Mayıs 2008 Bülteni


Saygıdeğer okurlar,

Bültenimizin 9. sayısında yine beraberiz…

Bu ay sizlere;

Geçtiğimiz günlerde yaşanan ve Vakit Gazetesi Yazarı Hüseyin Üzmez’in 14 yaşındaki bir kız çocuğunu tacizini konu alan ‘Bir Haber, Bir Olay ve Değerlendirme’ bölümünü

ve

Başta İslam olmak üzere tüm dinlerin doğuşundan bugüne dek geçirdikleri evreleri, yaşadıkları değişimleri konu alan bir inceleme ile bunların sonucu olarak Diyanet kurumunun izlediği politika ile ilgili eleştirileri konu alan 'Tarihi evreler ve Diyanet' isimli yazıyı sunuyoruz…


Sitemizdeki yapılanma çalışmaları sebebiyle bülten yayınımızda gecikme yaşadık. Turan Dursun Sitesi şimdi yeni görünümü ve kullanıma daha uygun haliyle sizleri bekliyor.

Her türlü öneri, şikayet ve katkınızı * Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresine iletebilirsiniz…

Site adresimiz: http://www.turandursun.com

Bülten aboneliği için: http://www.turandursun.com/modules.p...e=Mailing_List

Bülten arşivi için: http://www.turandursun.com/modules.p...howpage&pid=84


Katılımınız için teşekkürler..

Saygıyla...




Bir Haber, Bir Olay ve Değerlendirme..



Geçtiğimiz günlerde Vakit Gazetesi Yazarı, eski sağ eylemci, 80’ine dayanmış Hüseyin Üzmez ‘14 yaşında bir kız çocuğunu cinsel istismar’ suçu ile yargı önüne çıkarıldı ve tutuklanarak cezaevine konuldu. Cezaevinde can güvenliğinin sağlanabilmesi için de diğer mahkûmlardan tecrit edilerek tek kişilik bir hücreye yerleştirildi.

Türkiye’de sık rastlayabileceğimiz türden bir olay olan ‘Üzmez’ vakasını önemli kılan etken sanığın konumu ve düşünce yapısıdır. Hüseyin Üzmez ‘İslam Yazını’nın önde gelen kalemlerindendir. Kendisini “Allah'a bağlı, dini bütün bir Müslüman” olarak tanımlar; ‘İslam Şeriatı’nı savunur.

Olayı sebep–sonuç ilişkisi açısından incelediğimizde karşımıza iki belirgin seçenek çıkmakta…

Bunlardan ilki ‘insani ahlak ve din unsurlarının bağdaştırılması alışkanlığının doğru bir davranış olmadığı’na tanık olunmasıdır. Vaka, İslam savunuculuğunda bu kadar ileri gidebilen bir yazarın evrensel ahlak ilkeleri açısından hiç de gelişememiş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Kaldı ki Üzmez ahlak ilkelerini ilk olarak bu olayla çiğnemiş de değildir; resmi nikâhlı eşi de kendisinden 50 yaş küçüktür.

Hüseyin Üzmez bir söyleşide şöyle tanımlar kendini: “Yalnız değilim; Allah bana yetiyor. Bu bir delilik ama böyleyim. Herkes aleyhime dönse de Rabbim bana yetiyor. Herkes beni alkışlasa da önemi yok; ben aciz bir kulum.”

Madem ki İslam en iyi, en doğru ve en akılcı anlayıştır; 78 yaşında ve hem de iyi bir Müslüman 21. Yüzyıl’da dünyada hiç bir aklı selimin onaylayamayacağı bu duruma nasıl düşmüştür? Bu sorunun yanıtı karşımıza ikinci seçeneği çıkarır: Bu dinin ‘ahlak anlayışı’ budur!

Hadisler yoluyla aktarılan bilgilere göre İslam peygamberi 49 yaşında iken Ebubekir’in 6 yaşındaki kızı Aişe’yi nikahına almış, Aişe 9 yaşına gelince de onunla gerdeğe girmiştir.

Belki de o dönemin sosyal hayatı içerisinde normal sayılabilecek bu eylem tanrı vahyi ile donatılan bir peygamber tarafından ifa edildiğinde, bu davranışın onun yolunu izleyenlerce içtihat olarak kabul edilmesi kaçınılmazdır. Allah, kendi peygamberinin bu durumuna onay verdiğine ve onu engellemediğine göre, Allah ve peygamberinin yolundakiler için bu yöntem -şüphesiz ki- ‘emir’ olarak kabul edilecektir.

Nitekim Hüseyin Üzmez'in Bursa'da yaşayan kayınpederi Mustafa Yılmaz gazetelere yansıyan demecinde “Peygamber efendimiz de Ayşe anamızla 9 yaşındayken evlenmişti. Kızımın evlenmesine ilk zamanlar karşıydım ama sonradan normal karşıladım.” demiştir. Demek ki 21. Yüzyıl ahlak anlayışı açısından çok anormal olan bu durum sünnete dayandığı için kayınpeder tarafından normal karşılanabilmiştir.

Tüm bunlardan daha tehlikeli olan bir başka durum -basına yansıdığı kadarıyla- Üzmez'in savcılık ifadesinde ortaya çıkıyor. Üzmez 14 yaşındaki kız çocuğunu nikahına alacağını –almak istediğini- söylüyor. Olayla ilgili olarak çok yol almasına rağmen nikah için neden beklediği muamma… Hali hazırda medeni nikâhla nikâhlı olan Üzmez'in tasarladığı bu nikâh şüphesiz ki dini nikâh olacaktır. Bu da onun çok eşliliği savunduğunun göstergesidir.

Zaten Kuran da dört eşe kadar onay vermekte değil midir? Demek ki Üzmez'in eylemi Şeriat’a göre mubahtır. İslamcı kesim tarafından kınanmayıp korunmasının sebebi de budur.

Aslında Hüseyin Üzmez'in icraatı İslam’ın örfüdür. Müslümanların bu olay ve benzerlerine şaşkınlıkla bakmamaları gerekir. Ama Müslüman çoğunluklu toplumumuz ‘gerçek İslam’ı anayasası olan Kuran’dan öğrenmek yerine kulaktan kulağa bilgilerle tanımakta, ailevi ve kişisel bakış açısıyla da ona çok farklı bir şekil vermektedir. Bu yüzden olanları münferit ve –hiç bilmedikleri, anlayamadıkları- dinlerinden muaf saymaktadır.

Asıl şaşılacak olan şey, psikolojik tatmin ve güven duygusu yaşamak adına inanca tutunma gereği hisseden kadınlarımızın nasıl olup da bu olanları görmezden geldiği ve böyle tarzı bulunan bir dinin peşinden ısrarla gittiğidir...

 

Tarihi evreler ve Diyanet..

İnsanoğlu uygarlığa yürüyüşünde konuşabilme yetisini kazandığı andan itibaren toplumsal deneyimini gelecek kuşaklara aktarma işine soyundu. Bu iş hem yeni nesillerin belli bir disiplin altında yetişmelerini ve topluma entegre olmalarını sağlıyor hem de toplumun deneyimlerinin, alışkanlıklarının ve kazanımlarının daha sonraki nesillere aktarılmasına yardımcı oluyordu.

Bu gelenekler yüzlerce yıl süre ile yazının bulunuşuna kadar toplumun yaşlıları tarafından sözlü olarak gelecek kuşaklara aktarıldı. Asla bozulmadılar; süreç içerisinde biraz abartılarak fantastik öğelerle süslendiler, o kadar... Ağızdan ağza aktarılan ve her yeni nesille birlikte yeni öğelerle zenginleştirilen bu söylenceler ilkel toplumların inanç dokularını oluşturarak o toplumları bir arada tutmaya yarayan birer harç işlevi gördü. Bunlar aynı zamanda toplumların ilk dini inanışları idi.

Topluluklar arasındaki ürün mübadelesinin gelişmesi rakamlara ve yazıya gereksinimi ortaya çıkardı. Haberleşme ve ticaret ihtiyaçları sebebiyle geliştirilen yazı aynı zamanda uygarlığın da habercisiydi. Yazının bulunuşundan sonraki dönemi ‘tarihsel dönem’ ya da ‘uygarlık dönemi’ olarak adlandırıyoruz.

Uygarlık adını verdiğimiz bu dönem aynı zamanda eşitsizliğin giderek derinleştiği, ezen- ezilen ayrımının doğduğu, sömürünün temel güdü ve ekonomik şekillenme olarak ortaya çıktığı dönem oldu. Bu dönemde eski kabile inanış ve söylenceleri -şimdi artık yeni duruma uygun olarak bir kabile şefi prototipinden esinlenilen- tanrı inancı ile şekillendi. Bu söylenceler içlerinde eskileri de barındırarak yeni dinler ortaya çıkardı. Bu yeni duruma uygun olarak toplumu bir arada tutmaya vesile olacak yeni inanışlara ihtiyaç vardı; bunlar ilk ‘çok tanrılı dinler’ idi.

Toplum içerisinde sınıfların ortaya çıkışı ile yönetenler-yönetilenler ayrımlaşmasını meşru kılacak söylemler gerekiyordu. Mezopotamyalı Rahipler üretim ilişkisinden koptukları ölçüde yeni toplumsal ilişkilere uygun düşecek ideolojik yapılanmayı hazırlama işlevini de üstlendiler. Böylece ilk kralların tanrı soyundan geldiği ve tanrısal olduğunu anlatan mitolojiler doğdu.

Basitçe ‘kabile totemlerinin tanrılara dönüşmesi’ olarak algılanabilecek ‘çok tanrıcılık’ geçiş dönemine de uygun bir ideoloji idi. Ancak tanrılara yüklenen olağanüstü güçler ve ölümsüzlük, onların temsilcileri olan kralların ölümlülükleri ve güçsüzlükleri ile çelişmeye başladı. Bu sebeple sömürünün derinleşmesine paralel olarak tanrılar da gittikçe gökselleşti ve insanların erişiminden çok uzaklara itildi; zamanla da tekleşti. Daha doğrusu ‘baş tanrı’ tek kaldı ve diğer tanrılar da ‘melek’ seviyesine geriledi.

Bu durum köleci ekonomisiyle de paralel yürüdü. Dayanılmaz kölelik koşulları ve çalışma şartları insanları yaşamdan soğuturken onları “Ölüm –muhtemelen- daha iyidir.” Kanısına sürükledi. Bu duygu ‘ölümden sonraki yaşam’ fikrinin olası doğuş nedeniydi. İnsanlar bu fikir sayesinde dayanılmaz koşullara karşı koyabilme tatminini elde etmişti.İlk önceleri ezilenler arasında filizlenip gelişen bu düşünce ve inanç biçimi daha sonra ezenler tarafından şekillendirildi; tasarlanan ‘Ahiret’ ile toplum itaate zorlandı.

Bu noktadan sonra geçmişte toplum dokusunu oluşturan dinlerin artık bu toplumların afyonu haline geldiği de görülmektedir. Halkın inanç biçimi olarak şekillenen dinler devlet ideolojisi haline geldiklerinde içlerindeki toplumcu özden soyulurlar ve insanları güdülemenin ideolojik bir aracı haline gelirler. Bu yüzden paylaşımcı bir düşünce yapısı olarak ortaya çıkan Hıristiyanlık, Roma İmparatorluğu’nun resmi dini haline gelince kıyımcı bir hal almış hatta zaman içinde Engizisyon’u bile sindirebilmiştir.

Romalılar nasıl vahşice ilk Hıristiyanları aslanlara atmışsa egemen Hıristiyan Kastları da insanları Engizisyonlara ve cadı avlarına kurban etmişler, ruhlarını kurtarma bahanesiyle ateşe atmışlar, din ve tanrı adına her türlü işkenceyi yapmaktan geri durmamışlardır. Hıristiyan toplumlar bu feci durumdan din ile devleti birbirinden ayırarak sıyrılabilmiş, bu noktadan sonra da hurafeler ile bilim arasına kesin bir sınır çizerek ilerleme gösterebilmiştir.

İslam çıkış noktasında ezilenlerin yanındaydı ve Kureyş’in egemenlerine karşı bir başkaldırı görüntüsündeydi. Fakat ortaya çıkışından çok kısa bir süre sonra Kureyş egemeni olan Emevi Hanedanı’nın resmi ideolojisi haline geldi ve ortaklaşmacı özünü kaybetti; fetih, talan ve sömürünün ideolojisi oldu. Abbasi döneminde fikir özgürlüğünün yansıması ideolojide aklın hakimiyeti olarak tezahür etti ve bu dönem İslamiyet’in altın yılları olarak değerlendirildi. Gazali dönemi ile tekrar içine kapanan İslam bu süreçten sonra ‘insanları kullaştırma ve gaza için şahadet yaratabilme’ işlevine büründü; günümüze kadar da gericileştikçe gericileşti.

Osmanlı gericiliği İslam’ı insanları yönlendirmede bir araç olarak kullandı; Şeyhülislamlık müessesesi de bunun için kuruldu. Din ve din adamları tüm ilerici hareketlere engel teşkil etme görevini yılmadan ifa etti. Cumhuriyet dönemindeki kısa süreli bir çatışma sonrası kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı Osmanlı’daki Şeyhülislamlık kurumunun ılımlılaştırılmış bir tezahürüydü; devlet yine bu sayede din aracılığıyla toplumu yönlendirmeye çalıştı.

Günümüzde de Diyanet’le ilgili taraflı ve bilinçsiz politikaların kötü sonuçlarına tanık olmaktayız. Toplum her geçen gün gericiliğe doğru hızla itiliyor; bu durum gerginlik yaratıyor ve çatışmalara sebep oluyor.

Şimdi yapılması gereken şey dinin, sadece ‘inanmak isteyen insanların vicdanları’nda yerini almasının sağlanabilmesidir. Hıristiyan toplumların 18. Yüzyıl’da başarabildiği türden bir din-devlet ayrışması bu sorunun tek çözüm yoludur. Dinin siyasallaştırılması çabalarından vazgeçilmeli ve toplum dini güdülerle yönlendirilmeye çalışılmamalıdır.

Din ve inanç insanların –yalnızca- beyninde yer almalı, herkes istediği biçimde istediği şeye inanabilmelidir. Devlet bu inanç biçimlerinin özgürce yaşanabilmesini sağlayabilecek tedbirler almalı, bu inanışların her birine eşit mesafede ve tarafsız durabilmeli, din içerikli yapılardan kurtulmalı ve bunlara asla prim vermemelidir.

Kamu yönetiminde devletin hiç bir kurumu, kadrosu ve elemanı birer dini şekillenme örneği olan dua, ibadet vs. gibi eylemlerin içersinde yer alamaz, almamalıdır. Bireyler çalışma saatleri dışında dilerlerse inançlarını yaşayabilmeli ve bu durum tamamıyla onların tasarrufuna bırakılmalıdır.

FORUMLARIMIZ

 

Facebook Sayfamız

facebook

Youtube Sayfamız

Youtube