Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Genel Forumlar > Politika > Tarih

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 30-10-2007, 22:02
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart Kutsal 'Ticaret' Savaşları

Halkların dinsel bayraklar altında birbirleriyle karşılaşmaları tarihi olağanüstü acılara, daha önemlisi sonraki nesillere de koşullandırıcı bir şekilde aktarılan kalıcı yaralara neden olmuştur. Öyle ki barbar akınları bu açıdan çok daha masum olup halkların sonraki kaynaşmasını engellememiştir. Ama onlardan farkla din bayrağı altında gerçekleşen (kutsal) savaşlar böylesi bir kaynaşma yerine halkların bilincinde kapanması zor yaralar açmış, sonraki zamanlarda yenilenen çıkar çatışmaları ve bağnazlık kampanyaları için de tarihsel arka plan oluşturmuştur. Ne zaman ki iç sorunların unutturulması veya ötekiler aleyhine yayılma yönelimi gerekmiş olsa, geçmişteki dinsel çatışmalar güncelleştirilmiş ve bunlarla sağlanan coşkunlukla sorunlar gerçek nitelikleriyle konuşulamaz hale getirilmiştir. Haçlı seferleri bu amaçla sonraki zamanlarda sıklıkla kullanılmış ‘kutsal savaş’ örneklerinin başında gelir.

GÖRÜNÜŞTEKİ NEDENLER

Haçlı seferlerinin vahşeti, savaşa yüklenen ‘kutsal’ anlam ve savaşçıların dinsel fanatizmiyle meşrulaştırılmıştır. Ancak dönemin nüfusuyla karşılaştırıldığında gerçekten de inanılmaz sayıda bir insan seferberliğiyle sağlanan bu savaşlar zincirini dinsel fanatizmle açıklamak yeterli olmayacaktır.

Bu noktada, ‘Kudüs’ün kurtarılması’, ‘Doğulu Hıristiyanlara yardım’, ‘Türklerin Anadolu’yu ele geçirmesinin yarattığı kaygı’ gibi nedenler de yeterli bir açıklama olmaktan uzaktır. Esasen hiçbir dışsal gelişme bu denli büyük bir seferberlik gerçekleştirmeye yetmezdi. Dolayısıyla böylesi bir seferberliği sağlayan nedenleri esasen içte, 11. yüzyıl Avrupa’sının sosyal, ekonomik ve siyasal konjonktüründe, yani böylesi büyük bir seferberliğin örgütlenebilmesini sağlayabilecek koşullarında aramak gerek.

Bu bağlamda ‘kutsal toprakları kurtarmak’ sloganıyla düzenlenen Haçlı Seferlerinin, “aslında Batı aleminin Türkleri Anadolu’dan atmak ve Anadolu ile birlikte bütün Yakındoğu’yu kendi hakimiyetleri altına almak için düzenledikleri siyasi amaçlı askeri bir harekettir” şeklindeki açıklama, (Ebru Altan, bkz., Haçlı Seferleri Tarihi, s.VII); yine, “Türklerin İstanbul Boğazı’na doğru ilerlemesi, Bizans İmparatoru Aleksios Kommenos’un Papa’dan yardım istemesi I.Haçlı Seferine yol açtı” (Cambridge İslam Ülkeleri Tarihi, s.82) gibi açılımlar, hep yüzeydeki nedeni esas nedenin üstüne geçirme açılımlardır.

Bu bağlamda Haçlı Seferlerini “Türk ırkının büyük güçlerle doğudan batıya yönelmesi ve islamın durmuş olan hamle gücünü yenilemek gayretine girmesi” karşısında “bunun reaksiyonu olarak” açıklamak ise (I.Demirkent, Haçlı Seferleri Tarihi, s.1) durumu açıklamanın daha da uzağına düşmek demektir. (Ki birazdan göreceğimiz gibi Demirkent, gerçek nedene de işaret eden ender tarihçilerden biridir) Kuşkusuz Türk yayılmasının bir dönem Bizans’ta yarattığı paniğin Haçlı atmosferinin oluşumunda etkisi olmuştur. Ancak bu açıklama bizi asla seferlerin asli nedenine götürmez. Üstelik Selçuklu sultanı Melikşah’ın 1092’deki ölümü sonrası Selçukluların içine düştüğü taht kavgası temelindeki bölünme ve iç savaşlar da Bizans’ı rahatlatan bir işlev görüyordu. Bu bir yana bir ‘ırkın’, hele ki durmuş bir yayılmayı ‘yenilemek gayreti’ temelinde hareket ettiğini söylemek, fazlasıyla ideolojik ve öznel bir açıklama örneği oluşturur.

YÖNTEMSEL ANAHTAR

Peki ama Haçlı Seferlerinde karşılaştığımız vahşeti mümkün kılan neydi? Kendi egemenlik ilişkilerinin tıkanışı altında bunalan Avrupa’nın en alttakileriyle en üsttekilerini birleştirip, başka halklara ve inançlara karşı bir ateş topuna çeviren gerçek neden neydi?

Sorunun yanıtı öncelikle yöntemsel bir düzlemde aranmalı. Bu noktada dış politik seferberliklerin hep içteki egemenlik ilişkilerinin tıkanma noktalarında şekillendiğini, savaşların da, bu anlamda politikanın silahla sürdürülmesinden başka bir şey olmadığı gerçeğini kendimize anımsatmamız gerek.

Üstelik bu gerçeklik, sadece tarihin değil, günümüzün dış yayılma savaşlarını anlamak için de aynen geçerli bir anahtar oluşturur. Aksi takdirde belli ideolojik kılıflara sarmalanan saldırganlıkların gerçek nedeni yerine, bize gösterilen nedenlerine inanan aptallara dönüşür, egemen çıkarların askerleri konumuna düşeriz.

Haçlı seferleri bu gerçekliğin tarihteki en dramatik örneklerinden biridir. Nitekim bu bilimsel soğukkanlılıkla gerçekleri aradığımızda, Papaların bile saf dinsel amaçlarla davranmadıklarını, aksine dini en çok istismar eden güçlerin de din adamları olduğunu görürüz. Çünkü dinsel ideoloji, (tıpkı diğer ideolojiler gibi) bir araç olarak egemenlerin iktidarlarını ve çıkarlarını kutsamakta ve kitleleri kendi haklarına yabancılaştırıp yedeklemekte kullandıkları temel motivasyon aracıdır. Özetle dinsel heyecan Avrupa halkları ve egemenlerinin harekete geçirilmesinde başlıca amil olacak, ancak Haçlı seferlerinin asla gerçek nedeni olmayacaktır.

O halde bu gerçek nedeni bulmak için dönemin Avrupa’sına gidelim:

VAHŞETİN ARDINDAKİ GERÇEK

Bu dönem Avrupa’sında nüfus hızla artmakta, ancak üretim ve bölüşüm ilişkileri bu nüfusu doyurmamaktaydı. Öyle ki söz konusu bu “nüfus artışını önlemek için miras ve evlilik sistemleri bile baskı altına alınacak”, ama sorun çözülemeyecektir. “Haçlı Seferleri için vaazlar verildiği devre, kuraklık yüzünden hasadın çok fena olduğu ve neticede tarımda büyük bir çöküntü yaşandığı zamana rastlar. 1094’teki sel ve salgın hastalıklarını ertesi yıl kuraklık ve açlık felaketi izlemişti. Papa Clermont Konsili’nde (1095) ‘bu memleket artık sakinlerini doyurmaktan acizdir; onun için mülkü tahrip ediyor ve bitmez tükenmez şekilde birbirinizle savaşıyorsunuz’ diyecekti.” (Demirkent, age., s.12)

Özetle “Haçlı seferlerinin doğuşunda, Ortaçağ Avrupa toplumunu zorlayan unsurlar aslında siyasal, sosyal ve ekonomik nedenlerdir. Batılılarca bu hareketin en önemli unsuru olarak ileri sürülen dini motif ise, sadece itici bir güçtü. Çünkü Haçlı Seferleri düşüncesinin ortaya atıldığı sırada Avrupa’da yıllardan beri süregelen açlık, yoksulluk ve topraksızlık sıkıntılarının doğurduğu kargaşa yanında, ücretli askerlik anlayışı, savaşçı ve kolonizatör bir taşıma hareketi de başlamış bulunuyordu.” (Demirkent, age., s.2)

Bütün Avrupa’yı denetimine alan bu kriz, aynı zamanda kendisine çözüm üretecek gücü Avrupa’nın mutlak egemeni konumuna yükseltecek bir niteliğe sahipti. Şövalyelerin yıkıcı enerjisini ve geniş halk yığınlarının yoksulluk ve anarşi karşısındaki çaresizliğini kullanabilecek bir açılım, Avrupa çapındaki iktidar kavgasının çözüm dinamiğini oluşturmaktaydı. İşte bu ortam krallara karşı kendi egemenliğini yükseltme kavgası yürütmekte olan Papalık için de olağanüstü bir fırsat yaratıyordu. Bu anlamda Papalığın Doğu halkları aleyhine geliştirdiği vahşet çözümü, gerçekte içeride sürmekte olan egemenlik savaşının sonucuydu.

ORADA FAKİR OLAN BURADA ZENGİN OLUR

Bu koşullarda tam bir talan seferi olarak şekillenecek olan Haçlı seferleri, içerideki bu yıkıcı enerjiyi dışarıya yönlendirirken, aynı zamanda ciddi bir zenginleşme olanağı sağlayacaktır. Nitekim Fulcher of Chartres 1124’te; “Batıda fakir olanları, Tanrı burada zengin yaptı. Orada birkaç kuruş parası olan burada birçok altınlara sahip.Orada bir köyü bile olmayana Tanrı burada bütün bir kasabayı verir” diye kaydedecektir. (D. Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, s.1785)

Doğuya egemen olma fikri bu koşullarda Marx’ın da ifade ettiği gibi, giderek “Haçlı çılgınlığını ticari bir alışverişe döndürmeye kararlı” İtalyan burjuvazisinin beslenme alanına dönüşecekti.

Esasen Haçlı seferlerinin bu arka planını geriye doğru izlediğimizde, yüzyılın başında belirginleşmeye başlayan Avrupa’daki ticari atılımın, Akdeniz üstünlüğünü ele geçirmeye başlamasıyla karşılaşırız.

“Bizans İmparatorluğunun dışında kalan Cenova ve Piza 11. yüzyıl başlarında Batı Akdeniz’deki İslam egemenliğine karşı mücadeleye girişirler. 1016’da Cenova ve Piza ortak donanması İslam korsanlarını Sardunya ve Korsika’dan atar. 1034’te Cezayir’de kendilerine köprübaşı kurarlar. 1087’de Papa’nın liderliğinde Roma, Cenova ve Piza’lı denizciler Sicilya boğazını denetleyen Tunus’taki Mehdia limanını boyun eğdirir ve deniz ticaret yolunu kendilerine açarlar. Daha önemli bir gelişme, İtalyan desteğiyle Normanların Sicilya’yı İslamdan almalarıdır. Piza donanması 1062’de Palermo limanına girer…” (Avcıoğlu, age., s.1776)

Esasen “İtalyan kent devletlerinin artan zenginliği, en başta Doğu ticaretine dayanır. Bunlar Bizans ticareti gibi İslam’ın elindeki Suriye ve Mısır limanlarını ele geçirme çabasındadırlar. Bu nedenle Haçlı seferlerinin gönüllü olarak bankerliğini, armatörlüğünü ve savaşçılığını yapacaklardır.” (Avcıoğlu, c.4, s.1779)

İÇTEKİ YIKIMIN DOĞUYA İHRACI

“M. Bloch’un deyimiyle savaş bir ‘soylu sanayii’ ve kâr kaynağıdır. Barış ise ekonomik kriz ve prestij krizi demektir. 11. yüzyıl Avrupa’sı, kent ve köylerin şövalyeler tarafından yağmaları ve cinayetleri ile doludur. Nitekim kilise adamlarının öncülüğünde ‘barış birlikleri’, ‘Tanrı mütarekeleri’ ve ‘barış paktı’ gibi 11. yüzyılda çoğalan hareketler, şiddet, terör ve yağmayı sınırlama amacını güder. M.Bloch’a göre, Batının en azgın guruplarının uzak savaşlarda yitip gitmeleri Batı uygarlığını gerilla savaşları içinde boğulma tehlikesinden kurtarır. Her Haçlı seferinin başlangıcında eski ülkeler daima biraz daha barışa kavuşur, daha iyi nefes alır.” (Avcıoğlu, age., s.1784)

“Savaş için geliştirilmiş bir toplumun artık fonksiyonu kalmadığından, bu saldırganlık içe dönmüş ve birçok eyalet, daha küçük parçalara bölünmüştü. Şövalyeler çevreyi teröre boğmaktaydılar. Şiddet, gelişigüzel istekleri elde etme yöntemleriyle, insanların tanıdığı tek otorite haline gelmişti. Eyalet hükümetlerinin bile kontrol altına alamadığı bu şiddet, 11. yüzyılın ilk yarısında zirveye ulaşmıştı. Kilisenin bu şiddete karşı tepkisi önce barışçı olmuş ve ‘Tanrının barışı’ çağrısı ile bu şiddet hareketlerini önlemeye çalışmıştı. Fakat bu çaba, savaşçılara ve şövalyelere pek tesir etmemişti.” (Demirkent, age., s.10)

İşte bu ortamda dışsal bir motivasyon olarak Kudüs ve orada elde edilecek zenginlikler, içsel ve yıkıcı enerjinin dışarıya yönlendirilerek soğutulması ve bu yönlendirme üzerinden Kilisenin tüm otoriteler üstünde hakimiyet kurması söz konusu olacaktı.

KİLİSENİN KAZANCI MUTLAK İKTİDAR

Ancak dini kampanyaların asıl nedeni de yine dışsal değil içseldi: “11.yüzyılın ikinci yarısı kilise iktidarının güçlendiği bir dönemdir. Daha önceleri Alman imparatorlarının atadığı ve azlettiği papalar, kilisenin temsil ettiği ruhani iktidarın üstünlüğü ilkesiyle ortaya çıkarlar. Papa Gregoire VII. (Ö.1085) çeşitli krallıklara yayılmış kilise örgütü üzerinde papalığın otoritesini kurmak için mücadele eder. Kralların ve baronların eyaletlerdeki kilise adamlarını atamalarına karşı çıkar. Fransız kralına boyun eğdirir, Alman imparatorunu aforoz eder. Alman soylularını imparatora karşı ayaklandırır. Eskiden imparatorluk aygıtıyla bütünleşen kilise, feodal toplumsal düzen içinde dinsel otoritenin tek kaynağı olan özerk bir kuruluş olur. …Papalığın bu iddiası, krallarla kazanılması güç mücadelelere yol açar. Bu mücadelede papalar, Hıristiyanlık uğruna İsa’nın gömütünü kurtarma girişimini, siyasal ve dinsel kudretlerini arttırmak için bir koz olarak kullanır.” (Avcıoğlu, age., s. 1781)

Özetle kışkırtılan dinsel kampanyalar ve seferlerin önemli bir sonucu Avrupa çapında iktidarın bütünüyle Kilisenin eline geçmesiydi. Kralların bu dalganın önünde dayanması olanaksızdı; çünkü kendi halklarına ve diğer kral ve senyörlere karşı olan çıkarları, kıta çapında bir çözüm üretmelerini olanaksızlaştırılıyordu. Bunu başarabilecek biricik güç, gerek içerideki kapsayıcı ideolojik temsiliyeti gerek dışarıya yönelik topyekün seferberliği sağlayabilecek gücüyle Papalıktı. Bu dönemde Papalık, Karolenj iktidarının parçalanmasının ortaya çıkardığı siyasal boşluğu doğrudan kendisi doldurmak için olağanüstü bir mücadele yürütmekteydi ve bu mücadeleyi dünyevi iktidarlara karşı kazanabilmek için dini motivasyonu kışkırtıyordu. Din Avrupa’da biricik birleştirici güç olarak yükseldikçe, Papalığın siyasal egemenler karşısında konumu da yükselmekte ve Haçlı seferberliğinin koşulları da olgunlaşmaktaydı.

20.10.2007

Erdoğan AYDIN
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 07-01-2011, 20:57
frodo - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
frodo frodo isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 26 Aug 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 5.875

Onur Üyeliği 

Standart

Bilim Ve Gelecek Dergisinin aralık sayısında Haçlı Seferleri ile ilgili bir araştırma dosyası var. Oldukça ilginç değerlendirmelere sahip bu araştırma dosyası. Alp Hamuroğlu'nun kaleminden
çıkan dosya tartışılması gereken yanlarıyla ve bilmediğimiz yönleriyle okunmaya değer bir çalışma. Şöyle Başlıyor Alp Hamuroğlu :

Hıristiyanlığın “haklı” ve “kutsal” savaşı
Haçlı Seferleri
Haçlı Seferleri, Avrupa’nın en büyük ve en güçlü devletleri olan Frank devletlerinin ekonomik ihtiyacı ile var olma mücadelesinin gereği olarak gerçekleşti. Bu bakımdan Haçlı Seferleri “Avrupa”nın arayışının ve çaresizliğinin dışavurumudur. Avrupa için Doğu’ya ulaşmak tek çözümdü. Avrupa’nın geriliğinden, gelişememişliğinden şikâyetçi papalık ise Avrupa’nın “geleceği”ni kurtarmak amacıyla önder rolünü üstlendi. Sefer vesile edilerek ve bunu fırsat haline getirerek Avrupa’da siyasal birlik gerçekleştirmek hayali de Doğu’ya yönelme gereğine ekleniyordu. Papalık, Avrupa’nın dinsel merkezi olmanın yanı sıra siyasal merkez olmaya da çalışıyordu. Ayrıca, tamamı Hıristiyan olmuş Avrupa, ancak “dinin birleştiriciliği” ile bir araya getirilebilirdi. Bu bakımdan seferler aynı zamanda ilk “Avrupa birliği” projesidir.
Sevgili Dilaver oldukça uzun olan bu dosyayı (geçen ayki bölümünü sadece) buraya taşıyabilirse oldukça yararlı olur diye düşünüyorum.

İnsani olan her şey kabûlüm.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 07-01-2011, 21:58
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart

ÇERÇEVE VE HAÇLI SEFERLERİ’NİN ANLAMI

Aslında Avrupa’nın Hıristiyanlık tarihinde, çeşitli yönlerde yapılmış çok sayıda haçlı seferi dalgası vardır. Bir kısmının amacı Hıristiyan olmayan toplumları Hıristiyanlaştırmak olan seferlerin bir kısmı da hakimiyet kurmak için yapılmıştır. Ekonomik arayışlar ve ihtiyaçlar yüzünden olanları da vardır. Nedeni hakimiyet kurmak ve ekonomik ihtiyaçlar olan bu tür seferler dinsel amaçlı değildir ama dinsel bir görüntüye büründürülerek ve bu sayede gerçekleştirilmişlerdir.
Hıristiyanlığın Avrupa’ya gelmesinden sonra bu yeni dinin kıtada yayılması, yüzyıllar boyu sürdürülen Haçlı Seferleri ile olmuştur. Roma İmparatorluğunun Hıristiyanlığı devlet dini olarak benimsemesinden sonra daha Roma döneminde başlayan Hıristiyanlaştırma seferleri, Avrupa’da Roma sonrası kurulan Cermen devletleri tarafından sürdürülmüştür.

Doğu Roma İmparatoru İonnes Tzimiskes’in (969-976) Tuna boylarına, Ermenistan’a ve Suriye’ye yaptığı seferler Doğu’ya yapılan Haçlı Seferleri’nin öncülü sayılmıştır. (1) Hatta Bizans’ın İran’a 7. yüzyıldaki saldırısı, bazı yerlerde “ilk haçlı seferi” diye de adlandırılmıştır. İslamiyete karşı yapılan Haçlı Seferleri’nin ilki ise 1063 yılında İspanya’dadır. En sonunda başarılı olmakla birlikte İspanya’daki bu seferlerin sonuca ulaşması çok uzun bir zaman gerektirecek, nihai zafer ancak 1493’te gerçekleşecektir.

Haçlı Seferleri döneminde Orta Doğu dışında Avrupa’da bazı başka yerlere, Avrupa’nın kuzeyine, doğusuna, batısına başka Haçlı Seferleri yapıldığı gibi, bu dönemden sonra da buralara birçok haçlı seferi yapılmıştır. Seferler yalnız Hıristiyan olmayanlara karşı değil, zaman zaman Hıristiyanlara da yapılmıştır. 6. ve 7. yüzyıldan başlayarak Papalığa ya da yerel hükümdarlara muhalefet eden soylulara, genel çizgiye uymadığı için “sapkın” olduğu düşünülen Hıristiyan gruplara ve kitlelere, papalara ve Papalığa boyun eğmediği için imparatorlara karşı yürütülen “haçlı” seferleri de vardır. 11. yüzyılda başlayan ve konumuz olan Hıristiyan olmayanlara karşı “Haçlı Seferleri”nden sonraları da, İslama ve Türklere karşı tasarlanmış ve bazılarının yapılabildiği seferler olmuştur. Endülüs İslamına karşı İspanya’da yapılan seferler en sonunda başarıya ulaşmış, Osmanlı devletine karşı bazı seferlere niyetlenilmiş ama yapılamamış, bazıları ise yapılabilmekle birlikte başarılı ya da sonuç alıcı olamamıştır. Örneğin, Konstantinopolis’in II. Beyazıt tarafından kuşatılması (1391) ve daha sonra II. Mehmet tarafından fethedilmesi (1453), Haçlı Seferleri’nin, 1396’da ve fetihten 1473’e kadarki dönemde ciddi bir şekilde hatırlanmasına yol açmıştı. Ama hatırlanmakla kaldı.

Ortaçağ sonrasında Türklerle Hıristiyanlar arasındaki karşı karşıya gelişlerin dinsel nedenlere dayandığını ileri süren tarihçiler, Haçlı Seferleri’nin 1571 yılına, yani İnebahtı (Lepanto) deniz savaşına kadar sürdüğünü savlamaktadır. (2)
Bazı tarih anlayışları da, Kudüs’ün “kurtarılması” ya da “savunulması” için yapılanlar dışındaki seferleri “haçlı seferi” saymamak, onlara “haçlı seferi” dememek gerektiğini savunur.

Burada konu edilecek Haçlı Seferleri, İslamiyete ve Türklere karşı Akdeniz ve Doğu ticaret yolları için Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’ya yapılan, Papalığın önderlik ettiği, aynı zamanda 11. yüzyılla 14. yüzyıllar arasındaki, bu dönemle sınırlı olan Haçlı Seferleri’dir ve tarihte esas “Haçlı Seferleri” olarak bilinen seferlerdir. Bu seferler, İslama, Müslümanlara ve Türklere “kâfirler” ve “dinsizler” denilerek yapılırken, ileride görülecektir, başta Bizans, bütün Doğu Hıristiyan devletleri ve toplumlarına karşı da yürütülmüştür.

Haçlı Seferleri’nin Avrupa tarihi içindeki yeri önemlidir. Tarih içindeki bu yer, sonuçları açısından zaten çok önemlidir, Avrupa tarihinin dönüm noktalarından biri olacak kadar önemlidir, hatta bazı değerlendirmelere göre Avrupa’yı bir uygarlık anlamında “Avrupa” ve “Batı” yapan -Hıristiyanlık, Aydınlanma, coğrafi keşifler, devrimler vb. gibi- en önemli tarihsel olaydan biridir. Dahası, Haçlı Seferleri dünya tarihi için de önemlidir. Ancak döneminin bu en çarpıcı girişimi ve kitlesel özellikleriyle Avrupa toplumlarının en fazla etkilendiği olaylardan biri olarak seferler, bugün Batılılar tarafından yaygın olarak önemine uygun bir şekilde ele alınmamakta, bu bakımlardan değerlendirilmemektedir. Avrupalıların ve genel olarak Batılıların Haçlı Seferleri konusunda yaygın bir bilgisizliği vardır. Bu bilgisizliğin ilgisizlik yaratması da söz konusudur. Bu konuda ortaya çıkmış bulunan bilgisizlik ve ilgisizliğin altında ise bir anlayış ve bilinçli bir uygulama yatar.

Bu çalışmanın sonundaki değerlendirmeler, sonuçları açısından seferlerin önemini sergilemeye çalışacaktır. Bu önemli sonuçların bugün Batı dünyasının yaygın bilincinde yer almaması, seferlerin bilinmesinin fazla istenmemesinden dolayıdır. Seferler, tarihteki yerini karşılayacak bir şekilde öğretilmemekte, Hıristiyanlığın bu olağanüstü büyük girişimi adeta böyle bir şey yokmuş gibi karanlıkta bırakılmakta, ya da seferlere ve sonuçlarına, tarihteki yerleri fazla önemli değillermiş gibi kısaca değinilmektedir. Örneğin, Almanya’nın ortaöğretim tarih kitaplarında ve tarih derslerinin müfredatında Haçlı Seferleri ya hiç yoktur ya da bir paragrafla geçiştirilir. Almanya’daki dinsel kurumların yayıncılığı alanında Haçlı Seferleri, “Hıristiyanlığın tarihindeki önemsiz bir olay” gibi, üzerinde hiç durulmayarak ele alınmaktadır. Protestan Kilisesinin çok geniş kapsamlı yayıncılığı içinde seferleri konu alan kitaplar yok denecek kadar azdır. Hıristiyanlığın en büyük ve en kapsamlı girişimi olmasına rağmen Hıristiyanlık literatüründeki yeri buna hiç uygun değildir. Dinbilim enstitülerinin ve Hıristiyan tarikatlarının yayınları arasında Haçlı Seferlerine rastlamak zordur. Ayrıca, Haçlı Seferleri ile ilgili önemli bir tarihbilimsel ve akademik literatür vardır, bilimsel ilgi bu konuda hiç eksilmemiştir (3) ama Almanya’daki popüler tarih kitaplarında bu konu ya gene hiç yer almaz ya da çok kısadır. Haçlı Seferleri’nden hiç bahsetmeyen Ortaçağ konulu popüler tarih kitaplarının sayıca çokluğu inanılmaz ölçülerdedir ve hayret vericidir. (4) Kaldı ki, örneklememizi Almanya’dan yaptığımız için mutlaka belirtmemiz gerekir ki, Haçlı Seferleri’nin Almanlar ve Almanya için anlamı ve önemi, diğer Avrupa ülkeleri ve toplumlarına oranla farklıdır ve daha da fazladır. Çünkü seferlerin gövdesini, yapısını, ordularını Cermen krallıklar ve prenslikler, katılan milyonların esas çoğunluğunu Cermen kitleleri oluşturmuştur ve herkesin çok iyi bildiği gibi, bugün Avrupa’da Cermenliği -yalnız- Almanya temsil etmektedir. Fazla bilinmeyen ve gözlerden kaçan Haçlı Seferleri ile Cermenlik arasındaki bu bağ ve ilişki, haliyle, Haçlı Seferleri’ni, Avrupalılar içinde en fazla Cermenler, Cermenlik, Almanlık ve Almanya ile özdeşleştirmekte ve herkesten çok onlar için önemli kılmaktadır.

Haçlı Seferleri’nin ele alınışla ilgili Almanya’nın bu özelliği, konunun özü, anlamı ve mahiyetiyle ilişkilidir, bununla uyum içindedir ve aynı zamanda bunun eseri, bunun sonucudur.

Özetle, özel merakı olmayan sıradan Almanlar, Hıristiyanlık tarihine uzmanlık alanı olarak girmemiş din eğitimi almış olanlar dahil, Almanya’daki dini bütün Hıristiyanlar ve eğitim konusu Ortaçağ tarihi olmayan üniversiteliler dahil, Alman gençleri, Haçlı Seferleri’ni ya hiç öğrenmemektedir ya da bilinmesi gereken yönleriyle bilmemektedir.
İnsanlığın ortak hafızası olan tarihi, tarihi yapanlar kadar tarihi yazanlar da belirlemektedir. “Tarih”, genellikle tarih yazanların elinden çıkmıştır, çıkmaktadır. Üstelik “tarih”, tarih yazanların elinde istenildiği gibi “değiştirilmekte”dir. Bazen önemsizleştirilmekte, üstü örtülmekte, bazen öne çıkarılmakta, “büyütülmekte”dir; yani tarihle oynanmakta, tarih eğilip bükülmektedir. Haçlı Seferleri, tarihi bilim olarak ele almamış Batı tarihçilerinin elinde de bu yönde önemli ölçülerde önemsizleştirmeye ve değişikliğe uğramıştır.

Sonuçta Avrupa’da ve genel olarak Batı’da Haçlı Seferleri’nin üstünün örtülmüş olduğundan söz edilebilir. Böyle örtülmüş olması ise, seferlerin ne olduğuyla, seferlerde neler yapıldığıyla, özetle seferlerin anlayış ve uygulamalarıyla ilgilidir. Yürütüldüğü zamanlarda bütün Avrupa toplumlarını saran heyecan ve coşkunun, inanılmaz ölçülerdeki geniş katılımın, Avrupa toplumlarında bıraktığı izlerin, tarihsel gelişmeyi etkileyen, tarihin ilerleyişini değiştiren sonuçların, bugün bu derece silikleşmesi, üzerinde durulmaz olması ve bilinmez hale gelmesi, getirilmesi, Haçlı Seferleri’nin baskın, görünür ve gizlenemez bazı özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu özelliklerin esası ise, seferlerin, Avrupalılar ve Hıristiyanlık için utanç verici olmasından başka bir şey değildir.

Batı, tarihindeki birçok şey gibi, mümkün değildir ama bundan da herhalde “kurtulmaya” çalışmaktadır.

Ancak bugün Hıristiyan Batı dünyasında Haçlı Seferleri, Hıristiyan bağnazlığı ile emperyalist politikaların söylemi olarak tekrar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu söylemlere artık oldukça sık rastlanmaktadır. Seferlerin gerçekte ne olduğunun anlaşılmasını önleyecek bir şekilde kitlelerin bilincinden uzak tutulmuş olması, seferlerin, -örneğin şiddete karşı olmak gibi- Batı’nın savunduğunu iddia ettiği kavramlarla uyuşmazlığından dolayı bir işe de yaramaktadır. “İleri ve uygar Batı” vahşete karşıdır, şiddeti olumsuzlamaktadır ve barışçıdır! “Batı”nın altında yatan, “Batı”yı yaratan Avrupa’nın şiddete, vahşete, kıyıma ve savaşa düşkünlüğü gizlenebildiği ölçüde gizlenebilmelidir.

Haçlı Seferleri’nin Almanya, Avrupa ve Batı’daki dikkat çektiğimiz bu özelliklerinin, ne şekilde ve ne ölçüde bilindiğinin ve ne kadar algılandığının nedeni de, yazının tamamı okunduğu zaman umarız görülecektir.

21. yüzyıla doğru Haçlı Seferleri yeniden “hatırlanmış”, çeşitli “taraflar”, karşıt “cepheler” ters yönlerde sık sık seferlere gönderme yapar olmuştur. “Haçlı seferi” kavramının güncel olarak da yeniden kazandığı bu anlam tarihten gelmektedir. Aynı şekilde, tarihte olduğu gibi, “saldıranlarla”, “saldırıya uğrayanlar” şeklinde. (5)
Bu yüzden, haçlı ruhundan medet umarak ve siyasetlerini dinlerine bulaştırmakta yarar görerek Haçlı Seferleri’ne tekrar sarılmış olan Batı’nın haçlı söylemleri, seferlerin hedefi durumundaki karşıt Doğu dünyasında da karşılığını bulmakta, Orta Doğu başta ve esas olmak üzere Doğu dünyası, özellikle 11 Eylül sonrasındaki Batı politikalarıyla Haçlı Seferleri’nin ilişkisini kurmaktadır. Ülkemizde, ABD üretimi Ilımlı İslam kastedilerek bir devrimci Doğu söylemi olarak kullanılan “Haçlı İrtica” tamlaması ise tam yerine oturmuştur. Çünkü en birinci “Ilımlı İslam” ülkesi haline gelmiş durumdaki Türkiye için bu tamlamadaki “haçlı” kelimesi haçlı mirasını üstlenmekten kaçınmayan emperyalizmi, “irtica” ise, “haçlıların” (emperyalizmin) Türkiye’deki dinsel kılığa bürünmüş partnerini ifade etmektedir.

Haçlı Seferleri, Türkler, Türkiye
Ülkemizde bütün yönleriyle ve/veya çok fazla bilindiğini sanmadığımız, en azından önemli bazı özellikleri açısından eksik bilindiğinden emin olduğumuz Haçlı Seferleri’nin muhatapları İslamiyet ve Türklerdir. Seferlerin hedefi olan bu iki kavram bugün dünyada bir tek Türkiye’de cisimleşmiş durumdadır. Bu bakımdan seferlerin bizim için anlamı, bizler için önemi, herhangi bir topluma ve ülkeye ifade ettiğinden farklı ve fazladır, öyle de olmalıdır. Seferler, Cermen-Latin dünyasının Doğu’yu temsil eden Türklerle çatışmasından başka bir şey değildi ve seferlerin sonunu da Türkler getirmiştir. Oysa seferler ve bu büyük girişim yüzünden Avrupalılarla ve Hıristiyanlıkla yaşanan bu ilişki, ülkemizde, Türkiye’de, bırakalım bütün yönleriyle bilinmesini, genel olarak bile fazla bilinmemesi yüzünden bir açığa ve bir yanılsamaya yol açmıştır. Açık, Batı’yı tanıma, Batı’nın geçmişini bilme ile ilgilidir. Yanılsama, Haçlı Seferleri’nin genellikle “Avrupa tarihi”ndeki, “Hıristiyanlık tarihi”ndeki bir “olay” olduğunun sanılmasından başlamakta, Batı’ya atfedilen değerlere kadar uzanmaktadır. Seferlerin İstanbul, Anadolu, Orta Doğu ve esas olarak bizim coğrafyamızla ilgisi, ilişkisi, seferlerin bu coğrafyada yürütüldüğü, seferlerin Türkler olarak bizim toplumumuza yöneldiği, bu savaşların geçmişimiz açısından önemi gibi şeyler pek fazla bilinmemekte veya biraz bilinse bile fazla hatırlanmamaktadır. Hatta bütün dünyanın “haçlı seferi” olarak bildiği seferlerin ve savaşların Alman tarihinde “Türkenkrieg” (“Türk Savaşı”, “Türklerle Savaş”) olarak geçtiğini, Almanların “Türk kaygısının” ilk ve en önemli olarak bu dönemden kaynaklandığını, Avrupalıların “Türk korkusunun” en fazla Haçlı Seferleri ile ilgili olduğunu ise sanıyoruz çok az kimse bilmektedir. Aslında yersiz olan bu “kaygı ve korku”ların Batılılar için ne kadar can alıcı önem taşıdığının, nasıl kullanıldığının belirli ölçülerde farkında olmakla birlikte, bunun Avrupalıların o dönemde Türkleri tanımamasından yararlanılarak yürütülmüş propaganda sayesinde ortaya çıkmış, çıkarılmış olduğundan da genellikle habersiziz.
Türklerden korkulması için hiçbir neden bulunmamaktaydı. Çünkü seferlerin başlatıldığı 11. yüzyılda “Türkler” Avrupalılar için “meçhul” bir toplumdu. “Türk” sözcüğü bile o zamana kadar yaygın olarak duyulmuş değildi. Bütün bilinenler, Doğu Roma İmparatorluğunun, 1071’deki hezimeti üzerine Avrupa’yı harekete geçirmek için yaydığı söylentilerden ibaretti. Öncesi yoktu. Malazgirt’teki yenilgi, Türklerin aynı yıl Kudüs’ü Fatimilerden almasıyla kötüye kullanma yolunu rahatlatmış, yalanların çapını genişletmişti. Avrupa’yı harekete geçirmek için gerçek dışı bir propagandaya ihtiyaç vardı ve bu sonuna kadar kullanıldı. 1071’le ilgili yaratılan sorun, bir savaşın Hıristiyanlık için olumsuz olan sonucuyla sınırlanmamıştı, yenilen, yalnız Bizans ordusu değildi; Türkler, Kudüs’ü zapt etmiş ve yakıp yıkmışlardı, Hıristiyanlığa saldırıyorlardı, “dinimizi” yok edecekler, “kökümüzü” kurutacaklardı! Üstelik şiddetçi, zulümcü, vahşi ve kaba kuvvetçiydiler. Kötülükte benzerleri yoktu, Hıristiyanlığın bu “en büyük düşmanı Türkler” gibisi daha hiç görülmemişti, vb.

O dönemde Avrupa’ya yayılan bu algılamalar hep devam etti, çünkü propaganda aynı şekilde sürdürülüyordu. Zaman içinde Avrupa tarihyazımı da -bazı istisnalar olmakla birlikte- propagandanın etkisinde olarak şekillendi, bazı akademik ve bilimsel yayınlar da Türk karşıtı propagandaya katıldı, onun aleti oldu. Hem bu yüzden, hem de 19. yüzyılda Avrupa’nın Osmanlı devleti üzerindeki “kötü emelleri” yüzünden, Jön Türkler (ve sonrasında da birçok araştırmacı ve yazar) Avrupa tarihyazımına seçenek olacak ürünler verdiler. Örneğin, Namık Kemal, 1812-1822 yılları arasında Joseph François Michaud (1767-1839) tarafından kaleme alınmış yedi ciltlik Histoire des croisades adlı esere bizim tarafımızdan yanıt olacak önemli yazılar kaleme aldı. (6) Bunun devamı 20. yüzyılın başında, -kaynaklarda da kullandığımız- Raşid Erer ve Ahmet Refik Altınay tarafından yapılan çalışmalarla sürdürülecekti.

Ayrıca Haçlı Seferleri’nin Doğu’daki genel yazınsal serüveni, bu konuda fikir ileri sürenlerin ortak kanısı olarak, yetersiz olmanın ötesinde bir boşluk ifade etmektedir. Arap ve Türk kaynakları olarak o dönemden bugüne hiçbir şey gelmemiş olduğunu bütün araştırmacılar belirtmektedirler. Başta Demirkent ve Işıltan olmak üzere değerli tarihçilerimizin çalışmaları ve çevirilerinin önemini belirtmek gereğini duyuyoruz.
Avrupa tarihyazımının ve bilimsel tarihçiliğinin bugün tamamen Türk düşmanı olduğu söylenemez ama Avrupa’daki Türk düşmanlığının kaynaklarına, Türk düşmanlığının önemli bir çıkış noktası olan Haçlı Seferleri’ne, Batı tarihçilerinin “Türk korkusu”nun başlangıcı olarak fazla değinmediğini de belirtmek gerekiyor.

Haçlı Seferleri öncesinde Avrupa, Hıristiyanlık ve Orta Doğu

Konumuz olan Haçlı Seferlerinde Avrupa’nın ve Hıristiyanlığın durumu, şartları şöyledir.

Din olarak Hıristiyanlık Avrupa’yı kaplamış, Avrupa’nın dini olmuştur. Kaynaklandığı Doğu’dan kopmuş olan Hıristiyanlık, hem başkalaşmış, hem de Avrupa’yı sorunların içine atmıştır. Doğu Hıristiyanlıkları ile bir bağı, ilişkisi, yakınlığı ve hatta benzerliği kalmadığı gibi, Avrupa Hıristiyanlığının (Katolisizmin) Avrupa dışında hiçbir yerde hükmü ve etkinliği yoktur. Kuzey Afrika’da Hıristiyan sayısı çok azalmıştır ve bölge Hıristiyanlığı Doğu Hıristiyanlığının özelliklerini taşımaktadır.

Avrupa dışında tek önemli Hıristiyan devlet Doğu Roma İmparatorluğudur. Küçük ve önemsiz beylikler dışında ne Doğu’da, ne Kuzey Afrika’da, ne de başka bir yerde önemli bir Hıristiyan devlet bulunmaktadır.

Yüksek kültüre sahip Doğu Roma İmparatorluğu 8. yüzyılda İslamiyetin, 10. yüzyılda Türklerin kendi sınırları içinde yayılmaya başlaması yüzünden kaygılıdır. İmparatorluk daha çok batı bölgelerinde, durmak bilmeyen Avrupa akınları altında ezilmektedir. Tuna boylarında ve Balkanlarda Bulgarlar, Macarlar, Slavlar, Peçenekler, Uzlar; Adriyatik ardalanı ve İtalya’da Sırplar, Cermenler, Normanlar sürekli ilerlemektedir. Bu şartlarda Bizans savunma durumundadır ve gücünü korumaya çalışmaktadır.
Avrupa tarafındaki tehdit Hıristiyan dinkardeşlerinden gelmekle birlikte yeterince düşmancadır ve ırksal-kökensel farklılıklar yanı sıra mezhepsel rekabetten kaynaklanan “dinsel” karşıtlıklardan da beslenmektedir. O dönemde Katolisizme karşı, ayrıca, Pavlusçuluk, Bogomilcilik gibi akımlar ortaya çıkmıştır. Hıristiyan Avrupa, Doğu’dan ve uygarlıktan kopmuştur. Uygarlık, Bizans, Arap ülkeleri, İslamiyet ve Türklerdedir.

7. yüzyılda yayılmaya başlayan yeni din İslamiyet 9. yüzyıldan sonra görece bir durgunluk dönemine girmişti ama Türklerin İslamiyet’e katılmasıyla birlikte yeniden yükselme gösteren bir İslam dalgası yaşanır. İslamiyet tekrar ve hızla ilerlemeye başlar. İlk İslam dalgasını az hasarla atlatan Bizans’ı bu yeni ilerleme yeniden ve daha ciddi bir şekilde tehdit etmektedir ve bu gelişme Bizans’ın batısındaki tehditle eşzamanlıdır. Üstelik bazı yönleriyle doğudaki zorlama batıdakiyle birleşme eğilimleri göstermektedir. Örneğin, Ege kıyılarında İzmir’i merkez alarak hakimiyet kurmuş Türk emiri Çaka Bey (ö. 1095), Peçeneklerle ilişki içindedir. Çaka Bey Peçeneklerden Gelibolu Yarımadasını işgal etmelerini ister. Böylece birlikte davranmalarıyla İstanbul, ardalanından ayırılmış olacaktır. (7) Ayrıca, tehdit altındaki doğu bölgeleri imparatorluğun zenginliğinin kaynağı olan yerlerdir. En yoğun nüfuslu yerler olan Suriye ve Mısır, sanayi ve ticaretin yan yana gelişmiş olduğu imparatorluğun ana merkezleridir.

Bu arada Türkler Mezopotamya’dan Suriye’ye, Kilikya, Kapadokya, Lykaonia, Frigya ve Bitinya’ya kadar ilerlemişlerdir.

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 07-01-2011, 22:01
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart

HAÇLI SEFERLERİ’NİN NEDENLERİ VE BAHANELERİ

Hıristiyanlaşmış Avrupa’nın gelişmesi sınırlı olmuştu ve gelişme, çok açık bir şekilde anlaşıldığı gibi, ticarete bağlıydı, ticaretse Doğu ile yapılmadıkça anlamlı değildi. Ayrıca Doğu’nun zenginliği ve refahı dillere destandı. Gerçekliği tartışılmaz olan bu fark, “sokaklardan süt ve bal aktığı”, “sokakların altınla kaplı olduğu”, “yakalanıp yenilerek bitirilemeyecek kadar çok bıldırcınlar bulunduğu” gibi gerçek dışı söylentilerle daha da cazip hale getiriliyordu. Ek olarak, Avrupalı insanlar cennetin “Doğu’da bir yerde” olduğuna artık tam olarak inanıyordu. (8) Bu yüzden Avrupalıların gözü Doğu’daydı.

Haçlı Seferleri, Avrupa’nın en büyük ve en güçlü devletleri olan Frank devletlerinin ekonomik ihtiyacı ile var olma mücadelesinin gereği olarak gerçekleşti. Bu bakımdan Haçlı Seferleri “Avrupa”nın arayışının ve çaresizliğinin dışavurumudur. Avrupa için Doğu’ya ulaşmak tek çözümdü. Avrupa’nın geriliğinden, gelişememişliğinden şikâyetçi papalık ise Avrupa’nın “geleceği”ni kurtarmak amacıyla önder rolünü üstlendi. Sefer vesile edilerek ve bunu fırsat haline getirerek Avrupa’da siyasal birlik gerçekleştirmek hayali de Doğu’ya yönelme gereğine ekleniyordu. Papalık, Avrupa’nın dinsel merkezi olmanın yanı sıra ve ondan çok, siyasal merkez olmaya çalışıyordu. Ayrıca, tamamı Hıristiyan olmuş Avrupa, ancak “dinin birleştiriciliği” ile bir araya getirilebilirdi. Din birleştirecekse elbette işin başında papalık olurdu.

Bu bakımdan seferler aynı zamanda ilk “Avrupa birliği” projesidir.

Büyük projeler “şiddet” ve “zor” olmaksızın gerçekleştirilemeyeceğinden bunlar öne çıkarılmış, bu yüzden Avrupa şiddete yönelmiş, şiddet ve zor için hedef aramış, hedef belirlemiş, Müslüman “kâfirler”i, “dinsizler”i, “paganlar”ı, “bütün Avrupa’yı ele geçirecek ve her yeri yakacak Türkler”i hedef almıştır.

Seferler şiddeti önce kendi topraklarında yaratmış ve bunu, yarattığı tanımadığı bir “düşmana” (Türklere) döndürmüştür. Doğu’ya yönelmiş Haçlı Seferleri, başlangıcını Avrupa’daki Yahudi kıyımıyla yapmıştır. Avrupa, Yahudiler dışında esas olarak Hıristiyanlaşmıştır. Avrupa’nın geleneksel dinlerine mensup bir toplum ve insan hiçbir yerde kalmamıştır. Bu yüzden -Endülüs/İspanya ve Sicilya dışında tutulacak olursa- Avrupa’da dinsel olarak Yahudilerden başka bir “düşman” bulunmamaktaydı. Seferler dinsel söylemlerle hazırlandığı için dinsel olarak düşman sadece Yahudiler oldu.

11. yüzyıl, Avrupalıların “Türk” kavramının ve “Türk korkusu”nun başlangıcıdır. (9) Anadolu’ya akan Türkler, Doğu Hıristiyanlığına darbeler vuran Türkler (en somut olarak 1048-49 ve 1071), gerek Cermen olsun, gerekse Latin olsun bütün Avrupa Hıristiyanlığını irkiltmişti. Aslında Selçukluların asıl amacı Anadolu’yu tamamen ele geçirerek Balkanlara, yani Avrupa’ya dayanmak, Doğu Roma İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmak değildi. Tuğrul Bey, Bizans ordularını dağıttıktan sonra geri çekilmiş, Alparslan (Çağrı Bey, 1029-1072) Malazgirt’te savaşmaktan kaçınmış, savaşı kazandıktan sonra da ilerlememişti. İslamiyet, yayıldığı alanlarda merkezi özelliğini önemli ölçüde yitirdiğinden dolayı Selçuklular için Orta Doğu’da tam hakimiyet kurmak ve birlik sağlamak batıya doğru genişlemekten çok daha önemli hale gelmişti. Ayrıca Alparslan’ın öncelikli hedefi Türkistan’dı. Yani Avrupalıların Türk korkusu yersizdi ama siyaseten kullanılmak üzere bu korku yapay olarak yaratıldı.
Selçuklu devleti ve bu devletin yönelimi ve mücadelesi, Avrupalılara, Avrupa kitlelerine, kaygı ve korku yaratacak bir propaganda olarak yansıtılıyor, Hıristiyanlık merkezine ise İslamiyetin parçalanmışlığını gösteriyordu. Çeşitli İslam ülkeleri birbirleriyle savaşıyordu. İslam dünyası, ayrıca büyük bir içsel bunalım içindeydi, gerileme ve zaaf her alanda yaşanıyordu, iç çatışmalar durulmuyordu. İdeolojik ve siyasal sorunlar yanında, döneminde dünyanın en çok tahıl üretilen bölgesi Mezopotamya’da sulama sistemlerinin çökmesi ve kullanılamaz hale gelmesi, İslamla sınırlı bütün Doğu dünyasında sıkıntılar ve zorluklar yaratmıştı. Hıristiyanlık, Hıristiyan olmayan Doğu’nun bu güçsüzlük anlamı taşıyan durumunu değerlendirmek ve bundan yararlanmak da istedi. “Doğu’ya yönelme”nin tam zamanıydı. ‘Eğer bir şey olacaksa ancak şimdi olabilir’ diye düşünülüyordu. Bahaneler arandı, bahaneler üretildi.

İslamiyet, Akdeniz Hıristiyan toplumları (Latinler) dışında tutulacak olursa, Avrupa’da hiç bilinmiyordu. Kimi yerde Hıristiyanlıktan bir sapma olduğundan söz edilirken, en yaygın yorum, İslamiyetin, İncil’deki “Sahte Peygamber” (10) kehanetinin gerçekleşmesi olduğuydu. Bu inanç ve genel bilgisizlik, seferleri planlayanların dayanağı, gerçekleştirilebilmesinin nedenlerinden biri haline getirildi.

Dönemin Hıristiyanlığı İslamiyeti “Tanrı düşmanı” olarak biliyor, tanımlıyor ve gösteriyordu. Aslında Hıristiyanlığın merkezi (Papalık) bilgisiz değildi, İslam’ın “tanrılı” ve “tek-tanrılı” bir din olduğunu çok iyi bilmesine rağmen böyle bir propagandadan yarar umuyordu.

Haçlı Seferleri’nin bahanelerinden biri kutsal topraklara Avrupa’dan hacca gidilmesini sağlamaktı. Oysa Müslümanlar Avrupalı Hıristiyanların hacca gelmesini önlemedikleri gibi, her yıl gelen hacı kafilelerinin güvenliğini de sağlamaya çalışırlardı. Ayrıca, Frank İmparatoru Şarlman’la Abbasi dönemindeki Halife Harun Reşid’in özel görevlileri arasında 806’da yapılmış anlaşmaya (11) göre, kutsal topraklarda yaşayan Hıristiyanlara bir çeşit protektora verilmiş, uygulamada özerkliğe benzeyen bu statü ile Hıristiyanlar görece rahat oldukları ve inisiyatifli davranabildikleri gibi, Avrupalı Hıristiyan hacılar da durdurulmama güvencesine sahip olmuşlardı. Ayrıca, sonradan hac güzergâhının bir bölümünü içine alacak kadar genişlemiş olan Türk devleti de bir zorluk çıkarmıyordu. (12) Papa II. Urbanus’un (1088-1099) saldırı için çağrı yaptığı tarihe kadar (1095) yüzyıllar boyunca hiçbir hacı kafilesi gerçekten de geri döndürülmemişti. Kutsal topraklarda çeşitli Hıristiyan kurumları, Avrupalı hacılara, barınmadan Kudüs’te ölen hacıların cenaze törenlerinin yapılmasına ve defnedilmesine kadar birçok alanda hizmet vermekteydi. Hatta Kudüs’te Avrupalı hacıların Haceldama adında düzenli, bakımlı, özel bir mezarlığı bile vardı. (13)

Doğu ile ticaret konusunda ise bir sorun yoktu, İtalyan ticaret kentleri aracılığıyla istedikleri kadar ticaret yapabiliyorlardı. Ama Avrupalılar ticarete hakim olmak, bütün ticaret yollarını kendileri yönetmek, satın aldıkları malları ucuzlatmak ve aynı zamanda çok kazanmak istiyorlardı. Gümrüksüz, engelsiz ve serbest olarak daha fazla kazançlı olmak ve yüksek kârlılık peşindeydiler. Ticaret yolları ve ticaret malları İslam ülkelerine aitti. Ürünleri ve yolları elinde tutan elbette daha fazla kazanıyordu, fiyattan kurulan mekanizmalara kadar her şeyi elbette onlar belirliyordu. Bütün bunların Avrupalılar için kendi lehlerine değişmesi şarttı.

Haçlı Seferleri’nin nedenlerinden biri de Avrupalıların karabiberi tanımış ve karabiberin “bağımlısı” olmuş olmalarıydı. Yüzyıllar sonra Marx’ın, o dönemde “tarihin itici gücü” olarak adlandıracağı karabiber, az bulunduğu ve çok pahalı olduğu için zaman zaman para yerine de kullanılırdı. (14) Baharat ticareti Ortaçağ’ın en kârlı işiydi. (15) Hindistan’dan kalkıp Kızıldeniz yoluyla Orta Doğu’ya gelen baharat, karaları geçtikten ve tekrar denizde yolculuğunu sürdürdükten sonra Venedik’e varıp Avrupa’ya dağıldığında, örneğin Hamburg’daki sonuncu ele vardığında (Martin Behaim’ın 1492 tarihli ünlü Yerküre adlı eserinde yazdığına göre) tüketiciye ulaşana kadar en az on iki kez el değiştirmiş olmaktadır (Almancada “ticaret”in karşılığı olan der Handel kelimesi “el” anlamındaki “Hand”dan türemişti). (16)

Karabiberi çok seven ve karabiber bulmakta zorluk çeken din adamı vaiz Pierre’in (17) seferler yapılmasını ilk düşünen kişi olduğu, bunun için cansiperane faaliyet gösterdiği bilinmektedir. Sonraları “aziz” yapılmasına yol açacak çabaları, öbür dünyada cenneti garanti almak yanında, yaşanılan dünyada da karabibere kavuşmasını sağlaması içindi. (18)

Böylece karabiberin, dünyadaki en kitlesel, en kapsamlı, en uzun süren, en büyük savaşa yol açan bir etken olduğu söylenebilir.

“Kutsal Savaş” olarak başlatılan ve yürütülen Haçlı Seferleri’nin ticaret yollarıyla (ve karabiberle) ilgili söylenmeyen bu amacı, sonraları gizlenebilir olmaktan çıkacak, çok daha sonraları 14. yüzyıldaki Haçlı Seferleri’nde ise ne “kutsallık” ve ne “kutsal savaş” kalacak, ne kutsal yerlerden söz edilecek, ne de “İsa’nın mezarı” lafları hatırlanacaktı. O dönemlerde artık ticari çıkarları öne sürmenin, ticaret yollarını ele geçirmenin önemini belirtmenin, bunları açıkça konuşmanın sakıncası kalmamıştı. (Osmanlıya ve İslamiyete karşı yapılan her saldırı savaşına gene de “haçlı seferi” denilecek, Hıristiyanlararası olmayan her savaş, hatta bugünkü gibi, hep haçlı seferi olacaktı.)

Haçlı Seferleri’nin hiç kimsenin dile getirmediği, açıkça söylemediği “gizli” bir nedeni de vardı, Konstantinopolis. Katolisizm, Kudüs’e giden yol üzerindeki, döneminde dünyanın en büyük ve en önemli kenti olan İstanbul’u çok önemsiyordu. Elbette bu kent Hıristiyanlık için can alıcı önemdeydi ve bu yüzden de kışkırtıcıydı. Böyle bir vesileyle belki de bu söylence kent alınabilir, bu kente sahip olunabilirdi.

Haçlı Seferleri’nin maddi temellerinden biri, Avrupa’daki tarımsal alandaki gelişmelerin sağladığı Avrupa nüfus patlamasıydı. 1000 yılına doğru Avrupa’nın birçok yerinde, ekilen arazi sınırlılığı ve tarımda verim düşüklüğü yüzünden “kıyametin kopması”, “dünyanın sonunun gelmesi” bekleniyordu. Kitleler açlıktan kırılıyor, umutsuzluk her yeri kaplıyordu. 10. yüzyıldan sonra ise, görece gelişmeler (öküz yerine atın tarımda kullanılması, teknolojik yenilikler, demirden sapan, gübreyle toprağın iyileştirilmesi vb.) sayesinde verim yükselmesi (19), refahın da belirli ölçülerde yükselmesini ve hayat şartlarının iyileşmesini sağladı. Bunların sonucu olarak nüfus artıyor, artan nüfus da ekilen alanları genişletiyordu. (20) Kilise tarımda üretim hamlesine öncülük ediyor, manastırlar bakir toprakları mülk edinerek yeni tarım alanları açıyor, yeni köyler kuruyordu. Senyörler, genişlemeye katılıyor, büyük toprak sahipleri arazilerini büyütüyor, hatta yeni açtıkları alanlara köylü çekebilmek için servaj şartlarını bile hafifletiyorlardı.

Avrupa’daki nüfus artışı, kuzeylilerin ve Doğu Avrupa toplumlarının (örneğin, Macarların) 10. yüzyılın ortalarından itibaren Avrupalılara verdikleri zararların ortadan kalkmasıyla da ilgiliydi. Önemli ölçüde yerleşmiş, oturmuş olan bu toplumların, Hıristiyanlaşmalarının da etkisiyle saldırıları bitmiş, deyim yerindeyse saldırganlar durulmuşlardı. Hıristiyanlaşmayla Hıristiyanlık düşman olmaktan çıkmıştı. Avrupalılar ise artık bunların yağmalarından ve tahribatından kurtulmuştu.

Tarımsal alanın genişlemesine rağmen, eski manor örgütlenmesi (21), ölümleri aşan doğumlarla artık uyum sağlayamıyor ve sürekli artan sayıda insan doğduğu yeri terk etmek zorunda kalarak başka yerlerde hayatını sürdürmeye çalışıyordu. (22)
Böylece Avrupa dışına gidebilecek, götürülebilecek, hatta Avrupa’dan çıkarılması gereken bir nüfus fazlası ortaya çıkmıştı.

Köyle kitleler açısından seferlere katılmak, kıtlıklardan ve yoksulluklardan kurtulmak anlamına geliyordu. Üzerinde söylenceler yaratılmış “Doğu”, sefaletten kurtulma topraklarıydı.

Ayrıca artan nüfus, kötümserlikleri ortadan kaldırdığı ve kıyamet beklentilerini unutturduğu gibi, her yerde dinamik özellikler yaratıyor, yeni arayışların ve daha önce akla gelmeyen projelerin üretilmesine yol açıyordu. Yöneticiler ise kitleleri seferber edecek cesarete ve güvene, önlerine daha uzak hedefler koyabilme olanağına kavuşuyordu.

Avrupa’daki bu nüfus fazlalığına, bu fazlalığı yönlendirme ve yönetme yeteneklerine sahip “şövalye fazlalığı”nı da ekleyecek olursak, “fazlalıkların” neden hareket etme ihtiyacı ve eşiğinde olduğu kolayca anlaşılır.

Avrupa’nın bu kapsamlı Haçlı Seferleri girişimini Gumilëv, “passioner aşırı ısınma” olarak nitelendiriyor ve Avrupa’nın Hıristiyanlaşmasıyla başlayan yükseliş sürecinin devamı olan bu Avrupalı atılganlığın nedeninin bu “aşırı ısınma” olduğunu ileri sürüyor. (23)

10. ve 11. yüzyıl Avrupalıların hac ziyaretlerinin Kilise’nin yoğun propagandası sonucu sıklaştığı bir yüzyıldı. (24) Bu dönemdeki kitlesel hac ziyaretlerinde gördükleri yerlere ekonominin açısından bakanlar zenginliği hemen fark ediyordu. Şövalyeler gibi bölgeye askeri açılardan bakanlar ise, Doğuluların Müslüman olmayan herkese saldırmadıklarından, kendilerinden olmayan herkesi düşman görmediklerinden dolayı, hac için gittikleri Doğu’da karşılarında önleyici bir güç olmadığını sanarak fethin olabilirliği üzerinde fazla duruyor, fetih heveslerine ve zafer kolaylığının çekiciliğine kapılıyordu. Bütün bu kesimler döndüklerinde hem halk arasında, hem de hakim aristokratik çevrelerde olumlu gördükleri her şeyi, mutlaka biraz da abartarak anlatıyor, bu yüzden seferleri özendirici bir rol oynuyorlardı.

1074 yılında Papa VII. Gregoire projeye arka çıktı (25), 1095 yılında, ondan sonraki Papa II. Urbanus seferlerin gerçekleşmesini sağlayan girişimlerde bulundu, 18-28 Kasım tarihlerinde Fransa’da Clermont kentindeki ruhani mecliste “fetva” verildi. Hıristiyanlar “savaşacak”tı.

Bizans elçilerinin de katıldığı Hıristiyan Piacenza’da, Katolisizmin bu Konsilinde (Sinodunda) sürekli Kudüs vurgusu yapılmıştı. Karar bu sayede çıkarılmıştı ama bundan daha önemli olan şey, seferin yüzyıllardan beri süregelen hac geleneğiyle birleştirilmesindeydi. Peregrinatio, pellegrinaccio (hac seferi demektir) sözcükleri ile sağlanan böyle bir birleştirmenin anlamı, yararı, ne için yapıldığı ve neye hizmet ettiği/edeceği, biraz ileride görülecektir.

Papalık böylece dinsel otoritesini siyasal bir güce dönüştürme imkânına kavuşuyordu.
Hıristiyanlığın merkezinin diğer bir hesabı, Katolisizmden kopmuş Doğu Hıristiyanlığına karşı Orta Doğu’da Katolisizmi güçlendirmek, daha doğrusu, yok olma durumuna gelmiş Katolisizmi yeniden var etmekti. Bu sayede Katolik kilisenin tebaası artırılabilir, Kilise’nin serveti büyütülebilir, zengin ülkelerde hakimiyet kurulabilir, belki Hıristiyanlığın tekeli ele geçirilebilirdi.

Katolisizmin, aynı zamanda Ortodoksluğa müdahale imkânı olarak değerlendirdiği Haçlı Seferleri, Doğu Hıristiyanlığına yardım adına doğudaki Hıristiyanlığı Latin Hıristiyanlığına bağlayacaktı. Kendisine muhtaç ve mecbur Doğu Hıristiyanlığının eline düştüğünü düşünen Roma, fırsatı değerlendirmeliydi. Bu bakımdan Haçlı Seferleri’nin hiç kimsenin dile getirmediği, açıkça söylemediği “gizli” nedeni, Doğu’ya gidilirken, kendisi de Doğu olan Bizans’ı yok edecek bir durum yaratabilirse, söylenceler kenti İstanbul’u alabilirse, rakipten, Doğu Roma’dan kurtulmak isteğiydi. (İlerde anlatılacağı gibi ayrıca bir intikam konusu da vardı.) Avrupa Hıristiyanlığının ikinci bir “başkente” hiç ihtiyacı yoktu, tahammülü de.

Fırsat aranmaktaydı. Olmayan fırsat seferlerle yaratıldı ve değerlendirildi, ancak, görülecekti ki, Doğu Hıristiyanlığından kurtulmak ve bütün Hıristiyanlığa hakim olabilmek pek de mümkün değildi.

Avrupa ticaretinde önem taşımakla birlikte henüz fazla zenginleşmemiş İtalya’nın ticaret kentleri Cenova, Pisa, Venedik vb, başlangıçta, Doğulu Müslümanlarla kurmuş oldukları ticari ilişkilerini sarsabileceği, hatta bitirebileceği kaygısıyla sıcak bakmadıkları seferlere başlar başlamaz destek oldular. Çünkü seferlerden taşımacılık olarak kazanç sağlayabileceklerini, seferler sayesinde rakipleri Bizans’a karşı yeni mevzilere kavuşabileceklerini anlamışlardı. Ayrıca kendilerine Doğu’da ticaret kolonileri kurabilecekleri teminatı da verilmişti (zaten öyle de oldu, hepsi Doğu’nun limanlarına yerleştiler). Doğu Roma İmparatorunun papalıktan “tehlikede olan Hıristiyanlığa” yardım etmesi talebi üzerine ortaya çıkan ve gündeme düşen Doğu seferi fikrinin bu karşıtları, seferler için en büyük kışkırtıcılığı yapanlar olacak ve ilk örgütlenme-propaganda faaliyetlerinin finansörlüğünü de üstleneceklerdi.

Haçlı Seferleri’nin hazırlığı ve “haklılık sorunu”nun “çözümü”: “Savaşan” Hıristiyanlık
Selçukluların Anadolu’daki ilerlemesi, Papalığın Avrupa’daki Hıristiyan örgütlenmesinin bütününü seferber ettiği bir propaganda kampanyasına konu yapıldı. “Türk korkusu” yaratıldı. Türklerle hiç karşılaşmamış ve Türkleri hiç tanımayan toplumlardan çok iyi sonuçlar alınacaktı! Cermen devletleri olan Batı Franklarla (“Fransa”) Doğu Franklarda (“Almanya”) kitleler, korkularının düşmanlığa, uyarılmalarının histeriye dönüştürüldüğü bir cendereye sokuldu. Heyecan dalgası bütün Cermen dünyasını içine çekti. Bir “Türk Savaşı” yapılacak, savaş “Türklere karşı” olacaktı.

Giysilerin üzerine kırmızı kumaştan haç dikilmesi, İsa’nın haçı taşımasına gönderme yapmak ve böylece seferlerin kutsallığını vurgulamak, İsa için yapıldığını göstermek amacıyla, seferlerin ilk başladığı dönemde ortaya çıktı. İncil’in herkesin haçı yüklenmesi yolundaki öğüdüne uyulmuş, güya herkes İsa gibi “haç” taşımış oluyordu. Ancak seferlere “haçlı” adının verilmesi (Avrupa dillerindeki croiserie/croisade, Kreuz/zug, crusade, croce, cruci kullanımları), 13. yüzyılın ortasında olacaktı. (26)
Sefer Kudüs’e hacca gitmek üzere yapılacaktı. Günahkârlar kefaret ödemek için savaşacaklardı. Oysa dönemin öğretisine göre, hacca gitmek, o gün için ise bu sefere katılmak, günahsız veya günahları affedilmiş kişilerce yapılabilirdi. Yani “hac seferi”ne herkes gidemezdi. Papa II. Alexander (1061-73), İspanya’daki ilk “deneme” seferinde (Barbastro’nun kuşatılması ve alınması, 1063-64) savaşçıların günahlarının affedileceğini buyurmuştu. Yirmi yıl sonraki Papa VII. Gregoire bu yeni “buluş”a onay vermişti. Günah affı, kutsal toprakların kurtarılması için yapılan seferde elbette çok daha fazla geçerli sayılmalıydı. Böylece savaş eylemi, teolojik bir zorlama olmakla birlikte, dua, oruç, bağış gibi dinsel görevlerle aynı özelliği kazanmış oluyordu. (27) Sefere katılacak herkes ödülü hak edecek, ahrette kazanılacak ödül için hiçbir kısıtlama kalmayacaktı.

Haçlının eskiden beri Kudüs’e hacca gidenlerden bir farkı vardı: silahı ve savaşacak olması. Bu farkın yarattığı sorunlar ise önemliydi, bazı sorunların çözümü de zordu. İnsanlar bağışlanmak için savaşacaklardı ve böylece günahlarından kurtulacaklardı da, kutsal topraklar “kurtarılacağı” için seferler kutsallığına kutsaldı da, “haklılık” nasıl olacaktı? Hıristiyanlıkta savaş “haklı” olamazdı. Gerçi yüzyıllar önce ve yüzyıllardır Hıristiyanlığı yaymak bahanesiyle Hıristiyanlığa fedai olmuş ülkeler ve toplumlar savaşın “günah” olduğu dönemleri, savaşın “kutsal” olduğu dönemlere fiiliyatta çoktandır dönüştürmüşlerdi, ama bunlar hem merkezi örgütlenmelerle yapılmamıştı, hem de “savaş” resmen savunulmamış, yapılanların savaş olduğu açıkça söylenmemişti. (28) Sistemli olmakla birlikte yerel olan bu tür Haçlı Seferleri dışında, bir merkeze bağlı olarak, topyekûn ve kıtasal hazırlık ve katılımla planlanması düşünülen seferler, savaş propagandasıyla yürütülmek zorundaydı, yürütülecekti, yürütülmekteydi ve böyle bir şey Hıristiyanlıkta ilk kez oluyordu. Bu, o zamana kadarki seferlerin görüntüsüne ve izlerine de uymuyordu. O zamana kadarki seferler de hep savaştı ama en azından söylemde savaş yoktu, yapılanlar, dinsizleri, Paganları, sapkınları Hıristiyanlaştırmaktan, insanları ve toplumları Hıristiyanlığa “kazanmak”tan ibaretti. Aslında Hıristiyanlığın resmi söylemi, şiddeti ve savaşı, Hıristiyanlığa kazanmak için dahi hiçbir zaman doğru ve meşru görmemişti, ama söylemin belirginliğine karşın, yapılanlar her yerde bilinmeyecek kadar silik, herkes tarafından öğrenilemeyecek kadar yalıtılmış, olağan sayılacak kadar yaygın, kabul edilebilecek kadar “ayrıntı”, karşı çıkılamayacak kadar “yerinde”ydi!

Ayrıca Hıristiyanlıkta savaş o derece olumsuz görülmekteydi ki, savaşta ölenler “şehit” olmadığı gibi şeref de kazanmıyordu. Hıristiyanlıkta şahadet, din yolunda hayatını vermekle tanımlanırdı ama savaşmamak ve savaşta ölmemek şartıyla. (29) “Kâfirin elinde ölmek”, kutsallaşmaya, hatta “aziz” sayılmaya giden yolu açardı ama gene savaşmamak ve savaşta öldürülmemek şartıyla.

Üstelik Hıristiyanlık “meşru müdafaa”yı, meşru müdafaada şiddet kullanmayı bile meşru görmüyordu. İsa, yüzüne vurana öbür yanağını uzatmamış mıydı?
Geniş çaplı katılım istendiği için yoğun propaganda gerekiyordu, insanlar savaşa sürüleceği için propagandanın “savaş amaçlı” yürütülmesi de bir zorunluluktu. Savaşa karşı olarak ortaya çıkmış barışçı Hıristiyanlığın, şiddete karşı olduğu için hayatını kaybetmiş İsa’nın açıkça savaş için kullanılabilmesi, pasif ve barışçı dinin savaşa alet edilmesinde haliyle bir terslik ve zorluk vardı. Bu sorun ancak savaşın olumlanabilmesiyle ve “haklı” hale getirilebilmesiyle aşılabilirdi. Nitekim öyle oldu. Hıristiyanlığın alimleri, teorisyenleri devreye girdiler, “haklı savaş”ı hem keşfettiler, hem de icat ettiler. Keşfettiler, çünkü Aziz Augustin (354-430), şiddetin görülen zararın öcünü almasını, tam olmamakla birlikte “biraz” doğru bulmuştu. Bir insanı öldürmek “kamu görevi olarak mazur görülebilir”di. İcat ettiler, çünkü “haksızlığa ve zarara uğranılmasını engellemek ve günahları cezalandırmak için” yürütülen savaş “haklı savaş” olurdu.

Papa II. Urbanus “İsa’nın askerleri olarak savaşmanın erdemli ve haklı olduğu”nu ilan ediverdi. “Asker olmak”, hem tanrı için, hem de kurtarmaya gidilen Doğu Kiliseleri için duyulan sevgiden kaynaklanıyordu!

Konu 3. Haçlı Seferi’ne kadar tam çözülememiş olsa bile, kılıf sayılabilecek bir şey hazırlanabilmişti. Seferlerin güç ve şiddet kullanması Papa IV. Innocentus’la (1243-1254) birlikte, 250 yıl geçtikten ve Kudüs tekrar Müslümanlar tarafından alındıktan sonra, biraz da buna dayanılarak, tam bir berraklığa kavuşacak, o günlerden sonra “Hıristiyanlık ve İsa uğruna” yapılan “her şey” mubah olacak, onaylanmayacak hiçbir şey kalmayacaktı.

Seferler sırasında savaşmayı, savunmak ve meşrulaştırmakla kalmayıp herkes için zorunlu hale de getirdiler. Bunun o kadar üstüne düşüldü ve önemsendi ki, din adamları da savaşmalıydı. Oysa din adamlarına savaş zaten “yasak”tı. O güne kadar bir din adamının (papaz, keşiş veya Kilisenin herhangi bir görevlisinin) savaştığı görülmemişti. Savaşmak istemeyen din adamlarını Kiliseden attılar, hatta savaşmaya kararlılıkla karşı çıkan din adamlarının önemli bir kısmını da öldürdüler.
Keşişlerden taburlar kurulamadı ama daha sonraları keşişlerin tarikatları silahlanacak ve savaşacaktı.

Seferler savaş için düzenlendiğinden, “haçlılık” savaşçılıkla eşanlamlı hale getirildiğinden, başında “savaşa mecbur kalan” Hıristiyanlık, seferlerin savaşsız olmaması gerektiğini savunmaya kadar savrulacak, İmparator II. Friedrich’in Kudüs’ü savaş yapmadan alması beğenilmeyecek, hatta kınanacaktı. (30) Papalık Kudüs’ün savaşsız alınmasının kutsallığı olmadığını bile açıklamıştı. “Kudüs Fatihi” İmparator bu yüzden de aforoz edildi.

“Amaç”, savaş olan araç karşısında önemsizleşmiş, hatta amaç, savaşmaya dönüşmüştü. Örneğin, Kudüs’ün alınması gereği, Kudüs’ün kutsallığı ve öneminden değil, savaş gerektirdiğinden dolayıydı!
Barışçı Hıristiyanlık, önce “savaşan” sonra “savaşçı” bir Hıristiyanlığa tam olarak seferler döneminde evrildi.

Hıristiyanlığın savaşla bağdaşmayan durumunu Haçlı Seferleri için ve seferler boyunca kurtarmak mümkün olmuştu ama kafa karışıklığı hep olacak, ikna olmayanlar hep çıkıntılık yapacak, örneğin, Wycliffe, Venerabilis ve Juan de Segovia gibi (din adamı, teolog ve saygın olmalarına rağmen) “münafık” görülenler (31) yüzyıllar boyu taş koymaya devam edeceklerdi. Onlara göre Hıristiyanlık savaşmamalıydı, barışçı olmazsa kendisi olamazdı.

Katolisizmin seferler için icat ettiği “haklı savaş”, yüzyıllar boyu hem Hıristiyanlık içinde, hem de Hıristiyanlık dışında sürekli tartışma konusu olacaktı. Tartışma konusu olmakla da bitmedi, Haçlı Seferleri’nin meşruluğu ve “haklılık”ı 18. yüzyıldan sonra geçerliliğini tamamen kaybetti, seferlerin ve savaşın ne kutsallığı, ne de haklılığı kaldı. Bu yüzden 18. yüzyıldan sonra Avrupa’da Haçlı Seferleri’nin pek sözü edilmedi, Haçlı Seferleriyle övünülemedi.

“Haklılık” toplumsal ve öznel bir kavramdı, yaratılabilir, ikame edilebilir, dönemsel olabilir, duruma göre var edilebilirdi; peki evrensel geçerliliği olan ahlaki kurallar, peki hukuk? Ahlaki kuralları Avrupa’da Kilise dışında hiç kimse koyamıyordu. Din savaşlarında hukukun uygulanmasına gerek ve imkân olmadığını ise sonraki tarih hep gösterecekti. Ayrıca savaş ve hukuk ilişkisinde gerçek zaten çok öncelerden beri biliniyordu: Inter arma silent leges (“savaş zamanı hukuk susar”).

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 07-01-2011, 22:04
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart

HAÇLI SEFERLERİ BAŞLIYOR

Tasarlanan seferlerin “provası” -yukarıda belirtildiği gibi- İspanya’daydı. İnsanların savaşa sürüklenebileceğinden emin olundu. Arkasından esas “sefer”e girişildi.
İlk sefer başlarken, İsa’nın öldürülmesi dolayısıyla onlardan öç almak yanı sıra, Yahudilere yapılan saldırıların bir amacı da (aslında esas amacı), fırsattan istifade Yahudi servetlerine el koymaktı. Doğu Franklardaki bir soylu Graf Emicho von Flonheim (1050-1096), kitleleri Yahudilere karşı kışkırtırken onların paralarına nasıl el koyacağını, mülklerini kimlerle ve nasıl paylaşacağını planlamıştı. Yahudilere karşı operasyonlar çok başarılı oldu! Büyük pogromlar yapıldı, Ren boyu Yahudileri öldürüldüler, sürüldüler, her şeyleri gasp edildi. Köln Piskoposu evinde sakladığı Yahudiler yüzünden saldırıya uğradı, evi tahrip edildi, öldürüldü, evindeki Yahudiler boğazlandılar. (32)

Almanya ile bugünkü Çekya ve Slovenya’nın olduğu bölgelerde yaygın kıyımlarla Yahudi nüfusu azaltıldı.

Büyük kışkırtıcı Clairvauxlu St. Bernhard (1090-1153), Doğu Frankların yaptıklarına göre seferler başladıktan sonra bile Yahudiler konusunda oldukça ölçülü ve çekingen davranan Batı Frank kralını “dinsiz sayılacağı” tehdidiyle sonradan “ikna” edecekti. Böylece Fransa’da da Yahudilere saldırı, gecikmeli olmakla birlikte en yüksek düzeye yükseldi. Yahudilerin servetleri Fransa’da da böylece büyük ölçüde “haçlılaştırılmış” oldu.

Dinsel söylemler ve zorlamalar, kitleleri; cennete gitme garantisi, safları; günahlardan kurtulma vaadi, ahlaksızları ve “günahkârları”; feodal sömürüden kurtulma umudu, tarımla geçinemeyen köylüleri; “kıtlıkların olmadığı yerler”, karınlarının doyması özlemini duyan açları; Doğu’nun zenginliklerini yağma, kent yoksullarını; Hıristiyanlığa hizmet isteği, din adamlarını ve dindarları; şan-şeref kazanma, şövalyeleri; macera arayışı, işsiz ve işlevsiz soyluları; çok toprak edinme hırsı, az topraklı senyörleri; savaş, gözü çok yükseklerde olan derebeylerini; tarihe geçme hevesi, kralları ve imparatorları kandırdı ve Avrupalılar hayaller içinde ve kıyımlar için birleştiler.

Avrupa’da, “bu dünyada servet, öbür dünyada cennet”in içine çekemeyeceği insan kalmamıştı. Avrupa tarihinin, hatta dünya tarihinin ilk “topyekûn savaşı” için tarihin ilk “topyekûn seferberliği” gerçekleştiriliyordu.

Batı Franklarda Pierre l’Hermite ve Gautier Sans-Avoir (Walter, ö. 1096) gibi din adamları ve çapulculuğa hazır şövalyeler, öncülük ve önderlik ettiler, Almanya üzerinden ilerleme planı yaptılar. Seferin ilk kolları 1095’te bunların girişimiyle oluştu. Vaatlerle kamçılanmış, kandırılmış, kışkırtılmış insanlar yol boyu ilerledikçe çoğaldılar. Aralarında hiçbirinin okuma yazma bilmediği bilinçsiz, geri ve gözü dönmüş kitleler, inanışları ve kulaktan dolma bilgileriyle ve düzensizce yola koyuldular. Ailecek, çocukları ve yakınlarıyla katılanlar da vardı. Din adamlarının, seferi her yönüyle planlamakla ilgili bütün çabalarına rağmen, daha başında her şey kontrolden çıktı. Avrupa’daki bütün Roma topraklarını kapsayan ulaşım sistemi Roma’nın çöküşünden sonra kullanılamaz hale geldiğinden, yollar harap olmuş, köprüler yıkılmış olduğundan izlenecek bir yol da bulunmuyordu. Güzergâh belirsizdi. Göz kararıyla gidiyorlardı. Tuna boyunu takip ettiler.

Haçlılar “hacılar”la bir aradaydı. Bunun anlamı, yola çıkanların hepsinin “savaşçı” ve silahlı olmamasıydı.

Esas kafile 1096’da güney Avrupa’dan yola çıktı, Toulouse Kontu Raymond (Raimund I, 1041/2-1105) yönetiminde İtalya-Dalmaçya üzerinden ilerledi.
Bir başka kol, Normanların ağırlıkta olduğu Sicilya-İtalya koluydu, deniz yoluyla gittiler.

Hiçbir kafile gerçek bir ordu değildi. Herkes kendi hesabına katılmıştı ve kimse kimseden emir almıyordu. Köylüler kendi bölgelerinin senyörlerinin arkasındaydılar ama itaat mecburiyetleri yoktu ve bağlı değildiler. Bu yüzden hangi senyör işlerine gelirse onun arkasına geçiyorlardı.

Seferlere özgü dinsel ritüeller yaratıldı. Herkese “haçlı yemini” diye bir yemin ettiriliyor, uydurma ibadetler yaptırılıyordu. Her yeni aşama, çıplak ayakla yürünerek başlıyor, çarpışma olasılığı ortaya çıktığında, saldırılacak bir yer belirlendiğinde herkes oruç tutuyor, savaşlardan veya katliam yapıldıktan sonra toplu ayin düzenleniyor, insan öldürmüş, (Hıristiyan da olsa) “kâfir” yok etmiş herkes çatışma sonrası takdis edilmek için sıraya giriyordu.
Haçlı kafilelerini, en arkadan gelen bir “kadın ordusu” izliyor, bütün “ihtiyaçları” bunlar karşılıyordu.

Yüz binler zaten görüntüleriyle ürkütücüydü, ama daha kötüsü, bu insan yığınının ilkelliği, başıbozukluğu, düzensizliği, vahşeti ve geçtikleri, vardıkları her yere verdikleri telafi edilemez zarardı.

Yol boyunca hem döküldüler, hem de geçtikleri her yeri çekirge sürüleri gibi yağmalayarak perişan ettiler. Yol boyunca hem kırıldılar, hem de Hıristiyan topraklardan geçtikleri için Hıristiyanlarla (Macarlar, Sırplar, Ulahlar, Bulgarlar, Rumlarla) savaştılar. Yola çıkıldıktan sonra ilk varılan yer olan Macar Krallığındaki kentleri yakıp yıktılar, orada dört bin civarında insanı katlettiler. Saldırıya uğradıkları için kendilerini savunan yerli Hıristiyanlar tarafından kitleler halinde öldürüldüler.
Yağmacılık ve tahripkârlık o kadar ölçüsüzdü ki, Macaristan’da kiliselerin damlarındaki kurşunları çıkarıp sökmeye başlamışlardı. Yol boyu taşınan tonlarca kurşun Bizans topraklarına girildiğinde Rumlara satılacaktı.

Çok kısa bir süre sonra haçlılar, vardıkları ve geçecekleri bütün yerleşim yerlerinde ahalinin kaçmış, yiyeceklerin hepsinin ve değerli her şeyin kaçırılmış olduğunu görüyorlardı.

Hesapsız ve düzensiz “yolculuk”, en başta beslenme sorunu olan temel ihtiyaçları bile ele almamış ve çözmemiş olduğundan açlık, sefalet, pislik ve hastalıklar yüzünden öle öle ilerlediler. Her varılan yerin yağması sonrasında ve her konaklamada beslenme sorunuyla karşı karşıya kalıyorlardı.

Bizans topraklarına girdiklerinde davet sahibi imparator haçlılara karşı tedbir almak zorunda kaldı. Bu “tedbirler”den sonraları çok zararlı çıkacaklardı.
“Yardıma gelen” gücün, hem sayısı, hem de özellikleri imparatorluğu kaygılar ve korkular içine atmıştı. En gözde komutanlardan biri olan Taranto Dükü Bohemond (1051/52-1111) azılı bir Bizans düşmanıydı, Pierre l’Hermite’in çeteleri ise yalnızca yağma yapıyordu.

İlk hedeflerden biri olan İznik alındığında Avrupalılar, Bizanslıları devre dışı bıraktılar, hatta zafer sonrasında Bizans askeri güçlerini kovaladılar, bölgeden sürdüler. Karşılığında Bizans sefere desteğini kesti, Avrupalıları terk etti, kaderleriyle baş başa bıraktı.

Bunların sonucu olarak, yola çıkan nüfusun çok azı “hedefe” varabilecekti. Sayıca o kadar azalmışlardı ki Antakya’ya gelindiğinde Avrupa’dan tekrar “yardım” istendi.

Avrupalı haçlıların Müslümanlarla karşılaşması

Avrupalılar Hıristiyanlığın doğusundan İslamiyet’le ilk kez Haçlı Seferleri sırasında 1096 yılından başlayarak karşılaştılar. Aslında -Latinler (İspanya ve İtalya’dakiler) dışında- Avrupalılar, doğudaki Hıristiyanlığı ve Doğu Roma İmparatorluğunu da pek bilmezlerdi. Bu sayede “Hıristiyan Doğu”yu da görecekler ve öğreneceklerdi.

Avrupa Hıristiyanlığının merkezi, ontolojik (varlıkbilimsel) olarak, varlığını algılayış şekliyle kendini dünyanın ve evrenin merkezinde görüyordu. Aynı zamanda bilimsel yetersizlik ile kendi dışındaki dünya ve toplumlar konusunda bilgisizlikten beslenen böyle bir görüş doğaldır ki Avrupalıların kendileri dışındaki insanların kendileri gibi olmadıkları, kendilerinden çok aşağılarda olduklarını sanmalarına yol açmaktaydı.
İşgal ve saldırı orduları, savaşa, işgal edecekleri toprakların halkına düşmanlık duygularıyla gönderilir. Başarının şartı olarak düşünülen bu uygulama Haçlı Seferleri’nde en yüksek düzeyde görülmektedir. Bu yüzden haçlılar, olabilecek en olumsuz duygularla yüklenmiş durumdaydılar. Kendilerini üstün, karşılarındakileri ise düşman biliyorlardı.

Bu önyargılarla yola çıkan Avrupalılar, Selçukluların Malazgirt zaferinden sonra “Türklerin hakimiyetini ve ilerlemesini önlemek” için geldikleri Anadolu’da ve Suriye’de karşılaştıkları ve ilk kez savaşlarda tanıdıkları Türkler, Müslümanlar ve her türden “Doğulular” karşısında sarsıldılar; şaşkınlığa düştüler ve kendilerini ezik hissettiler. Doğulular, Hıristiyan veya değil ama hepsi, gelişmiş ve ileriydi, Avrupalılar ise birçok bakımdan hem zavallı, hem de gülünçtü, geri ve kötü olduğu sanılan ve varsayılan Morgenlandın (güneş o taraftan doğduğu için Almanların “sabah ülkesi” dedikleri Doğu’nun) üstünlüğü çok açıktı. Avrupalıların geriliği ve ilkelliği çok çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmıştı. Bu yüzden hayranlık ve nefret iç içe yaşandı, Avrupalılar kendilerini kaybettiler. Daha 1. Haçlı Seferi’nde Suriye’deki Maara (Maarretü’l Numan) kentinde 1098’de yüz binlerce kişilik güçlerce kuşatılan savunmasız bu büyük kenti kimseye zarar vermeyecekleri sözüyle teslim aldıklarında üç gün boyunca yüz binden fazla insanı katlettiler, esir aldıkları dışında tek kişiyi sağ bırakmadılar. Ama bunlarla yetinmediler, seferde bulunan kendi tarihçileri, Avrupalıların, Türk ve Müslümanları yediklerini, çocukları şişe geçirip kızartarak, yetişkin büyükleri kazanlarda kaynatıp pişirerek yediklerini yazdı (Frank kronikçiler Raoul de Caen ve Albert d’Aix). (33)
“Türkler yüzüldü, barsakları çıkarıldı,

etlerinden haşlama ve kebap yapıldı.
Doyasıya yediler, amma ekmeksiz olarak.”

Bu dizeler, 1. Haçlı Seferi’ne katılan bir şairin elinden çıkmadır. (34)

“Tafurlar” denilen fanatikleşmiş Frank çeteleri “Müslüman eti çiğnemek istediklerini” bağırırlar, “akşamları ateşin etrafında avlarını yemek üzere” toplanırlardı. (35)
“Bohémond birkaç Türk getirilmesini emretti. Bunları hemen öldürttü. Büyük bir ateş yaktırıp ve cesetleri şişlere geçirtip pişirttikten sonra… kurulacak sofralara getirilmelerini emretti. Bunun ne demek olduğu kendisine sorulunca; ‘bugün toplanan mecliste kumandanların aldığı bir karara göre… bulunacak bütün Türklerin… böylece pişirilip prenslere ve orduya ikram edileceklerinin herkesçe bilinmesi içindir’ cevabını verdi.” Bu tanıklık, Suriye’deki Sur kentinin Katolik metropoliti Guillaume tarafından yapılmıştı. (36)

İnsan etinin seferler sırasında yendiği daha sonra Avrupalıların yazdığı Avrupa tarihine de geçecekti, örneğin, Fransız Ortaçağ tarihçisi Michaud, İngiliz Haçlı Seferleri tarihçisi Runciman (37), Lüksemburglu tarihçi yazar Frantz Funck-Brentano (1862-1947).

“Hıristiyan askerler, etlerini yiyerek Müslümanlarla savaştıkları inancında”ydılar (vakanüvis haçlı papaz Albertus Aquensis / Albert d’Aix). Oysa Avrupalıların tarihlerinde ve geleneklerinde yamyamlık bulunmuyordu.

Müslümanlarla “savaştıkları” için onları yemeleri de yetmiyor, yemedikleri ölüleri ikiye ayırıyor, derilerini yüzüyor, etlerini sıyırıyor ve kurutuyorlardı. “Anonim Haçlı Kroniği”nde şunlar yazılıydı: “Bizimkiler, Türklerin ölülerini gömmüş olduklarını öğrenince… koştular, mezarları kazıp cesetleri dışarı çıkardılar. Cesetler, kafaları kesilerek hepsi bir çukura atıldı. Kesik kafalar, dört ata yüklenerek sayılmak üzere kampa getirildi.” (38)

Sonraları haçlı orduları, Müslümanların etini yemeyi açlık yüzünden de yapacaklar, seferler boyunca buna çok yerde ve çok kereler rastlanacaktı. (39) Hatta haçlıların açlıktan kırıldıkları zaman kokuşmuş ve bozuşmuş cesetlerle bile karınlarını doyurdukları çok yerde yazılmıştır.

Kudüs haçlılarca alındığında ise görülmemiş bir kıyım ve tahribat oldu. Zarar verme isteği ölçüsüz ve anlamsız şiddetle ve hakaretle yapıldı. Hıristiyanlığa ait olmayan ama Doğulu Hıristiyanların kutsal sayageldiği bütün dinsel yapıları tahrip ettiler veya bunları aşağılayıcı uygulamalara konu yaptılar. Örneğin, camilere domuz resimleri çizdiler.

Hz. Muhammed’e, dini önderlere sürekli hakaretler ediliyordu. Daha sonra da tahrip etmek amacıyla Reginald (1130-1202) ve Raynald de Chatillon (1125-1187) önderlikleri altında Mekke ve Medine’ye saldırmaya kalkacaklardı.

İki yıllık bir kuşatma sonunda alınabilen Akkâ’da da, Kudüs’tekine benzer bir durum yaşandı, 27 bin esir acımasızca kılıçtan geçirildi. (40) Yeni insan öldürme yöntemleri bulmaya çalıştılar.

Türklerden, Araplardan korktular. Hem cesurdular, hem de iyi savaşıyorlardı. Silahları ve donanımları mükemmel, hazırlıkları tam, savaş teknikleri gelişmiş, savaşma yöntemleri sonuç alıcıydı. Birçok yerde yılgınlığa kapıldılar, savaşmayı göze alamadılar, hiç savaşmadan kaçtılar, dağıldılar. Kendilerininki gibi bir tanrıları olmadığı halde (öyle sanıyorlardı) nasıl böyle cesur olabiliyorlar, inançsızlar (inançsız olduklarına inanıyorlardı) nasıl böyle iyi savaşabiliyorlardı? Savaşarak onlarla başa çıkmanın zorluğu ortadaydı. Bu yüzden esirleri öldürüyor, kadınları “karınlarına kılıç saplayarak” katlediyorlardı. Kıyımların bir nedeni, yok ederek bitirmeye çalışmaktı.
Din adamı Foucher de Chartres, ilk sefer sırasında “Müslümanların en büyüğünden en küçüğüne kadar hepsi öldürüldü” diye yazmıştı. (41)

Türklere ve Müslümanlara nefret ve kızgınlıkları, zoru gördüklerinde teslimiyet, boyun eğme ve kendilerini aşağılamaya dönüşüyordu. İlk haçlı seferinde Karadeniz’e yakın bir Anadolu bölgesinde (bugünkü Osmancık çevresi) Türklerle savaşta yenilmenin eşiğine geldiklerinde haçlılar karılarını, kızlarını ve bütün kadınları giydirilip süslenmiş olarak Türklere gönderdiler. Bunlarla hiç ilgilenmeyen ve kendilerini kovalamaktan vazgeçmeyen “düşman”a belki daha fazla lanet ettiler ama kaçtıkları için geride bıraktıkları kadınları bir daha arayanları, onlarla bir daha ilgilenenleri olmadı. Bu kadın sürüsü Anadolu’da kaybolacaktı.

İslamiyete, Araplara ve Türklere aynı zamanda saygı duydular. Kendine güvenen, sözünü tutan, dürüstlüğü her şeyin önüne koyan, cezalandırmayı adaletli yapmaya çalışan ama cezalandırma yapılacaksa son derece kararlı olan, alçakgönüllü, sabırlı, mütevekkil, saygılı, merhametli, cesur ve onurlu bu insanlar Avrupalılar için inanılmaz gibiydi. Peygamberlerinin öğütlerini tutmaya, kutsal beklentileri kişilikleriyle de karşılamaya çalışıyorlardı. Çok iyi savaşıyorlardı ve acımasızdılar ama esirlere kötü davranmıyor, durum elverdiğinde düşmanlarına yardım bile ediyorlardı. Haçlıların yaralılarını, esirlerin hasta olanlarını taşıttırıyor ve tedavi ediyor, ettiriyorlardı. Savaşmadıkları anlarda onlara konukseverlik gösteriyorlar, gerektiğinde onlar için ellerinden geleni yapıyorlardı. Uygun gördüklerinde hediyeler verdikleri olurdu. (42)
Esirler genellikle serbest bırakıldığından esirliği çok kereler yaşayanlar, birçok defa esir düşenler vardı.

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 07-01-2011, 22:06
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart

1184 yılında haçlıların elindeki stratejik Kerak Kalesi’ni kuşattığında, kale duvarlarının içinde bir düğün yapıldığını fark eden (ya da yapılacağını öğrenen) Salaheddin önce top atışlarını durdurmuş, sonra da saldırıdan vazgeçmişti. Aynı yıl içinde altı ay sonra Şam yakınındaki Tiberias bölgesinde ordusu susuzluk yüzünden savaşamayan Trabluslu Kont Raymond, topraklarını koruyamayacağını anlayıp barış isteyince Salaheddin ricayı kırmayıp, düşmanı ezecek ve yok edebilecekken bunu yapmamış, kuşatma altındaki düşmana su ve yiyecek göndermiş, üstelik düşmanla dört yıllık anlaşma yapmıştı. “Aman dileyene kılıç kalkmaz”dı.

1187’de Kudüs’ü geri alan Salaheddin, yayınladığı “eman”da (bağış metni) Müslümanlara karşı savaşan bütün haçlılar da dahil olmak üzere herkesin can ve mal güvenliğinin garanti altında olduğunu ilan etmişti. Yahudi cemaatinin Kıbrıs’a kaçabilmiş önderi ve hahamını davet etmiş, Hıristiyan din adamlarıyla birlikte bütün dinlerin ortak çalışacağını açıklamıştı.

4. yüzyılda yapılmış, Hıristiyanlığın en önemli değerlerinden olan Kutsal Kabir Kilisesi, Hıristiyanlara bırakıldığı gibi tamiratına da yardımcı olunacağı bildirildi. Kutsal kiliseye iki Latin rahibin atanmasına izin verildi. Ayrıca nereden gelirse gelsin hacılar kente serbestçe girebileceklerdi.

Doğu’nun çok-dinlilik geleneğinin karşılığı olan bu örnekler, Salaheddin’in din farklılıklarına önem vermeyişini göstermekteydi. Voltaire, Salaheddin’in “..vasiyetinde zekâtın fakirler arasında Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan olmalarına bakılmadan eşit olarak dağıtılmasını istediği”ni belirterek, “bu kararı ile bütün insanların kardeş olduğunu ve onlara yardım etmek için neye inandıklarını değil, hangi sıkıntıları çektiklerini sormak gerektiğini anlatmak istemiştir” diye yazmıştı. (43)

Müslümanlara teslim olanların açlıktan ve sefaletten kurtulduğu, sığınanların izzet-i ikram gördüğü yolundaki Türklerle ilgili söylentilerle mücadele etmek Hıristiyanlar için çok zordu. Ayrıca “Tanrının ve İsa’nın kendilerine hiç yardım etmediği”ni düşünenler tek tek veya gruplar halinde İslam dinini kabul ediyorlardı. Böylece karınları doyduğu gibi güvenliğe de kavuşuyorlardı. Sürekli olarak çözülme eğilimi gösteren haçlıları tutabilmek ancak “mucizeler”le sağlanabiliyordu. Örneğin, “Tanrının askerleri” olarak aniden ortaya çıkan süvariler savaşları kazandırmış, Tanrının gazabından “aniden korkan” düşmanlar kaçmaya başlamış, bir komutan (Godefroi de Bouillon’a (44) atfedilir) bir Türkü bir kılıç savuruşuyla belinden ikiye bölmüş, bir Hıristiyan azizi aniden “Müslüman inançsızların” kılıçlarını eritmiş, bir papazın rüyasında görmesi üzerine topraktan kazılarak çıkarılan “kutsal mızrak” Müslümanlara karşı zafer kazandırmış vb. Böyle söylenceleri ve uydurmaları, bazen din görevlileri, bazen da prensler ve askeri yöneticiler örgütlü bir şekilde yaymaya çalışıyordu.
Bağışlanmayı genişlettiler, savaşanların yalnız kendileri değil anaları, babaları, kardeşleri, eşleri ve yakınları da günahlarından kurtulacaktı. İnsanları tutmak için verilen vaatlerin bir sınırı kalmadı.

Gene de bütün bunlar çözülmeyi önlemekten uzaktı. Daha ilk seferde 1098 Ocak ayında firarlar başladı. Seferlerin papadan sonraki birinci heveslisi ve kışkırtıcısı olan din adamı Pierre bile Antakya önündeki kuşatmada “beslenme zorlukları” sonucu kaçmaya yeltenip yakalananlar arasındaydı. Çoğu zaman tekil, bazen da topluca kaçmalar çok fazla olduğu için, bir süre sonra bütün firariler ölümle cezalandırılacak, yakalanan bütün kaçaklar anında öldürülecekti. Kaçakların öldürülmesi o ölçüdeydi ki, haçlı kitlelerin sayıca azalmasında, sefaletten, hastalıklardan ve açlıktan ölenlerle savaşta öldürülenler yanında, bu “cezalandırma”ların da önemli bir payı olacaktı.
Avrupalılar hayranlıkta da kendilerini kaybettiler. Dinsel argümanlara dayanan nefret ve düşmanlık, kültürel ve sosyal alandaki büyüleyici etkilenmeyle birlikteydi. Savaşlarda Türklerin tarafına geçenler, yeni geçtiği tarafta savaşanlar, bir savaş bittiğinde din değiştirip Müslümanlığı seçenler oldu. “Aslan Yürekli Rişar” diye bildiğimiz İngiliz Kralı I. Richard, 3. Haçlı Seferi sırasında kız kardeşini İngiltere’den getirterek “düşmanı” olan Müslümanların lideri Salaheddin Eyyubi’nin kardeşi Melik el-Adil ile evlendirdi. (Bu evlilik sonucu doğan, İngiliz kralının anne tarafından torunu olan ve kralın bizzat şövalyelik unvanı verdiği Melik el-Kamil, sonradan 1218’de Eyyubilerin tahtına oturacaktır. 1228-1229 yıllarındaki 6. Haçlı Seferi’nde El-Kamil, haçlılara karşı zaferler kazandıktan sonra Kudüs’ü anlaşarak Alman İmparatoru II. Friedrich’e teslim etmişti.)

Bir Latin Krallığının İslamiyete komşu olduğu Tiberias bölgesinin hakimi Trablus doğumlu Arap kültürü hayranı Raymond Müslüman olmamıştı ama Müslümanları savunması ve “düşmandan yana olması” yüzünden bütün Hıristiyanların tepkisini çekiyor, ihanet etmiş muamelesi görüyordu.

Sonraki yüzyıllarda,1169 ile 1193 arasında hüküm sürmüş Salaheddin “bilge” ve “adil” sıfatlarıyla bütün Avrupa’da dürüstlük ve doğruluk simgesine dönüşecek, Avrupalıların tanıdığı en ünlü Doğulu olacaktı. (45)

Avrupalı haçlılar Orta Doğu’da neler yaptılar?

Ele geçirecekleri yerlerle ilgili olarak Bizans’a taahhütte bulunan Avrupalılar, İznik’ten sonra, Kapadokia, Urfa, Antakya, Trablusşam’ı ve birçok başka kenti ve bölgeyi aldıkları zaman hiçbir yeri Bizans’a vermediler. Ele geçirdikleri yerlerde “Latin Krallıklar” (bunlara “Doğu Latinleri” ya da “Latin-Doğu” da denecektir), outremerler (46) kurdular, her yeri kendi aralarında paylaştılar.

İlk haçlı seferi başlamadan önce Ren Nehri ile Tuna Nehri çevresinde Cermenlerce yapılan Yahudi kıyımları Filistin’de de duyulmuştu. Haçlıların geldiği öğrenildiğinde Orta Doğu’daki Yahudiler kaygıyla beklemeye başlamışlar, Avrupalıların gelişinin kötülüklerin ve felaketlerin başlangıcı olacağını hissetmişlerdi. İlk seferde haçlılar Kudüs’e kent surlarında gedik açılır açılmaz girdiklerinde, hemen Yahudi bölgesine gidip kaçamamış bütün Yahudileri öldürmüşlerdi. Ayrıca, ilk kurban olan Yahudilerden sonra Müslümanlar da tamamen kılıçtan geçirildikleri için, zapt edildikten sonra koskoca kent bomboş kalmıştı. Öyle kan dökülmüştü ki, “Süleyman Mabedinin önünde ve içinde atlar diz hizasına kadar kan içinde yürüyordu.” (47) Sinagogların içinde binalarla birlikte diri diri yakılan Yahudiler umarsızdı. Haçlılar, Kamame Kilisesi’ne dua etmek için gittikleri süreler dışında (çünkü kıyımlara ara veriyorlardı) devamlı insan öldürdüler. Katlettikleri Müslümanların sayısı en az yetmiş bin kadardı.
Haçlılar, “Kudüs kentinin surları içinde Yahudiler ve Müslümanlar barınamaz” diye bir “yasa” çıkardı. Latin Krallığı içindeki toplam Yahudi nüfusu sonraki on yıllarda bile hiçbir zaman iki bine ulaşamayacaktı. Oysa haçlılar gelmeden önce Orta Doğu’da yüz binlerce Yahudi yaşamaktaydı.

Kudüs’ün nüfusunun azalmasını “Kudüs Kralı” olan Batı Frank soylusu Godefroi de Bouillon, Doğu Şeria’daki Melkit Hıristiyanları da denilen Süryanilerle gidermeye çalışacak, ama yeterli insanı zorunlu göçlerle bile sağlayamayacaktı.
Kutsal Savaş’a katılanların günahlarının affedileceği garantisi, sefer sırasında işlenen bütün günahların da “günah” sayılmayacağına kadar götürülmüş, günah sayılmayan suçların kapsamı genişletilmiş, suç işlemek dinen serbest bırakılmıştı. Böylece her türlü suç bizzat Hıristiyanlık tarafından teşvik de edilmiş oluyordu.
Haçlılar, Hıristiyanlığın ideolojisi ve öğütleriyle bağdaşmayan bir pratik sergilediler. Eğer Hıristiyanlığa bağlı kalınmış olsaydı, yaptıkları kıyımları ve sonradan hep suçlandıkları aşırılıkları hiç yapmamaları gerekirdi.

Avrupalı haçlılar Orta Doğu’da neler gördüler?

Haçlılar, Doğu’daki İslam topraklarına ayak basan ilk Avrupalılardı. Bilmedikleri ve onlar için yepyeni olan şeyler gördüler. Avrupalılar, daha İstanbul’dan başlayarak hayatlarında hayal bile edemeyecekleri büyüklükteki yapılar, kuleler, surlar, saraylarla karşılaşmışlardı. İki katlı bir yapıyı bile görmemiş çoğunluk, kentin büyüklüğü ve etkileyiciliği karşısında ezilmişti. Mermer malzemeli, yaldızlı, parlak, süslü, kubbeli insan dolu büyük mekânlar şaşırtıcıydı.

İlerledikçe gördükleri çeşitlendi. Kentler, yollar, kervansaraylar, cami ve saray olarak görkemli ve yüksek yapılar, pazarlar vb. onlar için yeni şeylerdi. Ama en önemli olan, ilişkilerdi. Haçlı Seferleri’nde Avrupalılar bütün İslam topraklarında her dinden insanın bir arada yaşamasına, hiç bilmedikleri bu “dinsel kozmopolitizm”e şaşıp kaldılar. (48) İslamiyet, elindeki topraklarda tam hakimiyet kurduğu halde başka dinlere nasıl izin veriyor, onlarla neden birlikte yaşamaya razı oluyor ve nasıl birlikte yaşıyor, yaşayabiliyordu? Bunların Avrupalılar için anlaşılır ve açıklanabilir bir tarafı yoktu.
“Kendi topraklarında” tek-dinli olmayan İslamiyet, hukukta da, uygulamada da ayrımcıydı ama dışlayıcı değildi. Oysa Avrupa için “tek-dinlilik” dışında bir şey hiç düşünülmemişti ve düşünülemezdi. Avrupa, eski Avrupa dinlerine mensup tek kişi kalmamacasına Hıristiyanlaştırılmıştı. Ortaçağ tarihi, Pagan olduğunu söyleyen, Pagan olarak kabul edilen ve hayatta kalan kimseyi yazmayacak, yazamayacaktı. Hıristiyanlık Avrupa’da Hıristiyanlıktan başka bir dinin var olmamasını öngörmüştü. Hıristiyanlık başka bir din istemiyordu ve hiçbir zaman da istemeyecekti. Hıristiyanlık hem ayrımcı, hem de dışlayıcıydı. İspanya’nın yeniden fethi aynı zamanda bir Hıristiyanlaştırma savaşı olacak, öldürülmekten kurtulan Musevilerle Müslümanların ya Hıristiyan olmaları ya da topraklarını ve ülkeyi terk etmeleri gerekecekti.
Sonraki yüzyıllarda Avrupa’da Musevilerin ve Müslümanların sürekli olarak yok edilmelerine, Avrupa’dan sürülmelerine çalışılacaktı.

İslam topraklarında farklı dinlerin bir arada yaşamaları, Haçlı Seferleri tamamen püskürtülerek ve geride tek bir haçlı devleti kalmayarak sonuçlandıktan sonra bile, bölge Hıristiyanlarına Avrupalı haçlılar katıldıktan sonra bile, hep devam etti. Bugün Orta Doğu ve Mezopotamya’da yaşayan Hıristiyanların bir kısmı haçlıların kalıntısıdır.
Haçlı Seferleri sırasında Avrupalılar, Avrupa’da zorla-kılıçla yaydıkları ve ayrımsız bütün Avrupa’yı kaplayan Hıristiyanlığı Müslümanlar arasında yayamadıklarını hayretle gördüler. Kolay veya zor Avrupa’daki bütün kavimler ve bireyler ayrımsız bir şekilde baskıyla ve şiddetle Hıristiyanlaştırılmıştı, ama Orta Doğu’daki Araplar ve Türkler bir türlü Hıristiyanlaştırılamıyordu. Orta Doğu’ya yapılan Haçlı Seferlerinden önce Avrupa’nın dört bir yanına yapılan “Haçlı Seferleri”nde ayrımsız bütün Avrupalılar “kılıçla” Hıristiyanlaştırılmıştı. Ama baskı ve şiddet burada sökmüyordu. Ancak Avrupalılar Hıristiyanlaştıramamayı bir türlü anlayamadılar. Bütün Avrupa Hıristiyan olmuştu, buralar niye olmuyordu? Hıristiyan sayısı Avrupa’dan gelenler dışında tutulacak olursa hiç artmıyordu (hatta yerli Hıristiyanlar eksiliyordu da), niye artırılamıyordu, anlaşılır gibi değildi.

Bu yüzden seferlerin sonuna kadar Avrupalılar bölge insanlarını hem ölüm tehdidiyle, hem de “ikna” yöntemiyle hep kazanmaya çalışacaklar (49), “başarısızlık”larını da sürekli hale getireceklerdi.

Adına doğduğu yerde büyük kilise yapılan Toledolu Aziz Peter, Doğuluların Hıristiyanlaştırılamamasına çare olarak, “silahla değil, sözle, kaba kuvvetle değil akılla, nefretle değil sevgiyle” saldırmak gerektiğinden söz etmişti. (50)

Ancak bu teoriler de boşa çıkacaktı. Salamancalı teolog Juan de Segovia, Hıristiyan dünyasında “İslamı kendi akide ve öğretisinden vazgeçirmeye yönelik misyonların başarısızlığa mahkûm olduğunu” (51) keşfeden, öldürmeyle bile Müslümanların Hıristiyanlaştırılamayacağını kavrayan ilk insan oldu. Bu keşif ve kavrayışı, büyük bir olasılıkla barışçı bir anlayışa sahip olmasından ileri gelmişti. Bu özelliği “Endülüslü”lüğünün sonucu olmalıydı.

O zamana kadar strateji olmaktan çok (zoru) “destekleyici bir taktik” olarak kullanılan “misyonerlik” de İslam topraklarında bir işe yaramamıştı, sonuçta “Hıristiyanlaştırma” mutlak başarısızlık durumu göstermişti. Bu konudaki “deney” yüzyıllar sonra bile gene aynı sonucu verecek, Müslümanlar gerek şiddet ve baskıyla, gerekse güleryüzle ve kandırmaya çalışmakla kolay kolay Hıristiyanlaştırılamayan insanlar olarak kalacaklardı. (Bunların sonucu olarak Türkler ve Araplar arasında misyonerlik faaliyetlerinden -Türkiye’de 21. yüzyıla kadar- tamamen vazgeçilecek, Hıristiyanlaştırılamayan Orta Doğu Müslümanları, 19. ve 20. yüzyıllarda Batının onları “Müslümanlar olarak kullanmak” dışında bir yol bulamamalarıyla sonuçlanacaktı.)

Haçlılar, Frenkler ve İslam’ın ‘Cihad’ı

Haçlı Seferleri sırasındaki Hıristiyan ordulardan ve bütün haçlılardan İslam yazınında “Frenkler” (Arapçada efrenc ya da frenc) olarak söz edilmektedir. Burada Frenk ve aynı kökten türetilmiş benzer kelimeler, Fransa’yı, Fransızları değil, bir Cermen kavmi olan Frankları ve Frankların kurduğu devletleri (sonradan Almanya ve Fransa olarak adlanacak Doğu Franklar ve Batı Franklar) karşılamak için kullanılmaktaydı. (52) Seferlerdeki kitlesel çoğunluk da Cermenlerden (Cermenler içinde de Franklardan) oluşuyordu. Şarlman’ın Frank imparatorluğu Avrupa Hıristiyanlığının tamamına yakınını kapsadığı için Avrupalılar Doğulular tarafından zaten yüzyıllardır Franklar olarak bilinmekteydi. Doğulular için, Frank (yani Cermen) kökenli olmayan Avrupalılar da (yani Latin kökenli Avrupalılar da) “Frenk”ti. Yani Avrupa’dan gelenlerin hepsi, bütün Avrupalılar “Frenk”ti.

Başlarda başarılı gibi yürüyen ve ilerleyen Haçlı Seferlerinde savaştıkları “Frenkler”, Müslümanlar için, Hıristiyanlık, “Hıristiyanlar” veya “Avrupalılar” değil, yabancı ve uzak ilkel toplumların insanları olarak “vahşiler”, “kafirler” ve “zalim barbarlar”dı. Başladığında saldırgan Avrupalıları fazla ciddiye almayan Türkler ve Araplar, Hıristiyanlığa veya bir “devlete” karşı da savaşmıyorlardı, ülkelerini ve topraklarını yağma eden ve işgale kalkan bu laftan anlamaz başıbozuk insan sürülerine karşı savunma savaşı veriyorlardı. Ayrıca Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar da dahil bütün Doğulular, Haçlı Seferlerini dinsel bir savaş olarak algılamıyorlardı ve zaten onlar için bu savaş dinsel içerikli de değildi. Kısa bir süre sonra, saldırının, yüzyıllardır savaştıkları Bizanslıların bir girişimi olduğunu düşündüler. Birkaç on yıl sonra ise, Bizanslılara bile uymayan, ters gelen bu baskınların ve saldırıların Papanın öncü rolü ile başlatıldığını öğreneceklerdi. Avrupalıların “din için” savaştıklarının Doğulular tarafından anlaşılması için yüz yıla yakın bir zamanın geçmesi gerekecek, ancak bunun ve giysilerindeki simgenin iyice fark edilmesinden çok sonra Avrupalılara “Ehl-i Salib” (haçlı) denilecekti. “Cihat” o dönemlerde “kutsal savaş” olarak yalnızca Avrupalılar için geçerliydi ve Doğulular Avrupalıların kutsal savaşının farkında bile olmadıkları gibi, İslam dinini, artık cihada gerek kalmayacak kadar genişletmişlerdi, hedeflere varılmıştı. “Büyük Arap fetihlerini 8. yüzyılda tamamlayan Doğu’da dini kılıç zoruyla yayma duygusu bütünüyle küllenmişti.” (53)

Haçlılara karşı savunma savaşının “cihad”a dönüşmesi için 1187 yılının Mart ayına kadar uzun bir süre geçti. Salaheddin o zamana kadar yaşananlara, Doğu’daki herkes gibi, dini açıdan bakmamış, dine saldırıların öne çıkması ve özellik kazanması, saldırının dinsel söylemle yürütüldüğünün tam olarak anlaşılması üzerine cihada sonradan mecbur kalmış, bir Kuran buyruğu olduğu gerekçesiyle, cihadın başlama tarihi olarak da Ramazan sonrasını belirlemişti.

Avrupalılar savaşçıydı, atılgandı, gözükaraydı, bu yüzden Salaheddin onlarla kurallara göre savaşmayı doğru görmüştü, ama uzun bir dönem sonra “kötü ruhlu canavarlar” olduklarını kabul etmişti. Kıyıcılıkları bir yana, söz veriyor tutmuyor, yemin ediyor unutuyor (54), kabul ettikleri şartlara ise uymuyorlardı. İnsan bile sayılmazlardı. Etrafındakiler yıllar boyunca bunu anlatmışlar, Salaheddin’i ikna edemedikleri için zaman zaman çok sert şekilde kendisine karşı çıkmışlardı. Salaheddin hep bununla eleştirildi. (55)

Avrupalıların cesaretlerinden başka hiçbir olumlu özellikleri yoktu. Bu kör cesaretleriyle ise yalnız saldırmayı, öldürmeyi ve yıkmayı biliyorlardı.

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 07-01-2011, 22:09
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart

HAÇLILAR VE DOĞULU HIRİSTİYANLAR


Doğu Hıristiyanlıkları ve Doğulu Hıristiyanlar

Haçlı Seferlerinde Hıristiyan Avrupalılar, Doğu’nun Hıristiyanlarının kendileriyle aynı olmadığını, onların “kendileri gibi Hıristiyanlar” olmadığını fark ettiler. Bu farkın nedenini anlamaları için önce Doğu’yu biraz anlamaları gerekecek, Doğulularla karşılaştırarak kendilerini değerlendirmeleri gerekli olacaktı.
Avrupalılar bölgeye, Orta Doğu’daki Hıristiyan cemaatlerinin Müslümanların yönetiminde baskı ve zulüm gördükleri gibi bir varsayımla bakıyorlardı. Oysa Doğu Hıristiyanları sanıldığı gibi bir baskı ve zulüm görmedikleri gibi Müslümanların yönetiminde olmaktan da memnundular.

Doğu Roma İmparatorluğunun Hıristiyanlığının dışında birçok “Doğu Hıristiyanlığı” vardı. Bu Doğu Hıristiyanlıkları Roma’yı tanımadıkları ve Roma’ya bağlı olmak istemedikleri gibi, İstanbul’u da merkezleri olarak görmezlerdi.
Sonuçta Doğulu Hıristiyanlar Avrupa Hıristiyanlarını hayal kırıklığını uğrattılar!
Ayrıca, Haçlıların Orta Doğu’da kurduğu krallıklar Avrupa’nın saldırganlık ve acımasızlık geleneklerini sürdürürken aynı zamanda Avrupa Hıristiyanlığının tek-din, tek-inanç ve tek-merkez anlayışını da uygulamaya çalışıyorlardı. Bu yüzden Nasturiler, Monofizitler, Kıptiler, Süryaniler, Ermeniler, Yakubiler gibi farklı Doğu Hıristiyanlığı inanç ve tarzlarını da kabul etmiyorlar, “ayrılık”ları doğru bulmuyorlardı. “Tek-din”, Müslümanlara ve Yahudilere; “tek-inanç” Orta Doğu’daki eski dinlere; “tek-merkez” Doğu Hıristiyanlıklarına yönelik olarak, bütün Doğu’ya tekçilik dayatılmaktaydı. Amaç, Orta Doğu’yu da Avrupa gibi tek-dinli, tek-inançlı, tek-merkezli yapmak, bütün toplumları dinsel, yönetsel ve kültürel olarak Roma’ya bağlamaktı. “Tek”lere Orta Doğu’da bir “tek” daha eklenmişti: tek-mezhep. Bu da dayatmalar arasında kendine bir yer bulacak, Doğu Hıristiyanlıkları bu baskı altında da kalacaklardı.

İslamiyet, Musevilik ve diğer dinler konusundaki çabalar ve baskılar boşa gittiği gibi, zorlama, baskı ve beklentiler Doğu Hıristiyanlığı konusunda da sonuçsuz kaldı. Hem çaresizliğin, hem zorunluluğun, hem de Doğu’nun çok-dinlilik ve çok-inançlılık kültürünün biraz da etkisi altında kalmanın sonucuyla Orta Doğu’daki haçlı devletleri bir süre sonra yönettikleri alanlarda Müslüman ve Yahudilerin kalmalarına razı oldular, hatta başka inançlara ve dinlere önemli ölçüde müsamahakâr ve adaletli davranmaya bile başladılar.

Avrupalıların Doğu’nun Hıristiyanlığı olarak esas bildikleri, rakip Doğu Roma Hıristiyanlığıydı. “Alçak ve hain” olan bu Hıristiyanlık aslında onlara göre Hıristiyanlık da değildi. Başka bir dindi!

Doğu’nun diğer Hıristiyanlarının Avrupalılar için olumlu görülmeyen birçok özellikleri vardı. Örneğin; kavga ve savaş istemiyorlardı, bu yüzden “korkak”tılar. “Düzeni” savunuyorlardı, bu yüzden “düşmanın düzeni”nden ve dolayısıyla “düşman”dan yanaydılar. İstikrarlı ve güvenli bir ortamda yaşıyorlardı ve onlar için istikrarın devamı doğruydu, bu yüzden “hain”diler. Avrupalıları, Cermenleri, Latinleri, Katolisizmi sevmiyorlardı, bu yüzden “şeytana uymuşlar”dı. Roma’ya ve Papaya bağlı değillerdi, bu yüzden “sapkın”dılar. Sonuçta, “ikiyüzlü, dönek, yalancı” olan Doğulu Hıristiyanlar “Araplardan öğrendikleri ahlaksızlıklar” içindeydiler. Doğuluların tamamı, “Yunanlılar gibi alçak ve hain” olan Müslümanlarla “anlaşıyorlar”dı. Haçlıların beğendiği tek Hıristiyan grup, Lübnan’da Katolik olmamalarına rağmen Haçlılarla iyi geçinmeyi istemiş ve başarmış Marunilerdi. Bu Doğu Hıristiyanlığı grubu, zamanında bütün diğer Doğu Hıristiyanlarının nefretini kazanacak, sonradan da Batı Kilisesine bağlanacaktı.
Doğu’nun büyük Hıristiyan devleti Bizans, hiçbir zaman Avrupalıların yaptığı gibi bir haçlı seferi meraklısı olmamış, yok olmanın eşiğine gelene kadar da “kutsal savaş”ı hiç gündemine getirmemişti. Bizanslılar “kutsal savaş düşüncesine daima yabancı olmuşlardı”. (56) Doğu Roma bir imparatorluk olarak elbette yayılmacıydı ama din adına savaş konusunda farklıydı ve bu anlamda “barışçı”ydı. Ama barışçılığı, elbette barışı doğru gördüğünden değil, hem Orta Doğu geleneklerine yakınlığından dolayı çok-dinli olduğundan, hem de “barışçı” olmazsa sonunun çok çabuk geleceğini bilmesindendi. Dinini yaymaya çalışmakla ve bunun için baskı da kullanmakla birlikte tek-dinli değildi.

Bizans, Haçlı Seferleri’nin safında değildi, Haçlı Seferleri’nin yapılmasına yol açan bir bahaneydi yalnızca, zaten kendisi seferlere hiç katılmadığı gibi, bu “kutsal savaş”ı pek de sevmemişti. Kutsal savaşa karşı değildi aslında, kendisi 4. ve 5. yüzyıllarda “taşra” anlamına gelen Natolia’da (Anadolu’da) din adına “kutsal” bir savaş yürütmüştü (57), ayrıca elbette savaşçıydı ama “bu savaş”ı benimsememişti. “Kutsal savaşı” kendine değil, kendisini kurtarmasını beklediği Avrupalı Hıristiyanlara uygun görüyordu.

Müslümanlar Doğu Roma devletinin halkına “Roma” kelimesinden gelme olarak “Rumlar” derdi. (58) Bizans toplumu olan “Rumlar”la Müslüman Araplar, zaman zaman savaşmalarına, Doğu Roma İmparatorluğunun toprakları İslamiyetin ve Arap devletlerinin yayılma alanı içinde olmasına, İslam’ın yayılması Bizans’ın egemenlik bölgelerinde de yürütülmesine rağmen, “Doğu” toplumları olarak, Doğulu halklar olarak aynı kültürel temelleri paylaşıyorlar, birçok bakımdan benzer özellikler gösteriyorlardı. Hıristiyan olmalarına karşın bölgedeki Rumlar, Ermeniler, -Hıristiyan- Araplar vb. Avrupalılara da hiç benzemiyorlardı. Örneğin, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler ve Araplar, erkekliğin simgesi olarak hep sakallıyken, Frank şövalyelerinin, prenslerinin ve soylularının yüzleri tıraşlı olurdu. Bu fark, Franklar için Müslümanların ve Hıristiyan Doğuluların sakallı olarak alay konusu olmalarına, hatta Frankların bu yüzden onlara kızmalarına da yol açardı. (59) Doğular arasındaki bu benzerlikle, Avrupalı Hıristiyanlarla Doğulular arasındaki bu benzemezlik, düşünme, davranma ve yaşama tarzında da aynı şekildeydi.

Ayrıca, Roma İmparatorluğunun doğudaki parçası olan Bizans dışında tutulacak olursa, Doğu Hıristiyanlığı, Avrupa Hıristiyanlığına göre Hıristiyanlığın ilk ve özgün haline oldukça yakın durumdaydı. Avrupa Hıristiyanlığı bambaşka bir din olmuşken, Doğu Hıristiyanlığı da değişim geçirmiş olmakla birlikte, henüz çok başkalaşmamış, daha doğrusu Avrupa’daki Hıristiyanlığın aynısı ve benzeri olacak şekilde ve o kadar bir değişim geçirmemişti. Doğu Hıristiyanlığının toprağı, halkları, kültürleri, yaşayış tarzları büyük ölçüde aynı kalmıştı. Dinlerinin bu farklı özellikleri bakımından da batı ve doğu Hıristiyanlığı birbirlerine “yabancı”ydılar.

Bizans ve sonradan bağımsız hale gelecek Ortodoks, Kıpti, Süryani benzeri Roma karşıtı Kiliseler dışında, uniate denilen Papanın yetkisini tanıyan ama Doğulu özelliklerini koruyan Kiliseler de vardı. Papalığa bağlı bu Doğu Kiliseleri bile Haçlı Seferleri sırasında Papadan ve seferlerden yana olmadı. Destek güç olarak kullanılamadılar.

Doğulu Hıristiyanlar, bölgedeki başka dinden yönetimlere zorluk çıkarmak bir yana onlara tabi olmaktan hiç rahatsız değillerdi. Hatta Müslüman yönetimleri benimsedikleri ve sevdikleri bile söylenebilirdi. Selçuklu Sultanı Kılıçarslan 1107’de öldüğü zaman gayrımüslimler, bu konuda bir istek veya zorlama olmadığı halde kırk gün yas tutmuştu. Kudüs, Müslümanlarca geri alındığında Kudüslü doğu Hıristiyanları, haçlılara fazla belli etmemeye çalışarak sevinç bile duymuşlardı. (60) Örnekler artırılabilir. Sonuçta tebaalar ve hükümdarlar, gayrımüslim uyruklar ve Müslüman yönetim iyi geçiniyordu. Çünkü bütün bölge Müslüman yönetimleri çok-dinlilik esasına ve anlayışına bağlıydı ve gayrımüslimler konusunda da adaletli olmaya özen gösterirlerdi.

Oysa Avrupa Hıristiyanlığında, başka bir dinin yönetiminde olmak söz konusu olamazdı. Avrupalılar Hıristiyan yönetimler dışında bir yönetimi kabul edemezlerdi.

Birbirini sevmeyen, birbirine güvenmeyen, birbirine yabancı ve düşman Hıristiyanlar: Haçlılar + papalık ve Bizans
Doğu Roma İmparatorluğu, 1071’deki Malazgirt yenilgisinden sonra Türklerin bölgede yayılmasını önleyemeyeceğini anladığında Roma’daki Papadan talepte bulunarak Haçlı Seferleri’nin yapılmasına yol açmıştı. Ancak, Papa II. Urbanus’a mektup gönderen İmparator Basileus I. Aleksios Komnenos’un (1081-1118) amacı, Hıristiyanlıkla ilgili değildi. “Kutsal toprakları kurtarmak” onu hiç ilgilendirmiyordu, bütün isteği, Konstantinopolis’in güvenliğini sağlamak ve -olur a- kaybettiği toprakları Türklerden geri almaktı. Romania (Roma toprakları), her geçen gün daha fazla Türklerin ve Arapların eline geçiyordu. Hıristiyan dünya kendisine arka çıkmalıydı.

Doğu Romalılar daha ilk haçlı seferinde Frankların vahşet ve yağmacılığını önce (yola çıktıkları zaman) duyduklarında ve sonra (geldikleri zaman) gözleriyle gördüklerinde, Avrupalıları çağırdıklarına ve getirdiklerine bin pişman olmuşlardı, bundan sonra onlardan uzak durmanın gerekli olduğunu anladılar.

İmparator haçlılardan tekrar ele geçirilecek toprakların kendisine verilmesi için söz istemiş, bu şartla her yardımda bulunacağını, yağmacı orduların beslenmesini sağlayacağını bildirmişti. Şartlar kabul edilmişti ancak 1. Haçlı Seferi’nde Türklerden ilk alınan kent olan Nikaia (İznik) Doğu Roma’ya teslim edilmesine karşın, 1098’de ele geçirilen Antiokheia (Antakya) verilmemişti. Çünkü haçlılar da Bizans’ı kendilerine pek benzetemiyorlar, Doğu Roma’nın Hıristiyanlığını beğenemiyorlardı. Onları kendilerinden saymadıkları için de anlaşmayı çiğnemek meşru görülüyordu. Sonradan ele geçirilen hiçbir yer Bizans’a teslim edilmeyecekti.

Ayrıca, Bizans’ın kaygıları büyüktü. Kendilerinden çekinildiği için, “Avrupalı” başıbozuk yağmacılar “hiçbir yerde üç günden fazla durmayacak”tı, durmamalıydılar. Ayrıca haçlılar geçerken pek fazla yayılmamalıydılar. Aksi halde Roma imparatorluğu “hiçbir şey vermeyecek”, onlara erzak ikmali bile yapmayacaktı. Haçlılar bu kısıtlamalara da hiçbir zaman uymadılar. Bu yüzden çok zor durumlara düştükleri de oldu.
Haçlılarla Bizans arasında kan uyuşmazlığı çok açıktı. İnsani özelliklerin, dinsel anlayışların farklılığı tarihten gelen rekabet mirasıyla birleşiyordu. Bizans için haçlılar, kendilerinden ve kendileri gibi değildi. Ayrıca onlar da çeşit çeşitti. Haçlıların Avrupalı olan Cermen tarafı, zengin, ileri, görgülü ve uygar Bizans’a göre fazla ilkel, geri ve vahşiydi, Haçlıların Katolik merkeze bağlı Akdenizli Latin tarafı ise, Cermenler gibi değildi ama Ortodoks Kilisesi için, yüzyıllardan beri, karşı karşıya gelinmemiş ve henüz savaşılmamış olmakla birlikte, “düşman”dı. Düşmanları aynı zamanda aşağı da görmeye çalışırlardı. Ve bu karşılıklıydı. “Bizanslı tarihçi Kinnamos’a göre, Venedikliler‚ Bizans yurttaşlarına köle gibi davranıyorlardı”. (61) “Romalılara (Bizanslılara) karşı yalnız aşağılayıcı bir şekilde davranmakla kalmıyorlar”, imparatordan istedikleri fermanları, kararnameleri de çıkarttırıyorlardı. (62) Bizanslılar haklı olarak Avrupalılarca horlandıklarını ve sömürüldüklerini düşünüyorlardı.

Papa III. Innocent (1198-1216) Roma kilisesinin iktidarını tanımayan ve Roma’nın hedefleriyle birleşmeyen Doğu Kilisesini “Kudüs’ün kurtarılmasının önündeki engel” olarak suçlamıştı. “Doğulular” (yani Doğulu Hıristiyanlar) “Müslümanlardan ve Türklerden daha kötü”ydü. “Araplar ve Türklerden daha tehlikeli, daha inatçı düşmanlar”dı. Hıristiyanlık açısından ise Grekler ve bütün Ortodokslar “Tanrının bile midesini bulandıran Rafıziler”di. (63)

Daha ilk haçlı seferinde başlayan sorunlar ve gerginlik hep tırmanacaktı. Sonraki seferde İtalya’daki bir Cermen kolu olan Lombardlardan oluşan ordu Bizans topraklarında olmadık taşkınlık ve saldırganlıklarıyla çok zarar verdi. İstanbul’da saraya da saldırınca İmparator I. Aleksios hediyeler de vererek onları yalvar yakar hemen Anadolu’ya geçmeye razı etti. Anadolu’daki Roma kentlerinin valilerine ve yöneticilerine haber göndertip kapıları haçlılara açmamalarını emrettiğinde, onlardan, haçlıların geçip gideceği yolları ve köprüleri onarmalarını, kentlere doğru olan köprülerin ise yıktırılmasını ve geçitlerin kapatılacak şekilde tahkim ettirilmesini de istemişti. Anadolu Hıristiyanları haçlıları küçük gruplar halinde gördüklerinde öldürüyor, onlara yiyecek verdiklerinde içine pislik veya kireç gibi zehirli ve zararlı maddeler katıyor, unlara tebeşir tozu karıştırıyorlardı. İmparator, emirlere aykırı olarak haçlılara iyi davrananları cezalandırıyordu. Çok kişi bu nedenle idam edildi.
2. Haçlı Seferi’nde, aralarında Fransa Kralı VII. Louis ve kraliçe Eleonore’nin (64) de bulunduğu haçlı ordusu Türkler tarafından bozguna uğratıldığında Roma’nın bir kalesi olan Antalya onlara kapılarını açmadı. Beş hafta sonra gelen gemilere az sayıda insanı yanlarına alarak binen kralla kraliçe ordularını orada bırakıp kaçtılar. Kalan birlikler perişan oldu ve dağıldı. Ölmeyenlerden 3 bin ve 4 bin kişilik iki ayrı grup birbiri peşi sıra Adana yönüne doğru yola çıktı, oraya varabilenler yola çıkanların çok azı olacaktı. (65) Voltaire, kalanlardan 3 bin Frank askerinin “açlıktan ölmemek için Müslüman oldu”ğunu yazmıştı. (66)

Bizans’ın “kurtarıcılarına” duyduğu tepki o derecedeydi ki, Salaheddin Kudüs’ü haçlılardan aldığında İmparator İsaakios Angelos (1185-1195), sevincinden, onun zaferini kutlamak için Kudüs’e bir heyet gönderdi. (67)

3. Haçlı Seferi’nde haçlılar, Filistin’e doğru gemilerle Akdeniz’in doğusundan geçerken, Doğu Roma’ya bağlı ve bir Rum kontu tarafından yönetilen Kıbrıs’ı alacak ve bütün Bizanslı yöneticileri öldüreceklerdi.

Haçlıların Doğu Roma’nın başkenti ve Hıristiyanlığın ikinci merkezi İstanbul’a saldırısı
Haçlı Seferleri başladığında Avrupa’da geçilen bütün Hıristiyan topraklar haçlılarca yağmalandığı için, Bizanslılar, Kudüs’e varmak için karadan gelen haçlıların, en değerli yerleri olan başkentlerine, İstanbul’a zarar vermesinden korkuyor, bunun için Anadolu’ya geçişlerin İstanbul’a yaklaşmadan yapılmasını istiyordu. Ayrıca haçlıların Latin kolu ile Bizans arasındaki, imparatorluğun ve arkasından Hıristiyanlığın ayrılmasının ortaya çıkardığı karşıtlık büyük bir tedirginlik nedeniydi. Roma merkezli Katolikler, hakimiyet alanlarında kendilerine rakip olan Bizans’a, Ortodoksluğun merkezi Konstantinopolis’in ikinci bir dinsel odak olması yüzünden de düşmandılar. Roma, Pagan-antik unsurlarla savaşırken, Doğu Hıristiyanlığına da karşıt olmuştu. Daha 4. yüzyılda Aziz Hieronymus (347-420), Yunan düşüncesini insanlık için lanetli ilan etmiş, güya bunu temsil eden Doğu Roma’nın “şeytanın hizmetinde” olduğunu söylemişti. Latinceye çevirdiği İncil’le, dinsel yazındaki Doğu dillerini de Avrupa için yok etmişti. Homeros ve Vergilius Avrupa kültür dünyasından çoktan beridir zaten kovulmuş durumdaydı.

Papalığın hedeflerinden biri göz kamaştırıcı İstanbul’du. Ayrıca, bugünkü adı Galata olan Pera’daki İtalyan tüccarlarına karşı -İstanbul’daki- Roma halkının, onları sömürücü olarak görmelerinden dolayı bir düşmanlığı da vardı. “İstanbul’un en güzel mahalleleri, Venedik’in diplomatik dokunulmazlığa sahip imtiyazlı bölgeleri” halindeydi. (68) 1171’de Venedik’e kişisel nedenlerle çok kızmış olan İmparator Manuel’in (Kommenos, 1143-1180) İstanbul’daki bütün Venediklileri kovalayıp yakalayıp hapsettirmesinden ve mülklerine el koymasından genel bir mutluluk duyulmuştu. Donanmasıyla Bizans limanlarına saldırınca haklarını ve olanaklarını tekrar elde eden Venedikliler 1182 ve 1185’te İstanbul’da büyük saldırılara uğramışlar, öldürülmüşler, evleri ve işyerleri yağmalanmıştı. (69) Batılıların bütün bunların intikamını alma düşünceleri olabilirdi. Bu yüzden Bizanslılar, Latinlerin olası saldırı ve kötülüklerine önlem almak için de, başarabildikleri ölçüde haçlıların Anadolu’ya karadan geçiş yolunu hep Çanakkale Boğazı’na doğru çevirmeye çalıştılar.

Korkularında haklıydılar, nitekim korktukları başlarına da gelecekti.
Daha ilk seferde gelenleri gördüğünde imparator, bunları değil, “kendisine bağlı ve kendi politikasına hizmet edecek askeri araçları ve birlikleri istediğini” hatırlayacaktır.
Gene o günlerde Batı Frankların komutanına, Bizanslılarla çıkan bir anlaşmazlık sırasında, İstanbul surlarının önünde kenti bir baskınla zapt etmeyi düşündüren bir sorun yaşanmıştı.

2. Haçlı Seferi’nde 1147’de Alman imparatoru İstanbul önlerindeki haçlıları oradan uzaklaştırmak isteyen ve haçlıları yağmalardan dolayı suçlayan Bizans imparatoruna gelecek yıl Bizans başkentini almak için geleceğini söylemişti.

Venedik donanmasının yaşlı amirali Margariton, İstanbul’un fethinin çok kolay gerçekleştirilecek bir harekât olduğunu düşündüğünü belirttiğinde haçlıların en ağırbaşlı yöneticileri bile bu değerlendirmeye sevindiklerini gizlememişler, aynı kanıyı benimsemeye çalışmışlar ve paylaştıklarını söylemişlerdi. Aslında birçok haçlı yöneticiye göre, “ayrılıkçı” imparatorluğun ortadan kaldırılması, Türklerle mücadelenin önkoşuluydu. Ünlü Venedik Dogesi Enrico Dandolo (1107-1205), zaten Bizans’ın fethini planlamaktaydı. İtalyan soylusu Monferrato di Bonifacio (1150-1207) bu plana hizmet edecek rüşvetleri çoktan dağıtmıştı.

Sonra, 3. Haçlı Seferi’nde Cermen İmparatoru Friedrich Barbarossa (70), yola çıkarken Konstantinopolis’e gönderdiği elçilerin orada hapsedildiğini öğrendiğinde seferi Bizans’a karşı yapmayı düşünmüş, gücünün buna yetmeyeceğini anladığında (ordusu 200 bin kişiydi) Roma’nın Bizans’a haçlı seferi ilan etmesini istemiş (beklentisi onların da ordu göndermesiydi), bu kabul edilmeyince de duruma razı olarak yolunu, Gelibolu üzerinden geçmek üzere değiştirmişti. O zaman olmamıştı ama, 4. Haçlı Seferi’nde (1202-1204) Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti Konstantinopolis haçlılar tarafından fethedilmek amacıyla, bahaneye bile gerek görülmeden resmen kuşatıldı. Sonradan bir bahane de uyduruldu, güya onların çözemediği ve çözemeyeceği bir taht sorunu vardı. (71) İstanbul’u hedef yapan Venedik’ti, Bizans’ın Akdeniz’in doğusundaki etkinliğini kırmayı amaçlamıştı. Yolculuk için önceden kararlaştırılan parayı haçlıların ödeyememesi sayesinde seferin yönetiminin eline geçmesinden yararlanarak (72) haçlıların rotasını değiştirmiş, orduları gemileriyle Boğaz’a getirmişti. (73)

Bizans, haçlı armadasını denizde durdurmak için hiçbir girişimde bulunmadı. İmparator III. Aleksios güçlü surlara güveniyordu. Ancak o zamana kadar görülenlerin aksine İstanbul bu sefer denizden saldırıya uğrayacaktı. Bu hesap ve değerlendirme hatası giderilebilir gibi değildi.

Üstelik İstanbul’un savunması silahlı kuvvetlerin esasını oluşturan paralı askerlerce yapılacaktı. Çoğunluğu “Haçlı olmayan Avrupalılar”dan (Anglosaksonlar, Cermenler, Danimarkalılar, müttefik Pisalılar, Macarlar vb.) meydana gelen ordu, disiplinsiz ve talimsiz olduğu gibi, uzun bir süreden beri para da alamamıştı.

Sayıca üstünlük karşısında Bizans uzun süre direnemedi, o dönemde dünyanın en zengin, en büyük, en parlak, en önemli kenti İstanbul 12 Nisan 1204’te haçlılar tarafından her yeriyle zapt edildi. İlginç olan, çok az sayıdaki Yahudi ve Müslüman (74) dışında tamamı Hıristiyan olan halka saldırılması, çok önemli sayıda (nüfusu azaltacak ölçüde) Hıristiyanın haçlılar tarafından kılıçtan geçirilmesi, katliam ve yağma yapılması, kadınların ve çocukların ırzına geçilmesi ve sarayların, büyük ve önemli yapıların yakılması, Hıristiyanlığın kutsallıkları dahil bütün tarihi eserlerin, başta kentin en önemli abide yapıtı olan dünyanın en büyük ve en yüksek kubbeli yapısı Ayasofya’nın tahrip edilmesiydi. Talanın ölçüsüzlüğü o derecedeydi ki Ayasofya’da yağmalanan eşyaları taşımak için getirilen katırlar ve atlar yüklenen ağırlık altında hareket edemez olup yıkılıyorlardı. Ayasofya’nın rahiplerinin karınları deşildi, rahibelerinin hepsinin ırzına geçildi. (75)

İstanbul’un o dönemdeki bütün zenginliği ve geçmiş tarihi mirası ortadan kaldırıldı, yüzyıllar boyu yazmaların biriktirilmesiyle ortaya çıkmış kitaplıklar yakıldı, değerli bilim ve sanat eserleri (76) yok edildi, tahrip edilmeyenler gemilerle İstanbul’dan götürüldü. Bugün halen Venedik’teki San Marco Bazilikasının cephesinin tepesinde bulunan tunçtan dört atlı heykel de (Lysippos’un eserleriydi) yağmalanan ve götürülenler arasındaydı. İmparator Konstantinos Porfirogenetos (VI. Konstantin,780-797) tarafından yaptırılan pirinç çemberlerle örülü taş sütunun metalleri altın sanılarak söküldü ve sütun ayakta kalamadı, yıkıldı, yerle bir edildi. Çıkarılan yangınlar haftalarca sürdü, bu yüzden kentin yarısından fazlası yandı, kül oldu. Her şeyini bırakıp ve kaybedip kent dışına kaçabilenler kendilerini kurtulmuş saydı. İstanbul bu “fetih”te gördüğü zararı (1950’lerden ve 1980’lerden sonraki dönemler dışında) başka hiçbir zaman görmeyecekti. Hatta dünyada yaşanan en büyük kentsel doğa felaketlerinden biri olan 657’deki İstanbul-Marmara depremi ve depremin arkasından gelen olağanüstü büyük tsunami felaketi sonucu ortaya çıkan zarar bile bu ölçüde değildi. Bu deprem ve tsunami, kentin limanını ve Marmara Denizi’ne bakan her tarafı, kentin tamamına yakınını yok etmişti (1509’da ve 1894’te de büyük depremler olmuştur).

Haçlı kronikçi Villehardouin’e göre, “dünya yaratılalı beri bir kentten böylesine yüklü ganimet elde edilmemişti. Ganimet öylesine büyüktü ki, kimse size ne kadar olduğunu söyleyemezdi”. (77)

Saldırıdan Konstantinapolis’teki Hıristiyan kutsallıkları yanı sıra Doğu uygarlığı da nasibini almıştı.

İstanbul’un saldırıya uğramasında ve yağmalanmasında “vahşi” Cermenlerden çok “uygar” Latinler sorumluydu, eylemin esas itici gücü onlar olmuşlardı. Zaten İstanbul’dan kaçırılanlar İtalya dışında hiçbir yere de gitmedi. Kutsal topraklar için Avrupalıları yollara döken papalık, Hıristiyan Konstantinopolis’i de “kurtarmayı” istemişti. Bunun papalık açısından anlamı Konstantinopolis’i “Doğu”dan kurtarmak, Doğu Roma’dan kurtarmaktı. Olayın altında Katolik-Ortodoks mezheplerin çatışması görünmekle birlikte, esas etken yoksun olanın varlıklı ve üstün olana hasedi, geri ve ilkel Batı’nın Doğu’ya duyduğu kıskançlıktı. Doğu’ya ve Doğu Hıristiyanlığını kıskanan ve ona özenen Batı Kilisesi, ayrılığı bu eylemiyle düşmanlığın en uç noktasına vardırmış, Doğu Hıristiyanlığında ise silinemez izler bırakan büyük bir kinlenme yaratmıştır.

Haçlılar Doğu Hıristiyanlığının bu en büyük ve en köklü devletine, Doğu’nun tek önemli Hıristiyan devletine kastettiler. İmparatorluğun limanları paylaşıldı, toprakları prenslere, şövalyelere dağıtıldı. Ancak paylaşılan ekili araziler, yüksek uygarlık düzeyinin değerlendirdiği gibi değerlendirilemeyecek, geri Avrupalıların kültürel ve teknolojik yetersizliklerinin sonucu olarak üretim aynı düzeyde ve şekilde sürdürülemeyecek, bu geniş ve verimli alanlara Avrupalılar gerçekte hakim ve sahip olamayacaklardı.

1204’te, Doğu Roma İmparatorluğunun yıkıntıları üzerinde haçlıların kurduğu “Konstantinopolis Latin İmparatorluğu” ancak elli yıl kadar yaşayabildi. VIII. Palaiologos (Mikail, 1261-1282) 1261’de devletini tekrar ele geçirdi. Fakat Konstantinopolis ve Bizans eski durumuna artık hiçbir zaman dönemeyecekti. Ortaçağ’ın en büyük, en önemli, en zengin kentlerinden Konstantinopolis harabe halindeydi. Zaten kıyımlar yüzünden çok azalmış kent nüfusu, 1076, 1348, 1416, 1447 yıllarındaki veba ve başka salgın hastalıkların da kitleleri kırması ile haçlı saldırısından öncekinin yedide birine kadar düşecek, kentin hiçbir canlılığı kalmayacaktı. (78) Bir yandan da küçülmekte olan “imparatorluk”, bu korkunç saldırıdan sonra bir daha iflah olmadı. Hatta denebilir ki, Doğu Roma’nın esas yıkılışı, Osmanlıların fethinden önce bu “fetih”le olmuştu.

5. Haçlı Seferi (1217-1221) sırasında İstanbul haçlıların elindeydi ve bu sefer İstanbul’daki haçlılar, yeni haçlıların İstanbul’a uğramadan gitmesini isteyecekler, bunu dayatacaklar ve başaracaklardı.

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 07-01-2011, 22:12
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart

Avrupalı haçlılar, Doğulu Hıristiyanlar ve Doğulular

Haçlı Seferlerinde Avrupa’dan gelen Hıristiyanlar, yukarıda nedenleri ve temelleri anlatıldığı üzere, kutsal toprakların “yerli” Hıristiyanlarına da saldırmaktaydı. Bu saldırılara ilk maruz kalan Bizans, daha İmparator İsaakios Angelos döneminde (1185-1195) Türklerle tekrar dostluk ilişkilerini geliştirmeyi doğru görmüş, Türklere imparatorluk ailesinden kız vermek gibi yollarla yakınlık kurmaya çalışmıştı. Hatta o dönemde zaman zaman çatışmalar bile oluyorken Türklerin İstanbul’da bir cami yapmalarına izin vermişti. (79)

Bölgenin diğer Hıristiyanları ise haçlıları zaten pek sevmemişlerdi, ama seferler sırasında haçlı devletleri kurulduktan sonra olumsuz bakışları daha da arttı, karşıtlığa dönüştü, onlara karşı direndikleri, ayaklandıkları, hatta savaştıkları bile görüldü. Bölge Hıristiyanları Orta Doğu’da yeni kurulan haçlı devletlerini, Müslümanların idaresinde daha iyi ve rahat yaşamalarından dolayı da olumlu görmüyorlardı, göremezlerdi. Ayrıca Avrupalı haçlılar, kıskanılacak durumları yüzünden yerli Hıristiyanlara “düşman”dı. Çünkü yerliler zengindiler, rahattılar, huzurluydular. Hıristiyan prensler onları büyük bir hırsla sömürüyor, Müslüman beylerin ve sultanların gayrımüslimlerden aldığı ek vergileri, başta cizyeyi de onlardan alarak, hatta ağırlaştırarak Hıristiyan halkı daha da fakirleştiriyorlardı. Müslümanların Hıristiyanları sömürüsü Avrupalıların ölçüsünde değildi. Yerli Hıristiyan halk Müslüman emirlerle ilişkisini hep sürdürdü. Ayrıca haçlı hükümdarlar kendilerinden görmedikleri ve saymadıkları bu Hıristiyanlara zulmetmemek için bir neden görmüyorlar, hatta kendileri gibi olmaları gerekirken kendileri gibi olmadıklarını düşündükleri için, bu “iç düşman”lara, bu “hain” insanlara daha fazla zalimlik yapmaktan kendilerini alamıyorlardı.

Kudüs alındığında haçlılar, kenti yağmalarken Hıristiyanların da evlerine girmişler ve sahiplenmişlerdi. Ele geçirilen yerlerde yaşanan bu gibi olaylar yanlışlık veya disiplinsizlik sonucu değildi. Yasa haline getirilmiş ve önceden ilan edilmiş olarak, Hıristiyana ait de olsa girilen her ev ilk gelen haçlının olacaktı. Hıristiyanlara saldırının serbest olduğu sürekli açıklanmıştı. Düzene sokulmak istenen, saldırının kendisiydi, haçlılar arasında anlaşmazlık çıkmasını, çatışmalar olmasını önlemek de gerekiyordu!
Hıristiyanlara da saldırılacağını bilmeyen ve ummayan Doğulu Hıristiyanlar, Hıristiyan olduklarını söylüyor ve sürekli istavroz çıkarıyorlardı, ama din kardeşi olduklarını kanıtlamaları bir işe yaramıyordu.

Savaşlarda yenme ve üstün gelme zorluğu haçlıları, Hıristiyan veya Müslüman bütün bölge insanlarından müttefikler aramaya yöneltti. Bu konuda Ermeniler dışında tutulacak olursa bölge Hıristiyanlığından müttefikler bulma konusunda önemli bir başarı sağlayamadılar ama Orta Doğu’ya gelen Moğol istilasını fırsat olarak gördüler, onlarla hem işbirliği yaptılar ve Moğolların ilerlemesini kolaylaştırdılar, hem de Moğol saldırılarının İslam güçlerini bölmesinden yararlanmaya çalıştılar. (80) Durdurulamayan Moğolların 1260’ta Memlûklar tarafından Aynicalud Savaşı’nda yenilmesi ve arkasından onların da İslamiyeti seçmesiyle (81) haçlılar “Moğol şansını” da yitireceklerdi.

Mısır’ın Hıristiyanları olan Kıptiler de, haçlı egemenlerle hiçbir zaman işbirliği yapmadılar.

Haçlılar: Cermenler, Latinler, Normanlar

Haçlı ordular birbirleriyle de savaşırlardı. Haçlıların Orta Doğu’da kurduğu devletler bile birbirleriyle çatıştılar, haçlı krallıklar birbirlerinin kalelerini, kentlerini muhasara ettiler, zapt ettiler, hatta haçlı Hıristiyan devletlerinden bazıları, kendileri gibi Hıristiyan olan bazı “düşman” haçlı devletlerini yok ettiler. Franklar, Latin ve Norman devletleriyle savaştıkları gibi, kendi Frank devletleriyle de savaştılar. Denizde Cenevizlilerle Venedikliler, karada Franklarla Latinler birbirlerine hep saldırdılar, boğazlaşmaktan hiç vazgeçmediler. Haçlıların Orta Doğu’da kurdukları silahlı Hıristiyan tarikatları da birbirlerine düşmandı, örneğin, Templier ve Hospitalier (el-Ospitar) silahlı birlikleri, hiçbir zaman işbirliği yapamadıkları gibi, çatışan bütün Hıristiyan taraflarda karşıtlar olarak konumlandılar. Sonraları Avrupa’da örgütlenen ve güçlenen Templierler, krallara, imparatorlara karşı da savaşacaklardı.

Daha ilk haçlı seferinde gelenlerin hem yollarda, hem de vardıkları yerlerde birbirlerini kırmaları, “düzenleyici”lerin, din adamı yetkililerin “birbirimizle değil düşmanla savaşmalıyız”, “birbirinizi değil düşmanları öldürün” çağrılarına ve çırpınışlarına yol açmıştı. Aziz Bernhard “daha ne kadar Hıristiyan kanı dökeceksiniz”, “birbirimizi öldürmemiz savaş değil, aptallık” diyordu. (82) Zaten papalık, sefere soyluların geniş ölçekli olarak katılmasını, birbirleriyle çatışacakları ve bu yüzden sefere zarar verecekleri için hiç istememişti. Ama sayıca az olmakla birlikte katılan soyluların “münasebetsizlikleri” öngörüyü fazlasıyla doğrulayacaktı. (83) Kaldı ki, birbirlerini kıranlar yalnız soylular olmuyordu.

Cermen kökenli Frank boylarıyla Akdenizli Latin ülkelerden katılanlardan oluşan haçlı sürüleri, uyum ve birlik içinde değildi. İlk gruptakiler sefere katılanların gövdesini ve esasını oluşturuyordu. Latin kökenliler ise, azınlığı oluşturmalarına rağmen, yöneticilik ve belirleyicilik konusunda baskın ve inisiyatifliydiler. Aslında Latinler seferlerin esas sahibiydi. Cermen kökenliler ise, haklı olarak, hep önde olanların, cepheye sürülenlerin, dolayısıyla istismar edilenlerin ve zarar görenlerin kendileri olduğunu, onlar tarafından kullanıldıklarını düşünürler, bu yüzden hırçınlaşırlar, hırslanırlar, gerilirler ve yönetimde daha fazla pay ve strateji belirlemede daha yüksek rol isterlerdi. Bu iki farklı kökenli Hıristiyan gruplar, yalnızca bu nedenle değil, kültürel özellikleri ve düzey farklılıkları yüzünden de birbirleriyle hiç anlaşamaz, zaman zaman birbirlerini kırarlardı. Kültürel olarak Cermenler yüksek bir uygarlık kökeninden gelmemelerinin sonuçlarını taşıyor ve bunun sorunlarını yaşıyorken, Latinler Akdeniz uygarlık birikiminin mirasçısı durumundaydılar. Üretime, sınıflaşmaya, devletleşmeye, kentleşmeye geç giren Cermenler elbette, Roma’nın mirasçısı gibi olan, olmaya çalışan, öyle görünen Latin kökenlilerin düzeyinde değildi, olamazdı.

Latinler, seferler öncesinde olduğu gibi seferler sırasında da haçlı girişimini sömürüyor, amaçları kötüye kullanıyordu. Ticaret kentlerinin deniz ulaşım araçlarına sahip olma imkânlarıyla Latinler, seferlerden sağladıkları kârları daha da artırmaya çalışıyorlardı. Venedik gibi ticaret kentleri, donanmaya ve filolara sahip oldukları için silahlı güçleri para karşılığı taşıyorlar, lojistiği para karşılığı yapıyorlardı. “Saf haçlıları” kandırmak ve aldatmak o kadar kolaydı ki, ilk üç seferde onları iliklerine kadar soydular. (84)

Sonraları Orta Doğu’da haçlıların kurduğu devlet ve devletçiklerin hemen hepsi Latin (ve Norman) kökenli olacaktı. (85) Cermenlerin hep hakları yeniyordu!
Cermenlerde “Türk” ve “imansız”, Latinlerde “Bizans” ve “İslam” düşmanlığı vardı; dinsel motifli saldırganlıklarının ve barbarlıklarının temeli bu düşmanlıklardı. Cermenler “anti-Türk” ve “dinsizlik” propagandasının hedefi yapıldıklarından Türklere ve “kâfirlere”, Latinler ticari çıkar ve iktidar mücadelesi yürüttüklerinden Bizans ve İslam ülkelerine karşıydılar. Düşmanlıkların konu farklılığı, zaman zaman bu yüzden de birbirlerine girmelerinin, birbirlerine karşı ittifakların içine çekilmelerinin nedeni oluyordu. Cermenler Türk karşıtlığıyla Bizans yanlılığına yakın oluyor, Latinler Bizans karşıtlığıyla Türklerle pazarlık edebiliyordu.

Roma geleneğini sürdüren İtalya merkezli grupların Latinleştirme yeteneğinin kuzeylilerde bir karşılığı yoktu. Frankların Doğu’yu ve Doğuluları Cermenleştirme konusunda yetersizlikleri dolayısıyla herhangi bir başarı şansı da söz konusu olamazdı. Hem o düzeyde değildiler, hem de toplumlar ve coğrafya onlara fazla yabancıydı.

2. Haçlı Seferi sonunda Batı Frankların kralı Louis, hezimet sonucu mahvolmuş olarak az sayıda insanla birlikte ülkesine dönüş yolunda tutuklanmış, uzun bir süre sonra kurtarılabilmiş ve Sicilya’ya getirilebilmiş, ülkesine ancak oradan gidebilmişti.
3. Haçlı Seferi’nin sonunda İngilizce bilmeyen İngiliz kralı I. Richard kara yoluyla “ülkesine” gizlice dönerken Avusturya’da Prens Leopold tarafından esir alındı (86), Dürnstein Kalesi’nde uzun bir tutukluluk süresi geçirdi. İngiltere, kralını fidyeyle kurtardı ama Kutsal Roma Cermen İmparatoru VI. Heinrich’in kral için istediği altın miktarı o kadar fazlaydı ki, ödeme İngiltere’nin iflasına yol açmıştı.

Seferler sırasında bir haçlı kolunun başka bir haçlı kolunu yok ettiği görülmüş, bazı haçlı kollarının merkeze ayaklanma girişimleri olmuş, bazı haçlı ordularının başlarındaki krala karşı isyanları yaşanmıştı. Yağmalardan elde edilenlerin kiliselere verilmesini isteyen din adamları ile haçlı askerler arasındaki çekişmeler sürekli çatışmalara varıyor, papazlar, piskoposlar bu yüzden sürekli öldürülüyordu. Durdurulan, yarım kalan, “hedefe” vardıktan sonra dağılan Haçlı Seferleri bile vardı. Tarihe “Çocukların Haçlı Seferi” olarak geçen ve Nicolas’la Stephen adlı papazların önayak olduğu 1212’deki seferde, çoğu (yedi bin kadarı) Alpler’de ölen, dağları donmadan aşabilenlerin Marsilya’dan yola çıkan gemilere bindirildiği bu haçlı seferinde bütün çocuklar ve gençler, “Hıristiyanlar tarafından” Mısır’da ve Cezayir’de Müslümanlara köle olarak satılmış, bu haçlı seferi de böylece sonuçlanmıştı.

Yeni kurulan haçlı devletlerinin ve beyliklerin bazıları dostça ilişkiler içine girdiği çevresiyle savaşmak istemiyor, komşu İslam ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmayı ve sürdürmeyi doğru görüyordu. Bu tutumu gösterenler, savaşlara katılmaya zorlandılar, tehdit edildiler, cezalandırıldılar.

Haçlı orduları içindeki Hıristiyanlardan toplu halde karşı tarafa geçen askerler ve ordular bile olmuştu. Haçlılara direnen orduların içinde bölgenin yerli Hıristiyanları da olurdu. Hatta Hıristiyanlar bazen yalnız yerli Hıristiyanlardan oluşan ordularla savaşmışlardı.

Haçlılar zaman zaman, birbiriyle sorunları olan Müslüman gruplarını ve ülkelerini birbirlerine karşı kışkırttılar, bazılarını ise desteklediler, bölünmeye hizmet edecek olanlara yardımlar yaptılar. Örneğin, 3. Haçlı Seferi sırasında Mısır’la savaşan Salaheddin’in orduları Kahire’yi aldığında haçlıların Müslüman olan karşı tarafa askeri yardımı yüzünden Mısır’dan çekilmek zorunda kalmıştı. Kudüs Kralı Amalricus (Amaury, 1136-1174), Müslümanların çatışan taraflarının bir gün birine, başka bir gün diğerine asker vererek gerginlik artırıyordu.

Haçlılarla birlikte hareket eden Müslüman emirler olduğu gibi, Hıristiyan devletlerden Müslümanlarla birlikte hareket edenleri de vardı. Ancak Orta Doğulu Hıristiyanlar çoğunlukla Müslümanlara kendilerini uzak hissetmezlerdi. Hatta Orta Doğulu Hıristiyanların Avrupalı haçlılardan çok Müslüman Araplara ve Türklere yakın olduklarını söyleyebiliriz.

En önemli ve çarpıcı örneklerden biri, daha 1. Haçlı Seferi sırasında, zapt ederek Antakya’da bir haçlı devleti kurmuş olan haçlı ordularının komutanların biri olan Norman soylusu Bohemond Bizans topraklarını istila etmeye kalktığında, Doğu Roma İmparatoru I. Aleksios’un Selçuklu hükümdarı Kılıçarslan’dan yardım istemesiydi. İmparator Aleksios bu yardımla 1108’de haçlı ordularını bozguna uğrattı. (87)
Aynı yıl Edessalı (Urfalı) Kont Baudouin, İtalya’dan gelmiş Norman asıllı “Antiocheli” (Antakyalı) Tancrède de Hauteville (1072-1112) ile 1108 yılında savaşırken, her ikisi de birer Müslüman sultanla ittifak yapmıştı. (88)
Pisalılar, Normanlara karşı Salaheddin’le anlaşma yapmışlardı (1174).
4. Haçlı Seferinde Katolikler, Konya Sultanlığıyla savaşan Bizans’a saldırdığında Bizans Müslümanlarla anlaşıvermiş ve hemen sonra onlarla birlikte, yani düşmanıyla birlikte hareket etmişti.

Katolik ordulardan Bizans saflarına geçen askerler Papa III. Innocentius tarafından aforoz ediliyor, Ortodoks Patriği IV. Michael Autoreianos ise, haçlılara karşı savaşan askerleri kutsuyordu.

O dönemde bu iki Hıristiyan taraf böylece “Kutsal Savaş”ı birbirine karşı da yürütmüş oldu.

Haçlılar Orta Doğu’da büyük bir tarihsel tahribatın da sorumlusu oldular. Antik kalıntıların yakınına kurulan muazzam büyüklükteki kaleler bu eski eserlerin taşlarıyla yapılırdı.

Haçlı Seferlerinde Doğu Hıristiyanlıkları ve Hıristiyanları o ölçüde zarara uğradı ki, Runciman, bunu, seferlerin “İslam’a verdiği zarar, Doğu Hıristiyanlarının bu seferler yüzünden dûçâr olduğu ızdırapla mukayese edilirse, azdır” belirlemesiyle sergileyecekti. (89)

“Türkiye” haçlılardan çıktı, haçlıları Türkler bitirdi

3. Haçlı Seferi’nde orduların başındaki Cermen devletinin imparatoru Friedrich Barbarossa, Alman orduları Anadolu’da geçtiği her yerde Türklerle karşılaştığı için geçilen yerleri Turkhia (“Türkiya”) diye adlandırdı. Haçlıların Latin kolları da aynı sözcüğü benimsedi. Sözcük bundan sonra bütün bu bölge için herkes tarafından kabul görecek, bugüne gelmesi de o dönemdeki bu yaygın kullanım dolayısıyla olacaktı. Türkiye, bütün Avrupa dillerine o dönemde geçti. Dönemin İngilizcesinde Türkiye, Turkey diye değil, Turkiya olarak yazılmaktaydı.

Patenti Alman imparatoruna ait olan sözcüğü 13. yüzyılda kurulan bir Memlûk devleti ilk kez kendisi için kullanacak, ilk “Türkiye” adlı devlet o zaman ortaya çıkacaktı.
İlk haçlı dalgasını Kılıçarslan kolayca dağıttı. Ama arkasından gelenler için aynı şey olmadı. Haçlılar ilerlediler, hep zaferler kazandılar, fetihler yaptılar. Haçlı Seferleri başladığında İslam dünyasının bütünlük içinde olmaması, hatta birçok İslam devletinin birbiriyle çatışma içinde bulunması, 1. Haçlı Seferi’nin düzensiz ve çapulcu ordularının İslam-Doğu dünyasına üstün gelmesine yol açmıştı. Ayrıca İslam dünyası, Avrupalıların hem dinsel nedenlerle saldıracağına, hem de kendilerine ve bölgeye saldıracağına bir anlam ve ihtimal veremiyordu. Bu yüzden saldırı beklemiyorlardı. Kendilerinin suçlu ve düşman sayılmaları için bir sebep yoktu, kabahatli olduklarını, saldırıyı hak ettiklerini düşünmüyorlardı. Neden düşünsünler ki, hem Hıristiyanlarla birlikte barış içinde yaşıyorlar, hem de Avrupa’dan gelen hacılara dokunmuyorlar, ziyaretlerine ve kutsal yerlerdeki dualarına karışmıyorlardı; aksine, onlara ve bütün Hıristiyanlara saygılı davranıyorlar, hatta onları koruyorlardı. Haçlıların Kudüs’e kadar ulaşabilmelerinin ve geçtikleri yerlerde başarılı olmalarının bir nedeni de bu anlamazlık ve saldırı olacağına, böyle düşmanlık yapılacağına ihtimal vermezlikti. (90) Hatta bazı Müslüman emirler ve sultanlar, haçlıların yalnızca hacca gideceklerini sandıkları için, onların iaşelerini sağlamayı planlıyordu. “Hac yolcuları”nın at gibi yolculuk için önem taşıyan şeylerin alışverişlerini kendilerinden sağlayabileceklerini, kendilerine kolaylık olsun diye rehber verebileceklerini haçlılara iletenleri bile vardı. (91)

Ne Bağdat’taki Abbasi Halifesi, ne de Kahire’deki Fatimi rakipler, “Frenkler”e karşı harekete geçmişti. İlk direnen ve tek direnen Selçuklulardı. Selçuklu savunmasının, İslam dünyasının bir tepkisi olmakla hiçbir ilgisi yoktu, kendilerini korumaya çalışıyorlardı. Tehdit onlar tarafından da dinsel nitelikli olarak algılanmıyordu.
Askeri bakımdan Anadolu’da yaşanan ilk darbe, Selçuklu süvarilerinin etkisiz hale getirilmesiyle başladı. Arkası geldi. Haçlılar sürekli ilerlediler.

Mahrumiyetler içinde ve zorlu çatışmalarla gerçekleşen zaferler inanılması güç ve mucizevî başarılardı. İlk ilerlemeler haçlıların sevinçten başını döndürmüştü, Tanrı, haçlıların yanındaydı ve hep yanında olacaktı! Bu umut haçlıları cüretkâr, pervasız, çekinmesiz ve acımasız yaptı. Mucizeler sona erdiğinde ve Tanrıları onları terk ettiğinde, Müslümanlar inançsız ve tanrısız oldukları halde zaferler kazandıklarında hiçbir şey açıklanır olamayacaktı.

Seferler başlar başlamaz bütün Orta Doğu’da büyük yankılara yol açtı. Vahşeti ve kıyımları öğrenen herkes durumun vahametini o anda kavrıyordu. Kötümserlik dalgası her yanı sardı. Yol boyunca yapılan -ve daha Avrupa’dan başlayan- katliam, haçlıların henüz varmadığı yerlerde saldırı olmayacağını sananları, kanlı olaylar yaşanmayacağını düşünenleri uyandırdı, dehşete düşürdü. Haçlıların saldırısı, saldırının hemen sonrasında Avrupalıların karşısında bir kuvvetin oluşmasını sağladı. Arap birliğini savunanları, İslamiyetin merkezileşmesini isteyenleri ve bunun için mücadele edenleri güçlendirdi.

Selçuklular beylikleri birleştirdiler. Suriye’de küçük beyliklerin müttefiki Halep Musul’la birleşti, Türk beyi İmadeddin Zengi’nin (bin Aksungur, 1084-1146) yönetimine bağlandı.

Saldırıların sonucunda kendi içinde birleşmeye yönelen İslamiyet, 3. Haçlı Seferi’nden başlayarak, tam olarak yenen, hakim olan ve belirleyen oldu. Üç lider tarihe damgasını vurdu: Zengi Edessa’yı (Urfa) geri alarak umut yarattı (92), oğlu Nureddin (Ebul Kasım Mahmut, 1118-1174) Suriye ve Mezopotamya Müslümanlarını birleştirerek bölgeyi haçlılardan temizledi, Salaheddin Mısır’ı ele geçirerek İslam’ın gücünü büyüttü ve Kudüs’ü kurtardı.

13. yüzyılın sonunda haçlılara son askeri darbeleri Türk Memlûklar vurdu.
Üstün duruma geldikten sonra İslam dünyası haçlılardan intikam almaya kalkmadı. Saldırıya uğramadığı zaman barışçı oldu. Birçok hükümdar, haçlı devletleriyle geçinmeye çalışmıştı. 6. Haçlı Seferi’nde İmparator II. Friedrich’in Hıristiyanların Kudüs’e ibadet amacıyla gidebilmesini istemesi olumlu görülmüş, kendisiyle on yıl geçerli olacak bir belge imzalanmıştı. Zaten daha sonra Kudüs anlaşma yoluyla ve barışçı bir şekilde imparatora teslim edilmişti.

14. yüzyılda Orta Doğu’da bir haçlı devleti ve kalesi kalmamıştı; o zamandan sonra kendisine “haçlıyım” diyen bir kimse de olmayacaktı. Çünkü Avrupa’ya geri dönmeyen haçlılar, “Orta Doğulu Hıristiyanlar” olmuşlardı ve bütün bölge Hıristiyanları gibi hiçbir özel baskı görmeden yaşayacaklar, “haçlılıkları” ise sonradan tamamen yok olacak, hatta unutulacaktı.

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 07-01-2011, 22:14
dilaver - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
dilaver dilaver isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 28 Sep 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 12.080

Onur Üyeliği Başarı Ödülü Başarı Ödülü 

Standart

frodo'nun isredigi yazı bu şekilde oluşuyor. Kronolojiye ve notlara yer vermedim.

saygılarımla

Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar
her mili bahride her kilometrede dostum ve düşmanım var
Dostlar, ki bir kere bile selamlaşmadık
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz...

Nazım Hikmet

www.dilaverkom.blogcu.com
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 07-01-2011, 22:24
frodo - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
frodo frodo isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 26 Aug 2006
Bulunduğu yer: İstanbul
Mesajlar: 5.875

Onur Üyeliği 

Standart

Bu yazı ile ilgili ilk itirazım "Türklük" vurgusuna. Hayır moda olan "türkçülük" karşıtlığı temelinde
değil. Ama özellikle ortadoğu ülkelerinde Selçukluların haçlı seferlerine karşı kayıtsız kaldığı şeklinde eleştiriler varken yazarın haçlı seferlerini neredeyse Türkler ve "haçlılar" arasında geçmiş gibi sunması rahatsız edici. Örneğin Selahaddin'in -ki savaşların en önemli aktörlerinden biridir, ve kürttür- kimliği neden es geçilmiş ? Ya da Memlukluların toptan türk ilan edilmesi.

İnsani olan her şey kabûlüm.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 05:34 .