Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Felsefe > Etik, Estetik, Sanat, Politika, Bilim & Eğitim

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 17-03-2008, 15:30
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart Yabancılaşma ve İnsanlığın Geleceği - Alan Woods Ted Grant

Alan Woods - Ted Grant

Aklın İsyanı

YABANCILAŞMA ve İNSANLIĞIN GELECEĞİ

Çıkmaz Sokaktaki Kapitalizm

1948’den 1973-74’e kadar, benzeri asla görülmemiş bir sınai ve teknolojik değişimin havai fişek gösterisine tanıklık ettik. Yine de kapitalist sistemin başarıları bugün kendi karşıtına dönüşüyor. Bu satırlar yazılırken, Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki yüz milyonlarca işsizi ve yarı-işsizi hesaba katmasak bile yalnızca OECD’nin ileri kapitalist ülkelerinde resmi olarak 22 milyon işsiz var. Üstelik bu, geçmişteki geçici döngüsel işsizlik gibi de değil. Bu işsizlik, toplumun bağırsaklarındaki kronik bir kemirici ülserdir. Korkutucu bir salgın gibi işsizlik de, geçmişte kendilerini güvende hisseden toplum kesimlerini bile vurmaktadır.

Bilim ve teknolojideki tüm ilerlemelere rağmen toplum, kontrol edemediği güçlerin insafına terk edilmiş durumdadır. 21. yüzyılın eşiğinde insanlar geleceğe artan bir kaygıyla bakıyorlar. Eski kesinliğin yerini hiçbir şeyin kesin olmayışı almış durumda. Genel rahatsızlık ilkin ve her şeyden çok egemen sınıfı ve gitgide sistemlerinin ciddi zorluklarla karşı karşıya olduğunun farkında olan bu egemenlerin stratejistlerini etkiliyor. Sistemin krizi kendi yansımasını ideolojinin krizinde buluyor, politik partilerde, resmi kiliselerde, ahlâkta, bilimde ve hatta bugünlerde felsefe diye geçinen şeyde bu kriz kendisini yansıtıyor.

Özel mülkiyet ve ulus devlet, toplumun gelişimini sınırlayan ve engelleyen iki deli gömleğidir. Nesnel açıdan, dünya sosyalizminin koşulları onyıllardır mevcut. Ne var ki, kapitalizmin temel çelişkilerinin üstesinden gelmesine kısmen izin veren belirleyici faktör dünya ticaretinin gelişimiydi. 1945’ten sonra, Avrupa ve Japonya’da devrimi bertaraf etme ve Sovyet Bloğunu zaptetme ihtiyacının dayattığı Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya egemenliği, bu ülkeye, Bretton Woods anlaşması ve GATT aracılığıyla, diğer kapitalist iktidarları gümrük tarifelerini düşürmeye ve serbest ticari dolaşımın önündeki diğer engelleri kaldırmaya zorlama fırsatını vermişti.

Bu durum, özel mülkiyet ve ulus devletin dar sınırları içerisinde üretici güçlerin boğulmasına yol açan rekabetçi devalüasyon ve ticari savaşlar aracılığıyla kendini dışa vuran ulusal düşmanlıkların şiddetlendiği iki savaş arası dönemin ekonomik kaosuyla tam bir çelişki içindeydi. Bunun bir sonucu olarak, iki dünya savaşı arasındaki dönem, 1939-45 yıllarının yeni emperyalist katliamıyla sonuçlanan bir bunalımlar, devrimler ve karşı-devrimler dönemiydi.

Savaş sonrası dönemde, büyük ölçüde birleşik bir dünya pazarı yaratan dünya ticaretinin entegrasyonu aracılığıyla kapitalizm kendi sisteminin temel bunalımının üstesinden gelmekte kısmen başarılı oldu. Bu durum, 1948-73 döneminde ekonomideki muazzam yükselişin temel öncülünü sağladı ki, bu da en azından ileri kapitalist ülkelerin nüfusunun önemlice bir bölümünün yaşam standartlarının yükselmesine yol açtı. Ölmekte olan bir adam da zaman zaman ani enerjik hareketlerde bulunabilir, bu durum tam bir iyileşme gibi görünür ama gerçekte yalnızca yeni ve ölümcül bir kötüleşmenin başlangıcıdır.

Eğer mevcut toplumsal düzen yıkılmazsa, kapitalist çöküş çağında bile buna benzer dönemler yalnızca mümkün değil, kaçınılmaz olur. Ne var ki, kırk yıllık bir dönemde birkaç trilyon dolarlık bir meblağa ulaşan ekonomik büyümenin muazzam havai fişek gösterisi, hiçbir şekilde kapitalizmin tabiatını değiştirmemiş ya da onun içinde saklı bulunan çelişkileri yok etmemiştir. 1948’den 1973’e dek süren uzun ekonomik büyüme dönemi artık bitti. Tam istihdam, yükselen yaşam standartları ve refah devleti geçmişte kaldı. Büyümenin yerine artık ekonomik stagnasyon [tıkanma], resesyon [durgunluk] ve üretici güçlerin kriziyle karşı karşıyayız.

Sermaye sahipleri artık üretici faaliyete yatırım yapmakla ilgilenmiyorlar. Sony şirketinin başkanı olan merhum Akio Morita, 1980’lerde, üretken sanayiden hizmetler alanına kayma eğiliminin kapitalist sistem için taşıdığı ölümcül tehlikeye defalarca dikkat çekmişti. 1950’den bu yana, ABD’de, tüm faaliyetlerin dörtte üçü hizmet sektörüne yönelirken, imalat faaliyetinin yarısı yok olmuştur. Benzer bir eğilim bugünlerde artık üçüncü sınıf bir kapitalist güce dönüşen İngiltere’de de mevcuttur. Director’daki bir makalede (Şubat 1988) Morita şunları ifade ediyordu:

Şunu belirtmek isterim ki, olgunlaşan bir ekonominin olgun bir ileri adımı ya da teşvik edilecek bir şey olmaktan çok uzak olan bu eğilim yıkıcı bir eğilimdir. Çünkü uzun vadede, kendi imalat zeminini yitiren bir ekonomi, yaşamsal merkezini de yitirmiş olur. Hizmete dayanan bir ekonomi, kendisini sürükleyecek bir motora sahip değildir. Bu nedenle, imalattan, işçilerin bilgisayarların başında oturduğu ve bütün gün bilgi alışverişinde bulunduğu yüksek teknolojili hizmetler limanına sığınmaya dönük memnuniyet, bütünüyle yanlıştır.

Çünkü, yeni bir şey yaratan yalnızca, hammaddeleri alan ve onları yapıldıkları hammaddeden daha değerli bir ürün olarak şekillendiren imalattır. Bir ekonominin hizmet unsurlarının yardımcı ve imalata bağımlı unsurlar olduğu apaçık görülecektir.

İş yaratmak ve toplumun zenginliğini arttırmak yerine, büyük tekeller muazzam kaynakları para piyasalarındaki spekülasyonlara, yağmalar örgütlemeye ve diğer asalak faaliyet türlerine ayırıyorlar. Şöyle diyor Morita:

İşadamları döviz oyunlarına ilgi duyar oldular. Bunun üretken bir teşebbüse yatırım yapma gereği olmaksızın kısa yoldan kârlar getirdiğini keşfettiler. Hatta kimi sınai firmalar FX imparatorluğuna katıldılar. Yaşamlarını en son döviz kurlarını gösteren bir monitörün karşısında kamburlaşarak geçiren kimi insanlar bütünüyle kendilerine ait bir dünyada yaşıyorlar. Hiçbir bağlılıkları yok. Hiçbir şey üretmiyorlar. Hiçbir yeni fikir üretmiyorlar. Londra’da, New York’ta ve Tokyo’da her gün 200 milyar dolarlık iş yapıyorlar. Bu, bir günde alınıp satılan gerçek malların değerinden çok daha fazla poker fişi demektir. Bu, makine dairesi suyla doluyor demektir.

Morita, dünya kapitalizminin durumunu batan bir gemide poker oynamakla karşılaştırarak şu sonuca çıkıyor:

Poker inatçı, heyecan dolu bir oyundur, ancak poker masasında kazananlar ve kaybedenler, geminin batmakta olduğu ve kimsenin de bunun farkında olmadığı korkutucu gerçeğini karartamıyorlar.

Morita’nın bu satırları yazmasından bu yana durum daha da kötüleşti. “Türevlerdeki” devasa dünya pazarı artık 25 trilyon Amerikan doları gibi hayrete düşürücü bir meblağa ulaşmış ve tamamıyla kontrolden çıkmıştır. Muazzam ölçekte bir kumar demektir bu. Güney Denizi Balonu bunun yanında devede kulaktır. Bu durum, 1929 tarzında yeni bir mali çöküşle sonuçlanabilecek olan dünya kapitalizminin temelden çürük olduğunu göstermektedir.

Çelişkiler Sürüyor

1848’de Marx ve Engels kapitalizmin bir dünya sistemi olarak gelişeceğini öngörmüşlerdi. Bu durum 20. yüzyılda neredeyse laboratuvarvari bir tarzda doğrulanmıştır. Dünya pazarının ezici egemenliği çağımızın en önemli olgusudur. Bir dünya ekonomisine, dünya politikasına, dünya diplomasisine, dünya kültürüne, dünya savaşlarına sahibiz; geride bıraktığımız yüzyılda bu savaşlardan ikisini yaşadık, ikincisi insan uygarlığının ışığını söndürme noktasına çok yaklaştı. Yine de ekonominin globalleşmesi sorunların azalması anlamına değil, tersine çelişkilerin muazzam ölçüde yoğunlaşması anlamına geliyor.

20. yüzyılın son on yılında, modern bilimin tüm mucizelerine rağmen, insanlığın üçte ikisi barbarlık sınırında yaşıyor. İshal ve kızamık gibi salgın hastalıklar yılda yedi milyon çocuğu öldürüyor. Oysa bunlar ucuz ve basit bir aşılamayla önlenebilir. Her yıl 500.000 kadın gebelik sırasındaki komplikasyonlardan dolayı yaşamını kaybediyor ve muhtemelen 200.000 kadın da düşük nedeniyle ölüyor. Eski sömürge ülkeler milli gelirlerinin yalnızca %4’ünü sağlık harcamalarına ayırıyorlar, yani kişi başına ortalama 41 dolar, bunu ileri kapitalist ülkelerdeki 1900 dolarla karşılaştırın.

Birleşmiş Milletler raporuna göre, 2000 yılında dünyada altı milyardan fazla insan yaşıyor olacak. Bunların yarısı 20 yaş altındadır. Oysa işsizlikten, temel eğitim ve sağlık hizmeti yoksunluğundan, aşırı kalabalık ve kötü yaşam koşullarından en çok acı çeken de onlardır. 6 ilâ 11 yaş arası tahmini 100 milyon çocuk okula gitmiyor. Bunların üçte ikisini kızlar oluşturuyor. Yeri gelmişken UNICEF, ABD’de bile çocukların %20’sinin ulusal yoksulluk sınırının altında yaşadığını hesaplıyor. Ne var ki, Üçüncü Dünya ülkelerindeki durum ürkütücü bir düzeye ulaşmıştır. 100 milyon kadar çocuk sokaklarda yaşıyor. Brezilya’da bu sorun, polisin ve katil çetelerin düzenledikleri kampanyalarla “çözülüyor”, yoksul olma suçunu işlediklerinden ötürü çocuklar katlediliyor. Kolombiya’da da umutsuz durumdaki insanlara karşı benzer canavarlıklar yapılıyor. Sokaklarda yaşayan çok sayıda erkek, kadın ve çocuğun öldürülüp, vücutlarının tıp öğrencileri tarafından kadavra olarak incelenmek üzere Bogota Üniversitesine satıldığının ortaya çıkarılmasının üzerinden çok süre geçmedi. Böyle hikâyeler tüm uygar insanları dehşete sürükler. Ama bu durum insanoğlunu yalnızca meta olarak gören bir toplumun ahlâkının en uç ifadesidir aslında.

Geçtiğimiz on yılda savaşlar nedeniyle, bir milyon çocuk öldürüldü, dört milyonu yaralandı ve beş milyon kadarı da mültecileşti ya da öksüz kaldı. Eski sömürge ülkelerin çoğunda, sık sık kölelikle eş anlamlı çocuk emeği olgusuyla karşılaşıyoruz. Batı medyasındaki ikiyüzlü protestolar bu emeğin ürünlerinin Batı pazarlarına ulaşmasını ve “saygıdeğer” batılı şirketlerin sermayesinin artışını engellemiyor. En tipik örneklerden biri yakın zamanda yayınlanan, kibrit fabrikasının durumuydu, bu fabrikada çoğunluğu kızlardan oluşan çocuklar zehirli kimyasallarla haftada 6 gün–60 saat çalışıyorlar, üstelik üç dolar karşılığında. 15 Eylül 1993 tarihli The Economist’e gönderilen bir mektupta şunlara işaret ediliyordu: “Ebeveynler çocuklarının geleceği açısından eğitimin değerini gerçekten de kavrıyorlar, ancak genellikle yoksullukları o denli umutsuz ölçüde ki, çalışan çocuklarının getirdiği para olmaksızın yapamamaktadırlar.”

Üçüncü dünyanın bu öğütücü yoksulluğunun temel nedeni, ticari araçlarla kaynaklarının iki misli yağmalanması ve büyük batılı bankalara olan trilyonlarca dolar borcudur. Sadece bu borçların faizlerini ödemek için bile, bu ülkeler kendi insanlarının ihtiyacı olan besin maddelerini ihraç etmek ve halkın sağlık ve eğitiminden fedakârlıkta bulunmak zorundalar. UNICEF’e göre, üçüncü dünyada borç geri ödemeleri, gelirlerin dörtte bir oranında, sağlık harcamalarının %50 oranında ve eğitim harcamalarının da %25 oranında düşmesine neden olmuştur. Amazon yağmur ormanlarının yok edilmesine karşı ikiyüzlü çığlıklara rağmen, Brezilyalı iktisatçılar, bunun esasen, kullanılabilir hale getirilen topraklarda yetiştirilen sığırların eti gibi tarımsal ihraç mallarının fiyatlarını yükseltme ihtiyacınca güdülendiğini kanıtladılar. Bu ihracat projelerinin finansmanı Dünya Bankası’ndan ve diğer uluslararası mali örgütlerden sağlanıyor.

İnsanlık kelimenin tam anlamıyla bir yol ayrımında durmaktadır. Bir yandan bu dünyada bir cennet inşa etmenin her türlü potansiyeli mevcuttur. Öte yandan ise barbarlık unsurları tüm gezegeni yiyip yutmakla tehdit etmektedir. Hepsine ek olarak çevre tehdidiyle karşı karşıyayız. Çılgınca kâr peşinde koşan büyük çokuluslu şirketler gezegeni yok ediyorlar. Tropik yağmur ormanları yılda 46.700 kilometrekarelik bir hızla tahrip edilmektedir. Bu alan İskoçya kadardır. İnsanlar 65 milyon yıl önce dinozorların neslinin tükenmesine neyin yol açtığı konusunda spekülasyonlar yapabilirler belki. Ama bugünkü felâketin nedeni hakkında hiçbir şüphe yoktur: denetimsiz kâr peşinde koşma ve kapitalist üretim anarşisi.

Sosyalizmle hiçbir ortak noktası olmayan bilimciler bile (eğer bir anlığına düşünürsek, tamamen mantıksal olarak), yegâne çözümün bir tür planlı dünya ekonomisi olduğu sonucuna çıkmışlardır. Ancak kapitalizm temelinde bu mümkün değildir. Kırk bir ulus resmen “Dünya Koruma Stratejisi”ni onaylamıştır. Fakat bir dünya sosyalist federasyonu olmadığında, bu yalnızca kâğıt üstünde kalan bir girişimdir. Belirleyici olan büyük tekellerin çıkarlarıdır.

Oysa bu kaçınılmaz değildir. İnsanlığın umutsuz durumuna dair Malthus’la başlayan tüm korkunç öngörülerin yanlış olduğu görülmüştür. İnsan gelişiminin potansiyeli sınırsızdır. Açlıktan ölümleri dünya yüzeyinden silip süpürmenin olanakları bugün bile mevcuttur. Batı Avrupa ve Birleşik Devletler’de tarımsal verimlilik öylesine yüksek düzeylere çıkmıştır ki, çiftçilere besin üretmemeleri için ödeme yapılmaktadır. Verimli topraklar işlenmeden öylece tutuluyor. Buğday denize dökülüyor ya da yenilememesi için boyayla karıştırılıyor. Et, tereyağı ve süt tozu dağları söz konusu. İspanya’da zeytin ağaçları bile bile köklerinden sökülüp atılıyor. Ve dünyada kötü beslenen ya da gerçekten açlıktan kıvranan 450 milyon insan var.

Gelecek yüzyılın başlarından itibaren Pasifik ülkeleri belki de dünya üretiminin yarısını gerçekleştirecekler. Dünya ekonomisi aslını bulacak. Yüzyıllar boyunca Avrupalılar kendilerini yerkürenin merkezi olarak addettiler. Nesnel konuşursak, bu yaklaşımın, dünyanın evrenin merkezinde olduğu şeklindeki Ptolemaios düşüncesinden daha fazla bir temeli yoktur. Daha 1920’lerde Troçki, dünya tarihinin ağırlık merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kayacağını öngörmüştü. İnsanlık tarihinin bir sonraki aşaması yüz milyonlarca Asyalının, bir Sosyalist Dünya Federasyonunun parçası olarak, kendi potansiyellerinin farkına varmasına şahit olacak.

İşsizlik Kırbacı

Çalışmak temel yaşamsal faaliyetimizdir. En küçük yaşlarımızdan itibaren ona hazırlanırız. Aldığımız eğitim ona yöneliktir. Tüm yaşamımızı onunla meşgul olarak geçiririz. Çalışmak toplumun dayandığı temeldir. O olmaksızın, ne besin olabilirdi, ne giyecek, ne barınak, ne okul, ne kültür, ne sanat ne de bilim. Kelimenin tam anlamıyla çalışmak yaşamdır. Bir insanın çalışma hakkını reddetmek, onun yalnızca asgari yaşam standardı hakkını reddetmek değildir. Kişiyi insani saygınlıktan mahrum bırakmak, onu uygar toplumdan söküp atmak, yaşamını boş ve anlamsız kılmaktır. İşsizlik insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Birleşik Devletler ve diğer ülkelerdeki yoksul mahallelerinde bir tür alt sınıfın oluşumu modern toplumun mahkûm edilişidir. Aşağıdaki satırlar, sermayenin en bilinçli stratejistlerinin Batı ülkelerindeki toplumsal parçalanma eğiliminden duydukları korkuyu açığa vuruyor:

“Altyapısı zayıf kentlerde yoksul ve hoşnutsuz insanların gittikçe artan sayılarla yoğunlaşması tehlikelerle doludur. Refah devletinin altında yatan toplumsal dayanışmanın önümüzdeki yıllarda parçalanması ihtimalinin güçlü oluşu hiç de bu tehlikelerin en önemsizi değildir. Yardıma muhtaç insanları desteklemenin sürekli olarak artan maliyeti, ekonomik bir gerileme döneminde, başarılı bireylerin sabırlarını sınayacaktır... Ama gelecek yüzyılın sorunudur bu.”

“Refah devleti yardım ödemelerini evrimci bir anlayışla yaptı. Alt sınıf kadınlar –ister beyaz olsun ister siyah– orta sınıf kadınlardan %60 oranında daha fazla çocuk yapıyorlar. Ama bu istatistik bile nüfus üzerindeki etkiyi yeterince göstermiyor. Alt sınıf kadınlar yalnızca daha çok çocuğa sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda daha genç yaşta anne oluyorlar ve bu da alt sınıf nüfusunun zamanla geometrik bir artışına yol açıyor.”

Kendisini “Marksizm öldü” yanılsamasıyla rahatlatan Rees-Mogg, yüz yıl önceki Viktorya dönemi Malthusçularının resmi görüşlerini hatırlatan aleni gerici politikaları dillendiriyor:

Bir iş bulmak için refah devletine sırnaşmayanlara %100 ve hatta daha fazla nakit vergi oranları yükleyen sosyal hak programlarının kötü özendiriciliği, yoksulları yaşamlarını heba etmeye teşvik ediyor. Birçok durumda, yiyecek karnelerinin, kira yardımlarının, refah ödemelerinin, gelir yardımlarının, ücretsiz tıbbi bakım ve diğer hizmetlerin toplam değeri, vasıfsız bir işte çalışmakla elde edilen gelirin vergiden sonra kalan kısmını aşmaktadır. Ve refah hakları, tanımı gereği, çok küçük bir günlük çabayla ya da hiçbir çaba göstermeksizin elde edilebiliyor. Geçiminizi garantilemek için, sabahları kalkmak ve evi ile işi arasında koşuşturan insan kalabalığına katılmak zorunda değilsiniz... Yasaların gevşek uygulanışı cehaleti, aylaklığı ve gayri meşruluğu çok daha çekici kılıyor. Hırsız ya da uyuşturucu satıcısı olarak saatte yüz dolar kazanabilen çocuklara, kitap okumayı öğrenmenin ya da kendilerine ancak gelecekte daha iyi bir yaşam sağlayabilecek bir asgari ücretli işte çalışmanın güçlükleri, muhtemelen çok daha az cazip gelmektedir.[1]

Aynı kötümser beklenti hissi Atlantik’in öbür tarafındaki sermaye stratejistleri arasında da yaygınlaşıyor. Meşhur Amerikalı yazar ve iktisatçı John Kenneth Galbraith, Rees-Mogg’un tersine, politik bir liberaldir, ama yine de aynı sonuçlara çıkmaktadır. Son kitabı Rıza Kültürü’nde Amerikan toplumundaki sınıf ayrımlarından yükselen patlayıcı toplumsal ihtilâflar hakkında katıksız uyarılarda bulunuyor:

Yine de, hoşnutluğu derinden sarsan bir alt sınıf isyanı olasılığı mevcuttur ve güçlenmektedir. Geçmişte kimi patlamalar olmuştu, özellikle 1960’ların sonlarındaki büyük kent ayaklanmaları, ve şimdi bunların yinelenmesine yol açabilecek birçok faktör mevcut.

Özellikle sükûnetin, önceki huzursuzlukla kıyaslanmaya bağlı olduğu açıklığa kavuşturulmuştur. Zamanla bu kıyaslama yavaş yavaş yok olur ve yine zamanla göreli sıkıntıdan kurtulma vaatleri de –sınıf atlama– uçup gider. Bu, özellikle, yavaşlayan ya da küçülen bir ekonominin ve hatta daha çok uzayan bir resesyon ya da depresyonun sonucu olabilir. Detroit otomobil fabrikalarında ve karoser atölyelerinde çalışan işçilerin –Michigan ve Ontario’nun komşu tarım arazilerinden gelen mülteciler ve ardından Apalaşlardan gelen yoksul beyaz işçiler– birbiri ardı sıra gelen dalgaları yükseldi ve devam etti. Bunların yerini almak üzere güneyden gelenlerin çoğu bugün yöreye özgü bir işsizliğe saplanıp kalmışlardır. Eğer bu durum bir gün şiddetli bir tepkiyi besleyecek olursa buna hiç kimse şaşırmamalı. Rahatsızlık duyanların uysalca ve hatta memnuniyetle kendi kaderlerine razı olmaları, her zaman rahatlığın en yüksek ilkelerinden biri olagelmiştir. Bu inanç bugün aniden ve şaşırtıcı bir biçimde boşa çıkabilir.[2]

Yabancılaşma

“Dünya birbirinden kopuk bireylerin bir toplamı değildir; tüm bireyler bir şekilde birbirleriyle bağlantılıdır.” (Aristoteles)

“Hiç kimse kendinden menkul bir Ada değildir; herkes Kıtanın bir parçasıdır, bütünün bir parçası; eğer deniz bir parça toprağı alıp götürse, Avrupa eksilmiş demektir, tıpkı sanki dağlık bir burun eksilmiş gibi, tıpkı sanki dostlarınızın ya da bizzat sizin bir Malikâneniz eksilmiş gibi; her insanın ölümü beni tüketir, çünkü ben insanoğluna bağlıyım; ve o yüzden gönderme kimseyi çanlar kimin için çalıyor diye; onlar senin için çalıyor.” (John Donne, Devotions upon Emergent Occasions, no. xvii.)

İnsanoğlu kendisini saf hayvan doğasından, yani bilinçsiz doğasından ayırarak insan haline geldi. En karmaşık hayvanlar bile, insanlığın çok çeşitli koşullarda ve iklimlerde, deniz altında, göklerde ve hatta uzayda hayatta kalmasını ve gelişmesini mümkün kılan başarılarıyla boy ölçüşemez. İnsanoğlu kendisini kendi “doğal”, yani zoolojik durumunun öylesine üstüne çıkarmıştır ki, kendi çevresine benzersiz bir ölçüde hükmetmektedir. Yine de paradoksal olarak insanlar hâlâ kendi denetimlerinin dışındaki kör güçlerin kontrolü altındadır. “Piyasa ekonomisi” denen şey, insanların kendi yaşamlarını ve kaderlerini denetlemediği, tersine tıpkı eskinin kaprisli ve açgözlü tanrıları gibi her şeye mantıksızca hükmeden görünmez güçlerin elinde oyuncak olduğu öncülüne dayanır. Bu tanrıların, kendi yaşamlarını onlara hizmet etmeye adayan ulu papazları vardır. Karmaşık ayinleriyle bankalarda ve borsalarda otururlar ve şişkin kârlar elde ederler. Ama tanrılar kızdıklarında papazlar tıpkı ürkek hayvan sürüleri gibi ve bir o kadar bilinçsizce paniğe kapılırlar.

Antik Romalılar köleyi “sesli alet” (instrumentum vocale) olarak tanımlıyorlardı. Günümüzde birçok işçi bu tanımlamanın kendilerine de uygulanabileceği hissine kapılabilir. Post-modern, sanayi sonrası, Fordizm sonrası bir dünyada yaşadığımız varsayılıyor. Peki çalışan insanların koşulları söz konusu olduğunda değişen nedir? Her yerde geçmişin kazanımlarına saldırılıyor. Batıda yaşam standartları halkın büyük çoğunluğu açısından kötüleşmektedir. Refah devletinin temeli oyuluyor ve tam istihdam artık geçmişe gömülüyor.

Tüm ülkelerde toplum derin bir keyifsizlik duygusundan muztaribdir. Bu durum en tepede başlıyor ve alta doğru her düzeye yayılıyor. Sürekli kitlesel işsizliğin beslediği güvensizlik duygusu, işgücünün daha önceleri kendilerinin bu durumdan bağışık olduğuna inanan kesimlerine de –doktorlar, öğretmenler, hemşireler, devlet memurları, fabrika yöneticileri– yayılıyor, hiç kimse güvencede değil. Orta sınıfın birikimleri, sahip oldukları evlerin değeri de aynı şekilde denetimsiz para piyasaları ve borsa hareketlerinin tehdidi altında. Milyarlarca insanın yaşamı, geçmişin tanrılarına neredeyse akılcı dedirtecek kadar büyük bir kaprisle işleyen bu kör güçlerin insafına kalmıştır.

On yıllar önce, bilim ve teknolojinin ilerleyişinin insanlığın tüm sorunlarını çözeceği büyük bir güvenle öngörülmüştü. Gelecekte insanlar artık sınıf mücadelesiyle değil boş zaman sorunuyla ilgileneceklerdi. Bu öngörüler hiç de temelsiz değildi. tam anlamıyla bilimsel açıdan bakıldığında, bir taraftan yeni teknolojinin uygulanmasıyla sağlanan verimlilik artışı temelinde ürün miktarı ve yaşam standartları yükselirken diğer taraftan da eşzamanlı olarak çalışma sürelerinde genel bir indirime gidecek durumda olmamamız için hiçbir neden yoktur. Ama gerçek durum çok farklıdır.

Marx uzun zaman önce, kapitalizmde makineleşmenin ortaya çıkışının işgününü kısaltmaktan çok uzatma eğiliminde olduğunu açıklamıştı. Tüm büyük kapitalist ülkelerde, işçiler üzerinde daha az ücretle daha uzun çalışmaya dönük acımasız bir baskı görüyoruz. 24 Ekim 1994 sayısında Time Amerikan ekonomisinde kâr patlamasıyla gelen keskin bir yükselişi haber verdi:

Fakat işçiler kendileri açısından bu genişlemenin bitkinlik anlamına gelmesinden yakınıyorlar. Amerikan sanayisinin her tarafında tüm şirketler ABD işgücünün suyunu azami ölçüde sıkmak için fazla mesaileri kullanıyorlar: fabrikalardaki iş haftası 4,6 saatlik fazla mesai de dahil ortalama 42 saate yakın. Bir çalışma ekonomisti ve Time yazı kurulu üyesi olan Audrey Freedman “Amerikalılar dünyada en fazla çalışan insanlar” gözleminde bulunuyor. Üç büyük otomobil üreticisi bu eğilimi en uç noktaya götürüyor. Buradaki işçiler ortalama olarak haftada 10 saat fazla mesai yapıyorlar ve yılda ortalama 6 kez cumartesileri sekiz saat çalışıyorlar.

Aynı makale birçok farklı sanayi kolunda çalışan ve kronik fazla mesailerden yakınan hem beyaz hem de mavi yakalı sayısız işçi örneği aktarmaktadır:

New York City’deki Nynex telefon şirketinde çalışan 44 yaşındaki Joseph Kelterborn, «üç kişinin işini yapıyorum» diyor. Fiber-optik ağların kurulduğu ve bakımının yapıldığı bölümde çalışıyor ve bu bölümde çalışanların sayısı geçtiğimiz yıllarda 27 kişiden 20 kişiye indirilmiş, bu da kısmen, bir zamanlar üç farklı kişi –anahtarcı, güççü ve testçi– tarafından yapılan işin, şimdi onun yaptığı taşıyıcı anahtarcılık işinde birleştirilmesiyle sağlanmış. Sonuç olarak, diyor Kelterborn, genellikle günde fazladan bir dört saat ve üç haftada bir de hafta sonları çalışıyorum. «Eve gittiğimde» diye yakınıyor, «tüm zamanım bir duş almakla, akşam yemeğiyle ve biraz uykuyla geçiyor; sonra herşey yeniden başlıyor ve baştan sona aynen tekrarlanıyor.»

Marx’ın işaret ettiği gibi, kapitalizmde makinelerin artan kullanımı bir işe sahip olanlar açısından daha uzun çalışma saatleri anlamına gelir. Bir önceki resesyon döneminden 1991 Martından itibaren çıkılmasıyla birlikte, ABD ekonomisi neredeyse altı milyon yeni iş yaratmıştır ama iki milyon işi bir kenara terk ederek. Eğer ABD şirketleri geçmiş genişleme dönemlerindeki kadar işçi istihdam etmiş olsaydı, iş sayısındaki artış sekiz milyon ya da daha fazlası olacaktı.

Time’daki makale şöyle devam ediyor:

Aslında ABD’de bir tür iki katmanlı toplum geliştiğine dair birçok kanıt mevcut. Şirket kârları ve yönetici maaşları hızla yükselirken, gerçek ücretler (yani enflasyondan arındırılmış ücret) hiç artmıyor. Nitekim hükümet, geçen yıl ABD’deki gerçek orta sınıf ev halkı gelirinin 312$ düştüğünü ve bir milyon insanın daha yoksulluğa sürüklendiğini rapor etmiştir; resmen yoksul olarak tanımlanan insanların tüm ABD nüfusuna oranı, 1992’de %14,8 iken %15,1’e çıkmıştır. Sürekli olarak güç kazanan kırk yıllık ticari toparlanma düşünüldüğünde bu gelişmeler şaşırtıcıdır.

Komünist Manifesto’da Marx ve Engels şuna işaret ediyorlardı:

Yaygın makine kullanımı ve işbölümü yüzünden, proleterin işi tüm bireysel karakterini ve dolayısıyla işçi açısından tüm cazibesini yitirir. İşçi makinenin bir eklentisi haline gelir ve ondan istenen tek şey, yalnızca en basit, en monoton ve en kolay edinilen hüner olur. Bu nedenle işçinin üretim maliyeti neredeyse tümüyle, hayatta kalması ve soyunun çoğalması için ona gereken geçim araçlarıyla sınırlanır. Ama bir metaın ve dolayısıyla emeğin fiyatı onun üretim maliyetine eşittir. Bu nedenle işin iğrençliği arttığı oranda ücret düşer. Daha da kötüsü, makinelerin kullanımı ve işbölümü arttığı ölçüde, ister çalışma saatlerinin uzatılmasıyla, ister belli bir zaman süresinde çekilip alınan iş miktarının artışıyla, isterse de makinelerin artan hızıyla vb. olsun, işin ağırlığı da artar.[3]

Charles Chaplin’in en ünlü filmlerinden biri olan Modern Zamanlarda, 1930’lu yıllara ait büyük bir işletmede montaj hattındaki yaşantının canlı bir tasvirini görürüz. Aynı monoton işlerin sonu gelmez tekrarının zihni devreden çıkaran bıktırıcı külfeti gerçekten de insanı makinenin bir eklentisi, “sesli bir alet” durumuna getirir. “Katılım” hakkındaki tüm hayali sözlere rağmen fabrikaların büyük bölümünde şartlar aynı kalmaya devam eder. Gerçekten de son yıllarda işçiler üzerindeki baskılar sürekli artmaktadır. Hayatı bir parça daha katlanılabilir kılan küçük şeyler bile insafsızca yok edilmektedir. Sendikaların gücünün geçmişte kayda değer ilerlemeler sağladığı Britanya’da öğle yemeği saati büyük ölçüde tarih olmuştur. Şansölye Kohl Alman işçilerine hafta sonları da çalışmaya başlamaları gerektiğini bildiriyor. Tablo her yerde aynı.

Yeni teknoloji, sanayideki işçilerin durumunu geliştirmekten ziyade, beyaz yakalı işçilerin yaşam koşullarını kötüleştirmekte kullanılmaktadır. Bankaların, hastanelerin, büyük büroların çoğunda işçilerin konumu, büyük fabrikalardakine gittikçe daha çok benziyor. Aynı güvensizlik, sinir sistemi üzerinde aynı aralıksız baskılar, tıbbi sorunlara, depresyona, evliliklerin parçalanmasına yol açan aynı stres...

Son yıllarda bilimciler, robotlarla ve yapay zekâ sorunuyla ilişkili olarak “insan-makine” fikrine geri dönmüşlerdir. İnsanların ustaca inşa edilmiş otomatların karşısına dikildiği Terminatör tipi birçok filmin de tanıklık ettiği gibi, bu fikir popüler hayallere bile nüfuz etmiştir. Bu olgu bize, insanoğlunun kendi kaderinden sorumlu olmadığı hissinin ve insanların yaşamına hükmeden denetimsiz güçlerden duyulan korkunun da işin içine dahil olmasıyla toplumun genelleşen biçimde insanlık dışına çıkışında karakterize olan bugünkü dönemin psikolojisi hakkında çok şey anlatıyor. Oysa tersine, yapay zekâ oluşturma çabası, gerçek anlamda akılcı bir toplumda insan gelişiminin hakikaten olağanüstü görünümlerinin önünü açabilecek olan robot biliminin daha da ilerlediğini gösterir.

İnsan emeğinin yerine gelişmiş makinelerin konuluşu, çalışma saatlerinde gerçekleştirilecek genel bir indirim temelinde tarihteki en büyük kültürel devrimin anahtarı olacaktır. Bununla birlikte birtakım özel işlemler makinelerle daha verimli bir şekilde yapılabilir olsa da, insan düşüncesinin bir makinede tam olarak üretilemeyeceğinden şüphe edilemez. Bu, herhangi bir mistik nedenden ya da bizi Yaratıcı’nın sözümona benzersiz bir ürünü kılan “ölümsüz bir ruh”tan değil, en başta emek olmak üzere insanoğlunun diğer tüm bedensel faaliyetlerinden ayırt edilemez olan düşüncenin kendi tabiatından ötürüdür.

Marx ve Yabancılaşma

Bir iş sahibi olan talihlilerin onda dokuzu için bile iş, anlamsız, ağır ve sıkıcı bir angaryadır. Çalışma saatleri kişinin yaşamının bir parçası olarak düşünülmez. Bir insan olarak sizinle hiçbir ilişkileri yoktur. Emeğinizin ürünü bir başkasına aittir, onun açısından yalnızca bir “üretim faktörü”sünüzdür. Hayat işyerinden dışarıya adım attığınızda başlar ve tekrar içeri girdiğinizde sona erer. Bu olgu Marx tarafından 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları’nda açıklan*mıştı:

O takdirde emeğin yabancılaşmasını oluşturan şey nedir?

İlkin, emeğin işçiye dışsal olması olgusu, yani emeğin onun özsel doğasına ait olmaması; bu nedenle çalışmasında kendisini doğrulamaz tersine yadsır, hoşnutluk değil mutsuzluk hisseder, fiziksel ve zihinsel enerjisini özgürce geliştirmez, tersine vücudunu küçük düşürür ve aklını mahveder. İşçi bu nedenle kendisini yalnızca işinin dışındayken hisseder ve işinin başındayken kendisini kendi dışında hisseder. Çalışmadığında evdeymiş gibi hisseder ve çalıştığında evde değilmiş gibi. Emeği bu nedenle istemli değildir, mecburidir; zorunlu emektir. Sırf kendine dışsal ihtiyaçları tatmin etme aracıdır. Emeğin yabancı karakteri, hiçbir fiziksel ya da diğer türden zorlama olmadığında çalışmaktan vebadan kaçılır gibi kaçılması olgusuyla açıkça ortaya çıkar.

Dışsal emek, insanın kendisine yabancılaştığı emek, bir özveri, bir küçük düşme emeğidir. Son olarak emeğin işçiler açısından dışsal karakteri, bu emeğin onun kendisinin değil bir başkasının olması olgusunda, emeğin ona ait olmamasında, çalışırken onun kendisine değil bir başkasına ait olmasında ortaya çıkar. Dinde insan imgeleminin, insan beyninin ve insan yüreğinin öz etkinliği, nasıl birey üzerinde ondan bağımsız olarak, yani tanrısal ya da şeytani yabancı bir faaliyet olarak etkili olursa, işçinin faaliyeti de tıpkı öyle, kendi öz etkinliği değildir. Bir başkasına aittir; kendi kişiliğinin kaybolmasıdır.[4]

Böylelikle, büyük çoğunluk için yaşam esasen, birey açısından fazla anlamı olmayan bir faaliyet içinde geçer; en iyi durumda katlanılabilir bir şey; en kötü durumdaysa canlı bir işkencedir. Bir çocuğu eğitmek ya da hasta bir insanı tedavi etmek gibi bir işi olanlar bile, pazar yasaları onları okul sınıflarına ve hastane koğuşuna doğru sürükledikçe, duydukları tatminin uçup gittiğini görürler.

Toplumun bir kördüğüme saplandığı duygusu “alt sınıflar”la sınırlı değil. Egemen sınıfta da geleceğe ilişkin artan bir kötümserlik ve keyifsizlik duygusu mevcut. Geçmişin büyük fikirlerini, özgüveni ve iyimserliği aramak boşuna. “Serbest piyasa ekonomisi”nin farazi harikaları hakkındaki arkası kesilmeyen laflar, insanlar gerçek durumu –milyonlarca işsiz, yaşam standartlarına yönelik saldırılar, spekülasyonla elde edilen olağanüstü servetler, açgözlülük ve yozlaşma– değerlendirmeye başladıkça gittikçe boş bir lafa dönüşüyor.

Burjuvazinin bizzat kendisi sözcüğün felsefi değil de sözlük anlamında en kaba ve en bayağı materyalizm türünü uygularken, mevcut düzen savunucularının, Marksizmi “materyalizminden” dolayı suçlamaları ironiktir. Çılgınca servet peşinde koşma, her şeyin başat ilkesi olarak açgözlülüğün yükselmesi, tüm kültürlerinin merkezindedir. Onların gerçek dini budur. Geçmişte, görev, yurtseverlik, dürüst çalışma vb. hakkında ikiyüzlü ahlâki vaazların ardında saklayarak bu gerçeği mümkün olduğunca gözlerden uzak tutmaya çaba gösterilirdi. Bugün her şey açıkta cereyan ediyor. Her ülkede eşi benzeri görülmemiş bir yozlaşma, dolandırıcılık, yalancılık, üçkâğıtçılık, hırsızlık –sıradan suçluların küçük hırsızlıkları değil, işadamlarının, politikacıların, polis şeflerinin ve yargıçların yürüttüğü büyük çapta yağmalar– salgını görüyoruz. Neden olmasın ki? Zenginleşmek görevimiz değil miydi?

Monetarizmin amentüsü, egoizm ve açgözlülüğü bir ilke düzeyine yükseltiyor. Nasıl yaparsanız yapın, kapabildiğiniz kadar kapın, şeytan geride kalanı yakalayabilir! Kapitalizmin damıtılmış özü budur. Voodoo ekonomisinin diline tercüme edilmiş orman yasası. En azından basitlik gibi bir erdemi var. Kapitalist sistemin ne olduğu konusunda her şeyi sakınmaksızın ve açıkça dile getiriyor.

Yine de ne boş bir felsefe! İnsan hayatının ne sefil bir kavranışı! Farkında olmasalar da gezegenin efendileri yalnızca birer köledirler, denetlemedikleri güçlerin kör hizmetçileri. Onların sistem üzerindeki gerçek hakimiyetleri, bir karınca yuvasındaki karıncalardan daha fazla değil. Mesele şu ki, kendilerine mevki, güç ve servet sağlayan bu durumdan tümüyle hoşnutlar. Ve toplumda radikal bir değişim gerçekleştirmeye dönük tüm çabalara amansızca direniyorlar.

Eğer insanlık tarihini kesen tek bir çizgi varsa, o da, insanların kendi yaşamları üzerinde denetim sağlama, sözcüğün gerçek anlamında özgür olma mücadelesidir. Bilim ve teknolojinin tüm ilerlemeleri, insanların doğa ve kendileri hakkında öğrendikleri her şey, içinde yaşadığımız koşullar üzerinde egemenlik kurma potansiyelinin bugün mevcut olduğu anlamına gelir. Yine de 20. yüzyılın son on yılında dünya tuhaf bir çılgınlığın pençesinde gibi görünüyor. İnsanlar kendi kaderleri üzerinde eskiye nazaran daha az denetime sahip olduklarını hissediyorlar. Ekonomi, çevre, soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yediğimiz yemek, hepsi tehdit altında gözüküyor. Yitip giden eski güven duygusudur. Yitip giden, tarihin bugünkünden daha iyi bir yere doğru kesintisiz bir ilerleyiş arz ettiği hissidir.

Bu koşullar altında, toplumun çeşitli kesimleri uyuşturucu ve alkol gibi maddelerde bir çıkış yolu arıyorlar. Toplum akıldışına çıkmışsa insanlar teselli için yüzlerini akıldışı yollara çevirirler. Marx’ın dediği gibi din bir afyondur ve zararlı etkileri hiç de diğer uyuşturuculardan daha az değildir. Dinî ve mistik fikirlerin bilim dünyasına bile nasıl nüfuz ettiğini gördük. Bu durum içinden geçtiğimiz dönemin karakterini yansıtmaktadır.

Ahlâk

“Ahlâki taahhütlerinizi ve dini inancınızı güçlendirmeye bakın. On Emri ve Kitab-ı Mukaddesi tekrar okuyun. İncil kötü bir tarih öğretmeni değil, zor zamanlarda ayakta kalma rehberidir.” (Rees-Mogg)

“Kim Musa, İsa ya da Muhammed’e geri dönme derdinde değilse, kim eklektik salatalarla tatmin olmuyorsa, ahlâkın toplumsal gelişmenin bir ürünü olduğunu; bu konuda değişmez bir şey olmadığını; toplumsal çıkarlara hizmet ettiğini; bu çıkarların çelişkili olduğunu; ahlâkın diğer tüm ideoloji biçimlerinden daha fazla bir sınıf karakterine sahip olduğunu kabul etmek zorundadır.” (Troçki)

“Marksizm ahlâkı reddeder!” Aslında salt Marksizmin ABC’sinden bihaber oluşu açığa vuran bu tür ifadeleri ne kadar da çok duyduk. Doğru, Marksizm tarih üstü bir ahlâkın varlığını reddeder. Ama insan davranışlarını düzenleyen ahlâki kanunların bir tarihsel dönemden diğerine esaslı bir şekilde değiştiğini göstermek fazla çaba gerektirmez. Bir zamanlar savaş esirlerini yemek ahlâka aykırı sayılmazdı. Daha sonraları yamyamlık tiksintiyle değerlendirildi, ama savaş esirleri kölelere dönüştürülebilirdi. Büyük Aristoteles bile kölelerin bir ruha sahip olmadığı ve bu nedenle de tam olarak insan olmadıkları düşüncesi temelinde (aynı argüman kadınlar için de kullanılmıştı) köleliği haklı çıkarmaya hazırdı. Daha da sonraları, bir insanın bir başkasına bir mülk parçası olarak sahip olması ahlâken yanlış olarak değerlendirildi, fakat feodal lordlar için, toprağa zincirlenmiş ve gerdek gecesinde gelini lorda sunmaya varıncaya dek tamamen efendilerine tâbi kılınmış serflere sahip olmak tümüyle kabul edilebilir bir şeydi.

Günümüzde tüm bunlar barbarca ve ahlâk dışı olarak görülüyor, ama bir insanın kendisini, kendi emek-gücünü canının istediği gibi kullanacak bir patrona parça parça sattığı ücretli emeğin kurumsallaşması asla sorgulanmıyor. Bu her şeyden önce özgür emektir. Serf ve köleden farklı olarak işçi ve patron kendi özgür iradeleriyle bir uzlaşmaya varırlar. Hiç kimse işçiyi belli bir patron için çalışmaya zorlamaz. Eğer bundan hoşlanmıyorsa ayrılabilir ve herhangi bir başka yerde iş arayabilir. Dahası serbest piyasa ekonomisinde yasa herkes için aynıdır. Fransız yazar Anatole France “hem zenginleri hem de yoksulları köprü altlarında uyumaktan, sokaklarda dilenmekten ve ekmek çalmaktan men eden muhteşem yasa eşitlikçiliği”nden bahseder.

Modern toplumda, sömürünün eski açık biçimleri yerine, insanlar arasındaki gerçek ilişkinin şeyler arasındaki bir ilişkiye dönüştürüldüğü –küçük kâğıt parçalarının kendilerine sahip olanlara yaşam ve ölüm gücü verdiği, çirkin olanı güzel, zayıf olanı güçlü, aptal olanı zeki, ihtiyarı genç kıldığı– üstü örtük, ikiyüzlü bir sömürüyle karşı karşıyayız.

Troçki, para ilişkileri insanların zihnine o denli derinden işlemiştir ki der, bir insanın bilmem kaç milyon dolar “değerinde” olduğundan bahsederiz. Böylesi ifadelerin doğru olarak kabul edilmesi günümüz toplumunda mevcut yabancılaşma derecesinin bir ölçüsüdür. Parasal bir kriz sırasında televizyonda birilerinin paradan sanki hastalıktan kurtulan bir insanmış gibi bahsetmesi (“pound/dolar/mark bugün biraz daha güçlüydü...”) kimseye şaşırtıcı gelmiyor. Nesneler ve özellikle de para, vahşilerin kendi totem ve fetişlerine ilişkin dini tavırlarını hatırlatan batıl bir korkuyla karışık bir saygıyla ele alınırken, insanlar şeyler olarak görülüyor. Bu meta fetişizminin nedeni Kapital’in birinci cildinde Marx tarafından açıklanmıştı.

Mutlak bir ahlâk arayışı tümüyle beyhudedir. Burada değişmez mantık yasaları da bize yine yardımcı olamaz. Biçimsel mantık kendini doğru ve yanlış arasındaki değişmez antiteze dayandırır. Bir fikir ya doğrudur ya yanlış. Yine de doğruluk, Alman şairi Lessing’in işaret ettiği gibi, darphanede hazır basılan ve her koşulda kullanılabilen damgalı madeni paraya benzemez. Belli bir an ve koşullar altında doğru olan, bir başka an ve farklı koşullarda yanlış haline gelir. Aynı şey “iyi” ve “kötü” gibi kavramlar için de geçerlidir. Bir toplumda “iyi” ve övülmeye değer olan şey bir başka toplumda tiksindiricidir. Üstelik belli bir toplumda bile iyi ve kötü kavramları koşullara ve belli bir sınıfın çıkarlarına göre sık sık değişir.

Eğer neredeyse tüm toplumlarda tabu olarak görülen ensest ilişkiyi bir tarafa bırakırsak, ebedi ve ezeli ve mutlak görülebilecek çok az ahlâki yasak vardır. “Çalmamalısın” emri özel mülkiyete dayanmayan bir toplumda pek bir anlam taşımaz. “Zina yapmamalısın” emri yalnızca erkeklerin özel mülkiyetin bizzat kendi oğullarına miras kalacağından emin olmak istedikleri erkek egemen bir toplumda anlamlıdır. “Öldürmemelisin” emri her zaman o kadar çok şerhle çevrelenmiştir ki, doğrudan doğruya tümüyle farklı bir şeye hatta tam tersine dönüşür; örneğin meşru müdafaa olmadığı sürece öldürmemelisin, ya da başka bir kabile/ulus/din vs.den olmadıkça öldürmemelisin gibi.

Her savaşta bir ulusun orduları diğer ulusların ordularını katletmeye giderlerken papazlar tarafından kutsanırlar. Öldürmemelisin şeklindeki mutlak ahlâki yasağın, daha yakından bakıldığında, savaşan devletlerin ekonomik, bölgesel, politik ya da stratejik çıkarlarıyla ilişkili olduğu ortaya çıkan kimi farklı mülahazalara bağlı olduğu birden bire anlaşılır. Tüm bu ikiyüzlülük, büyük İskoç şair Robert Burns’ün Ulusal Zafere Şükretme Üzerine adlı şiirindeki birkaç dizede gayet güzel ifade edilmiştir:

Siz ikiyüzlüler! Sizin oyununuz bu mu?

İnsanları öldürmek ve Tanrıya şükretmek?

Ayıptan vazgeç! Gitme daha ileri:

Tanrı kabul etmez senin cani teşekkürlerini.

Savaş yaşamın (ve ölümün) bir gerçeğidir. İnsanlık tarihi boyunca birçok savaş olmuştur. Gerçekler acı verebilir ama yadsınamazlar. Dahası, uluslar arasındaki en önemli meselelerin tümü eninde sonunda savaşla bir çözüme bağlanmıştır. Pasifizm hiçbir zaman hükümetlerin rağbet ettikleri bir doktrin olmamıştır, hükümetin gerçek niyetleri konusunda herkesi kandırmak gibi özel bir amaca sahip küçük diplomasi değişiklikleri hariç. Yalan söylemek diplomatlar için her an kullanılmaya hazır bir stoktur. Onlara bu yüzden para verilir. “Yalancı şahitlik yapmamalısın” emri onların defterinde yoktur. Kendi niyetleri hakkında düşmanı aldatmak için elinden gelen her şeyi yapmayan bir ordu komutanı kötü ya da aptal bir komutan olarak değerlendirilir. Ama bu alanda yalan söylemek, övgüyü hak eden bir şey –bir askeri hile– haline gelir. Düşmana kendi planları hakkında gerçeği anlatan bir general hain diye kurşuna dizilir. Grevin ayrıntılarını patrona açık eden bir işçi de kendi iş arkadaşlarından aynı muameleyi görür.

Bu birkaç örnekte bile gayet açıktır ki, ahlâk tarih üstü bir soyutlama değil, tarihsel olarak evrimleşen ve hatırı sayılır değişimlerden geçen bir şeydir. Ortaçağda Roma Katolik Kilisesi tefeciliği ölümcül bir günah olarak mahkûm etti. Bugünlerde Vatikan’ın kendi bankası var ve faiz karşılığı borç para vererek hayli yüklü miktarda para kaldırıyor. Diğer bir deyişle ahlâk sınıfsal bir temele sahiptir. Egemen toplumsal sınıfın değerlerini, çıkarlarını ve bakış açısını yansıtır. Şüphesiz, ahlâk eğer yurttaşların büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmezse zorunlu bir toplumsal kaynaşma düzeyini korumayı beceremez. Bu nedenle de ihlal edilmeleri durumunda tüm toplumsal yapıyı çökertecek mutlak ve sorgulanmaz doğrulardan oluşuyor görünmek zorundadır.

Hali vakti yerinde beyefendi ve hanımefendilerin, halkı ahlâk, din, aile planlaması ve tutumluluk konusunda eğitmelerinden daha tiksindirici çok az şey vardır. Bencil açgözlülükleri yöneticiler için yapılan muazzam ücret artışlarında açığa çıkan bu insanlar, işçilere fedakârlık yapma gereği üzerine ders verirler. Zaten şişkin olan banka hesaplarını daha da arttırmak için kendi ülkelerinin para piyasalarını kaosa sürüklemekte tereddüt etmeyen bu aynı spekülatörler bizlere vatanseverlik dersleri verirler. Afrika’da, Asya’da ve Latin Amerika’da milyonlarca insanın acımasızca suyunu sıkmaktan sorumlu olan bu aynı bankalar, çokuluslu şirketler ve hükümetler, işçi ve köylüler ne zaman kendi hakları için savaşmak üzere silaha sarılsalar dehşete kapılarak ellerini kaldırırlar. Dünyaya barışın gerekliliği konusunda dersler verirler. Ama öldürücü silah stokları için muazzam meblağları savurganca harcamaya devam etmeleri onların pasifizminin de tamamıyla izafi olduğunu gözler önüne serer. Şiddet, ancak yoksul ve ezilen insanlar ona başvurduğunda bir suçtur. Tüm tarih, egemen sınıfın kendi iktidar ve ayrıcalıklarını gerekirse her zaman en vahşi araçlarla savunacağını göstermektedir.

Aile, Düzen, Özel Mülkiyet ve Din her zaman statükonun muhafazakâr savunucularının bayraklarında yazan sloganlar olmuştur. Yine de bu sözümona çiğnenmez kurumlardan yalnızca biri, özel mülkiyet, egemen sınıfın gerçek çıkarını ifade eder. Din, Rees-Mogg’un sözünü sakınmaksızın işaret ettiği gibi, yoksulları düzen içinde tutmanın zorunlu bir silahıdır. Üst sınıfların çoğu onun tek bir kelimesine bile inanmaz, ama Kiliseye giderler, tıpkı son moda giysileriyle caka satmak için operaya gittikleri gibi. Teolojiden anladıkları, Wagner’in Nibelungların Yüzüğü çevriminden anladıkları şey kadar kıttır. Burjuvalar özel yaşamlarında “ölümsüz ahlâk yasaları”na pek az itibar ederler. İtalya, Fransa, İspanya, Britanya, Belçika, Japonya ve Birleşik Devletler’de politik kurumları sarsan skandal salgını aslında buzdağının yalnızca su üstündeki kısmıdır. Ama yine de “ebedi ahlâki doğrular” hakkında biteviye gevezelik etmeye devam ediyorlar ve nahoş bir kahkahayla karşı karşıya kaldıklarında şaşırıyorlar.

Tüm bunlar ahlâkın var olmadığı anlamına mı geliyor? Ya da Marksistlerin bir ahlâkı olmadığı anlamına mı? Hiç ilgisi yok. Ahlâk vardır ve toplumda gerekli bir rol oynar. Her toplumun, güçlü bir bağ hizmeti gören ve büyük çoğunluk tarafından kabul edilip saygı duyulan etik bir kanunu vardır. Eninde sonunda mevcut ahlâk ve onu pratiğe geçirmeye çalışan yasalara, alabildiğine üstü kapalı olarak da olsa egemen sınıf ya da tabakanın çıkarlarını yansıtan devletin tüm gücüyle arka çıkılır. Mevcut sosyoekonomik düzen toplumu ileri taşırken, egemen katmanın değerleri, fikirleri ve bakış açısı büyük çoğunluk tarafından sorgusuz kabul edilir. Ahlâkın sınıfsal temeli Troçki tarafından şöyle açıklanıyordu:

Egemen sınıf kendi amaçlarını topluma dayatır ve toplumu kendi amaçlarıyla çelişen tüm araçları ahlâkdışı olarak değerlendirmeye alıştırır. Resmi ahlâkın baş işlevi budur. “Mümkün olan en yüksek mutluluk” düşüncesini çoğunluk için değil, küçük ve gittikçe küçülen bir azınlık için hayata geçirmeye çalışır. Böylesi bir rejim sadece güç kullanarak bir hafta bile ayakta kalamazdı. Onun ahlâk çimentosuna ihtiyacı vardır.[5]

Onu sorgulama cüreti gösteren birkaç kişi münafık olarak damgalanır ve zulme uğrar. “Ahlâksız” insanlar olarak görülürler; ahlâki bir bakışa sahip olmadıklarından değil, mevcut ahlâka denk düşmediklerinden. Sokrates, baldıran içmeye zorlanmasından önce Atina gençliği üzerinde zararlı etkide bulunmakla suçlanmıştı. İlk Hıristiyanlar her türlü ahlâksız eylemle itham edilmişlerdi, bunu yapan da, Kilisenin liderlerini soysuzlaştırmak için bu yeni dini kabul etmenin daha iyi olacağına karar vermeden önce onlara acımasızca zulmeden köleci devlet idi. Luther, Ortaçağ Kilisesinin yozlaşmasına saldırmaya başladığında şeytan olarak damgalanmıştı.

Marksistlerin suçu, kapitalist toplumun toplumsal gelişmenin gerekleriyle çatışma içine girmiş olduğuna; insan ilerlemesinin önünde katlanılmaz bir engel haline geldiğine; çelişkiler içinde bulunduğuna; ekonomik, politik, kültürel ve ahlâki olarak iflâs ettiğine; bu hasta sistemin sürmesinin gezegenin geleceğini ciddi tehlikelere attığına işaret etmeleridir. Toplumsal servete sahip olanlar ve hükmedenler açısından bu fikirler “kötü”dür. Bu çıkmazdan bir çıkış yolu bulmak için gerekli olan şey açısındansa bunlar doğru, zorunlu ve iyidirler.

Kapitalizmin uzun süreli bunalımının ahlâk ve kültür üzerinde çok olumsuz etkileri vardır. Toplumsal parçalanmanın belirtileri her alanda açıkça görülüyor. Burjuva aile parçalanıyor, ama onun yerine konacak herhangi bir şey olmadığında bu durum milyonlarca yoksul aile açısından yoksulluk ve aşağılanma kâbusuna yol açıyor. Birleşik Devletler’in ve Avrupa’nın çürümüş kentleri, işsizlik ve mahrumiyet bataklarıyla, uyuşturucu, suç ve her çeşit karabasanın üreme zeminidir.

Kapitalist toplumda insanlar vazgeçilebilir metalar olarak ele alınır. Satılamayan mallar çürüyünceye kadar atıl kalır. Neden insanların bir farkı olsun ki? Tek şey insan söz konusu olduğunda durumun o kadar basit olmamasıdır. Toplumsal sonuçlarından duydukları korku nedeniyle, çok sayıda insanı açlıktan ölmeye terk edemezler. Böylece, kapitalizmin temel çelişkisi gereği, burjuvazi işsizlerden beslenmek yerine onları beslemek zorunda kalır. Gerçekten de anlamsız bir durum: insanlar çalışmak, toplumsal zenginliğe katkıda bulunmak istiyorlar, ama “piyasa kanunları” tarafından bunu yapmaktan alıkonuluyorlar.

Bu, insanların nesnelere tâbi kılındığı insanlık dışı bir toplumdur. Bu insanların bir kısmının insanlık dışı bir tarzda davranmasında şaşılacak bir şey var mı? Boyalı basın her gün toplumun en zayıf, en savunmasız kesimlerine –kadınlar, çocuklar, yaşlı insanlar– yönelik korkunç suiistimallerden oluşan şiddet hikâyeleriyle doludur. Toplumun ahlâki durumunun tam bir barometresidir bu. Büyük mülkiyete karşı işlenen suçlar genellikle insanlara karşı işlenen suçlardan çok daha enerjik bir biçimde polis takibine uğrasa da, kanunlar bazen bu suçları da cezalandırır. Ama her halükârda suçun derin toplumsal kökleri mahkemelerin ve polisin gücünün ötesindedir. İşsizlik her türden suçu beslemektedir. Ancak farklı ve çok daha derinden işleyen başka etkenler de vardır.

Bencillik kültürü, açgözlülük ve başkalarının acılarına karşı vurdumduymazlık, özellikle Reagan ve Thatcher tarafından onay gördükleri –her ne kadar ne ölçüde etkili olduklarını ölçmek çok kolay olmasa da– son yirmi yılda şüphesiz bir rol oynadılar. Bu, kapitalizmin, daha doğrusu tekellerin ve finans kapitalin gerçek yüzüdür: acımasız, kaba, açgözlü ve zalim. Bu, gençlik gücünü yeniden edinmeye çabalayan, bunama dönemindeki kapitalizmdir. Reel zenginlik üretimi yerine, finansal ve parasal spekülasyona öncelik tanıyan asalak kapitalizmdir. “Hizmeti” sanayiye tercih etmektedir. Tüm toplumları ve sanayileri acımasızca yıkarak fabrikaları kapatmakta, madencilere ve metal işçilerine hamburger dükkanlarında iş bulmalarını öğütlemektedir. “Ekmek yoksa pasta yesinler” yaklaşımının 20. yüzyıldaki karşılığıdır bu.

Bu doktrin, canavarca toplumsal ve ekonomik sonuçları tümüyle bir yana bırakılsa bile, toplum dokusuna ölümcül bir ahlâki zehir yayıyor. Bir iş bulma ihtimali bile olmayan insanlar, para kazanma ve para harcama eyleminin hayatta sıkıntıya girmeye değer yegâne faaliyet olarak sunulduğu “tüketim toplumunun” gülünç manzarasıyla karşı karşıya kalmaktalar. Bu toplumun örnek modelleri, “muvaffak olmak” için her şeyi yapmaya hazır olan türedi takımı, çabuk zenginleşen ayaktakımıdır. Bu, “hür teşebbüs”ün, monetarist gericiliğin gerçek yüzüdür; bu, ilkesiz bir maceracının, bir dalaverecinin ve bir dolandırıcının, bir kara cahilin, pahalı elbiseler içindeki bir zorbanın, açgözlülük ve bencilliğin canlı örneğinin yüzüdür. Bir yandan okulların ve hastanelerin kapatılmasını, emekli aylıklarının ve diğer “kâr getirmeyen” harcama kalemlerinin kısıtlanmasını alkışlayan bu insanlar, öte yandan toplumun yararına kullanılacak hiçbir şey üretmeksizin bir telefonla servet ediniyorlar.

İnsanların “doğal olarak” kendi çıkarlarına göre hareket ettiği sık sık öne sürülür. Hemen ardından dar görüşlü bir biçimde kişisel bencillik olarak yorumlanır bu. Bu tür bir yorum, açgözlülük ve kişisel çıkar peşinde koşmanın “bireysel özgürlük” uygulamasına denk düşen büyük bir ahlâki ilke olarak savunulduğu bugünkü sosyoekonomik sistemin savunucularına yakışır. Eğer durum bu olsaydı, insan toplumu asla gelişemezdi. “Çıkar” (interest) sözcüğünün kendisi, “iştirak etmek” anlamına gelen Latince “inter-esse” kelimesinden türer. Bir çocuğun entelektüel ve ahlâki evriminin tüm temeli “bencillikten” uzaklaşmaya ve başkalarının ihtiyaçlarının ve taleplerinin artan bir duyumsanışına dönük bir harekettir. İnsan toplumu, toplumsal üretim, işbirliği ve iletişim gereğine dayanır.

Kapitalizmin çıkmazı, insan kültürünü sözcüğün en kötü anlamında çocukvari –bunakça çürümüşlüğün çocukluğu– bir düzeye geriletmekle tehdit etmektedir. Uzak görüşten, ahlâktan, felsefeden, ruhtan yoksun atomize olmuş ben merkezci bir toplum, “dişten yoksun, gözden yoksun, tattan yoksun, her şeyden yoksun” bir toplum.

Sınırsız Olanaklar

Her toplumsal sistem kendisinin tarihsel gelişmenin son durağı olduğunu hayal eder. Tüm önceki tarihin, bu özel üretim tarzına ve onu tamamlayan tüm yasal mülkiyet biçimlerine, ahlâki yasalara, din ve felsefeye yalnızca bir hazırlık olduğu varsayılır. Yine de her toplumsal sistem yalnızca, insanların ihtiyaçlarını karşılama ve onlara gelecek için umut verme yeteneğinde olduğunu gösterdiği sürece varolur. Bunu başaramadığı an, yalnızca ekonomik değil, ahlâki, kültürel ve diğer tüm açılardan geri dönüşsüz bir çöküş sürecine girer. Böyle bir toplum, savunucuları asla kabul etmese bile artık ölüdür.

20. yüzyıl kapanmaya yüz tutarken, kapitalist toplumda elle tutulur ve her yanı saran bir bıkkınlık ve tükenmişlik duygusu hakim. Sanki bütün bir yaşam tarzı eski ve yıpranmış hale gelmiştir. Bu durum çeşitli yazarların atıfta bulunduğu mal du siecle’den* ibaret değildir. Bu, “piyasa ekonomisinin” kendi sınırlarına gelip dayandığının belirsiz bir farkına varışıdır. Yine de, verili bir toplum biçimi tahmin edilenden daha uzun süre ayakta kalsa da, bu, insanlığın gelişiminin de benzer şekilde sınırlandığı anlamına gelmez. Tarih, bir sona ulaşmış olmak ne kelime daha başlamamıştır bile. Dünyanın yaşını 5 milyar yıl alarak, tarihi, 1 Ocağı dünyanın başlangıcı ve 31 Aralığı da bugün olarak gösteren bir takvim olarak hayal edersek, her saniye 167 yılı, her dakika da 10.000 yılı temsil eder. Erken Kambriyen dönem bu durumda 18 Kasımda başlar. İnsan 31 Aralıkta akşam 11:50’de sahneye çıkar. Tüm yazılı insanlık tarihi, gece yarısından önceki son kırk saniyeye sığmaktadır bu durumda.

Ilya Prigogine bilgece şuna işaret ediyor: “Etrafımızdaki dünyanın bilimsel kavranışı daha yeni başlıyor.” Bize çok yaşlı görünen insan uygarlığı gerçekte çok gençtir. Aslında, insanların kendi yaşamlarını bilinçlice denetledikleri ve hayatta kalmak için hayvanca mücadele etmek yerine gerçekten insani bir varoluşu yaşama yeteneğinde olduğu bir toplum anlamında gerçek uygarlık henüz başlamadı. Doğrusu şu ki, toplumun özel bir biçimi eskimiş ve tükenmiştir. Artık sunacak hiçbir şeyi olmamasına rağmen yaşama dört elle sarılıyor. Geleceğe kötümser bakmak, boş inançlar ve temelsiz kurtuluş umutları, tümüyle bu tür dönemlere özgüdür.

Roma Kulübü, 1972’de, dünyanın fosil yakıt kaynaklarının birkaç onyıl içerisinde tükeneceğini öngören Gelişmenin Sınırları başlıklı kasvetli bir rapor yayınladı. Bu açıklama, petrol fiyatlarını hızla yükselterek ve alternatif enerji kaynaklarına dönük çılgınca bir arayışa yol açarak bir paniği kışkırttı. Yirmi yıldan uzun bir süre geçti, ne petrol ne de gaz kıtlığı var, ve bugün daha az sayıda insan canını alternatif arayışlarıyla sıkıyor. Bu miyopluk, kısa vadeli kâr arayışıyla güdülen kapitalizme özgüdür. Er ya da geç fosil yakıt kaynaklarının kuruyacağını herkes biliyor. Ucuz ve temiz bir alternatif bulmak için uzun vadeli bir plan kesinlikle gerekli.

Doğa harfi harfine sınırsız bir potansiyel enerji kaynağı sağlar: güneş, rüzgâr, deniz ve her şeyden önce de içerisinde muazzam enerji barındıran maddenin kendisi. Ancak alternatif yakıtların gelişmesi büyük petrol tekellerinin çıkarına değildir. Burada bir kez daha üretim araçlarının özel mülkiyeti, insan gelişiminin önüne dikilmiş muazzam bir engel olarak davranır. Gezegenin geleceği bir avuç insanın zenginleşmesi hedefine göre ikinci planda kalır.

Dünyanın ivedi sorunlarının çözümü ancak insanların bilinçli denetimi altındaki bir sosyoekonomik sistemde bulunabilir. Sorun, gelişimin önünde özsel bir sınır olması sorunu değildir. Sorun, yaşamı ve kaynakları çarçur eden, çevreyi yerle bir eden ve bilim ve teknoloji potansiyelinin tam olarak gelişmesini engelleyen eskimiş ve anarşik bir üretim sistemi sorunudur. “Büyük bilim ve büyük iş fırsatları arasında zorunlu bir bağlantı yok” diye yazıyor bir yorumcu, “genel görelilik teorisi hâlâ bir para makinesine dönüştürülmeyi bekliyor.” (The Economist, 25 Şubat 1995)

Yine de bugün bile, teknolojide saklı bulunan olanaklar nefes kesicidir. Teknolojik buluşlar gerçek bir kültürel devrime kapıları aralıyor. İnteraktif televizyon halihazırda hayata geçirilebilir bir öneridir. Televizyon programlarının karmaşıklığına aktif olarak katılma olanağının, hangi programları izlemek istediğinize karar vermekten çok daha muazzam potansiyelleri vardır. Bu, geçmişte ancak hayali kurulabilen bir şeyin, yani toplumun ve ekonominin işleyişine demokratik bir katılımın önünü açmaktadır.

Kapitalizmin doğuşu eski kilise temelli ilişkilerin yıkılışı ve ulus devletlerin doğuşuyla karakterize olur. Bugün üretici güçlerin, bilim ve tekniğin gelişmesi ulus devletin kendisini gereksiz kılıyor. Marx’ın öngördüğü gibi, en büyük ulus devlet bile dünya pazarına katılmak zorunda kalır. Eski ulusal tek yanlılık olanaksızlaşmıştır.

Geleceğe Dönüş mü?

İlk insanlar doğaya çok yakından bağlıydılar. Bu bağ, kent yaşamının gelişmesiyle ve kapitalizmde korkunç oranlara ulaşan kent ve kır arasındaki bölünmeyle yavaş yavaş kırılmıştı. İnsanoğlu ile doğa arasındaki kopukluk doğal olmayan bir yabancılaşma dünyası yaratmıştır. Bunun daha da ileri bir dışavurumu kafa ve kol emeğinin birbirinden tam olarak ayrılması, bilginin modern papaz kastını “ağaç kesen baltacılardan ve su çeken suculardan” ayıran bu zararlı toplumsal apartheid’dır.* Bu yalnızca insanın doğaya yabancılaşması değildir. İnsanlığın kendine yabancılaşmasıdır. Doğaya büsbütün bağımlılık koşullarını parçalamak, salt hayvani bir doğanın üstüne çıkmak, bilinç kazanmak; bunlar bizi insan olarak tanımlayan şeylerdir. Ama bu kazanım aynı zamanda bir kayıptır da, ve üstelik zaman geçtikçe kendisini daha da şiddetle hissettiren bir kayıp. Süreç kendi karşıtına dönüşme noktasına gelmiştir. Kentler genişledikçe, kalabalıklaştıkça, kirlendikçe, bir karabasan haline geliyorlar. Bugünkü gibi giderse, tek başına Şanghay kenti, birkaç onyıl içinde Büyük Britanya’dakinden daha fazla insanı barındırıyor olacak. Milyonlarca insan 21. yüzyılın arifesinde, kötü konutlar, suç, uyuşturucu ve genel bir insanlıktan çıkma süreciyle karşı karşıyadır.

Bu “uygarlığın” boğucu, tek yanlı, yapay doğası, çok kötü koşullarda olmayanlar için bile gittikçe bunaltıcı hale geliyor. İnsanların rekabet ve çatışmanın katlanılmaz basıncından muaf olarak çok daha doğal bir yaşam sürebilecekleri, daha basit bir yaşam tarzına duydukları özlem, kendisini, genç insanlar arasında görülen toplumdan “çekilme” eğiliminde, kayıp cenneti yeniden keşfetme çabasında dışa vuruyor. Ancak ilkel insanların yaşamı kimilerinin sandığı kadar hoş ve sakin değildi. “Soylu vahşiler”, Romantik yazarların gerçeklikle pek ilişkisi olmayan bir kurgusuydu. İlk atalarımız doğaya çok yakındılar, çünkü doğanın kölesiydiler.

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Bu “ilkel” insanlar kâr, faiz ve rant olmaksızın tümüyle mutlu bir şekilde yaşadılar. Kadınlar özel bir mülk olarak değerlendirilmiyor, toplulukta oldukça saygın bir yer tutuyorlardı. Para bilinmiyordu. Devasa ölçekli bürokrasisi ve silahlı erkeklerin, askerlerin, polislerin, gardiyanların ve hakimlerin özel aygıtlarıyla devlet de öyle. İlkel kabile komünizminde bir baskı aygıtı anlamında devlet diye bir şey yoktu, yaşlılar herkes tarafından sayılırdı ve sözleri kanundu. Sonraları, kabile reisi topluluğun gönüllü rızası sayesinde yöneticilik yaptı. Baskı gerekli değildi çünkü herkes ortak bir çıkarı paylaşıyordu. İşbirliği ve birlikteliğin derin toplumsal bağlarının temeliydi bu. Kabile bilgisi olarak sözlü gelenekte “kanunlaştırıla
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 17-03-2008, 15:53
Üye Değil
 
Mesajlar: n/a
Standart Re: Yabancılaşma ve İnsanlığın Geleceği - Alan Woods Ted Gra

bu yazıda yabancılaşma ve insanın geleceği konusunda gerçekçi bir yaklaşım sergiliyor. yabancılaşmanın insanın en önemli sorunun olduğunu biliyoruz. yabancılaşmayı nasıl aşmalıyız bunu değerlendirmek isterseniz buradayım?
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 18:20 .