesiyle) ordugahın gerilerinde geceyi geçirmişti. Sabah olunca benim menzilden geçerken uyuyan bir insan karaltısı görerek yanıma geldi. Görür görmez beni tanıdı. Zira örtünme emri gelmezden önce beni görmüştü. Ben onun istirca sesiyle "İnna lillah ve inna ileyhi raci`un = Biz Allah`ın kullarıyız ve Allah`a dönüp varacağız" uyandım. Derhal başörtümle yüzümü örttüm. Allah`ma kasem olsun bana tek kelime konuşmadı, istircaından başka bir tek sözünü de işitmedim, indi ve devesini ıhtırdı. Binmem için devenin ön ayaklarına ayağıyla bastı. Ben de bindim. Devemi önden çekti, böylece yol aldık. Ordu bir yerde konakladığı sırada onlara yetiştik. (Gecikme hadisesini iftira vesilesi yaparak) benim yüzümden helak olanlar oldu. Bu işte en büyük vebal de Abdullah İbnu Ubey İbni Selül`e düşmüştü. Medine`ye geldiğimiz zaman bir ay kadar hasta yattım. Meğer bu esnada iftira edenlerin dedi-koduları herkesi meşgul ediyormuş. Benim ise hiçbir şeyden haberim olmadı. Ancak bir husus bende kuşku uyandırmıştı. Resulullah (sav)`da, başka zaman hastalanınca gördüğüm iltifat ve alakayı göremiyordum. Yanıma girip selam veriyor, sonra da: "Şu sizinki nasıl?" deyip çıkıyordu. Bu davranışından biraz işkilleniyordum ama yine de (ortalığı saran) fitneden bihaberdim. Bu halde nekahet devresine girdim. Bir gece, ben ve Ümmü Mistah o zaman için hela olarak kullandığımız menası (denen çukurların bulunduğu semte) doğru gitmiştik. Biz buraya, geceden geceye çıkardık. (Hicab ayetinden sonra) evlerde helalar inşa edilince çıkmaz olduk. Bundan önce biz de, eski Arapların def-i hacetteki usulüne uyuyorduk. Ben ve Ümmü Mistah -ki bu kadın Ebu Rühm İbnu Muttalib İbni Abdi Menaf`ın kızıdır- böylece yürüdük. Onun annesi Ebu Bekri`s-Sıddik`in teyzesi olan Sahr İbnu Amir`in kızıdır. Oğlu da Mistah İbnu Üsase İbnu Ubad İbni`l-Muttalib`dir. İşimiz bittikten sonra yürüyorduk. Ümmü Mistah, ayağı örtüsüne takılarak düştü. Kadın (böyle can yakıcı durumlarda soylemnesi adet olan "düşmanın helak olsun" demedi): "Mistah helak olsun!" diye (oğluna) beddua etti. Ben kadına: "Amma da yaptın!" Bedir gazvesine katılan bir kimseye beddua ediyorsun ha!" dedim. "Anacığım! onun ne söylediğini işitmedin mi?" dedi. "Ne söylemiş ki?" dedim. Bunun üzerine iftiracıların söylediklerini bir bir anlattı. Hastalığıma yeni hastalık katıldı. Eve dönünce, Resulullah (sav) yanıma girdi ve: (İsmimi söylemeden) "Adamınız nasıl." dedi. Ben: "Ebeveyninim yanına gitmeye izin ver" dedim. Ben, haberin aslını annemle babamdan işitmek istiyordum. Resulullah (sav) izin verdi, ben de ebeveyninim yanma geldim. Anneme: "Ey anneciğim, halk arasında söylenen bu sözler nedir?" dedim. "Ey kızım! Sen bu meseleyi büyütme. Allah`a kasem olsun güzel ve kocasının yanında sevgili olan, birçok kumaları (ortak) bulunan bir kadın hakkında her zaman çok dedikodu ederler" dedi. Ben: "Sübhanallah, demek halk böyle söylüyor ha!" dedim. O gece sabaha kadar hiç durmadan ağladım. Ne gözümün yaşı dindi, ne de gözüme uyku girdi. Sabah oldu, ben hala ağlıyordum. Resulullah (sav) o gün Ali İbnu Ebi Talib`i ve Üsame İbnu Zeyd (ra)`i çağırmıştı. Benimle ilgili vahyin gecikmesi üzerine ailesiyle ayrılma hususunda onlarla istişare ediyordu. Üsame (ra), ehlinin suçsuzluğu hususunda onlara karşı içinde beslediği sevgiye dayanarak, bildiği hususu şöyle dile getirmişti: "Ey Allah`ın Resulü! Onlar zevcelerinizdir. Allah`a kasem olsun, onlar hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz." Ali İbnu Ebi Talib de şöyle demişti: "Ey Allah`ın Resulü, Allah sana darlık vermez. Ondan başka kadın çoktur. Sen cariyene sor, (onun halini o daha iyi bilir), sana gerçeği haber verir." Resulullah (sav) bu tavsiye üzerine cariyemiz Berire`yi çağırdı ve: "Ey Berire, söyle! Aişe`de sana şüphe verici bir husus gördün mü?" diye sordu. Berire: "Hayır! Seni hak üzerine peygamber olarak gönderen Zat-ı Zülcelal`e yemin olsun, ben onda fena bulduğum bir şey görmedim. Ayıplanabilecek tek gördüğüm şey şudur: "Yaşı genç olduğu için, ailesi için yoğurduğu hamurun üzerine uyur, bu sırada gelen keçi, hamurdan yerdi." (Bu soruşturma sonunda) Resulullah (sav) kalkıp mescidde bir hutbe okur. Bu iftirayı ilk defa çıkaran Abdullah İbni Ubey İbni Selül hakkında söz etmekten özür dileyerek, minberde şunları söyler: "Ehlim hakkında bana sıkıntı veren adamı cezalandırmada, intikamımı almada bana kim yardım edecek? Allah`a yemin olsun ehlim hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Adı iftiraya karıştırılan bir adamdan söz ettiler. Onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum. O ailemin yanına ben olmayınca hiç girmemiştir." Resulullah (sav)`ın bu sözleri üzerine (Evs kabilesinin reisi) Sa`d İbnu Muaz (ra) kalktı ve: "Ey Allah`ın Resulü! Allah`a yemin olsun biz ondan senin intikamını alırız! Eğer Evs kabilesindense boynunu vururuz. Hazreçli kardeşlerimizden ise, bize sen emredersin, biz emrini aynen yerine getiririz!" dedi. Hazreç kabilesinin reisi olan Sa`d İbnu Ubade ayağa kalktı. Sa`d aslında salih bir kimseydi. Ancak (Sa`d İbnu Muaz`ın konuşmasından alınarak) kabile hamiyet ve gayretine kapılmıştı. Sa`d İbnu Muaz`a dönerek şu sert cevabı verdi: "Vallahi sen yalan söylüyorsun! Sen onu (Abdullah İbnu Ubey İbnu Selül`ü) öldüremezsin. öldürtmeye gücün de yetmez." (Ensar`ın ileri gelenlerinden) Useyd İbnu Hudayr (ra) -ki bu zat da Sa`d İbnu Muaz`ın amcaoğludur- kalkarak Sa`d İbnu Ubade`ye çıkıştı: "Allah`a yemin olsun yalan söyleyen sensin. Onu mutlaka öldürürüz. (Abdullah İbnu Ubey`e arka çıkıyorsan) sen de münafıksın, münafıklar hesabına kavga ediyorsun!" Derken (Ensar`ın iki kabilesi) Evs ve Hazreç ayağa kalkmışlar ve Resulullah (sav) daha minberde iken, birbirlerine girmeye ramak kalmıştı. Resulullah (sav) sükuneti sağlayıncaya kadar gayret sarfetmiş ve minberden inmişti. Ben o gün de ağladım. Ne gözümün yaşı dindi, ne de gözüme uyku girdi. Müteakip gece de hep ağladım: Ne gözümün yaşı dindi ne de bir parça olsun uykum geldi. Sabahleyin annem ve babam yanıma geldiler. Böylece ben, iki gece bir gündüz aralıksız ağlamıştım. Öyle ki artık ağlamaktan ciğerlerim parçalanacak diye düşünüyordum. Onlar yanımda oturuyorlar, ben de ağlamaya devam ediyordum. Derken Ensar`dan bir kadın izin istedi. Ona, gir dedim. Yanıma oturup o da benimle ağlamaya başladı. Biz bu halde iken Resulullah (sav) girdi. Sonra oturdu. Hakkımda söylenen şeyler söyleneliden beri yanımda hiç oturmamıştı. Bu arada bir ay geçmiş ve meselemle ilgili herhangi bir vahy gelmemişti. Resulullah (sav) otururken şehadet kelimesini de getirmişti. Sonra bana şunları söyledi: "Ey Aişe, senin hakkında bana şöyle şöyle sözler ulaştı. Eğer bu dedikodulardan beri isen Allah seni vahiyle tebrie edecektir. Şayet bir günah işledi isen Allah Teala`ya tevbe et. Zira kul bir günah işler, sonra da günahını itirafla tevbe ederse, Allah Teala tevbesini kabul ve affeder." Resulullah (sav) sözlerini tamamlayınca (izdırabımın şiddetinden) gözlerimin yaşı kurudu, artık tek bir damla bile yaş hissetmiyordum. Babama: "Resulullah (sav)`ın sözlerine sen cevap ver" dedim. Babam: "Vallahi Resulullah (sav)`a ne diyeceğimi bilemiyorum" dedi. Anneme yönelerek: "Resulullah (sav)`ın söylediklerine sen bari cevap ver" dedim. Annem de: "Vallahi Resulullah (sav)`a ne söyleyeceğimi ben de bilemiyorum" dedi. Hz. Aişe devamla der ki: "Ben yaşı henüz küçük bir kadındım. Kur`an`dan da fazla okumuyordum. Dedim ki: "Vallahi ben biliyorum ki halkın söyleştiği şeyleri işittiniz. Onlar içinize yer etti ve hep inandınız. Size: "Günahsızım" dedim, inanmıyorsunuz. Yapmadığım bir şeyi size itiraf etsem, -Allah biliyor ki ben ondan beriyim- beni tasdik edeceksiniz. Allah`a kasem olsun, sizinle benim durumumu anlatacak en iyi örnek Hz. Yusuf`un babası ve onun şu sözüdür: "Bana güzelce sabır gerekir. Anlattıklarmıza ancak Allah`tan yardım istenir" (Yusuf, 18). Sonra yüzümü çevirip yatağıma sokuldum. Kasem olsun ben o zaman suçsuz olduğumu biliyordum ve Allah`ın benim suçsuzluğumu te`yid edeceğine inanıyordum. Ancak, kesinlikle, Allah`ın benim hakkımda bir vahiy indireceğini, bunun (kıyamete kadar) okunacağını hiç aklımdan geçirmedim. Ben, kendimi, Allah`ın herhangi bir şekilde tekellüm buyurarak okunacak bir vahiy konusu edilmeye değer bulmuyordum. Ancak, Resulullah (sav)`ın göreceği bir rüya yoluyla Allah`ın beni tebrie edeceğini ümid ediyordum. Allah`a kasem olsun, Resulullah (sav) daha oturmuş olduğu yerden kalkmamış ve ev halkından kimse dışarı çıkmamıştı ki Allah, Resulüne vahiy indirdi: Resulullah (sav)`ı vahiy sırasında her zaman gelen halet istila etti. Sonra da o hal zail oldu. Resulullah (sav) tebessüm içindeydiler. Konuştuğu ilk kelime bana şunu söylemek oldu: "Ey Aişe Allah`a hamdet. Zira, seni tebrie buyurduk" Annem de bana: "Kalk Resulullah (sav)`a teşekkür et!" dedi. Ben ise: "Vallahi hayır, ona teşekkür etmeyeceğim, sadece Allahıma hamdediyorum. Benim suçsuzluğumu Rabbim vahiy buyurdu" dedim. Allah`ın indirdiği vahiy şöyleydi: "Muhammed`in eşine o yalanı uyduranlar içinizden bir güruhtur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın, o sizin için hayırlı olmuştur. O kimselerden herbirine kazandığı günah karşılığı ceza vardır. İçlerinden elebaşılık yapana ise büyük azab vardır. Onu işittiğiniz zaman, erkek-kadın mü`minlerin, kendiliklerinden hüsnüzanda bulunup da: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi? Dört şahid getirmeleri gerekmez miydi? İşte bunlar şahid getirmedikçe, Allah katında yalancı olanlardır. Allah`ın dünya ve ahirette size lütuf ve merhameti olmasaydı, o kötü sözü yaymanızdan ötürü büyük bir azaba uğrardınız..." (Nur 20). (Bir sayfa tutan) on ayeti, Cenab-ı Hakk benim suçsuzluğumla ilgili bu ayetleri indirince, Ebü Bekri`s-Sıddik (ra) -ki Mistah İbnu Üsase`ye akrabalığı ve fakirliği sebebiyle maddi yardımda bulunuyordu- şunu söyledi: "Aişe (ra)`ye bu iftirayı yaptıktan sonra, ona artık bir daha yardım yapmayacağım." Bunun üzerine şu vahiy indi: "İçinizde lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere, vermemek için yemin etmesinler, affetsinler geçsinler. Allah`ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız? Allah bağışlayandır, merhametli olandır" (Nur, 22). Bunun üzerine Ebu Bekri`s-Sıddik (ra): "Evet evet, Allah`a kasem olsun, Allah`ın beni affetmesini çok severim" dedi ve Mistah`a yapmakta olduğu yardımı yapmaya devam etti ve: "Ebediyyen yardımı ondan kesmeyeceğim" dedi. Hz. Aişe (ra) sözlerine devamla dedi ki: Resulullah (sav) tahkik sırasında Zeyneb Bintu Cahş`a da hakkımda sormuş ve: "Ey Zeyneb, bu hususta ne biliyorsun, ne gördün" demişti. O da: "Ey Allah`ın Resulü, ben kulağımı, gözümü işitmediğim, görmediğim şeyden muhafaza ederim. Ben Aişe hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum!" demişti. Zeyneb (ra), Resulullah (sav)`ın zevce-i tahireleri arasında (bazı faziletleri sebebiyle) benimle boy ölçüşen birisiydi. Allah vera ve dindarlığı sebebiyle onu (bu meselede müfteriler tarafında yer almaktan) korudu. Onun kız kardeşi Hamna ise, onunla mücadeleye koyuldu ve helak olan müfteriler arasında helak oldu. Müfteriler arasında Hz. Peygamber (sav)`in şairi Hassan İbnu Sabit (ra) de vardı. Urve der ki: "Hz. Aişe (ra) yanında Hassan`a kötü söz söylenmesinden hoşlanmazdı ve derdi ki: "O şu beyti söyleyen kimsedir: "Babam, babanın babası, ırzım, size karşı Muhammed (sav)`in ırzına bekçidir." Mesrük İbnu`l-Ecda der ki: "Ben Hz. Aişe (ra)`nin huzuruna girmiştim. Yanında Hassan İbnu Sabit (ra)`i gördüm. Hz. Aişe`ye şiir okuyor, bazı beyitleri kendisiyle tezyin ediyordu. Şunu okudu: "Afifdir, ağırdır, iffetinden şüphe ne mümkün! Kötü düşünceden uzak olanların etleri bile onu aç bırakır." Hz. Aişe (ra) ona, "Fakat sen böyle değilsin" dedi. Mesrük Hz. Aişe`ye dedi ki: "Sen nasıl olur da Hassanın yanına girmesine izin verirsin, o ki, hakkında Allah şöyle buyurmuştur: "İçlerinden elebaşılık yapana ise büyük azab vardır." Hz. Aişe (ra) şu cevabı verdi: "Körlükten daha şiddetli bir azab var mı!" Hz. Aişe sonra şunu da söyledi "O, Resulullah (sav)`ı müdafaa ediyordu."
HadisNo : 718
|

17-06-2006, 09:46
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 27 Jan 2006
Mesajlar: 808
|
|
Re: İFK OLAYI
şimdii bu olayda Turan Dursun'un sorduğu ama her zamanki gibi mantıklı makul ve doyurucu bir cvp alamadığı bir soru var
Ey Aişe, senin hakkında bana şöyle şöyle sözler ulaştı. Eğer bu dedikodulardan beri isen Allah seni vahiyle tebrie edecektir. Şayet bir günah işledi isen Allah Teala`ya tevbe et. Zira kul bir günah işler, sonra da günahını itirafla tevbe ederse, Allah Teala tevbesini kabul ve affeder.
hz muhammed'in bu lafı etmiş olması onun kafasında aişe nin bir günah işlemiş olabileceği gibi bir düşünceye sahip olması demektir yani peygamber kuşkulanmıştır ancak bu durum inen ayet ile çok büyük bir çelişki oluşturur;
Muhammed`in eşine o yalanı uyduranlar içinizden bir güruhtur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın, o sizin için hayırlı olmuştur. O kimselerden herbirine kazandığı günah karşılığı ceza vardır. İçlerinden elebaşılık yapana ise büyük azab vardır. Onu işittiğiniz zaman, erkek-kadın mü`minlerin, kendiliklerinden hüsnüzanda bulunup da: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi? Dört şahid getirmeleri gerekmez miydi? İşte bunlar şahid getirmedikçe, Allah katında yalancı olanlardır. Allah`ın dünya ve ahirette size lütuf ve merhameti olmasaydı, o kötü sözü yaymanızdan ötürü büyük bir azaba uğrardınız..." (Nur 20).
neden hz.muhammed bunu söyleyenler apaçık iftira ediyor dememiş neden aişeyi köşeye sıkıştırmış ve neden ona soğuk davranmış ???
Gelenek ve Gelecek 'Ne Yapmalı'cılarındır
|

17-06-2006, 10:01
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 23 Feb 2006
Bulunduğu yer: ADANA
Mesajlar: 72
|
|
Re: İFK OLAYI
aişe genç bir kadındır bu olayın oluşundan sonra peygamber hz ali ninde içinde bulunduğu bazı
yakınlarına danışıyor ama yeterli bulmuyor yani kendi kafasında da şüpheleri var ancak aişeden de vazgeçemiyor bu konuda kesin taraftar bulamayınca bu işi allahına bırakıyor ve zaten diyor allah bir vahi yollar merak etme diyor sonrada ayet iniyor.allah bunu hep yapıyor butür müşkül durumlarda allah peygamberine yardım ediyor mesala oğulluğu zeydin karısı kendisinde halasının kızı olan zeynebi de karı yapabilmesi için allah gerekeni yapmış oğulluklarının boşadığı karıları babaları alıp karı yapabilirer diye ayetinmiş(zaten bu olaydan sonrada aişe peygambere allahta senin hevana uyuyor diye söylemiş ilgili hadislere bakabilirsiniz.
|

17-06-2006, 13:55
|
|
Üye
|
|
Üyelik tarihi: 27 Jan 2006
Mesajlar: 808
|
|
Re: İFK OLAYI
- "Mâ erâ (urâ) rabbeke illâ yüsâriu hevâke". (Bkz. Buharî, e's-Sahih, Kitabu't-Tefsîr/33/7, Kitabu'n-Nikâh/29; Diyanet yayınlarından Tecrîd, hadis no: 1721; Müslim, e´s-Sahih, Kitabu'r-Rıdâ'/49, hadis no: 1464; Ibn Mace Sünen, Kitabu'n-Nikâh/57, hadis no: 200; Ahmed İbnHanbel, 6/134,158.)
Nedir bu sözün Türkçesi?
îşte dini çevrelerden üç çeviri:
- *"Vallahi Rabbinin, senin arzunu hemen yerine getirdiğini görü*yorum." (Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi. 7/ 402.)
- *"Rabbin şüphesiz senin dilek ve arzunu geciktirmeden derhal gerçekleştirir." (Haydar Hatiboğlu Sünen-i Ibn-i Mace Tercümesi ve Şerhil, 5/495.)
- *"Rabbin Teâlâ (kadınlarının değil) ancak senin arzunun tahak*kukuna müsâraat ediyor." (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, hadis no: 1721, çev. Kamil Miras, Diyanet yayınlarından.)
Aişe'nin sözü dilimize şöyle de çevrilebilir:
"Bakıyorum da, senin Efendi Tann'n (Rabb), yalnızca senin şeyi*nin keyfini (nevanı) yerine getirmek için koşuyor." (Turan Dursun)
Gelenek ve Gelecek 'Ne Yapmalı'cılarındır
|

17-06-2006, 14:13
|
 |
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
|
|
Üyelik tarihi: 02 Jun 2006
Mesajlar: 4.587
|
|
Re: İFK OLAYI
|
"Ey Aişe, senin hakkında bana şöyle şöyle sözler ulaştı. Eğer bu dedikodulardan beri isen Allah seni vahiyle tebrie edecektir. Şayet bir günah işledi isen Allah Teala`ya tevbe et. Zira kul bir günah işler, sonra da günahını itirafla tevbe ederse, Allah Teala tevbesini kabul ve affeder."
|
1-Peygamber karısından emin değil.
2-Peygamber eşinin iffetinden emin değil ve iffeti konusunda başkalarına (iki erkek bir cariye) danışma gereği duyuyor.
3-Zinasını itiraf edip tövbe etmesini istiyor (olduysa tabii) ancak başkaları zina ettiğinde onlara sopa veya recm cezası uyguluyor, aynı cezaları eşine uygulamayı niçin düşünmüyor?
4-değil peygamber, eşini seven ve güvenen sıradan bir erkek dahi dedikodu başını almış böylesine yürümüşken karısını topluma karşı savunacak birşeyler söyler. Dedikoducuları ikaz eder, inanmaz, iftiradır der. (yoksa yanılıyor muyum?)
|
Dedim ki: "Vallahi ben biliyorum ki halkın söyleştiği şeyleri işittiniz. Onlar içinize yer etti ve hep inandınız. Size: "Günahsızım" dedim, inanmıyorsunuz. Yapmadığım bir şeyi size itiraf etsem, -Allah biliyor ki ben ondan beriyim- beni tasdik edeceksiniz. Allah`a kasem olsun, sizinle benim durumumu anlatacak en iyi örnek Hz. Yusuf`un babası ve onun şu sözüdür: "Bana güzelce sabır gerekir. Anlattıklarmıza ancak Allah`tan yardım istenir"
|
Ayşe kesin bilgi verdikten ve yemin ettikten sonra inanıyor. Ve ne ilginçtir ki ayet ancak Aişe'nin iftiraya uğradığına inandıktan, Aişe'den söz aldıktan ve kuşkuları dağıldıktan sonra geliyor, kuşkulu zamanında gelmiyor.
|
"Muhammed`in eşine o yalanı uyduranlar içinizden bir güruhtur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın, o sizin için hayırlı olmuştur. O kimselerden herbirine kazandığı günah karşılığı ceza vardır. İçlerinden elebaşılık yapana ise büyük azab vardır. Onu işittiğiniz zaman, erkek-kadın mü`minlerin, kendiliklerinden hüsnüzanda bulunup da: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi? Dört şahid getirmeleri gerekmez miydi? İşte bunlar şahid getirmedikçe, Allah katında yalancı olanlardır. Allah`ın dünya ve ahirette size lütuf ve merhameti olmasaydı, o kötü sözü yaymanızdan ötürü büyük bir azaba uğrardınız..." (Nur 20).
|
bu apaçık iftiradır demeleri gerekirdi, kimlerin, iftirayı işitenlerin. Bunların içinde Peygamberin de olması ne acı. Kendisi de tekit ediliyor bu ayetle. Ey Muhammet, sen eşine nasıl güvenmez de dedikodunun başını alıp yürümesine izin verir Bu apaçık iftiradır demezsin?
|
Resulullah (sav) tahkik sırasında Zeyneb Bintu Cahş`a da hakkımda sormuş ve: "Ey Zeyneb, bu hususta ne biliyorsun, ne gördün" demişti. O da: "Ey Allah`ın Resulü, ben kulağımı, gözümü işitmediğim, görmediğim şeyden muhafaza ederim. Ben Aişe hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum!" demişti.
|
Eşini seven ve eşine güvenen bir erkek (ki en sevdiği eşidir) eşinin iffetini başkalarından sorup soruşturma gereği mi duyar, yoksa direkt olarak eşine gidip şöyle şöyle iftiralar duydum, sen ne diyorsun bu hususta mı der? Bir kadını en çok yaralayan şey, tahminim, başkalarının iftira etmesinden, dedikoduların böylesine yayılmış olmasından çok sevdiği eşinin kendisi ve iffeti hakkında şüpheye düşmüş olmasıdır.
Peygambere ayetlerin 3 çeşit indiği yönünde bir açıklama vardı bir topikte.
O açıklamayı okuduktan sonra merakım celboldu:
Acaba, hz.Aişe hakkında 1 sayfa inen ayet gibi, olay sonrası hemen gelen vahiyler de yine şiirsel bir anlatımda mı?
Bu tür hemen inmiş ayetleri bulup kur'an'ın şiirsel anlatımlı ayetleriyle kıyaslamakta fayda var diye düşünüyorum.
sağlıcakla...
|
Yetkileriniz
|
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.
HTML-KodlarıKapalı
|
|
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 22:40 .
|