Turan Dursun Sitesi Forumları
Geri git   Turan Dursun Sitesi Forumları > Bilim > Biyoloji > Evrim

Cevapla
 
Başlık Düzenleme Araçları Stil
  #1  
Alt 10-02-2009, 19:41
imhotep - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
imhotep imhotep isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Dec 2007
Mesajlar: 1.257
Standart İyi ki Doğdun Darwin!

Evrim teorisinin kurucusu ünlü doğabilimci Charles Darwin, isminin arkasına “izm” eklenerek tarihe geçen tek bilim insanıdır. Ne Newton, ne Einstein ne de Heisenberg bu onura sahip olabildi. Kısa bir süre önce Die Zeit gazetesinde yayımlanan yazıda, insanlığın “Darwinizm”den ne şekilde yararlandığı anlatılmakta. Evrim teorisinden, sosyal biyolojiye ve Barack Obama’ya kadar uzanan yazının özetini sunuyoruz…

Doğal ayıklanmanın en önemli koşulu olan çok sayıda yeni kuşakların modern toplumlardaki yeri azalmakta.

Barack Obama, ırk köprüsünü aşmış olan en iyi örneklerden biridir. Çağımız Obama ile ırkçılık sonrası yüzünü yakaladı.

Darwin’in tarihteki başarısı tartışmasızdır. O evrensel yaşam teorisini formüle eden ilk kişi oldu. Darwin, ölümün yaratıcı gücü olmaksızın evrimsel gelişimin yaşanmayacağını anlattı. İnsanın varlığını doğal maddi temele oturttu. Evrim teorisinin yayımlanmasından bu yana canlıların dünyasını bir arada tutanın, gelişim tarihi olduğunu biliyoruz. “Ortak soy” teorisine göre tüm canlılar tek bir kökene uzanmakta.

O, evrim süreci için akla uygun mekanizmayı açıklayarak, yaşadığı dönemde türlerin kökeni için yürürlükte olan yaradılış modelini altüst etti. Darwin’e göre yaşamın çeşitliliği planlı çalışan bir tanrı tarafından değil “doğal ayıklanma” olarak açıkladığı, içinde rastlantının ve ihtiyacın birbirlerini yaratıcı bir şekilde tamamladıkları plansız bir süreçle yaratılmıştır.

Darwin, fosil ve modern türlerin değişebilirliğini evrimle açıkladıktan sonra, evrimsel süreci bitki ve hayvan üretimiyle karşılaştırarak, türlerde meydana gelen değişimlerin, evrimin çalıştırılması ve hızlandırılmasından başka bir şey olmadığı sonucuna vardı.

Ancak Darwin’in meslektaşları, yapay ve doğal “ayıklanmanın”, temelde birbirinden farklı olduğu konusunda uyardılar. Birinde insanın bilgisi ve isteği üzerine belli bir hedefe gidilirken, diğerinde ise eğer “Akıllı tasarım” yanlılarının yaptığı gibi bir yaratıcıya rol verilmediği takdirde, hedef ve düzenleyici el eksiktir.

Her kuşakta kötü uyum sağlayanlar üremeyle “elendikleri” için, doğal ortamda yapay ayıklanmada olduğu gibi pozitif değil, kural olarak negatif ayıklanma söz konusudur.

Üreticiler, doğayla aynı yoldan gidecek olsaydılar başarılı sonuçlar için çok uzun bir süre beklemek zorunda kalırlardı. Belli görevleri yerine getirebilen özel köpek cinslerini, turbo buğdayı veya süper inekleri biyolojik evrim hiçbir zaman üretemezdi. Bunlar kültürün ürünleridir.

MALTHUS VE DARWİN

Darwin bir sonraki adım olarak dedüktif akıl yürütme yolunu seçerek, ayıklanmayla ilgili bilgilerini bir ekonomistin nüfus teorisiyle birleştiriyor. Hemşerisi Thomas Malthus’ın 18.yy’ın sonlarındaki görüşüne göre insanlık bir kuşak içinde ikiye katlanarak çoğalmasına rağmen, gıda üretimi sadece doğrusal bir şekilde artarsa, herhangi bir zaman sonra herkesin yeterli besin bulamayacağı bir noktaya ulaşılacaktır.

Malthaus’a göre, hastalık, savaş ve yamyamlıkla sonuçlanacak açlık felaketleri öncelemekte. Hayatta kalma savaşını yalnızca en güçlüler kazanacaktır. Bu düşünce filozof Thomas Hobbes’ın “bellum omnium contra omnes”/”herkesin birbiriyle savaşı” teorisinde canlanmakta. Bu savaşın adı bugün rekabet toplumudur. Malthus’un analizinden çıkan politik öğreti 19.yy’ın en etkilisidir. Fransız devrimi ruhunun aksine her türlü sosyal transfere dönüktür. Nitekim yardımlar, yoksulları daha fazla üremeleri için isteklendiriyor.

Darwin, Malthus’un “struggle for existence- var olma savaşı” düşüncesini doğaya aktarmıştır. Manchester kapitalizminin ekonomik analizi biyolojik evrim teorisi için bir model oluşturur. Piyasanın ayıklanma mekanizmalarından yeni nişlerin veya ürünlerin oluşumuna kadar herkesin birbiriyle yaşadığı bir rekabet savaşıdır bu. Canlılar, biyolojik üstünlüğü dürüst ürün kontrolüne tabi kılan evrimin objelerine dönüştürülmekte.

Günümüzdeki sosyal Darwinizm temelde, erken kapitalist ekonomi ideolojisini ekonomik bir teoriyle yeniden topluma yansıtmaktan ve bu şekilde doğa yasalarına uygun temel kazandırmaktan başka bir şey yapmıyor. Darwin eserinde insana yaklaşırken, kendi keşiflerinin mantığını izlemekte. Homo sapiens “henüz tanımlanmamış bir hayvan” olarak (Nietzsche) tüm canlılar gibi biyolojik evrimin yasalarını beslediği için, insanı ilgilendiren her şey doğal ayıklanmanın değirmeninden çıkmış olmalıydı. Darwin kültürel farklılıkların genetik olarak birbirine bağlı olduğuna, davranışlarımızın genlerle çalıştırıldığına ve tam tersi olarak da davranışlarımızın genlere yansıdığına inanır. Hayatının sonlarında, kuzeni Francis Galton’un eğitim ve çevrenin zihin üzerindeki etkisi çok azdır, özelliklerimizin çoğu doğuştan vardır fikrini kabul ettiğini da açıkladı.

GÖZDEN KAÇAN

Ancak Darwin’in gözden kaçırdığı bir şey var. Nitekim insanların yerleşik düzene geçmesiyle birlikte biyolojik evrimi aşan kültürel evrimin gücünü anlamıyor. En yakın akrabalarının aksine Homo sapiens, doğadaki besin rezervlerini arttırabiliyor. Tarım ve hayvancılık ve gıda endüstrisi olmasaydı, türümüz Darwin’ın yaşadığı yıllardaki bir milyarlık nüfusa ulaşamazdı. İnsanlık o zamandan bu yana kültürel kazanımlarla, tıbbi ve teknik gelişmelerle bu sayıyı yedi milyara çıkararak, biyolojik evrimi kat be kat aştı.

Doğal ayıklanmanın en önemli koşulu olan çok sayıda yeni kuşakların (ki bunlardan sadece bir kısmı çoğalır) modern toplumlardaki yeri azalmakta. Yılda ortalama olarak iki çocuk ve yenidoğanlarda yüzde yüze yakın bir hayatta kalma şansıyla ayıklanma teorisi, Darwin’in mantığına göre çoktan geçerliliğini yitirmiştir. Bu açıdan bakıldığında biyolojik evrim, farklı etki gösteren kültürel evrimin yanında çok da önemli bir rol oynamamakta.
Darwin, doğayı kültürden, doğuştan var olanı sonradan edinilenden üstün görerek, hemcinslerine çok az gelişim alanı sunmakta. Doğa onları öyle yarattığı için, iyi veya kötüler, yoksul veya zenginler ya da üstün veya niteliksizler.

Ama bugün artık biyolojik evrimin kültürel evrimle birlikte her yeni doğan insanla son derece hassas ve her yöne doğru biçimlendirilen bir canlı yarattığını biliyoruz. Bir kişinin başarılı olup olmadığı, şiddete eğimli veya barışık ya da zeki veya daha az akıllı olması daha çok beslenmeyle, bilgiyle, sosyal çevreyle veya maneviyatın ona ne kadar erken verildiğiyle ilgilidir.
Bir insan çeşitli olanaklara ne kadar erken sahip olursa, sonraları da o kadar çok imkanlara sahip olur. Fakat Darwin’in mantığındaki Darwinizm bu fırsat eşitliğini kabul etmiyor.

ÜRKÜTÜCÜ SONUÇ

Var olma savaşı, en yararlıların, daha doğrusu en iyi uyum sağlayanların hayatta kalması düşüncesi ya da mevcut durumun tautolojik açıklaması olarak: Galip olan, yenmiş olandır formülü kâğıda dökülenlerin en ürkütücüsüdür.

Ancak Darwin’e değil sosyolog Herbert Spencer’e, dolayısıyla da yine bir toplum modeline uzanır. Sosyal Darwinizmin kurucusu olarak bilinen Spencer, kültürel evrime, uzaydan ruha, molekülden ahlaka kadar evrimin tümüne inanıyor. Hastalıklılar, zayıflar ve soysuzlaşmışlar var olma savaşında kendiliğinden siliniyor, daha iyi olanı iyinin düşmanı.

Spencer, Darwin’in “Türlerin Oluşumu” (1859) adlı eserinde kendi dünya görüşü için aradığı biyoloji parçasını buluyor. Darwin ise “survival of the fittest” düşüncesini birkaç yıl sonra telaffuz etmeye başlıyor ancak. Bu deyim, başyapıtının beşinci baskısında 1869 yılında ilk kez ele alınıyor.

Darwin bu sırada “İnsanın Kökeni” adlı kitabını yazmaya başlamıştır. Bu kitapta Malthaus’ın da düşüncelerine dayanarak, çocuklarını yoksulluktan kurtaramayacak olanların evlenmemeleri gerektiğini söylüyor. Fakirlik sadece kötü değildir, kendisinin yayılmasına da neden olur. Bununla birlikte yeni çalışmasında “Türlerin Oluşumu” adlı kitabında doğal ayıklanma veya uyum sağlayarak hayatta kalma fikrini fazla abarttığına değinmekte. Ama cin şişeden bir kez çıkmıştır ve bugüne kadar, telaffuz edilmese de toplumsal tartışmayı yönlendirmekte.

Alman biyolog Ernst Haeckel, Darwin’in öğretisini henüz yaşadığı dönemlerden itibaren özellikle kendi ülkesinde yaymıştır. Haeckel daha sonraları doğal ayıklanmayı, tüm insan bilgisini içeren “evrensel gelişim teorisi”nin bir parçası haline getirerek, biyolojik Darwinizmi politik ideolojinin hizmetine sokuyor. Ayıklanma ve rekabeti toplumsal gelişme biçiminde açıklayarak, Alman Nasyonal Devletini Darwinistik bir proje olarak algılıyor. Ve bu şekilde ırkçılığa bilimsel bir temel yaratıyor.

DARWİN KÖLELİĞE KARŞI

Lebenswundern adlı kitabında, bu doğal insanlar fizyolojik açıdan ileri uygarlık seviyesinde bulunan Avrupalılardan çok memelilere (maymun ve köpek) benzerler, bu nedenle de bireysel yaşam değerleri çok farklı değerlendirmeli diye yazıyor Haeckel. Yani Nasyonal Devlet veya zorba hükümdar rejimi Darwin’e değil, Haeckel’e uzanmakta aslında.

Nitekim Darwin’in kötü bir niyeti yoktur. Haeckel’dan farklı olarak her cilt rengine sahip tüm insanları bir türün temsilcileri olarak kabul eder ve yaşadığı müddetçe köleliğe karşı savaşır. Fakat aynı zamanda da “ırkları” farklı biyolojik gelişim aşamalarında görür.

Mesela kendi içinde bulunduğu ırkın doğal ayıklanma sayesinde daha üst seviyeye taşındığına inanır. Diğerlerinin ise kendisiyle aynı seviyeye gelebilmek için birkaç kuşağa ihtiyaçları vardır. Hatta buna kanıt olarak da uygar toplumların bir zamanlar barbar olduklarını gösterir.

Bugün artık üreticiler tarafından kullanılan “ırk” kavramının insanlar için kullanılmasının mantıksız olduğunu biliyoruz. Türümüz, öjenizm ve soykırıma rağmen hedefli üretimin bir sonucu değildir. Bizler kıtadan kıtaya değil de daha çok bir popülasyon içinde bireysel olarak daha fazla çeşitlilik gösteren melezleriz.

Avrupa kökenli bir anne ve Afrika kökenli bir babanın melezi olan Barack Obama, ırk köprüsünü aşmış olan en iyi örneklerden biridir mesela. Çağımız Obama ile ırkçılık sonrası yüzünü yakaladı. Zaferini genetik ayrıcalıklarına değil, kalıtsal yetilerine ve iyi bir eğitimle yakalamış olduğu fırsatlara borçlu. Obama, dünyamızı hoşnut edecek en önemli ilkelerden birinin doğruluğu için canlı bir kanıt sunuyor: Toplumsal hoşgörüye dayanan fırsat eşitliliği.
Obama’dan farklı olarak Darwin alttan değil, ayrıcalıklı ve varlıklı bir burjuva ailesinin bir ferdiydi. Başarısını ve ününü genlerinden çok babasının parasına borçluydu. Eğer kötü koşullarda büyümüş olsaydı yeteneklerine rağmen bir fabrikada ya da bir madende işçi olabilirdi.

SOSYAL BİYOLOJİ

Bununla birlikte bu koşulun kendi döneminde bile bir gereklilik olmadığını Alfred Russel Wallace’in yaşamı göstermekte. Yoksul bir evde büyümesine rağmen, kendi kendine doğa bilimcisi olarak yetişen Wallace, Darwin’den bağımsız olarak değişim ve ayıklanmaya dayanan evrim fikrini geliştirdi. Fakat Wallace’e göre insan bedeni evrimini tamamlamışken, insan aklı gelişmeye devam ediyor ve biyolojik ayıklanmayı aşıyordu.

Bu açıdan bakıldığında Darwin değil, onun gölgesinde kalan adam önemli bir noktayı kavramıştı: Kültürel evrim, Darwinistik olarak değil Lamarckist olarak sürmekte. Dil, alet kullanımı, tıbbi bilgiler veya mitoloji gibi özellikler genlerle değil kültürel olarak gelenekselleşmekte. Bilgiler kandan daha hızlı akıyor.

Darwinist program, modern devamını, hayvansı ve insansı davranışları evrim biyolojisiyle açıklamaya çalışan sosyal biyolojide kendini buluyor. Darwin’in fikri, bedensel özellikler dışında biyolojik evrimin mekanizmaları için zihinsel açıklamalar da getirilerek ele alınmakta ve bu şekilde kültürel olarak sınıflandırılıyor. İnsan doğasını kültüründe gösteriyor, diyor Alman biyoloji filozofu Eckart Voland. İnsanlar öğrenmeye olağanüstü yatkın, ama bu insanların bu yüzden eğitilebilir olduğu anlamına gelmez. Bu da sosyal biyoloji anlayışının özüdür. “İnsan kötüdür, başka türlü olamıyor”.

Sosyal biyologlar ve sosyal biyolojinin en yeni branşında çalışan evrim psikologları, bizi taş devri seviyesine kadar indirerek, (hiçbir kanıt gösteremeden) günümüzdeki davranışlarımızın o çağlardaki koşullara uyumla geliştiğini öne sürüyorlar. Bu görüş Darwinistik düşünceye uzanmakta: Var olduğuna göre yararlı olarak kalıcı olmuştur- bunlara açgözlülük, çocuk istismarı, yabancı veya kadın düşmanlığı gibi özellikler bile dahildir. Hatta tecavüz bile evrim tarihinde yararlı bir özellik olarak gelişmiştir. Bu şekilde tecavüz evrime mal edilmekte ki bu da adeta bir aklama anlamına gelmekte, sonuçta suçlu olan genlerdir.

Elbette ki hiç kimse doğuştan var olan güdülerin insansı davranışlar üzerindeki önemli rolünü tartışamaz. İnsan, öğretildiği için cinsel olarak uyarılmaz ya da tehlike anında adrenalin hormonunun etkisinde kalmaz. Ama salt bu yüzden insanın, atalarından aldığı tüm yararlı genlerinin kuklası olduğunu iddia etmek, uygarlığın ve kültürün etkisini görmezden gelmektir.

EGOİST GEN

İşte İngiliz biyolog Richard Dawkins 1976 yılında orijinal olduğu kadar tehlikeli de olan “egoist gen” hipotezini tartışmaya açtığında böyle bir hataya düşmüştü. “Bizler gen olarak bilinen egoist minik molekülleri körü körüne sahiplenmek için programlanmış hayatta kalma makineleri/robotlarız” diyordu Dawkins. Bu şekilde doğrudan doğruya “survival of the fittest” düşüncesini takip ediyordu. Bizi biçimlendirilen genler tüm rakipleri yenmişlerdir ve aralarında özelliklerini belirleyen organizma biçiminde savaşıyorlar.

Oysa genler gerçekte hiçbir bir şey yapmıyorlar. Tıpkı metinlerin kendi kendilerine hiçbir şey yapamadıkları gibi. Ama “okunduklarında” onlarla bir şeyler yapılabilmekte. Biyolojik sistemler kalıtımın baş aktörü olarak, yaşam fonksiyonlarını ayakta tutmak ve dış koşullara uyum sağlamaları için çalışıyorlar. Hatta örneğin “atlayan genlerle” evrim sürecini etkin olarak hızlandırarak, bazı durumlarda türlerini kurtarabiliyorlar.

Darwinbiyolojinin bu modern bakış açısını olasılıkla memnuniyetle karşılardı. O bile doğal ayıklanmanın tek evrim mekanizması olarak kalacağına inanmamış ama en önemli ve en tetikleyici kuvvet olarak görmüştü. Keşfi bugün bile geçerliliği korumakta. Hatta deneylerle kanıtlandığı gibi doğal ortamda da izlenebilmekte. Ancak düşüncesinin daha çok evrimin bir arka plan gürültüsü olarak kalması ve diğer mekanizmaların atılımlara ve gerçekten büyük gelişimlere yol açmaları belki canını sıkabilirdi.

Böylece teorinin sosyal Darwinizme uzanan diğer alanı anlamını yitirmekte: Gelişme her şeyden önce bireyler arasındaki rekabetin bir sonucudur. Günümüzde biyolojik süreçlerde, daha çok işbirliği (kooperasyon) belli başlı ilke olarak kabul edilmekte, hem de her türlü gelişim aşamasında. Moleküller, dokularda ve organlarda birlikte çalışan hücreler oluşturuyorlar. Bu dokular ve organlar ise, ekosistem ve biyosferde topluluğun bir parçası olan organizmaya hizmet ediyorlar.

Darwin, işbirliğini doğal ayıklanmanın karşıtı olarak değil sonucu olarak görmüştür. Dawkins’in ultra Darwinistik anlayışında tüm bunlar sadece genlerin seviyesine indirilmiştir. Hatta birlik/bağlılık ve altruizm bile onun dünya görüşüne göre egoist motiflere uzanmakta. Hipotezinin artan eleştirilere rağmen hâlâ güncelliğini korumasının nedeni, ayna fenomeniyle ilgilidir. Burada, kendini galipler arasında kabul eden ve sosyal Darwinizm fikrini doğal ayrıcalıklarını haklı çıkarmak için kullanan toplumun bir kesimi kendini görüyor.

Sosyal Darwinizmin henüz yürürlükte olmayan ve yaşamdaki rolün kökenden çok gelişme fırsatlarıyla biçimlendiğine dayanan bir karşıt modelinden Barack Obama yararlandı. Ve en yoksul koşullardan Harvard’a geçen oradan da başarılı bir avukatlığa adım atan eşi Michelle de tabii. Obama çifti başarılarıyla sadece ırkların değil sınıfların sınırlarını da aştı. Herkes onlar gibi aynı olanaklara sahip olsaydı eşitçilik değil herkes için aynı haklar yaratılırdı. Hem de Darwin’in yardımıyla: Tüm insanlar için açık rekabetin bulunması gerekir diyor İnsanın kökeni adlı kitabında Darwin.. Ve en yeteneklilerin yasalar veya geleneklerle, en büyük başarıları elde etmeleri ve en çok çocuk yetiştirmeleri engellenmemeli. Burada en yeteneklileriyle her şeyden önce kendisinden ve kendisi gibi yeteneklilerden söz etmekte.

Barack Obama “Change” çağrısıyla, evrimsel değişimi kampanyasının odağına taşıdı. Martin Luther King, dünyaya rüyasını açıkladığında o henüz iki yaşındaydı. Bir insan ömrü bile dolmadan Obama bu rüyayı adeta kültürel evrimin zaferini kanıtlarcasına gerçekleştirdi. Başarısını, dünya genelinde büyük bir sempatiyle karşılanan ekip ruhuna borçlu. Obama “I can” değil, hep “we can” diyerek zaferi yakaladı.


Nilgün Özbaşaran Dede

Cumhuriyet
Bilim Teknik
06/02/2009
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 12-02-2009, 04:44
imhotep - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
imhotep imhotep isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Dec 2007
Mesajlar: 1.257
Standart

Doğumunun 200’üncü, başyapıtı ‘Türlerin Kökeni’nin 150’ci yıldönümü

Darwin’i doğrulayan on beş kanıt

Biyolojide ve bütün bilimlerde devrim yapan Charles Darwin 200 yıl önce 12 Şubat’ta doğdu. Darwin’in “Türlerin Kökeni” adlı eserinin ilk kez yayımlanmasından bu yana 150 yıl geçmesine rağmen, birçok insan evrim teorisine hâlâ kuşkuyla yaklaşmakta. Ancak, bütün bilimsel araştırmalar durmadan, Darwin’in temel tezlerini doğrulayan yeni yeni bulgulara ulaşıyor. Nature dergisi Darwin yılı nedeniyle şimdi evrim teorisini kanıtlayan 15 makaleyi bir araya getirdi. Dünyamızın, Güneş’in etrafındaki dönüşü ne kadar gerçekse, türlerin ayıklanma ve türleşmeyle ortaya çıktığı da o kadar gerçektir deniyor önsözde. On beş makale üç temel konuya göre alt sınıflara ayrılmış. Fosil buluntuları, yaşam alanlarının incelenmesi ve moleküler süreçler.

FOSİL BULUNTULARIYLA ELDE EDİLEN KANITLAR

1- Balinaların karada yaşayan atası

Balinaların memeli oldukları ve memelilerin de karada geliştikleri bilindiği için, biyologlar karadan yeniden suya geçen bir hayvan türünü arıyorlardı. 2007’de bu arayışın hiç de boş olmadığı görüldü. Aday hayvan Indohyus bulundu.

Northwestern Ohio Üniversitesi Tıp ve Eczacılık Koleji’nden Hans Thewissen tarafından gerçekleştirilen ayrıntılı inceleme, rakun büyüklüğündeki bu hayvanın çift toynaklı olduğunu bu nedenle de inek, koyun ve geyik gibi av hayvanlarıyla akraba olduğunu gösterdi. Indohyus’un kulak ve diş yapısı, kemiklerin kalınlığı ve dişlerin kimyasal bileşimi de balinalarla benzerlik gösterdiği için bilim insanları bu türün balinaların öncüsü olduğunu düşünüyorlar. Indohyus’un kalıntıları bir türden diğerine gelişimi gösteren birçok hayvan türünün geçiş biçimi için bir kanıt olarak kabul edilmekte. Bu tür buluntuların eksik olması evrim teorisinin eleştiri nedenlerinden biriydi. (Kaynak: Thewissen, J. G. M., Cooper, L. N., Clementz, M. T., Bajpai, S. & Tiwari, B. N. Nature 450, 1190–1194 (2007).)

2- Sudan karaya geçiş

Tetrapodlar insana yakın olan hayvanlardır, omurgalılar sınıfından olan bu hayvanlar aynı zamanda karada yaşarlar. Bu gruba insanlar, tüm evcil hayvanlar, yabani hayvanların birçoğu yani her çocuğun memeli, kuş, kurbağagiller ve sürüngen olarak bildikleri canlılar dahildir. Fakat omurgalılar arasında çoğunlukta olan tetrapodlar değil balıklardır. Gerçekte, tüm tetrapod türlerinin toplamından daha fazla balık türü vardır. Ancak evrimin merceğinden bakıldığında tetrapodlar, suyun dışındaki yaşama da ayak uydurabilen balık soyunun tek dalıdır.

Sudan karaya ilk geçiş 360 milyon yılı aşkın bir süre önce gerçekleşmiştir. Doğu Grönland’da yaklaşık olarak 365 milyon yıl önce yaşayan Acanthostega gibi ilk tetrapodların, gelişimini tamamlamış parmaklı ayakları vardı. Ama öte yandan solungaçları da olduğu için yaşamlarını daha çok suda sürdürüyorlardı. Anlaşıldığı üzere gelişimlerini karaya çıktıktan çok sonra tamamlamışlardı. Araştırmacılar tetrapodların, elpistostegid olarak isimlendirilen canlılardan türediklerini düşünüyorlardı. Sığ su balığı olan bu çok büyük etçil, timsaha veya büyük semendere benziyordu. Birçok açıdan tetrapodlara benzemelerine rağmen yüzgeçleri bulunuyordu. Ne var ki elpistostegidlerle ilgili bilgiler çok kötü korunagelen küçük kalıntılara dayanıyordu, bu nedenle de görüntüleri hakkında tüm bir resim elde etmek çok zordu. Fakat 2006 yılında Kanada’ya bağlı Ellesmere adasında çok iyi korunagelmiş bir elpistostegid fosili bulundu. Edward Daeschler ve arkadaşları Tiktaalik olarak isimlendirdikleri bu fosili ayrıntılı olarak inceleyerek, esnek boyun yapısı ve uzva benzeyen yüzgeç yapısıyla sudan karaya geçişin en güzel tablosunu oluşturdular.
(Daeschler, E. B., Shubin, N. H. & Jenkins, F A. Nature 440, 757–763 (2006). Shubin, N. H., Daeschler, E. B., & Jenkins, F A. Nature 440, 764–771 (2006).)

3- Tüylerin kökeni

Darwin’in evrim teorisiyle ilgili itirazlardan biri de fosil buluntuları arasında büyük bir hayvan grubunun başka bir gruba gelişimini gösteren “geçiş biçimlerinin” eksikliğiydi.

Ancak Türlerin Kökeni adlı eserin yayımlanmasından bir yıl kadar sonra Baverya’daki Solnhofen kireçtaşı kayalıklarında geç Jura devrine ait (yaklaşık 150 milyon yıllık) ilk Archaeopteryx fosili bulundu. Dişler, uzun kemikli kuyruk gibi ilkel sürüngen özellikleriyle birlikte kuş gibi kanatlara ve tüylere sahip bir canlı ilk kuş türü olarak tanımlandıysa da birçok uzman tüylü dinozor olarak kabul etti. Darwin’in bir arkadaşı olan Thomas Henry Huxley böylece dinozorlar ve kuşlar arasındaki evrim halkasını tartışmaya açtı ve paleontologlar günün birinde tüylü dinozor fosilinin bulunacağına inandılar.
Ve araştırmacılar 1980’li yıllarda haklı çıktılar. Çin’deki Nanjing Jeoloji ve Paleontoloji Enstitüsü’nden Pei-ji Chen, küçük bir teropod olan Sinosauropteryx’in tüylü olduğunu keşfetti. 2008 yılında Çin Bilimler Akademisi’nden Fucheng Zhang tarafından incelenen fosil daha ilginçti. Bedeni tüylerle kaplı olan küçük dinozor Epidexipteryx’in kuyruğunda da uzun tüyler bulunuyordu. Bununla birlikte tüylü dinozorlar uçma yetisine sahip değildi, tüyler sadece kızışma döneminde kullanılıyordu. Tüylerin uçmak için de işe yarayacağını doğa daha sonraları keşfetmişti. (Chen, P.-J., Dong, Z.-M. & Zhen, S.-N. Nature 391, 147–152 (1998). Zhang, F., Zhou, Z., Xu, X., Wang, X. & Sullivan, C. Nature 455, 1105–1008 (2008).)

4- Dişlerin evrimsel geçmişi

Gelişimle ilgili araştırmalara yön veren diğer bir alan da evrimsel değişimi yansıtan mekanizmaların keşfidir. Helsinki Üniversitesi’nden Kathryn Kavanagh ve ekibi bu mekanizmayı farelerin azı dişlerinin büyüklüğünü ve sayısını inceleyerek araştırdı. 2007 yılında yayımlanan bu araştırma dişlerin gelişimini gösteren gen ekspresyonu (gen ifadesi) için bir örneği ortaya koydu. Azı dişleri önden arkaya doğru gelişiyorlar ve her diş sonrakinden daha küçük. Farenin çene yapısındaki model, farklı şekillerde beslenen kemirgenlerin evrim sürecinde değişen çevre koşullarına uyum sağladığını gösteren bir örnektir. (Kavanagh, K. D., Evans, A. R. & Jernvall, J. Nature 449, 427–432 (2007).)

5- Omurgalı iskeletin kökeni

Bizi insan yapan önemli dokulardan biri de yalnızca embriyolarda görülen nöral kresttir. (neural crest). Nöral krest hücreleri sırt omuriliğin gelişimi sırasında oluşarak tüm bedene yayılır. Nörol krest olmasaydı yüzümüzde ve boynumuzdaki birçok kemiğe kavuşamaz ya da cilt veya duyu organlarındaki birçok işleve sahip olamazdık. Varlığı sadece embriyolarda bilinen nöral krest, omurgalıların niçin farklı kafa ve yüz yapısına sahip olduklarını açıklamakta. Fakat nöral krestin evrimsel geçmişini fosil kalıntılarıyla göstermek embriyonik verilerin eksikliği yüzünden olanaksız gibidir. En önemli sorulardan biri omurgalı kafatasının ne kadarının nöral krest hücreleriyle ve ne kadarının derin doku tabakalarıyla oluştuğudur.

Yeni teknikler araştırmacılara embriyodaki hücrelerin ne şekilde geliştiğini görmelerine izin verdi. Bu şekilde kemik çevresinin nöral krestten geliştikten sonra tek hücre tabakası olarak boyun ve omuza bağlandığını açıkladılar. Nöral krestten gelişen doku, omuz kemerinin önünü kaplayarak kafayla bağlanır. Burada iskelet mezoderm olarak bilinen dokunun daha derinindeki tabakayla enseyi ve omuzu biçimlendirir.

Canlı hayvanlar üzerinde yapılan bu tür ayrıntılı incelemeler, soyları tükenmiş hayvanlara ait cilt ve kas gibi yumuşak dokusu bulunmayan kalıntıların da kafa ve boyun yapısının gelişimini aydınlatmakta. Örneğin kara omurgalıların atalarındaki büyük omuz kemiği (cleithrum), günümüz memelilerinde kürek kemiği (scapula) olarak varlığını sürdürmektedir. Londra’daki Wolfson Biyotıp Araştırmaları Enstitüsü’nden Toshiyuki Matsuoka tarafından gerçekleştirilen bu araştırma, canlı hayvanlar üzerinde yapılan morfolojik analizin, soyları tükenmiş hayvanların evrimsel gelişimini aydınlatması açısından önemlidir. (Matsuoka, T. et al. Nature 436, 347–355 (2005).)
YAŞAM ALANLARINDAN ELDE EDİLEN KANITLAR

6- Ayıklamaya dayalı türleşme

Evrim teorisine göre doğal ayıklanmanın türleşmede önemli bir rolü bulunur. Wisconsin Üniversitesi’nden Jeffrey McKinnon, 2004 yılında dikenli balıklarla (Gasterosteus aculeatus) gerçekleştirdiği deneyler sonucunda, reprodüktif izolasyonun beden boyu üzerinde etkili olduğunu gösterdi. Araştırma Alaska, British Columbia, İzlanda, İngiltere, Norveç ve Japonya sularındaki balıkların çiftleşmelerine dayanıyor.

Moleküler analizlerle denizlerde yaşayan öncülerinden gelişen akarsu balıkları veya okyanusta yaşayan ama yumurtlamak için tatlı sulara geçen balıklar incelenmiş. Bu tür göçer balıkların bedenleri akarsularda yaşayanlardan daha büyük. Balıklar aynı boyda balıklarla çiftleşmeyi tercih ediyorlar. Bu da farklı akarsu tipleri ve bunları yakınları arasındaki reprodüktif izolasyon üzerinde olumlu etki yapmakta. Farklı dikenli balık türlerinin incelenmesi sonucunda ister akarsularda ister denizde yaşayanlar olsun, farklı çevrelere uyum sonucunda reprodüktif izolasyonun gerçekleştiği görülmüş. (McKinnon, J. S. et al. Nature 429, 294–298 (2004).)

7- Kertenkelelerde doğal ayıklama


Popüler bir evrim hipotezine göre yeni çevrelerdeki davranışsal değişimler doğal ayıklanmayı reddetmekte. Fakat Harvard Üniversitesi’nden Jonathan Losos ve arkadaşlarının 2003 yılında gerçekleştirdikleri araştırma bu teoriyi pek desteklemedi. Losos ve arkadaşları deneylerini altı küçük Bahama adasında gerçekleştirirken ilk önce küçük Anolis kertenkelelerini (Anolis sagrei) toplamış ve ölçüp işaretledikten sonra serbest bırakmışlar. Daha sonra ise yırtıcı Leiocephalus carinatus kertenkelelerini de bu adalara bırakmışlar. Altı ila on iki ay sonra kaç tane Anolis kertenkelesinin hayatta kaldığı araştırılmış. Bu şekilde av durumundaki kertenkelelerin ilk önce uzun bacaklara sahip oldukları ancak daha sonraları bacakların kısaldığı görülmüş. Sonuçlar davranışların çevreye uyum esnasında evrimsel değişimi göstermesi açısından önem taşıyor. (Losos, J. B., Schoener, T. W. & Spiller, D. A. Nature 432, 505–508 (2004).)

8- Birlikte evrimleşme için şık bir örnek

Türler rekabet içinde birlikte gelişirler. Darwin’in “Var olma Savaşı”na göre yırtıcı hayvanlar avlarına hep daha öldürücü yetenekler ve donanımlarla saldırarak rekabeti sürdürüyorlar. Biyolog Leigh van Valen 1973 yılında “A new evolutionary law” ilkesini formüle ederek, evrimin parazitler ve konakçıları arasındaki donanım rekabetiyle tetiklendiğini öne sürmüştü. Valen’in bu hipotezi ses getirdiyse de kanıtları yeterli değildi. Böyle bir şeyi kanıtlamak için parazitleri kuşaklar boyu takip etmek gerekiyordu. Evrimi tetikleyen donanım rekabeti örneğin su pirelerinde ve bakterilerde (Pasteuria ramosa) izlenebilmekte. Bunların özel bir yaşam biçimleri var. Nitekim acil durumlarda “durgunluk evresine” girerek gelişimlerini durduruyorlar, koşullar uygun olduğunda ise “uyanıyorlar”. Leuven Üniversitesi’nden Ellen Decaestecker bu özelliklerden yararlanarak tortulları kazmış. Burada “durgunluk evresindeki” kuşaklar üst üste bulunuyordu. Bunları uyandırmak ve birbirleriyle çarpıştırmak mümkündü. Parazitlerin saldırma gücü çağdaş oldukları zaman doruk noktasına ulaşıyordu.

Daha sonraki konakçılar ise ancak daha sonraki parazitlerce aşılabilecek donanımlar geliştiriyordu. Toplam bilanço hep aynı kalıyordu ama bakteriler hep daha saldırgan oluyordu. Araştırma, birlikte evrimleşme süreci için şık bir örnek sunmuştu. Nitekim parazitlerin ve konakçıların etkileşimleri, evrim teorisini, doğal ayıklanmaya bağlı dinamik donanım rekabetinin kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla kanıtlıyor. (Decaestecker, E. et al. Nature 450, 870–873 (2007).)

9- Yaban kuşlarının farklı dağılımı

Örneğin göçe bağlı gen akışı çevreye uyumu bozarak, gruplar içinde ve gruplar arasında evrimsel farklılaşmalara neden olabilirler. Çünkü klasik popülasyon genetiğine göre genetik benzerlik ne kadar çoksa yerel popülasyonlar daha çok göçüyor ve melezleşiyorlar. Bu kavram genel kanıyla örtüşür ve gen akışının dağılım gibi rastlantısal bir süreç olduğunu kabul eder. Fakat Edward Gray Deneysel Ornitoloji Enstitüsü’nden Ben Sheldon 2005 yılında yayımladığı araştırmasında aslında rastlantısal olmayan dağılımın bölgesel uyumu ve evrimsel farklılaşmayı desteklediğini söyledi.
Uzun vadeli bu araştırma, Oxfordshire’de bir koru içinde yaşayan baştankaraların (Parus major) incelenmesine dayanıyor. Araştırmacılar, yavru kuşlardaki genetik varyasyon tiplerinin ve miktarının koruluğun bir bölgesinden diğerine farklılık gösterdiğini bulmuşlar. Korunun çeşitli bölgelerinde farklı ayıklanmaya neden olan bu farklılaşma motifi bölgesel uyum için en önemli etken. Bu etki rastlantısal olmayan yayılımla güçlendirilmekte. Her kuş farklı yaşam alanı seçiyor ve burada kuluçkaya yatıyor, bu davranış onları daha sağlıklı kılıyor. Araştırmacılar buradan şu sonucu çıkarıyorlar: Gen akışı homojen değilse, evrimsel farklılaşma hızlanır ve şaşırtıcı bir şekilde küçük mekânsal farklılıklar ortaya çıkar. Bu sonuç Hollandalı araştırmacılar Erik Postma ve Arie van Noordwijk (Hollanda Ekoloji Enstitüsü) tarafından da desteklenmekte. Bu iki bilim insanının araştırması da rastlantısal olmayan dağılıma dayanan gen akışının küçük bölgelerde büyük genetik farklılaşmalara yol açtığını gösterdi. (Garant, D., Kruuk, L. E. B., Wilkin, T. A., McCleery, R. H. & Sheldon, B. C. Nature 433, 60–65 (2005). Postma, E. & van Noordwijk, A. J. Nature 433, 65-68 (2005).)

10- Lepisteslerin ayıklanmayla hayatta kalma çabası

Doğal ayıklanma daha sağlıklı kılmakta. Ancak bu ayıklanmanın zaman içinde daha az yararlı olan gen varyasyonlarını daha üstünleri için feda ederek genetik varyasyonu tüketmesi beklenir. Oysa doğal popülasyonlarda çok büyük bir genetik çeşitlilik görülür. Peki bu genetik çeşitlilik nasıl korunuyor? Genetik çeşitliliği açıklayan örneklerden biri erkek lepisteslerin (Poecilia reticulata) renk motifleridir. Illinois Üniversitesi’nden Kimberly Hughes ve arkadaşları Trinidad’da çeşitli ırmaklardan erkek lepistesleri topladıktan sonra renk motiflerine göre gruplara ayırmışlar. Daha sonra ise gruplar yeniden sınıflandırılarak havuzlara bırakılmış. Araştırmacılar her yeni grupta belli başlı bir renk motifine sahip lepisteslerin azınlıkta olmasına dikkat etmişler. Üç hafta sonra sürpriz bir şekilde azınlıkta olan lepisteslerden hayatta kalanların diğerlerine göre daha fazla olduğu görülmüş. Bilim insanları avcı balıkların belli başlı renk kombinasyonlarını aradıkları için alışılmışın dışındaki motiflere dikkat etmediklerini sanıyorlar. Ayıklanmanın ender tiplerin yararına işlediği bu tür hayatta kalma çabası, moleküler onarım, morfolojik ve sağlık yararına çok çeşitlilik şeklinde insanda ve diğer memelilerde de görülmekte. (Olendorf, R. et al. Nature 441, 633–636 (2006).)

11- Evrimin geçmişiyle ilgili konular

Evrim, genelde yaşamla ilgili sorular için en iyi çözümleri bulmaya yarar. Fakat doğal ayıklanma sadece maddelerle işlemekte, evrim tarihinin milyonlarca yıllık sonucu olan maddeler bunlar. Hiçbir şey boş bir çabayla başlamaz.

Eğer öyle olsaydı karaya yönelen tetrapodların yüzgeçleri ayaklara dönüşmez, kim bilir belki tekerlek biçimini alırdı. Çevreye uyum yaratıcılığı, uzun bir yılana benzeyen murana yılanbalığında (Muraena retifera) izlenebilmekte. Geçmişte kemikli balıklar avlarını yakalamak için vakumdan yararlanıyorlardı. Balık yaklaşmakta olan yemini görünce ağzını sonuna kadar açarak avı ve su akışı için büyük bir boşluk oluşturur. Gereksiz su solungaçlarca emilirken, balık yemini çene üzerinden gırtlağına emer. Ancak murana yılanbalığı ince uzun yapılı olduğu için yeterli vakumu yaratması mümkün değildi. Kaliforniya Üniversitesi’nden Rita Mehta ve Peter Wainwright 2007 yılında bu balığın yemini ne şekilde yakalayıp sindirdiğini buldu. Murana yılanbalığı ağzını açtığında gırtlağında ikinci bir çene ortaya çıkıyor. Bu yedek çene ağızdaki yemi parçalayarak boğazına itiyor. Yedek çene yakından incelendiğinde bir pençeye benziyor. Altta ve üstte avı iyice kavrayabilen sivri dişler bulunmakta.

Yanlardaki çok uzun kaslar ve çene kemerleri normalden daha küçük. Bu şekilde çene tamamen kapanıyor ve murana balığının ince bedeninde az yer kaplıyor. Araştırmacılar bu ilginç avlanma tekniği sayesinde balığın mercan resiflerinde usta avcılara dönüştüklerini düşünüyorlar (Mehta, R. S. & Wainwright, P. C. Nature 449, 79–82 (2007).)

MOLEKÜLER SÜREÇLERE DAYANAN KANITLAR

12- Darwin’in ispinozları

Charles Darwin Galapagos adalarına geldiğinde birbirlerine çok benzeyen ama gagaları farklı olan ispinozlarla karşılaşmıştı. Yer ispinozlarının gagaları derin ve geniş, kaktüs ispinozlarınki uzun ve sivri, ötücü ispinozlarınki ise ince ve sivriydi ki bunlar farklı beslenme alışkanlıklarını yansıtıyordu. Darwin tüm ispinozların kökenin adaya göçen ortak bir ataya uzandığını düşünüyordu. Sonuçta Galapagos adasındaki ispinozlar Amerika kıtasının güneyinden biliniyordu. Darwin’in ispinozları bu açıdan, doğal ayıklanmanın ortak bir atadan, çeşitli ekolojik nişlerde ne şekilde farklı biçimler yarattığını gösteren klasik bir örnektir.

Gaga biçimindeki değişimde hangi genetik mekanizmaların işlediğini bulmak isteyen Harvard Üniversitesi araştırmacısı Arhat Abzhanov, 2006 yılında yayımlanan araştırmasında çeşitli türlerde gaga biçimiyle ilişkili olan çok değişken olan genleri aramış. Abzhanov ve ekibi bu arayış sonucunda kalsiyum dengesinde de önemli bir rol oynayan kalmodulin (calmodulin) proteinini bulmuşlar. Bu protein farklı biçimlerin ve boyutların gelişmesinden sorumludur.

Araştırmacılar sonuçlarını kanıtlamak için yavru ispinozları genetik değişimden geçirerek kalmodulin seviyesini yükseltmişler. Bu şekilde yavruların gagaları uzamış. Bu deneylerle aynı zamanda gaganın genişliği ve derinliği gibi çeşitli özelliklerin genetik düzlemde ayrı ayrı işlendiği de anlaşılmış. Sonuçlar Darwin’in ispinozlarındaki farklı gaga biçimlerinin, kalmodulin etkinliğindeki değişimlere bağlı olduğunu göstermekte. (Abzhanov, A. et al. Nature 442, 563–567 (2006).)

13- Mikro evrim, makro evrimin buluşması

Darwin, evrimsel değişimin çok küçük adımlarla gerçekleştiğini düşünüyordu. “Belirsiz aşamalar” olarak adlandırdığı bu değişimler, çok uzun zamanlarda tamamlanan evrelerdi ve biçim ve işlevlerde toplu değişimlere neden oluyordu. Mikro evrim olarak isimlendirilen bu tür küçük değişimlerle ilgili çok sayıda kanıtlar var. Mesela ilaca direnç kazanmak bunlardan biri. Tabi bir türden diğerine geçiş gibi değişimler ya da makro evrimle ilgili fosiller de bulunur, ancak bu değişimleri canlı olarak izlemek çok zordur. Makro evrimin mekanizmalarını canlı olarak genlerin yapısında görebiliriz. Organizmaların gündelik yaşamında da genler bazen, hayvanlardakilerle aynı biçime ve aynı gelişime sahip olabiliyor. Bu yüzden gündelik olarak yaşanan evrimin büyük etkileri olabilir.

Howard Hughes Tıp Enstitüsü’nden Sean Carroll ve arkadaşları 2005 yılında Drosophila biarmipes sineğini inceleyerek ilginç bir sonuca ulaştılar. Araştırmacılar erkek sirkesineğinin kanadındaki tek bir noktanın oluşumunda katkısı olan moleküler mekanizmayı keşfetmişler. Bu şekilde nokta evriminin, atalarından kalma bir pigmentasyon genindeki ayar elementinin değişimine bağlı olarak meydana geldiğini gösterdiler. Söz konusu ayar elementi zaman içinde kanadın eski bileşenlerini geliştiren transkripsiyon faktörleriyle birleşmekte. Özellikle sarı genin ayar elementiyle birleşen transkripsiyon faktörlerinden biri “süsleme geni” / “engrailled” olarak kotlanmış, bu gen bir bütünün gelişiminde önemlidir. Bu da tek bir süreçte işleyen bir genin, diğer bir sürece de katılarak ilkede makro evrimsel değişimi çalıştırabileceğini gösteriyor. (Gompel, N., Prud’homme, B., Wittkopp, P. J., Kassner, V. A. & Carroll, S. B. Nature 433, 481–487 (2005).)

14- Yılanyarda ve deniztaraklarında zehir dirençliği

Biyologlar uyuma bağlı evrimsel değişimlerle ilgili moleküler mekanizmaları artık daha iyi anlamaya başladılar. Taricha granulosa semenderlerinin bazı popülasyonlarında örneğin hayvanlar sinir zehri tetrodoksini ciltlerinde depoluyorlar. Anlaşıldığı üzere bu zehri jartiyerli yılandan (Thamnophis sirtalis) korunmak için kullanıyorlar. Ancak tetrodotoksin üreten semenderleri avlayan jartiyerli yılanlar bu zehre karşı bağışıklık kazanmışlar. Stanford Tıp Okulu’ndan Shana Geffeney bu mekanizmayı 2005’te gerçekleştirdiği ayrıntılı bir çalışmayla çözdü. Buna göre jartiyerli yılanın dirençlik seviyesindeki oynamalar, tetrodotoksini özel bir sodyum kanalıyla bağlayan moleküler değişime yol açmakta.

Zehir dirençliğiyle ilgili benzer bir ayıklanma Kanadalı araştırmacı Monica Bricelj tarafından Kuzey Amerika’nın Atlantik kıyılarında yaşayan yumuşak kabuklu taraklarda da (Mya arenaria) tespit edilmiş. Su yosunları insanlarda paralitik midye zehirlenmesine yol açan saksitoksini üretiyorlar.
Saksitoksinli bölgelerde yaşayan taraklar zehre karşı bağışıklık kazanmışlar ve bu zehri dokularında depoluyorlar. Oysa zehirsiz bölgelerde yaşayan taraklarda zehre karşı direnç gelişmemiş. Zehre karşı direnç kazanan popülasyonların genlerinde, saksitoksini sodyum kanalına bağlayan bir mutasyon gelişmekte. Bu iki araştırma birbirine çok benzer ayıklanma sürecinin tamamen farklı alanlarda işleyebileceğini göstermiştir. (Geffeney, S. L., Fujimoto, E., Brodie, E. D., Brodie, E. D. Jr, & Ruben, P. C. Nature 434, 759–763 ( 2005). Bricelj, V. M. et al. Nature 434, 763–767 (2005).)

15- İstikrara karşı değişim


Türler milyonlarca yıl değişmeden kalabilirler, bu süre fosillerdeki izleri bulmak için yeterlidir. Ama çok aniden değiştikleri de olur. Bu durum bazı türlerin ani değişimi engelleme potansiyeline sahip olduklarını ve evrime karşı direnç gösterdiklerini akla getirmişti. “Evrimsel direnç” fikri ilk kez sirkesinekleriyle deneyler yapan Suzanne Rutherford ve Suan Lindquist tarafından ortaya atıldı. Bu fikir, gelişim bozukluğuyla ilgili süreçlere, Hsp90 olarak isimlendirilen ve stres anlarında daha fazla üretilen bir proteinin “eşlik etmesine” uzanıyordu.

Buna göre Hsp90 özel durumlarda diğer süreçlerce baskılanmakta ve normalde serbest dolaşım ayarları yapan proteinler, gizlenmiş varyasyonları üretiyorlar. Albert Einstein Tıp Koleji’nden Aviv Bergman 2003 yılında evrimsel direncin gerçekten de Hsp90’a bağlı bir özellik mi yoksa daha çok genel bir özellik mi olduğunu araştırdı. Araştırmacı bu amaçta tek bir geni devre dışı bırakılan bira mayasının karmaşık gen ağları ve genom ekspresyon verilerine ait sayısal simülasyonlarından yararlandı. Bu şekilde neredeyse tüm genlerin, işlevsel olarak baskılanmaları halinde rezervlerdeki varyasyonları açığa çıkardıklarını görmüş. Yani diğer sözlerle evrimsel direnç Hsp90’den daha derine inmekte. (Bergman, A. & Siegal, M. L. Nature 424, 549–552 (2003).)


Cumhuriyet
Bilim Teknik

23.01.2009
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 12-02-2009, 13:02
Cem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Cem Cem isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Onur Üyesi
Dinlerden Özgürlük Grubu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 23 Sep 2004
Mesajlar: 2.478

Başarı Ödülü Başarı Ödülü Başarı Ödülü Onur Üyeliği 

Standart

imhotep bu güzel makaleler için teşekkürler.

Bunları evrimteorisi.org'a da aktarıyorum.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 12-02-2009, 13:46
Ayejj - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ayejj Ayejj isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Üye
 
Üyelik tarihi: 21 Apr 2008
Mesajlar: 1.190
Standart

Teşekkürler imhotep
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 12-02-2009, 15:10
imhotep - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
imhotep imhotep isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Dec 2007
Mesajlar: 1.257
Standart

İnsan nasıl insan oldu? Yeni bir öneri

İnsanın var oluşu, yani insanın öncüllerinin insana dönüşmesi, evrimselden çok, olağanüstü koşulların zorlamasıyla gerçekleşen devrimsel bir olaydır. Bu olay Rift vadisinde gerçekleşti. İnsanın öncüllerine ait fosiller, çoğunlukla Rift vadisinde bulundu. 8-10 milyon yıl önce bu vadi çöktü ve su baskınına uğrayan primat ya yok olacaktı ya da olağanüstü şartlara uyum sağlayıp neslini sürdürecekti.

Oktay Kaynak

Olağanüstü şartlara uyum sağlaması da 4-5 milyon yıl gibi bir süre içinde iki ayak üstünde yürür hale gelmek, yani belden aşağısı insan gibi olmak biçiminde gelişmiştir. Daha sonraki 4-5 milyon yıl içinde de artık modern insan gibi rahatça iki ayağı üstünde yürüyebilen bu canlı, belden üstünü de iki ayaklılığa uydurmak zorunda kalmıştır. Aksi halde belden aşağısı insan, belden üstü primat olan bir canlının doğada yaşamını ve türünü sürdürme şansı yoktur. Bu hem doğa yasaları hem de fizik yasaları gereği böyle olmak zorundadır.

1- Neden ayağa kalktı? Doğal seçme sonucu mu, yoksa yaşamsal bir zorunluluktan mı?

2- Neden bir ikisi dışında bütün Australopithecus ve Hominid fosilleri Rift vadisinde bulundu?

3- Neden dört-beş milyon yıl önce belden aşağısı insanımsı, belden yukarısı primatımsıdır? Ve belden aşağısı ne zaman insanımsı olmaya başlamıştır veya olmaya zorlanmıştır?

4- Neden en son kafatası hacminde giderek artan bir büyüme başlamıştır? Bu kafatası hacimleri farklı insansılar ayrı ayrı birer tür müdürler ve neden yok olmuşlardır?

5- Bir şempanze embriyosunu insan uterusuna koysak buradan doğum sağlasak sonuç ne olur?

Rift vadisinde bulunan Australopithecus ve Hominid fosillerinin şifreleri çözüldüğünde bu soruların yanıtı oradadır.Ve aslında bu fosillerin beden(iskelet) dili bize bu soruların cevabını vermektedir.

Bu yazıda insan sözcüğü ile akıllı canlı olan çağdaş modern insan kastedilmektedir. İnsanın akıllı canlı oluşu ile ayağa kalkma arasında bir ilişki olduğu antropoloji bilimi tarafından öngörülmüştür. (Kitap 1, 5, 9, 10, 11) Fakat ayağa kalkma olgusunun nasıl ve ne şekilde işlev gördüğü halen tartışılmaktadır. Ayağa kalktığı için elleri boş kalmış ve ellerini kullanarak beynini geliştirmiştir tezi vardır (Kitap 7, 8, 10, 13). Ama şu andaki şempanzelerin ellerini kullanma süreleri, süre/gün olarak modern insanın ellerini kullanma sürelerinden fazladır. Birbirlerinin parazitlerini temizlerler, meyve yerler, çekirdek kırarlar, yaprak ve kabuk yerler, termit avlarlar; bunların hepsi elle yapılır. Kaldıki aynı türden eşzamanlı ayrıldığımız öngörülüyor; biz ellerimizi kullanarak akıllı canlı olduk da onlar neden ellerini kullanarak akıllı canlı olamadılar?

Sonuç olarak, akıllı canlı olma nedeni ayağa kalkmakta aranmalı, ama elleri boş kaldı gibi zayıf bir argümanla savunulmamalıdır.

ÜÇ TEZ

Bu konuda üç tez var. Birincisi, tropik yağmur ormanlarında yaşayan şempanzeyle ortak atamız olan bir primat tropik ormanları yağmalayıp bitirdiğinde savana açık alanlarında kaldığı için avcılarını kollamak ve kendini savunmak üzere ayağa kalktığı görüşüdür (Kitap 1, 13, 14). Bu çok zayıf bir iddiadır. Benzer fiziksel yapıdaki başka canlılar da ayağa kalkmalıydı, neden kalkmadı? Yazının ilerleyen bölümlerinde anlatılacağı gibi, insanın geliştiği primat çok özel bir dönemeçten geçmiş ve o nedenle ayağa kalkmak zorunda kalmıştır. Ayrıca neden sadece o yöredeki yağmur ormanları yağmalanmış, Afrika Ekvator bölgesindeki diğer yağmur ormanları yağmalanmamıştır? Bu soru da yanıtlanacak.

İkincisi, Afrika'nın sıcak güneşinden vücudunu korumak üzere ayağa kalktığı. Bu sayede vücuduna gelen güneş ışınlarının dik değil de eğik gelmesini sağladığı ve bunun sonunda kızgın Afrika güneşinden korunduğu savıdır (İnternet: 1, 8, 14, 22). Eğer böyle olsaydı filler ayağa kalkardı, kanguru şimdi modern insan gibi dimdik yürüyordu.

Üçüncüsü, ayağa kalkma sonucu kafasının yerden yükseldiği, bunun sonucu olarak Afrika meltemi sayesinde beynini soğuttuğu iddiası vardır (İnternet: 7, 8, 9). Ayağa kalkınca kafanın yerden yüksekliği en fazla 40-50 cm. fark eder. Bunun sonucunda Afrika melteminin beynin ısısını düşüreceği savı pek güçlü bir sav değildir.

PEKİ NEDEN AYAĞA KALKTI?

İnsansı fosillerin çok büyük bir oranda, bir iki istisna hariç, hep Rift vadisinde bulunmasının bir nedeni olması gerekir. Bu istisnaların da, ayağa kalkma olayından sonra, insansıların bir şekilde erozyon veya başka bir jeolojik olay sonucu Rift vadisinin dışına çıkmış olmasıyla açıklanabilir.

Günümüzden 8-10 milyon yıl önce dünyanın önemli çöküntü vadilerinden biri olan Doğu Afrika'daki Rift vadisinin, üstündeki yağmur ormanları, hayvan ve bitki örtüleriyle birlikte çöktüğü bilinmektedir (İnternet: 10, 13). Bu çöküntünün öyle kritik bir yeri olmalı ki, belki Olduvai boğazı, belki başka bir yer, bu yerdeki ağaçlar üstünde yaşayan ortak atamız primat bir anlamda mahsur kalmış olmalı. Rift vadisinin özelliğinden dolayı, yağmur sularının tahliye olamadığı söylenebilir. Bu arada çökmeden dolayı yeraltı sularının da yer yüzüne çıktığı düşünülürse, çöküntünün içinde uzun süreli ve kalıcı bir su varlığından bahsedebiliriz. Zaten şu anda Rift vadisi içinde çoğunlukla sodalı göller var. Büyük bir kesim de, kurumuş göl çökeltisidir.

Şu görüşü ileri sürüyorum: Aslında insanın, insan olma özelliği kazanma sürecinin de (evriminin) kendine has olması gerekir. Australopithecusların geliştiği primatın, olağanüstü bir doğa olayından, koşullardan geçmiş olması gerekiyor. İnsanın öncülü, doğal seçilimle, evrimleşerek değil, olağanüstü bir zorlamayla, bir devrim yaparak insana dönüşmüş olmalıdır.

Ağaçta yaşayan bir canlı olan öncülümüz, belirli bir süre ormandaki yiyecek stokunu bitirinceye kadar bu duruma direnmiş olmalı. Su içmek için de aşağıya inmesi zaten gereklidir. Belirli bir direnç noktasından sonra ormandaki yaşam stokları azalınca, yüz binlerce yıl içinde, aşağıya inme zorunluluğu doğmuş olmalı. İnsansı maymun fosillerinin bulunduğu katmanların sualtı çökeltileri olmasını (İnternet: 4, 7, 10), canlıların su içinde kaldığının göstergesi olarak kabul edebiliriz. Ağaç üzerinde yaşamayan, boyu kısa veya sürüngen canlıların suda boğulmuş olmalı. Bu sayede bu sular, özellikle balıklar için çok zengin bir besi ortamı oluşturmuştur.

Öncülümüz balıkla beslenerek protein rejimine girmiştir. Darwin de, bu protein rejiminden bahseder (Kitap 10). Göğsüne kadar derinlikteki bir suda yürümek için ayağa kalkmak zorunluluğu vardır. Günümüzde şempanze ve orangutanların su içinde, karaya kıyasla daha dik durduklarını ve yürüdüklerini görürüz. Bu arada günümüzden 4-5 milyon yıl önceye gelindiğinde belden yukarısı ağaçta yaşamaya uygun primat, belden aşağısı; pelvis kemiği, bacak kemikleri, diz kapağı açısı ve ayakları insansı olan Australopithicus afarensisin (İnternet: 7, 24) anlaşılması kolaylaşıyor. Australopithecus afarensisin ataları gündüzleri yerde su içinde dik yürüyerek, geceleri ağaçta yaşamışlardır. Australopithecus afarensisin romatoit artirit olması suda yaşamanın sonucudur. Bu şekilde yaşanan 4-5 milyon yıl içinde, bu primatların belden aşağısı insansı hale gelmiştir.
Belden aşağası tamamen insansı olup, iki ayak üzerinde yürüme rahatlığı sağlanınca ve de ayak baş parmağı artık ağaç dallarını kavrayamaz şekilde insansı olunca, bir primat gibi ağaç üstünde yaşama kolaylığı bitmiştir. Belden aşağısının insansı oluşu belden yukarısını da insansı olmaya zorlamıştır.

İnsan gibi, ayaklarını yana açmadan, sendelemeden rahatça iki ayak üstünde yürüyen bir şempanze düşünün. Bu canlının yürürken düşmemesi için ağırlık merkezinin pelvis dışına çıkmaması lazım, aksi halde yürüyüş sırasında adım atarken tek ayak üstünde kalma anlarında yere düşecektir. Dolayısı ile yere düşmemek için belden yukarısını dik tutmak zorunluluğu hissedecektir.

Gövdeyi dik tutmayı beceremeseydi, bu canlı türünü sürdüremez ve yok olurdu. Yani belden aşağısı insansı olan bir canlının belden yukarısının da insansı olması, doğa yasaları gereğidir. Nitekim olması gereken olmuş, 8-10 milyon gibi bir süre içinde modern insan oluşmuştur. Ağacı terk edince, dallarda hareket etmeye çok uygun olan eller ve parmak şekillerine de gerek kalmamıştır.

GÖVDEDEKİ DEĞİŞİM

İki ayaklılık oturunca belden yukarısının iki ayaklı yürüyüşe uyarlanması için ağırlık merkezinin pelvis kemiğinin ve diz kapağının dışına taşmaması gerekmektedir. Bütün bunların gereği olarak belden yukarısının insanlaşması, konik olan göğüs kafesinin daralmaya başlayıp modern insandaki silindirik biçimi alması gerekmiştir (İnternet: 14, 15). Australopithicusun çömlek karınlılığı ve bele yakın kaburga çapı da daralmak zorundadır. Australopithecusun göğüs kafesi koniktir ve karın bölgesinde çömlek karınlılığın oluşmasını sağlamaktadır (İ: 20).

Halbuki insanda bele yakın kaburga kafes çapı daralmıştır, çömlek karınlılık bitmiştir. Bunun sonucunda Australopithecusun rahmindeki yavrunun pozisyonu ve durumu değişmeye başlamıştır. Bunu hızlandırılmış bir film gibi düşünür ve belden yukarısının 5 derecelik açılarla dikleşmesini resmedersek, rahimdeki yavrunun durumundaki değişikliği daha iyi anlarız.

Gövde her 5-10 derece dikleştiğinde, doğan yavrunun kafatası şekli ve beyin sığası değişir. Eğer 4-5milyon yıldan bu yana doğan bütün Australopithecusların fosilleri bulunmuş olsa, hem gövde dikliği hem göğüs kafesi daralması (silindirikleşmesi) ve kafatası hacmindeki büyüme çok net olarak görülürdü. Bulunan fosillerin sayılarının çok az olmasına rağmen beyin sığalarının 350-400, 450-500 . . . 600-700. . . 1000-1300 cc'ye derece derece yükseldiği görülmektedir (5).

BİR DENEY DÜŞÜNELİM

Bunun kanıtlanabilirliği açısından bir deney önermek gerekirse; döllenmiş bir şempanze yumurtasını insan rahmine emplante etsek ve doğum sağlasak, buradan doğan şempanzenin yumurta veya spermini tekrar dölleyip gene insan rahminde üretsek, insan rahminden doğmuş dişi ve erkek şempanzelerin yumurta ve spermlerini birleştirip tekrar insan rahmine emplante etsek ve bu işlemi sonsuz kere tekrarlasak, hızlandırılmış bir Ausralopithicus'tan Homo sapiens'e bir gidiş hali izleriz. İnsan rahmi son şeklini aldığı için 4-5milyon yıl önce olduğu gibi 350 cc'den birkaç cc fazla ikinci doğumda ondan birkaç cc fazla gibi yavaş bir seyir izlemeyiz.
Çünkü 4-5 milyon yıl önce rahimde kendisini dik duruşa uyarlıyordu ve Australopithecus'la modern insan arası bir yerdeydi, hatta yolun başlangıcındaydı.

İnsan rahminde fetüsün kafasının yuvarlaklaşması doğrultusunda bir baskı vardır. Bu anlamda çene geri itilmekte, çene geri itildiği için burun öne çıkmakta, çeneler dikdörtgen şeklinden ovalliğe dönmektedir. İngilizcesi chin olan bizim alt çene dediğimiz çenemiz ortaya çıkmaktadır. Bunun insan canlısına hiçbir faydası yoktur. Yani bu doğal seçilim yoluyla elde edilmiş bir özellik değildir. Sadece yüzün önden geriye doğru itilmesi sonucu oluşuyor. Muhtemelen insan rahminden doğan şempanze yavrusunun da bu anlamda çenesi ileri çıkık olacak, burun kemiği ortaya çıkacak, diş dizilimi dikdörtgenlikten oval şekle dönecektir.

İNSAN YAVRUSUNUN ÖZELLİĞİ

İnsan yavrusu hiçbir canlı ya da hiçbir memelide olmadığı gibi tamamıyla çaresiz doğuyor. Kafasını taşıyamıyor. Bütün bunların nedeni, ayağa kalkmaktan dolayı karın bölgesinin daralmış olması, iç organlara, rahime ve dolayısı ile fetüse az yer kalmasıdır. İnsanın gebelik süresinin azlığını düşünelim. İnsan yavrusu diğer bütün memelilerde olduğu gibi gelişimini tamamlayıp doğmuyor. Çünkü insan karın boşluğu dardır, insan yavrusu gelişimini tamamlamadan dışarı atılmaktadır.

İnsan rahminin bu kendine özgülüğünün biricik ve tek oluşunun bir kanıtı, yavrunun sırtı anneye dönük doğmasıdır (18). Memeli balıklar ve kanguru hariç diğer tüm memeliler yüzleri anneye dönük doğar (İ: 18, 20). Kanguru iki ayaklı da olsa bu üreme biçimiyle akıllı canlı olamaz. İnsan rahmine emplante ettiğimiz şempanze de insan yavrusu gibi sırtı taşıyıcı anneye dönük doğacak, insan yavrusu gibi tamamiyle aciz olacak, bıngıldağı olacaktır.

Bütün bunların sebebi insan rahminin mekanizmaları ve işleyiş biçimidir. İnsandan başka hiçbir memeli kafatası kemikleri birleşmemiş, yani insan gibi bıngıldaklı doğmaz. Aslında insanın da böyle doğmaması gerekir. Bunun nedeni ayağa kalkmadır, yavrunun rahimde yerleşme ve oluşum sırasındaki biçimleridir.

İnsan dışında memeli yavruları kafaları doğum kanalına yakın, gövdeleri rahmin geniş tarafına yerleşiktir. İnsanda ise yavrunun kafası rahmin geniş tarafında gövdesi dar tarafında yani doğum kanalına yakın tarafındadır.
Doğuma iki ay kala insan yavrusu ters döner ve başı doğum kanalına yaklaşır. Ausralopithicus'ların yüzlerinin annelerinin bacağına dönük doğdukları paleoantropologlar tarafından söylenmektedir. Bu olgu primattan insana doğru yürüyüşün doğum sürecindeki ara aşama olduğunun ifadesidir. Hatta paleoantropoloji bilimi australopithicus'ların doğum sırasında birbirlerinden yardım alıp almadıklarını sorgulamaktadır (İ: 18).

İNSANA GÖTÜRDÜ

Sonuç olarak gövde dikleşmesi başladıktan sonra göğüs kafesindeki daralma ve silindirikleşmenin sonucunda rahimde ve rahimdeki fetüsde başlayan değişmeler bu canlıyı insana götürdü. Sahelantropus tchadensis, Orrorin tugenensis'i doğurmuştur; Orrorin tugenensis, Ardipithecus ramidus'u; Ardipithecus ramidus, Ausralopithecus anamensis'i; Australopithecus anamensis, Australopithecus afarensis'i; Australopithecus afarensis, Australopithecus africanus'su; Ausralopithecus africanus, Homo habilis';Homo habilis, Homo erectus'u; Homo erectus, Homo sapiens'i doğurmuştur. Burada, ara türler olarak yada ara cinsler olarak tartışılan bazı tür cinsleri sıralamadım.

Paleoantropoloji bilimi bunları ayrı ayrı türler olarak kabul ettiği için neden bu kadar çok tür üretildiği ve neden bunların yok olduğu sorusuna yanıt arıyor fakat bulamıyor (İ: 5). Halbuki gövdenin dikleşmesi ve rahmin bu dikliğe uyum sağlama sürecinde yapılan doğumlar sonucunda, her insansı kendinden kafatası sığası olarak bir büyüğünü doğurdu.

Bu bir büyük beyin sığalı yavru doğurma süreci, iskeletin ayaktan başa kadar dik duruşa uyarlanması bitinceye kadar devam etti. Şu andaki modern insan dik duruşa tam uyarlıdır, belki ufak tefek uyarlanışlarımız devam etmektedir. Ve iskelet şeklimiz milyonlarca yıl içinde genetik kodumuzda kayıt olduğu için insan kendi türünü üretmektedir.

Ama genel iskelet şekli her türlü ihtiyacına cevap vermektedir. İnsanların sürat koşusu yaparken kollarını sallamaları, beyin motor merkezinde halen dört ayaklılık programının devam ettiği biçiminde yorumlanabilir.

Örneğin bacağı diz kapağının biraz üstünden kesilmiş bir kedi koşarken ayağı sağlammış gibi aynı programda koşar. Bu tür belki bazı yazılımlarımız henüz güncellenmemiştir ama iskelet halimiz tam dik duruşun en ideal şeklidir.

Hangi kara canlısını iki ayak üstünde yürütürseniz yürütün, sonuçta iskeletin alacağı şekil insan iskelet şeklidir. Belki bir fili ayağa kaldırsanız boyutları elbette devasa olucaktır; ama genel iskelet şekli insanınki gibi olmak zorundadır.

Yer çekimi ve fizik yasaları gereği bu böyledir.

Ayağa kalkmanın akıllı canlı üretmesi için üreme biçiminin insanınki gibi olmak zorunluluğu vardır. Örneğin kanguruyu ayağa kaldırsanız modern insan gibi tam dik duruşlu yapsanız akıllı canlı üretemez, çünkü üreme biçimi bunu üretmeye uygun değildir.

Kayrnaklar: Kitaplar (K);
1-Göl İnsanları Richard LEAKEY-Roger LEWIN; 2-Çıplak Maymun Desmond MORRIS; 3-Hayvanların Sessiz Dünyası Marian Stamp DAWKINS; 4-İnsan Üstüne Bir Deneme Ernst CASSIER; 5-İnsan Türünün Kökeni Ve Gelişimi V. P ALEKSEYEV; 6-Genetik Prof. Dr. Emine BİLGE; 7-İnsanın Ataları L. S. B LEAKEY; 8-Doğanın İnsanlaşması Serol TEBER; 9-İnsan nasıl İnsan Oldu M. İLİN-E. SEGAL; 10-Türlerin Kökeni Charles DARWIN; 11-Davranışlarımız Kökeni Serol TEBER; 12-Aklın Tarih Öncesi Steven MITHEN; 13-Modern İnsanın Kökeni Roger LEWIN; 14-Tarih Öncesi İnsan Robert J. BRAIDWOOD

İNTERNET KAYNAKLARI (İ)
1- Biology Human Evolution in The Yahoo; 2-Anthropological links; 3-Ucla&Beyond; 4-Human Evolution The fossil Evidence in 3D; 5-Hominid Species; 6-The Hunterian Museum and Art Gallery; 7-Long Foreground-Species Timeline-Australopithecus afarensis; 8-Hominid Evolution Survey; 9-Wiley InterScience Journal Abstract; 10-Re of Canyons Grand and Imagınary; 11-Science Daily Modern Humans; 12-L'Habitat Du Chimpanze; 13-Higbeam Encyclopedia-Search Results for Rift valley; 14-Hominid Evolution and Development; 15-Natural History Magazine; 16-Project MUSE; 17-Uterine Anomalies; 18-Evolution of Human Birth; 19-BBC-Science&Nature Animals; 20-Chimp Fetus; 21-The cave of Chauvet-Pont-d'Arc; 22-Becaming Human Paleantropology, Evolution and Human Origins; 23-Secrets of The Dead; 24-Lunatics, lucy and a little book for the school library; 25-BBC NEWS Science-Nature Upright walking 'began in trees


Cumhuriyet
Bilim Teknik

29.06.2007
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 12-02-2009, 15:16
imhotep - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
imhotep imhotep isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Dec 2007
Mesajlar: 1.257
Standart

İnsan bedeni evrimin en büyük gafları ile dolu


Canlılar ilk bakışta insana ne denli tansıksal yaratıklar olarak görünseler de, yakından ele alındıklarında evrim sürecinin kusursuzluğun ne denli uzağında olduğu gözler önüne seriliyor. Claire Ainsworth ve Michael Le Page, yaşamın örtülü alanlarına el atarak evrimin görünürde kusurlu yönlerini belirlemeye çalıştılar.

CİĞERLERİMİZ YETERLİ Mİ?

İnsanoğlunun 1978 yılında 8848 metre yüksekliğindeki Everest Dağı'nın tepesine oksijen tüpsüz çıkabilmesi akciğerlerin son derece etkileyici organlar olduklarını gösteriyor. Ne var ki, akciğerlerin bu özelliği 1975 yılında 11,264 metre yükseklikte uçmakta olan bir uçağın motoruna kapılıp kaçmayı başaran kızıl akbabanın başarısı yanında solda sıfır kalıyor.

Kuşlar kısmen akciğerleri sayesinde bu denli yükseklere uçabiliyorlar. Her iki yanda yer alan içten bağlantılı hava torbacıkları tarafından pompalanan hava, kuşların akciğerlerine yalnızca bir yönden akıyor. Bu durum kuşların akciğerlerini insanınkine kıyasla birçok açıdan daha üstün kılıyor.

Memelilere özgü iki yönlü akciğerlerde taze hava akciğerlerin yeterince derinliklerine ulaşamaz ve gelen hava soluk verdikten sonra geriye kalan oksijeni kıt havaya karışıp yok olur. İnsanın akciğerlerindeki hava yollarının (bronşlar) ucunda, kuşların akciğerlerindeki tüplerden farklı olarak yeterli hava akımının sağlanabilmesi için oldukça büyük olması gereken hava keseleri, ya da alveoller bulunur.

Bu da, gaz değiş tokuşu için daha küçük bir alanın kalması anlamına gelir. Büyük alveollerin kalın çeperlerle desteklenmesi gerekir ki, bu da gaz değiş tokuşunu azaltır. Sonuçta, insanlar zarar görmeye daha yatkın olan ve amfizem adıyla bilinen hastalığa yol açan ince alveol çeperlerine sahipler.

Sonuç: Kuşların akciğerleri insanınkilerden çok daha üstün özelliklere sahip ve araştırmalar çoğaldıkça bu üstünlüklerin sayısı da giderek artmaktadır. Kuşlarınkine benzer akciğerlere sahip olsaydı, insanoğlu muhtemelen çok daha başarılı da olurdu.


DNA: ÜRETİCİ DEĞİŞİME UĞRARSA

İnsanın DNA'sı sahip olduğu en değerli unsur. Bu gerçekten yola çıkıldığında, hücreler bölündüğünde onu kopyalayan polimeraz enzimlerinin kılı kırk yaran bir titizlikle oluştuklarını sanabilirsiniz. Kimileri gerçekten de öyle olmakla birlikte, enzimlerin büyük bir bölümü için aynı durum söz konusu değil.

Bilinen 14 DNA polimerazından yalnızca dört tanesi, her milyon tabanda bir yanlışla, son derece düzgün bir yapıya sahiptir. Geri kalanlar ise, kopyalanan her 100 tabanda bir yanlışla, baştan savma bir yapı sergiler. Bunun insan genomu üzerindeki etkisini bu paragraftaki dizgi yanlışı ile gösterebiliriz.

O halde, bu polimerazlara neden sahibiz? Düzgün polimerazlar kopyaladıkları DNA tabanlarına tam tamına uyarlar. Ancak tabanlar zarar görünce biçim değiştirir ve bu zarar DNA kopyalanmadan önce giderilmezse polimeraz artık onları tanıyamaz. Bu da kopyalanma sürecinde aksamaya yol açar ve hücre ölümü riskini doğurur.

Üstünkörü polimerazlar hasarlı tabanları okuyarak günü kurtarırlar, ama DNA'nın zarar görmediği yerlerde bile çok sayıda yanlış yaparlar. Öyle ki, bölünme sırasında yüksek oranda hücre ölümünü engellemenin bedelini daha yüksek bir değişim hızıyla öderiz. Bu durum kimi zaman bir ayrıcalık olabilir.

Bu kısmen bağışıklık sisteminin yeni antikorlar üretme biçimidir. Öte yandan, kimi bakteriler gerilim durumunda, muhtemelen bir miktarının canlı kalmasını sağlayacak değişimleri sağlamak amacıyla, yanlışa-yatkın polimerazlara bel bağlarlar.

Ne var ki, değişinimlerin büyük bir çoğunluğu ya herhangi bir etki yaratmaz, ya da zarar verirler. Bu durumdan yola çıkan bilim insanları kanserin önüne geçmek için hücrelerimizdeki yanlışa yatkın polimerazları etkisiz duruma getirmenin yollarını araştırıyorlar.

Sonuç: Bir bakış açısından, kanser riskini ve çocuklarımızın genetik hastalıklara yakalanma olasılığını arttıran büyük bir gaf. Birkaçı biraz daha düzgün olduğu sürece, çoluk çocuğunuzun değişime uğramış zararlı genler taşımalarını umursamıyorsanız büyük bir başarı.

ORGANLAR: KALICI OLMAMAK ÜZERE TASARLANMIŞ


İnsanların satın aldıkları araç gereçlerin kısa sürede eskiyip bozulduklarından yakındıklarına sıklıkla tanık oluruz. Oysa, aynı durum bizler için de geçerli. Yirmili yaşlardan itibaren insan bedeni giderek yıpranmaya başlar. İyi de, neden?

Bir süre önce kurtlarda ve muhtemelen başka hayvanlarda yaşlanmayı denetleyen hücresel bir sinyal sistemi olduğu yönündeki buluş çoktan rafa kaldırılan bir görüşü destekler gibiydi.

Bu görüşe göre, yaşlanma süreci eski hayvanlardan kurtulup yeni kuşak hayvanlara yer açmak üzere evrilen bir süreçti.

Gelgelelim, dirimbilimcilerin (biyolog) büyük bir çoğunluğu yaşlanmayı salt doğal ayıklama sürecinin olumsuz bir yan etkisi olarak değerlendiriyor. Çok az sayıda birey onca süre yaşamda kalabildiğinden, yaşamın geç evresinde canlılara yarar sağlaması için seçilecek genlerin sayısının da az olacağı açıktır.

Dahası, ileri yaşlarda zararlı etkiler yaratan genler gençlikte yarar sağladıkları sürece yine el üstünde tutulabilirler. Sonuçta canlılar büyüme ve üremeye, yaşlanmaya bağlı hasarı onarmaya harcadığından çok daha fazla enerji harcamak üzere evrilmişlerdir.

Bu durum üreticilerin mutlaka belli bir zaman dilimi içinde modasının geçeceğine inanılan ürünler üretmedikleri gibi, sonsuza dek kalıcı olacak ürünler üreterek de paralarını boşa harcamadıkları görüşüne denk düşüyor.

Şimdi sinyal sisteminin yalnızca onarım ile üretim arasındaki alışverişi denetlediğine inanılıyor: daha uzun yaşayan değişime uğramış kurtlar daha az sayıda yavru üretiyor. Ne var ki, bu alışveriş farklı canlı türlerinde yaşamın farklı aşamalarında meydana geliyor.

Fare gibi, düşmanları tarafından avlanma olasılığı yüksek olan hayvanlar olabildiğince çabuk ürerler, hızla yaşlanıp, genç ölürler. Sürüngenlerle balıkların da aralarında olduğu, öteki canlılar son derece yavaş yaşlanırlar. Kimilerinin ölüm oranı gerçekte düşmekle birlikte, yaşlandıkça daha çok yavru bile doğururlar. Bu olguya ters yaşlanma adı verilir.

Nitekim, yaşlanma sürecinin özellikle memelilerde yoğun yaşandığı görülüyor. Kimilerine göre bu durum dinozorların hüküm sürdüğü dönemde ilk memelilerin hızlı üreme, genç ölme stratejisinin çöküşü önleyen kimi becerilerin yitirilmesine neden olmasından kaynaklanıyor. Örneğin, insanlar çoğu sürüngenler gibi süresiz olarak diş üretmezler, ya da kuşlar gibi zarar gören saç hücrelerini yenileyemezler.

Tam tersine, insanın son evrim aşamasında uzun ömür ayıklama sürecinde çok daha ağır basmış olabilir. "Büyükanne tezi" bilgilerini daha sonraki kuşaklara aktaran ve onlara destek olan uzun ömürlü nine ve dedelere sahip olan kişilerin çocuklarının da daha uzun ömürlü olduklarını öne sürüyor.

Sonuç: Yaşlanma süreci yaşlı hayvanları yok etmek amacıyla evrilen bir süreç olmasa gerek. Ancak evrimsel bakış açısından ele alındığında, yaşlanmanın bir yanlışlık olduğu da söylenemez. Bu açıklamanın her gün aynaya bakmak zorunda olanların hiç de hoşuna gitmeyeceği kesin.

GEN DİZGELERİ: KARMAN ÇORMAN

İnsanın bir mavi kopyasını çıkardığınızı düşünün. Bunu iri parçaların yok olmaya eğilimli olduğu anlamına gelecek bir biçimde mi, suretini çıkararak mı, yoksa sonunda tersyüz olacak bir biçimde mi tasarlardınız?

Gen dizgelerimiz kuşaktan kuşağa aktarıldığında ve genetik bozukluklara neden olduğunda, ya da bizleri hastalıklara daha duyarlı kıldığında tam da böyle bir durum söz konusudur. Görünüşte, burada oldukça ciddi bir yanlış var.

Bu karışıklığın oluştuğu temel durumlardan biri yeniden bileşim sürecinde işlerin ters gittiği zamanlardır. Yumurta ve spermlerin üretimi sırasında kromozomlar çiftler halinde dizilerek eş gruplarla yer değiştirirler. Bu süreç zararlı değişinimlerin elenmesine yardımcı olur, çünkü geriye bunlardan daha az sayıda içeren türdeşler bırakır. Oysa, evrimsel açıdan unutulmaya mahkûm olan diğerlerinde bunların sayısı daha fazladır.

Sorun, DNA'larımızdaki tüm kopyalanan ve yinelenen dizgelerin kromozomların yanlış dizilmelerine neden olabilmeleri ve sonuçta birinin fazladan bir DNA yığını alırken, ötekinin o yığını yitirmesidir. Bu da, kimi gen kopyalarından çok fazla ya da çok azına sahip olmak gibi, çeşitli sorunlara yol açabilir.

Gelgelelim, bunun beraberinde getirdiği sonuçlar her zaman kötü olmaz. Fazladan gen kopyaları evrim için gerekli hammaddeyi sağlayabilir. Bir kopya kaleyi tutup normal işlevlerini yerine getirirken, fazladan kopya değişime açık olup yeni işlevler üstlenir. Primatlarda kopyalanmış gen sayısı öteki memelilere kıyasla çok daha yüksektir ve bunların büyük bir bölümü görünüşe bakılırsa hızlı bir evrimden geçmiştir.

Sonuç: Çocukların genetik açıdan en az anababaları kadar sağlıklı olmalarını garantiye almak istiyorsanız, kopyalama korkunç bir yanlış olur. Oysa evrimin temelini oluşturan çeşitliliği sağlamanın bir yolu olarak değerlendirildiğinde, kopyalama kusursuz bir çözümdür.


GÖZ: KÖR NOKTA


Darwin'i eleştirenler göz gibi karmaşık ve görünürde kusursuz bir organın nasıl olup da yavaş yavaş evrildiği sorusunu sormaya bayılırlar. Darwin'in kendisi de "Türlerin Kökeni" adlı yapıtının daha sonraki baskılarında kendisine yönelik bu eleştirileri çürütmeye çalışmıştır. Belki de hiç dert etmesine gerek yoktu. Göz gerçekten de karmaşık bir organ, ancak bu organın yapısı evrimin plansız hesapsız doğasını yansıtıyor.

En çarpıcı yanlışa omurgalıların gözünde rastlanıyor. Gözdeki ışığa duyarlı yapı olan ağtabaka ya da retina arkadan öne doğru programlanmıştır. Işığa duyarlı hücreler, onları destekleyen sinirlerin ve kan damarlarının arkasında yer alırlar. Işık önce bu katmandan geçmek zorunda olmakla kalmayıp, sinirlerle kan damarlarının ağtabakaya dalarak her gözde kör bir nokta oluşturmaları da gerekir.

Mürekkep balığı ve ahtapot gibi kafadanbacaklılarda gözler "doğru" yöne yerleştirilmiş olduğuna göre, omurgalılarda neden öyle değildir? Bunun yanıtı, çağdaş omurgalıların atalarında gözler ilk kez evrildiğinde ağtabakanın gelişmekte olan beynin bir katmanından ortaya çıkmış olması ve ışık alıcılarını oluşturabilecek hücrelerin bu katmanın içinde yer almalarında yatıyor.

Sussex Üniversitesi göz fizyolojisi uzmanlarından Michael Land bir kez böyle bir düzen oluştuğunda bunu değiştirmenin çok güç olduğuna dikkat çekiyor.
Her zamanki gibi, evrim başarısız bir durumdan en iyi biçimde yararlanmıştır. Omurgalılarda atalarından geçen bu bozukluğun giderilmesine yarayan çeşitli uyarlamalar vardır. Bunlardan bir tanesi primatlardaki fovea'dır. Ağtabakanın bu bölgesinde sinirlerle kan damarları bir yana itilmiş olup, yerini ışık alıcıları doldurmuştur.

Bu bölgenin yeterli miktarda oksijen alabilmesi için olabildiğince küçük olması gerekir. Bu da bize keskin bir merkezi görüş kazandırırken, çevreyi bulanık görmemize neden olur. Kafadanbacaklıların gözleri bizlerinki denli gelişmiş değildir. Öte yandan, pekten adıyla bilinen bir yapı sayesinde ağtabakadan çoğu kan damarlarını eleyen kuşlar göz konusunda bizleri alt etmişlerdir. Nitekim, atmaca görme duyusu en keskin canlı olarak bilinmektedir.

Sonuç: Hangi açıdan ele alırsanız alın, arkadan öne destekli ağtabaka büyük bir yanlıştır.


MİTEKONDRİ: ENERJİ SANTRALLARINA
ZAYIF KORUMA


Hücrelerimizin her birinin içinde mitokondri adıyla bilinen onlarca minik torbacık yer alır. Bu torbacıklarda hücreleri devinime geçiren enerjinin üretilmesini sağlayan şekerler "yakılır". Ancak bu süreç sırasında serbest radikaller adıyla bilinen çok zararlı moleküller de üretildiğinden, mitokondrinin içi DNA gibi can alıcı önemde bir unsur için hiç de güvenli bir yer değildir. Öyle olmakla birlikte, 13 önemli mitokondrik protein burada barınır.

Burada çılgınca bir tasarım söz konusu. Buhar makinesinin onarım kılavuzunu ocağın yanı başında tutulması ve kılavuzun kaçınılmaz olarak kavrulup okunmaz hale gelmesine göz yumulması gibi bir durumla karşı karşıyayız.

Değişime uğrayan genlerin mitokondrik DNA'da birikmesi sonucunda işlevin giderek yitirilmesi yaşlanmanın, kimilerine göre de, şeker ve Alzheimer gibi yaşlanmaya bağlı birçok hastalığın asıl nedeni olabilir.

DNA insanın evrimsel tarihi yüzünden oradadır. Mitokondriler bir zamanlar bağımsız olan ve yaklaşık 2 milyar yıl önce hücrelerimizle ortakyaşamlı bir bağ oluşturan bakterinin kalıntılarıdır. Bakterinin özgün genlerinin büyük bir bölümü zamanla yok olmuş, ya da hücre çekirdeğine sıçramış olsa bile, mitokondriler hala 13 geni içlerinde barındırmayı sürdürürler.

Yaşlanma karşıtı araştırmalarda çoktandır kalan genleri çekirdeğin güvenli alanına taşımanın yolları bulunmaya çalışılıyor. Bunu başarmak hiç de kolay olmayacak. 13 genin basit bir biçimde çekirdek genomuna taşınması söz konusu olamaz, çünkü o zaman 13 proteinin de mitokondrilerin dışında bir yerlerde üretilmesi gerekir. Bir çözüm mitokondrilere aktarılan proteinlerin mRNA reçetelerini almak ve böylelikle genlerin çekirdekte barınmalarını, ancak proteinlerin yine mitokondrilerin içinde üretilmesini sağlamak olabilir.

Sonuç: İnsanların kalıcı olmaları amaçlansa, DNA'nın yerleştirilmesi konusunda en son akla gelecek seçenek mitokondri olurdu.


YAŞAMIN APTAL DAYANAĞI: ETKİSİZ ENZİM


Gezegenimizde en bol bulunan, ancak hiçbir işe yaramayan bir protein. Yeryüzünde yaşamın hemen hemen tümü RuBisCo adı verilen bir enzime bel bağlıyor. Bu enzim havadaki karbondioksiti yaşamın yapı taşları olan karbon zincirlerine dönüştürüyor. Ancak dünyanın en miskin enzimlerinden biri olarak bilinen bu enzim aynı zamanda karbondioksit ile oksijen arasındaki farkı ayırt edemeyecek denli de aptal. Evrimin en büyük gaflarından biri bu enzimden başka bir şey olabilir mi?

RuBisCo karbondioksiti ribuloz bisfosfat adlı bir şekere iliştirmek suretiyle "ayarlıyor". Ancak çok kolay tufaya geldiğinden, kimi zaman bir oksijen molekülünün ensesine yapışıp onu şekere iliştiriyor. Bu da hem karbon, hem enerji yitimiyle sonuçlanan olumsuz bir dizi etkiye yol açıyor. Daha da beteri, RuBisCo enzimleri saniyede yalnızca üç molekülün tepkisini kolaylaştırıyor. Öteki yaygın enzimler aynı süre içinde on binlerce tepkiyi katalize edebiliyorlar.

Bu tür olumsuzluklar fotosentez sürecinin olması gerekenden çok daha elverişsiz kılıyor. Ancak bitkiler RuBisCo'nun oksijene ulaşmasını bir biçimde önleyerek, bu açığı gideriyorlar.

RuBisCo'nun başarısızlığı evrimi sırasında oksijen düzeylerinin şimdikinden çok daha düşük olmasına bağlanıyor ve öyle bir ortamda karbondioksitle oksijeni karıştırmanın bugünkü kadar önemli bir gaf olmayacağına dikkat çekiliyordu.

Ne var ki geçtiğimiz yıl yapılan bir araştırma RuBisCo enziminin, bırakın aptal olmayı, bir ökelik parıltısı bile taşıdığını ortaya koyuyor. Oksijen ile karbondioksit, enzimlerin güçlükle ayırt edebildikleri, ortak birtakım özelliklere sahip. RuBisCo bifosfat molekülünü yakalayıp bükmek suretiyle, alt maddesinin daha bol olan oksijen molekülü ile değil de, bir CO2 molekülüyle tepkimesi olasılığını en üst düzeye çıkartıyor. Sorun, bükme işleminin RuBisCo'yu son ürünü oluşturma aşamasında zorlamasından kaynaklanıyor.

Enzimin ağır aksak olması da buna bağlanıyor. Cambridge Üniversitesi bitkibilim uzmanlarından Howard Griffiths,"RuBisCo'nun işe yaramaz bir enzim olduğu görüşü tartışılabilir. Enzim olabileceği kadar iyi," diyor.

Sonuç: Bitkilerin RuBisCo'nun etkisizliğinden kaynaklanan boşluğu kapatmak üzere geliştirdikleri yöntemler bu enzimin ne denli kısıtlayıcı bir unsur olduğunu gözler önüne seriyor. Ancak bizzat proteinin geliştirilip geliştirilemeyeceğini zaman gösterecek. Yığınla genetik mühendisi bu konuda çabalayıp duruyor.


Cumhuriyet
Bilim Teknik

31.08.2007
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 12-02-2009, 15:27
imhotep - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
imhotep imhotep isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Dec 2007
Mesajlar: 1.257
Standart

Eğitimde yaradılışçılığın tehlikeleri

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin (AKPM) 17 Eylül 2007 tarihli oturumunda "Eğitimde Yaradılışçılığın Tehlikeleri" başlıklı rapor ve ona bağlı karar tasarısı ele alındı. 25 aleyhte ve 3 çekimser oya karşın 48 lehte oyla kabul edilen kararlar çerçevesinde, "akıllı tasarım" gibi çeşitli şekillerde karşımıza çıkan yaradılışçılığın, bilimsel verilere dayanmadığı ve bu nedenle okullarda okutulmasının doğru olmadığı kesin bir dille vurgulandı.

Kararda üye ülke hükümetlerinden, türlerin doğal seçilimle evrim geçirdiği kuramını reddeden yaradılış fikrinin okullarda evrim yasalarıyla birlikte, hatta evrim yasalarının yerine okutulmasına karşı çıkmaları istendi. Ayrıca yaşam bilimlerinin temelinde tartışmasız evrim kuramının yattığı ve bu kuramın yerine bilimsel temele oturmayan başka fikirlerin getirilmesinin insan haklarına yönelik bir tehdit oluşturabileceği uyarısı yapıldı.

Rapor ve ona bağlı kararda şu noktalara dikkat çekildi:

1. Bu raporun amacı, inancı sorgulamak veya inanca karşı gelmek değildir, çünkü inanç özgürlüğü hakkı buna izin vermez. Amacımız, inancı bilim diye "yutturmaya" yönelik bazı eğilimlere karşı kamuoyunu uyarmaktır. İnancı bilimden ayırmak gerekir. Bunu bir husumet olarak değerlendirmemelidir. Bilim ve inanç bir arada varolmayı öğrenmelidir. Bu bilime ve inanca karşı çıkma sorunu değildir; fakat inancın bilime karşı çıkması kesinlikle engellenmelidir.

2. Bazı insanlar için yaradılışçılık, dini bir inanç olarak, yaşama anlam katar. Ne var ki Parlamenterler Meclisi, eğitim sistemimiz içinde yaradılışçı fikirlerin yayılmasının olası zararlı etkilerinden ve demokrasimiz için sonuçlarından kaygı duymaktadır. Eğer dikkatli olmazsak, yaradılışçılık, Avrupa Konseyi'nin en önemli yükümlülüklerinden biri olan insan haklarına yönelik bir tehdit haline gelebilir.

3. Türlerin doğal seçilim yoluyla evrimini reddeden yaradılışçılık, uzun süre bir Amerikan olgusu olarak görülüyordu. Bugün yaradılışçı fikirler Avrupa'ya sızmaya çalışıyor ve bu fikirlerin yayılması Avrupa Birliği'ne üye pek çok ülkeyi ilgilendiriyor.

4. Günümüzün yaradılışçılarının -Hıristiyan veya Müslüman- başlıca hedefi eğitimdir. Yaradılışçılar fikirlerinin okul bilim müfredatına girmesini istiyorlar. Ancak yaradılışçılık bilimsel bir disiplin olma iddiası taşımamaktadır.

5. Yaradılışçılar, bilginin bazı kısımlarının bilimsel niteliğini sorgularlar ve evrimin yalnızca bir açıklama olduğunu ileri sürerler. Bilim adamlarını, evrim kuramını bilimsel olarak doğrulamak için yeterli miktarda kanıt bulmadıkları gerekçesiyle suçlar. Aksine, kendi ifadelerinin bilimsel olduğunu savunurlar. Bu iddiaların hiçbiri nesnel analizlerle desteklenmemiştir.

6. Doğa, evrim, kökenimiz ve evrendeki konumumuz ile ilgili yerleşik bilgi dağarcığımıza meydan okuyan bir düşünce şekli ile karşı karşıyayız.

7. Çocuklarımızın kafasında inançları ve bilimi nereye oturtacakları konusunda ciddi bir karmaşa riski belirmiştir. "Her şey eşittir" tavrı bir hoşgörü belirtisi gibi görünse de, aslında tehlikelidir.

8. Yaradılışçılığın birbiriyle çelişen pek çok yönü vardır. En sonuncusu olan "akıllı tasarım" fikri, yaradılışçılığın daha rafine edilmiş bir şeklidir. Ancak kurnazca devreye sokulan akıllı tasarım, bilimsel bir yaklaşım olarak sunulduğu için daha büyük bir tehlike oluşturur.

9. Meclis sürekli olarak ve inatla bilimin temel alınması gerektiğini vurguluyor. Bilim sayesinde yaşam ve çalışma koşulları büyük ölçüde düzeltilmiş ve gelişmiştir. Ayrıca bilim ekonomik, teknolojik ve sosyal gelişmelerde de çok büyük bir rol oynamıştır. Evrim kuramı gökten inmiş tanrısal bir bildiri (vahiy) değildir; tümüyle gerçeklere dayanır.

10. Yaradılışçılık, bilimsel bir temele oturtulduğunu iddia eder. Aslında yaradılışçılar fikirlerini savunurken üç yöntemden yararlanır.
° tümüyle dogmatik iddialar
° bilimsel alıntıları çarpıtarak ve genellikle çarpıcı fotoğraflar eşliğinde kullanmak
° az tanınmış ve genellikle bu konularda uzman olmayan bilim adamlarının görüşlerine yer vererek destek sağlamak
Yaradılışçılar bu yöntemlerden yararlanarak bu konuda yeterli bilgiye sahip olmayanların beyinlerine kuşku tohumlarını eker.

11. Evrim yalnızca insanların ve toplumların evrimini ilgilendiren bir konu değildir. Bu kuramı reddetmek toplumun gelişmesinde çok ciddi sonuçlar doğurur. Eğer evrim reddedilseydi AIDS gibi enfeksiyon hastalıklarıyla mücadele etmek için yapılan tıbbi araştırmalar mümkün olmazdı. Ayrıca evrim mekanizmaları anlaşılmamış olsaydı, biyo çeşitlilik ve iklim değişikliği ile ilgili risklerin farkına varamazdık.

12. Modern dünyamız çok uzun bir tarihe sahiptir. Bu tarihte bilim ve teknolojinin gelişimi çok önemli bir yer tutar. Ancak bazılarının bilimsel yaklaşımı hâlâ tam olarak anlaşılmamıştır. Bu bilgi eksikliği köktendincilik ve aşırı akımların beslendiği bir kaynak haline gelmiştir. Bilimin tümüyle reddi insan haklarına yöneltilmiş en tehlikeli tehditlerden biridir.

13. Evrime ve evrim savunucularına karşı savaş açanlar çoğunlukla aşırı dincilerdir. Bu kişiler aşırı sağ-kanat siyasi akımlarla işbirliği içindedir. Yaradılışçı akımlar gerçek bir siyasi güce sahiptir. Ayrıca pek çok kereler tanık olunduğu üzere, yaradılışçılığı en şiddetli şekilde savunanlar demokrasiyi teokrasiye dönüştürmeye hazırdır.

14. Tek tanrılı dinlerin önde gelen temsilcileri çok daha ılımlı bir yol izlerler. Örneğin Papa Benedict XVI, insanlığın evriminde bilimin rolünü över ve evrim kuramının "varsayımdan öte" olduğunu kabul eder.

15. Temel bilimsel kuram olarak evrim ile ilgili tüm olguların öğretilmesi, toplumumuzun ve demokrasimizin geleceği için çok kritik bir rol oynar. Bu nedenle, evrim kuramı, bilimsel olarak yanlışlanmadığı sürece, başta bilim derslerinin içeriği olmak üzere müfredatta sağlam bir yer edinmelidir. Evrim her yerde karşımıza çıkar. Örneğin antibiyotikleri gerekli gereksiz kullanmak, dirençli bakterilerin oluşmasına zemin hazırlarken, böcek öldürücü ilaçların gereğinden fazla kullanılması böceklerin mutasyon geçirip ilaçlardan etkilenmemesine yol açar.

16. Avrupa Konseyi kültür ve din ile ilgili derslerin öğretilmesinin öneminin bilincindedir. İfade özgürlüğü ve kişisel inanç adına yaradılışçı fikirler kültürel ve dini eğitime ilave olarak okutulabilir. Ancak bunların bilimsel bir saygınlık talebi olamaz.

17. Bilim, aklı sistematik bir yapıya kavuşması için eğitir. Bilim olguların niçin olduğunu değil, nasıl olduğunu açıklar.

18. Yaradılışçıların giderek artan etkisinin nedenleri araştırıldığında, yaradılışçılık ve evrim arasındaki savunmaların entelektüel tartışmaların ötesine geçtiği görülür. Eğer dikkatli olmazsak Avrupa Konseyi'nin önemle üzerinde durduğu değerler, yaradılışçı köktendincilerin tehdidi altına girer. Dolayısıyla Konsey'in parlamenterleri çok geç olmadan önlem almalıdır.

19. Parlamenterler Meclisi, üye ülkelerin eğitim yetkililerini şu konularda dikkatli olmaya çağırıyor:

19.1. Bilime dayalı bilgiyi savunmak ve teşvik etmek

19.2. Nesnel bilimsel bilginin öğretilmesinin yanı sıra, bilimin temelleri, tarihi, epistemolojisi ve yöntemleri konusundaki eğitimi güçlendirmek

19.3. Bilimi daha anlaşılabilir, daha çekici, çağdaş dünyanın gerçeklerine daha yakın bir hale getirmek

19.4. Yaradılışçılığın, evrim kuramı ile eşit düzeyde, bilimsel bir disiplin olarak okutulmasına kararlı bir şekilde karşı çıkmak ve genel olarak yaradılışçı fikirlerin din dışında herhangi bir disiplin içinde sunulmasına izin vermemek

19.5. Okul müfredatında evrimin temel bilimsel kuram olarak okutulmasını teşvik etmek

20. Meclis, Avrupa Konseyi'ne üye 27 ülkenin bilim akademilerinin Haziran 2006 tarihinde evrimin okutulmasına ilişkin deklarasyonu imzalamasını büyük bir memnuniyetle karşılarken, bu deklarasyonu henüz imzalamamış olan bilim akademilerini de imzaya davet ediyor.

TÜRKİYE'DE YARADILIŞÇILIK AKIMI

Başta Türkiye, Fransa, İsviçre Belçika, Polanya, Rusya, İtalya, Yunanistan, İngiltere, Hollanda, İsveç, Almanya, İspanya'dan örneklerin yer aldığı raporda, Lüksemburg'un eski eğitim bakanı olan raportör Anne Brasseur, oylamadan sonraki açıklamasında yaradılışçı fikirlerin Avrupa'da kendisine zemin bulmaya çalıştığına ve bu fikirlerin yayılmasının pek çok Avrupa Konseyi ülkesini etkilediğine dikkat çekti. Hıristiyan yaradılışçılığının yanı sıra artık Müslüman yaradılışçılığının de giderek etkin bir hale geldiğini ileri süren Brasseur, bu alanda Türkiye'de yaradılışçılık fikirlerini yaymaya çalışan Harun Yahya'nın (gerçek adı Adnan Oktar), Fransa, İsviçre Belçika ve İspanya'da da Yaradılış Atlası aracılığı ile propaganda yaptığını ileri sürüyor.

Müslüman ülkelerin içinde resmi olarak laikliği savunan birkaç ülkeden biri olan Türkiye'nin İslami bilimsel yaradılışçılığın beşiği olduğunu iddia eden Brasseur, Türkiye'de ders kitaplarında yaradılış fikirlerinin yer aldığına dikkat çekiyor ve lise öğrencilerinin %75'inin evrim kuramına inanmadığını belirtiyor.

Brasseur Türkiye'de Yaradılışçılık başlığı altında yaptığı açıklamada şu bilgileri veriyor: "Gerçek adı Adnan Oktar olan Harun Yahya (Adnan Hoca olarak bilinir) bu akımın en sembolik isimlerinden biri. 50 yaşlarında olan Harun Yahya, 20 yıldır yaradılış veya din ile ilgili çalışmaları kitap haline getirip, basıyor. Global adlı bir yayınevinin de sahibi olan Harun Yahya, 1991 yılında kısa adı BAV olan bir bilim ve araştırma vakfı kurdu. Kuruluşundan bu yana BAV, Türk eğitim sisteminden evrim ile ilgili tüm ifadelerin ders kitaplarından çıkartılması için sıkı bir şekilde çalışıyor. Ayrıca Türkiye'nin belli başlı yerleşim merkezlerinde yaradılışçılık ile ilgili konferanslar düzenliyor. BAV'ın Amerikan Yaradılış Araştırmaları Enstitüsü (American Institute for Creation Research - ICR) ile yakın ilişkisi olduğu düşünüyorum."

"Harun Yahya'nın en son çalışması, 'Yaradılış Atlası' Aralık 2006 tarihinde piyasaya çıktı. Yedi ciltlik serinin ilki olan 772 sayfalık kitap, özetle Darwin'in evrim kuramını çürütmeyi hedefliyor. Kitabın çıkarttığı sonuç şu: 'Yaradılış bir olgudur' ve 'evrim bir aldatmacadır'. Dahası, yazar kesin bir dille 'Darwinizm ile faşizm ve komünizm gibi ellerine kan bulaşmış ideolojiler arasında bir ilişki vardır ve ben bu ilişkiyi kınıyorum' diyor. 2007 yılının başlarında Yahya bu atlası Avrupa ve dünyanın diğer bölgelerine dağıtmak için bir saldırı başlattı."

"Yahya'nın bu saldırılarına karşı Türkiye'de bazı hareketler de göze çarpıyor. 1998 yılında Yahya'nın eleştirilerine cevap vermek ve evrime yöneltilen saldırılara karşı kamuoyunu uyarmak için bir komisyon kuruldu. Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) ve TÜBİTAK da evrim kuramının yanında yer alarak bu karşı akımı önlemenin yollarını arıyor."

YARADILIŞ ATLASI DİĞER AVRUPA ÜLKELERİNDE

FRANSA- 2007 yılının başlarında yaradılışçı Harun Yahya "Atlas of Creation" adlı yaradılış atlasını çok sayıda Fransız okuluna ve araştırma merkezine gönderdi. Tepki olarak Eğitim Bakanı Gilles de Robien, "Bakanlığın belirlediği müfredat ile uyuşmadığı için okullarda okutulamaz" kararı verdi. Paris Üniversitesi IV'den Evrim Biyoloğu Herve Le Guyader , atlası incelemek üzere bakanlık tarafından görevlendirildi. Kitabın daha önceki Anglosakson kökenli yaradılışçı çalışmalardan daha tehlikeli olduğuna karar veren Guyader, "Bu kitap ilgi çekici resimleri ve parlak baskısı ile yetersiz bilgiye sahip kişileri etkileyebilir. Ayrıca kitabın bilimsel içeriği son derece yetersiz" diyor. Atlas ayrıca çok sayıda gazeteciye de gönderildi.
Fransa'daki İslami örgütlerin Yahya'nın atlası ile ilgili görüşleri genellikle evrimin İslam dini ile çelişmediği yönünde. Fransız Müslüman Konseyi adlı kuruluşun başkanı Dalil Boubakeur, "Yahya'nın bu girişimi son derece zararlı. Biz evrimin bilimsel bir olgu olduğunu kabul ediyoruz" diyor. Şubat 2007'de Le Monde'un söyleşi yaptığı sosyolog Malek Chebel ise "İslam hiçbir zaman bilimden korkmamıştır. Atlas Türkiye'deki aşırı sağcılara yakın bir örgütün ürünüdür" diyor.

İSVİÇRE- Mart 2007'de yaradılış atlası, ülkenin Fransızca konuşan bölgesindeki çok sayıda okula gönderildi. Cenevre Kantonu yetkililerinden Georges Schürch , bu kitabın titiz bir incelemeden geçirilmeden okullarda okutulmasının mümkün olmadığını söylüyor. Ayrıca Eğitim Bakanlığı'ndan Jacqueline Horneffer , "Kitap geçerli bilimsel kuramlara yanıt vermiyor ve ayrıca laik ve dini eğitimin ayrılık ilkesine ters düşüyor" diyor.

BELÇİKA- Fransa'dan sonra Mart 2007 tarihinde atlas bu sefer de Belçika'daki okullara gönderildi . Sosyal Gelişme ve Eğitim'den sorumlu bakan Marie Arena şu uyarıda bulundu: "Tüm öğretmenler bu belgelerin yaydığı değerlere karşı uyarılmalı ve bu kitabın öğrencilerin eline ulaşması engellenmeli."

İSPANYA- Fransa'dan bir ay sonra Yahya'nın atlası Barselona Üniversitesi'ndeki biyoloji bölümüne gönderildi.

KARAR BAĞLAYICI MI?
AKPM kararları bağlayıcı değil ama bu hiçbir gücü yok anlamına gelmiyor. Eğer bir ülke AKPM kararlarına ısrarla uymazsa parlamentodan atılabiliyor. Bu durum bir sürü sorunu da beraberinde getirebiliyor. Ülkenin AKPM üyeliği sona ererken, Avrupa Konseyi üyeliği de askıya alınıyor ve söz konusu devlet bu durumda üye olmanın maddi ve siyasi avantajlarını kaybediyor.


Derleyen: Reyhan Oksay

Kaynak: http://assembly.coe.int/documents/ad...7/ERES1580.htm
http://assembly.coe.int/documents/Wo.../EDOC11375.htm


Cumhuriyet
Bilim Teknik

26.10.2007
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 12-02-2009, 15:38
imhotep - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
imhotep imhotep isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Dec 2007
Mesajlar: 1.257
Standart

İnsan: Mükemmel bir fabrika, evrimsel büyük hatalarla dolu


Balıktan modern insana uzanan uzun evrim sürecinde iki ayak üzerinde yürüme, konuşma, düşünme ve kavrama becerilerine kavuşan insanoğlu, bütün bunların karşılığında ağır bir bedel ödüyor. Vücudumuzdaki bazı sistemlerin doğru çalışmaması, bütün bu uzun ve sancılı dönüşümün sonucu. İnsan evrim geçirmesinin bedelini ağır ödüyor. Vücudumuzdaki hatalı sistemler evrimin kanıtı.


İnsanın kusursuz bir tasarım olduğunu iddia eden yaradılışçıları yalanlayan bir dizi hastalık, aslında insanın evrimsel gelişmesinden kaynaklanıyor: İşte bir kısa liste: • Obezite • Kalp hastalıkları • Hemoroit • Uyku apnesi • Hıçkırık • Fıtık -Mitokondriyal hastalıklar

İnsanlarda ölüm nedenlerini sıralarsak, ilk on nedenin dördünün –kalp hastalıkları, diyabet, obezite ve inme- bir çeşit genetik temele dayandığını görürüz Ve bu genetik temel de çok eskilere dayanır. Bu hastalıkların büyük bir kısmının nedeni, aktif bir hayvana uygun olarak geliştirilen bedenin bugün boş bir çuval gibi hareketsiz kalmasıdır.

Balık, muazzam bir değişim sürecinden geçerek, iki ayak üzerinde yürüyebilen, konuşabilen, düşünebilen ve parmaklarını hassas bir şekilde kullanabilen bir memeli haline dönüştü ve ortaya biz insanlar çıktık. Böyle köklü bir değişim geçiren organizmanın, en sonunda kusursuz bir yapıya sahip olması doğal olarak beklenemez. İşte evrim sonucu insan şekline dönüşen balık, bugün ne yazık ki vücuduyla ilgili pek çok sorun ile baş etmek zorunda.

Balıktan insana dönüşüm sürecinde damarlar, sinirler, kaslar eğilip bükülerek şekilden şekle girerek bugünkü şeklini aldı. Bazı sinirlerin izlediği yolu incelediğiniz zaman, organların çevresinde tuhaf halkalar oluşturduğunu, tek bir yöne doğru ilerlerken, beklenmedik bir yerde sona erdiğini fark edip şaşırabilirsiniz.

Dolambaçlı bir yol izleyen kan damarları veya sinirler işte bu uzun ve sancılı dönüşüm sürecinin ürünüdür. Kaldı ki adına evrim dediğimiz bu dönüşüm sürecinin izleri yalnızca bunlar değil; hıçkırık ve fıtık gibi bazı fizyolojik sorunlar, evrimin bize kazandırdığı üstün niteliklere karşılık olarak ödemek zorunda kaldığımız bedellerdir.

İnsan evriminin büyük bir kısmı, bürolarda, televizyon önünde veya tenis kortlarında değil, eski denizlerde, küçük nehirlerde ve savanlarda geçti. Futbol oynamak, hamburger yemek, masa başında 10 saat oturmak veya 80 yaşından uzun yaşamak üzere evrilmediğimizi anlamak için insanın bugünkü haline bakmak yeterli. Sonuçta geçmişteki ve şu anki halimiz arasında gözümüze çarpan derin uyumsuzluklar, bugün hastalık olarak nitelendirdiğimiz bazı sistem arızalarının ana kaynağını oluşturuyor.

Görülüyor ki yakalandığımız hastalıkların tümünün geçmişimizden kaynaklanan bir yönü var. Burada vereceğimiz örnekler, içimizdeki yaşam ağacının bazı dallarının –ilkel insanlardan amfibiklere, balıklara ve en sonunda mikroplara- bugün bizlere kadar nasıl uzandığını gösteriyor. Bu örneklerden her birini, insanoğlunun akıllı bir tasarımın ürünü olmadığının somut bir kanıtı olarak da değerlendirmek mümkün.

I. AVCI-TOPLAYICI GEÇMİŞİMİZ: OBEZİTE, KALP HASTALIKLARI VE HEMOROİTLER

Balık şeklindeyken eski denizlerde ve nehirlerde avının peşinde koşan aktif avcılardık. Daha sonra hem karada hem de suda amfibik olarak yaşadığımız dönemlere sıra geldi. Bunu sürüngen ve memeli olduğumuz dönemler izledi. Bu dönemlerde de böcek ve solucan gibi küçük hayvanları aktif bir şekilde avlayarak yaşamımızı sürdürdük. En son primat olarak ağaç tepelerinde aktif bir şekilde meyve ve yapraklarla beslendik. İlk insanlar aktif avcı-toplayıcılardı. Daha sonra aktif birer çiftçi oldular. Dikkat ederseniz bütün bu evrelerde ortak olan tek özellik “aktif” olmaktı.

İşte bu noktada, modern insanın geçmişiyle hiç ilgisi olmayan, tümüyle farklı bir yaşam tarzını benimsediğini görüyoruz. Çoğumuz günümüzün büyük bir kısmını hareketsiz bir şekilde oturarak veya yatarak geçiriyoruz. Oysa balıktan ilk insana geçiş süreci, bizleri bu hareketsiz yaşam tarzına uyum sağlayacak şekilde hazırlamadı. Sonuçta geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki bu uyumsuzluk modern yaşamda karşılaştığımız pek çok hastalığında kendini gösteriyor.

İnsanlarda ölüm nedenlerini sıralarsak, ilk on nedenin dördünün –kalp hastalıkları, diyabet, obezite ve inme- bir çeşit genetik temele dayandığını görürüz Ve bu genetik temel de çok eskilere dayanır. Bu hastalıkların büyük bir kısmının nedeni, aktif bir hayvana uygun olarak geliştirilen bedenin bugün boş bir çuval gibi hareketsiz kalmasıdır.

1962 yılında antropolog James Neel bu görüşü yediğimiz yiyecekler açısından ele aldı. Neel, bugün “Tutumlu genotip” olarak bilinen bu varsayımı şöyle açıklıyor: “ Bizim insan atalarımızın yaşamı bolluk-kıtlık (boom-bust) ekonomisi üzerine kuruluydu. Avcı-toplayıcı insanların yaşadığı tarihlerde avın çok bol olduğu dönemleri kıt dönemleri izliyordu” . Neel bu bolluk ve kıtlık döngüsünün, insanların genlerinde izler bıraktığını ileri sürüyordu. Başka bir deyişle Neel, atalarımızın vücutlarında bolluk zamanında depoladıkları kaynakları, kıtlık zamanında tükettiklerini varsayıyordu. Bu bağlamda yağ depolanması çok yararlıydı. Bu paylaşım bolluk-kıtlık ekonomilerinde yarar sağlarken, ne yazık ki her an yiyecek bulma şansına sahip olan modern insana zarar veriyor. Obezite ve aşırı şişmanlığın beraberinde getirdiği hastalıklar –yaşa bağlı şeker, yüksek tansiyon ve kalp hastalıkları- günümüzün yaygın hastalıkları arasında. Tutumlu genotip varsayımı ayrıca yağlı gıdaları niçin sevdiğimizi de açıklıyor.

Modern insanın hareketsiz yaşam tarzı başka şekillerde de bizlere zarar veriyor, çünkü insanın kan dolaşım sistemi ilk başta daha aktif hayvanlar için evrilmişti. Kalbimiz kanı pompalar; kan atardamarlar yoluyla organlara gider; toplardamarlar yoluyla kalbe geri döner. Atardamarlar pompaya daha yakın olduğu için bunların içindeki kan basıncı, toplardamarlarınkinden daha fazladır. Bu da, bacaklarımızdan gelen kanın kalbe dönmesi sırasında sorun yaratır. Bacaklardan gelen kan kalbe dönerken “yokuş çıkmak” zorunda kalır. Eğer kanın basıncı çok düşükse yukarıya çıkamaz. Sonuçta kan, yukarı doğru yol alabilmek için iki yöntemden yararlanır. İlki, kanın yukarı çıkmasına izin veren, ancak geri kaçmasını engelleyen küçük supaplardır. İkincisi bacaklardaki kaslardır. Yürüyüş sırasında biz bu kasları kasarız ve bu kasılma kanın yukarı doğru tırmanmasını kolaylaştırır.

Bu sistem, bacaklarını yürümek, koşmak ve zıplamak için kullanan aktif hayvanlarda sorun çıkartmadan çalışır; ancak hareketsiz oturan kişilerde ayrı performansı göstermez. Eğer bacaklar az kullanılırsa, kanı toplardamarlara gönderemez; kanın toplardamarlarda havuzlanmasına ve varislerin oluşmasına yol açar. Toplardamarlar giderek genişler, şişer ve ağrılara yol açar.

Ayrıca toplardamarların çalışma düzeni, zamanının büyük bir kısmını oturarak geçiren kamyon şoförleri gibi meslek sahiplerinde de sorun yaratır. Uzun oturmalar sonucu kan rektum bölgesinde ve o bölgedeki toplardamarlarda birikim yapar. Hemoroit denilen bu hastalık, hareketsiz yaşamın modern insana ödettiği bir başka bedeldir.

II. PRİMAT GEÇMİŞİMİZ: KONUŞMANIN BEDELİ YÜKSEK

Konuşma becerisine kavuşmak insana pahalıya mal oluyor. Konuşabilen insan bunun karşılığında uyku apnesi gibi sorunlarla baş etmek zorunda kalıyor.
İnsanlar dil, gırtlak ve boğazın arkasındaki hareketleri kontrol altında tutarak konuşur. Bütün bunlar görece olarak basit modifikasyonlardır. İnsan gırtlağı solungaç kemeri kıkırdağından evrilmiştir. Gırtlağın arkası, açılır-kapanır esnek duvarlara sahiptir. İnsanlar dili hareket ettirerek, ağzın şeklini değiştirerek ve bu duvarların esnekliğini kontrol eden kasları kasarak ses çıkartır.

Uyku apnesi konuşabilme yeteneğini kazanmanın karşılığında insanın baş etmek zorunda kaldığı bir sistem arızasıdır. Uyku sırasında boğaz kasları gevşer. Pek çok insanda bu sorun yaratmaz. Ancak bazılarında havanın geçtiği pasaj çöker ve sonuçta insan göreceli olarak uzun süre soluksuz kalır. Bu, özellikle kalp hastalığı olanlarda tehlike yaratır. Bize konuşma becerisini kazandıran esnek boğaz yapısı, hava geçidinin kapanma riskini de beraberinde getirmiştir.

Bu tasarımın bize ödettiği bir diğer bedel de boğulma riskidir. Ağzımız bir yandan soluk aldığımız nefes borusuna, diğer yandan da yemek borusuna açılır. Dolayısıyla aynı geçidi kullanarak yediklerimizi yutarız, soluk alırız ve konuşuruz. Bu üç fonksiyon bazen birbirine karışarak sorun yaratır. Örneğin bir parça yiyeceğin soluk borusuna kaçması boğulma riskini doğurur.

III. KURBAĞA GEÇMİŞİMİZ: HIÇKIRIK

Hıçkırığın kökleri kurbağa (iribaşlar) ve balıklarla paylaştığımız geçmişimizden kaynaklanır. Hıçkırık konusunda tek tesellimiz bu sorunun diğer memelilerde de sıkça görülmesidir. Kedilerin beyin kökündeki küçük bir doku parçasına, elektrik impulsu gönderildiği zaman hıçkırmaya başlar. Beyin sapındaki bu bölgenin hıçkırık dediğimiz karmaşık refleksi kontrol eden merkez olduğu düşünülüyor.

Hıçkırık refleksi, diyafram, boyun ve boğazdaki kaslarla ilgilidir. Soluk almayı kontrol eden bir veya iki ana sinirdeki spazm bu kasların kasılmasına neden olur. Kasılma sonucu içeri giren havanın keskinleşince yaklaşık 35 milisaniye sonra boğazın arkasındaki bir doku kapağı (glottis), hava girişinin üstünü kapatır. Hızla alınan bu soluğu, boğaz tüpün kısa süreli kapanması izler ve sonuçta ortaya “hıçk” sesi çıkar. Ancak hıçkırık bir kerede bitmez. Hıçkırığı kesmek için karbon dioksit solumak (kesekâğıdı içine solumak), diyaframı germek (derin bir soluk alıp tutarak) yararlıdır. Ne var ki patalojik boyuta ulaşan hıçkırıklarda bu yöntemler işe yaramaz.

Hıçkırık da geçmişimizden bize kalan bir mirastır. Bu rahatsızlık iki etmenden kaynaklanır. Birincisi sinirlerdeki spazma neyin yol açtığı ile ilgilidir. İkincisi ise glottis’in aniden kapanmasını neyin tetiklediğidir. Sinir spazmı balık geçmişimizden kaynaklanırken, hıçkırık kurbağa gibi başka hayvanlarla paylaştığımız geçmişimizin bir ürünüdür.

Soluk alıp vermeği kontrol eden sinirler beyin kökünden çıkar. Bu düzen balıklarda sorunsuz çalışır, çünkü balıklarda bu sinirin beyin kökünden çok uzaklara gitmesine gerek kalmaz. Ancak memelilerde soluk alıp verme göğüs duvarındaki kaslar ve diyafram tarafından kontrol edilir. İnsanlarda diyaframı kontrol eden sinirler beyin kökünden, boynumuza yakın bir bölgeden çıkar.
Bu sinirler göğüs boşluğunu kat ederek diyaframa ulaşır. Sinirin böyle dolambaçlı bir yol izlemesi sorunları da beraberinde getirir. Daha rasyonel bir çözüm bu sinirin boyundan değil, diyaframın yakınlarındaki bir bölgeden çıkmasıdır. Bu koşullarda sinirlerden birinin yolu üzerinde bir sorun olduğu zaman işlevlerini yapamazlar ve spazm meydana gelir.

Hıçkırığın meydana gelmesi ise amfibik atalarımızdan bize kalan bir mirastır. Ancak bu herhangi bir amfibik değil, iribaşlardır. Çünkü iribaşlar soluk almak için hem akciğerlerini hem de solungaçlarını kullanır. Bunlar soluk alırken suyun akciğerlerine girmesini istemediklerinden glottis’leri otomatik olarak kapanır. Bizde glottis’in ani kapanıp “hıck” sesini çıkartmamızın nedeni buna dayanır.

IV. BALIK GEÇMİŞİMİZ: FITIK

Fıtık olma riski , özellikle kasık bölgesinde olanlar, balık vücudunun memeliye dönüşmesinin bir sonucudur. Balıklarda yumurtalıklar göğüste, kalbe yakın bir bölgede yer alır. Oysa insanlarda üreme organları kalbe yakın olsaydı, bebek sahibi olma şansımız sıfırlanırdı.

İnsanlarda erkekler yaşamları boyunca sperm üretir. Bunların üç ay boyunca hayatta kalabilmeleri için hep aynı sıcaklıkta kalmaları gerekir. Erkek memelilerde bu sıcaklığı belirli bir düzeyde tutabilmek için skrotum (erbezi torbası) denilen özel bir kontrol mekanizması vardır. Bu mekanizma soğuğa maruz kalınca kasılarak küçülür, sıcakta genişler. Böylece spermler kontrollü bir sıcaklıkta muhafaza edilir.

Ancak bu mekanizmanın varlığı spermin dışarı çıkarken çok dolambaçlı bir yol izlemesine yol açar. Bu absürd rotanın nedeni gelişimsel ve evrimsel geçmişimizdir. İnsan yumurtalıkları gelişme evresinde balıklarda olduğu gibi karaciğerin çevresinde yer alıyordu. Evrim süreci içerisinde bunlar dişilerde aşağı inerek rahim ve fallup tüpleri yakınlarına yerleşti. Böylece yumurtanın döllenmek için çok uzağa gitmesine gerek kalmadı. Erkeklerde ise üreme organları dişilere göre daha da aşağılara indi.

Üreme organlarının aşağı inişi, özellikle erkeklerde, vücut duvarında zayıf bir nokta yarattı. Bu noktalarda kasık yırtıklarının oluşma riski oluştu. Bazı kasık fıtıkları doğuştandır. Bazıları ise sonradan, karın kaslarının aşırı kasılmasıyla, bağırsakların vücut duvarına baskı yapması sonucu ve vücut duvarındaki zayıf noktadan dışarı kaçmasıyla oluşur. Dişilerin vücutlarının bu bölgesi, erkeklerinkinden daha sağlamdır. Bu olumlu bir özelliktir; çünkü hamilelik sırasında dişinin vücudunun karşı karşıya kaldığı basınç, tamiri imkânsız fıtıklara yol açabilirdi.

V: MİTOKONDRİYANIN BAKTERİYEL MİRASI

Mitokondriya vücudumuzdaki tüm hücrelerin içinde bulunur ve bunların çok sayıda işlevi vardır. En önemli işlevi oksijeni ve şekeri, hücrenin içinde kullanacağımız bir enerji haline dönüştürmesidir. Diğer işlevlerinin arasında toksinlerin karaciğerde metabolize etmek ve hücre fonksiyonlarının değişik kısımlarını düzene sokmaktır. Ancak işler yolunda gitmediği zamanlarda insanların aklına mitokondriya gelir.

Ne yazık ki mitokondriyanın yol açtığı hastalık listesi buraya sığmayacak kadar uzun ve karmaşıktır. Oksijenin tüketildiği kimyasal reaksiyonlarda bir sorun oluşursa, enerji üretimi durur. Bu bozukluk tek bir doku ile sınırlı kalabilirken –örneğin gözler- vücuttaki tüm sistemleri etkileyebilir. Hasarın büyüklüğüne ve yerine bağlı olarak halsizlikten ölüme kadar uzanan çok geniş bir spektrum etki altında kalabilir.Hayatta kalmak için yararlandığımız pek çok süreç mitokondriyamızın geçmişini yansıtır. Şeker ve oksijeni yararlanılabilir enerji ve karbon dioksit şekline dönüştüren kimyasal olayların zincirleme reaksiyonu, milyarlarca yıl önce meydana gelmişti ve bunların bazı versiyonları hâlâ birtakım mikroplarda görülüyor. Mitokondriya işte bu bakteriyel geçmişi içinde barındırıyor. Bakteriye benzer genetik yapısı ve hücresel mikro-yapısı ile bir milyar yıl önce serbest yaşayan mikroplardan oluştuğu düşünülüyor. Aslında mitokondriyamızın enerji üreten tüm mekanizması bu eski bakterilerden birinde başlamıştı.

Bu bakteriyel geçmiş mitokondriyal hastalıkların incelenmesinde çok büyük yarar sağlar, çünkü insan hücreleri üzerinde yapamadığımız pek çok deneyi bakteriler üzerinde gerçekleştirebiliriz. Bu konuda en can alıcı çalışmalar İtalya ve Almanya’da çocuk ölümlerine yol açan “Kardiyoensefalomiyopati” adı verilen bir hastalık üzerinde yapıldı. Bu hastalık mitokondriyanın normal metabolik işlevini engelleyen genetik bir değişiklikten kaynaklanır. Hastalık üzerinde araştırma yapan bilim adamları, genleri ve kimyasal yolları mitokondriyaya benzeyen hastalık mikrobunu incelediler. Çalışmanın sonucunda hastada görülen değişikliğin benzerini bakterinin genlerinde gerçekleştirdiler. Mitokondriyanın geçmişini bildikleri için bu verilerden büyük yarar sağladılar.

Buna benzer çalışmalar 2002 ve 2006 yılında Nobel Ödülü’ne layık görüldü. C.elegans adı verilen küçük kurtçuğun, mayanın, sineğin üzerinde sürdürülen bu çalışmalar hücrelerin temel biyolojisini anlamamıza yardımcı oldu. Sonuçta vücudumuzun nasıl çalıştığını, pek çok hastalığın nedenlerini ve uzun yaşamın yollarını mitokondriyaya benzer organizmalardan öğrenmiş olduk.

Derleyen: Reyhan Oksay

Kaynak: University of Chicago Magazine, Ocak-Şubat 2008


Cumhuriyet
Bilim Teknik

04.04.2008
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 12-02-2009, 15:58
imhotep - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
imhotep imhotep isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Dec 2007
Mesajlar: 1.257
Standart

EVRİM KURAMINDAN GÜNCEL YANSIMALAR

Biyolojide yaratılış, Jeolojide dünya düz, astronomide astroloji, kimyada da simya mı okutulmalı!...

"Sağduyu ve akıl için ana tavır, şüphe etmektir" Evrim teorisi, bir fikirler bütünü olup bu gezegendeki yaşamın tarihini anlama ve açıklama yollarını arar. Evrime inanmayanların pek çoğu bu fikri dinsel inançlarına ters düştüğü için reddeder. Hıristiyan, Müslüman ve bazen Musevi kökten dincilerin pek çoğu kutsal metinlere bağlı kalarak itirazlarda bulunurlar.

Kimi dinsel gruplar yerin ve tüm evrenin çok eski yaşını kabul ederler. Tüm bu dinsel evrim inanç çeşitliliği arasında "yaratılış bilimi" ve son olarak ta "bilinçli (akıllı) tasarım" gibi akımları da sayabiliriz. Son zamanlarda yurdumuzda yaygın olarak gündeme gelen 'akıllı tasarım' görüşünü ileri sürenler, bunu dinsel değil de, bilimsel olarak tanımlasa da, "tasarımcı" maddesel değil bir doğaüstü kimlik olarak algılanmaktadır.
Evrim, bir gerçek mi ya da bir teorem midir? Başlangıçtaki hipotez, 'tüm türlerin türeyişi ortak atalardan modifikasyonla olmuştur' şeklindeydi. Bu görüş yaklaşık son 150 yıldır çok sayıdaki kanıtla desteklenmiştir; tüm karşı koymalara başarı ile direnmiştir ve böylece teori bir gerçeğe dönüşmüştür.


Ali Nihat Bozcuk (*)

Evrim teorisi, bir fikirler bütünü olup bu gezegendeki yaşamın tarihini anlama ve açıklama yollarını arar. Evrime inanmayanların pek çoğu bu fikri dinsel inançlarına ters düştüğü için reddeder. Hıristiyan, Müslüman ve bazen Musevi kökten dincilerin pek çoğu kutsal metinlere bağlı kalarak itirazlarda bulunurlar. Bilindiği üzere İncili yorumlarken (özellikle genesis'in ilk bölümlerini) cennetin, yerin, bitkiler, hayvanlar ve insanların 6 günde yaratıldığı yorumu ile evrim bilimi birbiri ile uyuşmaz (1).

Ne ilginçtir ki birçok koyu dindar insan da evrimin doğal bir mekanizma olarak yaratılışın ilerlemesi için tanrı tarafından var edildiğine inanır.

Aynı şekilde, kimi din adamları evrim gerçeğini benimsediklerini açıklamışlardır. Örneğin, Papa John Paul II 1996'da evrimin geçerliğini kastederek Katolik kilisenin teolojik doktrini ile evrim arasında çatışma olmadığını vurgulamıştır. Papanın bu mektubu tanınmış bir uluslararası bilim dergisinde yayımlandı.

Yaratılışçı inançta olanların görüşleri de birbirine uymaz. Kimisi yerkürenin ve evrenin yaşının genç olduğuna (10.000 yıldan daha küçük), ve özel yaratılış'a inanırlar. Buna göre özetle, yaşayan veya ortadan kalkmış her tür ayrı ayrı tanrı tarafından yaratılmıştır. (Hazreti Nuh'la birlikte anılan tufan ve gemisine alınan her canlı türünün birer çifti, bu inanışın en önemli kanıtı olarak değerlendirilir).

Bu temele dayanılırsa, yalnız biyolojik evrimi değil, jeoloji'yi ve fiziği de (radyoaktif yaş saptanması ve yerin yaşına ait astronomik kanıtlar dahil) reddetmiş olurlar.

Kimi dinsel gruplar yerin ve tüm evrenin çok eski yaşını kabul ederler. Tüm bu dinsel evrim inanç çeşitliliği arasında "yaratılış bilimi" ve son olarak da "bilinçli (akıllı) tasarım" gibi akımları da sayabiliriz. Son zamanlarda yurdumuzda yaygın olarak gündeme gelmiş olan 'akıllı tasarım' görüşünü ileri sürenler bunu dinsel değil de, bilimsel olarak tanımlasa da, "tasarımcı" maddesel değil bir doğaüstü kimlik olarak algılanmaktadır. (Ayrıntıları bu yazının dışında ele alınması gereken bir konudur).

ABD' nin Kansas senatosunda 2003' te kabul edilen bir yasa ile okulların yaşamın kökeni ve çeşitliliğini destekleyen bilimsel kanıtlarını nesnel olarak, dinle ilişkisiz, doğal ve filozofik ikilemden uzak olarak verilmesini zorunlu kılıyor.

HİPOTEZ, GERÇEK VE TEORİ

Bilimsel araştırma, hipotezleri deneysel ve gözlemsel verilere dayanarak test etme yollarına sahip olmayı gerektirir. Bilimsel hipotezin (önerme, varsayım) en önemli niteliği, ilke olarak test edilebilir olmasıdır. Doğal olanlar hakkında dinin evrimsel mekanistik açıklamalar sağlamadığını bilmek yanında, bilim de doğal olay olmayan sorulara yanıt bulamaz.

Bilim, neyin güzel ya da çirkin, iyi yada kötü, ahlaki ya da ahlak dışı olduğunu bize söylemez. Bilim aynı zamanda yaşamın anlamını, doğaüstü yaratıklar bulunup bulunmadığını bize söylemez.

Bilim insanları, özel yaratılış'a ait bazı iddiaları test edip yanlışları ortaya çıkarabilir; örneğin dünya çapında bir tufan olup olmadığını ya da yerkürenin ve tüm organizmaların ortaya çıkışının 10.000 yıldan daha genç olup olmadığını kanıtlayabilir.

Fakat tanrının varlığı ya da her şeyi yarattığı hakkındaki bir hipotezi test edemez.

"Gerçek" basit olarak bir hipotezin yeterli kanıtlarla desteklenerek onun doğru olduğuna güven duymamızı sağladığı aşamadır. DNA'nın kalıtsal madde olduğu 1944'ten önce bir hipotezdi. Şimdi eldeki kanıtlarla bir gerçek olarak kabul edilir.

Oxford İngilizce sözlüğüne göre bir "teori"nin tanımı:

"Bir grup fikirleri ya da olayları açıklamak ya da bunlar hakkında yorum yapmak için ileri sürülen fikirler ve ifadelerin şeması ya da sistemidir. Neyin genel yasalar ve ilkeler olarak bilindiğinin ifadesi yada herhangi bilinen veya gözlenen bir şeyin sebepleridir".

Atom teorisi, kuantum teorisi ya da levha tektoniği teorisi yalnızca birer spekülasyon ya da düşünceler olmayıp, fakat güçlü fikirlerdir ve çok çeşitli olayları açıklar. Biyoloji'de teoriler vardır; bunlar arasında kromozom teorisi gibi evrim teorisi de kesinlikle en önemli olanlarıdır.

O zaman evrim, bir gerçek mi ya da bir teorem midir?

Bu tanımlamalar ışığında evrim bir bilimsel gerçektir.

Başlangıçtaki hipotez, 'tüm türlerin türeyişi ortak atalardan modifikasyonla olmuştur' şeklindeydi.

Bu görüş yaklaşık son 150 yıldır çok sayıdaki kanıtla desteklenmiştir; tüm karşı koymalara başarı ile direnmiştir ve böylece bir gerçeğe dönüşmüştür.
Ancak, bu evrimsel değişim tarihi, evrimsel teori ile birlikte organizmaların ugradığı çeşitli değişimleri açıklayan birçok kavramla yorumlanır (mutasyon, seçilim, genetik sürüklenme, genomik, gelişimsel baskılar, ekosistem, vb.).
Ünlü bilim dergisi SCIENCE 2005 yılının en önemli 10 bilim olayı arasında birinci sıraya "evrimin mekanizması bulundu" konusunu koymuştur.

Genomların insan, şempanze ve Drosophila'da (sirke sineği) açıklanması ile DNA'daki nükleotid sıralanması ve genler karşılaştırılınca moleküler genetik veriler evrime ışık tutuyor. Darwin teorisini kuvvetle destekliyor.

İnsan sağlığı açısından bu bulgular insanların AIDS, koroner kalp hastalığı, kronik viral sarılık gibi hastalıklara yatkın olurken şempanzelerin yatkın olmaması konusunda önemli genetik bilgilere erişmemize yol açabilecektir. Böylece Darwin tarafından ortaya atılan doğal seçilim teorisinin giderek genetik mekanizması daha netlik kazanıyor, teori gücüne güç katmaya devam ediyor.

YARATILIŞ VE EVRİME EŞİT ZAMAN MI?

Biyolojik çeşitlilik ve canlıların karakteristik özellikleri için ileri sürülen yaratılışçı açıklamalar bilimsel yöntemle uyuşamadığından yaratılışcı görüş ile evrimsel teoriye eğitimde eşit zaman verilmeli midir?

Nasıl ki bugün kimya derslerinde öğretmenler simyayı öğretmiyorlarsa, yerbilimi derslerinde yerkürenin düz (tepsi biçimli) olduğuna dair eski kaydı hiç zikretmiyorsa, biyoloji disiplini içinde de evrim dersini anlatırken de dinsel görüşlere eşit ağırlık verilmemelidir. Bu konular "din kültürü ve ahlak bilgisi" dersinde anlatılmalıdır.

Günlük yaşamda, bilim insanları olarak doğal olanı (doğaüstü olanı değil) üzerimize alırız ve ona bağlı açıklamalar yaparız. Bilimsel açıklamalara bağlıyız, çünkü bilim kudretini ispatlamıştır ve bilim ilerlemeye, işlemeye devam ediyor (1).

İKİ HABERİN YORUMU

Şimdi yeri gelmişken basından iki haberi anımsayalım: "Mersin'de bir mahalle imamının şikâyeti üzerine derste "evrim kuramı" anlattıkları gerekçesiyle sürgün edilen beş öğretmen" (Cumhuriyet 29 Ocak 2005) söz konusu ediliyordu.

Daha önce de Ankara'da öğrencilerine Darwin ve evrim konularını anlattığı için soruşturma geçiren öğretmen haberlerini basında okumuştuk. İlgililer tarafından evrim dersi ile öğrencilerin beyinlerinde tahribat yapıldığı iddia edilmiştir.

Evrim ve eğitim sistemimiz arasındaki bağnazlıkların yol açtığı çatışma bu kadar değil: "Ders kitabı yerine hazırladığı notları okutan din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeninin öğrencilere yönelttiği sorular laik eğitimi yok sayıyor" (Cumhuriyet 5 Şubat 2006).

Haberde öğretmenin "evrenin varoluşu", "Kuran'da ilk insanın/insanların yaratılışı" v.b. soruları sorarak, cevapları da kendisinin şeriata uygun tarzda öğrettiği anlaşılıyor. Nitekim daha sonra (12 Şubat 2006) "Milli Eğitim Bakanlığı'nın harekete geçerek şeriat sorununa soruşturma başlattığı" haberini okuyoruz.

Başka bir gazete haberinde (10 Şubat 2006) "İstanbul'daki Bahçelievler ve Zeytinburnu öğretmenevlerinde birer mescit bulunmasına karşın kütüphane olmamasından"; ayrıca Zeytinburnu Öğretmenevi'nde her odanın duvarında asılı bulunan seccade ve tespihten" söz ediliyor. Aynı yazıda "öğretmenevlerinin; kültürel, sanatsal ve bilimsel etkinliklerle öğretmenlerin dinlenebileceği kurumlar olması gerekirken, tarikatların örgütlendiği, bilimsel ve edebi içerikli yayınlar yerine ırkçı ve dinci yayınların bulunduğu kurumlar haline dönüştüğü" kaydediliyor.

BİYOLOJİ KİTAPLARINDA YARATILIŞ VE EVRİM

Yurdumuzda yaratılış görüşünün biyoloji müfredatına ve ders kitaplarına girişi 1985 yılına rastlamaktadır. 1962, 1968, ve 1982 yılında basılan biyoloji kitapları evrim konusunu genelde bilimsel ölçütler içinde vermiştir.


Ancak 1985'ten 1998 yılına kadarki dönemde ise yaratılış görüşü evrim kuramına bir alternatif olarak sunulmaktadır. 1995 yılındaki hariç tutulursa (yaratılış görüşü yer almaz) 1985, 1992 ve 1998'de basılanlar, evrim kuramının eleştirisine ayrı bir başlık altında yer verirken, yaratılış görüşü eleştirilmemiştir. 2000 ve 2003 yıllarının kitaplarında yaratılış görüşü eleştirilerek sunulmuştur.

2004 yılında basılan ve öğrencilere bedava dağıtılan Fen Bilgisi 8. sınıf kitabında evrim teorisi ile ilgili bilgiler dengesiz olarak verilirken bu teorinin adı kullanılmamış, yalnızca üç kez "evrim" sözcüğü kullanılmıştır.

Lise 3. sınıf biyoloji kitabında ise, önce "Yaratılış Görüşü" anlatılmıştır: "Tüm canlı ve cansız varlıklar Tanrı tarafından yaratılmıştır. Evrendeki her bir varlık bir amaca yönelik olarak yaratılmıştır. Bu amacı belirleyen de Tanrı'nın kendisidir" denerek daha sonra yer alan "canlıların evrimi" ile ilgili görüşler zayıf düşürülmüştür. Net olmayan ve zayıflatılmış ifadeler kullanılmıştır.

Bu noktada Charles Darwin'in torunu Matthew Chapman'ın dedesi ile ilgili olarak söylediklerini hatırlayalım (Hürriyet Pazar, 25 Aralık 2005, s:10): "Kökten dinci Hıristiyan Amerikalılar, Darwin'i maddecilikle suçluyor...

İddiaları doğru olsa bile, bilim adamının doğayla ilgili gerçekleri saklaması beklenebilir mi? Gerçek sonunda ortaya çıkar. Bilimsel verilerle dinsel veriler gittikçe birbirinden uzak noktaya sürükleniyor. Dinle bilimi çatıştırmak doğru değil, 11 Eylül'e bakın. Din hep iyiyi temsil etmez. O uçakları düşürenler, ödülün cennet olacağına inanmasa bu işi yapar mıydı?"

ÜNİVERSİTELERİMİZDE EVRİM DERSLERİ

Bilime ve dolayısıyla evrim teorisine karşı çıkanlar, yalnızca ilköğretim ve lise düzeyinde kalmıyor, doğal olarak bu üniversitelerde de yer yer kendini gösteriyor. Öncelikle, üniversitelere yeni gelen öğrenciler (genellikle) bu eğitim sistemi içinde bilgisiz, düşünce olarak bağnazlaşmış ve evrime tepkili olarak yetiştirilmiş bir şekilde karşımıza çıkıyor.

Bunun yanında, üniversiteler son çeyrek yüzyıldır hızla çoğalınca, evrim gibi üst düzeyli sentez gerektiren bir dersi verebilecek öğretim üyesi sayısı yetersiz olduğundan, eğitsel anlamda evrim bilimi desteksiz kalmıştır.
Üniversitelerimizin bazılarında eski metin, risale ve tarikat görüşlerinden yararlanarak evrim dersleri verildi. Bu dersi veren çağdışı zihniyetle yaklaşık 20 yıldır ya ciddi bir denetleme yapılmadı, ya da yapıldı ise etkisini göstermedi.

Yalnızca 2005 yılında, evrim dersini yazdığı çağdışı kitabından okutan bir öğretim üyesi hakkında Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığının inceleme başlattığını duyduk. Kimi TV programlarında belgesel çevirilerinin yanlış-yönlendirici- olarak yapıldığı ve böylece halkımızı yanıltarak sunulduğunu izliyoruz.

Uyduruk ve meslek dışı kimi sözde- uzmanların evrim konusu hakkında açık oturumlarda saatlerce konuşturulduğunu, konuyu bilmeyen ve çoğu eğitilmemiş halkımıza yanlış ve saptırılmış bilgiler verdiğini, yalnızca evrim teorisinin kimi eksik kanıtlarını, bilir-bilmez üslupla anlattıklarına ne yazık ki hep birlikte tanık oluyoruz.

KİMİ TÜRK-İSLAM DÜŞÜNÜRLERİNDE EVRİM YAKLAŞIMI

Bilimin karşısına dinimizi çıkarmak amaç olamaz, olmamalı. Öyleyse, bilimin gözlem ve deney sonuçlarını (bulgularını) ele alıp incelemeye ve öğretmeye hangi saikle karşı çıkılıyor?

Bunun iyice anlaşılması gerekir. Bir doğal bilim olan fiziğin, kimyanın, yer bilimlerinin, astronominin kurallarını, bulgularını, teorilerini kabul edip biyolojininkini (siyasamıza aykırıdır diye) kabul etmemek bir çelişki değilmidir?
Bilimsel yöntemle araştırılıp sınanan, gözlem ve deneylere dayanan ve onlarla desteklenen bir teori, başka başka soruları da açıklamaya katkıda bulunuyorsa, tüm biyoloji dünyasında evrim teorisi kabul görüyorsa biyolojinin eksensel bir teorisi olarak neden "doğal seçilim teorisi"ni biz de kabul etmeyelim?

Biz tüm dünyadaki çağdaş bilimin gittiği yöne uygun şekilde yeni moleküler genetik bulgularla desteklendikçe giderek güçlenen evrim teorisine neden güvenmeyelim?

Bu işin içinde başka şeyler var gibi görünüyor. ABD'de son zamanlarda ortaya atılmış olan yaratılışçılık (creation science) ve devamı olan akıllı tasarım (intelligent design) akımı Hıristiyan dinci radikallerin geliştirdiği ve yatırım yaptığı akımlardır.

Biz bu akımlara kanıp onların savunucusu, ya da yardakçısı olacağımıza kendi geçmişimizde iz bırakan (ancak çoğu deneye dayanmayan ve kimi gözleme dayalı) Türk ve İslam düşünürlerinin evrim için söylediklerine baksak ve bugünkü bilimsel görüşle karşılaştırıp varsa artılarını ve eksilerini anlamaya çalışsak daha isabetli olmaz mı?

Bunlar arasında Nazzam (ölümü 835 veya 845), ve Cahız(776-869)'dan başlayarak İbn-i Miskeveyh (970-1035), İbn-i Sina(980-1037), Mevlana(1207-1273), İbn-i Haldun(1332-1406), Kınalızade Ali Efendi(1510-1572) ve Erzurumlu İbrahim Hakkı(1703-1772)'ye kadar birçok ismi sayabiliriz.

Bu Türk ve İslam düşünürlerin her birisi değişik görüşlere sahip olsa da, büyük canlı grupları (alem) arasındaki evrimsel geçiş formlarını merak etmişler ve bazıları bu ara türleri vermişlerdir. Örneğin, madenler aleminden bitkiler alemine geçişte mercanlar, bitkiler aleminden hayvanlar alemine geçişte hurma ağacı, hayvanlar aleminden insanlar alemine geçişte maymun ara tür olarak kaydedilmiştir. Cahız ve Mevlana'ya göre maymunun bizzat insana dönüşümü söz konusudur. Mevlana özümleme yoluyla evrim fikrini işlemiştir(2).

Dünyayı bilimden ve teknolojiden aldığı güçle yönetmeye kalkan ABD'nin ve onun Tanrı tarafında görevlendirildiğini iddia eden evangelist görüşteki Başkanının, bilim dışı Hıristiyan öğretilerini geri kalmış ülkelere ihraç etmesi eylemi sürüyor. "Haçlı seferi" diyerek uygarlıkların çatışmasını savunan bir liderin çağdaş, laik ve bilimi temel alarak kurulmuş Gazi Mustafa Kemal'in Türkiye'sine dinsel öğreti ihracı ve bunun boy sürmesi akılla bağdaşır mı?

ÖĞRENCİ ANKETİ SONUÇLARI

2005'te yapılan bir araştırmadan çıkan sonuç dikkat çekicidir: Öğrencilerin okullarına göre, insanın doğadaki (canlılar dünyasındaki) yerine ilişkin görüşleri karşılaştırıldığında çok çarpıcı bir sonuç ortaya çıkmaktadır.
Ankara Kurtuluş'ta okuyan öğrencilerin %66.7'si insanı diğer canlılarla birlikte (memeli ve primatlar) sınıflandırırken, Mamak'taki öğrencilerde bu oran %29.2'de kalmaktadır" (bunlardan ilki bugünkü sınıflandırma-biyoloji- biliminin saptamasıdır).

Öğrenciler, ilköğretimdeki kimi derslerden yada aile ve çevresinden bu konuyu öğrenmiş olmalıdırlar; ancak, Lise 3. sınıf Biyoloji'de ÖSS sınav hazırlığı, konunun müfredatın sonunda olması vb. nedenlerle öğrenciler bu konuları okumadıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca kimi kültürel farklar, okullardaki öğretmenlerin genel eğilimleri vb nedenlerle iki semt arasında önemli farklar ortaya çıkmış olabilir. Özetle ve genel olarak Mamak'taki çocuklar yaratılış görüşüne uygun cevaplar vermişlerdir. Bu araştırma sonuçlarından çıkarılan sonuç şu olmaktadır: "Eğitimin değişen ideolojik işlevlerini belirleyen unsur, ülkenin içinde bulunduğu siyasal ve ekonomik koşullar ile iktidar sahiplerinin hedefleridir"(3).

Oysa asıl eğitim, insanlara bilgi aktarmaktan çok onlara kafalarının içini aydınlatmaya, yani düşünme disiplini kazandırmaya yönelik eğitimdir.

(*)Prof.Dr.

bozcuk@hacettepe.edu.tr

Kaynaklar
1- Futuyma, J.D., (2005), Evolution, Sinauer Ass., Inc., Massachusets, U.S.A.
2- Bayrakdar, M., (2001), İslam'da Evrimci Yaratılış Teorisi, Kitabiyat, Ankara.
3- R.Nazlı Öztürkler, (2005), Türkiye'de Biyolojik Evrim Eğitiminin Sosyolojik Bir Değerlendirilmesi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Ankara.


Cumhuriyet
Bilim Teknik

01.04.2006
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 12-02-2009, 16:09
imhotep - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
imhotep imhotep isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Kıdemli Üye
 
Üyelik tarihi: 23 Dec 2007
Mesajlar: 1.257
Standart

AKILLI TASARIMCILAR BÜYÜK PARALAR HARCIYOR VE OKULLARI SATIN ALIYOR

Evrim Kuramı'nda sona doğru büyük adımlar

Amerikalılar "Akıllı Tasarım" düşüncesini Avrupa'ya da yaymaya başladı. Muhafazakâr "Discovery Enstitüsü" tarafından desteklenen akıllı tasarım yanlıları, Avrupalı insanın beynini yıkamak için misyonerler gibi harıl harıl çalışıyorlar. Köktendinci zenginler, büyük bağışlar yaparak ve paralar harcayarak, okullarda yaratılışın nesnel bilimmiş gibi okutulmasını sağlıyor, En son İngiltere'de bir zengin, bağış yaparak bazı okullarda bunu başardı..

Biri evrimin eskimiş bir masal olduğuna, diğeri insan ve maymunun ortak bir atadan türemediğine, üçüncüsü ise dünyanın en fazla 10.000 yıllık bir geçmişi olduğuna inanıyor.

Connie Morris, Kathy Martin ve Steve Abrams, Kansas eyaletinin eğitim danışmanları ve yedi meslektaşıyla birlikte Amerikan eyaletinde öğrencilere neyin nasıl okutulacağına karar veriyorlar.

Çoğu yaratılış yanlısı olan bu danışmanlar geçen kasım ayında şu karara vardılar: Kansas'taki biyoloji dersinde evrim teorisiyle birlikte akıllı tasarım da okutulmalı.

Pennsylvania eyaletinde velilerce açılan bir mahkemede akıllı tasarımın okullarda okutulamayacağı kararı alınması bile onları rahatsız etmiyor.

Sonuçta Amerikalıların %31'i insanın milyonlarca yıl içinde diğer yaşam biçimlerinden gelişirken bu sürecin Tanrı tarafından çalıştırıldığına ve %53'ü de Tanrı'nın insanı tıpkı İncil'de yazılı olduğu gibi yarattığına inanıyor.

Ve akıllı tasarım fikrinin bir temsilcisi geçen yıl bir makalesini bir biyoloji dergisinde yayımlatmayı başardı. Stephen C. Meyer 'in "The origin of biological information and the higher taxonomic categories" adlı makalesi gerçi pek de saygın bir dergide yayımlanmadı, ama eleştirmenler bilimsel rasyonalitenin gözden düştüğünden söz edince akıllı tasarım yanlıları önemli bir başarı yakaladıklarına inandılar.

AKILLA AÇIKLANABİLİRMİŞ

Makalesinde, gelişkin canlılara ait yapı planlarının temelini oluşturan genetik bilgilerin ne şekilde oluştuğu sorusunu yanıtlamaya çalışan Meyers şu sonuca varmış: Evrim teorisi, gelişkin canlıların kökenini açıklayamıyor. Akıllı tasarım, gelişkin yapı planlarının oluşumu için en uygun açıklama.
Bu şu anlama geliyor: Bilgilerin kökeni maddesel süreçlerle değil, akılla açıklanabilir.

Akıllı tasarım düşüncesine geçen ağustos ayında Amerikan Başkanı bile destek verdi. Bush, okullarda akıllı tasarımın okutulmasını önermişti.
Bush'tan destek alan bazı Amerikan eyaletleri şimdi evrim teorisinin yaygın olarak okutulmasını engellemek için bir kampanya başlattılar.

Dünyanın en büyük bilim insanları birliği AAAS, hazırlanmakta olan yeni yasaları protesto etti. Farklı disiplinlerden gelen bilim insanlarından oluşan birliğin açıklamasına göre Alabama, Arkansas, Georgia, Kansas, Michigan, Mississippi, Missouri, New York, Ohio, Oklahoma, Pennsylvania, South Carolina, Texas ve Utah eyaletleri, evrim kuramını eğitim programlarından çıkarmak için çalışıyorlar.

AAAS Başkanı Gilbert Omenn , birliğin son konferansında, "Evrim teorisini okumayan öğrenciler otomatik olarak biyoloji, fizik ve jeoloji gibi dersleri de kavrayamayacaklar" diye konuştu.

ORTAÇAĞ ZİHNİYETİ

Ülkemizde 1985 yılında Milli Eğitim Temel Kanunu'nda yapılan bir değişiklikle "Yaratılış" fikri müfredata girmişti. Yaratılış düşüncesi o zamandan beri evrim teorisiyle birlikte sanki bilimsel bir tezmiş gibi aktarılıyor öğrencilere.

Geçen günlerde evrim teorisi yanlısı 700 akademisyen bu 21 yıllık uygulamaya son verilmesi için hazırladıkları bir protesto metnini Milli Eğitim Bakanlığı'na sundu. Girişimi başlatan Üniversite Konseyleri Derneği (ÜKD), Milli Eğitim Bakanlığı'nın olumsuz yanıt vermesi halinde dava açacak.

Bakanlığa sunulan metinde, evrim kuramının gerici iktidarlar tarafından hedef alınmasının Türkiye ile sınırlığı olmadığı, ABD'nin birçok eyaletinde de Darwin kuramına karşı girişimlerin bulunduğuna dikkat çekilmekte. Akademisyenler, evrim kuramına karşı başlatılan saldırının, ortaçağ zihniyetinin ürünü olduğunu ve evrimin hedef alınarak başlatılan tartışmanın, bilimsel düşüncenin reddedilmesine yol açtığını söylüyorlar.

Amerikalıların, evrim teorisini bir türlü kabul edememeleri sosyobiyolog Edward Wilson 'a şaşırtıcı geliyor. Sonuçta 150 yıldan bu yana binlerce bilim adamı tarafından sunulanların, kanıtlananların ve kontrol edilenlerin haddi hesabı yok. Soyaçekim öğretisi günden güne yeni kalıtım analizleri ve fosil bulgularıyla yeniden kanıtlanmakta.

ÇIĞIR AÇAN GELİŞMELER

Daha birkaç hafta önce Almanya'nın güneyinde bulunan bir Archaepteryx fosili büyük bir heyecan yaratmıştı. Çok iyi korunagelen fosilin bir parmak kemiği, benzer bir şekilde yırtıcı pençelere sahip olan ilkel bir kuş türünde (Veliciraptor) de bulunmakta.

Özellikle son iki hafta içinde keşfedilenler evrim teorisine büyük destek verdi. Hem denizden karaya çıkan canlılarda eksik halka bulundu hem de moleküler düzeyde evrimin gerçekleştiği gösterildi. Bunları önceki haftaki dergimizde duyurduk.

Bilim adamları yeni açıklamalar için araştırmalara devam ederken durmadan dünyadaki yaşamın gerçekleriyle ilgili yeni bulgulara ulaşıyorlar. Ve Amerikalılar akıllı tasarımcıya inanmaya devam ederken ülkelerindeki en saygın bilim dergilerinden biri olan "Science" evrim teorisini kanıtlayan yeni bulguları 2005 yılının çığır açan gelişmeleri olarak seçti.

Sonuçta evrimle ilgili yeni bilgiler edinildikçe, büyük evrim bilmecesinin yanıtına da yaklaşılmakta. Genetikbilimciler son zamanlarda organizmaların kalıtımlarını daha hızlı bir şekilde okumaya başladılar. Eylül ayında şempanze kalıtımı çözüldü. Böylece, bizi şempanzelerden ayırarak zeki, hırslı, yaratıcı vb. özellikler kazandıran %1.2'lik kısım da açıklanmış oldu. Bilim şimdi bu verilerden bizi insan yapan moleküler özü, filtre etmeye çalışıyor. Atalarımıza dik yürüyüşe, konuşmaya ve bilince giden yolu açan şalterler tam olarak nerede?

EN ENTELEKTÜEL DEVRİM

Bunlar gibi henüz yanıtlanmayı bekleyen sorular bile biyolojik evrimin, bilimdeki en aydınlatıcı ve en kabul edilebilir bir olgu olmasını engellememekte. Hatta biyolog, ornitolog ve taksonomi uzmanı Ernst Mayr, evrim teorisini "insanoğlunun yaşamış olduğu en entelektüel devrim" olarak nitelendirmiş ve Rus doğabilimcisi Theodosius Dabzhansky de "Evrimin ışığı olmadan biyolojideki hiçbir şey anlam kazanmıyor" demişti.

İnsanlığı böylesine büyüleyen evrim teorisi ilginç bir şekilde aynı zamanda başka hiçbir bilgide olmadığı kadar derinden yaraladı.

Birçok kişi soyunun maymuna uzandığını bir türlü kabul edemiyordu. Dahası yüzyıllar boyu insanın yaratıcısı olarak kabul edilen Tanrı'nın bu işte parmağının olmaması da mucizeyi yok ediyordu. İnsan, plansız ve programsız bir biçimde rastlantısal süreçlerle bugünkü haline gelmişti.

Oysa bu şekilde ruhsuzlaştırılan doğaya bir varlık, bir akıllı tasarımcı yerleştirmek ne iyi olurdu. Seattle'daki muhafazakâr Discovery Enstitüsü şimdi 40 akademisyen ve yazarı, akıllı tasarım fikrini tüm dünyaya yayması için desteklemekte.

Ve enstitüsünün misyonerleri akıllı tasarım saçmalıklarını Avrupa'ya kadar taşıdılar. Enstitü, Avusturyalı başpiskopos Christoph Schönborn 'un evrimle ilgili bir eleştirisinin "New York Times" gazetesinde yayımlanmasına yardımcı oldu. Sponsorluğunu yine aynı enstitünün üstlendiği Prag konferansına 700 kişi katıldı.

ALMANLARIN YÜZDE 16'SI

Anketler Almanların sadece %16'sının İncil'deki yaratılışa inandıklarını gösterse de, Thüringen eyalet başkanı Dieter Althaus , bir Alman akıllı tasarım temsilcisini kamuoyu önünde bir tartışmaya davet ettiğinde, dinleyici sayısının hiç de azımsanmayacak kadar çok olduğu görüldü. Akıllı tasarım yanlıları her ne kadar kısa süreli olsa da Hollanda ve İtalya'da başarılı oldular.

Ve tam da Darwin'in doğum yeri olan İngiltere'de yaratılışçılar, akıllı tasarım teorisini, devlete bağlı okulların doğa bilimleri dersine sokmaya başardılar. Tıpkı Amerika'da olduğu gibi İngiltere'de de köktendinci Hıristiyan zenginleri okullara büyük bağışlar yaparak, eğitim müfredatını etkileyebiliyorlar. Örneğin otomobil tüccarı Peter Vardy bu sayede üç okulda söz sahibi.

Oysa doğruluğu doğa bilimleriyle kanıtlanabilen tek yaratılış öyküsünü yazan Charles Darwin 'di.

BİR GEZİNİN MUHTEŞEM SONUCU

Aslında genç teolog ve amatör araştırmacı da 1831 yılında hayatında bir dönüm noktası yaşamasaydı belki ömrünü sadece bir papaz olarak tamamlayacak ve unutulup gidecekti. Ama öyle olmadı, Darwin, araştırma için gerekli bir yığın malzeme ve kitapla dünya gezisine çıktı.

Üç yıllık gezinin ardından 700 sayfalık bir günlük ve 2000 sayfayı aşan notlar tuttu. 1529 canlı türünü alkole yatırdı, 3907 deri, kemik ve diğer buluntu parçalarını etiketledi.

Darwin, yavaş yavaş türlerin değişimiyle ilgili konseptine yaklaşırken, özellikle de Galapagos kuşları yol gösterici olmuştu. Çit kuşu, ardıçkuşu ve kocabaş gibi önceleri farklı türlere ayırmış olduğu kuşların birbirlerine çok yakın olduğunu ve tek bir atadan türediklerini buldu.

Ama bunu topluma açıklaması kolay değildi, sonuçta Tanrı'nın yaratılışçılığından kuşku duyanların başına neler geldiğini çok iyi biliyordu.
Darwin böylece 1842 yılında teorisinin ilk taslağını hazırladıktan sonra dünyayı tam 17 yıl bekletti. Tabii bu arada teorisini kabul ettirmek için ilginç taktikler buldu. Mesela at, köpek ve insanın soyuna değinilmeyecekti. Bu üç türde büyük bir hassasiyet söz konusuydu.

Darwin kendisine yandaş bulması gerektiğini kavradı. Ve düşüncelerini yavaş yavaş botanikçi Joseph Dalton Hooker, Charles Lyell ve Thomas Henry Huxley gibi araştırmacıların beynine aşıladı. Böylece 1859 yılında "Türlerin Oluşumu" adlı büyük eseriyle sahneye çıktığında karşıtlarının bileğini bükmekte hiç zorlanmadı.

GİZLERİ DOĞADA

Yaratıcı Tanrının varlığı Avrupa'daki bilim camiasında kısa bir süre sonra silinmiş ve yaratılışın gizlerini sadece doğada arayan bir bilim adamı nesli doğmuştu. Bu araştırmacılar bilgilerini ve teorilerini en başından itibaren Darwin teorisine göre kuruyorlardı. Ve hiçbiri artık insan ve maymunun ortak atasından kuşku duymuyordu.

Bu konuda günümüzde sayısız kanıtlar çıkarıldı ortaya. Etiyopya, Tanzanya, Java ve Çin'de bulunan öncü insan fosilleri insana giden yolu aydınlatmakta.
Tüm bu kalıntılar modern insanın (Homo sapiens) Afrika kökenli olduğunu göstermekte. Darwin, en yakın akrabalarımızın şempanze ve goril olduğunu tahmin ettiğinde Afrikalı olduğumuza karar vermişti. Soyağacımızdaki boşluklar birer birer doldu.

Sahelanthropus gibi maymuna benzer canlılardan Australopithecus ve Homo erectus ve en sonunda da Homo sapiens'e doğru uzun bir yol katetmişti insan.

Hatta 90 yıllık bir gecikmeyle Hıristiyanlığın temsilcisi bile Darwin'in o kadar hatalı olmayacağını gördü. Papaz Pius XII, 1950 yılında, Darwin öğretisinin "ciddiye alınabilecek bir hipotez" olabileceğini kabul etti. Hatta Vatikan bile evrimi "üzerinde düşünülmesi gereken bir araştırma" olarak görüyordu.

AMERİKALI KÖKTENDİNCİLER

Ne var ki Atlantik'in öbür yakasında durum farklıydı. Florida Eyalet Üniversitesi filozofu Michael Ruse , Beyaz Amerika dini ideolojilere sahip insanlar tarafından kuruldu diyor.

Puritanlar, Menonitler ve diğer dinci gruplar inançlarını yaşayabilmek için ülkenin içlerine kadar sızmışlardı. Çocuklarını kendi okullarına ve kendi üniversitelerine gönderiyor ve doğu kıyısındaki elitlerden uzak duruyorlardı. Bu şekilde Amerika'nın güneyinde ve batısında "fundamentalist" (köktendinci) olarak adlandırılan bir din akımı yaygınlaşmıştı.

Bu akımın ardılları bugün dindar Avrupalılardan daha sık Kiliseye gidiyor ve her şeyden önce İncil'le yemin ediyor ve bu nedenle de İncil'deki yaratılış öyküsünü türlerin değişimiyle değiştirmek zor geliyor.

1950'li yılların sonunda yaşanan Sputnik şokuna kadar yaratılış yanlıları üstünlüklerini korudular. Fakat Rusların uzaya açılmalarından sonra Amerikan hükümeti okullarda doğa bilimleri eğitimine önem vermeye başladı ve böylece evrim karşıtlarının yıldızı söndü.

Ama yine de bazı eyaletlerde seksenli yıllarda "maymunlarla ilgili şeyleri" , İncil versiyonu olmadan okutulmasına izin verilmiyordu. Yaradılış efsanesi 1987 yılında nihayet mahkeme kararıyla biyoloji kitaplarından tamamen uzaklaştırıldı.

İşte bu karardan sonra yaratılış masalı "Akıllı tasarım" hikâyesine dönüştürüldü. Akıllı tasarım yanlıları doğadaki tüm evrimsel güçleri yok saymak yerine modern biyolojinin dolduramadığı boşlukları doğaüstü bir tasarımcıyla açıklamaya çalışıyorlar.

Aslında yeni ve eski akım arasındaki fark, Tanrının yerini Akıllı tasarımcının almasından başka bir şey değil.

4 MİLYON DOLARLIK BAĞIŞ

Discovery Enstitüsü'nün girişimleri, Amerikan Din (veya Tanrı) Devleti rüyasının bir parçası. Enstitü belli ölçüde George W.Bush'u Beyaz Saray'a taşıyan Hıristiyan konservatifler tarafından finanse edilmekte. New York Times gazetesine göre sadece 2003 yılında yaklaşık olarak 4,1 milyon Dolarlık bağış dinsel amaçlarda kullanıldı.

Discovery Enstitüsü'nün bir manifestosu gerçek motifleri açıklamakta. "Realitenin materyalist bakış açısı kültürümüzün her alanına, politika ve ekonomiden, edebiyat ve sanata kadar her yere bulaşmakta." Bu nedenle hedef 20 yıllık kampanyayla akıllı tasarımı insanların aklına yerleştirmek.
Oysa mikrobiyoloji alanında yaşanan gelişmeler sayesinde bilim adamları laboratuVarda, evrim sürecini doğrudan doğruya izleyebiliyorlar.

Bilim adamları binlerce nesil bakteriyi sıvılarda çoğaltırken birbirinden farklı çevre koşulları yaratıyorlar ve bu tür deneylerle türleşme ve ayıklanma ilkesi kanıtlanmakta. Ve bilim kısa bir süre önce köpek kalıtımını da çözdü. Köpeğin kalıtımı, köpeğin evrimi, köpek ırkları arasındaki farklılıkları ve hangilerinin insanlara daha yararlı olduğu ve hangi hastalıklara karşı daha duyarlı oldukları hakkında bilgiler verecek.

ORTAK YAŞAM AĞACI ÇALIŞMALARI

Dahası evrim biyologları uluslararası gen verileriyle dünyadaki tüm canlıları bir soyağacına ("Tree of Life"/ "Yaşam ağacı") yerleştirmeye başladılar. Kalıtım analizleri öte yandan evrimin daha iyi anlaşılmasına da yardımcı olacak.
Bacaklar kanatlara, yüzgeçler bacaklara tam olarak ne şekilde dönüşmekte? Dünyada yüz binlerce böcek türü varken neden sadece 300 primat türü yaşıyor?

Doğa haddi hesabı olmayan çeşitliliği nasıl yarattı?

Bu soruların yanıtı seks. Bazı canlılar kendi türlerindekileri çekici bulmamaya başlayarak birbirlerinden bağımsız olarak üremeye devam ediyorlar. Mesela Afrika'daki Victoria gölündeki 500 hani balığı türü bu şekilde oluşmuş olmalı diyor bilim adamları.

Türleşme ustası balıklar evrim bilimcilerine olağanüstü bilgiler sunarak teori yapısındaki bazı boşluklardan birini doldurdular.

Yaratılış yanlıları bu konuda Tanrının parmağını kullanmayı pek seviyorlar. Çünkü bazı hayvan gruplarında niçin bu kadar büyük türleşmelerin olduğu bugüne kadar bilinmiyordu. Örneğin ışın yüzgeçlilerin (Actinopterygii) tam 25.000 türü bulunuyor. Son araştırmalar bu balıkların atalarının kalıtımlarını yaklaşık olarak 350 milyon yıl içinde ikiye katladıklarını gösterdi.

TÜRLEŞMENİN SIRRI

Balık uzmanı Meyer, çift kalıtıma dayanan türleşme ilkesini şu şekilde açıklıyor: A kopyası normal görevini yaparken, B kopyası türleşiyor. Kalıtımlardan biri bildik üremeyi ve hayatta kalmayı garantilerken, balıklar kopyayla diledikleri gibi "oynayabiliyorlar".

Ve Meyer bu şekilde türleşmek için 20.000 yılın yeterli olduğunu buldu, ki bu doğa tarihinde göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre yalnızca.
Üreme ve çift kalıtım, doğa sanki bir an önce yeni türler yaratmak için geliştirmiş bu iki mekanizmayı. Aynı şaşırtıcı ilke başka bir bulguda da rastlandı ve şu sıralar evrimin anlaşılmasında yardımcı olacakların başında geliyor.

Bilim adamları en azından 500 milyon yıldır hayvanların bedenini biçimlendiren bir gen saptadılar ve bu ister medüz ister yassı kurt ya da insan olsun hepsinde işlemekte.

Homeobox olarak adlandırılan bu genler adeta usta mimarlar gibi hareket ederek büyük planlar çiziyor, embriyodaki hücrelere kafa veya kuyruk olarak gelişeceklerini ve hangi kalıtım sekanslarının okunacağını, hangilerinin devre dışı kalacağını söylüyorlar. Aynı gen hem insandaki mercek gözde ve hem de kelebekteki petek gözde işliyor.

SONA DOĞRU

Bu yapı genlerinden sadece birinde yapılan bir değişiklikle Kanada gölünde iki dikence türüne farklı yaşam alanı kazandırılmış. Biri açık sularda dikenleriyle düşmanlarını kovalarken, diğeri dipte dolaşıyor. Burada ise saldırgan yusufçuk larvaları, yavru balıkları dikenlerinden yakalıyorlar.

Yeni yapıların gelişmesi için aynı anda yüzlerce genin değişmesi gerekmiyor, yapı genlerini bazen az bazen biraz daha fazla, bazen de bedenini başka bir yerinde veyahut da başka bir zamanda okumak yeterli, diye açıklıyor bu durumu Wisconsin Üniversitesi'nden Sean Carroll. Ve bilim adamları insan ve şempanze arasındaki küçük farklılıkların da bu şekilde açıklanabileceğini umuyorlar.

Çünkü kısa bir süre önce, insan beyninde, şempanze beynindekinden farklı işleyen bir mekanizma keşfedildi. İnsan beynindeki hücreler, belli başlı bir maddeyi çok daha büyük miktarda üretiyorlar. Çeşitli nöropeptitlerin bir ön aşaması olan bu madde, algılama, davranış, hatırlama ve sosyal bağlar gibi bilinç süreçleri üzerinde etkili.

Maymundan Homo sapiens'e giden yolda maddenin yapı planı değil, sadece bu maddeden nerede ve ne zaman ne miktarda üretileceğini ayarlayan kalıtım sekansları değişmiş.

Amerikalı evrim genetikçisi Bruce Lahn'e göre bu değişimin, bizi insan yapan ana faktör olduğunu söylemek için henüz erken ama en azından mantıklı bir hipotez.

Nilgün Özbaşaran Dede


Spiegel 52/2005'den derleme

s.139
Galapagos kaplumbağaları
Darwin, Galapagos adalarında karşılayan taşlı çorak arazinin en önemli sakinleri dev kaplumbağalardı. İlk önce pek üzerinde durmadığı bu hayvanlarda Darwin, daha sonra ilginç farklılıklar saptadı. Her adadaki kaplumbağa kendi evrimini geçirmişti. Mesela kaktüsle beslenen kaplumbağanın kabuğunda, hayvanın kafasını bu lezzetli bitkilere uzatmasına izin verecek şekilde bir çıkıntı oluşmuştu.

s.140-141
Dünden bugüne evrim teorisi

1794 Charles Darwin'in büyükbabası Erasmus Darwin "Zoonomia" çalışmasında olası bir soyağacını ele alıyor.

1809 Jean-Baptiste Lamarck, "Philosophie zoologique" eserinde hayvan ve bitki türlerinin değişebilirliğinden söz ediyor. Organların kullanılıp kullanılmamasına göre meydana gelen değişimler kalıtımla yeni nesillere geçiyor. Lamarck'a göre zürafanın boynu besin arayışına bağlı olarak nesilden nesle uzamıştı.
1859
Charles Darwin "Türlerin kökeni" adlı çalışmasıyla modern evrim teorisini kuruyor. Evrimin motoru, canlıların çevrelerine en iyi şekilde uyum sağlayarak hayatta kalmalarını ve özelliklerini gelecek nesillere aktarmalarına izin veren doğal ayıklanmadır.
1860
Anglikan kilisesinin piskoposu Samuel Wilberforce, Darwin'in arkadaşı Thomas Henry Huxley'i yargılıyor.
1864
İngiliz başbakan Benjamin Disraeli, Darwin'in soyaçekim öğretisiyle ilgili tartışmada meseleyi kendince şu şekilde özetliyor: "İnsan maymun mu, melek mi?"
1865
Gregor Mendel neredeyse hiç fark edilmeden, bezelyeyi melezleştirme deneyini yayımlıyor. Mendel'in kalıtım yasaları, genler hakkındaki ilk bilgileri sunar.

1890
Dinci ve muhafazakar kongre kampanyasından sonra Amerikalı evrim araştırmacısı Othniel Marsh tüm makamlardan kovuluyor.
1901
Mendel kanunlarını yeniden keşfeden Hollandalı Hugo de Vries "Mutasyon teorisi" ile kalıtımdaki değişimleri evrimin baş tetikleyicisi olarak açıklıyor.
1925
Biyoloji öğretmeni John Scopes (Dayton, Tennessee) evrim teorisini yaygınlaştırmak için çalıştığı gerekçesiyle 100 dolar para cezasına çarptırılır. Ceza daha sonra bir biçim hatası nedeniyle geri çekilir.
1940
Theodosius Dobzhansky und Ernst Mayr, yeni evrim teorisini kurarlar: Rastlantısal mutasyonlar ve Darwin ayıklanması birbirini tamamlamakta. Yeni türlerin oluşumu birbirinden ayrı kuşaklarda gerçekleşiyor.
1953
James Watson ve Francis Crick, kalıtım molekülü DNA'nın çift sarmal biçimini keşfediyorlar.
1987
Amerika'daki okullarda yaratılışın okutulması yasaklanıyor. Yaratılışla ilgili fikirleri "Akıllı tasarım" kılıfıyla yaymaya çalışan bir akım ortaya çıkıyor.
1995
Alabama eyaletindeki okul kitaplarında değişiklikler yapılıyor ve evrim teorisinin tartışmalı bir teori olduğunu ve gerçek olarak görülmemesi gerektiğini açıklayan bölüm çıkarılıyor.
1996
Papa Johannes Paul II, Kiliseye bağlı bilimler akademisine verdiği demeçte evrim teorisinin bir hipotezden öte olduğunu ve İncil'deki yaratılış öyküsüne uyduğu mesajını veriyor.
1999
Kansas'daki eğitim danışmanlığı, "ilk patlama" ve "evrimle" ilgili konuların sınavlarda değerlendirilmemesi kararını alıyor.
2005
Pennsylvania'da veliler tarafından açılan dava sonucunda mahkeme, akıllı tasarımın derslerde okutulmasını yasaklıyor.


s.143
Orangutan
Darwin 28 Mart 1838'de ilk kez bir insansı maymun gördü. Elbiseler içindeki dişi orangutan Londra hayvanat bahçesinde yaşıyordu. Bakıcı maymuna istediği elmayı vermeyince, maymunun sırt üstü yatıp ayaklarıyla tepinmeye başladığını gören evrim bilimci "tıpkı yaramaz bir çocuk gibi" diye not almıştı. Ancak Darwin, Afrika'daki insansı maymunların insanlarla çok daha yakın olduğunu yıllar sonra anladı.

s.144
Galapagos ispinozları
Darwin Galapagos adalarından toplayıp getirmiş olduğu ispinozları daha sonra Londra'da incelediğinde birçokların birbirleriyle yakın akraba oldukların ve sadece farklı nişlere uyum sağlamış olduklarını gördü. Bu arada Darwin ispinozları hakkında yeni ayrıntılar keşfedildi. Bazıları büyük su kuşlarının tüylerine tutunarak, sivri gagalarıyla saldırıyorlar.


s.146
Güney Amerikan yerlileri
Diğer doğa bilimcilerinin aksine Darwin, yerli halklarla da ilişki kurmuştur. Güney Amerika'nın en güney ucunda yaşayan ilkel kabileleri gören Darwin'in aklına "acaba atalarımız da böyle miydi ?" sorusu geldi.


s.147
(soyağacı grafiği)
Köklerimiz aynı
DNA analizlerinden anlaşıldığı üzere Afrika'daki insansı maymunlar yaklaşık 9 milyon yıl (goril) ve 7 milyon yıl arasında (şempanze, bonobo) hominidlerin soyağacından ayrılmışlar. İnsan öncesi kemik buluntular da aşağı yukarı aynı dönemlere ait.


Cumhuriyet
Bilim Teknik

29.04.2006
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Önerilen Siteler


Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz forumu seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 02:34 .