Saydıdeğer okurlar ,
Bültenimizin 8. sayısında yine beraberiz…
Bu ay sizlere;
“Ülkemizdeki din eğitimine Laik açıdan bakış” konulu bir eleştiriyi ve
Sitemiz Yönetim Kurulu Üyesi Dilaver’in, çevirileriyle Turan Dursun Sitesi’ne eşsiz katkılar sağlayan ‘Edda’ ile yaptığı söyleşiyi sunuyoruz.
…
Her türlü öneri, şikayet ve katkınızı *
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
adresine iletebilirsiniz…
Site adresimiz: http://www.turandursun.com
Bülten aboneliği için: http://www.turandursun.com/modules.p...e=Mailing_List
Bülten arşivi için: http://www.turandursun.com/modules.p...howpage&pid=84
Katılımınız için teşekkürler..
Saygıyla...
* * * * ÜLKEMİZDEKİ DİN EĞTİMİNE LAİK AÇIDAN BAKIŞ..
* * İslamiyet’e göre Kuran ‘tanrı kelamı’dır, dili de Arapça’dır. Kuran Müslümanlarca Allah’ın sözleri olarak kabul edildiğinden değiştirilmesi mümkün değildir. Ayrıca Arapça olarak okunması gerektiği de Ayetlerle desteklenmiştir.
* * Türkiye’de “Din eğitimi” denilince akla ‘İslamiyet’in öğretilmesi’ işi gelmekte ve bu öğreti devlet eliyle de yapılmaktadır. Kuran Arapça olduğu için bu uygulamanın ‘Arap dili’ ile *
olması zaruri kabûl edilmiştir.
* * Şu halde devlet Kuran’ı “Allah’ın kelamı” olarak kabul ettiğini ilan etmektedir. Bu durum devletin -aslında en başından- ‘İslam’ taraflı olduğunun ve ‘Laiklik’ ilkesi ile temelden çeliştiğinin kanıtıdır. *
* * Verilen eğitim Kuran diline dayandırıldığından bu dili anlatmak ve -daha önemlisi- anlamak profesyonel bir birikim gerektirir. Buna rağmen eğitilen öğrenciler bu tür bir vasıftan –henüz- mahrum oldukları için sadece ezbere iman ve itaat etmek zorunda kalmaktadırlar. Daha da vahim olan ise bu duruma zorlanıyor olmalarıdır. ‘Hiç anlamadıkları bir dille iman’ kendilerine hevesle zerk edilmektedir.
* * Sözü edilen bu bilinçsiz tutum ‘ülkedeki din öğretisini tekeline almak’ ve bundan ‘siyasi-ekonomik-psikolojik rant elde etmek’ isteyen hacı, hoca, şıh, şeyh yada kısaca ‘ulema taifesi’nin iştahını *kabartmaktadır. Üstelik devlet de bu rantçı kesime primini altın tepside sunma gayretine sıkı sıkıya tutunmakta ve bunda ısrar etmektedir.
* * Durum böyle olunca inançlarını geleneksel öğretilerle bellemiş sıradan insanlar inanç kaynaklarındaki -ne anlama geldiğini bilmedikleri- emirleri –işin ehli olduğunu düşündükleri- bu kesimden almaya çalışmaktadırlar.
* * Bu şartlar altında Kuran Kursları’nın işlevi ‘dini gizemli hale getirmek’ ve ‘inananları küçük yaşlardan itibaren -kutsallık örtüsünü de kullanarak- sorgulamaktan uzak tutmak ve itaat altına alınmalarını sağlamaktan farklı görünmemektedir. *
* * Devlet resmi okullarında din derslerine, ancak dinlerin tarihi ve inanç biçimlerini göz önünde tutarak tarafsızlık ilkesi içerisinde yer verebilir. Belli bir mezhebin görüşleri doğrultusunda verilecek din eğitimi Laiklik ilkesine aykırıdır. Keza ilköğretim seviyesinde din eğitimi de verilmemelidir.
* * 12 yaşından küçük bireylere verilecek –üstelik yanlı- din eğitimi pedagojik olarak da sakıncalar içerir. Gençler bu sayede şartlanmaya yönelmekte, gerçek dışı olayları (tevatürleri) akla ve mantığa uygun olmadığı halde doğal kabul etmekte ve yaşamlarını bu belirsizliğe göre yönlendirmektedirler.Ortaöğretim seviyesinde verilecek din eğitimi ise yukarıda belirttiğimiz sınırlar dahilinde olmalı ve dinsel tercih bireylerin özgür iradesine bırakılmalıdır.
* * Bunların dışında özel teşekküller ve vakıflar dini içerikli okullar yada kurslar açabilmelidir. Dileyenler din eğitimi ihtiyacını bu kurslardan karşılayabilmelidir. Buna herhangi bir engel getirilmemelidir.
* * Yine bu teşekküller Milli Eğitim Müfredatı’na uygun olmak kaydıyla özel eğitim birimleri kurabilmelidirler. Bu birimlerin hiçbiri devlet tarafından finanse edilmemeli ve yine devletin korumasından muaf olmalıdırlar. Bu okullar ‘yardımcı okul statüsü’nde olmalı, dershane yada kurslara eşdeğer sayılmalı ve asla modern eğitim kurumları ile bir olmamalıdır. Özel mezhepler kendi inançlarını öğretebilmek amacıyla için kurs ve dershaneler açabilmelidirler. Bunlar da tamamlayıcı statüde olmalı ve isteyen katılabilmelidir.
* * ‘Din’ “Bireysel inanç şekli” demek olduğundan tüm topluma şamil edilmesi de sakıncalıdır. Kendi dinini ya da herhangi bir mezhebin öğretilerini bilmek isteyenlere bu hak verilmeli ancak hiç bir mezhebin inanışı bir genel eğitimin parçası olmamalıdır.
* * Yönetimsel açıdan, Laik bir devlet idaresi ve onu besleyen kurallar bütününün herhangi bir din veya inanışın etkisi altında kalması yada taraf olması mümkün değildir. Aksi durum, üzerinde sıkça durduğumuz ‘Laiklik vasfının düşmesi’ anlamına gelir. Bu yüzden bir devletin herhangi bir dinin kutsal kitabını ‘Allah Kelamı’ olarak görmesi ve o kitabı kendi
diline çevirmeksizin -olduğu gibi- eğitime sunması Laiklik ilkesinin inkar edilişinin en temel
göstergesidir.
* * Oysa Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ezan’ın Türkçe okunduğunu ve geliştirilen bir çok benzeri *uygulamayla ‘din devleti’nin esaretinden kurtulmaya çalışıldığını görüyoruz. Ne var ki 1949’dan sonra bu süreç hızla tersine dönmeye başlamıştır
* * Türkiye’de yaşamın her alanına uygulanmaya çalışılan ‘Türkçe konuşma esası’ mesele ‘din’ olduğu zaman konu bile edilmemektedir. Halbuki devlet yönetimleri tüm işlerini resmi dillerine dayanarak yapmak zorundadır. Din öğretisinde ‘dil devrimi’ yapamayan bir devlet dinin ‘anlaşılması’nı değil ‘sadece ezberlenmesi’ni istiyor demektir.
* * İnsanlar inanma(ma) özgürlüğüne sahiptir. Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu amaçla tüm olanaklarını seferber etmeli ve ilgili mevzuatı hazırlamalıdır. Türkçe’den başka dil konuş(a)mayan insanların inançlarını öğrenebilmesi için o dinin kutsal kitabındaki esasların Türkçe eğitimle sunulması ve böylece anlaşılması sağlanmalıdır.
* * Aslında bizim baktığımız yerden bakıldığında görülecek olan şudur: Dini eğitim ve onun zorunlu uygulamaları sayılan ibadet Türkçe olarak yapılınca ‘inanan sayısı’ azalacaktır. Çünkü inanan kişi orada neler söylendiğini anlayacak dolayısıyla var olan çelişkilerle yüzleşecektir. Tabii ki bu durum din tüccarlarının işine gelmeyecektir.
* * Ancak mesele bizlerin ne düşündüğünden ziyade Laik devletin davranış şeklinin nasıl olması gerektiğidir. Buna rağmen devletimiz ‘anlaşılamayan dini’ anlaşılabilir kılabilmek yerine resmi bir devlet kurumu olan ve tüm faaliyetleriyle taraflı olduğunu ifşa eden Diyanet İşleri’ni tertip ederek Laiklik’ten uzaklaşmıştır. Neye inandığını anlayabilen bir insanın mürşit/mürit ilişkisine girilmesine mahâl yoktur. O halde devlet dinde resmi dili şart saymayarak bu tür ilişkilere bizzat zemin hazırlamaktadır.
* * Bu yüzden Kuran’ın berrak, akıcı ve edebi bir dille yapılacak resmî çevirisi ‘dil devrimi’nin ilk adımı sayılacaktır. Yapılacak resmî tercüme, metnin bir makam üzere okunmasına elverişli ve dinin ulûhiyetine uygun olmalıdır. Dil devrimi konusundaki çalışmalar bir program dahilinde zamana yayılarak iman sahibini incitmeyecek şekilde gerçekleştirilmelidir. Türkçe Ezan, Müslüman toplumu ‘dinde dil devrimi’ne alıştırmanın bir adımı sayılabilir.
* * * * * * * * * * * * * * *SÖYLEŞİ..
Dilaver: Seninle tanışmamız çok ilginç ve kısa oldu Edda. Bu tanışmayı senden dinlemek isterim...
Edda: “Turan Dursun’un kitaplarını Almanca’ya çevirebilsem keşke!” diye düşünüp dururdum hep. Türkiye’den ayrıldıktan 5 yıl kadar sonra -2000’de- ilk bilgisayarımı alınca “Acaba Turan Dursun ismi bir yerlerde geçiyor mudur; tanıyan, hatırlayan kalmış mıdır?” diye merak edip net’te araştırdım. Web siteyi buldum ve adının olsun yaşatılmaya çalışıldığını görüp sevindim. O zaman aklıma geldiyse bile 2,5 yaşından 35’ine kadar Türkiye’de yaşamış ve 35 yaşında da Almanya’ya Türkleşerek geri dönmüş biri olarak ekmek kavgasından fırsat bulup bir türlü “Makalelerinizi tercüme etmemi ister misiniz?” diye soramadım. Kendi derdime düşmüştüm, doğrusu bu!
“Kadın! Şimdi silkelenmez ve işe yarar bir şeyler üretmezsen kolay kolay çıkamayacaksın bu girdaptan!”
O aralar en çok korktuğum şey başıma gelmişti. Basit bir duygu gibi niteleyip gülenlere alınmamayı öğrendiğim için burada da açıkça söylemekten çekinmiyorum. Kendisine daha iyi bir yaşam verebilmek için çok sevdiğim Türkiye’yi terk ettiğim, kötü zamanlarımda yanımda olan, iyi zamanlarımızda da beni parmağına nasıl doladığını izlemekten mutluluk duyduğum en iyi dostum Cabbar Bey’i mi kaybetmiştim. Zaten bir süredir işsizdim. Buna bir de 16 yıllık *dostluğun ölümle bitişi eklenince büyük bir boşluğa yuvarlanacağımı anladım. “Kadın! Şimdi silkelenmez ve işe yarar bir şeyler üretmezsen kolay kolay çıkamayacaksın bu girdaptan! Bir borcun vardı Turan Dursun’a.. Uzun zamandır bildiğin şeyleri kanıtları ile söyleyebilen ve bunları söylediği için öldürülen o insana borcunu ödemenin zamanı geldi de geçiyor bile…”demiştim kendime… Bu düşünceler içinde yazdım sizlere tercüme teklifimi. Böylece tanıştık seninle Dilaver. Tercüme sırasında -zaman zaman- hüzünden boğulacağımı sandığım günlerde dayanamayıp sana hüznümü de kustum. Anlayışın ve sabrın için de sana bu vesile ile teşekkür etmek isterim…
Dilaver: Bu güne kadar sitemize bir çok katkı yaptığın halde üyelerimiz seni fazlaca tanımıyor.. Kendinle ilgili neler söyleyebilirsin?
Edda: Sitenize katkıda bulunabildiğim için ben de mutluyum. Ancak bunun için büyük bir efor sarf etmedim. İki dilde birden düşünüp birinde hissettiğim algıyı diğerinde vermeyi öğrenmek için 48 yıl vaktim oldu; inanın teşekküre değmez…
"İkinci Dünya Savaşı’nda Rusya’da şehit düsen ‘Willi’yi Edremit doğumlu ‘Veli’ yaptılar."
Genelde herkesin hakkımda bilmek istediği şey -bir süre sonra yine karıştırmaya başlasalar da- Edda adında birinin Türkçesi’nin nasıl olup da bu kadar iyi olduğu ya da Türkçe konuşan birinin adının neden Edda olduğu... Hikâye basit aslında:
Türklerin Almanya’ya işçi olarak gelmeye başladıkları yıllarda (1962’de) ailemle birlikte * * * *-babam Türkler ülkeyi terk ettiklerinde birilerinin Yeşilköy Hava Alanı’nda ışıkları söndürmesi gerektiğini düşünmüş olacak ki- Türkiye’ye yerleştik. O yıllarda Türkiye’de yabancıların arazi alması yasaktı. Biz de Türk Vatandaşlığı’na geçiverdik. Ailemin bu fikrine yasal olarak karşı çıkan da olmadı açıkçası…
Adımı değiştirmeye gerek kalmadı. ‘Edda’yı sünnet ettiler, ‘Eda’ oldu. Asıl kazaya dedem uğradı. İkinci Dünya Savaşı’nda Rusya’da şehit düsen ‘Willi’yi Edremit doğumlu ‘Veli’ yaptılar. Anneannem duyduğunda çok içerledi. Yeni kimliklerimizle bir günde Sünni oluvermiştik.
Bizim zamanımızda ve yaşadığımız yerde bu ‘Sünni yapılmış olma durumu’nun benim kişisel gelişmemde yapıcı ya da yıkıcı bir etkisi olmadı. Atatürkçü, Laik bir Edda yetiştirdi Türkiye, üniversite tahsili de dahil olmak üzere...
“Senin kendilerinden çekindiğin kadınlar tarihi kabartmalardaki Asurlu - Babilli kadınlar gibi geziniyor ortalıkta; ben Apaçiler gibi gezinmişim çok mu?”
Ortaokul ve lisede bir-iki kez dayak yedim din dersine katılmadığım için. Bu derse katılmanın zorunlu olduğu yıllarda “Sureleri ezberlemiyorum” diye din dersi hocalarından; zorunluluğun kaldırıldığı yıllarda ‘din dersinden muafiyet belgesi’nde imzalarını taklit ettiğim için de annem ve babamdan…
O yıllarda sağ-sol çatışmaları almış başını giderken ben ortalıkta Apaçi kılığında dolaşıp iyi terbiye görmüş mazbut kızların asla yapmayacakları şeyleri yapmakta ısrar ettiğim için duydular bu zarureti belki de, kim bilir? İmza taklit etmenin dolandırıcılık olduğu fikrine artık ben de katılıyorum. Velhasıl bir topluma uyum sağlamak için din derslerine katılmanın zaruretine beni ikna edecek kimse çıkmadı pek karşıma...
“Anne olmamayı ‘kötü anne’ olmaya tercih ettim!”
Anneciğim, ‘Türk Halkı’na rezil olma korkusu içinde “Bu kılıkta nasıl gezersin ortalıkta?” diye sitem ettiğinde “Ben arkeolog olacağım; arkaik olmaya çalışıyorum. Senin kendilerinden utandığın kadınlar tarihi kabartmalardaki Asurlu - Babilli kadınlar gibi geziniyor ortalıkta; ben Apaçiler gibi gezinmişim çok mu?” demiştim de evde iyi bir patırtı kopmuştu! Artık o yıllardaki kadar uçuk değilim. Değişmeyen en önemli şey çok sevdiğim, birbirine zıt ikiz kültürümden kendimce ürettiğim senteze göre yaşamak... Genelde birini benimseyip öbürüne yabancı kaldığım için olsa gerek iletişimin sınırlarına gelip dayandığımı hissediyorsam da zamana zaman bazı insanlarla, genelde de kendim ve dünya ile barışık bir yaşam sürdürüyorum, insanlığın kendi başına sardırdığı tabuların ve esaretin izin verdiği ölçüde, özgürce... Ölümü göze alarak söyledikleri, yazdıkları ile önemli bir ölçüde Turan Dursun’a kendimi borçlu hissettim şey de bu. Değerlerimin kıymetini bilmeyi öğretti bana.
Bugüne gelince… 48 Yaşındayım. Mizaç olarak uygun düşmediğim için ‘anne olmama’yı ‘kötü anne olma’ya tercih ettim! Yalnız yaşıyorum. Dört yıl önce verdiğim bu kararın da hayatım boyunca verdiğim en doğru karalardan biri olduğuna inanıyorum. Pek çok kalifikasyonum olduğu halde -45 yaşın üzerinde olduğum için sanırım- üç senedir düzenli bir iş bulamıyorum. İşsiz kalmamak için ‘personal leasing’ şirketleri üzerinden bulduğum ‘iki-üç aylık’ işlerle kendimi su üzerinde tutmaya çalışadururken bir yandan da ‘devamlı bir iş’ için *debelenip duruyorum. Bu da sürekli stres demek tabii…
Dilaver: Sen Ateistsin? Daha önce bir dinsel eğilimin var mıydı? Bu düşünceye nasıl ulaştın?
Edda: Ateizm sanırım düşünce tarzımın kaçınılmaz sonucu… İnanmamak bu yukarıda tanımladığım asi, sivri zekalı kız çocuğunun yaşadığı toplumsal baskılara karşı geliştirdiği tepki sonucu ortaya çıkan bir olgu değil, zannetmiyorum; olsa olsa tersi doğrudur! Aklı, duyguları ve özgür iradesi ile yaşamak isteyen o yeni yetme kızın çevresindeki baskıya tepkisi sanırım sadece ortalıkta Apaçi kılığında dolaşmasından ibaretti…
“Kullarını seven bir tanrı, birinin yaptığı bir hata yüzünden nasıl bütün kadınları cezalandırabilirdi?”
Protestan olan ailem tarafından önce İncil’le tanıştırıldım. Kaç yaşındaydım bilmiyorum ama annem bana günün birinde Adem ile Havva’nın Cennet’ten nasıl kovulduğunu anlattı. ‘Yasak elma’yı Adem’e yedirdiği için Allah Havva’yı Cennet’ten kovmuştu. Yetmezmiş gibi bir de ‘çocuk doğurma’ cezası vermiş ve bu cezayı bugüne kadar bütün kadınlara uygulamıştı. Bence bu çok büyük bir haksızlıktı… Kullarını seven bir tanrı, birinin yaptığı bir hata yüzünden nasıl bütün kadınları cezalandırabilirdi? Annem bu sorumu “Tanrıyı asla sorgulamamam gerektiğini” söyleyerek yanıtladı.
"Bugün Türkçesi kitap okumaya yetmediği için kitaplarını tanımasa da ‘Turan Dursun Web Sitesi’ni tercüme ettiğim için benimle gurur duyuyor."
Peki Havva’nın doğurduğu çocuklar kimlerdi? Anneciğim eminim bir sürü yalan yanlış isim sayıp döktü ama kafamda üçüncü bir sorunun oluşmasına engel olamadı: “Anne! Adem ile Havva’nın çocukları birbirleri ile evlenerek mi atalarımızı ve bizi dünyaya getirdi?” “Evet yavrum!” “Peki, sen bana dememiş miydin ‘kardeş kardeşle evlenmez, günahtır; evlenirse ceza olarak çocukları sakat doğar’ diye? O zamanlar Adem’le Havva’dan başka kimse dünyada yok idiyse onların çocukları birbirleri ile evlenmiş olmalılar ki atalarımızı doğurabilmiş olsunlar. Tanrı bir şeye neden ‘günah’ diyor fakat sonra ona izin veriyor?”
Annemin bu son soruya verdiği cevabı boş verin gitsin. Bugün Türkçesi kitap okumaya yetmediği için kitaplarını tanımasa da ‘Turan Dursun Web Sitesi’ni tercüme ettiğim için benimle gurur duyuyor. Önce makale tercümelerini okudum telefonda kendisine, ‘arkası yarın’ usulü… Haftalar sonra söyledim tercümeleri yapanın ben olduğunu…
Bana gelince, sanırım daha o yaşlarda başlamıştım önüme ‘kural-kanun’ diye konulan şeyleri irdeleyip kurcalamaya... Dini hislerim bebeklikten koşullandırıldığım için uzun süre daha devam etti.
“Başını belaya sokma; seminerini hazırla, gerisine karışma!”
Tasavvufa merak sardım bir süre. Hacı Bektaşi Veli’yi tanıdım üstün körü; Martin Luther’le kıyaslamaya kalkıştım... İsa’nın himayesinde insancıllığı yakalamaya çalıştım.. İsyanı, boyunduruğu kabullenemeyişi; nereden estiyse?... Bir sonuca vardım kendimce: “Tanrı ‘kitaplarda yazılıp çizilen tanrı’ olamaz! ‘Tanrı evreni yaratan, yaşama dinamizmini veren güç olmalı!’” dedim çıktım işin içinden. Bu düşünceyle 25 - 30 yaşıma kadar yaşadım. Arkeolojiye kapağı attığımda bana bir seminer verdiler ilk yıl: Gılgamış Destanı..
Çok sevip saydığım bir hocama dayanamayıp “Burada ‘Nuh Tufanı’ anlatılıyor. Gılgamış Destanı ‘çok tanrılı bir din’in ürünü. Çok tanrılılığı yasaklayan bir İncil’de, bir Kuran’da Gılgamış Destanı’nın bu kısmı sizce ne arıyor olabilir?” “Sus Eda!” dedi ana yarısı canım hocam… “Başını belaya sokma; seminerini hazırla, gerisine karışma!” İşte bundan sonra başladım Antropoloji’den de ders almaya ve şu benim ‘yaşama dinamizmini veren güç’ hakkında yeniden kafa yormaya…
“Güneş ufukta kaybolup batacağına bir açı çizerek yeniden doğmaya başlarken sahilde oturuyordum.”
Şimdiye kadarki düşüncelerimi belgeleyebilen, kanıtlayabilen insanın, Turan Dursun’un eserlerini okuduğumda onu ölümünden önce tanımış olmanın burukluğunu hissettim hayli uzun bir zaman.
Dini duygularla son birlikteliğim bir 21 Haziran akşamı, gün batımında Kuzey Norveç'te, Nordkap’ta oldu. Güneş ufukta kaybolup batacağına bir açı çizerek yeniden doğmaya başlarken sahilde oturuyordum. Üzerinde oturduğum dünyanın ne kadar büyük, benimse ne kadar küçük olduğumu ilk defa bilinçli olarak hissettim; sonra da uzayın boyutları içinde dünyanın benden bile küçük kaldığını idrak ederek “kendisine ‘ben’ diyebilen birer hiç”ten başka hiç bir şey olmadığımızı fark ettim… O günden beri de insanlığın çözmekte henüz ‘arpa boyu’ kadar yol alabildiği doğa kanunlardan ve bu kanunların diyalektiğinden başka hiç bir şeye inanasım yok!
“Aklim ermiyor” diye değil! Kuş kadarcık aklım gizemlerine ermese de her şeyin fizikle, kimyayla, matematikle açıklanabileceğini hissediyorum. Bu hissediş vicdanımla yüz yüze bırakıyor beni. Bir Kilise’de oturup günah çıkarmaktan, her sene bir hayvanı boğazlatmaktan, oruç tutarak vicdanımı rahatlatmaya çalışmaktan bana göre daha zararsız ve akılcı bir seçenek bu…
Dilaver: Yurt dışında yaşıyorsun. Uyum sorunların var mı (oldu mu)? Yaşadığın ülkede de bizlerin Türkiye'de karşılaştığı baskılar mevcut mu?
Edda: Almanya'ya döndüğümden beri dini yada kültürel anlamda bir uyum sorunum olmadı. Nasıl olsun ki? Türkiye’de de çok farklı bir hayat yaşamadım buradakinden, geri döndüğümde Almanca İmla Kuralları’nı bilmememin dışında…
“Din ile siyaset özellikle Bavyera’da, en az Nasyonal Sosyalizm’in bitiminden beri iç içe…”
Yurt dışında yaşamanın bir Ateist’in Türkiye’dekinden daha fazla adam yerine konmasını beraberinde getirdiğini sanmıyorum. Avrupa’nın tek avantajı -olsa olsa- buradaki insanların birbirinden habersiz yaşamasıdır. Ferdi özgürlükleri teşvik ederken farkında olmadan bir de kayıtsızlık geliştirmiş bura insanı... Yine de Ateist düşünceleri burada da ulu orta söylememekte büyük yarar var. İnsanı kendi fikirlerini benimsemeye zorlamıyorlar ama özellikle ufak yerlerde yüzünüze bir daha bakılmayabiliyor. Din ile siyaset özellikle Bavyera’da, en az Nasyonal Sosyalizm’in bitiminden beri iç içe. Bir köy ortamında bu kadar dışlanmak da insanı çok zor durumda bırakabiliyor.
Türkiye’de baskıyı –nedense- özellikle sevdiğim insanlardan görürdüm. Şu hepimizin bildiği abuk-sabuk duygu sömürüleri, basit-sıradan aşağılamalar, üç beş de hakaret… Bana değer verenlere, “Onları oldukları gibi kabul ettiğimi, onların da beni olduğum gibi kabul etmelerini beklediğimi ve şayet bunu yapamayacaklarsa herkesin kendi yoluna gitmesinin daha uygun olacağını” söylediğimde genelde “Sen bilirsin!” dedirtmeyi başarabiliyordum…
“Burada 40 yıldır dikkat çeken daha çok İslam’ın ritüelleri.”
Bana göre baskı Türkiye’de daha yoğun. ‘Oruç’ gibi, ‘kurban’ gibi sokaklara taşan dini ritüeller Hıristiyanlık’ta olmadığı için buradaki insanın inançsızlığı pek dikkat çekmiyor. İslam’ı benimsemiş ülkelerin tersine din ile devlet işleri de ayrı. Batsam batsam Müslümanların gözüne batardım şimdiye kadar.. Gerçi bir-iki Alevi arkadaşın dışında pek fazla Türk arkadaşım da yok; kimsenin dikkatini çekmiyorum bu yüzden sanırım…
Öte yandan Alman Ateistlerle de bir bağlantım olmadığı için onlar durumlarını nasıl yorumluyorlar bilmiyorum. Sizler dilerseniz bir-iki Alman web siteden öğrenmeye çalışabilirim fırsat buldukça…
Dilaver: Bu güne kadar mücadelemize destek ve emeğini eksik etmedin. (Ana sayfayı Almanca'ya çevirmek gibi...) Bunu hangi duygularla yapıyorsun?
Edda: Sitenize desteğimi hangi duygularla verdiğimi sanırım yukarıda eni konu açıklamış oldum farkında olmadan. Web sitenizi ve yaptığınız çalışmaları gerçekten çok takdir ediyorum. Mücadelenizin çok doğru bir amaca hizmet ettiğine ve Nazım Hikmet’in tabiri ile “Çemberin içinde olduğu halde kafası dışında olan insanlar”ı bir araya getirebildiğinize inanıyorum. Sayfaları açan herkes de sanırım gözünüzü budaktan sakınmadan çalıştığınızı ve hiç birinizin emeğini esirgemediğini gözlemeyebiliyordur. Böyle çalışan insanlara destek vermek beni onurlandırıyor açıkçası...
Dilaver: Almanya'da TD Sitesi tanınıyor mu? Orada yaşayan Türkler arasında dinlerden özgürlük ne derece önemli? Almanların İslamiyet'e bakış açısı nedir?
Edda: Almanya’da sitenin tanınıp tanınmadığını bilmiyorum. Sabah baktığımda Almanca sayfanın girişinin 1056 kere okunmuş olduğunu sevinerek fark ettim. 2 Ekim 2007’den beri iyi iş çıkardığımızı düşündürüyor bu rakam bana.
“Böylece burada bir Cami’nin yanına bir yenisini dikme ve dilini anlamadıkları Kuranlarını yine bu dili anlamayan imam ve hocaların yaptıkları yorumlar sayesinde yönlendirme şevki yayıldıkça yayıldı!”
Burada yaşayan Türkler arasında dinlerden özgürlüğün çok küçük bir kitleye hitap edebileceğini düşünüyorum. Buradaki gelişmeler –maalesef- ‘Türklerin geniş kitleler halinde Babil-Asur modasına giderek daha da çok uyma eğilimi’ne endeksli. Nasıl ortaya çıktı, nasıl gelişti bilmem ama 1980’li yıllarda bile burada yaşayan bazı Türkler arasında paranoyak bir eğilim belirmişti. O yıllarda bir süre için Berlin’deydim ve bir Türk gettosunda yaşıyordum. Türkler yaşadıkları ortamdaki Gayri Müslimlerin, onların ahlâki değerlerini bozacağı endişesi ve de asimilasyon kaygısıyla çocuklarını Alman Okulları’na yollamaktan bile çekiniyordu. *“Kızlar okuma yazmayı öğrenirse töreleri, ahlâkları bozulur!” diye onları engellediler. Bir çokları çocuklarını inşa edilen Camilerdeki ‘Kuran Kursları’na yollamayı tercih etti. Bu insancıkların korkularını kendileri için yatırım alanı olarak gören bazı çevreler de fırsatı kaçırmadı tabii. Böylece burada bir Cami’nin yanına bir yenisini dikme ve dilini anlamadıkları Kuranlarını yine bu dili anlamayan imam ve hocaların yaptıkları yorumlar sayesinde yönlendirme şevki yayıldıkça yayıldı!
Bu kitleler şimdilerde Almanları Müslümanlaştırmaya çalışırken “Dinlerden özgürlük” denildiğinde oluşan tepkilerinin daha ziyade “En el hak” diyen Hallacı Mansur’a gösterilen tepkinin bir benzeri olacağı kanaatindeyim. Çünkü bazen Alman arkadaşlarıma “Şu insan sence nerelidir?” dediğimde cevap neredeyse hep aynı: “Ben Türkleri Araplardan ya da İranlılardan pek ayırt edemiyorum; sanki hepiniz aynı gibisiniz!” Tabii ki ne Arap olmak ayıp ne de İranlı olmak.. Ama “milli kimliğini Almanlara karşı korumak kaygısı içinde Almanya’nın göbeğinde Araplaşmak” olsa olsa biz ‘Mehmet Beyler’in başına gelebilecek türden bir kazadır sanırım...
“Camiler, 30 yıldır tek kelime Almanca öğrenmeye tenezzül etmemiş üstelik Türkçesi de anlaşılamayan kara çarşaflı hanımlar, ‘Türk Bayrağı’ resimli arabalarda bangır bangır çalınan arabesk şarkılar ve gettolar…”
‘Dinlerden Özgürlük’ Almanlara ulaşır da bizimkilere ulaşmaz. Bizimkilerin çoğunluğu korkularına yenilip din afyonu ile büyüttü üç-dört nesildir evladını burada çünkü… Almanların İslamiyet’e bakış açısı iki zıt kutup sanki. Bir kısmı Nazi döneminden aldıkları dersle hiç bir kültürü veya dini -olumlu yada olumsuz- eleştirmeye cesaret edemiyor; çünkü ‘Nazilik’le suçlanmaktan korkuyor. Bu tutum genelde politikacılar arasında da pek yaygın. Bir kısım halk da İslamiyet’ten buradaki Türklerin İslamiyet’i getirdikleri noktadan yaka silkiyor ve bunu da açıkça itiraf ediyor. Bu kanaatteki insanlar da toplumun farklı kesimlerinden, farklı siyasi görüşte insanlar olabiliyor. Bir kısmı “Almanya elden gidiyor!” diye bağıran Naziler ve yandaşları; bir kısmı Nazilikle-ırkçılıkla hiç bir ilgisi olmayan “Biz onların ülkesinde yaşıyor olsak onlar bizim Kilise dikmemize izin verirler mi?” diyen ve Camiler, 30 yıldır tek kelime Almanca öğrenmeye tenezzül etmemiş üstelik Türkçesi de anlaşılamayan kara çarşaflı hanımlar, ‘Türk Bayrağı’ resimli arabalarda çalınan bangır bangır arabesk şarkılar ve gettolarla ‘giderek yayıldığı’nı izledikleri bir dinin tehdidi altında hisseden son derece apolitik insanlar da var tepki gösteren kitleler arasında..
“Kraldan daha kralcı bu Almanlar, dantel takkeleri ve “Yusuf İslam Look” kıyafetler ile seferlendiriliyor.”
Bir kitle de var ki “ Entegrasyon politikamız ters tepti; şimdi bizi kendilerine uyduracaklar!” diye sitem ediyor… İslami çevreler “Her istediğimiz yere Cami ve Kuran mektebi kurdurmayan, başörtümüze karışan herkes ırkçıdır!” sloganı ile en ufak çıkarını bile koparıp almaya çalışırken bunların önüne kanunlarla çıkmaya çalışan bir kitle bu. Ne kadar zararlı yada zararsız olduklarını henüz anlayabilmiş değilim.
İlginç başka bir kitle de 80’lerden beri oluşumu devam eden Alman-Müslümanlar Cemaati. Kraldan daha kralcı bu Almanlar, dantel takkeleri ve “Yusuf İslam Look” kıyafetler ile seferlendiriliyor. Helal gıdalar satan dükkanların bulunduğu caddeleri var. Çarşaflı hanımları da görülebildikleri kadarıyla Alman’a benziyor. Bunlar henüz hayli azınlıktalar ama mozaikte bu renkler de mevcut.
Ekonomik çöküntü ve İslami terör Almanya’da dünyanın her yerinde olduğu gibi İslam ve Hıristiyan dünyaları arasındaki uçurumu büyüttüğü gibi Almanya’da Türk ve Alman toplulukları arasındaki uçurumu da iyice açtı sanırım… Gerçek diyalog zaten hiç olmamıştı; iki taraflı provokasyonlar sürdüğü müddetçe de herhangi bir diyalogun oluşabileceğine inanmıyorum.
Dilaver: Sitemiz ile ilgili eleştiri ve önerilerin nelerdir?
Edda: Web siteye yöneltecek ne olumsuz bir eleştirim var ne de bir önerim… İngilizce’nin yanında Almanca tercümeler iyi oldu şüphesiz.. Makaleleri bir de Fransızca ve Flamanca’ya çevirebilsek çok daha iyi olacak.
Hepinize kucak dolusu selamlar, saygılar, sevgiler…