Tarihi evreler ve Diyanet..
İnsanoğlu uygarlığa yürüyüşünde konuşabilme yetisini kazandığı andan itibaren toplumsal deneyimini gelecek kuşaklara aktarma işine soyundu. Bu iş hem yeni nesillerin belli bir disiplin altında yetişmelerini ve topluma entegre olmalarını sağlıyor hem de toplumun deneyimlerinin, alışkanlıklarının ve kazanımlarının daha sonraki nesillere aktarılmasına yardımcı oluyordu.
Bu gelenekler yüzlerce yıl süre ile yazının bulunuşuna kadar toplumun yaşlıları tarafından sözlü olarak gelecek kuşaklara aktarıldı. Asla bozulmadılar; süreç içerisinde biraz abartılarak fantastik öğelerle süslendiler, o kadar... Ağızdan ağza aktarılan ve her yeni nesille birlikte yeni öğelerle zenginleştirilen bu söylenceler ilkel toplumların inanç dokularını oluşturarak o toplumları bir arada tutmaya yarayan birer harç işlevi gördü. Bunlar aynı zamanda toplumların ilk dini inanışları idi.
Topluluklar arasındaki ürün mübadelesinin gelişmesi rakamlara ve yazıya gereksinimi ortaya çıkardı. Haberleşme ve ticaret ihtiyaçları sebebiyle geliştirilen yazı aynı zamanda uygarlığın da habercisiydi. Yazının bulunuşundan sonraki dönemi ‘tarihsel dönem’ ya da ‘uygarlık dönemi’ olarak adlandırıyoruz.
Uygarlık adını verdiğimiz bu dönem aynı zamanda eşitsizliğin giderek derinleştiği, ezen- ezilen ayrımının doğduğu, sömürünün temel güdü ve ekonomik şekillenme olarak ortaya çıktığı dönem oldu. Bu dönemde eski kabile inanış ve söylenceleri -şimdi artık yeni duruma uygun olarak bir kabile şefi prototipinden esinlenilen- tanrı inancı ile şekillendi. Bu söylenceler içlerinde eskileri de barındırarak yeni dinler ortaya çıkardı. Bu yeni duruma uygun olarak toplumu bir arada tutmaya vesile olacak yeni inanışlara ihtiyaç vardı; bunlar ilk ‘çok tanrılı dinler’ idi.
Toplum içerisinde sınıfların ortaya çıkışı ile yönetenler-yönetilenler ayrımlaşmasını meşru kılacak söylemler gerekiyordu. Mezopotamyalı Rahipler üretim ilişkisinden koptukları ölçüde yeni toplumsal ilişkilere uygun düşecek ideolojik yapılanmayı hazırlama işlevini de üstlendiler. Böylece ilk kralların tanrı soyundan geldiği ve tanrısal olduğunu anlatan mitolojiler doğdu.
Basitçe ‘kabile totemlerinin tanrılara dönüşmesi’ olarak algılanabilecek ‘çok tanrıcılık’ geçiş dönemine de uygun bir ideoloji idi. Ancak tanrılara yüklenen olağanüstü güçler ve ölümsüzlük, onların temsilcileri olan kralların ölümlülükleri ve güçsüzlükleri ile çelişmeye başladı. Bu sebeple sömürünün derinleşmesine paralel olarak tanrılar da gittikçe gökselleşti ve insanların erişiminden çok uzaklara itildi; zamanla da tekleşti. Daha doğrusu ‘baş tanrı’ tek kaldı ve diğer tanrılar da ‘melek’ seviyesine geriledi.
Bu durum köleci ekonomisiyle de paralel yürüdü. Dayanılmaz kölelik koşulları ve çalışma şartları insanları yaşamdan soğuturken onları “Ölüm –muhtemelen- daha iyidir.” Kanısına sürükledi. Bu duygu ‘ölümden sonraki yaşam’ fikrinin olası doğuş nedeniydi. İnsanlar bu fikir sayesinde dayanılmaz koşullara karşı koyabilme tatminini elde etmişti.İlk önceleri ezilenler arasında filizlenip gelişen bu düşünce ve inanç biçimi daha sonra ezenler tarafından şekillendirildi; tasarlanan ‘Ahiret’ ile toplum itaate zorlandı.
Bu noktadan sonra geçmişte toplum dokusunu oluşturan dinlerin artık bu toplumların afyonu haline geldiği de görülmektedir. Halkın inanç biçimi olarak şekillenen dinler devlet ideolojisi haline geldiklerinde içlerindeki toplumcu özden soyulurlar ve insanları güdülemenin ideolojik bir aracı haline gelirler. Bu yüzden paylaşımcı bir düşünce yapısı olarak ortaya çıkan Hıristiyanlık, Roma İmparatorluğu’nun resmi dini haline gelince kıyımcı bir hal almış hatta zaman içinde Engizisyon’u bile sindirebilmiştir.
Romalılar nasıl vahşice ilk Hıristiyanları aslanlara atmışsa egemen Hıristiyan Kastları da insanları Engizisyonlara ve cadı avlarına kurban etmişler, ruhlarını kurtarma bahanesiyle ateşe atmışlar, din ve tanrı adına her türlü işkenceyi yapmaktan geri durmamışlardır. Hıristiyan toplumlar bu feci durumdan din ile devleti birbirinden ayırarak sıyrılabilmiş, bu noktadan sonra da hurafeler ile bilim arasına kesin bir sınır çizerek ilerleme gösterebilmiştir.
İslam çıkış noktasında ezilenlerin yanındaydı ve Kureyş’in egemenlerine karşı bir başkaldırı görüntüsündeydi. Fakat ortaya çıkışından çok kısa bir süre sonra Kureyş egemeni olan Emevi Hanedanı’nın resmi ideolojisi haline geldi ve ortaklaşmacı özünü kaybetti; fetih, talan ve sömürünün ideolojisi oldu. Abbasi döneminde fikir özgürlüğünün yansıması ideolojide aklın hakimiyeti olarak tezahür etti ve bu dönem İslamiyet’in altın yılları olarak değerlendirildi. Gazali dönemi ile tekrar içine kapanan İslam bu süreçten sonra ‘insanları kullaştırma ve gaza için şahadet yaratabilme’ işlevine büründü; günümüze kadar da gericileştikçe gericileşti.
Osmanlı gericiliği İslam’ı insanları yönlendirmede bir araç olarak kullandı; Şeyhülislamlık müessesesi de bunun için kuruldu. Din ve din adamları tüm ilerici hareketlere engel teşkil etme görevini yılmadan ifa etti. Cumhuriyet dönemindeki kısa süreli bir çatışma sonrası kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı Osmanlı’daki Şeyhülislamlık kurumunun ılımlılaştırılmış bir tezahürüydü; devlet yine bu sayede din aracılığıyla toplumu yönlendirmeye çalıştı.
Günümüzde de Diyanet’le ilgili taraflı ve bilinçsiz politikaların kötü sonuçlarına tanık olmaktayız. Toplum her geçen gün gericiliğe doğru hızla itiliyor; bu durum gerginlik yaratıyor ve çatışmalara sebep oluyor.
Şimdi yapılması gereken şey dinin, sadece ‘inanmak isteyen insanların vicdanları’nda yerini almasının sağlanabilmesidir. Hıristiyan toplumların 18. Yüzyıl’da başarabildiği türden bir din-devlet ayrışması bu sorunun tek çözüm yoludur. Dinin siyasallaştırılması çabalarından vazgeçilmeli ve toplum dini güdülerle yönlendirilmeye çalışılmamalıdır.
Din ve inanç insanların –yalnızca- beyninde yer almalı, herkes istediği biçimde istediği şeye inanabilmelidir. Devlet bu inanç biçimlerinin özgürce yaşanabilmesini sağlayabilecek tedbirler almalı, bu inanışların her birine eşit mesafede ve tarafsız durabilmeli, din içerikli yapılardan kurtulmalı ve bunlara asla prim vermemelidir.
Kamu yönetiminde devletin hiç bir kurumu, kadrosu ve elemanı birer dini şekillenme örneği olan dua, ibadet vs. gibi eylemlerin içersinde yer alamaz, almamalıdır. Bireyler çalışma saatleri dışında dilerlerse inançlarını yaşayabilmeli ve bu durum tamamıyla onların tasarrufuna bırakılmalıdır.