Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Bilim > Diğer Bilimler

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 16-04-2019, 14:00
"ictenlik" - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
"ictenlik" "ictenlik" isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 22 Aug 2017
Mesajlar: 4.575
Standart Antipsikiyatri

Antipsikiyatrinin önde gelen iki ismi, İngiliz Ronald Laing ile İskoçyalı David Cooper 1967'de bu terimi kullanarak, akımın resmen başlatmış oldu. Onlara göre, şizofreni bir hastalık değil, kişisel siyasi bir eylem, ailenin ve toplumun baskısına karşı gösterilen tepkisel bir sendromdu. 1986'da 56 yaşında Paris'te ölen David Cooper, The Death of the Family (Ailenin Ölümü) adlı kitabında ailenin kendi sahte yaşam tarzını korumak için bir hastalık yarattığını, toplumun gereksinimlerini karşılayan tıbbın ise bu hastalığın tedavi yöntemlerini belirlemek, tanımlamak, sınıflandırmak ve uygulamak için "psikiyatri" adında özel bir uzmanlık alanı yarattığını iddia etmiştir.

Temsilcileri arasında; Franco Basaglia, Michel Foucault ve Thomas Szasz bulunmaktaydı.

Sizce de bir insanin kendi izni olmadan sırf toplum tarafından tanımlanan "normal" veya "düzen" kavramlarına göre, üzerinde çeşitli kimyasalların denendiği, elektro şok uygulamaları yapıldığı, bir yerlere kapatıldığı insanların söz konusu olduğu "sözde bilim" psikiyatri ne kadar doğrudur?

Ortaçağ enginizisyonlarında düzene uymayanları cadılıkla suçlayıp yakmakla veya sara hastalarına içine şeytan girmiştir diye yapılan türlü işkencelerden farkı nedir? Aile, devlet, sistem, düzen gibi kavramların kendisinin sorunlu olduğunu görürken, bunlara uymayan insanlara verilen fizyolojik cezaların ne kadarı doğrudur?

-alıntıdır-

Herkesin yanıldığı ya da herkesin kaybettiği gün neyin olduğunun önemi yok

Konu "ictenlik" tarafından (16-04-2019 Saat 15:07 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 16-04-2019, 14:01
"ictenlik" - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
"ictenlik" "ictenlik" isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 22 Aug 2017
Mesajlar: 4.575
Standart

Antipsikiyatri

Psikiyatri, tıbbi uygulama olarak giderek yerleşip kurumsallaştıkça, kaçınılmaz şekilde, psikiyatrların ellerindeki güçten ve etiketlerinden hoşlanmayan hasımları da olmuştur. Birtakım "akıl" hastalıklarına uygulanan belirli tedavilere (ilaçlar, elektroşok ve cerrahi) şiddetle karşı çıkan çeşitli sanatçılar, yazarlar ve hasta grupları fikirlerini açıklamaktadır. Nazi Almanya'sı ve Sovyet Rusya'da psikiyatrinin nasıl baskıcı bir siyasal güç olarak kullanıldığını gösteren önemli vakalar vardır. Görünen odur ki, kimi durumlarda psikiyatrlar devletin baskıcı eli olarak kullanılmışlardır.

Psikiyatriyi eleştirenler üç şeyi sorgular: deliliğin tıbbileştirilmesi, zihinsel hastalığın varlığı ve psikiyatrların birtakım bireylere zorla tanı koyup onları tedavi etme gücü.

Rosenhan deneyi akıl sağlığı yerinde olmayan hastalara konulan tanıların ne kadar doğru olduğunu anlamaya yönelik psikiyatrik tanı üzerine kurulu bir deneydir. Deney, Stanford Üniversitesi Öğretim Üyesi psikolog David Rosenhan tarafından gerçekleştirilmiştir ve 1973 yılında Bilim adlı dergide yayımlanmıştır. Deney gerçekleştikten sonra psikoloji biliminde psikiyatrik tanının ne kadar önemli ve etkili olduğu münazaralarıyla ciddi bir şekilde değerlendirilmiştir.

Deney iki bölümde gerçekleştirildi. İlk bölümde Rosenhan'ın ortakları (Rosenhan'ın kendisi de dahil üç kadın ve beş erkek olmak üzere) sahte hasta rolüne girdiler. Kimi halüsinasyonlar gördüğünü kimi ise farklı psikolojik rahatsızlıklar yaşadığını söyleyerek kendilerini kliniklere hasta olarak kabul ettirdiler (deney ülkenin beş farklı eyaleti ve bu eyalete bağlı farklı hastanelerde yinelenmiştir). Daha sonra kliniklere kabul edilen sahte hastalara kliniğin görevlileri tarafından psikiyatrik tanılar konuldu. Sahte hastalar kliniğe kabul edildikten kısa süre sonra bu sefer -deney gereği- normal hareketler sergilemeye başladılar ve görevlilere artık iyi hissetiklerini söylemeye başladılar. Ancak sahte hastalar klinik görevlileri tarafından pek ciddiye alınmamış, mamafih görevliler sahte hastalara antipsikotik ilaçlarını almaları doğrultusunda salıverileceklerini belirttiler. Sahte hastalar yaklaşık 19 gün boyunca klinikte tutuldular. Klinik, içlerinden birine "remisyonda şizofren (hafif şizofreni)" tanısı koyarak diğerlerini de serbest bıraktı.

Deneyin birinci kısmı gerçekleştikten -ve basında geniş yer edindikten- sonra Rosenhan'a bir klinikten istemde bulunulur. Söz konusu klinik Rosenhan'a bu deneyi yeniden gerçekleştirmesini -fakat bu sefer sahte hastaları kendi kliniklerine göndermesini- ister. Klinik; kendi çalışanlarının gönderilen sahte hastaları -diğer (gerçek) akıl hastalarından- ayrıbileceği güvencesini verir. Rosenhan teklifi kabul eder ve böylelikle deneyin ikinci kısmı başlar. Klinik çalışanları; o hafta içinde gelen, akıl hastası oldukları iddia edilen 193 hastadan 41'ine "sahte hasta olabilir" teşhisinde bulundular, bu 41 hastadan ise 19'u -en az bir psikiyatr ve klinik çalışanı tarafından kontrol edilerek- kliniğe kabul edilmişlerdir; fakat Rosenhan, kliniğe hiç sahte hasta göndermemiştir.

Deneyin sonuçlarının da gösterdiği üzere akıl hastalığı kliniklerinin "normal bir insan ile akıl hastası olan bir insanı birbirinden ayıramadıkları" ortaya çıkmıştır, böylelikle psikiyatri enstitülerine karşı -haklı- bir itimatsızlık oluşmasıyla birlikte (gerçekte akıl hastası olmayan bir kişinin teşhis koyularak kliniğe yatırılması gibi bir spekülasyonda) klinikte gerçekleşebilecek olası dehümanizasyonun da tehlikelerini belirtmiştir deney aynı zamanda.

Antipsikiyatr hareketenin temel kabullerini şu şekilde sıralanır. Bunlardan ilki, kişinin biyolojik işlevleri ya da genetik yapısı kadar aileler, kurumlar ve devletin de bir hastalık nedeni olduğuydu. İkinci olarak, hareketi savunanlar, medikal hastalık ve tedavi modeline karşı çıkıyorlardı. Onlara göre, farklı davranış kodlarıyla yaşayanlar yanlışlıkla ve tehlikeli bir şekilde, delüzyonlu olarak etiketleniyordu. Üçüncü olarak, bazı dinsel ve etnik grupların, bazı bakımlardan anormal görülerek baskı altında tutulduklarına inanıyorlardı. Bu insanlar hastalıklı olarak nitelendirilip tedaviye gereksinimleri olduğuna inandırılıyordu.

--alıntıdır--

Herkesin yanıldığı ya da herkesin kaybettiği gün neyin olduğunun önemi yok

Konu "ictenlik" tarafından (16-04-2019 Saat 15:07 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 16-04-2019, 14:05
"ictenlik" - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
"ictenlik" "ictenlik" isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 22 Aug 2017
Mesajlar: 4.575
Standart

Anti-Psikiyatrinin Yeniden Doğuşu

Anti-psikiyatri, 1960'ların sonlarında ve 1970'lerin başlarında ortaya çıkan tartışmalı bir harekettir. Başlıca ilhamlarından biri de New York'ta bulunan Syracuse Üniversitesinde profesör olan Macar psikiyatrist Tomas Szasz idi. Ancak, 1967'de bu terimi ortaya atan ilk kişi David Cooper'dı.

Anti-psikyatrik hareket, adından da anlaşılacağı gibi, psikiyatri teorisine ve pratiğine karşı ortaya çıkmıştır. Ya da en azından o günlerdeki psikiyatri yöntemlerine karşı.

Bu fikrin destekleyicileri psikiyatrinin temelsiz sahte bir alan olduğunu iddia ediyorlardı. Onların görüşüne göre psikiyatri bir bilimden çok ideolojiydi. İnsanları normal ya da anormal olarak ayıran bir tür akıl yöneticisi olduğu söyleniyordu.

“Zihinsel sağlık büyük özen ister. Son tabudur ve büyük dikkatle yüzleşmeyi gerektirir.”

Bu akım, yaklaşımlarının devrimci niteliğinden dolayı halkla rezonansa girdi. Lobotomi ve elektrik şoku gibi tartışmalı tedavilere karşı etkili bir ses oldu. Zamanla etkisinin çoğunu kaybetti, ama hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı. Şimdi görünüşe göre, Dr. Bonnie Burstow'un yardımıyla yeniden doğuşunu yaşıyoruz. Burstow, Toronto Üniversitesi'nde profesör ve yakın zamanda üniversitede bir anti-psikiyatri bursu açtı.

Anti psikiyatrinin mantığı

Anti psikiyatri hareketi birçok psikiyatrın, psikologun, doktorun ve hayatta kalan zihinsel hastaların hareketidir. Bu insanlara göre akıl hastalığı bu şekilde olmaz. Buna göre günümüzde akılda hastalık olup olmadığını gösterecek kesin delillere ulaşılamaz. Bu düşünceye göre ne beyin taraması ne de CAT taraması, ne de başka bir test, “akıl hastalığı” terimini kullanmamıza izin verecek kanıt sağlamıştır.

Anti-psikiyatrik hareketin üyeleri, sözde zihinsel patolojilerin tanımlandığı ve sınıflandırıldığı yollara karşı da konuşmuştur. Onların görüşüne göre, tam anlamıyla psikiyatri uygulamasının arkasındaki bilimsel bir yöntem yoktur. “Akıl hastası” etiketi bu şekilde 3,000 civarında Amerikalı psikiyatristin kararı ile konuldu.

Hareket, aynı zamanda, lobotominin “akıl hastalıkları” nın tedavisi için bir yöntem olarak kullanılma şeklini ciddi biçimde eleştirdi. Onun mucidi Egas Moniz, bir maymunda prefrontal lobun çıkarılması işlemini gerçekleştirdi. Primat, sonuç olarak daha barışçıl bir davranış sergiledi ve bu yüzden insanlar da aynı yöntemi hemen kullandı. Sadece bir tek deneye dayanan bu “buluş” için Nobel Ödülü'nü aldı, üstelik sadece bir şempanze ile.

Anti psikiyatri, “akıl hastalığı” için kullanılan ilaçların, bir tür kimyasal lobotomi olduğunu iddia eder. Hastayı tedavi etmek yerine, derhal bozulmaya ve ölüme yol açtığı söyleniyor. Psikoterapinin çok daha faydalı olduğunu düşünüyorlar çünkü “akıl hastalığı” biyolojik değil, sembolik ve kültürel.

Bonnie Burstow ve anti psikiyatri

Dünyada pek çok kişi biyolojik psikiyatriyi sorgulamaya devam ediyor. Hem de dünyada birçok sağlık sistemi bunu bir tedavi olarak uyguluyor. Anti psikiyatri savunucularına göre bunun nedeni çok daha ucuz olması. Bütün bunların arkasında ilaç sektörü bile olabilir. Bir ilaç anksiyeteyi yarım saat içinde hafifletirken neden daha uzun sürecek terapiler yapılsın…

Çeşitli çalışmalarda psikiyatrik ilaçların etkisi sorgulanmıştır. Gerçek bir gelişmenin gözlemlendiği çok az vaka vardır. Aksine, tersi gerçekleşir: Bu ilaçların ciddi yan etkileri, hastaların bedenini ve aklını ciddi şekilde etkiler.

Profesör Bonnie Burstow, tüm bu iddiaları tekrar ele aldı. Anti psikiyatride bir bursa olan bağlılığı, bu düşünceyi kurumsallaştırmanın ilk adımıdır. Gerçek bir kilometre taşı oluşturur.

Bununla birlikte, çoğu psikiyatrist, tüm bu hareketi hiçbir bilimsel temeli olmaksızın saf ideoloji olarak sınıflandırmaktadır. Siyasette bilimden çok daha fazlası olan saçma bir saldırı olduğunu iddia ediyorlar. Bununla birlikte, doğru olan şu ki, “akıl hastalıkları” nın varlığını destekleyen bazı testler en azından sorgulanabilir.

Konuşma tabanlı psikoterapi


Bonnie Burstow, çeşitli konuşma-tabanlı psikoterapi biçimleriyle sorunlu zihinsel koşulların tedavisini desteklemektedir. Şizofreni tanısı konan insanlar bu yöntemleri kullandılar ve bazı durumlarda, özellikle dengesiz olmayan kişilerde iyi sonuçlar elde ettiler.

Birçok psikiyatrın ilacı kötüye kullandığı bir gerçektir, ancak bu ilaçların aşırı durumlarda birçok kişiye yardım ettiği de doğrudur. Bu anlamda, ilaç hastanın semptomlarını hafifletmek için olumlu bir şeydir. Hastanın ihtiyaçlarına uygun etkili bir tedavi bulmak için zaman verir.

Belki de en iyi seçenek psikiyatri ve anti psikiyatri arasında yapıcı bir diyalogu teşvik etmektir. Bu şekilde, bu zor bölgede yardıma ihtiyacı olan insanlar için daha insani ve etkili tedavi yolları bulabiliriz.

--alıntıdır--

Herkesin yanıldığı ya da herkesin kaybettiği gün neyin olduğunun önemi yok

Konu "ictenlik" tarafından (16-04-2019 Saat 15:08 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 16-04-2019, 14:08
"ictenlik" - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
"ictenlik" "ictenlik" isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 22 Aug 2017
Mesajlar: 4.575
Standart

Freud ve Psikiyatriye Eleştirel bir Yaklaşım

Üzerinden yüzyıl geçmesine rağmen düşünce ve sanat yaşamında Sigmund Freud ve psikanalizin etkisi azalarak da olsa sürmektedir. Marx'ın toplumsal gelişim yasalarını, Freud'un ise insanın gelişim aşamalarını bulduğu öne sürülmüş, bu ikisinin birleşimiyle de insanlığa dair gizlerin çözüleceği yanılsaması uzun bir süre düşünce hayatına hakim olmuştur. Freud'un tüm eser ve biyografileri Türkçe olarak yayınlanmış, ancak bir iki cılız değerlendirme dışında esaslı bir eleştiri dilimize çevrilmemiştir.

1960-70'lerde çok etkin olmuş anti psikiyatri akımı, psikiyatriyi devlet güdümünde insanlara şiddet uygulayan ve muhalifleri damgalayan bir yapı olmaktan kısmen çıkarmakla birlikte, halen Freud kuramı ve psikiyatri ciddi bir eleştirel süzgece ihtiyaç duymaktadır. Bu yazıda dilimize son beş yılda kazandırılan önemli çeviri kitaplar ile telif makaleler üzerinden Freud/psikanaliz eleştirisi yapılacak ve anti psikiyatri akımın genel hatları çerçevelenmeye çalışılacaktır. Anti psikiyatri akımı, geleneksel psikiyatrinin sav ve uygulamalarını eleştiren ve 1960'larda İngiltere'de doğan bir akımdır. Önde giden temsilcileri Franco Basalglia, Ronald Laing, David Cooper,Michel Foucault ve Thomas Szasz olarak sıralanabilir. Ronald Laing bu akımın isim babası iken David Cooper “Ailenin Ölümü” adı eserinde kendi sahte yaşam tarzını korumak için bir hastalık yarattığını, bunun tedavi yöntemlerini belirlemek, tanımlamak ve sınıflandırmak için “psikiyatri” adı altında özel bir uzmanlık alanı oluşturduğunu öne sürmüştür. Laing'e göre şizofreni toplumsal bir olaydır bedensel bir hastalık gibi tedavi edilmesini reddeder. Anti psikiyatri akımı, dini ideolojinin bilimsel alana dönüşmesiyle “Tıp ilahiyatın, hekim engizisyonun ve deli de cadının yerini almıştır” itirazını getirir. Cooper “Kişisel sorunlar yoktur, politik sorunlar vardır” der. Ailede, çocuğun kafasına inceden inceye işlenmiş tabular sisteminin sokulmasını irdeler. Deleuze ve Guttari “Anti Ödip” ile psikiyatri uygulamasına karşı olmanın ötesinde psikanalize de şiddetli karşı çıkar. Psikiyatri kendi normallik ölçütleri ile toplumun temel yapı taşı sayılan aile ve okul gibi kurumlarda şekil alan bireyin, sınırlar içinde kalmasına katkı sunar. Özgüvenlik, farklılık, toplum dışılık tehlike yarabilecek algılardır. Erving Gofmann “Tımarhaneler” kitabında okul â€" kışla â€" tımarhane â€" cezaevi â€" toplama kamplarını, içine gireni şekillendiren total kurumlar olarak nitelendirir. İtalya'da Basaglia önderliğindeki “Psichitria Democratia” deliliğin toplumdan yalıtılmasına, akıl hastalarının maruz kaldığı baskıya karşı çıkar ve önemli başarılar elde eder. Foucault “Deliliğin tarihi” kitabında toplumda deliliğin konumu, toplumun akıl hastalığına yaklaşım tarzına dikkat çeker. “Deli”nin bilimsel birtakım buluşlarla tıbbın konusu olmadığına, bu yaftayı yapıştıran karmaşık toplumsal ilişkilere işaret ederek psikiyatrinin bilimselliğine savaş açar. Uygulamaları kısmen insancıl bir hale gelse de, psikiyatrinin hala hasta olarak damgaladığı insanları, total kurum olarak tımarhanelere kapatması ve yüzlerce ilaçla uyuşturması soru işareti yaratmaya devam etmektedir. Fannon'un Cezayir bağımsızlık savaşında, Oeidpus kompleksi ile ilişkili psişik iç çekişmelere karşı ırkçılık ve sömürgeciliğin gerçek sorunlar olduğunu ortaya koyması önemli bir aşamadır.

Büyük çoğunluğu dilimize son dönemde çevrilmiş olan New York Devlet Üniversitesi Psikiyatri profesörlerinden Thomas Szasz'ın düşünceleri önemli ve güncel niteliktedir. Vahşi Dil, Deliliğin İmalatı, Psikoterapi Miti, Yalanlar Bilimi Psikiyatri adlı kitaplarında ortaya koyduğu düşüncelere kısaca değinmek yerinde olacaktır. Amerikan Psikiyatri Birliğinin eşcinsellik ve mastürbasyon gibi bazı konuları uzun süre akıl hastalığı olarak tanımladığını ortaya koyar. Psikiyatri ve devlet ittifakının bilimi yozlaştırdığını betimler. Bu durumu Lenny Lapon “Beyaz Önlüklü Katiller” kitabında ayrıntılı bir şekilde ortaya koyacaktır. Psikiyatride neyin hastalık, neyin tedavi olduğuna tıp biliminin değil hükümetlerin karar verdiğini örneklerle açıklar. Psikiyatrik uzman tanıklığını“Tıp bilimi kılığına bürünmüş yalancılık”,psikiyatrik sınıflamayı “teşhis kılığına bürünmüş karalama sözlüğü, psikiyatri eğitimini ise “genç hekime yönelik olarak psikiyatrik şiddetin kuramı ve eylemine ilişkin çerçeveli törensel eğitim” olarak tanımlar. Psikiyatrinin görevini, topluma teşhis kılığında bürünmüş mazeretler ve tedavi diye gerekçelendirilen zorlamacı uygulamalar sağlamak olarak özetler. Psikiyatriyi, çağdaş toplumların çözülemeyen sorunlarının boşaltıldığı bir lağım olarak tanımlar. “Lağımların içine karıştığı suları kirletmesi gibi tıbba karışan psikiyatride hastaların bakım ve tedavisini kirletir” der. Psikanalizi, “Yahudiliğin modern ve sahte bir bilimsel yorumu” olmakla itham eder. Freud yanlılarının Jung'u psikoloji camiasından Yahudi karşıtı diye kovmaya çalışmasını sert biçimde eleştirir. Psikanalize en sert darbeyi kuşkusuz şu tanımla vurur: Psikanaliz bilim kılığına bürünmüş bir dindir, İbrahim Peygamberin şeriat yasalarını özel bir iletişim kurduğu Tanrıdan aldığı gibi, Freud'da psikoloji yasalarını özel bir iletişim kurduğunu iddia ettiği bilinç dışından almıştır”. Din dışı bir din olarak nitelediği psikiyatri ve psikoterapiyi özgürlüklerimize, özel hayatımıza bir tecavüz olarak niteler.

Psikiyatrik hastalıkların hem teşhisi hem gidişatı New York eyaletinde yaşayanlarla, Nijerya ve Hindistan köylerinde yaşayanlar arasında birbirinden o kadar farklıdır ki bu bilimin doğasına aykırı bir saçmalıktır. Kemoterapi ile psikoterapi arasında analojik(sözsel) benzerlik dışında benzerlik olmadığını, Mesmer'in törensel teçhizatı manyetik küvet ile Freud'un analitik divanı arasında önemli bir fark olmadığını ortaya koyar. Mesmer, manyetik sıvılarda ki bozuklukları manyetize ederek, Freud ise akıl gereçlerindeki bozuklukları psikanalizle tedavi etme iddiasındadır. Freud, erken yaşta baştan çıkarılmanın kadınlarda histeriye neden olduğunu, erkekleri ise nörasteniden koruduğunu iddia eder. Mastürbasyonun nörasteniye ve bastırılmış eşcinselliğin paranoyaya sebep olduğu düşüncesinden vazgeçmez. Freud'a göre insanlar eylemde bulunmaz, bilinç dışı dürtüleri ile hareket ederler. Freud'un Leonardo Da Vinci üzerine makalesinde, kendini yargılayan mahkemede beraat eden Leonardo Da Vinci, Freud ve psikanaliz bilimi tarafından mahkum edilir. Freud'un sözde bilimsel semantiğinde akıl “psişik aygıt”, tutkular “id”, kendilik “ego”, vicdan “süper ego” olarak nitelenir. Bilimsel olarak maskelenmiş olan bu kavramlaştırmaları kendisinin bilime katkısı gibi görür. Freud tüm yaşamını gururlu, şoven, kinci bir Yahudi olarak geçirir. Siyonizme sevgisi ve hareketin lideri Herzl ile yakın dostluğu bunun sonucudur. Oğlu Siyonist bir organizasyon olan “Kadimah” üyesiyken kendisi de onun onursal üyesidir. Psikanalizi peygamber bir militan sesle Yahudi yaratımı ve mülkü olarak tanımlamaktan geri durmaz. Freud ve Jung arası mektuplaşmada bu konuya ışık tutacak niteliktedir. 1910'da Jung Freud'a “Din, ancak din ile değiştirilebilir” diye yazarken, Freud “Ama beni bu dinin kurucusu olarak görmemelisiniz, niyetim o kadar da uzun boylu değil” diye yanıtlar.

Kurumsal psikiyatrinin şiddet içeren uygulamalarını birçok insan onaylasa da kimse buna maruz kalmak istemez. Kurumsal psikiyatri engisizyonun görevi olan toplumu iç tehditten koruma görevini devralmıştır. Kendimizin iyi ve normal olarak onaylanması ötekilerin kötü ve hasta olarak dışlanması temel ihtiyacını karşılar. Engisizyonun devamı olan modern dinamik psikiyatrinin üslubu çağımızın gereksinimlerine uydurulmuş, özgürlük ve akılcılık idealinin dilini benimsemiştir. Ama esas amacı kapatılanın tedavisinden çok dışarıdakilerin ve toplumun güvenliğidir. Engisizyoncu da, psikiyatrist de insanın kendinde olup olmadığına karar vermekle yükümlü ve egemen erkin düşüncesine bağlıdır. Tıpkı engisizyonca kafir ilan edilen kişinin kafir olması değiştirilemediği gibi akıl hastası olarak kayda geçen bir kişi de bu damgadan kurtulamaz. Daha da kötüsü engisizyonun kafir ilanını affedecek bir papa da yoktur psikiyatri için.

Psikiyatrist Szasz'ın Goffman'dan aktardığı üzere psikiyatrist devletin diğer görevlilerinden bambaşka bir işlev yerine getirir. Hiç kimsenin eline böyle fütursuz bir güç verilmemiştir. Polis ve yargıcın yetkileri bile yasa ile sınırlıdır. “Kroçyer Sonat” adlı yapıtında Tolstoy psikiyatri ve uyguladığı şiddetten örnekler sunar.

Psikiyatristlerin kuluçka dönemindeki kızamık gibi tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak gördüğü eşcinsellik gizli hastalıkların bir dış görünümü olarak nitelenir. Voltaire'in “Tiranın en büyük duası toplumun aklının kıt olmasıdır” sözü bu anlamda psikiyatriyi kullanan egemenler için söylenmiş gibidir. Kurumsal Psikiyatri'nin hem savcılık, hem yargıçlık hem gardiyanlık yaparak sözgelimi mastürbasyonunun cezası olarak delirdiği öngörülen çocukların tımarhanelere kapatılması bu sürecin sonucudur. Psikiyatristler laik bir ahlakçı olarak cehennem tehdidini delilikle ikame edip öteki dünyadaki sonsuza dek kavrulma yerine ömür boyu tımarhane denilen yeryüzü cehenneminde tutulma cezası koyarlar. Psikanaliz hareketi esnasında Freud, tam psikoza yol açtığı balonu sönmek üzereyken nevroza yol açtığı varsayımını öne çıkarmıştır. Thomas Szasz, Erwing Goffman'dan alıntılayarak “Damga” kelimesinin derin bir aşağılanmaya gönderme yaptığını anlatır. Anormal, çılgın, deli, psikotik gibi kelimelerle ifade edilse de cadıyı ortaçağ toplumundan koparıp alan damgalamanın bir benzeridir. Damganın meşrulaştırdığı ideolojiyle o kişinin yaşamı daraltılır, bizden daha aşağı konumda bulunduğu ifade edilir. Ortaçağda cadıların üstlendiği günah keçisi rolü günümüzde akıl hastalarına bırakılır. Psikiyatrinin yüce papazları tarafından tıbbi görünümlü kurumsal bir psikiyatri töreni ile bu işlev yerine getirilir. Psikiyatristler kuralları koyan egemen güçler için düzenin papazları, kuralların dışına çıkan akıl hastaları için işkenceci engisizyoncudur. Szasz, psikiyatri için belki de en radikal ve etkili eleştiri kitabı “Psikiyatri Yalanlar Bilimi” nde psikiyatriye daha dürüst bir isim olarak “Psödoloji; yalanların ve yalan söylemenin bilim ile sanatı” dememiz gerektiğini savlar. Freud kuramının yaygınlaştırılmasının ardından ciddiye alınmayan veya temaruz olarak nitelenen birçok sağlık durumuna hastalık statüsü sağlamıştır. Gerçekten sahte hastalıkların gerçek hastalıklar olduğuna dair popüler inanç o kadar derin ve yaygındır ki bunların tıbbi meşruluk ve statülerini yadsıyan kişilerde klişeleşmiş olarak çıldırmış olarak yaftalanır. Oysa ünlü psikiyatri tarihçisi Roy Potters “bugün akıl hastalığının doğası, ne olduğu, neden olduğu, neyin tedavi edileceği üzerine rasyonel bir fikir birliği olmadığını” ifade eder. Sağlıklı bir hastaya yanlış teşhis koymak onu bedensel tıbbi bir hastaya dönüştürmez. Oysa ona psikiyatrik bir teşhis koymak akli â€" psikiyatrik bir hastaya dönüştürür. Freud'un akıl â€" zihin bir bedensel organ olmaksızın bunun hastalıklarından söz etmesi işin başlangıcı oldu. Bilimsel kanıt sayılamayacak psikolojik kanıtlarla psikanalizin doğa biliminin bir dalı olduğunu öne sürmektedir. Rüyaları semptomlar olarak niteler, oluşumları ile içeriklerini rüyayı görene yükleyerek çeşitli spekülatif tahminlerde bulunur. Temaruz konusunda çalışan hekim Lasegue histeriyi aksi halde atıl kalacak semptomların fırlatıldığı çöp sepeti olarak nitelemiştir. Szazs'a göre psikanaliz gibi psikoloji de yeni bir insan icadı olan akademik disiplindir. İkisi de aydınlanmanın, modernitenin, bilim çağının zararlı ürünleridir. Freud, modernitenin en büyük semantik narkozcularından ve narsizm pompalayıcılarından birisidir. İd-ego-süperego yaratarak basit bir gerçeğe yabancılaştırmak da hastalık etiyolojisini hastanın bilinçaltına yükleyerek gizemi derinleştirmektedir. Sartre'ın deyimi ile “yalancısız yalanlar” yaratılmaktadır. Ruhsal determinizmi saplantı haline getirmiş olan Freud genellikle olayları nedenlere bağlayarak eylemleri de güdü ya da sebeplere bağlayarak açıkladığımızı görmezden gelir. Psikanalizdeki derin çelişki incelediği fenomenler arasında hem bir nedensellik bağı hem de bir anlama bağı sunmasıdır. Bu ilişki tipleri birbiriyle geçimsizdir. Thomas Mann, Freud'un fikirlerini makul ve tatminkar bulmadığını söyler, sanatçının alanına tecavüz ettiğini bildirir. Zweig ise Nietzsche çekiçle felsefe yapıyorsa Freud da neşter ile yapar der. Freud öncesi senaryoda hastalık kişinin kendisinin yarattığı şey iken Freud sonrasında da durum değişmemiş ancak şu küçük numara ilave olmuştur: “Bilinçdışı benlik”. Bilinçli kişi benliğin bilgisine sahip değildir. Freud'un hem hastalığı keşfi hem tedavisi hiledir. Olmayan hastalığın tedavisi de olmaz der Thomas Szasz. Rosenhan psikiyatrist ve psikologların aklı başında olanlarla olamayanları ayırt etmesinin zorluğundan dem vurur. Çünkü akli dengesizliği saptayacak hematolojik, histolojik, radyolojik veya başka gerçek tıbbi test yoktur. Meşru tıbbi ehliyetleri olsa da psikiyatristlerin diğer hekimler gibi meslek icra etmediklerini öne sürer. Akıl hastalığı mitolojisi sürekli pompalanan bir şey olduğundan derinlemesine bilgisi olan entelektüeller dışında bunun arasından kurtulup gerçeğe ulaşmak zordur. Psikiyatrinin kötülüğü devlet otoritesinin bir parçasından ibaret olduğu halde kendisini bir tıbbi disiplin olarak tanımlamasıdır.

Dinsel mucizeler ile akıl hastalıkları birbirine benzer, ikisi de inançlar ve toplumsal uygulamalardan oluşan büyük bir sistemin kurucu nitelikteki yalanlarını oluşturur. Böyle yanlış inançları alaya almak toplumsal değerleri zayıflattığından hoş karşılanmaz. Psikiyatri ile devlet ittifakının çoğunluk tarafından değişmez bir olgu ve sorgulanamaz bir ahlaksal iyi olarak kabul edildiği zamanlarda yaşıyoruz. Szasz “Psikiyatri Yalanlar Bilimi” kitabını Thomas Jefferson'un sözü ile bitirir. “Gerçek kendi başının çaresine bakmasına izin verilirse gayet iyi idare eder. Kendisini pek tanımayan ve nadiren hoş karşılayan büyük adamların gücünden yardım aldığı nadiren görülmüştür, insanların zihnine girebilmek için kuvvet kullanmaya ihtiyacı yoktur, hükümet desteğine ihtiyaç duyan sadece yanlışlardır”.

Jeffrey Mason “Terapiye Hayır” kitabında terapistlerin kar amaçlı yaklaşımları, yöntem sorunları, müşteri(hasta) karşısında baskın, belirleyici oluşları %10'a yakın hasta ile cinsel yakınlaşma kurmaları ve çok uzun süren terapilerde bile sonuç almada belirgin farklılık olmaması üzerinde durur. Freud'un fırsatçı, benmerkezci, düzen yanlısı tutumunu eleştirirken Jung'un Nazilerle kurduğu çirkin ilişkiyi irdeler. Modern toplumlarda ve zengin kesimlerdeki terapi fetişizmine bütün yönleriyle eleştirel bakar.

Lenny Lapon'un yeni tarihli “Beyaz Önlüklü Katiller” başlıklı kitabının alt başlığı “Nazi Almanyası ve Birleşik Devletlerde Psikiyatrik Soykırım”dır . Psikiyatri, kollarını hayatımızın her yerini dolayan ahtapota benzeyen bir kötülüktür der Lapon. İlk bölüm, “Faşizmin Maşası Psikiyatri” isimli bölümdür. Soy ıslahı amacı ile kısırlaştırılan, toplama kamplarında “yiyici” olarak tanımlanıp psikiyatristlerin seçimi ile öldürülen akıl hastalarını anlatır. 1935 yılında o zamanki inanışa göre otuz bin Amerikan vatandaşına uygulanan lobotomi ile ölen veya ömür boyu sakatlığa mahkum olan akıl hastalarından dem vurur. Yetişkin psikiyatri hastaları için ötenazi programında altı yıl içinde üç yüz bin kişinin katledildiğini not düşer. Yöneticisi ve uygulayıcısı Karl Brandt isimli doktordur, Amerikan psikiyatri derneğine Almanya'dan savaş öncesi ve sonrası başvurmuş Alman Psikiyatristlerden söz açar. Gene ABD'de elektro şoka bağlı ölümleri dokümente eder (1941-77). Nazi Almanya'sında ırk ıslahında yer alan psikiyatristlerle Amerikan psikiyatristlerde yer alan ortak isimleri ve bunların bir kısmı ile yapılmış röportajları yayımlar. Bu kitabın esas önemi tüm modern devletlerde özellikle totaliter yapının egemen olduğu dönemlerde psikiyatri kurumu ve psikiyatristlerin muhalifler, hoşa gitmeyen aykırı insanlar için akıl hastanelerinin tıpkı ceza evi gibi kullanıldığını sergilemesidir. Kurulu düzenler, ceza evine atmadıklarını çeşitli akıl hastalıkları bahanesi ile total kurumlar olan tımarhanelere kapatmakta ve orada elektro şok yoğun ilaç tedavisi gibi yöntemlerle benliklerini yok etmektedirler. Buralardaki psikiyatrik müdahale ve işkencede direnenler negatif semptoma sahip oldukları gerekçesi ile şiddet görmektedir. Kitap yazımı devam ederken işkence ve ölümleri belgelemek için kurduğu Psikiyatrik Katliam Araştırma Enstitüsünce ABD'deki hak ihlalleri araştırılmaya devam etmektedir. Bu kitap düzenin psikiyatriyi nasıl acımasız bir aygıta dönüştürdüğünü ve akıl hastaları olarak nitelenen gruba modern toplumlarda ne tür müdahaleler uygulandığını gösterme açısından önemlidir.

Erving Goffman'ın 1961 tarihli kült eseri de bir iki sene önce dilimize kazandırıldı “Akıl Hastalarının ve Kapatılmış Diğer Kişilerin Üzerine Denemeler” alt başlıklı “Tımarhaneler” başlıklı bu kitap alanında bir klasik sayılmalıdır. “Total kurumların özellikleri üzerine” bölümünde modern toplumda ki temel toplumsal düzenlemenin bireyin farklı katılımcılarla, farklı otoriterler altında rasyonel plan olmaksızın uyumaya, eğlenmeye ve çalışmaya eğilimli olması irdelenir. Total kurumların temel özelliği hayatın bu üç alanını ayıran sınırların ortadan kalkması, hayatın tüm veçheleri ile aynı yerde, tek otorite tarafından idare edilmesidir. Hapishaneler, toplama kampları, kışlalar gibi tımarhaneler de total kurumlardır ve hepsi benliği kırmaya, dönüştürmeye yönelik doğal bir deney, bir insan serası gibidir. Bu kurumlara kapatılan ve kontrol altında tutulan geniş grupla personel arasında derin bir uçurum olduğunu ileri sürer. Kapatılmış kişilerin dış dünya ile ilişkileri sınırlıdır. Total kurumların kapatılmış kişiyle dış dünya arasına koyduğu engel benliğin eksiltilmesinin ilk işaretidir. Bu kişilerin kimlik setinin elinden alınmasının yol açtığı kişisel tahrifata ek olarak damgalama ve bedenin doğrudan sakatlanması söz konusudur. Dayak, şok terapisi, ameliyat gibi uygulamalarla kişinin kendisini garanti altında hissetmesine engel olunur. Bu kişiler “dışarıda yapabilir miyim?” duygusuna kapılır. Yaptıkları onaylanmayan, tatmin ve savunma duygularından açıkça mahrum edilen bu kişiler sürekli olarak aşağılayıcı bir deneyime maruz kalır. Goffman'a göre akıl sağlığı toplumsal yaşam oyununu iyi oynayabilme becerisidir. Tam tersine bu oyunu oynamayı reddetmek ya da kötü oynamak kişinin akıl hastası olduğu anlamına gelir. İletişim kuramadığımız, temelde farklı olduğunu düşündüğümüz kişileri dengimiz olarak görmeme eğilimine girişiriz. Total kurum olarak “tımarhaneler” bu ötekileri toplumdan uzak tutmak ve ayrıca temel değerlere yakınlaştırmak için benliği kırmayı hedefler.

Andrew Scull'un “Uygarlık ve Delilik” kitabı Foucault'nun “Deliliğin Tarihi” ile benzer temaları daha yeni ve kapsamlı bilgilerle inceleyen bir metin olarak öne çıkmaktadır. Çeşitli kültürlerdeki akıldışı, delice, psikotik davranışları yorum ve tedavi farklılıklarını antikçağdan günümüze inceler. 18.yüzyıla dek delilik sanat ve edebiyatta bir cazibe kaynağı olarak değerlendirilmesine karşın, birçok çevrede doğaüstü güçlerin bir sonucu olarak görülmekteydi. Melankoli ve diğer tanıların gelişiminden akıl hastanelerinin kurumsallaşmasına, emperyal psikiyatri kavramı ile sömürgelerde başkaldıranlara yapılan baskıya kadar geniş ve renkli bir yelpaze sunulur. Daha önce sözünü ettiğimiz Nazilerin işe yaramaz “yiyiciler” olarak nitelediği akıl hastalarına davranışlarına da genişçe yer verilir. Delilikten muzdarip kişilerden söz ederken kullanılan dilin kendisi onlarca bakıştaki sertliğin göstergesidir. Freud'un “panseksüalist” tavrında, fiili travma ve saldırılardan ziyade, çocukluk fantezileri ve bunların bastırılma yolu üzerine açıklamalar vardır. Bilinçaltı cinsel itkilerin sağladığı enerji anlamındaki libidonun her türlü karmaşık psikolojik rahatsızlığın ve çatışmanın kaynağı olduğunu ileri sürüşüne değinilir. Rüyalar, dil sürçmeleri, serbest çağrışıma özendirme ile temelde yatan sorunların açığa çıkarılacağı iddiası üzerinde durulur.

Henry Cotton'un akıl hastalıklarını kronik enfeksiyonlara bağlaması, değişik organların diş ve bademciklerin alınması ile tedavi edilebilirliği iddiası bir dönem için psikiyatrinin gündemini meşgul eder. Tıpkı lobotomi gibi bu karın ameliyatları da 1/3 oranında ölüme neden olur. Stanley Cobb, insülin koması ile habis nöronları öldürebileceği iddiasını ortaya attı. 1950'lere kadar insülin koması, şok tedavisi ve beyin cerrahisi psikiyatrik tedavide kullanılan yöntemler olurken anti psikiyatri akımı ile bunlara bir duyarlılık oluşturuldu. Psikanaliz akımının 20. yüzyıl ilk çeyreğinde destek bulduğu yerler Avrupa'nın Almanca konuşulan bölgeleridir. Freud, Breuer, Jung gibi isimlerin öne çıktığı bu akım diğer bölgelerde çok fazla ilgi görmemiştir. İngiliz psikiyatristlerin çoğunun Freud'u sahtekar anlamına gelen Fraud diye anması bunun sonucudur. Hastayı rahatsız eden, azap veren uydurma anıların yaratıldığı bilim dışı bir teknik olarak nitelemişlerdir. Freud'un “Ruh çalgısını tıngırdatmak öyle kolay değildir, benim tekniğim özenli ve sıkıntı vericidir, amatörce girişim en kötü sonucu doğurabilir” açıklaması yöntemin öznelliği, kişiselliği, bilim dışılığı ile ilgili bir itiraf olarak okunabilir. Psikanaliz ve onun peygamberi Freud sıkça alaya alınır hale gelir. Freud'un muhafız birliğinin kurulmasını sağlayan Ernest Jones yazdığı biyografisi ile Kopernik, Galile, Darwin ile aynı panteona mensup dev Freud portresi çizmeye çalışır.

Psikanaliz güzel sanatların birçok alanı için hayatın gizemlerine yaklaşım konusunda zengin bir kavram hazinesi sundu. Görsel sanat ve edebiyatta etkisi yaygınlaştı. Romancı, oyun yazarlarının içe bakışa ağırlık vermesi ile cinsel temaları kullanmada içtenlik ve dürüstlük arttı. Lawrence psikanalizi düpedüz aşağılarken Joyce sahtekarlık dolu hata (Freudfull mistake), genç ve kolayca aldanır (yung and easily freudned) kahramanı ile iki psikanalizciyi alaya aldı. Marcuse, Benedict, Kluckhorn gibi düşünürler psikanalizden yararlanır ve esas alırken Karl Popper'ın eleştirisi net ve sertti: “Psikanaliz çürütülebilir olmadığından her şeyi açıklar gibi görünürken hiçbir şeyi açıklamayan sahte bir bilimdir.” Zaman ilerledikçe ABD'deki tüm zenginlerin, Hollywood başta analizcisi vardı. Yaldızlı sorunlu hayatları için avuntu bulmaya gittikleri analizciler kanalıyla kazandıkları paranın bir bölümünü Freud'a değilse de Freud'cu ceplere akıtmış oldular. Bu durum Hollywood filmleriyle desteklendi. Ancak bir sürü olumlu analizci portresi yanında, Guguk Kuşu (1975) ve Frances (1982) gibi filmlerde kurumsal psikiyatriye ciddi bir eleştiri vardır. Amerikan psikiyatri ve kültürüne hakim Freud sevdasının sönüşü eşliğinde biyoloji psikolojinin önüne geçmiştir. Akıl hastanesi sayısı ve yataklarının 1950'lerden itibaren büyük bir azalmaya girmesine değinilir. Scull'da kolayca fark edilecek kadar açık davranışın ya da akıl bozukluğunun ötesinde normal ve marazi arasındaki sınır hala son derece muğlâk ve belirsizdir. Scull'a göre “Düşünme, hissetme, hatırlama süreçleri belirli beyin bölgelerinde yer almaktan ya da tekil nöronların özellikleri olmaktan ziyade olgunlaşırken kurduğumuz karmaşık şebekelerin ve içsel bağlantıların ürünüdür. Ama akıl bozukluklarının sosyal ve kültürel boyutları da mevcuttur. Sonuç olarak “Delilik hala temel bir bilmecedir, akla karşı bize serzeniştir, uygarlığın kaçınılmaz bir parçasıdır” der.

Fransız Felsefeci Micheal Onfray'ın kapsamlı biyografisi “Bir Putun Alacakaranlığı- Freudvari bir Masal” entelektüel dünyamızda ilgi görmese de çok büyük bir boşluğu doldurmuş bir başyapıttır. Onfray'a göre Freud bir yönden ünlü olmak isterken diğer yandan da bunun dezavantajlarını üstlenmeyi reddeden bir figürdür. Hipotezinin çoğunu Schopenhauer ve Nietzsche okumalarından türetmiştir. Psikanaliz ise kendisinin kurgusal bir fantezisinin ürünüdür. Başarma, ünlü olma takıntısı, çok para kazanma hırsı, her şeyi bedenle ilişkilendiren hastalık hastası tabiatı ile Freud'un sahici bir portresi çizilir. Freud'un günlük dile yerleşmiş kavramlarının çoğu Nietzsche'den ödünç alıp kendisine mal ettiği entelektüel malzemeyi gizlemek üzere tasarlanan kozmetik bir çalışmadan kaynaklanır. Dünyayı kavramak için iki yol bulunduğu iddiasındadır. Sanat, din ve felsefe ya da onun psikanalizi. Şan, şöhret, para, saygınlık, profesörlük gibi onursal unvanlar ve Nobel ödülü temel motivasyonudur.

Freud için en temel ve haklı eleştirilerden birisi kendisinden yola çıkarak insanların genelini kuramlaştırmak, bunu yaparken de kendisine geri dönmektir. Oedipus kompleksi ve Aile Kuramı bu fantastik kuramın işleyişine kavram oluşturur. Bireysel bir maceradan yola çıkarak evrensel bir kurama doğru varan bir genelleştirmedir. Çocuğun doğumundan beş yaşa kadar geçecek evrelerdeki sarsıntılar bir takım davranışları ve patolojik durumları açıklayabilir. Oral/Anal/Fallik/Genital evre yörüngesinde bunun ipuçları vardır. Zenginlerin vizite ücretlerinden gelecek parayı hesaplayan depresif, melankolik bir psikiyatrist olarak verimli çağlarını geçirir. Kendi arzularını genel bir gerçeklik olarak sunar. Freud'un kuramının tüm iskeleti annesine duyduğu ensest duygularını baba kıza transfer ederek küçük bir oğlan çocuğunun annesine duyduğu arzuya indirger. Heteroseksüel bir ilişkiyi tek biçim olarak sunar, evliliğin cinselliği en fazla beş sene içinde bitireceğini ve buradan kaynaklanan sinirliğin tek panzehirin sadakatsizlik oluğunu öne sürer. Sorumluluk ile arzular arasında çatışma baş gösterdiğinde nevroza sığınarak çözüm bulmaya çabalar. Kendi yaşamındaki çözüm aynı çatı altında baldızı ile aşk hayatı yaşamaktır. Bunu Jung günlüklerinde açıkça yazar. Freud her ne kadar dinsiz olduğunu ifade etse de 1897'de liberal eğilimli bir Yahudi derneğine kayıt olur. Kendisini “Psikanaliz dinine girmiş bir pagan” olarak tanımlar. Psikanaliz bir adamın kendi karanlık yanıyla yaşamak için uydurduğu bir disiplindir. Yaşlı babasının genç bir kadınla evlenmesi, üç kuşağın birbirine girdiği ailenin karmaşası, yaşlı babanın ebeveynliğine dair kuşkular uyanması, erkek kardeşe duyulan rekabet ve ondan duyulan suçluluk, anne ile cinsel ilişkiye girme arzusu ve dolaylı olarak baba ile rekabet bu yapının temel taşlarıdır. Viyana'daki divanda geçirdiği çocukluğu ansızın psikanalizin bilimsel gerçekliğine bürünüp tüm gezegene sanki Kopernik'in güneş merkezli gezegeni veya Darwin'in evrim teorisine benzer bir keşfi gibi yayılmıştır. Tarih öncesine ait Oedipus Kompleksi şemasının baba katlinin kişisel düzeydeki düşsel kurgusunun tüm insanlığın geçmişine, şimdisine ve geleceğine yaymak ne denli gerçekçidir diye sorar.

Tanrılar üç temel işlevi yerine getirir. Bu işlevler, yılgılardan kurtulmak, kaderin acımasızlığı ile uzlaşmak ve ortak yaşantı ile kültürün dayattığı acıların zararını karşılamaktır. Yahudilik ile ilişkisi de ikiyüzlüdür. Evde her türlü dini simgeyi yasaklamış, Siyonistlerin ulusalcılığı idealini benimsemediğini söylemekte ancak Yahudi olmakla gurur duymaktadır. En derin içselliğini Yahudiliğe ait olarak görür, neredeyse bilimsel mitin yardımıyla Yahudi olan ilkel bir topluluğun varlığını kanıtlamaktan dem vurur. Yaşamım ve Psikanaliz kitabında kendi yaratımı ve icadı olarak sunduğu psikanalizde Yahudiliğin kişiliğinde işgal ettiği yeri açıklar. Freud'un şiddetli kilise karşıtlığı, utangaç ateistliği yanında Yahudi mizaca sahip bu simgesel ailede yaşananlardan ve görülenlerden bahseder. Musa ve Tektanrıcılık kitabında Musa mitinden yararlanıp bunu bireysel bir maceraya dönüştürüp araya da kendi fantezilerini serpiştirir. Kızı Anna'nın on yıl boyunca divanda cinsel fantezilerini, varoluşsal sıkıntılarını, çölü andıran cinselliğini, babası ile çiftleşmek ve annesinin ayağını kaydırmak konularında ne ölçüde açıklama yaptığı bir sırdır. “Yaşamım ve Psikanaliz” kitabında nevroz hastalıklarını kendisini incelemeye yöneltenin maddi koşullar olduğunu itiraf eder. Mektuplarında arkadaşına yazdığı üzere 1884- 95 yılları arasında düzenli olarak kokain tüketir. Kokainin morfin bağımlılığını engellediğini yazar. Bir dostu kokaini enjekte etmeyi öneren reçetesi nedeniyle ölür. Freud ondan söz ederken kokain zehirlenmesinden öldüğünü yazar.

“Düşlerin Yorumu” kitabında, insanların psişesine hükmetmenin insanlığa da hükmetmek olduğunu ileri sürer. Sürekli devinim halindeki Freud hızla yöntem ve fikir değiştirir. 1885 yılında kokain ile her şeyi yapabileceğini sanan kokain satıcısı mı, 1886-87 de elektro tedavi savunucusu mu, hidrotedaviye banyo ve masaj reçetesi yazması mı, 1888 de hipnoz rüyası pazarlamacısı ve alın dokunmacısı mı? 1910 yılında üretra sondası ile penisin içine soğuk su vermesi mi gerçek Freud bilimsel yöntemidir? Histeri olguları mektup incelemelerindeki çelişkilerde görüleceği üzere 18 olgu falan değildir. Bunlar sadece Freud'un zihnindeki fantezilerdir. Egzama, migren, kekemelik, sinirsel tutukluk ve fobileri çocukluk döneminde babanın tacizi ile ilişkilendirir. Yayınlarındaki kuşkuculuk yapısal değil, konjonktüreldir. Bütün yapıtları, mektupları inanış ve fantezileriyle dolu sözde hipotezlerini değiştirdiği çelişkilerle doludur. Ondan materyalist bir düşünür yaratmaya çalışan efsanenin tersine maddesel ve bedensel olmayan ayırt edilemeyen ruhsal üzerinde çalışır. “Metapsikoloji” yi yazar. Laboratuara sırtını dönen Freud, zafer arzusunu gerçekleştirmek üzere divandan medet umar.

Freud'un “Düşlerin Yorumu” M.S. Artemidoros'un “Rüyaların Anahtarı” ile aynı ilkelerden yola çıkar. Eğer tek bir psişik olgu için tek bir yorum olsa bütün psikanalistler aynı sonuca varır. Bilim ve bilimsel kesinlikten ancak böyle söz edilir. Aynı analiz nesnesi için farklı bireysel teşhisler vardır oysaki Freud'un “Oedipus Kompleksi”, Adler'in “Organ Eksikliği”, Jung'un “Arketipi”, Reich'ın Organ Enerjisi, Lacan'ın “Küçük a nesnesi” ve psikanaliz tarihini oluşturan diğer edimsel kavramlar birbirinden farklıdır. Çocuklar hayali düşmanlar ile mücadele etmek için oyuncak takımlarını kuşanırken Freud'da düşsel dünyaları keşfetmek için Fatih kostümü diktirir. Viyana'da Diyojen'in fıçısına benzeri divanındaki hastanın serbest çağrışımlarını izleyen, az konuşan, ara sıra uyuklayan paraları cebe indiren Freud. Mantıksızlığın diyarında psikanalist kral olur. Oedipus'la yakından uzaktan ilgisi bulunmayan rüyalarda bile Oedipus ile evrensel bağlantılar keşfedecektir.

Yoksulları tedavi etmeye değer bulmaması normal sayılsa da psikanalizin tedavi edemeyeceğini hiçbir şeyin etmeyeceği iddiası bir faciadır. Yoksullar hayat mücadelesinin içinde nevroza yakalanamazlar der (zamanları yoktur!).Sandol Frenczi'nin klinik günlüğündeki tanıklıklarında şunu yazması ile ne kadar uyumludur? Hastalara ayaktakımıdır, bizim geçimimizi sağladığı sürece iyidir, öğrenmek üzere hazır materyallerdir onlara hiçbir şekilde yardım eli uzatamayın demekten kaçınmaz. Küçük Hans, Dora olgularında, ölümüne sebep olduğu Emma Eckstein'da hep kendi fantezi ve saplantılarının peşinden gider. Freud'un yeri Kopernik, Darwin, Galile'nin yanı değil, üfürükçülerin, şamanların, büyücülerin, manyetizmacıların yanı olmalıdır. Düşlerin yorumunda bir şeyin düşünülmesinin değil ona fatihimizin ne yorum yapacağının önemi vardır. Ludwig Frank, Freud'u panseksüelizm ile suçlar ve psikanalizi Breuer'in keşfi ile Freud'un edindiği özgürlük alanını eleştirir. Freud felsefeyi sevmez, insanın doğasının iyi olduğuna inanmaz, ilerleme kuramına tarihe inanmaz. Rasyonel nedensellik yerine büyülü nedenselliği yeğler. Benito Mussolini'ye yaltaklanması ise bu şartlarda çok anormal sayılmaz. Psikanaliz bireysel hasarları tamir eder Freud'un önerdiği çözüm apolitik olmanın ötesinde antipolitiktir. “Divan” yalnız ve yalnız toplumun talep ettiği bastırma sayesinde varlığını sürdürür. Freud'cu Marksizm genellemesinden hiç hoşlanmadığını sergiler. Mussolini'yi bir kültür kahramanı ilan ederek atıf yapar ve saygılarını sunar. “Kitle Psikolojisi”ndeki şu sözü bu ithafı daha da anlamlı kılar: “Tüm insanların kendi aralarında eşit olması gerekir, ama hepsi tek bir insan tarafından yönetilmek ister. İnsan sürüye ait bir hayvandır, üstün bir şef tarafından güdülen bir varlıktır” Mussolini'nin otoriter Sezarcılığı ve Dollfuss'u Avusturya faşizmi bu kitapta cisimleştirilir. Freud'un bunca saçmalığa savrukluğa kurulu düzen yanlılığına karşın kazandığı yaygınlık ve başarı şu üç nedenledir.

1-Cinsellik, batı dünyası ve Hıristiyanlık felsefesinde tabudur; bunun üstündeki örtüyü kaldırır.

2- Militan, aşırı bir örgütlenme olan gizli komiteyi oluşturur ve bu komite psikoloji derneğinde düzenli toplanır.

3- Cinsellik ve savaşın ardından dinin efsanevi şemaları gelir. Psikanalizin her şeye verecek bir yanıtı vardır. Hıristiyan dinine yakın bir şema doğrultusunda bir takım dalkavuklarca ilan edilir. İsa'nın yaşamına benzer efsaneler kurulur. Freud'un yaşamı da, öğretisinin ardındaki mantık da tuhaf bir biçimde kilise ilkesi üzerine inşa edilmiştir.

Son olarak önemli bir Brezilya yapımı Brainstorm (Bicho de Sete Cabecas) 2000 yılı az bilinen bir anti Psikiyatri filmine değinmek gereklidir. Kokain kullandığı için zorla bir psikiyatri kliniğine yatırılan genç bir adamın yaşadıkları, gördüğü zulüm ve direnişi üzerine çok etkileyici bir filimdir. Lois Bodanzky'nin yönettiği film gerçek bir olaydan esinlenir ve en sonunda kahramanın zorla tutulduğu hücrede kendini yakmasına gider. Film tüm anti psikiyatri mücadelelerine adanmıştır.

SONUÇ

Yazıda temel olarak psikiyatri ve psikolojinin tarihsel süreç içerisinde insanlığın üzerinde oluşturduğu baskılar, farklı olanın kolayca damgalanıp kapatıldığı total kurum olarak tımarhanelerdeki koşullar ve psikanaliz ile Freud'un bilim dışı temelsizliği irdelendi. Anti psikiyatri akımı ve mücadelesini kurumsal psikiyatrinin acımasız uygulamalarını geriletmedeki rolüde mercek altına alındı. Bugün büyük ölçüde geçerliliğini ve önemini yitirmiş olsa da büyük bir düşünür ve yenilikçi bir kuramcı olarak sadece psikiyatriye değil sanat edebiyat gibi alanlara da sızmış Freud'culuğun bilimsel dayanaktan yoksunluğu ortaya konmaya çalışıldı. Yeni bir din olarak ortaya konan psikanaliz ve onun peygamberliğine soyunan Freud'un kurumsal psikiyatri gibi düzenle egemen güçlerle devletle ilişkileri ve onun bir aydınlanmacı ve toplumcu gibi algılanmasının nasıl yanlış bir perspektif olduğu ortaya kondu. Thomas Szazs, Michel Onfray'ın kitaplarının hak ettiği değeri bulmaması ilgiyi görmemesi ardında entelektüel yaşamamızdaki kısırlık, dogmalar ve klişelere sığınmışlığın büyük rolü bulunmaktadır. Marks'cılık ve Freud'culuk ile bütün insanlık ve toplumu açıklamanın imkansızlığı gene yazının ana izleklerinden birisidir. Sonuç olarak devletlerin gücüne, psikiyatri gibi aygıtlarına karşı mücadele sürmek zorundadır.

KAYNAKÇA

Yalanlar Bilimi Psikiyatri- Thomas Szasz; Aylak Yayınları 2013.
Deliliğin İmalatı- Thomas Szasz; Yerdeniz Yayınları 2007.
Psikoterapi Miti- Thomas Szasz;Goa Yayınları 2012.
Vahşi Dil- Thomas Szasz;Kaknüs Yayınları 2006.
Terapiye Hayır- Jeffrey Mason; Doruk Yayınları 2003.
Psikiyatrinin Ölümü- Fuller Torrey; Öteki yayınları 1996.
Bölünmüş Benlik- R.D.Laing; Mitos Yayınları 1993.
Anti Psikiyatri â€" Türkçapar/Sayar; Ağaç Yayıncılık 1992.
Psikiyatri ve Anti Psikiyatri â€" David Cooper; Öteki Yayınları 1992.
Şizofrengi Kitabı- Fatih Altınöz;Şizofrengi 1994.
Beyaz Önlüklü Katiller â€" Lenny Lapon;Pales Yayınları 2016.
İlaçla Tedavi Efsanesi-JoannaMoncrieff; Metis Yayınları-2010.
Tımarhaneler- ErvingHoffman;Heretik Yayınları2015.
Uygarlık ve Delilik â€" Andrew Scull; YKY 2016.
Bir Putun Alacakaranlığı Freudvari bir Masal- MichelOnfray; Sel Yayınları 2011.

https://halukguriz.wordpress.com/tag/antipsikiyatri/

Herkesin yanıldığı ya da herkesin kaybettiği gün neyin olduğunun önemi yok
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 16-04-2019, 14:15
"ictenlik" - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
"ictenlik" "ictenlik" isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 22 Aug 2017
Mesajlar: 4.575
Standart

Anti-Psikiyatri: Romantik Bir Yanılsama (?) ya da Psikiyatrinin Vicdanı (?)

Bugün ruhsal hastalıkların sınıflandırmaları kalın kalın kitaplarda yüzlerce başlık altında yapılmakta. Oysa ilk
çağlarda sadece 2 ruhsal bozukluk tanımlanmış; ÇILGINLIK ve EPİLEPSݦ İlkçağ insanından günümüz
insanına uzanan yolda psikiyatri Freud dan çok daha önceleri de var olan ve devinimine devam eden bir bilim
dalı¦ Aradan geçen zamanlarda neler olup bittiğine göz atmakta fayda var.

Ruhsal hastalıklar arttı mı ya da hastalık tanımlamalarını mı arttırıyoruz? Zamanla psikiyatri doğru bir noktaya
mı gelmekte y.o.k sa insandan uzaklaşmakta mıdır? Psikiyatrinin yetki sınırları nerede başlar, nerede biter?
Artık hepimiz deli miyiz? Deli, hasta, çoğunluk, normal vs¦ gibi kavramların tanımlamasında ne diyoruz
veya ne kadar doğruyuz? Psikiyatrinin ilgi alanı içindeki rahatsızlıklar nasıl ortaya çıkar? Bu rahatsızlıkların
belirleyicisi doğa mıdır, çevresel etmenler midir? Bunları biyolojinin yöntemleriyle mi anlamaya çalışmalıyız,
insan bilimlerinin yöntemleriyle mi?

Psikiyatri tarihi farklı okumalara açıktır. Psikiyatri tarihini kronolojik sırada arka arkaya dizilen başarıların
günümüze kadarki sürecinin anlatıldığı bir başarılar dizgesinin dışında alanda büyük tartışmaların olduğu ve
farklı zıt kutupların olduğu bir süreç olduğundan da söz etmek gerekmektedir. Belki de eleştirel süreçlerin ve
karşıtlıkların en yoğun yaşandığı dönem 1960 lardır.

60 lar da ne olmuştur? Psikiyatri kavramının önüne gelen ANTİ sözcüğü bir ön ekten ibaret bir şey midir y.o.k
sa temelinde değişik anlamlar mı barındırır? Temelden beri süre gelen biyolojik yöntem mi ya da insan
bilimlerinin yöntemlerini mi kullanmalıyız tartışmaları niçin bu dönem yeni bir akımın doğuşuna sebebiyet
vermiştir?



Dünyadaki politik, ekonomik ve sosyal değişiklikler; psikiyatride hekim-hasta ilişkisindeki insancıl olması
gereken tutumlardaki yetersizlikle ve depo hastanelerde yaşanan olumsuzlukların varlığı 60 larda ANTİPSİKİYATRİ akımının doğmasına sebebiyet verir. 1960 lı yıllardaki toplumsal altüst oluş, daha fazla özgürlük
talep eden öğrenci hareketleri ve kültür devrimi, toplumsal dönüşüme ve iyileşmeye koşut olarak, artık bir akıl
hastası deposu olarak kullanılmaya başlanan psikiyatri kliniklerine dikkat çekilmesi gerekliliği, çoğunlukla toplu
yerleşim birimlerinden epey uzakta, sanki diğer normal (!) insanları varlıklarıyla rahatsız etmesinler diye kalın
ve yüksek duvarlar ardına hapsedilmiş akıl hastalarının içler acısı durumu ve tüm bunların toplumsal
dönüşümün gündemine girmesi gerekliliği gibi dönemin toplumsal arka planındaki olayları akımın doğmasına
sebebiyet veren ön koşullar olarak nitelemekte ve akımı dönemin koşullarıyla değerlendirmekte fayda vardır.
Akımın temelleri felsefeye dayanır. Deli kavramının tanımına ihtiyaç duyar ve Normal bireyin varlığının çoğunluktan yana olmayla var olup olmadığı gibi sorulara cevaplar üretmeye çalışır. Akımın temel tezi, psikiyatrik hastalığın tıbbi olmadığı aksine toplumsal, siyasal bir fenomen olduğu biçiminde ifadelendirilebilir.
Esin kaynakları Thomas Szasz ve Michel Foucault nun fikirleridir. Antipsikiyatriye ilk tanımlamayı getiren David Cooper olmuştur. İngilteredeki en önemli temsilcisi Robert David Laing, İtalya da da Franco Bassaglia olmuştur.

Böyle bir dönem içerisinde 1967 yılında Anti-psikiyatritanımını yaparak akımın resmen başlangıcını David Cooper yapar. Kapitalist sisteme karşı bir mücadele alanı olarak görüşünü ortaya koyar Cooper ve delilik politik muhalifliktir gibi cümleler sarf eder. Şizofreniyi kapitalist toplumun bir ürünü olarak tanımlayıp, psikoz yerine sosioz terimini kullanır. Normal ve norm kavramlarını sorgular. Bir tıp alanı olarak psikiyatrinin insanları düzenin normlarına sokmaya yarayan ideolojik bir aygıt olduğunu ileri sürer.

Foucault modernitenin, iktidarın düzene sokucu, yola getirici niteliğini eleştirirken, tıbbın tarih boyunca hikmeti kendinden menkul sayıla-gelmiş otoritesi de bundan nasibini alır. Michel Foucault, Deliliğin Tarihi kitabında ruh hastalığını, doğa bilimsel değil toplumsal ve kültürel bir buluş olarak sunmuş ve tüm bu kavramlar ve uygulamaların iktidar söylemlerinin yansıttığını ifade etmiştir.

Thomas Zzasz Akıl Hastalığı Miti kitabında psikiyatrik hastalık nosyonunu bilimsel açıdan anlamsız, toplumsal açıdan da zararlı olarak tanımlandırır. Szasz a göre orta çağda büyücülüğün üstlendiği kutsal işlevi modern dünyada akıl hastalığı üstlenmektedir ve özetle Psikiyatri y.o.ktur diye görüşünü temellendirir.



Ronald Laing, şizofreniyi tehlikeli insanların sahne dışına atılması olarak yorumlamıştır. Şizofreni ve benzeri psikozların organik kökenli olmadığını daha da önemlisi hastalık olmadığını iddia eder. Aksine kendine yabancılaşmış bireyin iyileşme sürecindeki basamaklardan biri olarak tanımlar. Kendi tabiri ile otorite tarafından damgalanmış bireyleri İngiltere de kurduğu hasta bakım evlerinde bir araya toplayıp küçük şizofreni
komünleri oluşturmuştur.

Anti-psikiyatri akımının argümanlarını kuramdan hayata geçiren Basaglia, 1100 kişilik bir akıl hastanesini kademeli olarak kapatmış, yerine otonom mahalleler kurmuş, dört duvar arkası yerine insan ilişkilerinin iyileştiriciliğini benimsemiştir. Ayrıca, psikiyatrik kontrolün, sınıfsal aygıtın kontrol araçlarından birisi olduğu tezinden hareketle, o dönem sıkça kullanılan, lobotomi, ekt, insülin koması gibi uygulamalara karşıt tavrı
almıştır. Çalışmalarındaki esas mantık, hastalığın bireysel değil toplumsal olduğudur ve iktidar ilişkilerinin üreteci olan ana akım psikiyatrinin ciddi biçimde eleştirilmesi gerekliliğini inanmasıdır.

Anti-psikiyatri akımının hastalıkları kavramlaştırma da kullandığı model, yeterli bilimsel kanıt ortaya koyamamış ve çok hızlı bir şekilde gelişmekte olan nörobilimsel gelişmelerle birlikte güncelliğini zamanla kaybetmiştir. Akımın amacını tıp etiğiyle bütünleştirdiğimizdeçocuksu hareketler diyerek kestirip atamayacağımızı rahatlıkla görebiliriz. Psikiyatrinin kadir-i mutlak, alim-i mutlak konumu; ilgi alanı içindeki
rahatsızlıkları hastalık modeli içinde ele alıp nedenleri, tedavileri üzerinde nihai sözü söylerken sergilediği otorite gibi konuların etik bağlamda tartışılmalarının devamlılığının sağlanması gerekliliği yadsınamaz bir gerçekliktir. İnsanın bütün ruhsal acılarını, sıkıntılarını tıbbi model içinde ele almanın, etik sorunları bir yana, düpedüz bir yöntem hatası olabileceğini, sinirbiliminin hayatın bütün sıkıntılarını anlamaya yetmeyeceği gerçekliği de bir diğer açıdan önümüzde duran sorunsallardan biridir. Ruhsal rahatsızlıklara sosyal kuramlar yönünden geliştirilebilecek yeni görüşlerin varlığı, ruhsal rahatsızlıkların (örneğin; şizofreni) bir beyin hastalığı olduğuna işaret eden verilerin ya da tedavisinde tıbbın çok yol almış olduğu gerçeğinin gözardı edilmesini gerektirmez. Bir açıdan da, farklı bakış açılarının birbirlerinden bağımsız olarak ürün vermeye devam edişinin nedenini, psikiyatrinin ilgi alanı içindeki rahatsızlıkların çok geniş bir yelpazeye yayılmış durumda olmasına ve tıbbi modele tamamen uyan rahatsızlıklar ile -en azından bugünkü bilgi birikimi ile- tıbbi model içinde ele alınması eksik ya da yanlış olacak rahatsızlıkların da psikiyatrinin ilgi alanı içinde yer almasına bağlanmak söz
konusu olabilir. Bunlarla birlikte bu eleştirel akımın tanı, bakım ve tedavi sorunlarına dikkat çekmede, psikiyatrinin kendine çeki düzen vermesi ne ve insancıl doğasını hiçbir zaman unutmaması gerektiğini hatırlatmada önemli katkılar sağladığı söylemek gerekmektedir.

https://norobilim.com/anti-psikiyatr...rinin-vicdani/

Herkesin yanıldığı ya da herkesin kaybettiği gün neyin olduğunun önemi yok

Konu "ictenlik" tarafından (16-04-2019 Saat 15:13 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 16-04-2019, 14:46
"ictenlik" - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
"ictenlik" "ictenlik" isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 22 Aug 2017
Mesajlar: 4.575
Standart

Arkadaşlar böyle bir durum var ..

Özellikle ilaç karşıtlığı da tabanlı ya da daha özel de özellikle anti-depresan karşıtlığı tabanlı.

Yeni yeni bir kaç facebook grubu, twitter hesabı felan da açılmaya başlamış sanırım.
Adli Bilişim Derneği'ni de linkliyorlar. Sanırım zorla hastaneye yatırılma ya da ilaç kullanmaya zorlanma gibi durumlara karşı adli destek alınabiliyor karşı davalar da açılabiliyor.
Buralardan bilgi, yardımlaşma, dayanışma sağlanabilir.

Ayrıca sanırım son sonuçta hekimler adına da bu hareketin duyulması yaygınlaşması ve sürecin sorgulanması bilinmesi ya da artık karşıtlık çektiğinin de bilinmesi ve bir toplumsal bilinç ve hareket dayanışma oluşturmak isteniyor..

Hareket (Anti Psikiyatri Hareketi) bizce Psikolojik/Psiyatrik denen bulguları fizyolojik-fizyokimyasal bulgulara indirme/indirgeme temelli ve oldukça bilimsel bir yaklaşım

İlaç karşıtlığı olarak bakılan görülen şey ilk bakışta bilim karşıtlığı gibi görülebilir çünkü öncelikle öyle lanse edilmiş olabilir. Bu sizi yanıltmasın ve korkutmasın inceleyin, inceleyelim derim
Modern Psikiyatri toplumun işine gelmeyenleri, hatta anlamadıklarını ya da verili sistemi zorlayanları toplumsal tımarı ve uyuşturması, dışlaması ,çürüğe ayırması çıkarması -defolaması, (defolu) etiketlemesi ve yaftalaması dahil bir sektörün yan kolu olabilir.
Ya da Kapitalizm denenin düşürme ve kazanç sağlama kapılarından biridir iyi bakılırsa

Modern Psikiyatri ;OrtaÇağ da yapılan Cadı Avı işlevinin de bir parçası gibi
Bu arada tuzağına binlerce masumu da düşürüyor ve çekiyor
Bunu biliyoruz..

...................................
(Buraya yazmadığım cümleler orda dans ediyorlar ve edecekler)

Herkesin yanıldığı ya da herkesin kaybettiği gün neyin olduğunun önemi yok
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 18-04-2019, 15:18
"ictenlik" - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
"ictenlik" "ictenlik" isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 22 Aug 2017
Mesajlar: 4.575
Standart

Herkese Ve Pskiyatriste Dahil -Açık Mektup-

Psikoloji/Psikiyatri denen fizyokimyadır. Duygular kimyasallardır.
Aksi taktirde kimyasal ilaç ve desteklerinin Psikiyatrik sorunlara zaten desteğinden sözedemeyiz. Psikiyatrik hasta ya da deli gibi etiketler tarihe gömülmelidir. Fizyolojik bozulma/bozukluk adı almalıdır. Tanı konulamıyorsa tanı konulmamış fiziksel örselenmişlik, ve bozulma diyelim. Fizyolojik hasar ya da ağır hasar diyelim .
Fizyokimya bütündür beyinden ibaret değildir.
Fizyokimyasal aksamalar neden olur ? Fizyokimyasal yaralar neden olur? Fizyokimyasal ağır metabolik yaralar neden olur? Fizyokimyasal dengesizlik neden olur?
Sonsuz neden
Toplum yüzleşmek istemiyor. Bir çoğu şiddet ürünüdür. Şiddet çok genel bir tanımdır. Şiddet bir baskı tutumudur-zorlama tutumudur. Bu da şiddettir. Kişiyi yöneltmek kontrol altına almak, ceza söylemi. Şiddet kaba olarak, duygusal, zihinsel fizyolojik, psikolojik vb. diye geçer. Zehirli terbiye kötü ve yanlış eğitim dahil, duygusal baskılar, ifade sorunu bile gizli bir şiddettir. Bir çok ebeveyn bilinçli ya da bilinçsiz kontrollü ya da kontrolsüz şiddet üretir ya da şiddet aracısı istemeye istemeye olur. Kendi de bilinçsizdir ya da kendi de mağdurdur şiddet görmüştür, aile ekonomik ilişkiler ve darlık, sosyal uyumsuzluk mutsuz evlilikler evlilik çatışkısı, toplumsal huzursuzluk ve refahsızlık tüm bunlara aracı olur.. Tüm bunlar ezginlik -kişi de- üretir, yol açar...

Çocukluk şiddeti, kötü beslenme, ilaç-aşı-ağır metal toksinlerine maruz kalma ve yaraları, fiziksel kaza/yaralanma ve travmalar, vücuda alınan madde vb. kullanımına bağlı hasarlar, şuna buna maruz kalma (kötü yaşam koşulları, meslek toksinleri, sonsuz toksin, kötü hava ve ortam, herhangi olumsuz kimyasal vb. ye maruz kalma, ısıya, elektromanyetik alan radyasyona yani herhangi türden genel olağandışına maruz kalma) , kötü eğitim, cinsel taciz, duygusal fiziksel zihinsel şiddetler, toplumsal uyumsuzluklar ,fobiler-kastrasyonlar, cinsel fiskasyon ve saplanmalar açıklanmayan düşünce dürtü ve saplanmalar ve çatışkılar ve dışlanmalar-anlanmama, kendini ifade edememe, vs vs. sonsuz.
Psikoloji bilimi ölmüştür, öldürülmüştür. Toplumsal sevgi/dayanışma yok. Hekim denene özellikle Psikiyatrik hekim denene her yaşta günah çıkartılan/çıkartılacak olan Peder gibi gidilebilmeli. Bir tür açılmayan sırlar ve gizemler ve düşünceler dahil. Alan olarak bunu çağrıştırmalı. İlaç iğne yapan kötü doktor imajı değil. Psikiyatrinin adı ne kadar karanlık ve korkunç bakın. Ne kadar korkunç.. Akıl hastası-sinir hastası kime bu isimleri istemiyor...

Toplum tüm bunları, tüm bunların altında yatan nedenleri derinlemesine incelemek ve gidermeksizin hemen çürüğe ayırıyor ve ekarte ediyor. Hemen hızlıca rahat etmek istiyor. Birilerin keyfini kaçıran çok soru soran, her işe karışan çocuk gibi. Rahatı ve uyumu tehdit eden birey..
Yaralılarla kimse uğraşmak istemiyor. Tıp bilimi fedakar bir bilimdir/alandır lütfen para için çok kazanç kapısı diye bu alana girmeyiniz rica ediyoruz. Bırakın gönüllü fedakar insan sağlığına adanmış arkadaşlar bu alanda yükselsin ve iş yapsınlar.

Toplum işine uymayan/gelmeyen bireyi grup aracılığıyla tabiri caizse şirkete getirerek Psikiyatri alanına/balonuna çeker.
Mobbing diye bir kavram duymuşuzdur. Bir yerde dümene uymayan kişinin delirtilmesi ve iç edilmesi, sessiz sedasız harcanması ve hatta sorunun kendinde ve o bireyde olduğunun düşünülmesine, suç atılmasına hatta atılan suçun yüklenmesine/yükletilmesine kadar gider. Kişi kendini aklayamaz. Düşünün kişi Gümrük Memurluğunda çalışıyor. Onlarca Memur var uyum sağlamış işini yüzdürüyor. Bir iyilik adalet barış havarisi geldi herkes karayken ak'ı oynuyor ya da diğerlerini tehdit etmeye başladı. Tam bir mobbing ve Psikiyatri adayı.. Tabi ki tek neden sonuç bu değildir. Bu bariz bir örnek...

-Toplumun işine gelmeyen birey, güçlünün ve gücün çarkına ya da belirli çarklara çomak sokan birey, bireysel hesaplara çomak sokan birey.. Bunlarda Psikiyatri adayıdır. Bu dediğime Metafizik sanmayın bakın. Karı kocayı ya da koca karıyı , eş eşi uyuta uyuta delirtir/hissizleştirir/harcar ya da benzer sonsuz örnek.. Bir çok örnekte. Yoğun gözleme dayanıyor söylenen.
Evlilik bile bir toplumsal çatışkı ve iki tarafı da sıkıştırıyor. Kişiden memnun değil atsa atamıyor satsa satamıyor. Burada bile bir güç idare, himaye ve kontrol savaşı var ve diğer tarafı yıldıran en son Psikoloji balonuna hapseden bir alana kayabilir. Özellikle de toplumsal grupsal ya da dış bireysel destek ve arka da alınmışsa. Çocuğa şiddet zorbalık çok yoğun. Her türlü toplumsal açıdan..

Fizyokimyasal ağır yaralar neden olur? Nasıl giderilir onarılır?
Her türden duygusal iyisel destek, yardım, içe katma, sorun dinleme-kabullenme, anlayış, çözümleme, sayma/saygı, kişiyi olduğu gibi ele alma görme ve küçümsememe, toplumsal kimlik ne olursa olsun benimseme, sorunu bireye değil toplumsal çatışkıya yükleme ve bireyi tamire/iyileştirmeye girişme ve fiziksel destekler onarmalar
Yadırgama, garipseme, küçümseme/küçükseme ,toplumsal baskı, altsama, ezikseme, dışlama vb. en büyük duygusal sorundur ve yüklemlerdir.

Fiziksel onarmalar için güçlü (katkısız/katışıksız) diyetler (metabolik beslenme felsefesi-temiz düzgün beslenme) ve uzun açlık diyet dönemleri öğrenilmelidir. Paleo diyet, Ketojenik diyet, Gaps Diyeti, Gluten Kazein diyeti , Detoks ve ağır metal diyetleri gibi kavramlar (bunlara yolaçan besin destekleri) ve Nöro-Psikiyatrik hastalıklarda beslenme kavramı genel araştırılabilir/tartışılabilir.
Ağır metal yorgunluğu ve gıda intoleransları ve bağırsak geçirgenlik/emilim vb. kavramaları da mutlaka gözetilmelidir.
İşin aslı özellikle veganlık ve meyve/şeker yiyiciliği karşıtı açık savlar dürüst incelenmelidir. Hayvansal yağ tüketimi ve yağlı beslenme adeta her zaman yağlı bağırsak alışkanlığı öğrenilmelidir. Kişisel olarak hayvansal yağların bu tip durumlarda en hızlı işe koşulması gereken beslenme aracısı protokollerden biri olduğunu düşünüyoruz.

Vücut/Fizyoloji kendini en iyi açlık içinde tamir eder. Açlık derken bu uzatılmış, kabullenilmiş, gerçekten çok iyi uyum sağlanmış-fizyolojiyi de yormayan zorlamayan uzun metabolik uyumlarla geçilmiş açlık süreleri. Birden kendini aç bırakmak değil. 2-3 güne varan aralıklı açlıklar
Bunun dışında bir çok alternatif tedavi geliştirilebilir. Alternatif bilme bakıyor...

Herkesin yanıldığı ya da herkesin kaybettiği gün neyin olduğunun önemi yok
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 19-04-2019, 01:36
"ictenlik" - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
"ictenlik" "ictenlik" isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 22 Aug 2017
Mesajlar: 4.575
Standart

Büyük Kapatılma

Eserlerinin çok büyük bir bölümünde Batı'nın yakın tarihi üzerinde yoğunlaşan Foucault'ya göre on yedinci yüzyıl Avrupası'nda çok önemli bir değişiklik meydana gelmiştir. Bu değişim sürecinin en önemli anı ise Foucault'nun Deliliğin Tarihi adlı ilk önemli eserinde “Büyük Kapatılma” olarak adlandırdığı olaydır. 1656 yılında Paris'te Hôpital général (genel hastane) adlı bir kurum kurulmuş ve birkaç ay gibi kısa bir süre içinde Paris nüfusunun azımsanmayacak bir bölümü (üç yüz bin nüfusun en az altı bini) bu kurumda gözetim altına alınmıştır. Ancak Foucault'ya göre Hôpital général 'in işleyişi ya da amacı bakımından hiçbir tıbbi düşünce ya da amaçla ilişkisi yoktur. Tersine, bu kurum o dönemde Fransa'da örgütlenmekte olan monarşik ve burjuva düzenin önemli bir parçası, hatta makamıdır.

Üstelik aynı yıllarda bütün Avrupa'da benzer gelişmeler meydana gelmiş, çeşitli ülkelerde nüfusun önemli bir kısmı sıkı resmi denetim altındaki kurumlarda kapatılmıştır. Kapatılanlar deliler, hastalar, fakirler, eşcinseller gibi farklı özellikler taşıyan kişilerin oluşturduğu karışık bir gruptur. Ancak yine de bu gruba ait olanların önemli bir ortak özelliği vardır: hepsi bedensel özürlü oldukları için ya da başka nedenlerle çalışamayan veya çalışmak istemeyen, sabit işi ve evi ol-mayan yersiz yurtsuz insanlardır.
O dönemde, hiç ayrım yapmadan yaşlılar, sakatlar, çalışamayan veya çalışmak istemeyen kimseler, eşcinseller, akıl hastaları, müsrif babalar, hayırsız evlatlar kapatılıyordu; hepsi birden aynı yere kapatılıyordu.

Bu anlamda Foucault akıl hastanesi, hastane ya da hapishane gibi modern kapatma kurumlarının on yedinci yüzyıla kadar var olmadığına dikkat çeker. Üstelik deliler, hastalar, suçlular ve çalışamayacak durumda olan ya da çalışmak istemeyenler başlangıçta hiçbir ayrım gözetilmeden aynı yere kapatılmıştır. Foucault a göre bu büyük kapatılma sürecinin arkasında doğrudan doğruya ekonomik ve siyasi bir neden vardır.

Tamamı için
https://www.academia.edu/17123316/Büyük_Kapatılma

On yedinci yüzyılda meydana gelen bu büyük değişim uzun süreli bir kapatma ve cezalandırma mekanı olarak hapishane kurumunun da temellerini atmıştır. Çünkü Foucault'ya göre bu döneme kadar pratik anlamda hapishane diye bir kurum olmamıştır. Suçluların kapatıldığı hücreler kendi başına bir cezalandırma aracı değil, bir tür mahkeme bekleme odası olarak işlev görmüş; insanlar hücrelerde başka türlü bir cezalandırılmayı ya da özgürlüklerine kavuşmayı beklemek için kapatılmışlardır. Etkin bir önlem olarak kapatılmaya kapitalizm işsizlik, isyanlar gibi sorunlarla baş başa kalınca başvurulmuştur. İsyanları bastırmak için kullanılacak olan yöntem değişmiş, eski yakıp yıkma, ordular gönderme sistemlerinin yerini kapatılma almıştır. Bu daha ekonomik bir cezalandırma sistemi olarak karşımıza çıkmaktadır. On yedinci yüzyılda başlayan bu değişime on sekizinci yüzyıl başında yeni bir özellik katılmış ve kapatılanlar kategorilere ayrılmıştır. Buna göre akıl hastaları tımarhaneye, gençler ıslahevine, suçlular ise hapishaneye kapatılmaya başlanmıştır.

http://www.artfulliving.com.tr/proje...ichel-foucault

Herkesin yanıldığı ya da herkesin kaybettiği gün neyin olduğunun önemi yok
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 19-04-2019, 01:45
ForumKirpisi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ForumKirpisi ForumKirpisi isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 27 Nov 2018
Bulunduğu yer: Merkez/Çin
Mesajlar: 1.838
Standart

suçun diyalektik analitik incelemesine baktığımızda, mesela
her suç bir akıl hastalığının sonucu olamaz mı sayın içtenlik?

seninle suç işlesek cezai ehliyetimiz olmaz bizi serbest bırakırlar

Nasıl olsa Bade' lenen daha evvel de bade' lenmiş Hatta bazıları '' Nur Çeşmesinden '' içerek ?? nurlanmışlardırlar
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 19-04-2019, 22:36
"ictenlik" - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
"ictenlik" "ictenlik" isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 22 Aug 2017
Mesajlar: 4.575
Standart

NikolaTeslis´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
suçun diyalektik analitik incelemesine baktığımızda, mesela
her suç bir akıl hastalığının sonucu olamaz mı sayın içtenlik?

seninle suç işlesek cezai ehliyetimiz olmaz bizi serbest bırakırlar
Akıl hastalığı derken akla inanıyon mu sen? Akıl diye bi organa

Ben de rapor yok i, yatırmadan ilaca bulaştırmadan bulaşmadan yüzde 40 ya da kaçsa rapor vereceklerine inanmıyorum gitmiyorum..
Ben iyi bir güven süreci olmadan Psikiyatrist kapısı çalmam.

Serbest mi bırakırlar Tımarhaneye mi tıkarlar?

De sorulanın söylenenin konuyla bağı ne?

Psikiyatri modern sistemin disiplin araçlarından biridir
Psikiyatri toplumsal şiddet ve terördür
Psikiyatri norm dışına süzüleni yelteneni bastırma sürecidir

Herkesin yanıldığı ya da herkesin kaybettiği gün neyin olduğunun önemi yok
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 03:35 .